Rönesans döneminin en etkili okült felsefe eserlerinden birinde Agrippa, doğanın yıldızların ışıklarıyla aşağı dünyaya kazıdığı işaretleri izler ve bakışını insan doğasına çevirir. Bu pasajda insan, evrenin en tam suretidir ve bütün göksel ahengi kendi içinde taşır. Böylece "yukarıda nasılsa aşağıda da öyle" ilkesi, insan bedeninde okunabilen bir işaret olur.
Metindeki [okunamadı] işaretleri hakkında: Bu eserin kaynak taramasında Yunanca, İbranice ve benzeri alfabelerle dizilmiş kelimeler yer alır. Optik karakter tanıma bu harfleri güvenilir biçimde okuyamadığı için, çeviride o noktalar tahmin edilmek yerine [okunamadı] olarak işaretlenmiştir. İşaret, çevirinin atladığı değil, kaynağın okunamadığı yeri gösterir; ilgili yerler özgün nüshanın sayfa görsellerinden izlenebilir.
Şüphe yok ki Gizli Felsefe ya da Büyü Üzerine adlı kitabımızın başlığı, sırf nâdide oluşu sebebiyle pek çok kimseyi onu okumaya cezbedecektir. Bunların arasında çarpık muhakeme sahibi yahut kötü niyetli bazı kimseler, ne söyleyeceğimi duymak için geleceklerdir. Onlar ki aceleci cehaletleri yüzünden büyü adını en kötü manasıyla ele alabilir, başlığı henüz güçbela görmüşken yasak sanatları öğrettiğimi, sapkınlık tohumları ektiğimi, dindar kulakları incitip güzide zihinleri dehşete düşürdüğümü haykırabilirler, benim bir büyücü, hurafeci ve şeytani biri olduğumu iddia edebilirler, oysa ben hakikatte bir hekim-filozoftur ki büyücüyüm. Onlara cevabım şudur, ilim ehli nazarında büyücü kelimesi bir sihirbazı, hurafelere batmış ya da şeytani bir kimseyi değil, bilakis bilge bir adamı, bir rahibi, bir peygamberi ifade eder. Nitekim kâhin kadınlar (sibyl) da birer büyücüydü ve bu sebeple Mesih’e dair son derece açık kehanetlerde bulunmuşlardı. Keza bilge adamlar olan büyücüler, âlemin o harikulade sırrı vasıtasıyla cihanın müellifi olan Mesih’in doğduğunu bilmiş ve ona hürmet etmek için ilk gelenler olmuşlardır. Büyü adı filozoflarca kabul görmüş, ilahiyatçılarca övülmüş ve İncil için de makbul addedilmiştir. İnanırım ki bu kibirli tenkitçiler büyü adını hoş görmektense İncil’in bizzat kendisini lanetlemeyi yeğlerler. Öyle vehimli ve katıdırlar ki ne Apollo ne bütün İlham Perileri ne de gökten inecek bir melek beni onların lanetinden kurtarabilir. Bu yüzden onlara nasihatim, yazılarımızı ne okumaları ne anlamaları ne de hatırda tutmalarıdır. Zira bu yazılar muzır ve zehirle doludur, Acheron’un kapısı bu kitaptadır, adeta taşlar fırlatır, dikkat etsinler de beyinlerini parçalamasın. Lakin buraya peşin hükümden azade gelen sizler, şayet arıların bal toplarken gösterdiği basiret ve dikkate malikseniz, emniyetle okuyunuz ve emin olunuz ki azımsanmayacak bir fayda ve bolca haz devşireceksiniz. Şayet hoşunuza gitmeyecek hususlara rastlarsanız, onları kendi haline bırakınız ve istifade etmeyiniz, zira ben onları tasvip etmem, yalnızca önünüze sererim. Fakat diğer şeyleri de hepten reddetmeyiniz, zira hekimlerin kitaplarına bakanlar, panzehirler ve devalarla birlikte zehirleri de okurlar. İtiraf ederim ki büyünün kendisi dahi pek çok lüzumsuz şeyi ve gösterişe matuf acayip marifetleri öğretir, siz bunları boş şeyler addedip bir kenara koyunuz, lakin sebeplerinden de habersiz kalmayınız. İnsanların menfaatine olan, şer hadiseleri savuşturan, büyüleri bozan, marazları iyileştiren, vehimleri ve hayaletleri defeden, canı, şerefi ve talihi muhafaza eden şeylere gelince, bunlar Tanrı’yı gücendirmeksizin yahut dine halel getirmeksizin icra edilebilir, çünkü bunlar faydalı oldukları kadar zaruridir de. Ancak sizi ikaz etmiştim, pek çok şeyi kesin hükümlerle tasdik etmekten ziyade hikâye kabilinden yazdım. Nitekim Platoncuların ve diğer pagan filozofların mülahazalarını takip ederken, maksadımıza yazıyla hizmet edecek bir delil sunduklarında daha az şeyi atlamamız elzem görünmüştü. Dolayısıyla şayet bir hata işlenmişse yahut sert bir ifade kaçmışsa, bu kitapların benden kaçırılıp habersizce yayılmasına mani olamadığım gençlik çağıma bağışlayınız. Zira bu kitapları, tashih ve ilavelerle derhal neşretmek ümidiyle bir dostuma vermiştim, o ise bu noksan haliyle matbaaya vermeye yeltenmişti. Bu musibetten müteessir olarak, kitapların başkalarının elinde paramparça ve noksan çıkmasındansa, birtakım düzeltmelerle bizzat benim elimden çıkmasının daha az tehlike arz edeceğini düşünerek bizzat yayımlamaya karar verdim. Atlanması münasebetsiz görünen bazı kısımları tashih edip genişlettim, dikkatli okuyucu bunu bizzat üslubun yeknesak olmayışından anlayacaktır, zira işe en baştan başlamaya ve meydana getirdiğimiz her şeyi çözüp dağıtmaya pek niyetimiz yoktu, sadece tashih etmek ve esere biraz parlaklık vermek istedik. Bu sebeple ey lütufkâr okuyucu, sana bir kez daha yalvarırım, bu yazılanları neşredildikleri şimdiki zamana göre tartma, şayet içlerinde seni rahatsız edecek bir şey bulursan, merak dolu gençliğimi mazur gör.
Herbipolis Varoşlarındaki Saint James Manastırı Başrahibi Muhterem Peder John Trithemius’a, Nettesheym’li Henry Cornelis Agrippa Selam Eder
Kimya (Chymistry), büyü ve Kabala’ya dair, gizli bilimler ve sanatlar tahtında saklı muhtelif meseleler üzerine konuşurken, diğerlerinin yanı sıra mühim bir sual hasıl olmuştu, kadim filozofların tamamı tarafından en yüce ilim sayılan, kadim bilgeler ve rahipler nezdinde daima büyük bir hürmet gören büyü, nasıl oldu da Katolik Kilisesi’nin zuhurundan sonra kutsal pederlerin daimi nefretine ve şüphesine mazhar oldu, ardından ilahiyatçılar tarafından kovuldu, mukaddes kanunlarla mahkûm edildi ve nihayetinde bütün nizam ve fermanlarla menedildi? Kanaatimce bunun yegâne sebebi şudur, zamanın ve insanların mukadder bir yozlaşması neticesinde pek çok sahte filozof türedi ve bunlar büyücü kisvesi altında, batıl dinlerin muhtelif hataları ve fırkaları vasıtasıyla pek çok lanetli hurafeyi, tehlikeli ayini ve hak dinden sapmış melun saygısızlıkları bir araya yığdılar. Hatta tabiatın kemalini bozacak, insanları helak edecek ve Tanrı’ya hakaret teşkil edecek derecede pek çok fena ve gayrimeşru kitap neşrettiler, tıpkı bugün elden ele dolaştığını gördüğümüz ve hırsızlama bir surette büyünün o en şerefli namını ve başlığını yakıştırdıkları kitaplar gibi. Onlar büyünün bu mukaddes unvanı vasıtasıyla melun ve nefretlik maskaralıklarına itibar kazandırmayı umdular.
İşte bu yüzdendir ki vaktiyle muhterem olan bu büyü adı, şimdilerde iyi ve dürüst insanlar nezdinde gayet menfur hale gelmiş ve şayet bir kimse gerek nazariyatta gerek amelde kendisinin büyücü olduğunu ikrar etmeye cüret ederse bu durum büyük bir cürüm sayılır olmuştur. Meğerki taşrada ikamet eden ve Apuleius’un dediği gibi, göğü yere indirebildiğine, yeri göğe kaldırabildiğine, pınarları dondurup dağları erittiğine, hayaletleri diriltip tanrıları alaşağı ettiğine, yıldızları söndürüp cehennemi aydınlattığına inanılmasını isteyen, ilahi bir kudrete malik olduğunu vehmeden kocamış, bunak bir kadın ola,
Tılsımlarıyla vadeder defetmeyi en büyük kederleri, Yahut ferahlatmayı insanların zihinlerini, Ve geri döndürmeyi yıldızları yollarından, Nehirleri durdurmayı akmaktan, Ve kudretli hortlakları kaldırmayı kendi arzusuyla, İnletmeyi yeryüzünü ve devirmeyi ulu ağaçları.
Lucan’ın o büyücü kadın Thessala hakkında ve Homeros’un Kirke’nin kadir-i mutlaklığına dair anlattığı şeyler de bundandır, ki bunların birçoğunun hem aldatıcı bir kanaatten hem de bâtıl bir gayret ile muzır bir emekten neşet ettiğini ikrar ederim, zira fena bir sanatın kapsamına sokamadıkları şeyleri örtbas edebileceklerini vehmederler.
Mademki ahval böyledir, bu yüce ve mukaddes disiplini dinsizlik cürmüyle itham etmeyen yahut onu bize saf ve katışıksız surette aktaran tek bir kimsenin dahi bugüne dek çıkmamış olmasına pek şaştım ve bir o kadar da öfkelendim, zira çağdaş yazarlarımızdan Roger Bacon, İngiliz Robert, Peter Apponus, Töton Albertus, Arnoldus de Villa Nova, Parmalı Anselme, İspanyol Picatrix, Floransalı Cecco d'Ascoli ve daha nice müphem isimli yazarın, büyüden bahsetmeyi vadettikleri vakit akıldışı hezeyanlar ile namuslu adamlara yakışmayacak bâtıl itikatlardan gayrı bir şey ortaya koymadıklarını gördüm. Bu sebeple ruhum galeyana geldi, kısmen hayret kısmen de infial hasebiyle ve gençliğimden bu yana harikulade tesirlerin, sırlarla dolu ameliyelerin meraklı ve yılmaz bir araştırmacısı olduğumdan kınanmayacak bir iş yapacağımı zannederek, tüm bilge adamların disiplini olan o kadim büyüyü dinsizlik hatalarından kurtarmak, arındırmak, kendi hakiki erdemleriyle donatmak ve iftiracıların cefasından muhafaza etmek üzere filozofluk etmeye meyl ettim, her ne kadar bu hususta uzun uzadıya tefekküre dalmış olsam da.
Herbipolis’te [Würzburg] bu meseleleri müzakere ettiğimizde, aşkın bilginiz, irfanınız ve hararetli teşvikiniz bana cesaret ve cüret aşıladı. Orada, itimada şayan filozofların fikirlerini seçip, kötü niyetlilerin (ki bunlar sahte bir bilgiyle riyakârlık ederek, büyücülerin geleneklerinin harikulade ameliyelerin talimatlarıymışçasına karanlığın lanetli kitaplarından öğrenilmesi gerektiğini vazederlerdi) ibtidasını tasfiye ederek ve tüm karanlığı bertaraf ederek nihayet büyüye dair üç muhtasar kitap telif ettim ve daha az rencide edici bir unvan olsun diye bunlara "Gizli Felsefe" adını verdim, bu şeylerin bilgisinde mümtaz olduğunuzdan bu kitapları tensip ve tetkikinize sunuyorum, ta ki tabiata hakaret, Tanrı’yı rencide yahut dine cefa addedilebilecek bir şey yazmışsam bu hatayı mahkûm edesiniz, lakin şayet dinsizlik töhmeti zail olup arındırılmışsa hakikat geleneğini müdafaa edesiniz, hem bu kitaplara hem de büyünün kendisine öyle muamele edesiniz ki faydalı olabilecek hiçbir şey gizli kalmasın ve fenalıktan gayrı bir şey getirmeyecek hiçbir şey de tasvip görmesin, böylelikle bu üç kitap sizin muayenenizden takdirle geçip nihayet muvaffakiyetle efkâr-ı umumiyenin huzuruna çıkmaya layık görülsün ve zikredilmekten yahut hücuma uğramaktan korkmasın.
[Trithemius'tan Agrippa'ya Mektup]
Eski Sponheim Başkeşişi [Johannes Trithemius], Nettesheymlı Heinrich Cornelius Agrippa’sına sağlık ve muhabbet diler.
Bu ulak vasıtasıyla bana gönderdiğiniz eserinizi tetkik ederken, bu denli genç yaşta, en âlim zatlardan dahi gizlenmiş böylesi sırlara nüfuz edebilmenize ve bunları yalnızca sarih ve hakiki bir biçimde değil, aynı zamanda layıkıyla ve zarifçe serdedebilmenize hayret ettim. Bu sebeple evvelemirde bana gösterdiğiniz hüsnüniyet için size teşekkür ederim ve şayet bir gün muktedir olursam, minnetimi gücümün yettiği en son kerteye kadar izhar edeceğim. Hiçbir âlim zatın kâfi derecede methedemeyeceği eserinizi tasvip ediyorum. Şimdi, başladığınız veçhile daha ulvi şeylere doğru terakki etmeniz ve zihninizin böylesi müstesna meziyetlerinin atıl kalmasına meydan vermemeniz namına, elinizden geldiğince daha hayırlı şeylerin ardında emek sarf etmenizi ve bizzat ilahi surette aydınlatıldığınız üzere cehele zümresine hakiki hikmetin nurunu göstermenizi olanca samimiyetimle tavsiye, istirham ve rica ederim, aylak ve beyhude kimselerin mülahazaları da sizi gayenizden döndürmesin, o kimseler ki bilgelerin nazarına göre asla hakikaten âlim sayılamazlar. Tanrı sizi geniş ve yüce bir zekâyla teçhiz etmiştir, öküzleri değil kuşları taklit edesiniz diye, cüzlerle meşgul olmayı da kâfi addetmeyiniz, zihninizi itimatla külliyata teşmil ediniz, zira bir kimse ne kadar az şeyden bihaberse o nispetle daha âlim addedilir. Kaldı ki zihniniz her şeye fevkalade kabiliyetlidir ve az yahut bayağı şeylerde değil, pek çok ve daha yüce şeylerde akilane istihdam edilmelidir. Yine de şu biricik kaideye riayet etmenizi salık veririm, alelade sırları alelade dostlara tebliğ ediniz, lakin daha ulvi ve gizli olanları daha âli ve sırdaş dostlara saklayınız. Saman yerine danelere kıymet veriniz [NOT: Kutsal olanı bayağıya harcamamak kast edilmektedir], yoksa sıklıkla vuku bulduğu üzere öküzlerin ayakları altında çiğnenirsiniz. Ey dostum, size hizmet etmeye muktedirsem bana emrediniz, arzunuz veçhile bila-tehir icra olunacaktır, dostluğumuz da her geçen gün ziyadeleşsin, bana sıklıkla yazınız ve emeklerinizin mahsulünden gönderiniz, sizden hararetle rica ederim. Tekraren elveda.
Peapols Manastırımızdan, 8 Nisan 1510 tarihinde yazılmıştır.
[Prens Hermann'a İthaf]
Mesih’teki Muhterem Peder ve pek Muazzam Prens, Tanrı’nın inayetiyle mukaddes Köln Kilisesi’nin Başpiskoposu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun İtalya Başşansölyesi Prens Seçmeni, Vestfalya ve Angaria Dükü, mukaddes Roma Kilisesi Elçiliği zürriyetinden ve Genel Vikarlık Divanı mensubu Wied Kontu Hermannus Hazretlerine, Heinrich Cornelius Agrippa’dan selam.
Şanınızın büyüklüğü, en muteber ilimlerle mütemadiyen iştigal edişiniz, vakar dolu hitabetiniz, metin dirayetiniz, söz söylemedeki zarif selasetiniz, pek çok şeye dair vukufunuz, sarsılmaz dindarlığınız ve başkalarının mutat ahvalinin fevkinde mazhar olduğunuz o takdire şayan seciyeniz öyle bir mertebededir ki, yüksek asaletinizin o kadim abidelerinden, hem eski hem yeni zenginliklerinizin hazinelerinden, mülkünüzün vüsatinden, o mümtaz vasfınızla tefevvuk ettiğiniz mukaddes payelerin ziynetlerinden, bedeninizin cemali ve kuvvetinden bahsetmiyorum bile. Bütün bu hususlar gayet azametli olsa da, ben zatıâlinizi, bir kimse ne kadar âlim ve fazilet aşığı ise o nispette teveccühünüze mazhar olmayı arzulamasını sağlayan o kahramanca ve fevkalade parlak erdemleriniz hasebiyle bunların hepsinden fersah fersah üstün tutmaktayım, bu sebepledir ki teveccühünüzü ancak Part kavminin usulünce, yani bir takdime olmaksızın elde edemeyeceğime kanaat getirdim, zira prenslere hürmet sunma adeti kadim zamanların asırlarından bu demlere kadar intikal etmiş olup halen tatbik edildiği müşahede olunmaktadır. Ve diğer bazı pek âlim kimselerin zatıâlinize irfanlarının latif ve muazzam takdimelerini sunduklarını gördüğümde, hürmetkârlığınızı savsaklayan tek kimse ben olmayayım diye [okunamadı]
ve hürmetle yüceliğinizin huzuruna eli boş çıkmamaya karar verdim. Şimdi, özenle saklanmış şeyler arasında, vaktiyle pek gençken yazmaya giriştiğim, aradan bunca yıl geçtikten sonra adeta unuttuğum ve mükemmelleştirmeyi ihmal ettiğim Okült Felsefe veya Büyü kitapları kendiliğinden karşıma çıkıverdi. Adaklarımı yerine getirircesine acele ettim, onları tamamlayıp şerefinize takdim etmeyi diledim. Doğrusu, meraklı gençliğimin bir eseri olsa da bugüne dek cesaret edip kimsenin ihya etmeye kalkışmadığı bir kadim öğretiyi ihtiva eden bu ilimden daha makbul bir şeyi size sunamayacağıma kaniydim. Yine de eserlerim zatınıza layık oldukları için değil, bana teveccühünüzü kazanacak bir yol açabilmeleri ümidiyle sizlere yazıldı,
sizden istirhamım, eğer mümkünse, bunların tarafınızdan mazur görülmesidir. Gençliğimin bu mesaisi yüceliğinizin yetkesiyle maruf hale gelirse, haset, liyakatinizin kudretiyle defedilip geriye bendeki hatırası hüsnüniyetin semeresi olarak kalırsa sadakatle zatınıza ram olacağım, zira artık yaşını başını almış biri olarak bunların içindeki pek çok şey bana hem son derece faydalı hem de bilinmesi gayet elzem göründü. Dolayısıyla huzurunuzdaki eser, yalnızca gençliğimin değil, şimdiki yaşımın da mahsulüdür, çünkü gençlik eserimdeki pek çok sehiv ve hatayı düzelttim, muhtelif yerlere birçok şey dercettim ve üsluptaki eşitsizlikten de kolayca anlaşılacağı üzere birçok fasla ilaveler yaptım, böylece bütün ömrümce rızanıza amade kalacağımı bilesiniz. Esen kalınız, pek saadetli Hükümdarım.
Mechelen’den, 1531 senesi, Ocak ayı.
[Önsöz]
Felsefenin bir zahiri, bir de batını vardır, lakin batını olmaksızın zahir olanı kuru bir debdebeden ibarettir, gelgelelim pek çok kimse yalnızca bununla yetinir. Yalın bir Tanrısallık (thearkhia) tasavvuruna sahip olmak, semavi cisimlerin kimi hareketlerini ve bunların umumi tesirlerini idrak etmek, yeryüzüne dair bazı hasılaların mefhumuna varmak yüzeysel ve bayağı olandan ibarettir. Lakin asıl hakiki, asıl yüce olan Okült Felsefe ise akli âlemin semavi âleme, her ikisinin de yeryüzüne olan esrarlı tesirlerini anlamak ve bizi bu fevkalade fiilleri icra etmeye muktedir kılacak o ali tesirleri almaya kabil olacak surette kendimizi tanzim edip hazırlamayı bilmektir. Bunlar ki hakikatte imkânsız yahut en azından gayrimeşru görünürler, oysa aslında tabiattan gelen bir kudretle, ne Tanrı’yı gücendirerek ne de dine halel getirerek vücuda getirilebilirler. Krallıkları müdafaa etmek, insanların gizli niyetlerini keşfetmek, düşmanlara galebe çalmak, esirleri kurtarmak, zenginliği artırmak, insanların teveccühünü kazanmak, hastalıkları defetmek, sıhhati muhafaza etmek, ömrü uzatmak, gençliği tazelemek, istikbaldeki hadiseleri önceden haber vermek, fersahlarca uzakta cereyan eden şeyleri görüp bilmek ve ali tesirlerin faziletiyle vuku bulan benzeri haller akıl almaz görünebilir. Yine de ardı sıra gelen bu risaleyi bir oku, bunların imkân dahilinde olduğunu hem akıl hem de misallerle tasdik olunmuş halde göreceksin. Sözüm basiret sahiplerinedir, zira diğerlerine gelince, onlar bayağı olandan gayrısını ne bilirler ne inanırlar ne de bilmek isterler, dahası bundan ötesinde bilinebilecek pek bir şey bulunmadığını zannederler. Halbuki en yüce semalardaki Tanrı’dan, cehennemin en derinindeki iblislere dek her mevcudatta derin sırlar vardır, evet, bizzat sayılarda, isimlerde, harflerde, tılsımlı şekillerde, tavırlarda, zamanda, mekânda ve benzerlerinde dahi mevcuttur ki bunların hepsi bu allame müellif tarafından gayet derinlikli bir biçimde münakaşa edilmiştir. Eserinde hayli hurafe ve beyhude söz bulunduğunu inkâr edemem. Fakat unutulmamalıdır ki en iyi altın, en büyük hata payını kaldırır, karanlık çağları ve onun gençliğini, ne zaman, nerede olduğunu, keşfedip yazdığı şeyleri bir düşün, o vakit onun boş lakırdılarını kınamaktansa metanet ve derinliğini takdir edersin. Topraktan çıkarıldığında altının üzerine yapışmış hayli karartı bulunur. Sırlarla dolu hakikatler, uzun bir karanlıktan gün yüzüne çıktıklarında güneş ışınları misali hemencecik parıldamazlar, bir miktar müphemiyetle perdelenirler. Hatta diyebilirim ki bu Agrippa, yalnızca sanatın ehli olanlar anlasın diye, bir Hermetik felsefeci gibi bu sırları kasten örtülemiş dahi olabilir. Belki de buğdayının arasına samanı kasten karıştırdı ki onu ancak keskin gözlü kuşlar seçebilsin, domuzlar ise ayakları altında çiğnemesin.
Bu müellifi mazur göstermek yahut methetmek babında lafı uzatmama zaten lüzum kalmamıştır, zira bu kitabın başında ve sonunda, kendisine yöneltilebilecek itirazları bizzat mazur gösterdiği kendi mektupları ve onda övgüye değer olanı kafi derecede metheden başkalarının mektupları mevcuttur, bunlara, son zamanlarda neşredilen o pek nüktedan ve fevkalade The-anthropophia Theo-magica adlı eserin müellifinin kendisine dair verdiği o muteber şahadet de eklenebilir. Seni bu kitabı okumaya ikna etmek için söyleyeceğim tek şey, kitabın nihayetinde yer alan fasıllar fihristine nazar etmeni dilemekten ibarettir, zira orada öyle harikulade bahislerin çeşitliliğini göreceksin ki bunları görür görmez okuyana dek sabırsızlıktan için için yanacaksın. Şimdi kendim için de bir çift kelam etmeye müsaadenizi istirham ederim. Şayet bu tercümeyle müellifin değerine yahut karinin intizarına layıkıyla karşılık veremediysem, hesaba katılsın ki müellifin üslubunun pek çok yerdeki yadırgatıcılığı, gerek lafzi gerekse nahiv kaideleri bakımından görülen sayısız sehivler, pek tabii olarak tercümemde bazı hatalara sebebiyet vermiş olabilir. Yine de hakikatte meselenin kaldıramayacağı bir debdebeye kaçmaksızın, metnin aslının elverdiği ölçüde onu anlaşılır bir İngilizce ifadeye döktüğümü ümit ediyorum. Pek çok olan sanat terimlerine gelince, bunların bir kısmı İngilizce ifade kabul etmediğinden, onları metinde bulduğum şekliyle Latince veya Grekçe biçimleriyle ifade ettim. Bir erbab-ı sanatın bunları anlayabileceğini umarım, sehivlere gelince, kitabı serian okurken zikredildiğini gördüğünüz hataları tespit ettim. Şayet muhtemel olduğu üzere daha fazlasına tesadüf ederseniz, munsıf davranıp bunları matbaacının hatasına hamlediniz, bu hoşgörünüz ve burada size sunduğum şeyleri hüsnüniyetle telakki ettiğiniz için dostunuzu ebediyen minnettar kılacaksınız.
En Muhterem ve Bir O Kadar Âlim Dostum, Tıp Doktoru Robert Childe’a
Efendim, büyük adamlar zeval bulur, kudretli adamlar düşebilir, lakin dürüst bir feylesof mevkiini ebediyen muhafaza eder. Bu sebepledir ki, kılıçla değil akılla müdafaa etmeye muktedir olduğunuzu bildiğim, dahası yalnızca bununla kalmayıp kabulünüzle kendisine bir parlaklık kazandırabileceğiniz bu eseri zatıalinize takdim etmek için müsaadenizi istirham ediyorum. Denizi ve karayı boş yere aşmadığınızı görüyorum, zira bu sayede bir başkasını değil bizzat kendinizi hak dine döndürdünüz, avamın akıldışı şüpheciliğinden dönerek o yüce, Hermetik ve teomajikal hakikatleri akıl yoluyla kucakladınız. Birinde sanki Hermes mualliminizmiş gibi mahirsiniz, diğerinde ise Agrippa üstadınızmışçasına derin bir vukufiyete sahipsiniz. Bizlerin yalnızca okuduğu deniz aşırı pek çok feylesofla siz bizzat hasbihal ettiniz, bizim yalnızca işittiğimiz ve hayranlık duyduğumuz pek çok memleketi, nadide şeyleri ve eski eserleri siz gördünüz. Hatta Roma’nın ahvalini haritalarda değil bizzat Roma’da yalnızca işitmekle kalmadınız, gözlerinizle gördünüz. Orada çokça merasim, pek az dindarlık müşahede ettiniz, New England’ın yabanında ise bazıları arasında çokça dindarlık ve az merasim gördünüz, başkaları arasında, yani oranın yerlilerinde ise tabiatın kendilerine emrettiğinden gayrı ne bir merasim ne de bir din gördünüz. Bunda azımsanmayacak bir tezat, sizin müşahedenizde ise azımsanmayacak bir pay vardır. Oraya deniz yoluyla geçerken Derinliklerde Tanrı’nın Mucizelerini gördünüz, karadan geçerken ise erişilmez Dağlarda Tanrı’nın hayret verici işlerini temaşa ettiniz. Gizli (okült) ve bilinmeye değer olanın keşfine vesile olabilecek hiçbir taşı çevrilmedik bırakmadınız. Dünyaya, şu anda her ikinizi de hakikaten muhterem kılan mezkûr ilme nasıl vakıf olduğunuzu bildirmek arzumun bir parçasıdır. Şayet sizler kadar çok lisan bilseydim, onların belagatli ve tesirli ifadeleri dahi sizlere beslediğim takdiri ve muhabbeti beyan etmeye kâfi gelmezdi. Şimdi efendim, bu tercümeme gelince, şayet muhakemeniz onda bir noksanlık bulacak olursa, ali-cenaplığınız onu ikmal buyursun. İngilizler arasına bir yabancı gibi giren Okült Felsefe hakkındaki bu risale, zatıalinizin de vaktiyle bu eserin doğduğu memlekette bir yabancı olduğunuzu hatırlayarak himayenize mazhar olsun. Bu yabancıya İngiliz kisvesi giydirdim, lakin bu kisve modaya uygun düşmez ve bu yüzden birilerine nahoş gelirse, tensibiniz onu muteber bir tarz kılsın, bilirsiniz ki yabancılar, bilhassa bir kimse onların libasını beğenmeye görsün, ekseriyetle bir moda başlatırlar. İhtiyaç duyacağı ve beni de öyle kılacak olan yegâne şey zatıalinizin tensibidir, Efendim.
Kibirle yoğrulmuş, hakikati istihza eden, Kendi tasarladığından gayrısını hor gören, Ve bu yüksek ilimli risaleleri yalandan ibaret sayan, Münakaşacı skolastikler, nifak ehli adamlar, Kutsanmış bir el olmadıkça cüret etmeyiniz Dünyayla birlikte payidar kalacak bu kitaplara dokunmaya, Onlar filhakika esrarlı, nadide ve zengindirler, Ve alelade seviyenin fevkalade ötesine geçerler.
O Meşhur Zat Tarafından Kaleme Alınan Okült Felsefenin yahut Majinin Üç Kitabı, Her İki Hukukun Doktoru, Haşmetmeaplarının Müşaviri ve İmtiyaz Mahkemesi Yargıcı.
Majisyenlerin Üç Katlı Âlemden Faziletleri Nasıl Topladığı Bu Üç Kitapta Beyan Edilmektedir
Âlem üç katlıdır, bunlar unsurlar âlemi (elemental), semavi âlem ve akli âlemdir. Her bir alt mertebe kendi üstündeki tarafından idare edilir ve onun faziletlerinin tesirini alır, öyle ki her şeyin asıl menşei ve baş sanatkârı olan Zat, hizmetine binaen bütün bu mevcudatı var edip yarattığı bizlere, Mutlak Kadiriyetinin faziletlerini Melekler, Gökler, Yıldızlar, Unsurlar, Hayvanlar, Bitkiler, Madenler ve Taşlar vasıtasıyla bizzat Kendisinden aktarır. Âlimler her bir Âlem vasıtasıyla aynı basamaklardan geçerek bizzat o asıl Menşe Âlem’e, her şeyin Sanatkârı ve her şeyin kendisinden var olup neşet ettiği İlk İllet’e yükselmenin hiçbir surette akıldışı olmadığını kabul ederler, keza yalnızca eşyanın daha mümtaz nevilerinde halihazırda mevcut olan bu faziletlerden istifade etmekle kalmayıp, bunların yanı sıra yukarıdan yeni faziletler celbetmenin de mümkün olduğunu tasdik ederler. İşte bu sebeptendir ki tabiattaki şeylerin muhtelif karışımlarında tıp ve Tabiat Felsefesinin yardımıyla Unsurlar âleminin faziletlerini ararlar, ardından müneccimlerin kaideleri ve riyaziyecilerin öğretileri uyarınca semavi âlemin Işınlarında ve tesirlerinde semavi faziletleri öncekilere raptederler, dahası dinlerin mukaddes Merasimleri vasıtasıyla muhtelif Ruhani Akılların kudretleriyle bütün bunları tasdik edip tahkim ederler. Bütün bunların nizamını ve usulünü bu üç Kitapta takdim etmeye gayret edeceğim, bunların birincisi tabii majiyi, ikincisi semavi majiyi, üçüncüsü ise merasim majisini ihtiva eder.
Lakin benim gibi kıt muhakemeli ve az ilimli bir kimsenin, henüz gençliğinin baharında bu denli çetin, güç ve girift bir işe böylesine cüretkârane girişmesinin affedilmez bir hadsizlik olup olmadığını bilemiyorum. Bu münasebetle, tarafımdan burada söylenmiş ve bundan sonra söylenecek olan hiçbir şeye, Evrensel Kilise ve Müminler Cemaati tarafından tasvip edildiği ölçünün haricinde hiç kimsenin rıza göstermesini istemem, bizzat kendim de bundan fazlasına kani olmayacağım.
Maji Nedir, Kısımları Nelerdir ve Ona İntisap Edenlerin Hangi Vasıfları Taşıması Gerekir
Maji, fevkalade yüksek sırlarla dolu, harikulade fazilete sahip bir melekedir, en gizli şeylerin en derin Tefekkürünü, bunların tabiatını, kudretini, keyfiyetini, cevherini ve faziletlerini, keza bütün tabiatın bilgisini ihtiva eder, eşyanın kendi arasındaki ihtilaf ve imtizacını bize öğretir, şeylerin faziletlerini birbirine ve bunların muvafık süfli unsurlarına tatbik ederek, üstün Cisimlerin kudret ve faziletleri vasıtasıyla onları baştan başa birleştirip bağlayarak harikulade tesirlerini meydana getirir. Bu ilim en mükemmel ve en başat İlimdir, Felsefenin o mukaddes ve daha yüce nevidir ve nihayetinde en mümtaz Felsefenin en mutlak kemalidir. Zira tanzim edici felsefenin tamamı Tabii, Riyazi ve Lahuti olarak üçe ayrıldığından, Tabiat Felsefesi dünyada bulunan şeylerin tabiatını öğretir, onların İlletlerini, Tesirlerini, Zamanlarını, Mekânlarını, Suretlerini, Vukuatlarını, Külliyatını ve Cüzlerini araştırıp soruşturur.
Şeylerin sayısı ve tabiatı, unsurlar, Ateşin ve Toprağın ne husule getirdiği, Göklerin başlangıcını nereden aldığı, Gelgitin nereden geldiği, Gökkuşağının o şenlikli renklere nasıl büründüğü, toplanmış o kara bulutların Şimşekler çakmasına ve Gök gürültüsü koparmasına neyin sebep olduğu,
Gece Alevlerini ve Kuyrukluyıldızları neyin varettiği, Yerin önce kabarıp sonra sarsılmasına neyin yol açtığı,
Metallerin ve Altının tohumunun ne olduğu,
Bütün bu şeyleri, tabiatın seyrine dalan tabii Felsefe ihtiva eder ve Vergilius'un İlham Perisi uyarınca bize öğretir,
Her şeyin nereden neşet ettiğini, İnsanlığın, Hayvanın, Ateşin, Yağmurun ve Karın, Depremlerin nereden geldiğini, Bütün Okyanusun neden bentlerini aşıp taştığını ve sonra yeniden çekildiğini, Otların kuvvetini, Yırtıcıların cesaretini ve hiddetini, Taşların, Sürüngenlerin ve Meyvelerin cümle nevilerini.
Lakin Riyazi Felsefe bize, tabii Cisimlerin üç boyuta yayılmış mikyasını ve kemiyetini bilmeyi, keza Semavi Cisimlerin hareketini ve seyrini kavramayı öğretir,
Büyük bir acele içindeymişçesine altın Yıldızların bu denli hızlı yürümesine neyin sebep olduğunu, Ayın ve keza sanki bir tezlil içindeymiş gibi Güneşin kimi vakit çehresini neden gizlediğini,
Çepeçevre Hatlarla ölçülmüş Feleğin, Güneş tarafından on iki Burç ile nasıl idare edildiğini bildirir, Göklerin Yıldızlı yolunu tanıtır, Güneşin ve Ayın o garip Tutulmalarını, Arcturus'u ve Yağmur Yıldızlarını, keza yedi Yıldızı ve Büyük Ayı'yı, Kış Güneşlerinin neden Garba doğru öyle hızla koştuğunu, Geceleri geçip gitmeden evvel bu denli uzun kılan şeyin ne olduğunu öğretir,
Böylece Gökler vasıtasıyla bütün mevsimleri, ekme ve biçme vakitlerini,
Engin denizlere açılmanın ne zaman münasip olduğunu,
Ne vakit Cenk edileceğini ve ne vakit sulh içinde uyunacağını,
Fidanların bol mahsul vermesi için ne vakit dikileceğini önceden bilebiliriz.
İlahi Felsefe yahut Teoloji ise Tanrının, Aklın, bir İntelijansiyanın [NOT: feleki akıl veya gayrimaddi zeka], Meleğin, İblisin, Ruhun, Dinin, mukaddes Kurumların, Ayinlerin, Mabetlerin, Rasatların ve kutsal Gizemlerin ne olduğunu öğretir, İman, Mucizeler, Kelimelerin ve Şekillerin havassı, Mühürlerin gizli amelleri ve sırları hususunda bizi talim eder, Apuleius'un dediği veçhile, Merasim Kanunlarını, Mukaddes şeylerin adaletini ve Dinlerin nizamını bihakkın anlamayı ve bunlarda mahir olmayı belletir. Lakin sözü toparlayacak olursam,
Büyü sanatı bu üç temel kabiliyeti ihata eder, birleştirir ve harekete geçirir, bu sebepledir ki Kadimler tarafından haklı olarak en ali ve en mukaddes Felsefe addedilmiştir. Bulduğumuz kayıtlara göre bu ilim, en hakîm Müellifler ve en meşhur Yazarlar marifetiyle gün ışığına çıkarılmıştır, bunların başında Zamolxis ve Zerdüşt öyle büyük bir şöhrete kavuşmuştur ki, pek çokları bu İkisi'nin bu İlim'in mucidi olduğuna inanmıştır. Onların izini Hiperborealı Abaris, Charmondas, Damigeron, Eudoxus ve Hermippus takip etmiştir, ayrıca Mercurius Trismegistus (üç kere yüce Hermes), Porphyrios, İamblikhos, Plotinos, Proklos, Dardanus, Trakyalı Orpheus, Yunan Gog [okunamadı], Babilli Germa [okunamadı], Tyana'lı Apollonios gibi diğer mümtaz ve seçkin zatlar da bulunmaktaydı, Osthanes dahi bu Sanat üzerine mükemmel eserler vermişti, onun zayi olduğu sanılan Kitaplarını Abderalı Demokritos bulup çıkarmış ve kendi Şerhleriyle neşretmiştir.
Bundan maada Pythagoras, Empedokles, Demokritos, Platon ve daha nice نامدار Filozof bu Sanatı öğrenmek gayesiyle Deniz aşırı uzak diyarlara seyahat etmiş, geri döndüklerinde ise onu büyük bir sır telakki ederek fevkalade bir huşu ile ilan etmişlerdir. Keza Pythagoras ile Platon'un bu ilmi tahsil etmek üzere Memfis kâhinlerine gittikleri, Büyünün en mukaddes Hatıralarından ve Kayıtlarından bihaber kalmamak, hem de İlahi hakikatlerle donanmak maksadıyla neredeyse bütün Suriye'yi, Mısır'ı, Yahudiye'yi ve Keldanilerin Mekteplerini dolaştıkları malumdur.
Binaenaleyh, bu İlim sahasında tahsil görmek isteyen her kim olursa olsun, şayet şeylerin keyfiyetlerinin keşfolunduğu ve her Varlığın gizli hassalarının bulunduğu tabii Felsefede mahir değilse, her şeyin ali faziletinin ve hassasının tabi olduğu Riyaziyatta, Yıldızların Suret ve İtibarlarında ehil değilse ve her şeyi sevk ve idare eden o gayrimaddi cevherlerin tecelli ettiği Teolojide mütebahhir değilse, Büyünün mantığını ve akli zeminini idrak etmesi katiyen mümkün değildir. Zira ne sırf Büyü ile icra edilen ne de sırf Büyüsel olan hiçbir amel yoktur ki, bu üç İlim şubesini ihtiva etmesin.
Dört Unsur, Nitelikleri ve Birbirleriyle Karışımları Üzerine
Cümle cismani şeylerin dört Unsuru ve asli temeli vardır, Ateş, Toprak, Su ve Hava, bütün unsurlu aşağı cisimler bunlardan mürekkeptir, bu mürekkep oluş alelade bir yığma suretiyle değil, tahavvül ve ittihat iledir, zeval bulduklarında ise yeniden Unsurlara rücu ederler.
Zira hissedilen Unsurların hiçbiri saf değildir, bilakis az yahut çok karışmış vaziyettedir ve birbirlerine dönüşmeye müheyyadır, Nitekim Toprak balçıklaşıp çözündüğünde Su olur, aynı Su kesifleşip katılaştığında yeniden Toprağa döner, hararet vasıtasıyla buharlaştığında Havaya geçer, o Hava tutuştuğunda Ateşe tehavvül eder, bu Ateş söndüğünde yeniden Havaya rücu eder, lakin yandıktan sonra tekrar soğuduğunda Toprak, Taş yahut Sulphur (kükürt) haline gelir, bu hal Şimşek vasıtasıyla aşikardır, Platon dahi Toprağın bütünüyle değişebilir olduğu, sair Unsurların hem buna hem de art arda birbirlerine dönüştüğü kanaatindeydi. Lakin daha dakik Filozofların kavlince Toprak tehavvül etmez, sadece kendisini eriten diğer Unsurlarla yumuşayıp karışır ve nihayetinde yine kendi aslına rücu eder. İmdi, Unsurların her birinin iki hususi keyfiyeti vardır, bunlardan ilkini kendi öz hassası olarak muhafaza eder, diğerinde ise bir vasıta olarak kendisinden sonra gelenle imtizaç eder. Zira Ateş sıcak ve kuru, Toprak kuru ve soğuk, Su soğuk ve nemli, Hava nemli ve sıcaktır. Böylelikle Unsurlar, haiz oldukları iki zıt keyfiyet hasebiyle, tıpkı Ateşin Suya, Toprağın Havaya zıt olması gibi, birbirlerine mugayirdir. Bundan maada Unsurlar diğer bir cihetten de yekdiğerine mukabildir, Zira Toprak ve Su gibi kimisi sakil (ağır), Hava ve Ateş gibi kimisi hafiftir. Bu sebepledir ki Stoacılar evvelkilere münfail (edilgen), ahirkilere ise fail (etkin) tesmiye etmişlerdir. Platon ise onları bir başka tarzda tefrik eder ve her birine
üç keyfiyet izafe eder, şöyle ki, Ateşe parlaklık, letafet ve hareketlilik [metin yarım kalmıştır].
...hareket, lakin Toprağa karanlık, kesafet ve sükûnet düşer, bu niteliklere göre Ateş ve Toprak unsurları birbirine zıttır. Diğer unsurlar ise niteliklerini bunlardan ödünç alır, öyle ki Hava, Ateşten iki nitelik alır, yani incelik ve hareket, Topraktan ise bir nitelik alır, yani karanlık. Benzer şekilde Su, Topraktan iki nitelik alır, yani karanlık ve kesafet, Ateşten ise bir nitelik, yani hareket. Ne var ki Ateş, Havaya kıyasla iki kat daha ince, üç kat daha devingen ve dört kat daha parlaktır, Hava ise Suya kıyasla iki kat daha parlak, üç kat daha ince ve dört kat daha devingendir. Bu sebeple Su, Topraktan iki kat daha parlak, üç kat daha ince ve dört kat daha devingendir. Binaenaleyh Ateşin Havaya nispeti neyse, Havanın da Suya ve Suyun da Toprağa nispeti odur, keza Toprağın Suya nispeti neyse, Suyun Havaya ve Havanın da Ateşe nispeti odur. Bütün cisimlerin, tabiatların, tesirlerin ve harikulade amellerin kökü ve esası işte budur, unsurların bu niteliklerini ve onların karışımlarını bilen kimse, hayret verici ve mucizevi şeyleri kolaylıkla husule getirecek ve Maji ilminde kemale erecektir.
BÖLÜM IV: Unsurların Üç Katlı İncelenmesi Üzerine
Daha evvel zikrettiğimiz üzere dört unsur mevcuttur ki, bunlar kâmil bir şekilde bilinmeksizin Maji sahasında hiçbir şey vücuda getirilemez. Şimdi, bu unsurların her biri üç katlıdır, öyle ki dördün sayısı on ikiyi tamamlar ve yedi sayısından on sayısına geçilmek suretiyle, bütün faziletlerin ve harikulade amellerin bağlı bulunduğu o en yüce Birliğe doğru bir terakki vuku bulur. Birinci mertebeden unsurlar, saf olanlardır; bunlar ne birleşmiş ne başkalaşmış ne de karışıma elvermiştir, bilakis fesat kabul etmezler ve bütün tabii şeylerin tesirleri bunların maddesinden değil, bunların vasıtasıyla fiile dökülür. Hiçbir beşer bunların [okunamadı] kudretini beyan etmeye muktedir değildir, zira onlar her şey üzerinde her şeyi yapabilirler. Bunlardan habersiz olan kimse, hiçbir vakit hayret verici bir iş meydana getiremeyecektir. İkinci mertebeden unsurlar ise mürekkep, değişken ve gayrisafidir, fakat sanat vasıtasıyla saf sadeliklerine irca edilebilirler; sadeliklerine bu suretle irca edildiklerinde sahip oldukları tesir, tabiatın bütün gizli ve umumi amellerini her şeyin fevkinde kemale erdirir ve bunlar, bütün tabii Majinin temelini teşkil eder. Üçüncü mertebeden unsurlar ise bidayette ve kendi zatlarında unsur olmayıp, iki kez birleşmiş, muhtelif ve birbiri ardınca başkalaşabilen unsurlardır. Bunlar şaşmaz vasıtadır [NOT: Metindeki bozuk '4e2;um' ibaresi bağlam gereği 'medium' yani vasıtadır], bu sebeple orta tabiat yahut orta tabiatın Ruhu olarak tesmiye edilirler, bunların derin sırlarına akıl erdirebilen pek azdır. Tabii, semavi yahut semavat-fevki hangi sahada olursa olsun, her neticenin kemali, muayyen sayılar, dereceler ve tertipler vasıtasıyla bunlarda tecelli eder; mucizelerle ve sırlarla doludurlar, hem tabii hem de ilahi Majide amildirler. Zira her şeyin bağlanması, çözülmesi ve başkalaşımı, istikbaldeki hadiselerin bilinmesi ve haber verilmesi, keza şerli ruhların defedilmesi ve hayırlı ruhların celbedilmesi, bunlardan ve bunlar vasıtasıyla neşet eder. Şu halde hiç kimse, bu üç nevi unsur ve onların marifeti olmaksızın, Majinin ve Tabiatın gizli ilimlerinde bir tesir icra edebileceğine itimat etmesin. Fakat bir mertebenin unsurlarını bir diğerine, gayrisafi olanı saf olana, mürekkep olanı basite irca etmeyi bilen ve cevheri bölmeksizin bunların tabiatını, tesirini ve kudretini sayı, derece ve tertip dahilinde sarahaten fehmeden kimse, cümle tabii şeylerin marifetine, kâmil tasarrufuna ve semavi sırlara kolaylıkla vasıl olacaktır.
BÖLÜM V: Ateşin ve Toprağın Harikulade Tabiatları Üzerine
Hermes der ki, bütün harikulade şeylerin vuku bulması için kâfi olan iki şey vardır, yani Ateş ve Toprak; evvelki faildir, ikincisi ise münfail. Dionysios'un beyan ettiği üzere Ateş, her şeyin içinde ve her şeyin vasıtasıyla parıldayarak gelir ve gider, her şeyin içinde aydındır ve aynı zamanda gizli ve meçhuldür. Kendi başına kaldığında, yani zatına mahsus fiili aşikâr kılacağı başka hiçbir madde kendisine dahil olmadığında, hudutsuzdur ve gayrimeridir, zatına layık her fiil için kendi kendine yeterlidir, devingendir, hemen yanına gelen her şeye kendini bir surette bahşeder, tabiatı yenileyip muhafaza eder, tenvir eder, perdelenmiş ışıklar tarafından ihata olunamaz, berraktır, parçalanır, sıçrayıp geri döner, yukarı doğru bükülür, hareketinde seridir, yücedir, daima hareketleri intaç eder, bir başkasını ihata eder lakin kendisi ihata olunamaz, bir başkasına muhtaç değildir, kendi kendine gizlice ziyadeleşir ve kendisini kabul eden şeylere azametini aşikâr kılar, Faaldir, Kudretlidir, görünmez bir şekilde aynı anda her şeyde mevcuttur; tecavüz kabul etmez, mukavemete gelmez, bilakis bir nevî intikam alırcasına eşyayı aniden kendine itaate mecbur kılar, idrak edilemez, dokunulamaz, eksilmez, kendi cömert ihsanları bakımından gayet zengindir. Plinius'un dediği gibi Ateş, eşya tabiatının hudutsuz ve tehlikeli cüzüdür, öyle ki şeylerin ekserisini ifna mı ettiği yoksa inşa mı ettiği sual konusudur. Ateşin zatı birdir ve Pisagorcuların dediği üzere her şeyin içine nüfuz eder, hem semavatta yayılmış ve parıldar haldedir, lakin cehennemi mekânda sıkışmış, karanlık ve azap vericidir, aradaki yolda ise her ikisinden de pay alır. Demek ki Ateş kendi zatında birdir, lakin kendisini kabul eden şeyde muhteliftir ve Cicero'nun naklettiği üzere Kleanthes'in şehadetiyle, farklı mevzularda farklı surette tevzi olunur. Şu halde istimal ettiğimiz o ateş, başka şeylerin içinden çıkarılır. Taşların içindedir ve çeliğin darbesiyle çekilip çıkarılır, Toprağın içindedir ve kazıldıktan sonra onun tütmesine sebep olur, Suyun içindedir, pınarları ve kuyuları ısıtır, denizin derinliğindedir ve rüzgârlarla çalkalanan denizi ısıtır, Havanın içindedir ve ekseriya müşahede ettiğimiz üzere onun yanmasına yol açar. Cümle hayvanlar ve bilumum canlı mahlukat, keza bütün nebatat hararet ile bekasını sürdürür ve her şey...
yaşayan her ne varsa, içindeki hapsedilmiş hararet sebebiyle yaşar. Yukarıdaki Ateş'in özellikleri, her şeyi bereketli kılan bir sıcaklık ile her şeye can bağışlayan ışıktır. Aşağı cehennemi Ateş'in özellikleri ise her şeyi tüketip kavuran bir kuruluk ile her şeyi çorak kılan karanlıktır. Semavi ve parlak olan Ateş karanlığın ruhlarını kovar, keza odunla yakılan şu bizim Ateşimiz de onları defeder, zira o Yüce ışık ile bir tenasüp taşır ve onun taşıyıcısıdır, keza verilen her hayrın kendisinden neşet ettiği o hakiki Ateş, ışıkların Babası olan ve "Ben Dünyanın Işığıyım" diyen Zat'ın da bir taşıyıcısıdır, zira O, Ateşinin nurunu evvela Güneş'e ve diğer Semavi cisimlere bahşedip iletir, bunlar vasıtasıyla da, tıpkı aracı aletler gibi, mezkûr ışığı bizim Ateşimize aktarır. Nitekim karanlığın ruhları karanlıkta nasıl daha kudretli oluyorsa, Işık Melekleri olan hayırlı ruhlar da yalnızca İlahi, Güneş'e mahsus ve Semavi olan o ışıkla değil, avamın istifade ettiği alelade Ateşimizin ışığıyla da kuvvet bulur.
İşte bu sebeptendir ki dinleri ve merasimleri ilk kuran en bilge zatlar, duaların, ilahilerin ve her türlü İlahi İbadetin yakılmış Mumlar yahut Meşaleler olmaksızın icra edilmemesini emretmişlerdir.
(Pisagor'un şu manidar kelamı da bundandır, Bir Işık olmaksızın Tanrı hakkında konuşma) ve habis ruhların kovulması gayesiyle ölülerin Naaşları başında Işıkların ve Ateşlerin yakılmasını, bunlar Mukaddes usullere göre kefaretleri yerine getirilip defnedilinceye dek uzaklaştırılmamasını buyurmuşlardır. Eski Ahit'te yüce Yehova'nın bizzat kendisi de bütün Kurbanların Ateş ile sunulmasını ve Mihrap üzerinde Ateşin daima yanar vaziyette tutulmasını emretmiştir, ki bu âdeti Romalılar arasında da Mihrap Rahipleri daima gözetmiş ve muhafaza etmiştir. Bütün Elementlerin temeli ve kaidesi Topraktır, zira bütün Semavi ışınların ve tesirlerin muhatabı, mevzusu ve kabul edicisidir, her şeyin tohumları ve tohumani hassaları onda gizlidir, bu sebeple onun Hayvani, Nebati ve Madeni olduğu söylenir. Diğer Elementler ve Semavat tarafından semereli kılınarak her şeyi kendiliğinden meydana getirir. Her şeyin bolluğunu kabul eder ve adeta her şeyin fışkırdığı ilk menbadır, her şeyin Merkezi, temeli ve anasıdır. Ondan dilediğin kadarını al, tefrik et, yıka, arındır, latifleştir, şayet onu açık Havada bir müddet bırakırsan, Semavi hassalarla dolup taştığından, kendiliğinden Bitkiler, Solucanlar ve başka canlı mahluklar, ayrıca Taşlar ve Madenlerin parlak kıvılcımlarını peydah edecektir. Şayet Ateşin yardımıyla arındırılır ve münasip bir yıkama ile kendi sadeliğine irca edilirse, onda muazzam sırlar vardır. O, Yaratılışımızın Prima Materia'sıdır (ilk madde) ve bizleri ihya edip muhafaza edebilecek en hakiki Devasıdır.
Suyun, Havanın ve Rüzgârların Harikulade Tabiatlarına Dair
Diğer iki Element, yani Su ve Hava, evvelkilerden daha az müessir değildir, tabiat da bunlarda harikulade işler vücuda getirmekten geri durmaz. Suya duyulan ihtiyaç öylesine azimdir ki, o olmaksızın hiçbir canlı varlık yaşayamaz.
Hiçbir Ot yahut Bitki, Suyun rutubeti olmaksızın filiz verip serpilemez. Bütün varlıkların, bilhassa tohumu zahiren sulu olan Hayvanların tohumani hassası ondadır. Ağaçların ve Bitkilerin tohumları dahi, her ne kadar topraksı olsalar da, semereli hale gelebilmek için evvela Suda çürümek mecburiyetindedir, ister Toprağın nemiyle, ister Çiy yahut Yağmurla, isterse de mahsus üzerlerine dökülen herhangi bir Su ile ıslatılsınlar, bu böyledir. Zira Musa, yalnızca Toprağın ve Suyun canlı bir can doğurduğunu yazar. Fakat şeylerin husule gelişini iki veçhile Suya atfeder, yani Sularda yüzenler ve Toprağın üzerindeki havada uçanlar. Toprakta ve Toprak üzerinde peydah olan mezkûr mahlukatın da kısmen bizzat Suya atfedildiğine yine aynı Kutsal Metin şahadet eder, orada Tanrı Toprağın üzerine yağmur yağdırmadığı için Bitkilerin ve Otların büyümediği zikredilir. Bu Su Elementinin tesiri öylesine büyüktür ki, Mesih'in bizzat Nikodim'e şahadet ettiği üzere, Manevi yeniden doğuş dahi o olmaksızın vuku bulamaz. Tanrı'ya hürmeten yapılan Dini İbadetlerde, kefaretlerde ve arınmalarda onun hassası fevkalade büyüktür, evet, ona olan lüzum Ateş'inkinden kat’iyen aşağı kalmaz. İnayetleri nihayetsiz, istifadeleri muhteliftir, zira her şey onun kuvvetiyle kaim olur, husule gelir, beslenir ve neşvünema bulur. İşte bu sebeptendir ki Miletoslu Thales ve Hesiodos Suyun her şeyin mebdesi olduğu neticesine varmış, bütün Elementlerin ilki ve en muktediri olduğunu, zira diğerlerinin tamamına hükmettiğini ifade etmişlerdir. Nitekim Plinius'un dediği gibi, Sular Toprağı yutar, alevleri söndürür, yükseklere uruc eder ve bulutları gererek Gökyüzünü kendine mal eder, sonra da yere dökülerek Toprakta biten her şeyin İlleti haline gelir. Plinius'un, Solinus'un ve daha nice Müverrihin yazılarında zikredildiği üzere Sular vasıtasıyla vuku bulan mucizeler pek çoktur, Ovidius da onun harikulade hassasını şu Mısralarla yâd eder.
[okunamadı] soğuktur, lakin Güneş doğarken ve batarken sıcaktır, Kaynayan Athamas'a atılan odun tutuşur, Ay Güneş'ten en uzağa çekildiğinde, Ciconia nehirleri, suyundan içenin Bağırsaklarını Taşa çevirir, içine atılanı da dondurur, Dağlardan çağlayan Crathis ile Sybaris, Saçları Kehribar yahut saf Altın rengine boyar. Daha da acayip tabiatta olan kimi pınarlar vardır ki, Yalnızca bedeni değil, zihni dahi tahvil eder. Etiyopya gölünden kim içmek ister ki? Zira bundan tadan [okunamadı] Bunlara zıt sularla Lyncestus akar, Ondan fazlaca içenler sarhoş gibi yalpalar. Güzel Arcadia'da bir Göl vardır, eskiler Pheneus derlerdi, çifte tabiatıyla şüphe uyandırır, Kork da gece vakti onun suyundan içme, Geceleri maraz getirir, gündüz ışığında ise şifadır.
Iosephus da Suriye şehirleri Arcea ile Raphanea arasında bulunan bir nehrin harikulade tabiatından bahseder, bu nehir Sebt Günü boyunca gürül gürül akar, ardından pınarları tıkanmışçasına ansızın durulur ve altı gün boyunca üzerinden ayaklar ıslanmadan geçilebilir, ancak yedinci günde, kimse sebebini bilmeksizin, sular evvelce olduğu gibi yeniden bolca akmaya başlar. Bu sebeple civardaki ahalî, Yahudilerce kutsal sayılan yedinci günden ötürü ona Sebt Günü nehri adını vermiştir. İncil de bir koyun havuzuna şahitlik eder ki, melek tarafından su bulandırıldıktan sonra oraya ilk adım atan kimse, her ne illetten muzdarip olursa olsun şifa bulurdu. Aynı kudret ve tesirin, Elis kentine bağlı topraklarda, Citheron nehri yakınındaki Herakleia adlı köyde bulunan İon Nymphaları pınarında da mevcut olduğunu okuruz, marazlı biri bu pınara girdiğinde sağlam ve tüm hastalıklarından arınmış olarak çıkardı. Pausanias da Arkadia’nın bir dağı olan Lykaion’da Hagno adlı bir pınarın bulunduğunu nakleder, bölgedeki kuraklık meyvelerin helak olmasını ihtar ettiği vakitlerde Lykaion’un Iupiter rahibi oraya gider, kurbanlar takdim edip pınarın sularına huşuyla dua ettikten sonra elindeki meşe dalını bu kutlu pınarın dibine daldırırdı, ardından sular çalkalanır, oradan göğe yükselen bir buhar bulutlara dönüşür ve bu bulutların birleşmesiyle bütün semayı bir örtü kaplardı, az sonra yağmura dönüşen bu kesafet, tüm memleketi fevkalade şifalı bir biçimde sulardı. Dahası, suların harikalarına dair, bildiğim kadarıyla başka hiçbir müellifte bulunmayan acayip şeyler yazmıştır.
Geriye Havadan bahsetmek kalıyor. Bu, tüm mevcudatın içinden geçen, her şeye hayat ve bekâ bağışlayan, her şeyi bağlayan, harekete geçiren ve dolduran hayati bir ruhtur. İbrani âlimlerinin onu unsurlardan saymayıp, şeyleri birbirine bağlayan bir vasıta ya da zamk ve cihan enstrümanının yankılanan ruhu olarak kabul etmelerinin sebebi de budur. Bütün semavi cisimlerin tesirlerini derhal kendi içine alır ve ardından bunları diğer unsurlara, keza bütün mürekkep cisimlere aktarır, ayrıca ilahi bir ayna misali, hem tabii hem de suni her şeyin suretlerini ve dahi her türlü sözü bünyesine kabul eder ve saklar, bunları beraberinde taşıyıp gözenekleri vasıtasıyla insanların ve diğer hayvanların bedenlerine nüfuz ederek, hem uykuda hem de uyanıkken üzerlerinde bir tesir vücuda getirir, muhtelif acayip rüyalara ve kehanetlere zemin hazırlar. Bir kimsenin katledildiği yahut cesedin henüz gizlendiği bir mevkiden geçen bir kimsenin korku ve dehşete kapılmasının sebebi de bu kabildendir derler, zira o yerin havası adam öldürmenin dehşet verici suretleriyle doludur ve teneffüs edildiğinde, benzer suretlerle insanın ruhunu harekete geçirip huzursuz kılar, korkuya kapılması da bundandır. Çünkü ansızın tesir eden her şey tabiatı hayrete düşürür. Birçok filozofun rüyaların ve zihindeki diğer pek çok tesirin sebebini havaya bağlamalarının hikmeti de buradadır, bu durum, havada çoğalan şeylerden ve sözlerden kopup gelen imgelerin, benzerliklerin yahut suretlerin duyulara, ardından da onları kabul eden kimsenin tahayyülüne ve ruhuna ulaşıncaya dek devam etmesiyle vuku bulur, mezkûr ruh endişelerden azade ve hiçbir surette engellenmemiş vaziyette bu tür suretleri karşılamayı beklerken onlar tarafından şekillendirilir. Zira şeylerin suretleri, kendi zatî tabiatları icabı umumiyetle insanların ve diğer hayvanların duyularına taşınsalar da, havada bulundukları esnada semadan bir tesir alabilirler, bunun ve o suretleri kabul edenin kabiliyet ve temayülünün bir neticesi olarak, bir başkasına nazaran bilhassa belirli bir kimsenin duyusuna vasıl olabilirler. Buradan hareketle, tabii yollarla ve her türlü hurafeden uzak olarak, araya başka hiçbir ruh girmeksizin, bir kimsenin zihnindekileri pek uzun ve meçhul bir mesafede ikamet eden bir başka zata tam vaktinde bildirmesi mümkündür, her ne kadar bunun vuku bulduğu anı dakikası dakikasına tayin edemese de behemehal yirmi dört saat zarfında gerçekleşmelidir, ben bizzat bunun nasıl yapılacağını bilmekteyim ve defalarca tecrübe ettim. Geçmiş devirlerde Başrahip Trithemius da aynı şeyi hem bilmiş hem de tatbik etmiştir. Keza yalnızca ruhani değil, cismani birtakım tezahürler de şeylerden dışarı taştığında, yani bedenlerden bedenlere doğru bir tür akış vasıtasıyla havada kuvvet kazandığında, gerek ışık gerek hareket yoluyla, görme duyusuna olduğu kadar diğer duyulara da kendilerini arz eder ve gösterirler, bazen de üzerimizde hayret verici tesirler icra ederler, nitekim Porphyrios bunu ispat ve talim eder. Güney rüzgârı vesilesiyle havanın ince bulutlar halinde nasıl kesifleştiğini görürüz ki bunlarda, bir aynada olduğu gibi, kalelerin, dağların, atların, insanların ve diğer şeylerin pek uzaktaki suretleri aksettirilir, bulutlar dağıldığında ise bunlar derhal zeval bulur. Aristoteles de Meteorologica eserinde gökkuşağının havadaki bir bulut içinde, tıpkı bir aynadaki gibi teşekkül ettiğini gösterir. Albertus ise tabiatın kudretiyle, cisimlerin suretlerinin rutubetli bir havada kolaylıkla temsil edilebileceğini, tıpkı nesnelerin temsillerinin nesnelerde bulunması gibi vuku bulduğunu beyan eder. Aristoteles de görme kuvvetinin zayıflığı sebebiyle, yanındaki havanın kendisi için adeta bir aynaya dönüştüğü ve basar nurunun havanın içine nüfuz edemeyip kendi üzerine geri yansıdığı bir adamdan bahseder, öyle ki nereye giderse gitsin, kendi suretinin yüzü kendisine dönük vaziyette önünden yürüdüğünü zannederdi. Benzer şekilde, kimi hususi aynaların maharetiyle, aynaların yanı sıra havada istenilen mesafede arzu edilen imgeler husule getirilebilir, cahil kimseler bunları gördüklerinde ruhların yahut canların zuhuratını müşahede ettiklerini sanırlar, oysa bunlar hakikatte kendilerine benzeyen ve hayattan mahrum suretlerden başka bir şey değildir. Şayet karanlık bir mahalde, güneş ışığının küçük bir delikten sızmasından gayrı hiçbir aydınlık yoksa, beyaz bir [okunamadı]
...bir kâğıt yahut düz bir ayna bu ışığa karşı konulursa, güneşin aydınlattığı dışarıdaki her ne varsa bunların üzerinde görülebilir. Ve bundan daha da harikulade bir marifet yahut hile daha vardır, Şayet biri ustalıkla boyanmış suretleri yahut yazılmış harfleri alır da berrak bir gecede dolunayın ışınlarına karşı tutarsa, bunların havadaki suretleri çoğalarak yukarı çekilir ve ayın ışınlarıyla birlikte geri yansır, bu sırra vakıf olan bir başka kimse de çok uzak bir mesafeden bunları doğrudan doğruya ayın dairesinde ve çemberinde görür, okur ve anlar, sırları bildirmeye yarayan bu sanat, kuşatma altındaki kasabalar ve şehirler için pek faydalıdır; nitekim vaktiyle Pythagoras'ın sıklıkla icra ettiği ve bugün de bazılarının meçhulü olmayan bir şeydir, kendimi de bundan müstesna tutmayacağım. Bütün bunlar ve bunlardan çok daha fazlası ve büyüğü, havanın bizzat kendi tabiatına dayanır, gerekçeleri ve sebepleri de matematik ile optikte beyan edilmiştir. Bu suretler görme duyusuna geri yansıdığı gibi, yankıda aşikâr olduğu üzere, kimi zaman işitmeye de yansır. Ne var ki bunlardan daha gizli sanatlar da mevcuttur; öyle ki bir kimse hayli uzak bir mesafeden bir başkasının ne söylediğini yahut hafifçe ne fısıldadığını bunlar vasıtasıyla işitip anlayabilir.
Hava unsurundan rüzgârlar da hasıl olur. Zira onlar hareket etmiş ve kışkırtılmış havadan gayrısı değildir. Bunlardan göğün dört bucağından esen başlıca dört tanesi vardır, yani Güneyden Notus, Kuzeyden Boreas, Batıdan Zephyrus ve Doğudan Eurus; Pontanus bu durumu şu dizelerde toplayarak şöyle der,
Soğuk Boreas eser Olimpos'un yücesinden, Ve bulutlu Notus süzülür dibinden. Batan Phoebus'tan uçar feyizli Zephyrus, Güneşin doğuşundan ise kısır Eurus.
Notus, Güney Rüzgârıdır; bulutlu, nemli, ılık ve hastalıklıdır, Hieronymus onu yağmurların kâhyası diye anar, Ovidius ise onu şöyle tasvir eder,
Akar ak saçları, sağanaklarla şişmiştir sakalı, Sisler bağlar alnını, sular boşanır koynundan aşağı.
Lakin Boreas, Notus'un zıddıdır; Kuzey Rüzgârıdır, azgın ve gürültülüdür, bulutları dağıtıp havayı berraklaştırır ve suyu ayazla bağlar. Ovidius onu kendi dilinden şöyle konuşturur,
Zorbalık yaraşır bana, kovarım bununla koyu bulutları, Dondururum yumuşak karı, döverim yer yüzünü doluyla, Saldırdığımda gökteki kardeşlerime, (Zira bizim meydanımız orasıdır) öyle bir şiddetle çarpışırız ki, Gürleyen gökler sarsılır kavgamızla, Ve bulutlardan çakan şimşekler parıldar yükseklerde, Yerin çatlaklarından içeri süzüldüğümde, Ve zorladığımda onu oyuk mağaralarında, Titretirim hayaletleri ve zelzeleye veririm toprağı.
Ve Batı Rüzgârı olan Zephyrus pek latiftir, batıdan hoş bir esintiyle üfler, soğuk ve nemlidir, kışın tesirlerini giderip dalları ve çiçekleri meydana çıkarır. Doğu rüzgârı olan ve Apeliotes diye de anılan Eurus ise bunun zıddıdır; sulu, bulutlu ve yırtıcıdır. Bu ikisi için Ovidius şöyle terennüm eder,
Kokuları parfümler kızaran sabahın doğuşunu, Akşamın ve kor gibi yanan kıyının ardında yatar, Buna mukabil olan diyarda uyur Auster, Bereketli sağanaklar ve durmaksızın ağlayan bulutlarla.
Mürekkep Cisimlerin Türleri, Bunların Unsurlarla Olan Münasebeti ve Unsurların Kendi Aralarında İnsanın Ruhu, Duyuları ve Mizaçlarıyla Olan Münasebeti Üzerine
Dört basit unsurun ardından, bunlardan mürekkep dört kâmil cisim türü gelir; bunlar Taşlar, Metaller, Bitkiler ve Hayvanlardır, bunların her birinin tevellüdünde bütün unsurlar terkip içinde bir araya gelse de, her biri kendisinde en ziyade hâkim olan unsurun peşinden gider ve ona benzer. Zira bütün Taşlar topraksıdır; tabiatları icabı ağırdırlar ve aşağı çökerler, kurulukla öyle katılaşmışlardır ki eritilemezler. Lakin Metaller suludur ve eritilebilirler; tabiat âlimleri bunu ikrar eder, kimyacılar da hakikat olduğunu görürler, yani metaller yapışkan bir sudan yahut sulu argent vive'den [cıvadan] hasıl olurlar. Bitkilerin Havayla öyle bir ülfeti vardır ki, açık havada olmadıkça ne tomurcuklanır ne de serpilip büyürler. Bütün Hayvanlar da böyledir,
Ve Ateş onlar için öylesine tabiidir ki, o söndüğünde derhal ölürler. Keza bu türlerin her biri de unsurların mertebeleri cihetinden kendi içinde kısımlara ayrılır. Nitekim Taşlar arasında bilhassa koyu renkli ve daha ağır olanlara topraksı denir; saydam olanlara ve kristal, beril ile balık kabuklarındaki inciler gibi sudan pekişmiş olanlara sulu denir; sünger taşları, ponza taşı ve Sophus taşı gibi suyun üzerinde yüzen ve süngerimsi olanlara havadar denir; içinden ateş çıkarılan yahut ateşte eriyen veya yıldırım taşları, çakmak taşları ve Amyant taşı gibi ateşten hasıl olanlara ise ateşli denir.
Aynı şekilde madenler arasında kurşun ile gümüş topraksı, cıva (Quick-silver) susul, bakır ile kalay havadar, altın ile demir ise ateşildir. Bitkilerde de kökler kesafetleri sebebiyle toprağa, yapraklar suları vesilesiyle suya, çiçekler letafetleri dolayısıyla havaya ve tohumlar çoğalıcı ruhları cihetiyle ateşe benzer. Bundan maada, isimlerini unsurların keyfiyetlerinden alarak kimi sıcak, kimi soğuk, kimi nemli, kimi de kuru diye tesmiye olunurlar. Hayvanlar arasında dahi kimileri diğerlerine nispetle topraksıdır ve solucanlar, köstebekler ile yerde sürünen nice küçük haşerat misali toprağın bağrında ikamet eder, kimileri balıklar gibi susuldur, kimileri havadan gayrı yerde yaşayamayan havadar mahluklardır, kimileri de semenderler ile cırcır böcekleri yahut güvercinler, devekuşları, aslanlar gibi ateşin hararetine malik olan ve hikmet ehlinin ateş püskürten canavarlar dediği ateşin içinde yaşayan ateşil varlıklardır. Keza hayvanlarda kemikler toprağa, et havaya, hayati ruh ateşe ve ahlat ise suya benzer. Bu ahlat dahi unsurlardan pay alır, zira sarı safra ateşin, kan havanın, balgam suyun ve kara safra yahut melankoli toprağın yerine kaimdir. Nihayet bizzat nefiste, [okunamadı] göre derk ateşe, akıl havaya, muhayyile suya ve duyular toprağa benzer. Bu duyular dahi kendi aralarında unsurlara göre taksim olunmuştur, zira görme duyusu ateşildir ve ne ateş ne de ışık olmaksızın idrak edebilir, işitme havadardır, zira ses havanın çarpmasıyla hasıl olur, koklama ile tat alma suya benzer ki onun nemi olmaksızın ne koku ne de tat mevcuttur ve nihayet dokunma tamamıyla topraksıdır, kesif cisimleri kendine konu edinir. İnsanın amelleri ve tasarrufları dahi [unsurlarca idare olunur].
Su; korkaklığa, uyuşukluğa ve amelde gevşekliğe delalet eder, hava; neşeye ve sevecen bir mizaca, ateş ise şiddetli, tezcanlı ve öfkeli bir tabiata işaret eder. Binaenaleyh unsurlar her şeyin evvelidir ve cümle eşya onlardandır, onlara göredir, onlar her şeyin derunundadır ve tesirlerini cümle mevcudata neşrederler.
Bölüm VIII: Unsurların Göklerde, Yıldızlarda, İblislerde, Meleklerde ve Nihayet Bizzat Tanrı’da Nasıl Bulunduğu Hakkında
Cümle Platoncuların müttefik olduğu vechile, asıl ve misali alemde her şey nasıl her şeyin içindeyse, bu cismani alemde dahi her şey her şeyin içindedir, nitekim unsurlar yalnızca bu süfli cisimlerde değil, aynı zamanda göklerde, yıldızlarda, iblislerde, meleklerde ve nihayet her şeyin banisi ve asıl numunesi olan Tanrı’da dahi mevcuttur. Şimdi, bu süfli cisimlerde unsurlara çokça kesif madde refakat eder, lakin göklerde unsurlar kendi tabiatları ve tesirleriyle, yani ay-altı şeylerdekinden ziyade semavi ve pek ali bir surette bulunurlar. Zira semavi toprağın sebatı orada suyun kesafeti olmaksızın kaimdir, havanın cevvalliği haddini aşmaksızındır, ateşin harareti ise yakmaksızın, yalnızca parıldayarak ve hararetiyle cümle mevcudata hayat bahşederek vardır. Yıldızlar arasında dahi kimileri Mars ve Güneş gibi ateşil, Jüpiter ve Venüs gibi havadar, Satürn ile Merkür (Mercury) gibi susul ve sekizinci felekte sakin olanlar ile Ay misali topraksıdır; nitekim Ay, pek çokları tarafından susul addolunsa da, adeta toprak imişçesine semavi suları kendine cezbedip bunlarla doymuş olarak bize [okunamadı]. Burçlar arasında dahi kimileri ateşildir, kimileri [okunamadı]. Böylece göklerde, her bir unsura ait üçerli bu dört mülahaza, yani bidayet, vasat ve nihayet tevzii olunur, nitekim Koç ateşin bidayetine, Aslan terakki ve inkişafına, Yay ise nihayetine maliktir. Boğa toprağın bidayetine, Başak terakkisine, Oğlak nihayetine, İkizler havanın bidayetine, Terazi terakkisine, Kova nihayetine, Yengeç suyun bidayetine, Akrep vasatına ve Balık nihayetine sahiptir. İmdi, bütün cisimler bu seyyarelerin ve burçların unsurlarla vaki olan imtizacından husule gelir. Bundan başka iblisler dahi bu minval üzere birbirinden tefrik olunur, öyle ki kimine ateşil, kimine topraksı, kimine havadar, kimine de susul denir. Esfel-i safilinin o dört nehri dahi buradan neşet eder, ateşil Phlegethon, havadar Cocytus, susul Styx ve topraksı Acheron. İncil’de dahi melunların içine girmesi emrolunacak cehennem ateşini ve ebedi ateşi okuruz, Vahiy kitabında ateş gölünü okuruz ve İşaya melunlar hakkında Rabbin onları fasit hava ile vuracağını söyler. Ve Eyüp’te, "Kar sularından ateşin dehşetine sıçrayacaklar" denir ve yine aynı yerde, "Toprağın karanlık olduğu, ölümün ve sefaletin zifiri karanlığıyla örtüldüğü" okunur. Keza bu unsurlar gökteki meleklerde ve mübarek akıllarda dahi yer alır, onlarda cevherlerinin bir sebatı vardır ki bu topraksı bir fazilettir ve Tanrı’nın sarsılmaz makamı bundadır, aynı zamanda merhametleri ve takvaları susul, arındırıcı bir fazilettir. Bundan ötürü Mezmurlar yazarı göklerden bahsederken onlara sular tesmiye eder ve "Göklerden daha ali olan sulara hükmeden" der, onlardaki latif nefes havadır ve sevgileri parıldayan ateştir, bu sebeple Kutsal Yazı’da onlara rüzgarın kanatları denmiştir ve Mezmurlar yazarı bir başka yerde onlardan "Meleklerini rüzgarlar, hizmetkarlarını alevli bir ateş kılan" diye bahseder. Meleklerin mertebeleri ve hiyerarşi tertibine göre dahi kimileri Serafim, hakimiyetler ve kudretler gibi ateşil, Kerubim gibi topraksı, Tahtlar ve Başmelekler gibi susul, Hükümranlıklar ve Beylikler gibi havadardır. Bütün mevcudatın asıl banisi hakkında dahi toprağın yarılacağı ve bir Kurtarıcı neşredeceği okunmaz mı, aynı zat hakkında onun temizleyen ve yeniden dirilten bir diri su pınarı olacağı söylenmemiş midir, hayat nefesini üfleyen aynı Ruh değil midir ve
Musa’nın ve Pavlus’un tanıklığına göre bizzat Tanrı dahi, tüketici bir ateş değil midir? Dolayısıyla unsurların her yerde ve kendi tarzlarınca her şeyin içinde bulunduğunu hiç kimse inkâr edemez, evvela bu süfli cisimlerde tortulu ve kaba, semavi olanlarda daha saf ve berrak, feleklere aşkın olanlarda ise canlı ve her bakımdan kutlu halde bulunurlar. Bu sebeple unsurlar örnek model niteliğindeki âlemde meydana getirilecek şeylerin ideaları, zekâlarda dağıtılmış kudretler, semalarda erdemler ve süfli cisimlerde kaba suretlerdir.
Unsurlara Doğrudan Bağlı Olan Doğal Şeylerin Erdemleri Üzerine
Şeylerin tabii erdemlerinden bazıları unsursaldır, ısıtmak, soğutmak, nemlendirmek ve kurutmak gibi, bunlar ameliyeler ya da birinci nitelikler ve ikinci fiil olarak adlandırılır, zira diğer niteliklerin hiçbirinin muktedir olamadığı şekilde, yalnızca bu nitelikler bütün cevheri baştan aşağı dönüştürür. Bazıları ise unsurlardan mürekkep şeylerde bulunur ve bunlar birinci niteliklerden daha fazlasıdır, olgunlaştıran, sindiren, tahlil eden, yumuşatan, sertleştiren, büzüştüren, arındıran, aşındıran, yakan, açan, buharlaştıran, kuvvetlendiren, teskin eden, bitiştiren, tıkayan, defeden, alıkoyan, celbeden, geri püskürten, uyuşturan, bahşeden, kayganlaştıran ve daha pek çok nitelik böyledir. Unsursal nitelikler, karışmış bir cisim içinde, unsurların bizzat kendi içlerinde yapamadıkları pek çok şeyi yaparlar. Bu ameliyelere ikincil nitelikler denir, çünkü tıp kitaplarında tafsilatıyla ele alındığı üzere, birinci erdemlerin karışımının tabiatını ve oranını takip ederler. Nitekim olgunlaşma, maddenin cevherindeki belirli bir orana göre doğal ısının bir ameliyesidir. Katılaşma soğuğun ameliyesidir, donma da böyledir ve diğerleri de bu kabildendir. Bu ameliyeler bazen belirli bir uzva tesir eder, idrarı, sütü ve hayız kanını söktürenler gibi, bunlara da ikincileri takip eden üçüncü nitelikler denir, tıpkı ikincilerin birincileri takip etmesi gibi. İşte bu birinci, ikinci ve üçüncü niteliklere göre pek çok hastalık hem tedavi edilir hem de peydahlanır.
İnsanların pek hayret ettiği, yapay yollarla imal edilmiş nice şeyler de vardır, nitekim suyu tutuşturan ve Rum Ateşi dedikleri ateş böyledir ki Aristoteles bu hususa dair hususi risalesinde pek çok terkip öğretir. Benzer biçimde, yağ ile söndürülen ve üzerine serpildiğinde soğuk su ile parlayan bir ateş yapılır, yağmur, rüzgâr ya da güneş ile alevlenen bir ateş de mevcuttur, yanan su olarak adlandırılan bir ateş dahi yapılır ki bunun terkibi pek iyi bilinir ve kendisinden başka hiçbir şeyi tüketmez, ayrıca söndürülemeyen ateşler, yanmaz yağlar ve rüzgârla, suyla yahut başka bir yolla söndürülemeyen ebedi kandiller yapılır, vaktiyle Venüs Tapınağı’nda parıldayan ve bir kez yakıldıktan sonra asla söndürülemeyen asbest taşının yandığı o pek meşhur kandil olmasaydı bu büsbütün inanılmaz görünürdü. Bunun hilafına, odun yahut diğer yanıcı maddeler de ateşten hiçbir zarar görmeyecek şekilde terbiye edilebilir, eller bu terkiple meshedildiğinde kor halindeki demiri tutabileceğimiz yahut erimiş madene daldırabileceğimiz, hatta bütün bedenimiz önce bununla yağlandığında hiçbir zarar görmeden ateşe girebileceğimiz kimi terkipler yapılır ve bunlara benzer şeyler vücuda getirilebilir. Plinius’un asbestus, Greklerin ise asbest [NOT: Metinde bozuk çıkan Grekçe kelime asbesttir] dediği ve ateşte yanmayan bir tür keten de vardır, Anaxilaus’un naklettiğine göre, gövdesi bununla sarılmış bir ağaç, duyulamayacak kadar sessiz darbelerle kesilip devrilebilir.
Şeylerin Gizil Erdemleri Üzerine
Şeylerde herhangi bir unsurdan neşet etmeyen başka erdemler de vardır, zehri defetmek, madenlerin muzır buharlarını uzaklaştırmak, demiri yahut başka bir şeyi cezbetmek gibi, bu erdemler şu ya da bu şeyin nev’inin ve suretinin bir sonucudur, bu sebeptendir ki miktarca az olmalarına mukabil tesirleri pek büyüktür, bu hal hiçbir unsursal niteliğe bahşedilmemiştir. Zira bu erdemler pek çok surete ve az maddeye malik olduklarından gayet büyük işler görebilirler, oysa unsursal bir erdem daha ziyade maddiyata sahip olduğundan, fiiliyatı için çokça maddeye muhtaçtır. Bunlara gizil nitelikler denir, zira sebepleri örtülüdür ve insan aklı bunlara hiçbir surette erişemez ve onları keşfedemez. Bu sebepledir ki felsefeciler bunların büyük kısmına aklın tahkikiyle değil, uzun tecrübelerle vasıl olmuşlardır, nitekim midenin içindeki taam bildiğimiz bir ısıyla sindirildiği gibi, bilmediğimiz gizli bir erdem vasıtasıyla da başkalaşır, zira doğrusu yalnız ısıyla başkalaşmaz, öyle olsaydı midede olmaktan ziyade ateş kenarında başkalaşması icap ederdi. Demek ki şeylerde bildiğimiz unsursal niteliklerin yanı sıra, tabiatın yarattığı, bilmediğimiz ve hakikatte nadiren gördüğümüz ya da hiç görmediğimiz, hayran kalıp şaştığımız fıtri başka erdemler de mevcuttur. Nitekim Ovidius’ta kendini yenileyen tek kuş olan Zümrüdüanka hakkında şunu okuruz,
Bütün kuşlar doğar bir başkasından, Lakin bir tek kuş vardır bütün dünyada, Asurluların Zümrüdüanka dediği, Yaşlılığın yükünü onarır ve doğurur kendini yeniden,
Mısır halkı geldi bu harikulade temaşayı görmeye, Ve sevinçle karşılandı bu nadide kuş.
Greklerin ve Romalıların kendisi hakkında anlattığı üzere. Kendini yiyip bitiren bir canavarı besleyip büyüttüğünü söylemiştir. Bu yüzden günümüze dek pek çok kimse, Astreas’ın bu canavarının ne olabileceğini merak etmiştir. Aristoteles’in, Theophrastus’un ve tarihçi Polybius’un zikrettiği, topraktan kazılıp çıkarılan balıklara kim hayret etmez? Ya Pausanias’ın şarkı söyleyen taşlara dair yazdıklarına ne demeli? Bütün bunlar gizil erdemlerin neticeleridir. Nitekim devekuşu da soğuk ve son derece sert demiri hazmeder ve onu bedeni için gıdaya dönüştürür, rivayet olunur ki onun midesi kor halindeki demirle dahi zedelenmez.
...demir. Nitekim Echeneis adı verilen o küçük balık rüzgârların şiddetini öyle dizginler ve denizin hiddetini öyle teskin eder ki, fırtınalar ne kadar azgın ve amansız olursa olsun, yelkenler de tam rüzgârla şişmiş bulunsa dahi, sırf dokunuşuyla gemileri durdurur ve onları hiçbir surette hareket edemeyecek şekilde hareketsiz kılar. Benzer şekilde semenderler ve cırcır böcekleri ateşte yaşarlar, bazen yanıyor gibi görünseler de hiçbir zarar görmezler. Aynı durumun bir tür zift için de geçerli olduğu söylenir, rivayete göre Amazonların silahları bu maddeyle sıvanırdı ve bu sayede ne kılıçla ne de ateşle tahrip edilebilirlerdi, keza Büyük İskender'in de Hazar Kapıları'nı teşkil eden tunç kapıları bu maddeyle sıvadığı nakledilir. Nuh'un Gemisi'nin de bu ziftle bir araya getirildiğini ve Ermenistan dağları üzerinde birkaç bin yıl boyunca bozulmadan kaldığını okumaktayız. Bu kabil, güçbela inanılacak, buna rağmen tecrübe ile bilinen pek çok harikulade şey mevcuttur. Eskiler bunlar arasında Satirleri de zikrederler; bunlar suret bakımından yarı insan, yarı hayvan olan, buna rağmen konuşma ve akıl melekesine sahip mahluklardı, Aziz Hieronymus'un naklettiğine göre bunlardan biri vaktiyle münzevi mukaddes Antonius ile konuşmuş, müşriklerin kendileri gibi yaratıklara tapınmakla düştükleri dalaleti kınamış ve hakiki Tanrı'ya kendisi için dua etmesini ondan istirham etmiştir, ayrıca bunlardan birinin sağ olarak alenen gösterildiğini ve sonrasında [okunamadı] gönderildiğini tasdik eder.
BÖLÜM XI. Gizil Erdemlerin Çeşitli Şeylerin Türlerine, İdealar Vasıtasıyla, Dünya Ruhu'nun Yardımı ve Yıldızların Işınları Sayesinde Nasıl İlka Edildiği, ve Bu Erdeme En Çok Hangi Şeylerin Mazhar Olduğu Hakkında
Pek çok Platoncu, bütün ast cisimlerin üstün İdealar örnek alınarak var edildiğini söyler. Onlar bir İdea'yı; cisimlerin, ruhların ve zihinlerin fevkinde bir form olarak tarif ederler, onun tek, basit, saf, değişmez, bölünmez, cisimsiz ve ezeli-ebedi olduğunu, bütün İdeaların tabiatının aynı bulunduğunu belirtirler. İdeaları evvelemirde, bir illet olmak bakımından bizzat mutlak iyiliğe, yani Tanrı'ya yerleştirirler, âlemde var olan her şey hiçbir çeşitlilik barındırmayan tek bir şeyden ibaret kalmasın diye İdeaların kendi aralarında yalnızca birtakım izafi mülahazalarla ayrıldığını ve Tanrı mürekkep bir cevher olmasın diye de öz bakımından uyuştuğunu kabul ederler. İkinci merhalede onları bizzat makul olanın kendisine, yani Dünya Ruhu'na yerleştirirler; burada mutlak formlar vasıtasıyla birbirinden farklılaşırlar, öyle ki Tanrı'daki bütün İdealar hakikatte tek bir form iken, Dünya Ruhu'nda çokluk halindedirler. İster bedene bitişik olsun ister bedenden tecrit edilmiş bulunsun, diğer bütün varlıkların zihinlerine muayyen bir pay alma (sudûr) yoluyla yerleşirler ve artık derece derece daha fazla tefrik edilirler. Onları tabiata, İdealar tarafından zerk edilmiş formların muayyen küçük tohumları kabilinden yerleştirirler, nihayetinde ise maddeye gölgeler olarak vazederler. Buna şu da ilave edilebilir, Dünya Ruhu'nda, Tanrı'nın zihnindeki İdealar adedince şeylerin tohumsal formları mevcuttur, Dünya Ruhu bu formlar marifetiyle yıldızların fevkindeki göklerde kendi kendine suretler inşa etmiş ve bütün bunların üzerine bazı hassalar nakşetmiştir, binaenaleyh ast türlerin bütün erdemleri ve onların hassaları, bu yıldızlara, suretlere ve hassalara tabidir, öyle ki her türün kendisine münasip semavi bir sureti veya şekli bulunur, harikulade bir amel etme kudreti de bundan neşet eder ve tür bu hususi ihsanı, Dünya Ruhu'nun tohumsal formları vasıtasıyla kendi İdeasından alır. Zira İdealar yalnızca her türün asli illetleri olmakla kalmaz, aynı zamanda türde mevcut olan her bir erdemin de illetidirler, pek çok filozofun şeylerin tabiatında bulunan hassaların (ki bu erdemler hakikatte İdeaların fiilleridir) muayyen tesirler tarafından harekete geçirildiğini söylemesi bundandır, yani tesadüfi yahut arızi olmayan, bilakis müessir, kudretli, kifayetli ve hiçbir şeyi beyhude yapmayan, kat'i ve sağlam bir esasa malik tesirler kastedilmektedir. Şimdi, bu erdemler kendi fiillerinde yanılmazlar, ancak arızi olarak, yani maddenin safiyetsizliği veya dengesizliği sebebiyle zaafa uğrarlar, zira aynı türe ait şeylerin, maddenin safiyetine yahut elverişsizliğine göre daha fazla veya daha az kudretli bulunması bu sebeptendir, nitekim bütün semavi tesirler, maddenin kabiliyetsizliği ve kifayetsizliği yüzünden akamete uğrayabilir. Platoncular arasında, "Semavi erdemlerin maddenin liyakatine göre ilka edildiği" sözünün bir darbımesel haline gelmesi bu yüzdendir, Vergilius da terennüm ederken bunu zikreder.
Bu sebeple, bünyesinde madde ideasını daha az barındıran şeyler, yani mücerret şeylere daha büyük bir benzerlik taşıyanlar, amelde daha kudretli erdemlere maliktirler, zira mücerret bir İdea'nın ameline benzerler. O halde görmekteyiz ki, semavi varlıkların mevkii ve şekli, ast türlerde bulunan bütün o fevkalade erdemlerin illetidir.
Hususi Erdemlerin, Aynı Türün Münferit Fertlerine Dahi Nasıl İlka Edildiği Hakkında
Pek çok fertte, yani cüzi şeylerde dahi, tıpkı türün bütününde olduğu gibi harikulade ve nev-i şahsına münhasır vergiler mevcuttur, bunlar da semavi yıldızların şeklinden ve mevkiinden kaynaklanır. Zira her bir...
Her bir fert, muayyen bir horoskop ve semavi burç tertibi altında var olmaya başladığında, türünden tevarüs ettiğinin de ötesinde, kendi zatıyla birlikte hem dikkat çekici bir şey eylemeye hem de böylesi bir tesire maruz kalmaya dair harikulade muayyen bir kuvvet edinir, bunu da kısmen feleğin tesiriyle, kısmen de neşet edecek şeylerin maddesinin Dünya Ruhu’na gösterdiği itaatkarlık vasıtasıyla yapar, bu itaatkarlık hakikaten de bedenlerimizin ruhlarımıza gösterdiği itaat gibidir. Zira içimizde şöyle bir hal sezeriz, bedenlerimiz bir şeylere dair tasavvurlarımıza göre ve şevkle hareket eder, nitekim bir şeyden korktuğumuzda ya da kaçtığımızda da böyledir. İşte ekseriyetle semavi ruhlar muhtelif şeyleri tasavvur ettiğinde, madde de itaatkarane bir surette buna doğru hareket eder, keza tabiatta, ulvi hareketlerin tahayyülü sebebiyle çeşitli harikalar zahir olur. Benzer şekilde onlar yalnızca tabii şeyleri değil, bilhassa failin ruhu da aynı istikamete meylederse, bazen sınai şeyleri dahi tasavvur ve tahayyül ederler. Nitekim İbn Sina, burada vücut bulan her ne varsa evvelce yıldızların ve feleklerin hareketlerinde ve tasavvurlarında mevcut bulunması gerektiğini bildirir, dolayısıyla şeylerdeki muhtelif tesirler, meyller ve istidatlar, birçoklarının zannettiği üzere yalnızca muhtelif surette tanzim edilmiş maddeden değil, nev’i şahsına münhasır ve has olan, türsel bir farklılık arz etmeksizin muhtelif bir tesirden ve çeşitlilik gösteren suretten neşet eder.
Ve bunların mertebeleri, değişmez olan ve dilediğine dilediğince pay eden her şeyin İlk İlleti olan bizzat Tanrı tarafından muhtelif suretlerde tevzi edilir, O’nunla birlikte yine de meleki ve semavi olan ikinci illetler cismani maddeyi ve kendilerine emanet edilen diğer şeyleri tanzim ederek iş görürler. Bu sebeple bütün kuvvetler, Tanrı tarafından Dünya Ruhu vasıtasıyla, lakin benzerliklerin ve onlara hükmeden akılların hususi bir kudretiyle ve yıldızların şualarının ve nazarlarının muayyen ve ahenkli bir mutabakat içindeki müşterek tesiriyle zerk edilir.
Mıknatıs taşında demiri cezbeden muayyen bir kuvvetin bulunduğu ve elmasın kendi mevcudiyetiyle mıknatıs taşının bu kuvvetini izale ettiği herkesçe malumdur, nitekim kehribar ve oltu taşı da ovulup ısıtıldığında samanı kendine çeker, asbest taşı ise bir kez tutuşturulduğunda asla ya da neredeyse hiç sönmez, yakut karanlıkta parıldar, aetites taşı kadınların veya bitkilerin ceninlerinin üzerine konduğunda onları kuvvetlendirir, lakin alta konursa düşüğe sebep olur, yeşim kanı dindirir, küçük echeneis balığı gemileri durdurur, ravent safrayı defeder, bukalemunun yakılmış ciğeri sağanak yağmurlar ve gök gürültüleri meydana getirir. Helyotrop taşı nazarları kamaştırır ve onu taşıyanı görünmez kılar, lyncurius taşı gözlerin önündeki vehimleri izale eder, lypparis taşının tütsüsü bütün vahşi hayvanları çağırır, synochitis taşı cehennemi hayaletleri zuhur ettirir, anachitis taşı tanrıların suretlerini aşikar eyler. Rüya görenlerin altına konan ennectis [NOT: Kehanet taşı olarak bilinen ekniktis kast edilmektedir] gaipten haberler getirir. Etiyopya’da, havuzları ve gölleri kuruttuğu ve kilitli olan her şeyi açtığı rivayet edilen bir ot vardır, Pers krallarının elçilerine verdikleri latace adında bir ottan da söz edilir ki, elçiler nereye varırlarsa varsınlar her şeyin bolluğuyla donansınlar. Keza tadıldığında yahut en azından ağızda tutulduğunda İskitlerin on iki gün boyunca açlığa ve susuzluğa tahammül etmesini sağladığı rivayet edilen bir İskit otu dahi vardır, Apuleius da bir kehanet vasıtasıyla insanların ömürlerini ebediyen uzatabilecekleri pek çok ot ve taş nevinin bulunduğunun kendisine öğretildiğini, lakin bu şeylerin bilgisini kavramanın insanlara helal kılınmadığını zira yaşayacak pek kısa bir vakitleri varken dahi var güçleriyle kötülüğe çalışıp her türlü fıskı fücura cüret ettiklerini, şayet pek uzun bir zamandan emin olsalardı tanrıların kendilerini bile esirgemeyeceklerini nakleder. Lakin şeylerin hassalarına dair koca koca ciltler neşretmiş olanların hiçbiri bu kuvvetlerin nereden geldiğini göstermemiştir, ne Hermes, ne Bochus, ne Aaron, ne Orpheus, ne Theophrastos, ne Sabit bin Kurre, ne Zenothemis, ne Zerdüşt, ne Evax, ne Dioskorides, ne Yahudi İshak, ne Babilli Zekeriya, ne Albertus, ne de Arnoldus, yine de bunların hepsi Zekeriya’nın Mithridates’e yazdığı ve taşlar ile otların kuvvetlerinde büyük bir kudretin ve beşeri mukadderatın mündemiç bulunduğu hakikatini ikrar etmişlerdir.
Fakat bunların nereden geldiğini bilmek için daha ali bir tefekkür lazımdır. Duyularından ve keyfiyetlerinden öteye geçmeyen Meşşai İskender, bunların unsurlardan ve onların keyfiyetlerinden neşet ettiği re’yindedir ki, şayet bunlar aynı türe mensup olsalardı belki bu doğru kabul edilebilirdi, lakin taşların tesirlerinin birçoğu ne cinste ne de türde uyuşmaktadır. Bu sebeple Platon ve talebeleri bu kuvvetleri şeylerin suret vericileri olan idealara atfederler. İbn Sina ise bu neviden tesirleri akıllara, Hermes yıldızlara, Albertus ise şeylerin nev’i şahsına münhasır suretlerine irca eder. Ve her ne kadar bu müellifler birbirleriyle çatışır görünseler de, doğru fehmedildikleri takdirde hiçbiri hakikatin hilafına düşmez, zira söyledikleri şeylerin hepsi çoğu hususta netice itibarıyla aynıdır. Çünkü ilk mertebede Tanrı bütün kuvvetlerin gayesi ve mebdeidir, ideaların mührünü hizmetkarları olan akıllara bahşeder, onlar da sadık memurlar gibi kendilerine tevdi edilen her şeyi ideaya müteallik bir kuvvetle mühürlerler, bu esnada felekler ve yıldızlar da (Platon’un Timaios’ta dediği üzere) ilahi celalde mukim bulunan ve yıldızlar vasıtasıyla nakledilecek olan o suretleri kabul etmesi için maddeyi tanzim eden aletler vazifesi görürler, suretlerin Bahşedicisi de bunları, eserleri üzerine idareciler ve murakıplar kıldığı akıllarının nezaretiyle tevzi eder, kendilerine emanet edilen hususlarda bu akıllara öyle bir iktidar verilmiştir ki, taşların, otların, madenlerin ve diğer her şeyin bütün kuvveti yönetici olan akıllardan gelsin. Binaenaleyh şeylerin sureti ve kuvveti evvela idealardan, sonra hükmeden ve tedbir eden akıllardan, sonra tanzim edici felek nazarlarından ve nihayetinde unsurların bizzat kendilerinin nizam bulduğu veya tanzim edildiği semavi tesirlere mukabele eden, tanzim edilmiş unsurların mizaçlarından neşet eder. Bu neviden tesirler, binaenaleyh bu süfli alemdeki nesnelerde aşikar surette husule getirilir.
suretler vasıtasıyla, Göklerde düzenleyici erdemler vasıtasıyla, Akıllarda (Intelligencies) aracı ilkeler vasıtasıyla, asli Sebep’te ise İdealar ve numune suretler vasıtasıyla etki eder ki bunların tümü, her şeyin tesirinin ve erdeminin icrasında zorunlu olarak uyuşmak mecburiyetindedir.
Bu bakımdan her bir otta ve taşta harikulade bir erdem ve işleyiş mevcuttur, lâkin bu erdem bir Yıldızda daha da büyüktür, [okunamadı] ve kendisi için pek çok şeyi bilhassa Yüce Sebep’ten temin eder, zira her şey O’nunla karşılıklı ve tam bir uyum içindedir, adeta ilahiler terennüm edercesine ahenkli bir mutabakatla birleşerek her şeyin en yüce Yaratıcısını daima tespih eder; nitekim alevli fırındaki üç genç tarafından da tüm yaratılmışlar Tanrı’yı ezgilerle övmeye davet edilmiştir. Yeryüzünde yetişen her şey, sularda hareket eden tüm canlılar, göğün bütün kuşları, vahşi hayvanlar ve ehil sürüler, insanoğulları ile birlikte Rabbe hamd ediniz. Dolayısıyla, tesirlerin zorunluluğunun her şeyin ilk Sebep ile olan irtibatından ve her şeyin numune âleminde tayin edilmiş ve hususi bir makam bulduğu, oradan can bulup asli varlığını devşirdiği o İlahi numuneler ve ezeli İdealar ile mutabakatından başka hiçbir sebebi yoktur; zira otların, taşların, metallerin, hayvanların, sözlerin ve nutukların ve Tanrı’dan sâdır olan her şeyin erdemi oraya dercedilmiştir. İmdi, Tanrı olan ilk Sebep, her ne kadar bu süfli âlem üzerinde Akıllar ve Gökler vasıtasıyla tasarrufta bulunsa da, kimi zaman [okunamadı - askıya alarak] bu şeyleri bizzat ve vasıtasız olarak vücuda getirir ki o vakit bu fiiller Mucize olarak tesmiye olunur. Fakat Platon’un ve diğerlerinin nedimeler olarak adlandırdığı ikincil sebepler, ilk Sebep’in emri ve tayini mucibince zaruri olarak faaliyette bulunup neticelerini hâsıl etmeye mecbur kılındıklarında, şayet Tanrı kendi muradı uyarınca onları bu emrin ve tayinin mecburiyetinden bütünüyle el çekecek surette muaf tutar ve askıya alırsa, işte o vakit bunlar Tanrı’nın en büyük mucizeleri olarak adlandırılır. Nitekim Kildanilerin fırınındaki ateş o gençleri yakmamıştır, keza Güneş de Yeşu’nun emriyle bir tam gün boyunca seyrinden geri durmuştur, aynı şekilde Hizkiya’nın duası üzerine de on derece yahut saat geriye gitmiştir.
Benzer şekilde Mesih çarmıha gerildiğinde, dolunay vaktinde olunmasına rağmen Güneş kararmıştır; bu kabil tasarrufların sebepleri hiçbir akli mütalaa ile, hiçbir büyü, gizli yahut derin ilimle keşfedilemez ve fehmedilemez, ancak ve ancak İlahi Vahiyler vasıtasıyla öğrenilebilir ve tahkik edilebilir.
Dünya Ruhu, Mahiyeti ve Gizli Erdemleri Bir Vasıta Yoluyla Kendi Konularına Nasıl Bağladığı Üzerine
Trismegistus, Orpheus ve pek çok Pisagorcu, Semavi şeylerin erdemlerini ve süfli şeylerin tabiatlarını fevkalade bir dikkatle araştırdıktan sonra, her şeyin Tanrı ile dolu olduğunu ifade etmişlerdir, ki bu beyhude söylenmiş bir söz değildir. Zira İlahi inayetten mahrum kaldığında yalnızca kendi tabiatı ile yetinebilecek derecede aşkın [NOT: metinde geçen aşkınlık/transcendence kavramı bağlamında] erdemlere sahip hiçbir şey yoktur. Onlar aynı zamanda nesnelerin içine sirayet etmiş olan bu İlahi kudretleri Tanrılar olarak adlandırmışlardır; Zerdüşt bunlara İlahi cazibeler, Synesius sembolik cezbediciler demiştir, başkaları ise bunlara Hayatlar ve hatta bazıları Ruhlar adını vermiş, nesnelerin erdemlerinin bunlara istinat ettiğini ileri sürmüştür, çünkü Ruhun vasfı tek bir maddeden neşet edip üzerinde tasarrufta bulunduğu muhtelif şeylere yayılmaktır. Aklını akledilir şeylere, muhayyilesini ise tahayyül edilir şeylere teşmil eden insan da böyledir; nitekim bir şeyin Ruhunun dışarı çıkıp başka bir şeyin içine girdiğini, onu tebdil ettiğini ve onun tasarruflarına mâni olduğunu söylerken kastettikleri de tam olarak buydu, tıpkı elmasın mıknatıs taşının tasarrufuna mâni olarak onun demiri çekmesini engellemesi gibi. İmdi mademki Ruh hareket edebilen ilk şeydir ve söylediklerine göre kendi kendine hareket eder, fakat cisim yahut madde kendi başına harekete muktedir ve müsait olmayıp Ruhtan fevkalade derecede inhitat etmiştir, o halde daha mükemmel bir Vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylerler, yani adeta bir cisim olmayan lakin bir Ruh gibi duran, yahut bir Ruh olmayan lakin adeta bir cisim gibi olan, hülasa ruhun cisimle birleşmesini temin edecek bir vasıta. İşte onlar bu vasıtanın Dünya Ruhu, yani bizim Quintessence (beşinci öz) dediğimiz cevher olduğunu kabul ederler, zira bu dört Unsurdan meydana gelmemiş olup, onların fevkinde ve haricinde vücut bulmuş muayyen bir ilk şeydir. Binaenaleyh, Semavi Ruhların kesif cisimlerle birleşmesini ve onlara harikulade ihsanlar bahşetmesini sağlayan böylesi bir ruhun bir vasıta olarak mevcudiyeti zaruridir. Bu ruh, insanın bedeninde bulunan ruhumuz ne vazife görüyorsa, cihanın bedeninde de aynı tarzda mevcuttur. Zira ruhumuzun kudretleri beden azalarına nasıl ruh vasıtasıyla tebliğ edilirse, Dünya Ruhunun Erdemi de her şeye Quintessence (beşinci öz) vasıtasıyla öylece neşredilir, çünkü bütün âlemde onun Erdeminden bir kıvılcım taşımayan hiçbir şey bulunmaz. Bununla birlikte bu tesir, mezkûr ruhu en ziyade kabul etmiş yahut bünyesine almış olan şeylere daha çok, hatta en yüksek mertebede zerk edilir. Bu ruh, eşya kendini Yıldızlara ne ölçüde uygun ve muvafık kılarsa, onların şuaları vasıtasıyla o nispette kabul edilir ve massedilir. Dolayısıyla her bir gizli hassa otlara, taşlara, metallere ve hayvanlara; Güneş, Ay, Gezegenler ve Gezegenlerden daha yüksekte bulunan Yıldızlar vasıtasıyla bu ruh kanalıyla intikal ettirilir. Şayet bir kimse bu ruhu Unsurlardan tefrik etmeyi yahut en azından bilhassa bu ruh bakımından en zengin olan nesneleri kullanmayı bilseydi, bu ruh bizim için çok daha faydalı olabilirdi. Zira bu ruhun bir cisim içinde daha az boğulduğu ve madde tarafından daha az ket vurulduğu nesneler, çok daha kudretli ve mükemmel bir surette tasarruf eder, ayrıca kendi benzerlerini çok daha süratle tevlit eder, çünkü bütün üreme ve tohumlanma Erdemleri onun derunundadır. Simyacıların bu ruhu Altın ve Gümüşten tefrik etmeye gayret göstermelerinin sebebi de budur; bu cevher layıkıyla tefrik edilip özü çıkarıldığında, şayet daha sonra aynı cinsten herhangi bir maddenin, yani herhangi bir Metalin üzerine yansıtılırsa (projeksiyon), onu derhal Altına yahut Gümüşe inkılap ettirecektir. Biz bunun nasıl yapılacağını bilmekteyiz ve bilfiil yapıldığına da şahit olduk, lakin içinden ruhu çekip çıkardığımız şeyin ağırlığından daha fazla Altın husule getiremedik, zira bunun yayılımlı bir suret olduğu ve olmadığını
kendi sınırlarının ötesine geçerek kusurlu bir bedeni kusursuz bir bedene dönüştüremez, bunu inkâr etmem lakin bu başka bir yolla pekâlâ yapılabilir.
Şeylerin Faziletlerini Nasıl Bulup Çıkarmalı ve Tetkik Etmeliyiz
Artık aşikârdır ki nesnelerdeki gizli vasıflar Unsur'ların tabiatından ileri gelmez, bilakis yukarıdan ilka olunur, duyularımızdan saklıdır ve nihayetinde aklımızca güçbela kavranır, nitekim bunlar hakikatte Yıldızların ışınları vasıtasıyla Âlemin Hayatı ve Ruhundan zuhur eder, bizim tarafımızdan ise tecrübe ve kıyastan gayrı hiçbir yolla tahkik olunamaz.
Bu sebeple, bu tedkike girişmek arzusunda olan kimse mülahaza etmelidir ki her şey benzerine meyledip ona doğru hareket eder, gerek gizli fazilet demek olan hassada, gerekse unsuri fazilet demek olan keyfiyette onu var gücüyle kendine çeker.
Kimi zaman bu cezbe cevherin bizzat kendisinde dahi görülür, tıpkı Tuzda müşahede ettiğimiz üzere, zira her ne ki Tuz ile uzun müddet bir arada kalırsa Tuza inkılap eder, çünkü fail olan her şey tesir etmeye başladığında, muhatabını kendisinden daha aşağı kılmaya gayret etmez, bilakis elden geldiğince kendine benzer ve muvafık eylemeye çalışır. Bunu his sahibi Hayvanlarda dahi vazıh bir surette görmekteyiz, zira onlardaki besleyici Fazilet gıdayı bir Ota yahut Bitkiye tebdil etmez, onu his sahibi ete dönüştürür. Dolayısıyla her ne şeyde bir keyfiyet yahut hassa ifrat derecesinde bulunursa, sıcaklık, soğukluk, cüret, korku, keder, öfke, muhabbet, nefret veya sair herhangi bir ihtiras yahut Fazilet gibi, ister bu onlarda fıtraten bulunsun isterse bazen bir fahişedeki cürette olduğu gibi sanat yahut tesadüf eseri olsun, bu şeyler böylesi bir keyfiyete, ihtirasa yahut Fazilete pek ziyade sevk ve tahrik eder. Nitekim Ateş Ateşe meyleder, Su Suya meyleder ve cüretkâr olan cürete sevk eder. Tabibler beynin beyne, akciğerin de akciğere şifa verdiğini pek iyi bilirler. Keza Kurbağanın sağ gözünün bir insanın sağ gözündeki maraza, sol gözünün ise sol gözündeki maraza, şayet hayvanın tabii rengindeki bir Kumaş içinde boynuna asılırsa şifa olduğu rivayet edilir. Benzer bir hâl Yengeç gözleri hakkında da nakledilir. Keza Kaplumbağanın ayağı, ayağa ayak, ele el, sağa sağ, sola sol tatbik edilmek suretiyle Nikris illetine müptela olanlara şifa verir.
Bu minval üzere kısır olan herhangi bir Hayvanın bir başkasının kısırlığına sebebiyet verdiğini söylerler, bilhassa da bu Hayvanın Hayaları, Rahmi yahut Sidiği. Nitekim her ay bir Katırın Sidiğini yahut buna batırılmış bir şeyi içen kadının gebe kalamayacağını rivayet ederler. Şayet herhangi bir hassayı yahut Fazileti celbetmek istersek, o hassanın diğer her şeyden daha üstün bir mertebede bulunduğu Hayvanları yahut sair her ne nesne ise onları aramalıyız, bunlarda da mezkûr hassa yahut Faziletin en kuvvetli olduğu uzvu almalıyız, şayet günün birinde muhabbeti tahrik etmek murat edersek, Güvercin, Kumru, Serçe, Kırlangıç ve Kuyruksallayan kabilinden en ziyade muhabbetkâr olan Hayvanları aramalıyız, bunlarda da Şehevi arzunun en şiddetli olduğu uzuvları yahut cüzleri almalıyız ki bunlar yürek, hayalar, rahim, zeker, meni ve hayız kanıdır. Bu amel mezkûr Hayvanların bu meyle en şiddetle kapıldıkları vakitte icra edilmelidir, zira o vakit muhabbeti pek ziyade tahrik ve celbederler. Benzer şekilde cüreti artırmak için Aslan yahut Horoz aramalı, bunlardan da yüreği, gözleri yahut alnı almalıyız. Eflatuncu Psellos'un şu kelamını da bu veçhile fehmetmeliyiz,
Köpeklerin, Kargaların ve Horozların uyanıklığa pek ziyade medar olduğunu söyler, keza Bülbül, Yarasa ve Kulaklı Baykuşun da, bunlarda ise bilhassa yürek, baş ve gözlerin tesirli olduğunu belirtir. Bundan ötürü bir kimse üzerinde bir Karga yahut Yarasa yüreği taşırsa, onu üzerinden fırlatıp atana dek uyuyamayacağı söylenir. Kurutulmuş ve uyanık vaziyetteki kimsenin sağ pazısına bağlanmış bir Yarasa başı da aynı tesiri gösterir, zira bu baş bir kimseye o uykudayken konulursa, üzerinden kaldırılmadıkça uyandırılamayacağı nakledilir.
Aynı surette bir Kurbağa ve Baykuş insanı pek geveze kılar, bunlarda bilhassa dil ve yürek tesirlidir, nitekim [okunamadı] uykusunda konuşur ve uyuyan bir kadının sol göğsü üzerine konulan bir Cüce Baykuş yüreğinin kadına bütün sırlarını ifşa ettirdiği rivayet edilir. Aynı tesiri Kulaklı Baykuş yüreğinin ve keza uyuyan kimsenin göğsü üzerine konulan bir Tavşan donyağının da hasıl ettiği söylenir. İşte aynı sebeple uzun ömürlü Hayvanlar uzun ömre medar olur, kendi kendilerini yenileme kudretine sahip olan her ne nesne var ise bedenimizin yenilenmesine ve gençliğin iadesine vesile teşkil eder ki Tabibler bunun hakikat olduğunu bildiklerini defaatle ikrar etmişlerdir, Nitekim Engerek ve Yılanda bu durum pek aşikârdır. Geyiklerin Yılan yemek suretiyle ihtiyarlıklarını tecdid ettikleri dahi malumdur. Aynı minval üzere Ankâ kuşu bizzat kendisi için yaktığı bir ateş vasıtasıyla teceddüt eder, benzer bir fazilet Pelikanda da mevcuttur ki onun sağ ayağı ılık gübre altına konulduğunda üç ay sonra bundan bir Pelikan husule gelir. Binaenaleyh bazı Tabibler Engereklerden, Çöplemeden ve bu kabil Hayvanların etinden mamul muayyen macunlar vasıtasıyla gençliği iade ederler, hakikaten de kimi vakit Medea'nın ihtiyar Pelias'ı tazelediği gibi gençleştirirler. Ayı kanının, şayet yarasından emilirse, bedenin kuvvetini artırdığına da inanılır, zira o Hayvan mahlukatın en kuvvetlisidir.
Muhtelif Faziletlerin Tesirleri Bir Şeyden Diğerine Nasıl Geçer ve Birbirine Nasıl İntikal Eder
Bilmelisin ki tabii nesnelerin kudreti öylesine azimdir ki onlar Faziletleri vesilesiyle yalnızca yakınlarındaki her şeye tesir etmekle kalmazlar, bundan gayrı onların içine benzer bir kudret zerk ederler ve mezkûr nesneler dahi aynı Fazilet vasıtasıyla sair şeylere tesir eder, nitekim Mıknatıs Taşında bunu müşahede ederiz,
Zira bu Taş hakikaten yalnızca Demir Halkaları cezbetmekle kalmaz, halkaların bizzat kendilerine de bir Fazilet zerk eder ve onlar da aynı ameli icra edebilirler, nitekim Augustinus ve Albertus bunu bizzat gördüklerini beyan ederler. Nakledildiğine göre alelade bir fahişenin de [okunamadı] durumu bu minval üzeredir.
İskitya’da, İlliryalılar ve Triballiler arasında, bir adama öfkeyle baktıklarında onu katlettikleri söylenen birtakım kadınlar vardı. Keza Rodos’ta bakışlarıyla her şeyi bozan ve bu sebeple Jüpiter’in sularda boğduğu Telchinler adında bir kavimden bahsedildiğini okuruz. Bu yüzden cadılar, büyü yoluyla bu minvalde iş görmek istediklerinde, benzer tesirleri elde etmek maksadıyla bu nevi hayvanların gözlerini göz sularında kullanırlar. Tıpkı bunun gibi, karıncalar çulluğun başından, ayağından ya da gözlerinden değil, kalbinden kaçarlar. Yine kertenkelenin ödünün suda ezilmesinin, kuyruğu yahut başı değil, gelincikleri bir araya topladığı rivayet edilir, pirinç bir kap içinde toprağa konulan keçi ödü kurbağaları toplar, keçi karaciğeri ise kelebeklere ve cümle kurtçuklara düşmandır, köpekler yanlarında bir köpeğin kalbini taşıyanlardan sakınırlar ve tilkiler, tilki karaciğeri yemiş kümes hayvanlarına dokunmazlar. Böylece türlü şeyler, kabul edilecek şeylerin çeşitliliğine göre yukarıdan kendilerine zerk edildiği ölçüde, muhtelif kısımlarına değişik şekillerde dağılmış muhtelif hassalara sahiptir, nitekim insan bedeninde de kemikler hayattan, gözler ise görmekten başka bir şey almazlar [okunamadı].
İnsan bedeninde İbranilerin LUZ adını verdikleri, kabuğu soyulmuş bir bakliyat büyüklüğünde, hiçbir çürümeye maruz kalmayan ve ateşle alt edilemeyen, bilakis daima zarar görmeksizin korunan küçük bir kemik vardır ki, dediklerine göre tıpkı tohumdan fışkıran bir bitki gibi, ölülerin dirilişinde hayvani bedenlerimiz bu kemikten neşet edecektir. Ve bu hassalar [okunamadı] ile aydınlatılmış değildir.
Şeylerin Yalnızca Yaşarken Sahip Oldukları ve Ölümlerinden Sonra da Kendilerinde Kalan Hassaları Üzerine
Bundan başka bilinmelidir ki, şeylerde yalnızca yaşarken mevcut olan bazı hususiyetler ve ölümlerinden sonra da baki kalan başkaları vardır. Nitekim küçük Echeneis balığı gemileri durdurur, Basilisk ve Katoblepas canlıyken bakışlarıyla öldürürler, lakin öldüklerinde böyle bir şey yapmazlar. Yine derler ki kolik sancısında, şayet karın üzerine canlı bir ördek konulursa, sancıyı alıp götürür ve kendisi ölür, Archytas’ın şu zikrettiği de buna benzer, bir hayvandan henüz çıkarılmış ve henüz sıcakken bir kalp alır da bunu dört günde bir nöbetle gelen hummaya tutulmuş birinin boynuna asarsanız, hastalığı defeder. Keza herhangi biri bir çulluğun, kırlangıcın, gelinciğin veya köstebeğin kalbini henüz tabii hararetiyle sıcakken yutarsa, bu ona hatırlamakta, fehmetmekte ve istikbali önceden görmekte faydalı olur. Buradan şu umumi kaide çıkar, hayvanlardan alınan ister taşlar, ister herhangi bir uzuv, ister kıl, dışkı veya tırnak gibi ifrazat olsun, her ne nesne varsa o hayvanlar henüz hayattayken ve şayet mümkünse sonrasında da canlı kalabilecekleri surette alınmalıdır. Bundan ötürü derler ki, bir kurbağanın dilini aldığınızda kurbağayı tekrar suya bırakmalısınız, bir kurdun dişini aldığınızda kurdu öldürmemelisiniz ve sair şeyler için de durum böyledir. Demokritos şöyle yazar, şayet biri henüz canlı olan bir su kurbağasının dilini, bedenin başka hiçbir parçası ona yapışmaksızın çıkarır ve kurbağa tekrar suya bırakılır da bu dil bir kadının kalbinin çarptığı yerin üzerine konursa, kadın kendisine ne sorulursa dosdoğru cevap verecektir. Keza derler ki, şayet bir kurbağanın gözleri gün doğumundan evvel hastaya bağlanır ve kurbağa kör vaziyette tekrar suya bırakılırsa, üç günde bir nöbetle gelen hummayı defederler, ayrıca bir bülbül etiyle beraber geyik derisine sarıldıklarında, kişiyi uyku girmeksizin daima uyanık tutarlar. Yine çatallı balığın [NOT: Dikenli vatoz kastedilmektedir] iğnesi balık henüz canlıyken alınıp kendisi tekrar denize bırakılırsa, göbeğe bağlandığında kadının doğumunu kolaylaştırdığı rivayet edilir. Keza derler ki bir yılanın sağ gözü, yılan canlı olarak salıverildiği takdirde, tatbik edildiğinde göz sulanmasına şifa verir. Bir de Myrus denilen muayyen bir balık yahut büyük bir yılan vardır ki, gözü yerinden çıkarılıp hastanın alnına bağlanırsa göz iltihabını iyileştirdiği, balığın gözünün yeniden çıktığı ve balığı serbest bırakmayanın körlüğe düçar olduğu rivayet edilir.
Keza cümle yılanların henüz canlıyken sökülen dişleri
...canlı olup hastanın boynuna asıldıklarında dört günlük sıtmayı iyileştirdiği söylenir. Aynı şekilde köstebek henüz hayattayken çıkarılan ve ardından hayvan salıverildiğinde alınan bir köstebek dişi de diş ağrısını dindirir, kaçıp kurtulmuş bir gelinciğin kuyruğunu üzerinde taşıyan kimselere ise köpekler havlamaz. Demokritos, canlı bir bukalemunun dilinin koparılması halinde davalarda muvaffakiyet sağladığını, evin dışında tutulduğu takdirde ise doğum sancısı çeken kadınlara fayda verdiğini rivayet eder, zira evin içine sokulmamasına fevkalade dikkat edilmelidir, aksi halde son derece tehlikeli neticeler doğurur. Bundan maada, ölümden sonra dahi baki kalan birtakım hassalar mevcuttur, Platoncular bunların maddenin ideasının [NOT: Platonik form yahut öz kastedilmektedir] madde tarafından daha az yutulup massedildiği şeyler olduğunu beyan ederler, nitekim bu nesnelerde ölümden sonra bile fani olmayan taraf harikulade tesirler icra etmekten geri durmaz. Koparılmış ve kurutulmuş ot ve nebatatta da, bidayette ideanın kendilerine zerk ettiği o meziyet diri ve müessir kalır. Bundandır ki kartal hayatta olduğu müddetçe cümle diğer kuşlara nasıl galebe çalarsa, ölümünden sonra da tüyleri sair bütün kuşların tüylerini öylece helak edip mahveder. Aynı sebeple bir aslanın postu diğer bütün postları telef eder, misk kedisinin postu panterinkini mahveder, kurdun postu ise kuzunun postunu kemirip tüketir. Bunların bazıları mezkûr tesiri yalnızca cismani bir temas vasıtasıyla değil, kimi vakit sadece sesleriyle de icra ederler. Nitekim kurt derisinden mamul bir davul, kuzu derisinden yapılmış bir davulun ses vermesini meneder. Keza kırlangıç balığı denen balığın derisinden yapılan bir davul, sesi ne mesafeden duyulursa duyulsun cümle sürüngenleri kaçırır, bir kurdun bağırsaklarından yapılıp bir arp ya da lüt üzerine gerilen teller...
Aşağıdaki Şeylerin Nasıl Yukarıdaki Cisimlere Tabi Olduğu, İnsan Bedenlerinin, Fiillerinin ve Mizaçlarının Yıldızlara ve Burçlara Nasıl İsnat Edildiği Üzerine
Aşikârdır ki aşağıdaki cümle eşya yukarıdakilere tabidir ve Proklos'un dediği veçhile bir bakıma biri diğerinin içindedir, yani aşağıdakiler yukarıdakilerde, yukarıdakiler de aşağıdakilerdedir. Nitekim gökte arzî şeyler mevcuttur, lâkin kendi illetleri suretinde ve semavi bir tarzda, yerde de semavi şeyler mevcuttur, lâkin arzî bir tarzda, bir fiil ve tezahür halinde.
Böylece burada bazısının Güneş'e, bazısının ise Ay'a ait olduğunu söylediğimiz muayyen şeyler bulunur ki bunlara Güneş ve Ay kendi meziyetlerini kuvvetle nakşetmiştir. Bundan ötürüdür ki bu nevi nesneler, tahtında bulundukları yıldızların ve burçlarınkine müşabehet gösteren daha ziyade tesir ve hassa kabul ederler. Nitekim Güneşî nesnelerin kalbe ve başa baktığını biliriz, zira Aslan burcu Güneş'in hanesi, Koç burcu ise Güneş'in şereflenme makamıdır. Keza Mars tahtındaki nesneler, Koç ve Akrep burçları hasebiyle başa ve hayalara faydalıdır. Bu sebeple sarhoşluk yüzünden hisleri zayıflayan ve başı ağrıyan kimseler, hayalarını soğuk suya daldırır veya sirkeyle yıkarlarsa derhal şifa bulurlar. Lâkin bunlara nispetle insan bedeninin seyyarelere ve burçlara nasıl taksim edildiğini bilmek iktiza eder. Şu halde biliniz ki, Arap ulemasının akidesine göre Güneş beyne, kalbe, uyluğa, iliğe, sağ göze ve ruha hükmeder, keza dile, ağıza, hem derunî hem zahirî sair duyu azalarına, ayrıca ellere, ayaklara, bacaklara, sinirlere ve muhayyile kuvvesine tasarruf eder. Mercury (cıva) dalağa, mideye, mesaneye, rahme, sağ kulağa ve müşterek his hassasına hükmeder. Satürn karaciğere ve midenin etli kısmına hükmeder. Jüpiter karına ve göbeğe hükmeder, nitekim kadim müellifler Jüpiter Fagumon mabedine bir göbek tasvirinin konulduğunu kaydetmişlerdir. Bazıları ise kaburgaları, göğsü, bağırsakları, kanı, kolları, sağ eli, sol kulağı ve tabii kuvveleri de ona isnat ederler. Kimileri de Mars'ı kan, damarlar, böbrekler, safra kesesi, kaba etler, sırt, meni hareketi ve gadap kuvvesi üzerine nasbederler.
Yine Venüs'ü böbrekler, hayalar, tenasül uzuvları, rahim, meni ve şehvet kuvvesi üzerine amir kılarlar, keza et, yağ, karın, göğüs, göbek ve cima fiillerine hadim olan bu kabil cümle azalar, ayrıca os sacrum [kuyruk sokumu kemiği], omurga ve beller, muhabbet nişanesi olarak öpücük verilen baş ve ağız dahi ona tabidir. Ay ise burçların tenevvüüne göre bedenin bütününe ve her bir uzvuna müştereken hak iddia edebilse de, bilhassa beyin, akciğerler, omurilik iliği, mide, hayız kanı ve diğer bütün ifrazat ile sol göz ve büyüme kuvvesi ona atfedilir. Lâkin Hermes, bir canlının başında yedi seyyareye taksim edilmiş yedi menfez olduğunu söyler, şöyle ki, sağ kulak Satürn'e, sol kulak Jüpiter'e, sağ burun deliği Mars'a, sol burun deliği Venüs'e, sağ göz Güneş'e, sol göz Ay'a ve ağız Mercury'ye tahsis edilmiştir. Zodyak'ın muhtelif burçları da kendilerine mahsus uzuvlara nezaret ederler.
Buna göre Koç başı ve veçhi idare eder, Boğa boynu, İkizler kolları ve omuzları, Yengeç göğsü, akciğerleri, mideyi ve kolları, Aslan kalbi, mideyi, karaciğeri ve sırtı, Başak bağırsakları ve midenin dibini, Terazi böbrekleri, uylukları ve kaba etleri, Akrep tenasül uzuvlarını, hayaları ve rahmi, Yay uyluğu ve kasıkları, Oğlak dizleri, Kova bacakları ve incikleri, Balık ise ayakları idare eder. Bu burçların üçlükleri nasıl semavi alemde birbirine tekabül edip imtizaç ederse, uzuvlarda da öylece imtizaç ederler ki bu keyfiyet tecrübeyle kâfi derecede sabittir, zira ayakların üşümesiyle aynı üçlüğe tekabül eden karın ve göğüs azaları müteessir olur, bundandır ki birine deva tatbik edilse diğerine şifa verir, nitekim ayakların ısıtılmasıyla karın ağrısı zail olur. İmdi bu nizamı aklınızda tutunuz ve biliniz ki seyyarelerden herhangi birinin tahtında bulunan nesneler, o seyyareye ve bilhassa onun hanelerine ve şereflenme derecelerine atfedilen mezkûr uzuvlara hususi bir meyil ve teveccüh gösterirler.
...yüceltimleridir. Zira diğer asaletlerin, yani üçlülüklerin, işaretlerin ve çehrelerin bu hususta pek kıymeti yoktur, bu sebepledir ki şakayık, oğulotu, karanfil çiçeği, ağaçkavunu kabukları, tatlı mercanköşk, tarçın, safran, öd ağacı, akgünlük, amber, misk ve mürrüsafi, Güneş, Koç ve Aslan dolayısıyla başa ve kalbe şifa verir, nitekim Mars'ın otu olan sinirliot da Koç ve Akrep dolayısıyla başa ve hayalara iyi gelir, diğerleri de böyledir. Keza Satürn'ün altındaki her şey hüzne ve melankoliye sevk eder, Jüpiter'in altındakiler neşe ve itibara, Mars'ın altındakiler cürete, çekişmeye ve öfkeye, Güneş'in altındakiler ihtişama, zafere ve cesarete, Venüs'ün altındakiler aşka, şehvete ve tensel arzuya, Mercury (cıva) altındakiler fesahate, Ay altındakiler ise alelade bir hayata meyleder. Keza insanların tüm fiilleri ve mizaçları da gezegenlere göre taksim edilmiştir. Zira Satürn yaşlıları, keşişleri, melankolik kimseleri, gizli defineleri ve uzun seyahatler ile meşakkatle elde edilen şeyleri idare eder, Jüpiter ise dindarları, yüksek rütbeli din adamlarını, kralları, dükleri ve meşru yollardan kazanılan bu kabil gelirleri yönetir, Mars berberlere, cerrahlara, hekimlere, çavuşlara, cellatlara, kasaplara, ateş yakan herkese, fırıncılara ve her yerde cengâver diye anılan askerlere hükmeder. Diğer yıldızlar da astrologların kitaplarında tavsif edildiği veçhile kendi vazifelerine delalet ederler.
Tabii Şeylerin Hangi Yıldızların Altında Olduğunu ve Güneş'in Altında Olup Solary Adı Verilen Şeyleri Nasıl Bileceğimiz Hakkındadır
Her bir şeyin hangi yıldızın yahut burcun altında bulunduğunu bilmek pek müşkülse de, bu durum onların ışınlarının, hareketlerinin veya ulvi olanların suretlerinin taklit edilmesi vasıtasıyla anlaşılır. Keza bazısı renkleri ve kokularıyla, bazısı da muayyen yıldızlara tekabül eden tesir ve amelleriyle bilinir. Hal böyle olunca, Solary yani Güneş'in kudreti altındaki şeyler, unsurlar arasında parlak alev, hıltlar arasında daha saf kan ve hayat ruhu, tatlar arasında ise tatlılıkla karışık keskin tattır. Madenler arasında, parlaklığı ve Güneş'ten kalbe ferahlık veren o hasleti alması sebebiyle altındır. Taşlar arasında ise, sara hastalığına ve zehirlere karşı kudreti bulunan parıltılı Aetites taşı gibi, altın kıvılcımlarıyla Güneş ışınlarına benzeyenlerdir, nitekim gözbebeğine benzeyen bir surette olup ortasından bir ışık huzmesi parıldayan ve Güneş'in gözü tesmiye edilen taş da dimağı ferahlatır ve görmeyi kuvvetlendirir. Keza geceleyin ışıldayan lâl taşı, havadar ve buharlı her türlü zehre karşı şifalı bir hassaya maliktir, açık yeşil renkte olan krizolit taşı ise Güneş'e tutulduğunda içinde altın bir yıldız parıldar, bu taş solunuma hizmet eden uzuvları rahatlatır, astımlılara şifa verir ve şayet delinip o delik bir merkebin yelesiyle doldurularak sol kola bağlanırsa, beyhude vehimleri, melankolik korkuları defeder ve ahmaklığı giderir. Keza İris adı verilen, renkçe billura benzeyen ve ekseriyetle altı köşeli bulunan taş, bir saçak altında bir kısmı Güneş ışınlarına karşı tutulup diğer kısmı gölgede bırakıldığında, Güneş ışınlarını kendi içine toplar ve bunları aksettirme yoluyla dışarı salarken karşı duvarda bir gökkuşağı peydah eder. Yeşim yahut zümrüt gibi yeşil olup kırmızı beneklerle donanmış Helyotropion taşı da insanı sebatkâr, muteber ve meşhur kılar, keza uzun ömre vesile olur. Hakikaten onun Güneş ışınları üzerindeki hassası pek şaşırtıcıdır, aynı adı taşıyan bir otun suyuyla birleştirilip su dolu bir kaba konulduğunda, Güneş ışınlarını kana çevirdiği, yani Güneş tutulmuşçasına kan renginde görünmesini sağladığı söylenir. Keza onun insanların gözleri üzerinde daha da hayret verici bir başka hassası vardır ki, taşıyan kimseyi [NOT: başkalarına görünmez kılacak şekilde] görmeyi öylesine karartır ve kamaştırır, bunu da Günebakan diye de anılan mezkûr isimdeki otun yardımı olmaksızın yapamaz. Bu hassaları Albertus Magnus ve Parisli William yazılarında tasdik ederler. Yakut da Güneş'ten neşet eden bir hassayla zehirlere ve vebalı buharlara karşı tesirlidir, onu taşıyanı emin ve makbul kılar, keza zenginliğe ve zekâya vesile olur, kalbi kuvvetlendirir, ağızda tutulduğunda zihne fevkalade bir ferahlık verir. Keza Albertus Magnus'un bildirdiğine göre, Asklepios'un Octavius Augustus'a mektuplarından birinde zikrettiği, kırmızı karışımlı Pirofilus taşı vardır, Asklepios fevkalade soğuk muayyen bir zehrin bulunduğunu, bunun bedenden çıkarılan insan kalbini yanmaktan koruduğunu, öyle ki bir müddet ateşe konsa taşa dönüştüğünü söyler, ateşten neşet ettiği için Pirofilus tesmiye edilen taş işte budur. Zehre karşı harikulade bir hassası vardır, onu taşıyanı meşhur ve düşmanlarına karşı korkutucu kılar.
Lakin her şeyden öte, Apollonius'un bulduğu rivayet edilen ve Pantaura tesmiye edilen taş en ziyade Solary olandır, mıknatısın demiri çekmesi gibi diğer taşları kendine çeker, cümle zehirlere karşı pek kuvvetlidir, leopar gibi benekli olduğundan ötürü bazıları buna Pantherus der. Cümle renkleri ihtiva ettiğinden Pantochras dahi denir. Aaron ise buna Evanthum tesmesini verir. Topaz, krizopras, yakut ve balas lali gibi başka Solary taşlar da vardır. Auripigmentum ile altın rengindeki ve pek ziyade parlak şeyler de böyledir.
Bitkiler ve ağaçlar arasında ise Güneş'e yönelenler Solarydir, nergis gibi ve Güneş batmaya yaklaştığında yapraklarını kapatıp doğduğunda yapraklarını peyderpey açanlar gibi. Hünnap ağacı da Solarydir, nitekim bu meyvesinin ve yapraklarının suretinden aşikârdır. Keza şakayık, kırlangıçotu, oğulotu, zencefil, kantaron, akdiken ve kehanette, arınmalarda ve kötü ruhları defetmede kullanılan mineçiçeği de böyledir. Defne ağacı da Phoebus'a vakfedilmiştir, sedir, hurma ağacı, dişbudak, sarmaşık, asma ile zehirleri ve yıldırımları defeden ve kışın şiddetinden asla perva etmeyen her şey de böyledir. Nane, sakız, cedvar, safran, pelesenk, amber, misk, sarı bal, öd ağacı, karanfil, tarçın, eğir, kakule, karabiber, akgünlük, tatlı mercanköşk ve Orpheus'un Güneş'in tatlı ıtırı tesmiye ettiği Libanotis dahi Solary vasıftadır.
Hayvanlar arasında yüce gönüllü, cesur, zafer ve şan tutkusu taşıyanlar Güneş tabiatlıdır, canavarların şahı aslan, timsah, benekli kurt, koç, yaban domuzu ve sürünün şahı olan boğa gibi. Bu boğa, Mısırlılar tarafından Heliopolis’te Güneş’e adanmış ve ona Mnevis [NOT: Kaynaktaki "Verttes" dizgi hatasıdır, Heliopolis'in kutsal boğası Mnevis kastedilir] adı verilmişti, Memfis’te ise bir öküz Apis’e, Hermonthis’te de Bakha adıyla bir boğa takdis edilmişti. Kurt dahi Apollon ile Latona’ya adanmıştır. Keza şebek denen mahluk da Güneş tabiatlıdır, zira günde on iki kez, yani her saat başı havlar ve ekinoks zamanında her saat başı on iki defa idrarını bırakır, nitekim bunu geceleyin de yapar, bu sebepten Mısırlılar onu çeşmelerinin üzerine nakşetmişlerdir. Kuşlar arasında Güneş tabiatlı olanlar ise şunlardır, nevi şahsına münhasır olan Anka ve kuşların melikesi kartal, keza akbaba, kuğu ve doğan Güneş’e şakıyarak adeta onu doğmaya çağıran horoz ile karga. Ayrıca doğan kuşu, Mısırlıların tanrısallık (thearkhia) telakkisinde ruhun ve ışığın bir timsali olduğundan, Porphyrios tarafından Güneş tabiatlı kuşlar arasında sayılmıştır. Dahası, Güneş’in amellerine benzerlik gösteren her mahluk, mesela gece parıldayan kurtlar ve sığır tersinin altında yatan bir mahluk olan kınkanatlı böcek, keza Apion’un tefsirine göre gözleri Güneş’in seyrine muvafık surette değişen canlılar ve bunlardan hasıl olan şeyler Güneş tabiatlı kabul edilir. Balıklar arasında ise bilhassa deniz buzağısı Güneş tabiatlıdır, zira yıldırımlara mukavemet eder, keza kabuklu deniz canlıları ve her ikisi de gece ışıldayan Pulmo adlı balık, kavurucu hararetinden ötürü Stella denen balık, krallarının peşinden giden Strombi adlı balıklar ve keza bir hükümdarları olan, kurutulduklarında altın rengi bir taşa dönüşüp sertleşen Margari balıkları da böyledir.
Ay Tabiatlı yahut Ay’ın Hükmü Altında Olan Şeyler Nelerdir
Unsurlar arasında Ay tabiatlı olanlar şunlardır, ilkin Toprak, ardından gerek denizin gerek nehirlerin Suyu ve ağaçlar ile hayvanların nemi gibi bilcümle rutubetli şeyler, bilhassa beyaz olanlar, yumurtanın akı, yağlı ter, balgam ve bedenlerin ifrazatı gibi. Tatlar arasında tuzlu ve lezzetsiz olanlar, madenler arasında Gümüş, taşlar arasında Billur, Gümüş Markaziti ve beyaz ile yeşil olan bilcümle taşlar bu kabildendir. Keza Selenites, yani Aytaşı da Ay tabiatlıdır, beyaz bir cisimden sarı bir parlaklık neşreder, Ay’ın hareketini taklit eder ve üzerinde tıpkı Ay gibi her gün büyüyen yahut küçülen bir Ay sureti barındırır.
Keza su damlalarından balıkların kabukları içinde hasıl olan inciler ve beril de böyledir. Bitkiler ve ağaçlar arasında Ay tabiatlı olanlar şunlardır, tıpkı Günçiçeği’nin Güneş’e dönmesi gibi Ay’a doğru dönen Ayçiçeği ve Ay’ın her doğuşunda yeni bir dal süren hurma ağacı, keza çördük otu, biberiye, hayıt ağacı ve zeytin ağacı da Ay tabiatlıdır.
Keza Ay ile birlikte büyüyüp küçülen Chinofta otu da böyledir, zira sadece özsuyu ve kudreti cihetiyle değil, cevheri ve yapraklarının adedi bakımından da Ay’a uyar, nitekim bu hususiyet, zıt havassa sahip olan ve Mars’ın nüfuzu altında bulunan soğan haricinde, bir dereceye kadar bütün nebatatta ortaktır. Nasıl ki uçan mahlukat arasında bıldırcın denen Satürn tabiatlı kuş, Ay’a ve Güneş’e azılı bir düşmandır, Ay tabiatlı hayvanlar da insanın meclisinden hazzeden ve fıtraten muhabbet yahut nefrette temayüz eden mahluklardır, köpeklerin her cinsi gibi. Bukalemun dahi Ay tabiatlıdır, zira Ay içinde bulunduğu burcun tabiatına göre ne suretle değişirse, o da karşısındaki nesnenin rengine göre daima renk peydah eder. Domuzlar, marallar, keçiler ve Ay’ın hareketini gözetip taklit eden sair bilcümle hayvanlar dahi Ay tabiatlıdır. Tıpkı şebek ve omzunda Ay misali bir leke bulunduğu rivayet edilen panter gibi, bu leke yuvarlaklaşarak büyür ve içeriye doğru kıvrılan boynuzları andırır.
Gözleri Ay’ın seyrine göre büyüyüp küçülen kediler ve benzer tabiata sahip şeyler, mesela büyücüler tarafından kendisinden hayret verici acayiplikler vücuda getirilen hayız kanı da Ay tabiatlıdır. Keza cinsiyet değiştiren ve muhtelif büyülere müsait olan misk kedisi ve su samurları ile balık avlayan hayvanlar misali karada olduğu kadar suda da yaşayan cümle canlılar da bu kabildendir. Keza sarih bir tohum olmaksızın, gayrimuayyen surette türeyen bilcümle mürettep hayvanlar, kimi vakit çiftleşmeyle kimi vakit ise toprağın kokuşmasıyla hasıl olan fareler gibi. Kuşlar arasında kazlar, ördekler, yumurtapiçleri ve balık avlayan bilcümle su kuşları, mesela balıkçıl ve gayrimuayyen surette hasıl olanlar, at leşlerinden çıkan eşek arıları, ineklerin tefessühünden türeyen bal arıları, bozulmuş şaraptan hasıl olan küçük sinekler ve eşek etinden çıkan kınkanatlı böcekler böyledir. Lakin bunların içinde en ziyade Ay tabiatlı olanı, boğa misali boynuzları bulunan iki boynuzlu kınkanatlıdır, bu mahluk sığır tersinin altına kazar ve orada yirmi sekiz gün boyunca kalır, bu müddet zarfında Ay bütün Zodyak’ı kateder, yirmi dokuzuncu günde ise ışıklarının kavuşumunun vuku bulacağını zannederek gübreyi açar ve onu suya fırlatır, nitekim kınkanatlı böcekler oradan türer. Balıklar arasında ise gözleri Ay’ın seyrine göre değişen Ailurus ve kaplumbağa, Echeneis [NOT: Yapışkanbalığı], yengeç, istiridye, deniz tarağı ve kurbağalar gibi Ay’ın hareketini takip eden ne varsa Ay tabiatlıdır.
Satürn Tabiatlı yahut Satürn’ün Hükmü Altında Olan Şeyler Nelerdir
Unsurlar arasında Satürn tabiatlı şeyler Toprak ve keza Su’dur, hıltlar arasında ise hem tabii hem arazî olan nemli kara safra böyledir, yanmış safra bundan müstesnadır. Tatlar arasında ekşi, buruk ve lezzetsiz olanlar gelir. Madenler arasında kurşun ile ağırlığı sebebiyle altın ve altın markaziti yer alır.
Taşlar arasında oniks, ziazaa [NOT: Okunuşu belirsiz, eski kaynaklarda geçen neftî bir taş], kamonius, safir, kahverengi yeşim, kalsedon, mıknatıs taşı ve bilcümle koyu renkli, ağır ve topraksı nesneler bulunur. Bitkiler ve ağaçlar arasında ise nergis, yılanbıçağı, sedef otu, kimyon, çöpleme otu, asilbendi veren ağaç, adamotu, afyon ve bu kabilden şeyler yer alır.
uyuşukluk veren şeyler, asla ekilmeyen ve asla meyve vermeyenler, koyu renkli böğürtlenler ve kara meyveler getirenler, örneğin kara incir ağacı, çam ağacı, servi ağacı ve cenazelerde kullanılan, meyveleriyle asla yeniden canlanmayan, pürüzlü, acı tatlı, keskin kokulu, kara gölgeli, son derece keskin bir zift salgılayan, bütünüyle faydasız meyveler taşıyan, yaşlanarak asla ölmeyen, ölümcül ve Pluto'ya adanmış olan belli bir ağaç; tıpkı ölü bedenleri içine koymadan önce antik dönemde mezarların üzerine serpilmesi adet olan rüzgâr çiçeği gibi ki bu sebeple şölenlerde rüzgâr çiçeği haricindeki tüm otlar ve çiçeklerle çelenkler yapmak caizdi, zira o keder vericiydi ve neşeye vesile olmazdı. Keza ayrı ve münzevi yaşayan tüm sürüngen hayvanlar, geceye ait, kederli, tefekküre dalmış, donuk, haris, korkak, melankolik, büyük zahmet çeken, yavaş, kaba biçimde beslenen ve yavrularını yiyenler; bu türlerden olmak üzere köstebek, eşekler, kurt, tavşan, katır, kedi, deve, ayı, domuz, maymun, ejderha, basilisk, siğilli kurbağa, tüm yılanlar ve sürünen şeyler, akrepler, karıncalar ve yerde, suda yahut evlerin harabelerinde çürümeden meydana gelen fareler gibi şeyler ve haşaratın birçok türü. Kuşlar arasında Satürn'e ait olanlar, Satürn ve Juno'ya adanmış olan turnalar, devekuşları ve tavus kuşları gibi uzun boyunlu ve kaba sesli olanlardır. Keza peçeli baykuş, puhu kuşu, yarasa, kızkuşu, karga ve hepsi arasında en hasetçi kuş olan bıldırcın. Balıklar arasında, diğer tüm balıklardan ayrı yaşayan yılan balığı, bofa balığı, yavrusunu yutan köpekbalığı, ayrıca kaplumbağa, istiridyeler, deniztarakları, bunlara eklenebilecek deniz süngerleri ve tüm [okunamadı].
Jüpiter'in Kudreti Altında Olan ve Jovial Olarak Adlandırılan Şeyler Nelerdir
Jüpiter'in altındaki şeyler, elementler arasında, havadır, hıltlar arasında, kan ve yaşam ruhudur, keza hayatın büyümesi, beslenmesi ve neşvüneması ile ilgili tüm şeylerdir. Tatlar arasında tatlı ve hoş olanlardır.
Madenler arasında, mutedil olmaları sebebiyle kalay, gümüş ve altın, taşlar arasında, hasekiküpesi, beril, safir, zümrüt, yeşil yeşim ve havari renkler, bitkiler ve ağaçlar arasında, kaya koruğu, fesleğen, sığırdili çiçeği, muskat çiçeği, lavanta, naneler, sakız ağacı, andızotu, menekşe, delice, banotu, kavak ağacı ve kutlu ağaçlar olarak adlandırılan meşe, meşeye benzeyen lakin çok daha iri olan kermes meşesi, pırnal meşesi, kayın ağacı, fındık ağacı, üvez ağacı, ak incir ağacı, armut ağacı, elma ağacı, asma, erik ağacı, dişbudak ağacı, kızılcık ağacı, zeytin ağacı ve keza zeytinyağı. Keza arpa, buğday gibi her tür tahıl, ayrıca kuru üzüm, meyan kökü, şeker ve tatlılığı zahir olan tüm bu kabil şeyler, fındık, badem, çam fıstığı, çitlembik, Antep fıstığı, şakayık kökleri, mirabolan, ravent ve kudret helvası gibi tatlı ve latif olup bir nebze kabız edici ve keskin tattan pay alanlar, Orpheus sığla ağacını da ekler. Hayvanlar arasında, içlerinde bir tür vakar ve hikmet barındıranlar ile geyik, fil gibi uysal, iyi terbiye edilmiş ve güzel mizaçlı olanlar ve koyun ile kuzular gibi hilm sahibi olanlar, kuşlar arasında, tavuklar ile yumurtalarının sarısı gibi mutedil bir mizaca sahip olanlar. Keza çil keklik, sülün, kırlangıç, pelikan, guguk kuşu, leylek, bir tür bağlılığa meyyal olan ve şükranın timsali sayılan kuşlar. Kartal Jüpiter'e adanmıştır, o imparatorların alameti, adaletin ve merhametin timsalidir. Balıklar arasında, yunus, ançuez denen balık, yayın balığı [okunamadı].
Mars'ın Kudreti Altında Olan ve Martial Olarak Adlandırılan Şeyler Nelerdir
Bu şeyler Mars'a aittir, elementler arasında, ateş ile birlikte tüm yanık ve keskin şeyler, hıltlar arasında, safra, ayrıca acı, ekşi, dili yakan ve gözyaşına sebep olan tatlar, madenler arasında, demir ve kızıl pirinç ile birlikte tüm ateşli, kızıl ve kükürtlü (Sulphur) şeyler, taşlar arasında elmas, mıknatıs taşı, kan taşı, yeşim, muhtelif türlerden meydana gelen taş, ametist. Bitkiler ve ağaçlar arasında, çöpleme, sarımsak, sütleğen, kartabana, amonyak sakızı, turp, defne, kurtboğan, mahmude ve aşırı hararet sebebiyle zehirli olan tüm bu kabil şeyler ile dikenlerle çevrelenmiş olan yahut cilde temas ettiğinde yakan, batan veya şişiren devedikeni, ısırgan, düğün çiçeği gibi şeyler ve soğan, arpacık soğanı, pırasa, hardal tohumu gibi yenildiğinde gözyaşına yol açanlar, tüm dikenli ağaçlar ve Mars'a adanmış olan kızılcık ağacı. Ve at, katır, keçi, oğlak, kurt, leopar, yaban eşeği gibi cenkçi, yırtıcı, cüretkâr ve berrak muhayyileye sahip olan tüm hayvanlar, keza hınç ve zehir dolu yılanlar ile ejderhalar, ayrıca tatarcıklar, sinekler ve öfkesi sebebiyle babun gibi insana eziyet veren tüm mahluklar. Kartal, doğan, atmaca, akbaba gibi yırtıcı, et obur, kemik kıran tüm kuşlar ve puhu kuşu, peçeli baykuş, kerkenezler, çaylaklar gibi meşum kuşlar olarak adlandırılanlar ile açgözlü, yırtıcı ve kargalar, küçük kargalar ve diğer hepsinin fevkinde Mars'a adanmış olan saksağan gibi yutkunurken ses çıkaranlar. Ve balıklar arasında, turna balığı, bıyıklı balık, çatalkuyruk balığı, koç gibi boynuzları olan balık, mersin balığı, glaucus balığı ki bunların tümü büyük yutuculardır ve yırtıcıdırlar.
Venüs'ün Kudreti Altında Olan ve Venereal Olarak Adlandırılan Şeyler Nelerdir
Bu şeyler Venüs'ün altındadır, elementler arasında, hava ve su, hıltlar arasında, kan ve ruh ile birlikte balgam, [okunamadı].
ve tohum, tatlar arasında tatlı, yağlı ve lezzetli olanlar, madenler arasında gümüş ile hem sarı hem kırmızı pirinç, taşlar arasında beril, krizolit, zümrüt, safir, yeşil yeşim, akik, kartal taşı (aetites), lâcivert taşı, mercan ve hoş, alacalı, beyaz ile yeşil renkteki her şey, bitkiler ve ağaçlar arasında mine çiçeği, menekşe, baldırıkara, Arapların Fu dediği kedi otu, keza kekik, laden reçinesi, amber, misk, sandal ağacı, kişniş, bütün tatlı kokular ve tatlı armut, incir, şairlerin Kıbrıs’ta ilk defa Venüs tarafından ekildiğini söyledikleri nar gibi leziz ve tatlı meyveler. Keza Lucifer’in gülü ile Hesperus’un mersin ağacı da ona adanmıştır. Bundan başka, zevke düşkün, iştahlı ve sevgisi güçlü bütün hayvanlar, köpekler, tavşanlar, kokulu koyunlar, doğduktan yedi gün sonra çiftleştiği söylenen ve diğer hayvanlardan daha çabuk üreyen dişi ile erkek keçiler, gururundan ötürü boğa ve şımarıklığından ötürü buzağı da ona aittir. Kuşlar arasında kuğu, kuyruksallayan, kırlangıç, pelikan ve yavrularına pek düşkün olan suna, keza karga, Venüs’e adanmış olan güvercin ve doğumdan sonraki arınmada sunulması emredilen kumru yer alır. Cüzzam gibi Mars’a özgü bir marazın arınmasında Kanun uyarınca kullanılması emredilen ve bu hastalığa karşı koymada kendisinden daha güçlüsü bulunmayan serçe de Venüs’e adanmıştır. Mısırlılar da kartala Venüs derlerdi, zira o şehvete ziyadesiyle meyyaldir, bir günde on üç kez çiftleştikten sonra erkek onu çağırsa yine yanına koşar. Balıklar arasında ise şehvetli sardalya, çipura, yavrusuna olan sevgisinden ötürü mezgit, eşi için dövüşen yengeç ve ıtırlı, hoş kokusu sebebiyle sütleğen Venüs tabiatlıdır.
Merkür'ün Hükmü Altında Olan ve Mercurial Denilen Şeyler
Merkür’ün hükmü altındaki şeyler şunlardır, unsurlar arasında, her şeyi farksızca harekete geçirse de su, hıltlar arasında bilhassa karışık olanlar ve hayvani ruh, tatlar arasında muhtelif, tuhaf ve karışık olanlar, madenler arasında Mercury (cıva), kalay ve gümüş markazit, taşlar arasında zümrüt, akik, kırmızı mermer, topaz ile tabiaten muhtelif renklerde ve çeşitli şekillerde olanlar, cam gibi suni olanlar ve sarı ile yeşilin karıştığı renge sahip bulunanlar. Bitkiler ve ağaçlar arasında fındık, beşparmak otu, Merkür otu, şahtere, farekulağı, mercanköşk, maydanoz ve karışık tabiatlardan mürekkep olup muhtelif renkler taşıyan, daha kısa ve küçük yapraklı olanlar. Hayvanlar arasında da keskin duyulu, zeki, güçlü, sebatsız, çevik ve insanlara kolayca alışanlar, köpekler, maymunlar, tilkiler, gelincikler, geyik ve katır ile her iki cinsiyeti birden haiz olan yahut tavşan, misk kedisi ve benzerleri gibi cinsiyet değiştirebilen hayvanlar. Kuşlar arasında tabiaten nüktedan, ahenkli ve değişken olanlar, keten kuşu, bülbül, karatavuk, ardıç kuşu, tarla kuşu, sinekkapan, çayır incir kuşu, papağan, saksağan, ibis kuşu, sazhorozu ve tek boynuzlu siyah kınkanatlı. Balıklar arasında ise kendi içine çekilen Trochus adlı balık, hilekârlığı ve değişkenliği sebebiyle ahtapot, gayretkeşliğinden ötürü çatal kuyruk balığı ve kuyruğuyla oltadaki yemi silkeleyen tekir balığı.
Ay-Altı Âlemin Tamamının ve İçindeki Şeylerin Gezegenlere Taksim Edilmesi
Bununla birlikte, bütün dünyada bulunan her ne varsa gezegenlerin idaresine göre var edilmiş ve faziletini buna göre almıştır. Ateşin içindeki diriltici ışık Güneş’in, onun ısısı Mars’ın idaresindedir, yeryüzünün muhtelif sathı Ay ile Merkür’ün ve yıldızlı göğün, onun bütün kütlesi Satürn’ün altındadır, lakin orta unsurlarda hava Jüpiter’in, su ise Ay’ın hükmündedir, karışık olduklarında ise Merkür ve Venüs’e tabidirler. Aynı şekilde tabii fail sebepler Güneş’i, madde Ay’ı, fail sebeplerin bereketi Jüpiter’i, maddenin bereketi Venüs’ü, herhangi bir şeyin ansızın vuku bulması ise şiddetinden ötürü Mars’ı ve mahareti ile çok yönlü fazileti sebebiyle Merkür’ü gözetir, lakin her şeyin baki kalışı Satürn’e atfedilir. Keza nebatat arasında meyve veren her şey Jüpiter’den, çiçek açan her şey Venüs’tendir, bütün tohumlar ile kabuklar Merkür’den, bütün kökler Satürn’den, bütün odun Mars’tan ve yapraklar Ay’dandır. Bu sebeple çiçek açmayıp sadece meyve verenler Satürn ve Jüpiter’e, meyve vermeyip çiçek ve tohum verenler ise Venüs ve Merkür’e aittir, tohumsuz kendiliğinden yetişenler ise Ay ve Satürn’ün tabiatındadır. Bütün güzellik Venüs’ten, bütün kuvvet Mars’tandır ve her gezegen kendine benzeyeni idare edip tanzim eder. Taşlarda dahi onların ağırlığı, yapışkanlığı ve büzücülüğü Satürn’den, faydası ve mizacı Jüpiter’den, sertliği Mars’tan, hayatı Güneş’ten, güzelliği ve letafeti Venüs’ten, gizli fazileti Merkür’den, alelade kullanımı ise Ay’dandır.
Bölüm XXXI: Vilayetlerin ve Krallıkların Gezegenlere Nasıl Taksim Edildiği
Bundan maada yeryüzünün bütün dairesi krallıklar ve vilayetler halinde gezegenlere ve burçlara taksim edilmiştir, zira Makedonya, Trakya, İlirya, Hindistan, Aryana ve Gordiana (ki bu memleketlerin pek çoğu Küçük Asya’dadır) Oğlak burcu ile birlikte Satürn’ün idaresindedir, lakin Kova burcu ile birlikte Sarmatya diyarı, Oksiyana, Soğdiana, Arabistan, Fazanya, Medya ve Etiyopya onun altındadır, bu memleketler ekseriyetle İç Asya’ya aittir. Yay burcu ile Jüpiter’in idaresinde Toskana, Keltika, İspanya ve kutlu Arabistan bulunur, Balık burcu ile onun idaresinde Likya, Lidya, Kilikya, Pamfilya, Paflagonya, Nasamonia ve Libya vardır. Mars Koç burcu ile Britanya, Fransa, Almanya, Bastarnia, Suriye’nin alt kısımları, İdumea ve Yahudiye’yi yönetir, Akrep burcu ile Suriye, Kommagene, Kapadokya, Metagonium, Moritanya ve Getulya’yı idare eder. Güneş Aslan burcu ile İtalya, Puglia, Sicilya, Fenike, Keldani ve Orşenilileri yönetir. Venüs Boğa burcu ile Kiklad Adaları’nı, Küçük Asya denizlerini, Kıbrıs’ı, Partya’yı, Medya’yı ve Pers diyarını yönetir, lakin Terazi burcu ile Dractia adası ahalisine, Kaspiya, Seres, Thebais, Vaha ve Troglodit halklarına hükmeder. Merkür İkizler burcu ile Hirkaniya, Ermenistan, Mantiana, Sirenayka, Marmarika ve Aşağı Mısır’ı idare eder, lakin Başak burcu ile Yunanistan, Ahaya, Girit, Babil, Mezopotamya, Asur ve Kutsal Yazılar’da ahalisine Elamlılar denilen Elam’ı yönetir. Ay ise
Yengeç ile birlikte Bitinya, Frigya, Kolhis, Numidya, Afrika, Kartaca ve tüm Karkhedon'u yönetir. Bunları bu minvalde Batlamyus'un kanaatinden derlemiş bulunuyoruz ki diğer müneccimlerin yazmalarına istinaden bunlara daha nicesi eklenebilir. Lakin vilayetlerin bu taksimatını, burçların taksimatına göre düzenleyip hükümran Akılların hizmeti, İsrail Kabilelerinin takdisleri, Havarilerin kur'aları ve Kutsal Yazıların remizli mühürleriyle kıyas etmeyi bilen kimse, vuku bulacak şeylere dair her bir diyarı ilgilendiren azim ve gaybi haberlere vasıl olmaya muktedir kılınacaktır.
Burçların, Sabit Yıldızların ve Suretlerinin Hükmü Altındaki Şeyler
Sabit yıldızların suretlerine müteallik tüm hususlarda da benzer bir mülahaza yürütülmelidir, nitekim arzî Koç'un semavî Koç'un hükmü altında olduğunu, arzî Boğa ve Öküz'ün ise semavî Boğa'nın idaresinde bulunduğunu kabul ederler. Aynı vechile Yengeç yengeçlere, Aslan aslanlara, Başak bakirelere ve Akrep akreplere hükmeder.
Oğlak keçilere, Yay atlara ve Balık balıklara hükmeder. Keza semavî Ayı ayılara, Şüca [NOT: Hydra takımyıldızı] yılanlara ve Köpek-yıldızı köpeklere hükmeder, sair olanlar da bu minvaldedir. Nitekim Apuleius, burçlara ve seyyarelere muayyen ve kendilerine has nebatlar tahsis eder, şöyle ki, Koç burcuna Adaçayı, Boğa'ya dikine büyüyen Mine çiçeği, İkizler'e eğilerek büyüyen Mine çiçeği, Yengeç'e Karakafes otu, Aslan'a Siklamen, Başak'a Yaban fesleğeni, Terazi'ye Misk otu, Akrep'e Akrep otu, Yay'a Kuşgözü otu, Oğlak'a Labada, Kova'ya Yılan otu, Balık'a ise Ayı pençesi düşer. Seyyarelere ise şunlar tahsis kılınmıştır, Satürn'e Damkoruğu, Jüpiter'e Koyun otu, Mars'a Çadıruşağı otu, Güneş'e Nergis, Venüs'e Yara otu, Mercury'ye (cıva) Sığırkuyruğu, Ay'a Şakayık. Lakin Albertus'un dahi tabi olduğu Hermes, seyyarelere şunları taksim eder, Satürn'e Nergis zambağı, Jüpiter'e Banotu, Mars'a Sinirli ot, Güneş'e Madımak, Venüs'e Mine çiçeği, Mercury'ye Beşparmak otu, Ay'a Kazayağı otu. Tecrübe ile dahi bilmekteyiz ki Kuşkonmaz Koç'un, Fesleğen ise Akrep'in tahtındadır, zira koç boynuzu kırıntıları toprağa ekildiğinde kuşkonmaz peyda olur ve iki taş arasında ezilen fesleğen akrep hasıl eder. Bundan maada Hermes ve Sabit bin Kurra'nın talimine tebaan daha ziyade temayüz etmiş yıldızların bazılarını zikredeceğim, bunların birincisine Algol'un başı tesmiye olunur ve taşlar meyanında Elmas'a, nebatlar meyanında ise Siyah Çöpleme ve Misk otuna hükmeder. İkincisi Ülker yahut Yedi Kandilli Yıldız'dır,
Bunlar taşlar meyanında Billur'a ve Diodokus taşına, nebatlar meyanında Diacedon otuna, Günlük'e ve Rezene'ye, madenler meyanında ise Cıva'ya hükmeder. Üçüncüsü Aldebaran yıldızıdır ki taşlar meyanında Yakut ve Lal'i, nebatlar meyanında ise Meryem dikeni ile Orman ipliği otunu [NOT: Matrisylva / Asperula odorata] hükmü altında bulundurur. Dördüncüsüne Keçi-yıldızı tesmiye olunur, taşlardan Safir'i, nebatlardan İtboğan otunu, Nane'yi, Misk otunu ve Adamotunu idare eder. Beşincisine Büyük Köpek-yıldızı tesmiye olunur, taşlar meyanında Beril'e, nebatlar meyanında Sabin ardıcına, Misk otuna ve Yılan bıçağı otuna, hayvanlar meyanında ise Yılan diline hükmeder. Altıncısına Küçük Köpek-yıldızı tesmiye olunur, taşlar meyanında Akik'e, nebatlar meyanında Nergis çiçeklerine ve Yarpuz'a hükmeder. Yedincisine Aslan'ın Kalbi tesmiye olunur, taşlar meyanında Granat'a, nebatlar meyanında Kırlangıç otuna, Misk otuna ve Sakız ağacına hükmeder. Sekizincisi Küçük Ayı'nın Kuyruğu'dur, taşlar meyanında Mıknatıs taşına, otlar meyanında yaprakları ve çiçekleri Şimale müteveccih olan Hindiba'ya, keza Misk otuna ve Cezayir menekşesi çiçeklerine, hayvanlar meyanında ise Kurt dişine hükmeder. Dokuzuncusuna Karga'nın Kanadı tesmiye olunur, bunun tahtında taşlar meyanında siyah Oniks taşı renginde olan sair taşlar, nebatlar meyanında Dulavratotu, Quadraginus [okunamadı], Banotu ve Karakafes otu, hayvanlar meyanında ise Kurbağa dili bulunur. Onuncusuna Simak-ı A'zel tesmiye olunur, bunun hükmü altında taşlar meyanında Zümrüt, nebatlar meyanında Adaçayı, Yonca, Cezayir menekşesi, Misk otu ve Adamotu vardır. On birincisine Simak-ı Râmî tesmiye olunur, taşlar meyanında Yeşim'e, nebatlar meyanında Sinirli yaprak otuna hükmeder. On ikincisine Elpheia [NOT: Kuzey Tacı Takımyıldızı'nın en parlağı, Gemma] tesmiye olunur, bunun tahtında taşlar meyanında Topaz, nebatlar meyanında Biberiye, Yonca ve Sarmaşık bulunur. On üçüncüsüne Akrep'in Kalbi tesmiye olunur, bunun hükmü altında taşlar meyanında Sardiyen ve Ametist, nebatlar meyanında uzun Boylu Lohusaotu ve Safran vardır. On dördüncüsü Düşen Akbaba'dır [NOT: Vega yıldızı], bunun tahtında taşlar meyanında Zebercet, nebatlar meyanında Hindiba ve Şahtere bulunur. On beşincisi Oğlak'ın Kuyruğu'dur, bunun tahtında taşlar meyanında Kalsedon, nebatlar meyanında Mercanköşk, Misk otu, Kedi nanesi ve Adamotu kökü yer alır.
Bundan maada şunu da bilmemiz iktiza eder ki her bir taş yahut nebat veya hayvan yahut sair herhangi bir nesne yalnız tek bir yıldız tarafından sevk ve idare olunmaz, bilakis bunların pek çoğu münferiden değil, birbiriyle sımsıkı rabıtalı surette birçok yıldızdan tesir ve feyiz alır. Nitekim taşlar meyanında Kalsedon, Akrep'in ve Oğlak'ın Kuyruğu ile birlikte Satürn ve Mercury'nin tahtındadır. Safir, Jüpiter, Satürn ve Alhajoth yıldızının hükmü altındadır, Tutya Jüpiter, Güneş ve Ay'ın, Zümrüt ise Jüpiter, Venüs, Mercury ve Simak-ı A'zel yıldızının idaresindedir. Ametist, Hermes'in buyurduğu üzere Mars, Jüpiter ve Akrep'in Kalbi'nin tahtındadır. Muhtelif nevileri bulunan Yeşim, Mars, Jüpiter ve Simak-ı Râmî yıldızının tahtındadır, Zebercet, Güneş, Venüs ve Mercury'nin, keza Düşen Akbaba tesmiye olunan yıldızın hükmündedir, Topaz, Güneş ve Elpheia yıldızının tahtındadır, Elmas ise Mars ve Algol'un Başı'nın idaresindedir. Benzer bir vechile nebatat meyanında Ejderha otu, Satürn ile Semavî Ejderha'nın tahtındadır, Sakız ve Nane cinsleri Jüpiter ile Güneş'in idaresindedir, lakin Sakız aynı zamanda Aslan'ın Kalbi'nin tahtında ve Nane dahi Keçi-yıldızı'nın hükmü altındadır, Çöpleme Mars'a ve Algol'un Başı'na tahsis edilmiştir, Yosun ile Sandal Güneş ve Venüs'e, Kişniş ise Venüs ile Satürn'e aittir. Hayvanat meyanında Fok balığı Güneş ile Jüpiter'in tahtındadır, Tilki ve Maymun Satürn ile Mercury'nin emrindedir, Ehil Köpekler ise Mercury ve Ay'ın hükmü altındadır. Ve böylelikle süflî âlemdeki daha nice şeyleri, ulvî olan fevklerindekiler vasıtasıyla izhar etmiş bulunmaktayız.
Tabiat Nesnelerinin Mühürleri ve Karakterleri Üzerine
Yıldızlar kendilerine has tabiatlara, vasıflara ve hallere maliktir, bunların mühürlerini ve karakterlerini ışınları vasıtasıyla bu süfli şeylerde, yani unsurlarda, taşlarda, nebatatta, hayvanlarda ve onların azalarında husule getirirler, öyle ki her bir şey, ahenkli bir mizaçtan ve üzerine parıldayan kendi yıldızından, o yıldıza yahut ahenge delalet eden, aynı maddenin diğer vasıflarından hem cinsi, hem nevi, hem de adedi cihetten ayrılan hususi bir fazileti bünyesinde barındıran muayyen bir mühür ya da üzerine hakkedilmiş bir karakter alır. Binaenaleyh her bir şey, hususi bir tesir için, bilhassa kendisini bidayeten ve asaleten idare eden yıldız tarafından üzerine basılmış karakterine maliktir, nitekim bu karakterler, mensup oldukları yıldızların hususi tabiatlarını, faziletlerini ve menşelerini ihtiva ve muhafaza ederler, bunların inikası altında bulunan diğer şeyler üzerinde benzer tesirler icra ederler, münasip bir maddede, vakt-i merhununda ve itiyat olunmuş zamanlarında vücuda getirildikleri müddetçe, ister seyyareler, ister sabiteler, suretler ve semavi burçlar olsun, yıldızlarının tesiratını tehyiç ve takviye ederler. Eşyanın gaybi vasıflarını ortaya çıkarmakta hayli cehd sarf eden kadim hekimler bu hakikati mülahaza ederek, tabiatın bizzat yıldızların şualarıyla bu süfli cisimlerde nakşettiği yıldız suretlerini, şekillerini, mühürlerini, işaretlerini ve karakterlerini yazıya dökmüşlerdir, bunların kimi taşlarda, kimi nebatatta, dalların mafsal ve budaklarında, kimi de hayvanların muhtelif azalarındadır. Zira defne ağacı, lotus ağacı ve aynısefa Güneş nebatatındandır, kesildiklerinde köklerinde ve budaklarında Güneş'in karakterlerini izhar ederler, hayvanların kemik ve kürek kemiklerinde dahi böyledir, nitekim buradan kürek kemiğiyle kehanet, yani omuz kemikleri vasıtasıyla fala bakma usulü neşet etmiştir, taşlarda ve taştan mamul şeylerde de semavi şeylerin karakter ve suretlerine sıklıkla tesadüf olunur. Lakin bu denli muazzam bir eşya çeşitliliği içerisinde, insan idrakinin erişebildiği pek az nesne haricinde nakli bir malumat bulunmadığından, nebatatta, taşlarda ve sair şeylerde, keza muhtelif hayvanların azalarında keşfedilmeyi bekleyen hususları bir kenara bırakarak, tetkikatımızı yalnızca insanın tabiatıyla sınırlayacağız, zira insan tabiatı, bütün cihanın en kamil timsali olduğundan ve cümle semavi ahengi nefsinde barındırdığından, şüphe yok ki bütün yıldızların ve semavi tesiratın mühür ve karakterlerini bize bolca bahşedecektir, semavi tabiatla daha az ihtilaf gösterenler ise şüphesiz daha müessirdir. Ne var ki yıldızların adedi yalnızca Tanrı katında malum olduğu gibi, bunların süfli şeyler üzerindeki tesirleri ve mühürleri dahi öyledir, bu sebeptendir ki hiçbir beşeri zeka bunların bilgisine kamilen nail olamaz. Kadim filozofların ve remil ehli el falcılarının [el çizgisi okuyucularının], kısmen akıl yürüterek kısmen de tecrübe ile vakıf oldukları pek az şey bize intikal edebilmiştir, tabiatın hazinesinde gizli kalan nice sırlar mevcuttur. Burada, kadim remil ehlinin insan elinde teşhis ettiği seyyarelere mahsus birkaç mühür ve karakteri zikredeceğiz, nitekim Mukaddes Kitap mucibince insanların ömrü ellerine yazıldığından, Julianus bu işaretleri mukaddes ve ilahi harfler tesmiye eder, bunlar bütün milletlerde ve lisanlarda daima aynıdır, birbirine benzerdir ve sabittir, sonraları gerek kadim gerekse müteahhir devir remil ehli tarafından bunlara pek çoğu ilave ve keşfedilmiştir. Bunlara vakıf olmak arzusunda bulunanlar, onların telifatına müracaat etmelidir. Tabiatın karakterlerinin menşeini ve bunların ne gibi şeylerde aranması icap ettiğini beyan eylemek burada kafidir.
Jüpiter'in Harfleri yahut Karakterleri
Güneş'in Harfleri yahut Karakterleri
Tabii Şeyler ve Bunların Faziletleri Vasıtasıyla Semavi Cisimlerin Tesirat ve Faziletlerinin Nasıl Celp Edilip Cezbedilebileceği Hakkında
Şayet cihanın herhangi bir cüzünden yahut herhangi bir yıldızdan fazilet devşirmeyi murat edersen, o yıldıza mensup eşyayı istimal etmek suretiyle, kükürt (Sulphur), zift ve yağ vesilesiyle alevi kabule amade kılınan odun misali, o yıldızın hususi tesiri altına girersin. Bununla birlikte, aynı mevzunun muhtelif cüzlerine dağılmış, aynı fikre ve yıldıza mutabık pek çok şeyi nevilerden herhangi birine yahut ferde hakkıyla tatbik eylediğinde, bu suretle münasip vechile hazırlanmış bu madde vasıtasıyla, cihanın ruhu aracılığıyla mezkur fikir tarafından hususi bir inayet bahşedilir. Münasip vechile hazırlanmış derim, yani maddeye muayyen bir fazilet bahşeden ahenge benzer bir nizam tahtında. Zira her ne kadar eşya bahsettiğimiz kabilinden birtakım faziletlere malik olsa da, bu faziletler öyle gizlenmiştir ki bunlardan nadiren bir semere hasıl olur, nitekim ezilmiş hardal tohumundaki saklı keskinliğin tehyiç edilmesi, soğan suyu yahut süt ile yazılıp evvelce okunamazken ateşin hararetiyle harflerin ayan beyan görünür kılınması, bir keçi yağıyla taş üzerine tahrir edilmiş ve katiyen fark edilmeyen harflerin taş sirkeye batırıldığında zuhur edip kendini aşikar etmesi bu kabildendir. Tıpkı bir değnek darbesinin bir köpeğin evvelce uykuda olan hiddetini uyandırması gibi, semavi ahenk de maddede [NOT: Metinde matbaa hatasıyla 'water' (su) dizilmiş olan kelime bağlam gereği 'matter' (madde) manasındadır] gizlenen faziletleri ifşa eder, onları harekete geçirir, takviye eder ve zahir kılar, tabir caizse, eşya semavi bir mevsimde buna layıkıyla maruz bırakıldığında, evvelce kuvve halinde olanı fiile çıkarır. Ezcümle, Güneş'ten fazilet celbetmeyi murat eder, nebatat, madenler, taşlar ve hayvanat beyninde Güneş'e ait olanları ararsan, Güneş'e has hiyerarşi içinde daha ulvi mertebede bulunan şeyleri istimal ve intihap eylemelisin. Zira bunlar daha ziyade tesir icra eder, böylelikle, münasip zamanda meczedilmiş şuaları ve cihanın ruhu vasıtasıyla Güneş'ten hususi bir inayeti cezbetmiş olursun.
Tabii Şeylerin Birbiriyle İhtilatı ve Bunların Faideleri Hakkında
Aşikardır ki süfli tabiatta bütün kuvvetler
Karışık Şeylerin Birliği ve Daha Asil Bir Formun Dahil Edilişi Üzerine
Yüce cisimlerin erdemleri aramızda bulunan tek bir şeyde toplanmış olarak görülmez, aksine birçok şeyin türüne dağılmıştır. Nitekim Güneş'e ait pek çok şey vardır ki bunların her biri Güneş'in bütün erdemlerini barındırmaz, bazısı Güneş'ten gelen kimi özellikleri, diğerleri ise bambaşka özellikleri taşır. Bu sebeple ameliyelerde bazen karışımlar yapmak icap eder, zira Güneş'in yüz yahut bin erdemi bunca bitkiye, hayvana ve benzerine dağılmışsa, bütün bunları bir araya getirebilir ve hepsini tek bir forma sokabiliriz,
ki bu formda zikredilen bütün erdemlerin birleşmiş olarak muhafaza edildiğini görürüz. Karışımda iki yönlü bir erdem bulunur, bunlardan biri başlangıçta onun cüzlerine yerleştirilmiş olan semavi erdemdir, diğeri ise kendi aralarında karışan şeylerin belirli ve yapay bir karışımıyla ve bunların belirli bir burç altındaki göğe uygun düşecek muayyen oranlara göre karıştırılmasıyla elde edilir. Bu erdem, şeyler arasında kendi üstlerindekilere doğru bulunan bir benzerlik ve yatkınlık vasıtasıyla, edilgin olanın etken olana layıkıyla tatbik edildiği yerde, sonrakilerin öncekilere mertebe mertebe tekabül ettiği nispette aşağı iner. Böylece tabiat felsefesine ve astrolojiye uygun olarak otlardan, buharlardan ve benzerlerinden yapılan belirli bir terkipten, yıldızların pek çok lütfuyla donatılmış müşterek bir form hasıl olur. Nitekim arıların balında, sayısız çiçeğin suyundan toplanıp tek bir forma getirilen o cevher,
arıların ilahi ve hayranlık verici bir sanatı vasıtasıyla hepsinin erdemini ihtiva eder. Yine de Eudoxus Cnidius'un yapay bir bal türü hakkında naklettiği şey daha az hayret verici değildir, zira Libya'daki bir Devler Kavmi çiçeklerden bal yapmayı bilirdi ve bu bal gayet iyi olup arılarınkinden pek de aşağı kalmazdı. Zira birçok farklı şeyden oluşan her karışım, her bir cüzünden öylesine sıkıca kenetlendiğinde en mükemmel haline ulaşır ki tek bir vücut olur, her noktasında kendi içinde kaimdir ve güçlükle dağıtılabilir. Nitekim taşların ve muhtelif cisimlerin fıtri bir kuvvetle öylesine birbirine yapışıp birleştiğini görürüz ki bütünüyle tek bir şey gibi görünürler,
tıpkı aşılanan iki ağacın tek bir ağaç haline geldiğini gördüğümüz gibi, yahut istiridyelerin tabiatın gizli bir erdemi vasıtasıyla taşlarla birleştiğini ve taşın cevheriyle öylesine kaynaştığını görürüz ki [okunamadı] tek bir cisim, üstelik mütecanis bir cisim teşkil ederler. Nitekim Abanoz ağacı bir vakit odun iken başka bir vakit taştır. Binaenaleyh, her kim semavi tesirler altında birçok maddeden bir karışım meydana getirirse, o vakit bir yanda semavi fiillerin, diğer yanda fıtri kuvvetlerin çeşitliliği bir araya gelir. Merhemlerle, göz yakılarıyla, buhurlarla ve benzeri şeylerle yapılan bu tür ameller Chiramis, Archytas, Demokritos ve Alchindus olarak anılan Hermes'in ve daha nicelerinin kitaplarında okunur.
Bundan maada bilmeliyiz ki bir şeyin formu ne derece asil olursa, almaya o nispette meyyal ve yatkın, etki etmeye de o derece muktedirdir. Şeylerin erdemleri o vakit hayranlık verici hale gelir ki münasip vakitlerde karıştırılıp hazırlanmış maddelere tatbik edildiklerinde, onlara yıldızlardan bir hayat ve aynı zamanda daha asil bir form olarak duyarlı bir nefs temin ederek onları canlandırırlar. Zira hazırlanmış maddelerde öylesine büyük bir kudret vardır ki niteliklerin mükemmel bir karışımı önceki zıtlığı kırdığında bunların hayat bulduğunu görürüz. Şeylerin mizacı zıtlıktan ne kadar uzak olursa, o kadar mükemmel bir hayat kabul ederler. Hâkim bir illet olan Gök ise, her şeyin başlangıcından itibaren maddenin pişirilmesi ve kâmil sindirimi yoluyla teşekkül edecek olan şeye, hayatla birlikte, o hayatta ve duyarlı nefste daha asil ve yüce erdemleri alma kabiliyetine göre semavi tesirler ve harikulade lütuflar bahşeder. Zira semavi erdem, alevden uzak tutulan Sulphur (kükürt) misali uykuda yatar, lakin canlı cisimlerde tutuşmuş Sulphur gibi daima yanar, sonra buharıyla kendisine yakın olan bütün mekânları doldurur.
Böylece, Platon'un Kanunları Kitabı adını taşıyan Nemith'in kitabında okunan türden bazı hayranlık verici işler vücuda getirilir, zira bu tür hilkat garibesi türeyişler Tabiatın Kanunlarına göre meydana gelmez. Nitekim biliriz ki kurtçuklardan tatarcıklar, attan eşekarıları, buzağı ve öküzden arılar, bacakları koparılıp toprağa gömülen bir yengeçten akrep hasıl olur, kurutulup toz haline getirilen ve suya konan bir ördekten kurbağalar türer, şayet bir börek içinde fırınlanır, parçalara ayrılır ve yer altında nemli bir yere konursa ondan karakurbağaları doğar, iki taş arasında ezilen Fesleğen otundan akrepler çıkar, tefavüt hâlindeki bir kadının gübre altına konan saçlarından
yılanlar peydah olur, bir at kuyruğunun kılı suya bırakıldığında canlanır ve muzır bir solucana döner. Keza kuluçkaya yatan bir tavuk vasıtasıyla insan suretinde bir formun teşekkül ettirildiği bir sanat vardır ki ben bunu bizzat gördüm ve nasıl yapılacağını bildim, büyücüler onda harikulade erdemler bulunduğunu söyler ve buna hakiki Adamotu derler. Şu halde hangi ve ne tür maddelerin tabiat yahut sanat tarafından başlatıldığını, kemale erdirildiğini ya da birden fazla şeyden terkip edildiğini ve hangi semavi tesirleri kabule muktedir olduğunu bilmeniz icap eder. Zira fıtri şeylerin uygunluğu, semavi olanlardan tesir devşirmek için kâfidir, çünkü semavi varlıkların ışıklarını süfli olanların üzerine göndermesine hiçbir şey mani olmadığında, hiçbir maddenin kendi erdemlerinden mahrum kalmasına rıza göstermezler. Bu sebeple, mükemmel ve saf olan hiçbir madde semavi feyzi kabulden hali değildir. Zira maddenin, fıtri şeylerin ve tabiatın hazırladığı her şeyin üzerine her gün akıp duran dünya nefsine rabıtası ve sürekliliği öylesine kavidir ki hazırlanmış bir maddenin hayat yahut daha asil bir form bulmaması gayrikabildir.
Birtakım Tabii ve Yapay Hazırlıklar Vasıtasıyla Belirli Semavi ve Hayati Lütufları Nasıl Kendimize Çekebiliriz?
Hermes ile birlikte [okunamadı], İarkhos Brakhmanos ve İbranilerin Kabalacıları, ay-altı âlemdeki her şeyin oluş ve bozuluşa tabi olduğunu, aynı şeylerin semavi âlemde de fakat semavi bir surette bulunduğunu, keza akli âlemde çok daha mükemmel ve üstün bir tarzda, en yetkin biçimiyle ise numunevi âlemde var olduğunu ikrar ederler. Bu düzene göre her bir ast, kendi nevinde kendi üstüne ve onun vasıtasıyla bizatihi en yüce olana tekabül etmeli, göklerden Quintessence (beşinci öz), cihanın ruhu yahut vasat tabiat dedikleri semavi kudreti almalıdır, akli âlemden ise her türlü niteliği aşan ruhani ve diriltici bir fazileti, aşkınlığı ve nihayet diğerinin aracılığıyla numunevi yahut asli âlemden derecesine göre tüm mükemmelliğin asli kudretini iktibas etmelidir. Bundan ötürü her şey, bu astlardan yıldızlara, yıldızlardan onların zekâlarına ve oradan da ilk sebebin kendisine uygun bir surette irca edilebilir, nitekim tüm maji ve bütün gizli felsefe bu silsileden ve tertipten neşet eder. Zira her gün tabiat vasıtasıyla ilahi bir şey, sanat vasıtasıyla da tabii bir şey celbedilmektedir, Mısırlılar bunu müşahede ederek tabiata bir büyücü, yani benzerin benzeri ve münasip olanın münasip olanı çekmesindeki bizatihi majikal kudretin kendisi demişlerdir. Şeylerin kendi aralarındaki, üsttekilerin alttakilerle olan karşılıklı irtibatı sayesinde vuku bulan bu nevi celblere Yunanlar [okunamadı] demişlerdir. Nitekim toprak soğuk su ile uyuşur, su nemli hava ile, hava ateş ile, ateş ise sudaki sema ile uyuşur, ne ateş hava olmaksızın su ile karışabilir ne de hava su olmaksızın toprak ile birleşebilir. Tıpkı bunun gibi, ruh olmaksızın nefis bedene raptedilemez, nefis olmaksızın da akıl ruha bağlanamaz. Görürüz ki tabiat bir çocuğun bedenini şekillendirdiğinde, sırf bu hazırlık vasıtasıyla derhal kâinattan ruhu celbeder. Bu ruh, bedende ve nefiste Tanrı'dan aklı ve zihni elde etmenin vasıtasıdır, tıpkı odundaki kuruluğun yağı kabul etmeye elverişli olması, emilen yağın ateşe gıda teşkil etmesi ve ateşin de nurun taşıyıcısı olması gibi. Bu misallerden anlaşılacağı üzere, birtakım tabii ve sınai hazırlıklar vasıtasıyla yukarıdan belirli semavi lütufları kabul edebilecek bir istidat kazanırız. Zira taşlar ve madenler nebatat ile, nebatat hayvanat ile, hayvanat felekler ile, felekler zekâlar ile, bunlar da ilahi sıfatlar ve vasıflar ile ve nihayet sureti ve misali üzere her şeyin yaratılmış olduğu Tanrı'nın kendisiyle irtibat halindedir. Tanrı'nın ilk sureti âlemdir, âlemin insan, insanın hayvanlar, hayvanların zoofit yani yarı hayvan yarı bitki olan varlıklar, zoofitin nebatat, nebatatın madenler, madenlerin ise taşlardır. Ruhani hususlarda ise bitki büyüme bakımından hayvanla, hayvan his bakımından insanla, insan idrak bakımından melekle, melek ise bekâ bakımından Tanrı ile uyuşur. Tanrısallık (thearkhia) zihne raptedilmiştir, zihin akla, akıl niyete, niyet muhayyileye, muhayyile duyulara, nihayet duyular da eşyaya bağlanmıştır. Zira tabiatın bağı ve sürekliliği şudur ki, her üstün fazilet uzun ve kesintisiz bir silsile halinde her bir astın içinden akar, ışınlarını en nihai şeylere kadar yayar ve astlar üstleri vasıtasıyla en yüce olana vasıl olur.
Zira astlar üstlerine öyle bir intizamla raptedilmiştir ki, reisleri olan ilk sebepten, gerilmiş bir tel misali en alttaki şeylere kadar bir feyiz sirayet eder, öyle ki bu telin bir ucuna dokunulsa bütünü derhal ihtizaza gelir ve bu temas diğer uçta tınlar, nitekim iyi akort edilmiş bir lütün tellerinde olduğu gibi, astın hareketiyle onun tekabül ettiği üst de harekete geçer.
Yalnızca Semavi ve Hayati Değil, Ayni Zamanda Belirli Akli ve İlahi Lütufların da Yukarıdan Nasıl Celbedilebileceğine Dair
Üsttekilere uygun düşerek göğün münasip tesirleri vasıtasıyla aşağı çekilebilir, böylece bu semavi şeyler aracılığıyla yıldızların hadimi olan semavi melekler temin edilip bize nakledilebilir. İamblikhos, Proklos ve Synesios, bütün Platoncu mektep ile birlikte teyit ederler ki, yalnızca semavi ve hayati lütuflar değil, aynı zamanda tabii bir uluhiyete malik olan, yani üsttekilerle tabii bir rabıtası bulunan belirli maddeler vasıtasıyla yukarıdan birtakım akli, meleki ve ilahi lütuflar da iktibas edilebilir, yeter ki bunlar tabii felsefe ve astronomi kaidelerine göre layıkıyla telakki edilsin ve vakti vaktince bir araya getirilsin. Nitekim Mercurius Trismegistus (üç kere yüce Hermes), muayyen bir meleğe tahsis edilmiş münasip unsurlardan usulünce yapılmış bir tasvirin derhal o melek tarafından canlandırılacağını yazar. Augustinus da Tanrı Devleti adlı eserinin sekizinci kitabında bu husustan bahseder.
Zira âlemin ahengi böyledir, semavî olan vasıtasıyla fevk-as-semavî [gökler ötesi] olan, tabiî olan vasıtasıyla da fevkat-tabiî [doğaüstü] olan aşağı çekilir, çünkü her türden mevcudata sirayet etmiş tek bir fail kuvvet vardır, nitekim bu kuvvet marifetiyle gizli sebeplerden zahirî şeyler hâsıl olduğu gibi, bir büyücü de semavî olana muvafık düşen yıldız şuaları, buhurlar, ışıklar, sesler ve tabiî şeyler vasıtasıyla batınî olanı açığa çıkarmak için zahirî nesnelerden istifade eder, ki bunlarda cismanî keyfiyetlerin yanı sıra bir nevi akıl, his ve ahenk ile cisimsiz ve tanrısal (thearkhia) ölçüler ve nizamlar mevcuttur. Kadimlerin kimi tabiî şeyler vasıtasıyla ilahî ve harikulade tesirler elde etmeyi itiyat edindiklerini okuruz, nitekim misk kedisinin gözbebeğinde teşekkül eden bir taşın, dil altına konduğunda kişiye gaybı bildirdiği yahut kehanette bulundurduğu söylenir. Aynı hâlin Ay taşı Selenites için de geçerli olduğu rivayet edilir, keza Anchiris adı verilen taşla ilahların suretlerinin çağrılabileceği ve davet edilen ölülerin hayaletlerinin Synochitis taşı marifetiyle orada tutulabileceği nakledilir. Plinius'un bildirdiğine göre Arabistan mermerleri üzerinde yetişen, Marmorites de tesmiye edilen ve büyücülerin kullandığı Aglauphotis otu da benzer bir tesir gösterir. Keza Rheangelida adında bir ot daha vardır ki büyücüler bunu içtiklerinde kehanette bulunabilirler. Dahası, ölüleri dirilten kimi nebatat dahi mevcuttur, nitekim tarihçi Xanthos, Balus adı verilen bir ot ile katledilmiş genç bir ejderhanın yeniden hayata döndürüldüğünü, keza aynı ot vasıtasıyla bir ejderhanın katlettiği Telys [?] adlı bir adamın da diriltildiğini anlatır, Juba ise Arabistan'da bir adamın muayyen bir ot ile hayata döndürüldüğünü nakleder. Fakat otların yahut başka herhangi bir tabiî nesnenin kuvvetiyle insan üzerinde sahiden böyle şeylerin vuku bulup bulamayacağını müteakip fasılda münakaşa edeceğiz.
Lakin bu kabil şeylerin sair hayvanlar üzerinde vaki olabildiği kesin ve zahirdir. Nitekim boğulmuş sinekler ılık küle konulduklarında yeniden canlanırlar. Boğulan arılar da benzer şekilde kedi nanesi suyunun içinde hayata dönerler, susuzluktan ölen yılan balıkları ise bütün bedenleriyle sirkeli çamurun altına gömülüp üzerlerine bir akbabanın kanı döküldüğünde, birkaç gün zarfında hepsi yeniden can bulur. Echeneis balığı parçalara ayrılıp denize atılsa dahi, parçaların kısa zamanda bir araya gelip canlanacağı söylenir. Keza pelikanın, katledilen yavrularını kendi kanıyla yeniden dirilttiğini de biliriz.
Dünyanın Kimi Maddeleri Vasıtasıyla Dünya İlahlarını ve Onların Hizmetkâr Ruhlarını Harekete Geçirebileceğimize Dair
Psellos'un büyücülerin âdeti olduğunu söylediği üzere, şerir ruhların habis ve batıl sanatlarla çağrılabileceğini kimse inkâr edemez, ki bu zevatı, vaktiyle Priapos kurbanlarında ve avret yerleri açıkta kurban sundukları Phagor putuna tapınmada görüldüğü gibi, son derece menfur ve iğrenç murdarlıklar takip eder ve kuşatırdı. Eski kilise ricalinin nefret celbeden bidatlerine dair okunanlar ile kadınların ahmakça taşkınlıklarının düşmeye meyyal olduğu, cadılarda ve fesatçı kadınlarda zahir olan melanetler de bunlardan farklı değildir (şayet rivayet doğruysa ve bir masaldan ibaret değilse). İşte şerir ruhlar bunlar ve benzeri vesilelerle davet edilir. Nitekim habis bir ruh, büyücü Kyops hakkında vaktiyle İoannes'e şöyle demiştir, İblis'in bütün kudreti onda ikamet eder, o cümle hükümranlıklar ile bir ittifaka girmiştir, biz de aynı şekilde onunla müttefikiz, Kyops bize itaat eder, biz de mukabilinde ona itaat ederiz.
Diğer taraftan, fevk-as-semavî meleklerin yahut ruhların hayırlı ameller, pak bir zihin, gizli dualar, huşu dolu bir tezellül ve benzeri yollarla celbedilebileceğini de kimse inkâr edemez. Binaenaleyh hiç kimse, benzer bir surette dünyanın birtakım maddeleri vasıtasıyla dünya ilahlarının yahut en azından bu ilahların hizmetkâr ruhlarının ve hadimlerinin, Hermes'in [Mercurius] ifadesiyle fevk-as-semavî ve daha yüce bir hiyerarşi dairesinde olmayan havaî ruhların tarafımızca celbedilebileceğinden şüphe etmesin. Nitekim kadim kâhinlerin istikbali haber veren heykeller ve suretler imal ettiklerini, bunlara yıldızların ruhlarını döküp zerk ettiklerini okuruz, ki bu ruhlar mezkûr suretlerde bir cebir ile tutulmamış, bilakis bu tür maddelerin tabiatlarına muvafık düştüğünü kabul ederek onlardan hoşnutluk duymuş, onların içinde daima ve ihtiyarî olarak ikamet etmiş, onlar vasıtasıyla konuşup harikulade işler izhar etmişlerdir, tıpkı habis ruhların insan bedenlerini istila ettiklerinde yapageldikleri gibi.
Bağlamalara, Bunların Hangi Neviden Olduğuna ve Ne Şekilde Yapılageldiğine Dair
Tabiî nesnelerin hassalarından ve harikulade tesirlerinden bahsettik. Şimdi hayret celbedici büyük bir bahsi anlamak icap eder, ki bu da insanların sevgiye yahut nefrete, maraza yahut sıhhate ve benzeri hallere bağlanmasıdır. Keza hırsızların ve haramilerin hiçbir yerde hırsızlık yapamayacak surette bağlanması, tüccarların hiçbir yerde alışveriş yapamayacak surette bağlanması, bir ordunun hiçbir sınırı aşamayacak surette bağlanması, gemilerin en şiddetli rüzgârlar dahi çıksa limandan ayrılamayacak surette bağlanması da bu kabildendir. Keza bir değirmenin hiçbir kuvvetle döndürülemeyecek surette bağlanması, bir sarnıç yahut pınarın içinden su çekilemeyecek surette bağlanması, toprağın mahsul veremeyecek surette bağlanması, bir mevkiin üzerine hiçbir şey inşa edilemeyecek surette bağlanması, ateşin ne kadar harlı olursa olsun içine atılan yanıcı hiçbir nesneyi yakamayacak surette bağlanması da böyledir. Keza
Şimşeklerin ve fırtınaların hiçbir zarar vermemesi için bağlanması, keza köpeklerin havlayamaması için bağlanması, yine kuşların ve vahşi hayvanların uçamaması yahut kaçamaması için bağlanması ve bunlara benzer, güçlükle inanılabilen lakin tecrübeyle sıklıkla bilinen şeyler de böyledir. Bu kabil bağlar büyücülükle, göz merhemleriyle, yağlarla, aşk iksirleriyle, nesneleri birbirine bağlayıp asmakla, yüzüklerle, tılsımlarla, güçlü muhayyile ve ihtiraslarla, suretler ve karakterlerle, efsunlar ve beddualarla, ışıklarla, sesle, sayılarla, sözler ve isimlerle, yakarışlarla, kurbanlarla, yemin ederek, ruhları çağırarak, takdislerle, adaklarla ve çeşitli batıl itikatlar, müşahedeler ve benzeri yollarla vücuda getirilir.
Büyülerin gücünün öylesine büyük olduğu rivayet edilir ki, onların her şeyi altüst etmeye, tüketmeye ve [okunamadı] muktedir olduğuna inanılır,
Moeris benim için bu otları Pontus’tan seçti, Ve nadide zehirleri, zira orada pek bol yetişir, Bu ecza ile Moeris’i çok kereler gördüm, Bir kurda dönüştüğünü ve ormanlarda gizlendiğini, Kabirlerden göçmüş ruhları efsunla çağırır, Ve biçilmemiş ekinleri başkasının tarlasından taşırdı.
Zalim Tanrıça Circe orada onları kuşatır, Vahşi suretlerle, ve dönüştürür yırtıcı hayvanlara.
Circe, Picus’tan aşk bulamayınca, Efsunlu asası ve cehennemi zehriyle, Onu bir kuşa çevirdi ve benekli kanatlarını, Turlu turlu renklere boyadı.
Lucan tarafından, hayaletleri çağıran o Teselyalı büyücü kadın bahsinde zikredilen bu kabil büyülerin bazıları şöyledir, nitekim şöyle der,
Kudurmuş köpeklerin köpüğü, Ki sudan korkar ve nefret ederler, Vaşağın bağırsakları, sırtlanın doğuştan düğümü, Yılanlarla beslenmiş bir geyiğin iliği,
Eksik değildi, gemileri durduran, O deniz bofa balığı dahi oradaydı, ne de ejderhanın gözü eksikti.
Apuleius’un da aşk celbetmeye gayret eden büyücü Pamphila hakkında anlattığı üzere, Fotis adında bir hizmetçi kız, Boeotius adlı bir delikanlının saçları yerine ona bir keçinin kıllarını (derisinden mamul bir tulum yahut kırbadan kesilmiş vaziyette) getirmişti. Delikanlı için aklını yitirmiş olan kadın (der müellif), kiremitli dama çıkar ve damın üst kısmında şark cihetine ve diğer tüm açılara açık, bu sanatlarına gayet elverişli büyük bir delik açar, ardından matemli evini münasip levazımla, her türlü baharatla, üzerlerine garip kelimeler kazınmış demir levhalarla, kazaya uğramış ve ardından pek feryat edilmiş gemilerin kıç taraflarıyla ve etrafa saçılmış defnedilmiş cesetlerin muhtelif uzuvlarıyla donatıp orada gizlice ibadet eder, şurada burunlar ve parmaklar, orada asılmış olanların pis tırnakları, başka bir yerde ise katledilenlerin kanları ve vahşi hayvanların dişleriyle parçalanmış kafatasları durmaktadır, sonra kurbanlar takdim eder (büyülenmiş sakatatlar henüz seğirip dururken) ve üzerlerine muhtelif sıvılar serper, kimi zaman pınar suyu, kimi zaman inek sütü, kimi zaman ise dağ balı ve bal şarabı döker, ardından o kılları düğümleyip yakılmak üzere türlü kokularla birlikte ateşe kor, derken derhal sihrin karşı konulamaz kudreti ve tanrıların kör gücüyle, kılları tüten ve çatırdayan o tulumlar bir adamın ruhuna bürünür, hisseder, işitir, yürür ve kıllarının yaydığı kokunun onları sevk ettiği yere doğru giderler ve delikanlı Boeotius’un yerine, neşeyle ve aşkla eve doğru sıçrayıp atlaya zıplaya gelirler. Augustinus da bu neviden sanatlarda öylesine mahir bazı büyücü kadınlar işittiğini nakleder ki, bunlar erkeklere peynir vererek onları derhal yük hayvanına çevirebilir ve iş bittiğinde onları yeniden insana dönüştürürlermiş.
Bazı Büyü Türlerinin Harikulade Hassaları Üzerine
Şimdi sizlere bazı büyülerin neler olduğunu göstereceğim, ta ki bunların misali üzerinden tüm bu mebhasın tetkikine bir yol açılsın. Bunların ilki aybaşı kanıdır, büyücülükte ne denli büyük bir kuvvete sahip olduğunu şimdi ele alacağız, zira dediklerine göre, şayet taze şarabın üzerine gelirse onu ekşitir ve şayet asmaya dokunacak olursa onu ebediyen heder eder ve yalnızca temasıyla dahi bütün nebatatı ve ağaçları kısır kılar, yeni dikilenlerin ise kurumasına yol açar, bahçedeki bütün otları yakıp kavurur ve meyvelerin ağaçlardan dökülmesine sebep olur, bir aynanın parlaklığını karartır, bıçakların ve usturaların ağzını köreltir, fildişinin letafetini soldurur ve demiri derhal paslandırır, pirinci paslatıp pek keskin kokutur, köpekler onu yalnızca tadacak olsalar kudururlar ve bu haldeyken birini ısırırlarsa o yara asla şifa bulmaz, bütün arı kovanlarını helak eder ve yalnızca temas ettiği kovanlardan arıları kaçırır, kaynatılan ketenleri karartır, kısraklar ona dokunursa kulunlarını düşürürler ve kadınlar ona yalnızca sürünecek olsalar düşük yaparlar, eşekler ise onunla temas etmiş tahıldan yedikleri müddetçe kısır kalırlar. Aybaşı bezlerinin külleri yıkanacak erguvani elbiselerin üzerine dökülürse renklerini değiştirir ve çiçeklerin rengini giderir. Siyah bir koçun yününe konulup gümüş bir bilezik içine bağlanırsa, humma-i mürettebe ve dördüncü gün humması gibi nöbetli sıtma illetlerini defettiğini söylerler, keza hastanın ayak tabanları bununla yağlanırsa ve bilhassa bu amel hastanın haberi olmaksızın bizzat kadın tarafından yapılırsa aynı tesiri gösterir, bundan maada sar’a nöbetlerini de tedavi eder. Lakin bilhassa, kudurmuş bir köpek tarafından ısırıldıktan sonra sudan veya içecekten korkan kimseleri, kadehin altına yalnızca bir aybaşı bezi konulması suretiyle behemehal iyileştirir. Bundan başka rivayet ederler ki, şayet aybaşı halindeki kadınlar tarladaki ekinlerin etrafında çıplak vaziyette dolaşırlarsa, ekinlere musallat olan bütün kurtları, tırtılları, kın kanatlı böcekleri, sinekleri ve cümle muzır haşaratı ekinin üzerinden dökerler, fakat bunu güneş doğmadan evvel yapmaya dikkat etmelidirler, aksi takdirde ekinin solup kurumasına sebebiyet verirler.
Ayrıca bunların doluyu, fırtınaları ve yıldırımları savuşturmaya muktedir olduğunu söylerler ki Plinius bundan daha tafsilatlı bahseder. Şunu biliniz ki, şayet Ay'ın küçülme vaktinde vuku bulurlarsa daha tesirli bir zehirdirler ve şayet Ay'ın küçülmesi ile hilal hali arasında vuku bulurlarsa çok daha büyük bir zehre dönüşürler, lakin Ay yahut Güneş tutulmasında vuku bulurlarsa, şifası gayrikabil bir zehir halini alırlar. Fakat en büyük kuvvete ilk yıllarda, hatta bekaret çağında vuku bulduklarında erişirler, zira evin direklerine yalnızca temas dahi etseler, o hanede hiçbir melanet tesir gösteremez. Keza bunlarla temas eden herhangi bir giysinin ipliklerinin yanamayacağını ve ateşe atılırlarsa yangının daha öteye sirayet etmeyeceğini söylerler. Yine şakayık kökünün kunduz hayası (castoreum) ile birlikte verilip hayız beziyle sıvanması halinde sarayı defettiği rivayet edilir. Dahası, bir tavşanın midesi yakılır yahut kavrulur da üzerine hayız beziyle yapılan bir buhur tatbik edilirse, tatar yaylarını hiçbir avı vuramaz hale getirir. Bir hayızlı kadının saç telleri gübre altına konursa yılanlar peydahlar, şayet yakılırlarsa kokularıyla yılanları kaçırırlar. İçlerinde öylesine muazzam bir zehirli kuvvet mevcuttur ki, zehirli mahluklara dahi zehir olurlar. Ayrıca büyücülükler arasında ehemmiyeti hiç de azımsanmayacak olan Hippomanes vardır, bu da yeni doğmuş bir tayın alnında bulunan, incir büyüklüğünde, kara ve zehirli küçük bir et parçasıdır; kısrak bunu derhal yemezse, bir daha asla yavrusunu sevmez ve emzirmesine müsaade etmez. Bu sebepten ötürü, toz haline getirilip aşık olan kimsenin kanıyla bir kadehte içilirse, aşkı celbetmekte pek harikulade bir kuvvete malik olduğunu söylerler. Yine aynı adla, yani Hippomanes diye anılan bir diğer büyü vasıtası daha vardır, bu da bir kısrağın aygır arzuladığı vakit fercinden süzülen zehirli bir ifrazattır; Vergilius terennüm ettiğinde bundan şöyle bahseder,
Buradan peydahlanır çobanların Hippomanes dediği o zehir, Kısrakların kasıklarından damlar ve gelir, Zalim üvey anaların kullandığı o kederli afet, Efsunlarla kudretli ecza arasına katarlar nihayet.
Hiciv ustası Iuvenalis de bundan bahseder,
Kaynatılan zehirler, efsunlar ve Hippomanes, Verilir damatlara, bunlara benzer nice heves.
Apollonius da Argonautika adlı eserinde Prometheus otundan bahseder; Kafkas Dağı üzerinde akbaba Prometheus'un ciğerini kemirdiği esnada, toprağa damlayan bozulmuş kandan neşet ettiğini nakleder.
Bu otun çiçeğinin safrana benzediğini, dışarıya sarkan ve biri diğerinden bir arşın boyu daha uzun olan çifte sapı bulunduğunu, toprağın altındaki kökün ise taze kesilmiş et gibi, kayın ağacınınki misali grimsi kara bir usare salgıladığını söyler; öyle ki bir kimse Proserpina'ya tazimini ifa ettikten sonra bedenini bununla sıvazlarsa, kılıçla da ateşle de helak edilemez. Ayrıca Saxo Grammaticus, Froton adında bir kimsenin var olduğunu, giydiğinde hiçbir silahın ucunun yahut keskin ağzının kendisine zarar veremediği bir kaftana malik bulunduğunu yazar. Misk kedisi de büyü usulleri bakımından pek zengindir, zira Plinius'un bildirdiğine göre, bir kapının sövelerine onun kanı sürüldüğünde, hokkabazların ve büyücülerin hünerleri öylesine hükümsüz kalır ki, ilahlar davet edilemez ve onlarla kelam etmeye hiçbir surette ikna olunamaz. Yine sol ayağının aşık kemiğinin külleriyle bir gelinciğin kanı kaynatılıp bu karışımla meshedilen kimselerin herkesin nefritini kazanacağı bildirilir. Aynı amel, gözün kaynatılmasıyla da hasıl olur.
Yine söylenir ki, düzbağırsak [NOT: rektum] hükümdarların ve iktidar sahibi ulu zevatın adaletsizliğine ve tefessühüne karşı, arzuhallerin hüsnükabul görmesi ve davalar ile ihtilafların nihayete ermesine vesile olması maksadıyla istimal edilir; bir kimse üzerinde bundan zerre kadar taşısa kafidir ve şayet sol kola bağlanırsa öylesine tesirli bir tılsımdır ki, bir adam bir kadına yalnızca nazâr eylese, kadının derhal onun peşinden gelmesini temin eder; ayrıca onun alın derisi efsunlara mukavemet gösterir. Yine derler ki, Satürn'ün kanı tesmiye ettikleri engerekşah (basilisk) kanı, büyü ilminde öylesine büyük bir kuvvete maliktir ki, onu üzerinde taşıyana kudretli rical katında arzuhallerinin, Hak katında dualarının hüsnükabul görmesini, hastalıklara şifayı ve her türlü imtiyazın bahşedilmesini temin eder. Keza derler ki bir kene, bir köpeğin sol kulağından koparılırsa ve baştan ayağa kara renkte ise, hayatın prognozunda pek büyük bir hassaya maliktir; zira hasta kimse, keneyi getiren ve ayağının ucunda durup kendisine marazını sual eden kimseye cevap verirse, muhakkak bir hayat ümidi mevcuttur; şayet hiçbir cevap vermezse helak olacaktır. Yine derler ki, kuduz bir köpeğin ısırdığı bir taş içeceğe konulursa nifak tohumu ekme kuvvetine maliktir ve köpeğin dilini ayakkabısının içine, başparmağının altına koyan kimseye köpekler havlamaz; bilhassa aynı adı taşıyan ot, yani köpekdili otu (cynoglossum) buna ilave edilirse tesir artar. Bir köpeğin eşinin (plasenta) zarı da aynı tesiri gösterir ve köpek yüreği taşıyan kimseden sair köpekler içtinap eder. Plinius, çalılıklarda ve böğürtlenliklerde yaşayan, büyü hünerleriyle dolu ve hayret verici işler vücuda getiren kızıl bir karakurbağasının mevcudiyetini nakleder; zira sol tarafındaki küçük kemik soğuk suya atıldığında, suyu derhal pek sıcak kılar; bu kemik vasıtasıyla köpeklerin hiddeti dindirilir, içeceğe konulursa sevgileri celbedilir ve bir kimseye bağlanırsa şehveti tahrik eder. Bilakis sağ tarafındaki küçük kemik ise sıcak suyu soğutur ve kemik oradan çıkarılmadıkça su bir daha asla ısınmaz; ayrıca bir yılan derisi içinde hastaya bağlanırsa dördüncü gün sıtmasını (quartana) ve sair bütün hummaları şifaya kavuşturduğu, aşkı ve şehveti teskin ettiği söylenir. Ve mezkur karakurbağasının dalağı ile yüreği, kendi zehirlerine karşı müessir bir panzehirdir.
Bunu Plinius böyle yazar. Keza bir insanın katledildiği kılıcın büyücülükte hayret verici bir kudrete sahip olduğu söylenir.
Zira gemin kantarması yahut mahmuzlar bundan mamul ise, ne kadar hırçın olursa olsun her türlü atın bunlar vasıtasıyla terbiye edilip uysallaştırılabileceğini söylerler, yine bir at bundan yapılan nallarla nallanacak olursa, son derece süratli ve çevik olacağı ve ne kadar sert sürülürse sürülsün asla yorulmayacağı rivayet edilir. Ne var ki üzerine birtakım tılsımlı karakterler ve isimler kazınmasını şart koşarlar. Ayrıca bir kimse insanların başının kesildiği bir kılıcı şaraba batırır ve hasta bundan içerse, dördüncü gün sıtmasından (quartana) şifa bulacağı söylenir. Yine bir ayının beyniyle hazırlanan bir kadeh içki kafatasından içilirse, bunu içenin bir ayı kadar vahşi ve hiddetli olacağı, kendisini ayıya dönüşmüş zannedip gördüğü her şeyi ayı sanacağı ve mezkûr kadehin tesiri zail olana dek bu cinnet hâlinde kalacağı, bu müddet zarfında ise kendisinde başka hiçbir maraz müşahede edilmeyeceği söylenir.
Yıldızlara mahsus tütsüler yahut buhurlar dahi, yıldızların şuaları altında semavi ihsanların vaktinde telakki edilmesi hususunda büyük bir kudrete sahiptir, zira hava ve nefes üzerinde pek şiddetle tesir icra ederler. Nitekim soluğumuz bu kabil buharlarla ziyadesiyle tebeddül eder, meğerki her iki buhar da birbiriyle benzer tabiatta olsun. Hava dahi zikredilen buharlar vasıtasıyla kolayca harekete geçtiğinden yahut süflilerin veya semavilerin keyfiyetleriyle müteessir olduğundan, göğsümüze ve hayati uzuvlarımıza her gün ve hızla nüfuz ederek bizi fevkalade bir surette benzer keyfiyetlere irca eder. Bu sebeptendir ki kehanette bulunacak olanların tahayyül kuvvetini tesir altına almak maksadıyla tütsüler istimal edilir, bunlar filhakika muayyen ilahlara tahsis edilmiş olduklarından bizi ilahi ilhama mazhar kılarlar. Böylece keten tohumu, pire otu tohumu, menekşe kökleri ve maydanoz ile yapılan tütsülerin gelecekte vuku bulacak şeyleri önceden görmeyi sağladığını ve kehânete medar olduğunu söylerler. Tütsülerin havada ne azim işler görebileceğine kimse şaşmasın, bilhassa Porphyrios ile birlikte mülahaza ettiğinde, münasip tütsülerden çıkan muayyen buharlar vasıtasıyla havi ruhların derhal celbedildiğini, keza gök gürültüleri, şimşekler ve benzeri şeylerin zuhur ettiğini görür.
Nitekim bir bukalemunun ciğeri evin damında yakıldığında, aşikâr olduğu üzere sağanakları ve şimşekleri celbeder.
Aynı minvalde başı ve boğazı meşe odunuyla yakılırsa fırtınalara ve yıldırımlara sebebiyet verir. Yıldızların münasip tesirleri altında icra edilen ve ruhların suretlerini havada yahut başka bir mahalde derhal tecelli ettiren tütsüler dahi vardır. Nitekim kişniş, kereviz, banotu ve baldıran otundan bir tütsü yapılırsa, ruhların derhal bir araya toplanacağını söylerler, bundan ötürü bunlara ruhların otları tesmiye edilir. Ayrıca kamışsı sagapen otunun kökünden, baldıran ve banotu suyuyla, yaprakları sakallı müllein otuyla, kırmızı sandal ağacı ve siyah haşhaşla yapılan bir tütsünün ruhları ve acayip suretleri tecelli ettirdiği söylenir, şayet bunlara kereviz ilave edilirse, ruhları her türlü mahalden kovar ve onların rüyetlerini ibtal eyler.
Aynı minvalde dağ nanesi, şakayık, nane ve Hint yağı bitkisinden (palma Christi) mamul bir tütsü, bütün habis ruhları ve batıl vehimleri defeder. Dahası muayyen tütsüler vasıtasıyla birtakım hayvanların bir araya toplandığı yahut firar ettirildiği söylenir, nitekim Plinius'un Liparis taşından bahsederken mezkûr taşın tütsüsüyle bütün canavarların inlerinden çağrıldığını naklettiği gibi, bir geyiğin boğazının üst kısmındaki kemikler yakıldığında bütün yılanları bir araya toplar, fakat geyiğin boynuzu yakıldığında neşrettiği dumanla hepsini kaçırır. Tavus kuşu tüylerinin tütsüsü dahi aynı tesiri hâsıl eder. Bir eşeğin ciğerleri yakıldığında zehirli olan her şeyi firara mecbur eder, bir atın yakılmış tırnağının dumanı fareleri kovar, katır tırnağı da aynı işi görür, şayet sol ayağının tırnağı ise sinekler dahi defolur. Söylediklerine göre bir ev yahut herhangi bir mahalde, sübye balığının ödü kırmızı Şam gülleri ve öd ağacı (lignum-aloes) ile macun yapılıp tütsülenir ve akabinde o mahalle bir miktar deniz suyu yahut kan saçılırsa, bütün hane su yahut kanla dolmuş gibi görünür, şayet sürülmüş araziden bir miktar toprak saçılırsa, arz zelzeleyle sarsılıyor gibi görünür. Şimdi bu kabil [okunamadı] içine bir kuvvet zerk eder ki bu kuvvet uzun müddet baki kalır, tıpkı vebanın bulaşıcı yahut zehirli bir buharının bir hanenin duvarında iki yıl boyunca mahfuz kalarak sakinlerine sirayet etmesi ve bir esvabın kıvrımlarında gizlenen veba yahut cüzzam illetinin aradan uzun zaman geçtikten sonra dahi onu giyene sirayet etmesi gibi. Bu sebeptendir ki suretlere, yüzüklere ve bu kabil büyü aletlerine ve gizli mahlukata muayyen tütsüler tatbik edilirdi ve Porphyrios'un zikrettiği veçhile, pek müessir neticeler verirdi. Söylediklerine göre şayet bir kimse Ay ile Güneş kavuşum hâlindeyken altın, gümüş yahut kıymetli başka bir nesneyi gizler ve mezkûr mahalli müsavi miktarlarda dövülüp baldıran suyuyla yoğrulmuş kişniş, safran, banotu, kereviz ve siyah haşhaş ile tütsülerse, bu suretle gizlenen nesne asla bulunamaz ve gasbedilemez, ruhlar onu daimî olarak muhafaza eder, şayet biri onu almaya yeltenecek olursa ruhlar tarafından hırpalanır ve cinnete duçar olur. Hermes dahi ruhları celbetmek hususunda ispermeçet balinası yağı (sperma ceti) tütsüsünün fevkinde bir şey bulunmadığını söyler, binaenaleyh bundan, öd ağacından, tere otundan, miskten, safrandan ve kırmızı günnükten mürekkep bir tütsü hazırlanıp çavuşkuşu kanı ile yoğrulursa, havi ruhları derhal cemeder, şayet mevtanın kabirleri civarında istimal olunursa ruhları ve ölülerin hayaletlerini bir araya toplar. Velhasıl Güneş'e matuf herhangi bir amel icra ettiğimizde güneşe mahsus nesnelerle, Ay'a matuf ise aya mahsus nesnelerle tütsü yapmamız iktiza eder, diğerleri de böyledir. Ve bilmek icap eder ki yıldızlar ve ruhlar beyninde zıddiyet ve adavet cari olduğu gibi, bunlara mahsus tütsülerde dahi...
...dumandır. Böylece öd ağacı ile Sulphur (kükürt), günnük ile cıva arasında bir zıtlık mevcuttur, nitekim öd ağacının dumanıyla celp edilen ruhlar, kükürdün yakılmasıyla dindirilip yatıştırılır. Tıpkı Proklos’un bir ruh örneğinde aktardığı gibi, bu ruh bir aslan suretinde görünmeyi adet edinmişken, önüne bir horoz çıkarılmasıyla birdenbire gözden kaybolmuştur, zira horoz ile aslan arasında bir zıtlık vardır, buna benzer şeyler hakkında da aynı mülahaza ve tatbikat gözetilmelidir.
BÖLÜM XLIV. Gezegenlere Hasredilen Bazı Buhurların Terkibi
Güneş için tütsüyü şu suretle hazırlarız, şöyle ki, safran, amber, misk, öd ağacı, pelesenk ağacı, defne meyvesi, karanfil, mürrüsafi ve günnük alınır, bunların hepsi ezilip hoş bir koku meydana getirecek nispette karıştırıldıktan sonra, bir kartalın beyni yahut beyaz bir horozun kanı ile hap veya tabletler tarzında yoğrulmalıdır.
Ay için kurutulmuş bir kurbağanın başından, bir boğanın gözlerinden, beyaz haşhaş tohumundan, günnükten ve kâfurdan bir tütsü yaparız, bu terkip aybaşı kanı veya bir kazın kanı ile yoğrulmalıdır.
Satürn için siyah haşhaş tohumu, banotu tohumu, adamotu kökü, mıknatıs taşı ve mürrüsafi alınıp bir kedinin beyni yahut [okunamadı] kanı ile bir araya getirilir. Jüpiter için dişbudak tohumu, öd ağacı, sığala yağı, benjoin reçinesi, lacivert taşı, bir tavus kuşunun teleklerinin uçları alınır ve bir leyleğin veya kırlangıcın kanıyla yahut bir geyiğin beyniyle yoğrulur.
Mars için sütleğen özü, kurtluca sakızı, amonyak sakızı, her iki çöplemenin de kökleri, mıknatıs taşı ve bir miktar kükürt alınır, hepsi bir geyiğin beyni, bir insanın kanı ve siyah bir kedinin kanıyla yoğrulur.
[okunamadı] güller ve kırmızı mercan alınır, [okunamadı] beyni ile yoğrulur.
Mercury (cıva) için mastika sakızı, günnük, karanfil, beşparmakotu ve akik taşı alınır, hepsi bir tilkinin yahut gelinciğin beyni ve bir saksağanın kanıyla yoğrulur.
Bundan maada, Satürn’e buhur olarak tarlateresi kökü vesair kokulu köklerin tamamı ile günnük ağacı hasredilmiştir, Jüpiter’e küçük hindistancevizi ve karanfil gibi kokulu meyveler, Mars’a sandal ağacı, servi, pelesenk ağacı ve öd ağacı gibi bütün kokulu odunlar, Güneş’e günnük, mastika, benjoin, sığala, ladin, amber ve misk gibi tüm reçineler, Venüs’e gül, menekşe, safran ve benzeri çiçekler, Merkür’e tarçın, kasia kabuğu, hindistancevizi kabuğu, turunç kabuğu, defne yemişi gibi odun ve meyvelerin tüm kabukları ile cümle kokulu tohumlar, Ay’a ise Hint yaprağı [NOT: Malabathrum kast edilmektedir], mersin ve defne yaprakları gibi bütün nebatatın yaprakları tahsis edilmiştir. Şunu da bilmek gerekir ki, mecusi hekimlerin ve büyücülerin kanaatine göre, sevgi, hüsnüniyet ve benzeri her hayırlı meselede güzel, kokulu ve kıymetli bir duman bulunmalı, nefret, gazap, sefalet ve benzeri her şer meselede ise kokuşmuş, kıymetsiz bir duman yer almalıdır. Zodyak’ın on iki burcunun da kendine mahsus buhurları vardır, nitekim Koç mürrüsafiye, Boğa tarlateresine, İkizler mastikaya, Yengeç kâfura, Aslan günnüğe, Başak sandala, Terazi kasnıya, Akrep cinsellik otu sakızına, Yay öd ağacına, Oğlak benjoine, Kova sütleğene, Balık ise kırmızı sığalaya sahiptir. Lakin Hermes en kudretli buhurun, yedi gezegenin kuvvetlerine muvafık surette yedi ıtriyattan mürekkep buhur olduğunu beyan eder, zira bu buhur Satürn’den tarlateresini, Jüpiter’den küçük hindistancevizini, Mars’tan öd ağacını, Güneş’ten mastikayı, Venüs’ten safranı, Merkür’den tarçını ve Ay’dan mersin ağacını alır.
Göz Merhemleri, Yağlar, Sevgi İlaçları ve Bunların Havassı Üzerine
Tabii ve semavi şeylerin ruhumuza intikali, ruhumuzu buna muvafık olarak çoğaltabilir, dönüştürebilir, başka surete sokabilir ve başkalaştırabilir, keza onların derunundaki hassaları da ruha nakşedebilir, öyle ki ruh yalnızca kendi cesedi üzerinde değil, civarındaki şeyler üzerinde de tesir gösterip görünür şualar, efsunlar ve dokunma vasıtasıyla onlara benzer nitelikler aşılayabilir. Zira ruhumuz kanın latif, saf, berrak, havari ve yağlı buharından ibaret olduğundan, cevher bakımından ruhumuza daha münasip olan benzer buharlardan göz merhemleri yapmak pek yerindedir, zira bu benzerlik sebebiyle ruhu daha ziyade harekete geçirir, cezbeder ve dönüştürürler. Birtakım merhemler ve sair terkipler de benzer hassalara sahiptir. Bu sebeptendir ki, bazen ellerin yahut libasların meshedilmesi suretiyle, dokunma neticesinde maraz, zehirlenme ve muhabbet hasıl olur. Keza ağızda tutulan bazı nesnelerle, öpüşler vasıtasıyla da muhabbet celbedilir, nitekim Vergilius’ta Venüs’ün Cupido’ya yalvardığını okuruz.
Göz ise, diğer duyulardan daha saf ve daha berrak idrak ettiği, şeylerin izlerini içimize daha keskin ve daha derin nakşettiği için, hayal gücünün ruhuyla herkesten ve her şeyden çok uyuşur, bu hal rüyalarda da zahirdir, zira işitilen şeylerden yahut diğer duyuların altına giren herhangi bir husustan ziyade, görülen şeyler zihnimize daha sık tecelli eder.
Binaenaleyh, göz merhemleri görme ruhunu tebdil eylediğinde, bu ruh muhayyileyi kolaylıkla tesiri altına alır, hakikaten de muhtelif suretler ve suretlerle etkilenen muhayyile, bunları aynı ruh vasıtasıyla harici görme duyusuna intikal ettirir, bu suretle onda harici nesneler tarafından tahrik edilmişçesine mezkûr suret ve şekillerin bir idraki vücuda gelir, öyle ki korkunç heykeller, ruhlar ve benzeri şeyler görülüyor gibi olur, nitekim havada yahut başka bir mekânda derhal ruhların suretlerini görmemizi sağlayan göz merhemleri yapılır, nitekim ben de insan ödü, siyah kedi gözü ve bazı başka nesnelerden bunu yapmayı bilirim. Benzer bir terkip çulluk, yarasa ve keçi kanından da yapılır, derler ki, şayet parlak, pürüzsüz bir çelik parçası misk otunun suyu ile meshedilip tütsülenirse, davet olunan ruhların görünmesini temin eder.
Nitekim insanlara uykularında konuşturan, yürüten ve uyanık insanların yaptığı şeyleri yaptıran, hatta kimi zaman uyanık insanların yapamayacağı yahut yapmaya cüret edemeyeceği şeyleri işleten birtakım buhur veya merhemler mevcuttur. Birtakım terkipler de vardır ki bize korkunç yahut latif sesler ve benzeri şeyler işittirir, işte cinnet getirenlerin ve melankoliye tutulanların, yalnızca kendi muhayyilelerinin içeride kurguladığı şeyleri dışarıda görüp işittiklerine inanmalarının sebebi budur, bu yüzden korkulmayacak şeylerden korkar, akıl almaz ve bütünüyle asılsız şüphelere kapılır, kendilerini kovalayan kimse yokken kaçar, huzurda hiç kimse yokken öfkelenip cenk eder ve korkulacak hiçbir şey yokken dehşete düşerler.
Sihirli terkipler de buhurla, göz merhemleriyle, yağlarla, iksirlerle, zehirlerle, kandiller ve ışıklarla, aynalarla, suretlerle, efsunlarla, tılsımlarla, seslerle ve musikiyle bu kabil tesirler husule getirebilir. Keza çeşitli ayinler, rasatlar, merasimler, inançlar ve itikatlar yoluyla da bu neticeler alınır ki bunların her biri sırası geldiğinde ele alınacaktır. Bu neviden sanatlarla yalnızca haller, vehimler ve hayaller meydana getirilmekle kalmaz, şairin Proteus, Periklymenos, Akheloos ve Erisikhthon’un kızı Mestra için naklettiği gibi, eşyanın kendisi de gerçekten değişime uğrar ve muhtelif suretlere bürünür, Nitekim Kirke de Odysseus’un yoldaşlarını böyle değiştirmiştir, eski zamanlarda da Lykaia Zeus’u kurbanlarında, adakların sakatatını tadan adamlar kurtlara dönüşürdü, Plinius bunun Demarkhos adında bir adamın başına geldiğini nakleder, Augustinus da aynı kanaattedir, zira kendisi İtalya’dayken birtakım kadınların peynir içine kattıkları büyüleri yolculara yedirerek onları yük hayvanına çevirdiklerini, istedikleri işleri gördürdükten sonra da onları yeniden insana dönüştürdüklerini ve bu halin Praestantius adında bir babanın başına geldiğini işittiğini ifade eder. Kutsal Metinler dahi Firavun’un büyücülerinin asalarını yılanlara, suyu kana çevirdiklerini ve buna benzer şeyler yaptıklarını şehadet etmektedir.
Âlemin ruhu, harikulade birtakım tesirlerin icrası namına semavi hassaları eşyaya zerk ederek tabiaten meydana gelen yahut sanatla yapılan her şeyi feyizli kıldığına göre, mezkûr nesneler yalnızca buhurlar, göz merhemleri, merhemler, iksirler veya benzeri yollarla tatbik edildiğinde değil, münasip surette sarılıp bağlandıklarında, boyna asıldıklarında veya en hafif bir temasla dahi olsa herhangi bir yolla uygulandıklarında kendi hassalarını üzerimize nakşederler.
Binaenaleyh bu bağlamalar, asmalar, sarmalar, tatbikler ve temaslar vesilesiyle bedenin ve zihnin arazları hastalığa, sıhhate, cesarete, korkuya, kedere ve sevince veya benzeri hallere tebdil olur, Bunlar, kendilerini taşıyanları sevimli yahut heybetli, makbul yahut merdud, muhterem ve muteber veya menfur ve mükerreh kılarlar. Bu kabil tesirlerin yukarıda anılan yollarla sirayeti, ağaçların aşılanmasında müşahede edilen halden farksız addedilir, zira ağacın gövdesinden aşılanan dala temas ve bağlama yoluyla hayati kudret sevk ve tebliğ olunur, nitekim dişi hurma ağacı da erkeğe yaklaştığında dallarını ona doğru eğer ve büker, bunu gören bahçıvanlar erkek ağaçtan dişiye halatlar bağlarlar, dişi ağaç sanki bu urgan vasıtasıyla erkeğin kudretini almışçasına yeniden dikelir. Aynı şekilde görüyoruz ki torpido balığına [NOT: Elektrikli vatoz] uzaktan uzun bir sırıkla dokunulduğunda dahi, dokunanın elini derhal uyuşturur. Her kim deniz tavşanına eliyle yahut bir değnekle dokunacak olsa, aklını yitirir. Keza rivayet olunur ki 'stella' tesmiye olunan balık bir tilki kanı ve pirinç çiviyle kapıya raptedilecek olsa, habis ilaçlar tesir edip zarar veremez. Yine anlatılır ki bir kadın bir iğne alıp üzerine pislik bulaştırır, sonra bunu bir insan cesedinin gömüldüğü toprağa sarar ve defin merasiminde kullanılmış bir bez içinde üzerinde taşırsa, taşıdığı müddetçe hiçbir erkek onunla cima eyleyemez. İşte bu misallerden anlıyoruz ki kimi nesnelerin belirli usullerle bağlanması, asılması yahut basit bir temas veya herhangi bir ipin teminiyle birtakım hassaları iktisap etmek mümkündür.
Bağlama ve asmanın kati kaidesini ve bu sanatın icap ettirdiği usulü bilmek zaruridir, şöyle ki bunlar muayyen ve münasip bir yıldız kümesi altında icra edilmeli, tel yahut ipek ipliklerle, muayyen hayvanların kılları veya kirişleriyle yapılmalıdır. Sarılacak nesneler ise eşyanın münasebetine binaen nebatat yapraklarına, hayvan postlarına veya latif kumaşlara sarılmalıdır, şayet bir şeyin Güneş'e mahsus hassasını celbetmek dilerseniz, o nesne defne yapraklarına yahut bir arslanın postuna sarılarak, gökte Güneş hüküm sürdüğü esnada altın bir iple ya da sarı renkli ipek bir kordonla boyna asılmalıdır, böylelikle o nesnenin şemsi hassasıyla teçhiz olunursun. Lakin Satürn'e tabi bir nesnenin hassasını arzu edersen, Satürn hükümran iken benzer şekilde o nesneyi alır, bir eşek derisine yahut cenazede kullanılmış bir beze sararsın, bilhassa kasvet hasıl etmesi için diliyorsan siyah bir iple boynuna asarsın. Diğerlerini de kıyas ile aynı surette fehmetmeliyiz.
Yine eskilerin her daim pek ziyade kıymet atfettikleri yüzükler, vakt-i merhununda yapıldıkları takdirde hassalarını benzer şekilde üzerimize nakşederler, şöyle ki bunları taşıyanın ruhunu neşe yahut keder ile müteessir eder, onu nazik yahut dehşet verici, cüretkâr yahut korkak, sevimli yahut nefret celbedici kılarlar, nitekim bizi hastalıklara, zehirlere, düşmanlara, habis ruhlara ve her türlü zararlı şeye karşı tahkim eder yahut en azından onların zıddı altında ezilmemize müsaade etmezler. Bu kabil yüzüklerin yapılma usulü şöyledir, her ne vakit bir yıldız kutlu bir surette talihli bir veçhe ile yahut [okunamadı] ile tulu ederse, o yıldızın hükmü altındaki taşı ve nebatı alır, o yıldıza münasip olan madenden bir yüzük yapar ve altına nebatı yahut kökü yerleştirerek taşı buna raptederiz, yalnızca [okunamadı].
suretlerin, isimlerin ve tılsımlı işaretlerin hakkedilmesini, keza münasip buhurlamaları geçerek, lakin Suretler ve Tılsımlı İşaretler konusunu işleyeceğimiz başka bir yerde bunlardan etraflıca bahsedeceğiz. Nitekim Philostratos'ta okuduğumuza göre, Hintlerin bilge bir hükümdarı, bu usulle yapılmış, yedi gezegenin erdemleri ve adlarıyla mühürlenmiş yedi yüzüğü Apollonios'a bahşetmiştir, o da günlerin isimlerine göre tevzi ederek her gün bunlardan birini takmış, bu sayede yüz otuz yıldan fazla yaşamış, dahası gençliğinin güzelliğini her daim muhafaza etmiştir. Benzer şekilde Mısır büyüsünde mahir olan İbranilerin kanun koyucusu ve önderi Musa'nın da, Josephus'un bildirdiğine göre, sevgi ve unutuş yüzükleri yaptığı rivayet edilir. Aristoteles'in naklettiğine göre, Kyreneliler arasında da muhabbet ve itibar celbeden bir Battos Yüzüğü bulunmaktaydı. Belirli bir filozof olan Eudamos'un yılan sokmalarına, büyü bağlarına ve habis ruhlara karşı yüzükler yaptığını da okumaktayız, aynı şeyi Josephus, Süleyman için de nakleder. Platon'da Lidya Kralı Gyges'in harikulade ve acayip hassalara malik bir yüzüğü olduğunu okuruz, taşını avucunun içine doğru çevirdiğinde kimse onu göremezdi, fakat kendisi her şeyi görürdü, bu yüzüğün sağladığı imkânla kraliçenin ırzına geçmiş, efendisi olan kralı katletmiş ve yoluna çıktığını düşündüğü kim varsa öldürmüştür, bu melanetleri işlerken de kendisini kimse görememiştir, nihayetinde bu [okunamadı].
Mekânların Hassası ve Hangi Mekânların Hangi Yıldıza Münasip Olduğu Üzerine
onlar, gerek oraya yerleştirilmiş nesnelerden, gerek yıldızların tesirlerinden, gerekse başka herhangi bir sebepten ileri gelir. Zira Plinius'un bir guguk kuşu hakkında naklettiği üzere, bir kimse onun sesini ilk kez nerede işitirse, sağ ayağının bastığı yer işaretlenip o ayak izi kazılırsa, o toprağın serpildiği yerde asla pire üremez. Aynı şekilde bir yılanın izinden toplanan tozun arıların arasına saçılmasının, onları kovanlarına geri döndürdüğü söylenir. Keza bir katırın içinde yuvarlandığı tozun bedene serpilmesinin şehvet hararetini teskin ettiği, bir doğanın yuvarlandığı tozun ise parlak kırmızı bir beze sarılarak bedene bağlanması halinde dördüncü gün nöbeti tutan hummayı iyileştirdiği anlatılır. Aynı veçhile, bir kırlangıç yuvasından alınan taşın da sara illetine tutulanları derhal rahatlattığı, hastanın üzerinde taşındığında, hususiyle bir kırlangıcın kanına yahut kalbine bulanmışsa, onu daima muhafaza ettiği söylenir. Bir kimsenin damarını açtırdıktan sonra aç karnına iken, yakın zamanda birinin sara nöbetiyle yere serildiği bir yerin üzerinden geçmesi halinde, aynı illete yakalanacağı rivayet edilmektedir. Plinius da sara nöbetiyle düşen kimsenin başını ilk vurduğu yere bir demir çivi çakmanın onu bu hastalıktan kurtaracağını bildirir. Yine herhangi bir heykelin başında biten bir otun [okunamadı] kırmızı bir iplikle giysinin bir yerine sarılıp bağlanmasının baş ağrısını derhal dindireceği, güneş doğmadan evvel derelerden yahut nehirlerden, toplayanı kimse görmeyecek şekilde devşirilen herhangi bir otun, hastanın haberi olmaksızın sol koluna bağlanması durumunda üç günlük hummayı şifaya kavuşturacağı söylenir. Lakin yıldızlara tahsis edilen mekânlar arasında bütün pis kokulu, karanlık, yer altındaki, dini ve matem dolu yerler, mezarlıklar, kabirler, insanların meskûn olmadığı evler, eski, virane, izbe, tekinsiz binalar, tenha inler, mağaralar ve çukurlar, balık havuzları, durgun su birikintileri, bataklıklar ve benzerleri Satürn'e tahsis edilmiştir. Jüpiter'e ise bütün imtiyazlı mekânlar, asillerin meclisleri, mahkemeler, kürsüler, talim yerleri, mektepler, muhtelif güzel kokular saçılmış veya serpilmiş bütün latif ve temiz mekânlar atfedilir [NOT: Kaynak metindeki matbaa dizgi hatası sebebiyle Mars'a dair kısım atlanmış, doğrudan mezbahalara geçilmiştir], mezbahalar, idam mahiyesindeki infaz yerleri, büyük muharebelerin cereyan ettiği ve katliamların yapıldığı yerler ve benzerleridir. Güneş'e aydınlık yerler, berrak hava, kralların sarayları, prenslerin divanları, hitabet kürsüleri, tiyatrolar, tahtlar ve cümle mülukane ve haşmetli mekânlar yaraşır. Venüs'e hoş pınarlar, yeşil çayırlar [NOT: Eksik kısım metin akışına göre Venüs'e bağlanan sulardır], Orpheus'a göre deniz, deniz kıyısı, hamamlar, raks meclisleri ve kadınlara mahsus bütün yerler münasiptir. Mercury (cıva) gezegenine dükkânlar, okullar, ambarlar, tüccarların ticaret hanları ve emsali yerler düşer. Ay'a ise yabanlar, ormanlar, kayalıklar, tepeler, dağlar, korular, ana yollar, zahire ambarları ve benzerleri aittir. Bu sebeptendir ki muhabbet celbetmeye gayret edenler, sanatlarının aletlerini, ister yüzük, suret, ayna yahut başka bir nesne olsun, bir müddet şehvetle meşhur umumhanelere gömüp gizlemeyi adet edinmişlerdir, çünkü pis kokulu mekânlarda duran şeylerin kokuşması, ıtriyat dolu yerdekilerin ise ıtırlı hale gelip hoş kokular kesbetmesi gibi, mezkûr aletler de orada zührevi bir hassaya bürünürler. Yeryüzünün dört köşesi de bu meseleyle irtibatlıdır. Bu yüzden Satürnyen, Marsiyen yahut Joviyen bir ot toplayacak olanlar Doğu'ya veya Güney'e yönelmelidir, bu durum kısmen Güneş'e nispetle şarkta kalmayı arzu etmelerinden, kısmen de başat evleri olan Kova, Akrep ve Yay burçlarının güney burçları olmasındandır, Oğlak ve Balık da öyledir. Lakin Venüsyen, Merküriyen yahut Luner bir ot toplayacak olanlar ise Batı'ya müteveccih olmalıdır, zira onlar garbî olmaktan hoşnut kalırlar.
Işık, Renkler, Mumlar ve Kandiller ile Muhtelif Renklerin Hangi Yıldızlara, Evlere ve Unsurlara İsnat Edildiği Üzerine
Işık dahi suretten ziyadesiyle pay alan bir niteliktir, yalın bir fiil ve idrakin bir temsilidir, evvelemirde Tanrı’nın Zihni’nden tüm varlıklara yayılır, lakin ışığın babası olan Baba Tanrı’da ilk hakiki ışıktır, akabinde Oğul’da taşkın ve cemal dolu bir parlaklık, Kutsal Ruh’ta ise Dionysios’un Seraphimler için söylediği veçhile, tüm akılları aşan yakıcı bir nurdur. Meleklerde ise neşredilmiş parlak bir akıl, aklın tüm sınırlarının ötesinde bol bir sevinçtir, yine de onu kabullenen aklın tabiatına göre muhtelif derecelerde alınır. Sonra semavi cisimlere iner, orada bir hayat hazinesine, tesirli bir üremeye, hatta zahir bir ihtişama dönüşür. Ateşte ise ona gökler tarafından aşılanmış fıtri bir canlılıktır.
Nihayetinde insanlarda berrak bir akıl yürütme, ilahi şeylerin marifeti ve külli akli melekedir, lakin bu durum ya Meşşailerin iddia ettiği gibi bedenin mizacı sebebiyle, ya da daha doğru bir ifadeyle, her birine dilediği gibi bahşeden İnayet Sahibi’nin rızası mucibince türlü türlüdür. Oradan muhayyileye geçer, henüz duyuların fevkindedir lakin ancak tahayyül edilebilir haldedir, oradan da duyulara, bilhassa gözlerin duyusuna intikal eder. Gözlerde zahir bir berraklık halini alır ve diğer şeffaf cisimlere doğru yayılır, buralarda bir renge ve parıldayan bir güzelliğe bürünür, lakin karanlık cisimlerde faydalı ve doğurgan bir fazilettir, en derindeki merkeze kadar nüfuz eder, orada şuaları dar bir mevkide toplandığında eziyet verici ve yakıcı, karanlık bir hararete dönüşür, öyle ki her şey ışığın kudretini kendi istidadı nispetinde idrak eder, bütün bunlar canlandırıcı bir sıcaklıkla kendisine bağlanan ve her şeyin içinden geçerek kendi niteliklerini ve faziletlerini her şeye aktaran ışıktır. Bu sebeptendir ki Mecusiler ve büyücüler, hasta bir kimsenin idrarının o kimsenin gölgesine serpilmesini yahut Güneş’e veya Ay’a karşı açıkta bırakılmasını menederler, zira ışığın nüfuz eden şuaları, hasta cisimlerin muzır keyfiyetlerini süratle beraberinde taşıyarak karşıdaki cisme iletir ve onu aynı cinsten bir nitelikle tesir altına alır. Efsuncuların kendi efsunlarını gölgeleriyle örtmeye itina göstermelerinin sebebi de budur. Nitekim misk kedisi dahi yalnızca gölgesinin temasıyla bütün köpekleri dilsiz bırakır. Keza yıldızların kaidelerine uygun olarak vaktinde seçilmiş, birbiriyle ahengine göre tertip edilmiş muayyen maddelerden ve sıvılardan kandiller, meşaleler, mumlar ve benzeri vasıtalarla suni surette birtakım ışıklar vücuda getirilir, bunlar yakılıp da tek başlarına parıldadıklarında, insanların ekseriya hayretle karşıladığı harikulade ve semavi tesirler husule getirmeye meyyaldir, nitekim Plinius, Anaxilaus’a atıfla kısrakların çiftleşme sonrasındaki bir zehrinden bahseder ki bu zehir meşalelerde yakıldığında etrafta dehşetli at başları manzarası zahir eder, benzer bir hal eşekler ve sineklerle de icra edilebilir, bunlar balmumu ile kıvama getirilip yakıldığında acayip bir sinek manzarası peydah olur, bir yılanın derisi kandilde yakıldığında ise yılanların görünmesine yol açar. Rivayet olunur ki üzümler çiçek açtığında, bir kimse içini yağla doldurduğu bir şişeyi onlara bağlar ve üzümler olgunlaşana dek kendi haline bırakırsa, bilahare bu yağ bir kandilde yakıldığında üzümlerin zuhur etmesini temin eder. Diğer meyvelerde de hal böyledir, şayet kantaron otu bal ve çavuşkuşu kanı ile karıştırılıp bir kandile konursa, etrafta duranlar mutad olandan çok daha azametli görünür, berrak bir gecede yakıldığında ise yıldızlar birbirinden dağılmış gibi temaşa edilir. Mürekkep balığının mürekkebinde dahi böylesi bir kuvvet vardır ki bir kandile konulduğunda siyahi insanların görünmesini intaç eder. Keza rivayet edilir ki Satürn tabiatlı muayyen nesnelerden mamul bir mum yakıldıktan sonra yeni vefat etmiş bir insanın ağzında söndürülürse, sonraları yalnız başına her parıldayışında çevresinde bulunanların üzerine büyük bir keder ve korku salacaktır.
Hermes bu kabil meşalelerden ve kandillerden etraflıca bahseder, keza Platon, Kyranides ve müteahhir müelliflerden Albertus dahi bu hususi meseleye dair bir risalesinde bunlardan söz açar. Renkler de nesnelerle karıştıklarında onları muvafık oldukları yıldızların tesirine maruz bırakan bir nevi ışıktır. İleride sabit yıldızların tabiatlarının dahi kendileriyle fehmedildiği, kandillerin ve mumların alevlerine de tatbik edilebilecek olan gezegenlerin ışıkları hükmündeki birtakım renklerden bahsedeceğiz. Lakin burada, melez ve süfli şeylerin renklerinin muhtelif gezegenlere nasıl taksim edildiğini nakledeceğiz, zira siyah, parlak, topraksı, kurşuni ve kahverengi renklerin tamamı Satürn ile irtibatlıdır. Safir rengi, havai renkler ve gümüşi olanlar Jüpiter’e aittir. Kırmızı, yakıcı ve ateşin renkler Güneş’e benzer. Lakin bütün beyaz, latif, zarif, yeşil, kırmızımtırak, safran ile erguvan arasındaki renkler Venüs’e, Mercury (cıva) ve Ay’a benzer. Bundan gayrı, göğün evleri [NOT: astrolojik evler] arasında birinci ve yedinci ev beyaz renge, ikinci ve on ikinci ev yeşile, üçüncü ve on birinci ev safrana, dördüncü ve onuncu ev kırmızıya, beşinci ve dokuzuncu ev bal rengine, altıncı ve sekizinci ev ise siyaha maliktir.
Unsurların da kendilerine mahsus renkleri vardır ki tabiiyyat felsefecileri mizaçları ve bunların tabiatının vasıflarını bu renklerle tayin ederler, zira soğukluk ve kuruluktan neşet eden topraksı bir renk esmer ve siyahtır, sevdavî ahlatı ve Satürn tabiatını aşikâr eder, beyaza çalan mavi ise balgamı gösterir, çünkü soğukluk beyazlık, nem ve kuruluk ise siyahlık husule getirir, kırmızımtırak renk kana delalet eder, lakin ateşli, alevli ve yakıcı derecede sıcak olanlar safrayı bildirir ki safran tabiatı, letafeti ve diğerleriyle karışmaya müheyya oluşu hasebiyle daha pek çok renge sebebiyet verir, zira kan ile karışır da kanda galebe bulunursa parlak bir kırmızı peydah olur, safra galebe çalarsa sarımtırak kırmızı bir renk husule gelir, şayet müsavi bir ihtilat vuku bulursa koyu ve kederli bir kırmızı ortaya çıkar. Lakin şayet yanık safra kan ile karışırsa kendir rengi hâsıl olur.
ve kan galebe çalarsa kırmızı, şayet sarı safra baskın gelirse kırmızımtırak olur, lakin kara safra hıltı ile karışırsa siyah bir renk meydana getirir, fakat kara safra ve balgam ile eşit nispette bir arada bulunursa kenevir rengi hâsıl eder, balgam galip gelirse çamur rengi, kara safra galip gelirse mavimsi olur,
fakat yalnızca balgam ile eşit nispette karışırsa limon sarısı bir renk verir, nispet eşit değilse solgun yahut solguncadır. Bütün renkler ipekte, madenlerde, şeffaf maddelerde ya da kıymetli taşlarda ve bilhassa canlı varlıklarda olmak üzere renk bakımından semavi cisimlere benzeyen nesnelerde bulunduklarında daha ziyade tesirlidir.
Büyüleme [Fascinatio]
Büyüleme, cadının ruhundan neşet edip büyülenen kimsenin gözlerinden geçerek yüreğine dahil olan bir bağlamadır. Büyülemenin vasıtası ise ruhtur, diğer bir deyişle yüreğin hararetiyle en saf kandan tevellüt eden saf, berrak ve latif bir buhardır. Bu cevher, gözler vasıtasıyla daima kendine benzeyen ışınlar yayar, bu ışınlar saçıldıklarında beraberlerinde ruhani bir buhar ve bu buhar da kan taşır, nitekim çapaklı ve kızarmış gözlerde de bu hal müşahede edilir; zira bunların karşısında durup kendilerine bakan kimsenin gözlerine fırlatılan ışınlar, ifsat olmuş kanın buharını kendisiyle birlikte taşır ve sirayet yoluyla bakanın gözlerine de benzer bir illet bulaştırır. Böylece göz açılıp kuvvetli bir muhayyile ile bir kimseye dikildiğinde, ruhun taşıyıcısı [vehiculum] olan şualarını karşısındakinin gözlerine fırlatır, vuranın kalbinden harekete geçirilen bu latif ruh, büyülenen kimsenin gözlerine çarpar, vurulanın göğsünü istila eder, kalbini yaralar ve ruhuna sirayet eder. Nitekim Apuleius şöyle der, "Gözlerin, gözlerimden süzülüp içimdeki bağra inerek iliklerimde son derece şiddetli bir yangın uyandırıyor." İmdi bilesin ki, insanlar en ziyade, büyüleyenlerin bakışının keskinliği ile kendi bakışlarının keskinliğini sıkça göz göze gelerek birleştirdiklerinde, gözleri karşılıklı olarak birbirine dikildiğinde ve ışın ışına, nur nura ulaştığında büyülenirler, zira o vakit birinin ruhu diğerinin ruhuna kavuşur ve kıvılcımlarını oraya mıhlar. Böylece kuvvetli bağlar hasıl olur ve bütün bedene nüfuz eden bir ok yahut darbe misali, ansızın vaki olan bir bakışla, sırf gözlerin ışınlarıyla dahi en şiddetli aşklar alevlenir, bundan ötürü yaralanan ruh ve âşıkane kan, katledilenin intikam kanı ve cerahatinin onu katleden üzerine yönelmesi gibi, âşığa ve afsuncuya doğru yönelir. Nitekim Lucretius bu âşıkane büyülenmelere dair şöyle terennüm etmiştir,
Beden darbeyi almıştır lakin zihin, Bütün azalar hemhal olur yara ile lâkin bilinsin ki, Kan, darbeyi almış olanda zahir olur.
Büyülemenin kudreti bilhassa gözlerin buharları hislerin emrine girdiğinde işte bu derece büyüktür. Bu sebeple cadılar, ruhu şu yahut bu surette tesir altına almak ve kuvvetlendirmek gayesiyle sürmeler, merhemler, muska kabilinden bağlar ve benzeri nesneler kullanırlar. Muhabbet celbetmek için hippomanes [NOT: Kısrakların doğum esnasında salgıladığı veya tayların alnında bulunduğuna inanılan afrodizyak madde], kumru yahut serçe kanı gibi Zühre [Venüs] tabiatlı sürmeler tatbik ederler. Korku salmak için kurt veya misk kedisi gözü gibi Merih [Mars] tabiatlı sürmeler istimal ederler. Sefalet yahut maraz getirmek için ise Zuhal [Satürn] tabiatlı olanları kullanırlar, sair hususlar da buna kıyas edilir.
Harikulade Havass Hâsıl Eden Birtakım Müşahedeler Üzerine
Bazı ameliyelerin ve müşahedelerin tabii nesneler üzerinde muayyen bir kudreti haiz olduğunu, hastalıkların şu ya da bu minval üzere defedilebileceğini yahut celbedilebileceğini söylerler. Nitekim hastanın tırnak kırıntıları keten bir beze sarılarak diri bir yılanbalığının boynuna bağlanır ve balık suya salınırsa, dört günde bir gelen sıtmanın [quartana] defedilebileceğini rivayet ederler. Plinius da hastanın el ve ayak tırnaklarının kırıntılarının balmumu ile karıştırılmasının dört günde bir, üç günde bir ve her gün tutan sıtmaları iyi ettiğini, şayet bunlar güneş doğmadan evvel bir başkasının kapısına tutturulursa bu kabil illetleri şifaya kavuşturacağını zikreder. Keza tırnak kırıntılarının tamamı karınca yuvalarına bırakılır ve rivayete göre tırnakları ilk çekmeye başlayan karınca yakalanıp boyna asılırsa,
boynuna asılır, böylece hastalık giderilmiş olur. Yıldırım çarpmış odunun insanın arkasından geriye doğru fırlatılmasıyla her türlü hastalığın iyileştirilebileceğini, dört günde bir tekrarlayan nöbetli hummalarda ise darağacından alınmış bir çivinin yüne sarılıp boyna asılmasının şifa verdiğini söylerler, yine darağacından alınmış ve güneş görmeyecek biçimde toprağa gömülmüş bir ip de aynı etkiyi gösterir. Keza sert bir ur yahut çıbandan muzdarip olanın boğazına vakitsiz ölmüş bir kimsenin eliyle dokunulduğunda dert defedilir. Doğum sancısı çeken bir kadının yatağına, bir insanın, bir yaban domuzunun yahut bir ayının tek bir darbeyle öldürüldüğü bir taş yahut kargı konursa kadının zahmetinin derhal hafifleyeceği söylenir. Aynı şekilde, bir insanın bedeninden çıkarılmış ve henüz yere değmemiş bir mızrağın da aynı tesiri gösterdiği rivayet edilir, keza insan bedeninden çıkarılmış ve toprağa değmemiş oklar uzanmış birinin altına yerleştirilirse muhabbet hasıl eder. Yine bir insanın katledildiği biçimde öldürülmüş vahşi bir hayvanın etiyle hazırlanan yemeğin sarayı iyileştirdiği anlatılır. Ayrıca ayaklarını yıkadığı su ile gözlerini üç kez yıkayan kimsenin gözlerinin asla ağrımayacağı yahut çapaklanıp bulanmayacağı söylenir. Kimi kimselerin kasık hastalıklarını, dokuma tezgâhından alınmış ve her düğümde bir dul kadının adı anılarak yedi yahut dokuz düğüm atılmış bir iplikle sağalttığı rivayet olunur. Sığır dalağının, ağrıyan dalağın üzerine yayılması da şifa verir, şu şartla ki bunu uygulayan kişi, dalağı iyileştirmek ve dindirmek maksadıyla ilaç tatbik ettiğini ikrar etmelidir, bundan sonra hastanın bir yatak odasına kapatılması, kapının bir yüzükle mühürlenmesi ve belli bir mısranın on dokuz kez tekrar edilmesi gerektiği söylenir. Yeşil bir kertenkelenin idrarı, hastanın yatak odasının önüne bir kap içinde asılırsa ve hasta içeri girip çıkarken eliyle buna dokunursa aynı hastalığı giderir. Keza bir buzağı idrarı içinde öldürülen kertenkelenin, onu oraya koyanın şehvetini dizginlediği söylenir, lakin kendi idrarını bir köpeğin idrarına katan kimsenin zührevi fiillerde uyuşuklaşacağı ve bellerinde hissizlik duyacağı rivayet edilir. Sabah vakti insanın kendi idrarını ayağına damlatmasının her türlü kötü ilaca karşı bir deva olduğu söylenir. Ağaca tırmanan küçük bir kurbağanın ağzına tükürülüp ardından kaçmasına izin verilirse öksürüğü iyileştirdiği anlatılır. Plinius'un bahsettiği şey hayret vericidir lakin tecrübe etmesi kolaydır, şayet bir kimse uzaktan yahut yakından bir başkasına vurduğu bir darbeden ötürü kederlenirse, darbeyi indirdiği elinin ayasının ortasına derhal tükürdüğü takdirde vurulan taraf acıdan anında kurtulacaktır. Bu usul, fena halde incinmiş dört ayaklı bir hayvanda dahi sınanıp doğrulanmıştır, kimi kimseler ise darbeyi indirmeden evvel şiddetlendirirler. Benzer biçimde, elde tükürük taşımak yahut giyilmeden evvel sağ ayağın pabucuna tükürmek, tehlikeli bir mahalden geçilirken faydalıdır. Bir kurdun yakalanıp, kemikleri kırılmaksızın bacaklarından bir bıçakla peyderpey kan akıtılır ve bu kan tarlanın sınırlarına serpilip hayvan da ilk çıkarıldığı yere gömülürse, kurtların o tarlaya gelmeyeceğini söylerler. Trezenium ahalisi olan Methanalılar, güney rüzgârının bağlara vereceği zararı defetmek için bunu kati bir çare saymışlar, bunu her daim en kesin tecrübelerle sabit bulmuşlardır, zira rüzgâr eserken beyaz bir horoz iki kişi tarafından ortadan ikiye ayrılır, her ikisi de kendi parçasını tutarak bağın etrafında dolaşır ve devirlerine başladıkları yerde buluşup horozun parçalarını oraya gömerler. Keza bir kimse bir engereği bir asa ile buhar üzerinde tutarsa kehanette bulunacağı, yılan dövülmüş bir asanın ise gebe kadınların hastalıklarına iyi geldiği söylenir. Bunları Plinius aktarır. Kök ve ot toplarken, evvela bir kılıçla bunların etrafına üç daire çizilmesi, ardından aksi rüzgâra dikkat edilerek topraktan sökülmesi gerektiği de söylenir.
Yine söylenir ki, şayet bir kimse bir ölüyü bir iple evvela dirsekten en büyük parmağa, sonra omuzdan aynı parmağa ve nihayetinde baştan ayağa kadar üç kez ölçerse, daha sonra başka biri aynı iple aynı minval üzere ölçüldüğünde felah bulamaz, bahtsız olur, sefalete ve kedere duçar olur. Albertus ise Cyranides'e dayanarak der ki, bir kadın sana muhabbet bağlamak kastıyla büyü yapmışsa, onun yattığı çarşafı al, başlığının ve sağ yeninin içinden dışarıya doğru bevlet, büyü bozulacaktır. Plinius ise gebe kadınların yanında yahut onlardan birine ilaç verilirken parmakları tarak dişleri gibi birbirine kenetleyerek oturmanın bir büyü olduğunu söyler. Bu durum, Herakles'e gebe olan Alkmene'de tecrübe ile bilinmiştir, şayet bu kenetlenme bir yahut iki dizin etrafında yapılırsa tesiri daha da fena olur. Bağdaş kurup oturmak dahi sihirdir, bu sebeple hükümdarların ve hâkimlerin meclislerinde bütün işleri engelleyen bir fiil sayılarak men edilmiştir. Ve denir ki, kapı önünde duran biri, bir kadınla yatmakta olan erkeği ismiyle çağırır da o da cevap verirse, çağıran kişi kapıya ağzı aşağı bakacak biçimde bir bıçak yahut iğne saplayıp kırarsa, yatakta bulunan erkek mezkûr nesneler orada kaldığı müddetçe o kadınla cima edemez.
Çehre, Tavır, Bedenin Hali ve Sureti ile Bunların Hangi Yıldızlara Tekabül Ettiği, Kehanet İlimlerinden Olan Fizyonomi, Metoposkopia ve Kiromansinin Temellerini Nereden Aldığı Üzerine
Bize arızi olan çehre, tavır, hareket, duruş ve beden sureti, [...]
Semavi ihsanları kabul etmeye sevk eder ve bizi ulvi cisimlere maruz bırakarak içimizde belirli tesirler hasıl eder, nitekim çöpleme otunda da durum bundan farklı değildir, zira bu otu toplarken yaprağı yukarı doğru çekersen hıltları yukarı çekip kusmaya sebep olur, aşağı doğru çekersen hıltı aşağı çekmek suretiyle müshil tesiri gösterir. Yüz ifadesinin ve tavrın, görme duyusunu, muhayyileyi ve hayvani ruhu ne denli etkilediğini bilmeyen yoktur, nitekim nesil yetiştirmek üzere birleşenler, çoğu vakit o esnada kendi zihinlerinde şekillendirdikleri yahut tahayyül ettikleri çehrenin bir intibaını peydahlanan çocuklara nakşetmeye meylederler, tıpkı bir hükümdarın şehirdeki mülayim ve neşeli çehresinin halkı sevindirmesi, fakat haşin ve kederli oluşunun onları dehşete düşürmesi gibi, tıpkı feryat edip ağlayan bir kimsenin tavrının ve yüz ifadesinin insanı kolayca merhamete getirmesi gibi, tıpkı sevimli bir kimsenin suretinin kolaylıkla aşka sevk etmesi gibi. Bilmelisin ki bedenin ahenkleri mahiyetindeki bu kabil tavırlar ve suretler, kokuların, bir ilacın ruhunun ve batıni temayüllerin nefsi maruz bırakmasından farksız bir biçimde bedeni semavi cisimlere maruz bırakır. Zira ilaçlar ve zihnin temayülleri göğün muayyen nizamlarıyla nasıl takviye edilirse, bedenin tavrı ve hareketi de göklerin muayyen tesirleriyle öylece bir müessiriyet kazanır. Nitekim Satürn’e benzeyen tavırlar vardır ki bunlar melankolik ve kederlidir, bağrını dövmek, başına vurmak gibi, keza dindarca olanlar da böyledir, diz çökmek ve dua eden birinde olduğu gibi bakışlarını yere dikmek, keza ağlamak ve Satürn tabiatlı bir kimsenin sergilediği benzeri haller gibi, tıpkı hicivcinin böyle birini tarif ederken söylediği veçhiyle,
Eğik başıyla, gözleri yere çakılmış, Isırır öfkeli sözlerini ve mırıltılı bir sedayı Dışa vurur sarkıttığı dudaklarıyla
Neşeli ve dürüst bir yüz ifadesi, hürmetkâr bir tavır, sevinen ve metheden bir kimseninki gibi el çırpmak, keza ibadet eden bir kimseninki gibi başı yukarı kaldırarak diz çökmek Jüpiter’e atfedilir. Ekşi, haşin, zalim, öfkeli, kaba bir çehre ve tavır Mars’a atfedilir.
Güneş’e mensup olanlar izzetli ve cesur tavırlar ile çehrelerdir, keza açıkta gezinmek, bir kralı tek diziyle tazim eden biri gibi diz çökmek de böyledir. Venüs’e mensup olanlar rakslar, sarılmalar, kahkahalar, sevimli ve güler yüzlü çehrelerdir. Merkür’e [cıva] mensup olanlar kararsız, çevik, değişken ve benzeri tavırlar ile çehrelerdir. Ay’a mensup olanlar ise müteharrik, mütereddit, çocuksu ve benzeri hallerdir. Tavırlardan bahsettiğimiz gibi, insanların suretleri de böylesine tefrik edilir. Zira Satürn bir insanın siyah ve sarımtırak renkte, zayıf, kambur, sert tenli, damarları belirgin, tüm bedeni kıllı, küçük gözlü, çatık kaşlı, seyrek sakallı, iri dudaklı, gözleri yere dikili, adımları ağır, yürürken ayaklarını birbirine çarpan, hilekâr, kıvrak zekâlı, baştan çıkarıcı ve katil ruhlu olacağına delalet eder. Jüpiter bir kimsenin solgun renkli, koyu kırmızımtırak, yakışıklı bedenli, boylu boslu, cesur, büsbütün siyah olmayan iri gözlü, geniş gözbebekli, basık ve orantısız burun delikli, ön dişleri büyük, kıvırcık saçlı, güzel tabiatlı ve terbiyeli olacağına işaret eder. Mars insanı kızıl, kızıl saçlı, yuvarlak yüzlü, sarımtırak gözlü, korkunç ve keskin bakışlı, cüretkâr, neşeli, mağrur ve hilekâr kılar. Güneş insanı yanık tenli, sarı ile siyah arası, kızılla karışık renkte, kısa boylu lakin yakışıklı bedenli, fazla kıllı olmayan ve kıvırcık saçlı, sarı gözlü, bilge, sadık ve övülmeye hevesli kılar. Venüs bir insanın siyaha meyleden lakin kırmızının karışımıyla daha ziyade beyaz, yakışıklı bedenli, güzel ve yuvarlak yüzlü, güzel saçlı, siyahlığı daha keskin olan güzel gözlü, terbiyeli ve dürüst aşka mail, keza müşfik, sabırlı ve neşeli olacağına işaret eder. Merkür bir insanın pek beyaz olmayan, siyah, uzun yüzlü, yüksek alınlı, güzel gözlü, siyah olmayan, düz ve uzun burunlu, seyrek sakallı, uzun parmaklı, maharetli, ince bir tetkikçi, dönek ve pek çok talihin rüzgârına tabi olacağına işaret eder. Ay bir insanın beyaz renkli, azıcık kırmızıyla karışık, güzel endamlı, üzerinde bazı benler bulunan yuvarlak yüzlü, tamamen siyah olmayan gözlü, çatık kaşlı, keza müşfik, nazik ve cana yakın olacağına delalet eder. Burçların ve burç yüzlerinin de kendilerine mahsus şekilleri ve suretleri vardır ki bunları bilmek isteyen kimse astroloji kitaplarında aramalıdır. Nihayetinde kehanet sanatlarından olan fizyonomi ve metoposkopinin istinat ettiği zemin bu suretler ve tavırlardır, keza gelecekteki hadiseleri illet olarak değil, aynı illetin husule getirdiği benzer tesirler vasıtasıyla birer alamet olarak haber veren kiromansi de böyledir. Her ne kadar bu muhtelif kehanet nevilerinin süfli ve zayıf alametlerle icra edildiği zannedilse de, bunlardan çıkarılan hükümler, kehanet hurafe sebebiyle değil de bedenin tüm cüzlerinin ahenkli tekabüliyeti hasebiyle yapıldığında, hafife alınmamalı yahut mahkûm edilmemelidir. Dolayısıyla her kim tabiatta, tahsilde, amelde, harekette, tavırda, çehrede, zihnin temayüllerinde ve mevsimin elverişliliğinde semavi cisimleri ne kadar kusursuz taklit ederse, göksel cisimlere o derece benzer ve onlardan o nispette büyük ihsanlar kabul edebilir.
Doğal sebeplere dayanan, her birinin kendi sanatında ve tecrübesinde muhtelif şeylerde mevcut olduğu bilinen başka kehanet türleri de vardır ki tabipler, çiftçiler, çobanlar ve gemicilerin her biri bunlar vasıtasıyla muhtemel işaretlerden hareketle geleceğe dair öngörülerde bulunurlar. Aristoteles de Zamanlar Kitabı’nda bu türlerin birçoğundan bahsetmiştir. Bunlar arasında en mühimleri Auguria ve Auspicia’dır ki vaktiyle Romalılar katında öyle büyük bir itibara sahiptiler ki Augurların tavsiyesi olmaksızın hususi yahut umumi işlere dair hiçbir teşebbüste bulunmazlardı, nitekim Cicero da Kehanet Kitabı’nda Etrurya ahalisinin bu sanat olmaksızın hiçbir iş tutmadığını etraflıca beyan eder. Auspicia’nın da muhtelif türleri mevcuttur, zira kimilerine Pedestria, yani dört ayaklı hayvanlardan çıkarılanlar denir, kimilerine kuşlardan çıkarıldıkları için Alaria [Metinde 44uenria] denir, kimileri gök gürültüsü ve şimşeklerden çıkarıldıkları için semavidir, kimilerine tapınakta yahut başka bir yerde herhangi bir şey düştüğünde Caduca adı verilir, kimileri de kurbanlardan çıkarıldıkları için mukaddestir. Bunlardan bazıları, meselâ bir kurbanın sunaktan kaçması, yahut darbe aldığında böğürmesi ya da gövdesinin düşmesi gereken kısmından farklı bir yerine yığılması halinde Piacula ve meşum Auspicia olarak adlandırılırdı. Bunlara bir de Exauguratio, yani Augur’un Auspicium’u müşahede etmek ve kaydetmek için kullanmayı adet edindiği asanın elinden düşmesi hali eklenir. Michael Scotus on iki türlü Auguria’dan bahseder, şöyle ki, sağ cenahtaki altısının adları Fernova, Fervetus, Confernova, Emponenthem, Sonnafarnova, Sonnafarvetus; sol cenahtaki diğer altısının adları ise Confernova, Confervetus, Viaram, Herrenam, Scaffarnova ve Scaffarvetus’tur.
Sonra bunların isimlerini izah ederek der ki, Fernova öyle bir Augurium’dur ki, bir iş görmek üzere hanenden çıktığında ve giderken bir insanın yürüdüğünü yahut bir kuşun uçtuğunu ve her ikisinden birinin önünde sol cenahına doğru yerleştiğini gördüğünde, bu durum göreceğin işe nispetle hayırlı bir işarettir.
Fervetus öyle bir Augurium’dur ki, herhangi bir iş için hanenden çıktığında ve giderken bir kuşun yahut bir insanın önünde sol tarafında dinlendiğini fark ettiğinde veya gördüğünde, bu durum işine nispetle şer bir işarettir. Viaram öyle bir Augurium’dur ki, bir insan yahut bir kuş seyrinde veya uçuşunda senin önünden geçip, sağ tarafından gelerek sola meyledip gözünün önünden kaybolduğunda, bu durum işine dair hayırlı bir işarettir. Confernova öyle bir Augurium’dur ki, evvela yürüyen bir insan yahut uçan bir kuş görüp ardından onun senin sağ cenahında durup dinlendiğini müşahede ettiğinde, bu işine dair hayırlı bir işarettir. Confervetus öyle bir Augurium’dur ki, ilk önce bir insanın yahut bir kuşun sağ tarafından meylettiğini fark ettiğinde veya gördüğünde, bu işine dair şer bir işarettir. Sonnafarnova öyle bir Augurium’dur ki, bir insan yahut kuş senin arkandan gelip seni geçtiğinde, lâkin sana erişmeden durup dinlendiğinde ve sen onu sağ tarafında gördüğünde, bu senin için hayırlı bir işarettir. Sonnafarvetus öyle bir Augurium’dur ki, arkanda bir insan yahut bir kuş gördüğünde ve o sana ulaşmadan evvel bulunduğu yerde durup dinlendiğinde ve sen bunu gördüğünde, bu hayırlı bir işarettir. Scaffarvetus, bir insanın yahut bir kuşun senin yanından geçip sol tarafındaki bir mahalde dinlendiğini gördüğün haldir ki bu senin için şer bir işarettir. Emponenthem, bir insan yahut kuşun sol tarafından gelip sağına geçerek durup dinlenmeksizin gözden kaybolmasıdır ki bu hayırlı bir işarettir. Herrenam öyle bir Augurium’dur ki, eğer bir insan yahut bir kuş sağ cenahından gelip sırtının arkasından soluna geçer ve onun herhangi bir mahalde dinlendiğini görürsen, bu şer bir işarettir. Scotus’un zikrettikleri bu kadardır. Kadimler aksırmalardan dahi geleceğe dair öngörülerde bulunurlardı ki Homeros Odysseia’nın on yedinci kitabında bundan bahseder, zira bunların mukaddes bir mahalden, yani aklın dinç ve faal olduğu baştan neşet ettiğine inanırlardı. Bu sebeptendir ki, sabahleyin uyanan bir insanın sinesine yahut zihnine gayriihtiyari doğan her türlü sözün bir önsezi ve bir Augurium olduğu söylenir.
Auguria'da Manası Olan Muhtelif Hayvanlar ve Diğer Şeyler Üzerine
Herhangi bir teşebbüsün bidayetinde ilk vuku bulan bütün Auspicia dikkate alınmalıdır, meselâ işinin başlangıcında sıçanların elbiselerini kemirdiğini fark edersen, teşebbüslerinden vazgeç, dışarı çıkarken eşikte tökezlersen yahut yolda ayağını bir şeye çarparsan, yolculuktan geri dur, işinin başlangıcında herhangi bir meşum alamet vuku bulursa, niyetlerinin büsbütün boşa çıkmaması yahut semeresiz kalmaması adına teşebbüslerini tehir et, bilakis işlerini daha uğurlu bir alametle neticelendirmek için talihli bir saati bekle ve gözet.
Görüyoruz ki birçok hayvan, fıtratlarına dercedilmiş tabii bir kudret vasıtasıyla gaybı haber vericidir. Horoz ötüşüyle sana gecenin ve sabahın saatlerini dikkatle bildirip kanatlarını gererek aslanı kaçırmaz mı, pek çok kuş ötüşleriyle ve cıvıltılarıyla, sinekler ise can yakıcı sokmalarıyla yağmuru önceden haber vermez mi, yunuslar suyun üzerinde sıkça sıçrayarak fırtınaların habercisi olmaz mı? Frigyalıların, Kilikyalıların, Arapların, Umbriyalıların, Etrüsklerin ve Auguria usullerine tabi olan diğer kavimlerin kuşlardan öğrendikleri vechile cereyan eden hallerin tamamını zikretmek pek uzun sürerdi. Zira bunları nice tecrübeler ve misallerle ispat etmişlerdir. Çünkü her şeyde geleceğin kehanetleri gizlidir, lâkin bunların en mühimleri alamet getiren kuşların haber verdikleridir. Bunlar, şairlerin vaktiyle insan iken kuşa tebdil edildiklerini rivayet ettikleri mahluklardır. Binaenaleyh küçük karganın beyan ettiğine kulak ver ve dikkat kesil, tünediği vakit nasıl oturduğunu ve onun...
Uçuş tarzı, ister sağda ister solda olsun, ister gürültülü ister sessiz olsun, önden mi gittiği yoksa arkadan mı takip ettiği, yanından geçen kişinin yaklaşmasını mı beklediği yoksa ondan kaçtığı mı ve hangi yöne gittiği, tüm bu hususlar dikkatle gözlemlenmelidir. Horapollo, Hiyeroglifler adlı eserinde ikiz kargaların [NOT: Batı dillerinde "küçük karga/alacakarga" anlamındaki daws kastedilmektedir] evliliğe işaret ettiğini söyler, zira bu hayvan biri erkek diğeri dişi çıkması gereken iki yumurta yumurtlar. Fakat şayet nadiren vaki olduğu üzere iki erkek yahut iki dişi meydana gelirse, erkekler başka hiçbir dişiyle, dişiler de başka hiçbir erkekle çiftleşmez, daima eşsiz ve tek başlarına yaşarlar. Bu sebeple yalnız bir küçük kargayla karşılaşanlar, bundan bekâr bir hayat sürecekleri kehanetini çıkarırlar. Aynı duruma siyah dişi güvercin de işaret eder, zira eşinin ölümünden sonra daima tek başına yaşar. Kargaları da aynı dikkatle gözlemlemelisin, zira onlar da küçük kargalar kadar, hatta daha mühim meselelerde işaret taşırlar. Hikmet sahibi bir müellif olan Stoacı filozof Epiktetos'un kanaatine göre, şayet bir karga bir kimsenin karşısında öterse, bu durum o kimsenin bedenine, talihine, şerefine, zevcesine yahut evlatlarına yönelik bir kötülüğe delalet ederdi. Bundan sonra suların sırlarını önceden bilen kuğulara dikkat etmelisin, zira onların neşesi yalnızca denizcilere değil, daha güçlü bir varlığın, mesela bir kartalın gelişiyle alt edilmedikçe diğer tüm yolculara da hayırlı hadiseleri müjdeler. Kartal ise, sahip olduğu hâkimiyetin en kudretli celaliyle, şayet hilafına konuşursa diğer bütün kuşların kehanetlerini hükümsüz kılar, zira diğer bütün kuşlardan daha yüksekte uçar, bakışı daha keskindir ve Jüpiter'in sırlarından asla mahrum kalmaz. Kan dökmek suretiyle yükseliş ve zafer vadeder, çünkü kandan gayrı su içmez. Crotonlulara karşı savaşan Lokrislilerin üzerinden uçan bir kartal onlara zafer getirmiştir. İlk savaşa girmekte olan Hiero'nun kalkanına ansızın konan bir kartal, onun kral olacağına işaret etmiştir. Makedonyalı İskender'in doğumu esnasında bütün gün evin üzerinde tünemiş iki kartal, ona Asya ve Avrupa olmak üzere iki krallığın alametini bildirmiştir. Keza Korintli Demaratus'un oğlu Lucius Tarquinius Priscus'un (bir ihtilaf sebebiyle kaçıp Etruria'ya gelen ve oradan Roma'ya gitmekte olan) başından şapkasını kaparak onunla yükseklere uçan ve ardından şapkayı tekrar başına koyan bir kartal, ona Romalıların krallığını müjdelemiştir. Akbabalar ise zorluğa, sertliğe ve yırtıcılığa işaret eder ki bu husus şehirlerin inşasının başlangıcında doğrulanmıştır. Ayrıca yedi gün önceden gelerek katliam mahallerini haber verirler, zira katliamın en büyüğünün vuku bulacağı yere, sanki en fazla sayıda maktulün peşindeymişçesine son derece meylederler, bu sebeple eski krallar akbabaların en çok hangi yöne yöneldiğini anlamak için casuslar gönderirlerdi. Anka kuşu benzersiz bir muvaffakiyet vadeder, bu kuşun yeniden görülmesiyle Roma gayet uğurlu bir şekilde inşa edilmiştir. Pelikan, yavruları uğruna kendini tehlikeye attığından, bir kimsenin muhabbet gayretiyle nice meşakkatlere göğüs germesi gerektiğine işaret eder. Alacalı kuş, Pictavia şehrine adını vermiş, rengi ve sesiyle o ahalinin yumuşak huyluluğunu önceden göstermiştir. Balıkçıl kuşu, çetin hadiselerin bir kehanetidir. Leylek bir ahenk kuşudur ve ahenk meydana getirir. Turnalar bize düşmanların hıyanetini bildirir. İbibik kuşu şükranı temsil eder, zira yaşlılıktan takati kalmadığında anasına sevgisini gösteren yalnızca odur. Bilakis, anasını katleden suaygırı, iyiliğe karşı nankörlüğü ve adaletsizliği simgeler. Origis kuşu son derece hasetçidir ve hasede delalet eder.
Daha küçük kuşlar arasında saksağan gevezedir ve misafirleri haber verir. Albanellus kuşu birinin yanından uçarken, soldan sağa doğru geçerse ikram ve ağırlamanın neşeyle geçeceğine, aksi yönde geçerse bunun tam zıddına işaret eder. Çığlık baykuşu geceleyin her daim ansızın peydahlandığından, ölümün de ansızın gelmesi gibi, eceli haber verdiği söylenir, lakin bazen de gecenin karanlığında kör olmadığından gayrete ve intibaha delalet eder ki Hiero'nun mızrağına konduğunda bu vasfını doğrulamıştır. Dido, uğursuz baykuşu gördüğünde kederlenmiştir, ölümlüler uyuşuk baykuşu meşum bir alamet sayar. Aynı kuş, Numantia'da Roma işleri bozulduğunda ve Romalılara karşı tertip edilen bir fesat yüzünden Fregellae yerle bir edildiğinde Capitolium'da ötüştür. Almadel der ki, baykuşlar ve gece kargaları yabancı diyarlara yahut evlere yöneldiklerinde, o memleketin ve o hanelerin insanlarının ölümüne işaret ederler, çünkü bu kuşlar leşlerden haz alır ve onları önceden sezerler. Zira ölmekte olan insanların cesetlerle yakın bir hısımlığı mevcuttur. Doğan da Naso'nun terennüm ettiği veçhile çekişmenin habercisidir. Pompeius'un elçisi Laelius, İspanya'da iaşe temin edenlerin arasında katledilmiştir ve başının üzerinden uçan bir doğanın bu musibeti önceden haber verdiği söylenir. Almadel ayrıca, bu nevi kuşların kendi aralarında dövüşmesinin bir krallığın el değiştirmesine delalet ettiğini, fakat şayet başka cinsten kuşlar onlarla dövüşür ve bir daha asla bir araya gelmezlerse, o ülkenin yeni bir vaziyet ve intizama kavuşacağını bildirir. Keza küçük kuşlar gelişleriyle yahut ayrılışlarıyla bir hanenin genişleyeceğini veya daralacağını önceden gösterirler, uçuşları ne kadar berrak ve latif olursa o kadar övgüye layıktır. Nitekim kâhin Melampus, hiçbir kuşun açık havada kanat çırpmadığını görüyorsun diyerek küçük kuşların uçuşundan Yunanların maruz kalacağı katliamı çıkarmıştır. Kırlangıçlar ölmek üzereyken yavruları için emniyetli bir yer temin ettiklerinden, ölümün ardından kalacak büyük bir mirasa yahut terekeye delalet ederler, kaçan bir kimse için ise fena bir alamettir, zira kaçar
Atmaca’dan kaçıp baykuşa sığınır, lakin orada da aynı derecede büyük bir tehlike içindedir, yine de aşk hususunda bahtı açıktır, zira şehvetle dolup taşarak bir saatte yedi defa çiftleşir. Arılar krallar için hayırlı bir alamettir, çünkü itaatkâr bir halka delalet ederler. Sinekler sırnaşıklığa ve hayasızlığa işaret eder, zira defalarca kovulsalar dahi durmaksızın geri dönerler. Evcil kuşlar dahi birtakım kehanet işaretlerinden yoksun değildir, zira horozlar ötüşleriyle ümidi ve yola çıkacak olanın seyahatini müjdeler. Dahası, Tiberius’un annesi Livia ona hamileyken bir tavuk yumurtasını alıp göğsünde kuluçkaya yatırmış ve nihayetinde iri ibikli bir horoz yavrusu çıkmıştı, kâhinler bunu kendisinden doğacak çocuğun kral olacağı şeklinde yorumladılar. Cicero ise Thebai’de horozların bütün gece ötüşleriyle Boiotialıların Lakedaimonlulara karşı zafer kazanacağını önceden haber verdiğini yazar, kâhinlerin yorumuna göre bunun sebebi, bu kuşun yenildiğinde sessiz kalması, galip geldiğinde ise ötmesidir. Aynı şekilde hadiselerin alametleri hayvanlardan da çıkarılır, zira bir gelincikle karşılaşmak uğursuzdur, yine bir tavşanla karşılaşmak da yakalanmadığı müddetçe yolcu için kötü bir alamettir. Katır da kısırlığı sebebiyle kötüdür. Domuz zararlıdır, zira fıtratı böyledir ve bu yüzden zararlı insanlara işaret eder. At, çekişmelere ve cenk meydanlarına delalet eder, nitekim Vergilius’ta Anchises beyaz atları gördüğünde şöyle haykırır,
Savaş için kuşanmış bu atlar, evet, savaşı tehdit etmekteler.
Fakat bir arabaya birlikte koşulduklarında, eşit bir boyunduruk altında çektikleri için, barışın umulması gerektiğine işaret ederler. Eşek faydasız bir mahluktur, yine de Marius’a faydası dokunmuştur, nitekim vatan haini ilan edildiğinde kendisine sunulan yemi hor görüp suya koşan bir eşek görmüş, bu kehanetle kendisine bir kurtuluş yolu gösterildiğini sanarak dostlarından kendisini denize ulaştırmalarını rica etmişti, bu ricası kabul edilince küçük bir gemiye bindirilmiş ve böylece fatih Sulla’nın tehditlerinden kurtulmuştur. Bir eşek sıpası kehanet arayışına giden birinin karşısına çıkarsa, zahmete, sabra ve engellere delalet eder. Bir kurtla karşılaşmak iyi bir işarettir, bunun tesiri Sicilyalı Hieron’da görülmüştür, mektepteyken bir kurdun elinden bir kitabı kapıp kaçması ona krallık muvaffakiyetini müjdelemiştir, fakat kurt ilk gördüğü kimseyi dilsiz bırakır. Sicilya’da kaçaklar Roma ordusunu bozguna uğrattığında bir kurt, Minturnae’de P. Africanus ve C. Fulvius’un bir nöbetçisini parçalamıştı. Kurt aynı zamanda asla itimat edilemeyecek hain insanlara da delalet eder, bu durum Romalıların soyunda aşikâr olmuştur. Zira anaları olan kurttan vaktiyle emdikleri ve fıtratın bir kanunu gibi en başından beri kendilerinde muhafaza ettikleri bu itikat, onların zürriyetine de geçmiştir. Bir aslanla karşılaşmak, hayvanların en güçlüsü olması ve diğerlerinin tamamına dehşet saçması hasebiyle hayırlıdır. Lakin bir kadının dişi bir aslanla karşılaşması kötüdür, zira gebe kalmayı engeller, çünkü dişi aslan ömründe yalnız bir kez yavrular. Koyun ve keçilerle karşılaşmak iyidir, Tuscusların kehanet kitaplarında da bu hayvanın alışılmadık bir renge bürünmesi halinde imparatora her şeyin bolluğunu ve büyük bir saadeti haber verdiği okunur. Nitekim Vergilius, Pollio’ya şöyle terennüm eder,
Ekin döven öküzlerle karşılaşmak da hayırlıdır, lakin çifte koşulmuş olanlarla karşılaşmak daha evladır, zira yolu bozup seyahatini aksatsalar dahi, kehanetlerinin lütfuyla bu kaybını fazlasıyla telafi edeceklerdir. Yolculukta bir köpek baht açıklığıdır, zira Cyrus ormana atıldığında krallığa erişene dek bir köpek tarafından beslenmişti, hem Tobit’in yoldaşı olan melek de onu bir refakatçi olarak hakir görmemişti. Kunduz ise hayalarını ısırıp avcılara bıraktığından ötürü fena bir [okunamadı]
Kapitol’de altını kemirdikleri vakit, her iki konsül de Hannibal tarafından Tarentum yakınlarında pusuya düşürülerek kıstırılmıştı. Çekirgenin bir yerde konaklaması yahut orayı kavurması, insanı arzularından alıkoyar ve uğursuz bir alamettir, aksine cırcır böcekleri yolculuğu kolaylaştırır ve hadiselerin hayırla neticeleneceğini haber verir. Ağını aşağı doğru ören örümceğin, yakında gelecek paraya dair umudu simgelediği söylenir. Karıncalar dahi, kendi rızıklarını temin etmeyi ve kendilerine emniyetli yuvalar hazırlamayı bildiklerinden, selamete, zenginliğe ve muazzam bir orduya delalet eder. Nitekim karıncalar Tiberius Caesar’ın evcil ejderhasını yediklerinde, kalabalıkların galeyanından sakınması salık verilmişti. Karşına bir yılan çıkarsa, kem dilli bir düşmandan sakın, zira bu mahlukun ağzından gayrı hiçbir kudreti yoktur. Tiberius’un sarayına süzülen bir yılan, onun çöküşünü haber vermişti. Sempronius Gracchus’un yatağında iki yılan bulunmuştu, bunun üzerine bir kâhin ona erkek yahut dişiden birinin kaçmasına izin verirse kendisinin veya zevcesinin pek yakında öleceğini bildirdi, o ise zevcesinin hayatını yeğleyip erkeği katletti ve dişinin kaçmasına izin verdi, nihayetinde birkaç gün içinde kendisi vefat etti. Benzer şekilde engerek yılanı iffetsiz kadınlara ve şirret evlatlara işaret eder, yılan balığı ise herkesten hoşnutsuz bir adama delalet eder, zira diğer bütün balıklardan ayrı yaşar ve asla bir başkasının meclisinde bulunmaz. Fakat cümle kehanet ve alametler meyanında insandan daha müessir, daha kudretli ve hakikati daha sarih gösteren hiçbiri yoktur. Bu sebeple karşına çıkan insanın ahvalini, yaşını, mesleğini, makamını, tavrını, hareketini, meşgalesini, mizacını, kılığını, adını, kelamını, hitabetini ve buna benzer bütün hususları dikkatle kaydedip müşahede etmelisin. Zira diğer bütün hayvanlarda bu denli çok kehanet alameti varken, insanın ruhuna ilka edilenlerin daha müessir ve sarih olduğunda hiçbir şüphe yoktur, nitekim bizzat Tullius da bunu tasdik ederek, hadiselerin bütün seyrini ve sebeplerini bilmek namına insanların ruhunda onların ebediyetine dair fıtri bir kehanet kabiliyeti bulunduğunu söyler. Roma şehrinin temellerinde bir adamın bütün çehresiyle korunmuş başı bulunmuştu, bu da imparatorluğun azametini önceden haber vermiş ve Kapitol Tepesi’ne adını bahşetmişti.
Octavius ve M. Antonius'a karşı savaşan Brutus'un askerleri, kalelerinin kapısında bir Etiyopyalı ile karşılaştılar, her ne kadar kötü bir talihin işareti sayarak onu katletmiş olsalar da, muharebede talihsizliğe uğradılar ve her iki muzaffer komutan, Brutus ile Cassius maktul düştü. Keşişlerle karşılaşmak ekseriyetle uğursuz bir alamet sayılır, hele ki sabahın erken saatinde vuku bulmuşsa bu inanç daha da kuvvetlenir, zira akbabaların leşlerle beslenmesi gibi, bu neviden adamlar da çoğunlukla insanların ani ölümleriyle geçimlerini temin ederler.
Auspicia'nın Doğal İçgüdünün Işığıyla Nasıl Doğrulandığı ve Bunun Keşfedilmesine Dair Bazı Kaideler
Gelecekte vuku bulacak hadiseleri hayvanlar ve kuşlar vasıtasıyla önceden haber veren Auspicia ve Auguria'yı, okuduğumuza göre, bizzat ilahi Orpheus ilk defa talim edip göstermiş, bilahare bu usuller bütün milletler nezdinde büyük bir itibar görmüştür. Bunlar, doğal içgüdünün ışığıyla doğrulanır, sanki bu ışıktan dört ayaklı canavarlara, kanatlılara ve sair hayvanlara kehanetin bazı pırıltıları sirayet eder ve onlar da bunlar vasıtasıyla bizlere hadiselerin neticelerini önceden haber verebilirler, nitekim Vergilius da terennüm ederken bunu hissetmiş görünmektedir.
Parisli William'ın beyan ettiği üzere, tabiatın bu içgüdüsü, beşerî idrakin tamamından daha yücedir, peygamberliğe fevkalade yakın ve pek ziyade müşabihtir. Bu içgüdü marifetiyle bazı hayvanlarda fıtraten harikulade bir kehanet ışığı mevcuttur, nitekim hırsızları ve saklanmış adamları, gerek kendileri gerek diğer insanlar için meçhul oldukları halde, bu sevk-i tabii ile tanıyan, arayıp bulan, yakalayan ve bütün hiddetleriyle üzerlerine saldıran bazı köpeklerde bu durum ayan beyan müşahede edilir. Benzer bir içgüdüyle akbabalar, muharebelerdeki müstakbel kırımları evvelden sezer ve sanki ölü karkasların etini önceden görmüşçesine, vuruşmanın vuku bulacağı mahallerde toplanırlar. Aynı içgüdüyle çil keklikler, daha evvel hiç görmedikleri öz analarını tanır, analarının yumurtalarını çalıp üzerlerine kuluçkaya yatan yabancı kekliği terk ederler. Yine aynı fıtri tesirle, insan ruhu bunlardan bihaber olsa dahi, muhataralı ve korkunç şeyler hissedilir, böylece insanlar akıllarından hiçbir şey geçmezken dahi şiddetli bir dehşet ve ürpertiye kapılırlar. Bir evde saklanan hırsız, hiç kimse onun orada bulunduğunu bilmese yahut hatırına getirmese dahi, o hanede mukim olanların içine korku, dehşet ve ruhi bir huzursuzluk salar, gerçi bu içgüdünün parlaklığı her insanda bulunmadığından belki hepsine değilse de, bazısına sirayet eder. Pek geniş bir konakta gizlenen bir fahişenin mevcudiyeti de, orada olduğundan tamamen habersiz biri tarafından vaktaki hissedilir. Tarih kitaplarında nakledildiğine göre, ilahi bir tabiata malik Mısırlı Heraiscus, pak olmayan kadınları yalnızca gözleriyle değil, uzaktan işittiği sesleriyle de tefrik edebilir ve bunun akabinde şiddetli bir baş ağrısına müptela olurdu. Parisli William da kendi asrında, aynı içgüdü sayesinde sevdiği erkeğin iki mil öteden gelmekte olduğunu sezen bir kadından bahseder. Yine o devirde, erkeğin kokusu vasıtasıyla iffetsizliği sabit görülen bir leyleğin ahvalini nakleder, eşinin cürmünü haber vererek erkeğin etrafına topladığı leylek cemaati tarafından suçlu bulunan bu dişi, evvela tüyleri yolunmak suretiyle onlar tarafından parça parça edilmiştir. Aynı müellif, anasını tanımayarak onunla çiftleşen, lakin bilahare ne yaptığını anlayınca bu fücurun [NOT: ensest ilişkinin] intikamını kendi nefsinden almak gayesiyle hayalarını ısırıp koparan bir attan söz eder. Varro, Aristoteles ve Plinius da atlara dair benzer hadiseler naklederler. Plinius ayrıca Aspis namındaki bir yılandan bahseder ki o da benzer bir fiil işlemiştir, Mısır'da muayyen bir adamın sofrasına gelip her gün orada karnını doyuran bu yılan yavrulamış, yavrularından biri ev sahibinin oğlunu helak edince, vaziyeti anlayan ana yılan o yavruyu katletmiş ve bir daha asla o haneye ayak basmamıştır. Bu misallerden anlaşılacağı üzere, önsezi pırıltıları bazı hayvanlara hadiselerin alametleri yahut nişaneleri suretinde sirayet edebilir, onların tavırlarına, hareketlerine, seslerine, uçuşlarına, yürüyüşlerine, gıdalarına, renklerine ve benzeri hususiyetlerine nakşolunur. Zira Platoncuların telakkisine nazaran, aşağı mertebedeki eşyaya bir nevi kudret bahşedilmiştir ki bununla ekseriyetle yukarı mertebedekilerle mutabakat sağlarlar, bundan ötürü hayvanların zımni rızaları da ilahi cisimlerle muvafık düşer gibi görünür, onların cisimleri ve meftuniyetleri, isimleri tahtında tanrısallıklara (thearkhia) atfedilen bu kudretlerle müteessir olur. Binaenaleyh hangi hayvanların Satürn'e, hangilerinin Jüpiter'e, hangilerinin Mars'a mensup olduğunu ve diğerlerini tefekkür etmeli, hususiyetlerine muvafık surette kehanetlerini istihraç etmeliyiz, nitekim Satürn ve Mars tabiatını haiz kuşların tamamı korkunç ve ölümcül addedilir, kukumav, baykuş ve daha evvel zikrettiğimiz sair kuşlar böyledir, keza puhu kuşu da Satürn tabiatlı, münzevi ve geceye ait bir kuş olduğundan, son derece meşum bir alamet sayılır.
Lakin kuğu latif bir kuştur, Venüs tabiatlıdır, Phoebus'a vakfedilmiştir ve bilhassa gemicilerin auspicia'sında asla boğulmaması hasebiyle, kehanetlerinde en ziyade bahtiyarlık getiren kuş olduğu rivayet edilir,
Pek bahtiyardır neşeyle şakıyan kuğu Kehanetlerinde...
Ağızlarıyla ve şakımalarıyla kehanette bulunan bazı kuşlar da mevcuttur, karga, saksağan ve cüce karga gibi, nitekim Vergilius şöyle der,
Kovuklu çınardan bunu önceden haber vermişti Sık sık o meşum karga.
Uçuşlarıyla geleceği haber veren kuşlar ise, şunlardır, çaylaklar, kuzu kemirenler, kartallar, akbabalar, turnalar, kuğular ve emsali, zira bunların yavaş mı yoksa süratle mi, sağa mı yoksa sola mı doğru uçtukları ve kaç tanesinin bir arada pervaz ettiği nazara alınmalıdır, bu kabilden turnalar süratle uçarsa fırtınaya, yavaş uçarsa açık havaya delalet eder. Keza iki kartal birlikte uçtuğunda şer getireceği söylenir, zira bu, kargaşanın adedidir.
Benzer şekilde, sayılarda gösterildiği üzere, geri kalanların da sebebini araştırmalısın. Dahası, bu tür tahminlerde benzerlikleri gözetmek bir sanatkara yaraşır, nitekim Vergilius’ta, hüviyetini gizleyen Venus oğlu Aeneas’a şu dizelerle öğretir,
Bütün bunlar sebepsiz değil, Göğün engin yollarında, şimdi uzun bir sıra halinde Yere inmekteler yahut inilmiş yeri küçümsemekteler, Ses çıkaran kanatlarla dönüp oynaşırken, Ve göğü uzun bir ahenkle kuşatırken. Limana varıldı yahut tam yelkenle koya ulaşıldı.
Hayvanların konuşmalarını işiten ve anlayanların icra ettiği o kehanet türü ise en hayret verici olanıdır, nitekim eskiler arasında Melampus, Teiresias, Thales ve Tyana’lı Apollonios gibi zatlar bu hususta temayüz etmiş olup, kuşların dilinde fevkalade mahir oldukları rivayet edilir, Philostratos ile Porphyrios da onlardan söz eder ve derler ki, vaktiyle Apollonios dostları arasında otururken, bir ağaca konmuş serçeleri ve başka bir yerden yanlarına gelen bir başka serçeyi görmüş, bu gelen serçe büyük bir cıvıltı ve gürültü koparıp uzaklaşmış, diğerleri de onun peşinden uçmuş, bunun üzerine o da yoldaşlarına, bu serçenin diğerlerine buğday yüklü bir eşeğin şehrin yakınındaki bir çukura düştüğünü ve buğdayın yere saçıldığını haber verdiğini söylemiş, bu sözlerden pek etkilenen pek çok kimse durumu görmeye gitmiş ve hakikaten de Apollonios’un dediği gibi vuku bulduğunu görerek hayrete düşmüşlerdir. Keza Platoncu Porphyrios da Kurbanlar Üzerine adlı üçüncü kitabında onun bir kırlangıç olduğunu söyler, zira her hayvanın sesi ruhunun sevinç, hüzün veya öfke gibi bir meylini ve hissini belirtir, bu seslerin onlarla hemhal olan insanlarca anlaşılması da o kadar şaşılacak bir şey değildir. Lakin Demokritos bizzat bu sanatı bildirmiş ve Plinius’un naklettiğine göre, kanları birbirine karıştığında bir yılan husule getiren kuşların adlarını saymıştır, öyle ki bu yılandan her kim yerse kuşların seslerini anlayacaktır. Hermes de der ki, şayet bir kimse teşrinisani (kasım) takviminin muayyen bir gününde kuş avlamaya çıkar ve tuttuğu ilk kuşu bir tilkinin kalbiyle kaynatırsa, bu kuştan yiyen herkes kuşların ve diğer bütün hayvanların seslerini anlayacaktır. Keza Araplar da ejderlerin kalbini ve ciğerini yiyenlerin dilsiz hayvanların muradını anlayabileceğini söylerler. Platoncu Proklos da bir köstebeğin kalbinin kehanetlere vesile olduğuna inanmış ve bunu yazmıştır.
Ayrıca kurbanların iç organlarından çıkarılan kehanetler ve işaretler de mevcuttu, bunların mucidi ise Lucanus’un hakkında terennüm ettiği Tages idi,
Ve şayet iç organlar hiçbir itibar görmemişse, Ve bu sanat Tages tarafından yalnızca uydurulmuşsa.
Roma dini ciğerin iç organların başı olduğunu kabul ederdi. Bu sebeple gaipten haber verenler iç organlarda geleceğe dair işaretler ararken ilk olarak ciğere bakarlardı, onda iki tepe noktası bulunurdu, bunlardan birine şehir için tepe, diğerine ise düşman için tepe denirdi, bunun veya diğer bir kısmın başı birbiriyle mukayese edildiğinde zaferi ilan ederlerdi, nitekim Lucanus’ta iç organların Pompeius’un adamlarının katlini ve Caesar’ın zaferini haber verdiğini okuruz, şu dizelere göre,
Hızlı bir nabızla çarpar ve hareket eder atardamarlar, Ardından bağırsaklar tamam olunca kalbi araştırırlar.
Şayet kurban kalpsiz bulunursa yahut ciğerinde bir tepe noksan olursa, bunlar meşum alametlerdi ve kefaret gerektiren alametler (piacularia) diye adlandırılırdı. Keza bir kurban sunaktan kaçarsa veya darbe aldığında böğürürse yahut vücudunun düşmesi gerekenden farklı bir yerine yıkılırsa, aynı şekilde uğursuz sayılırdı. Okuduğumuza göre, Iulius Caesar bir gün erguvani kaftanıyla ve altın bir tahtta oturarak alaya çıkıp kurban sunduğunda iki defa kalbin noksan olduğu görülmüş, C. Marius Utica kurban sunarken ise bir ciğer eksik çıkmıştır. Keza hükümdar Caius ile konsüller M. Marcellus, C. Claudius ve L. Petellius kurban sunarlarken ciğer aniden eriyip yok olmuş, çok geçmeden de bunlardan biri hastalıktan ölmüş, diğeri Liguria halkı tarafından katledilmiştir, bağırsaklar da zaten bunu önceden haber vermiştir, bunun da tanrıların kudreti yahut iblisin yardımıyla vuku bulduğu düşünülmüştür. Bu sebeple iç organlarda alışılmadık bir şey görüldüğünde eskiler bunu pek mühim bir mesele sayarlardı, nitekim Sylla Laurentum’da kurban sunarken ciğerin tepesinde bir taç sureti zuhur etmiş, gaipten haber veren Posthumius bunu krallıkla taçlanacak bir zafere yormuş ve bu yüzden Sylla’ya o sakatatı bizzat kendisinin yemesini tavsiye etmiştir. İç organların rengi de dikkate alınmalıdır, Lucanus bunlardan da söz etmiştir,
Rengi görünce korkuyla sarsıldı kahinler, Zira solgun sakatatlar fena lekelerle boyanmıştı. Hem siyah hem çivit rengi, serpilmiş kan benekleriyle doluydu [okunamadı]
Geçmiş devirlerde bu sanatlara öylesine hürmet gösterilirdi ki, en muktedir ve en bilge adamlar onların peşine düşer, hatta Senato ve krallar kahinlerin (augur) meşvereti olmaksızın hiçbir iş tutmazlardı. Lakin bütün bunlar bugünlerde, kısmen insanların ihmalkarlığı, kısmen de Kilise Babalarının nüfuzu sebebiyle ilgaya uğramıştır.
Şimşeklerin ve Yıldırımların Kehanetleri ile Hilkat Garibesi ve Uğursuz Şeylerin Nasıl Yorumlanacağına Dair
Şimdi şimşeklerin ve yıldırımların kehanetleri ve
Harikalar ve Alametler Üzerine
Harikalar ile canavarımsı ve tekinsiz şeylerin nasıl yorumlanması gerektiği sanatını Etrüsk kâhinleri ve rahipleri öğretmiştir. Zira onlar gökleri on altı bölgeye ayırmış, bunların her birine ilahlar atfetmiş, ayrıca bunların manalarının anlaşılmasına dair kaideleri göstererek on bir çeşit yıldırım ve bunları fırlatan dokuz ilah tayin etmişlerdir. Ne var ki canavarımsı, tekinsiz ve harikulade şeyler vuku bulduğunda, muhakkaktır ki daima büyük bir hadiseye delalet ederler. Bunların yorumcusu ise benzerlikleri sezinlemede pek mahir, ince eleyip sık dokuyan bir araştırmacı ve o devirde hükümdarların ve eyaletlerin idari işleriyle meşgul kimselerden biri olmalıdır. Zira semavi varlıklar yalnızca hükümdarlar, kavimler ve eyaletler için böylesi bir ihtimam gösterirler, ta ki diğerlerinden evvel yıldızlar, burçlar, harikalar ve alametler vasıtasıyla önceden uyarılıp basiret sahibi kılınsınlar. Şayet geçmiş çağlarda aynı veya benzer bir şey müşahede edilmişse, bizzat o hadiseyi ve ardından vuku bulanları mülahaza etmeli, aynı alametler aynı şeylere, benzer alametler de benzer şeylere işaret ettiğinden, bunlara kıyasla aynını yahut benzerini önceden haber vermeliyiz. Nitekim pek çok muteber zatın ve hükümdarın doğumundan ve vefatından evvel tekinsiz alametler zuhur etmiştir, nitekim Cicero, Midas henüz bir çocukken uykusunda karıncaların ağzına buğday taneleri taşıdığını, bunun da muazzam bir zenginliğe delalet ettiğini zikreder. Keza Platon beşikte uyurken ağzına arılar konmuş, bununla nutkunun tatlılığı önceden bildirilmiştir. Hekabe, Paris’i dünyaya getireceği vakit, Troya’yı ve bütün Asya’yı ateşe verecek alev alev bir meşale görmüştür. Phalaris’in validesine ise Mercury (cıva) sureti [NOT: Burada pagan tanrısı Hermes/Merkür kastedilmektedir] yeryüzüne kan akıtırken görünmüş ve bu kanla bütün hane sular altında kalmıştır. Dionysios’un validesi rüyasında bir Satyr doğurduğunu görmüş ve bu tekinsiz rüyayı akabinde vuku bulan hadise doğrulamıştır. Tarquinius Priscus’un zevcesi, Servius Tullius’un başını yalayan bir alev görünce, onun krallık makamına erişeceğini önceden bildirmiştir. Benzer şekilde Troya zapt edildikten sonra, Aineias babası Ankhises ile firar hususunda münakaşa ederken, Ascanius’un başının tepesini yalayan ve ona hiçbir zarar vermeyen bir alev zuhur etmiş, bu hadise Ascanius’a krallığı müjdelediğinden onu oradan ayrılmaya ikna etmiştir, zira canavarımsı alametler büyük ve pek yakın felaketlerin habercisidir. Nitekim Plinius’ta okuduğumuza göre, M. Attilius ile C. Portius konsül iken süt ve kan yağmış, bu da ertesi yıl pek büyük bir vebanın Roma’yı kasıp kavuracağını önceden haber vermiştir. Keza Lucania’da süngerimsi demir yağmış, Marcus Crassus’un Part diyarında katledilmesinden bir yıl evvel vuku bulan bu hadisede, hayli kalabalık bir ordu teşkil eden bütün Lucania askerleri de kılıçtan geçirilmiştir. Keza L. Paulus ile C. Marcellus konsül iken Corfinium kalesi civarına yün yağmış, bir yıl sonra bu mevki yakınlarında T. Annius, Milo tarafından katledilmiştir.
Ayrıca Danimarka savaşlarında havada silah şakırtıları ve borazan sesi işitilmiştir. Livius da Makedonya savaşlarına dair, Hannibal’in vefat ettiği yıl iki gün boyunca kan yağdığını rivayet eder. Yine İkinci Pön Savaşı’na dair, Hannibal İtalya’yı yağmaladığı sırada gökten yağmur gibi kanla karışık su indiğini anlatır. Leuktra’nın tahribinden az evvel Lakedaimonlular, Herakles tapınağında silah sesleri işitmiş, tam o esnada Herakles tapınağının sürgülerle kapalı kapıları kendiliğinden açılmış ve duvarda asılı duran silahlar yerde bulunmuştur. Geçmişte bunlara dair defalarca kehanette bulunulduğu gibi, benzer hadiseler diğer benzer vakalardan da önceden kestirilebilir. Lakin bunlara dair semavi tesirlerin hükümleri de göz ardı edilmemelidir, bu hususu müteakip fasıllarda daha etraflıca ele alacağız.
Nitekim Geomancy (remil/toprak falı), Hydromancy (su falı), Aeromancy (hava falı) ve Pyromancy (ateş falı) isimli o dört meşhur kehanet türü adlarını buradan almıştır, Lucanus’taki o büyücü kadın da şu sözlerle bununla övünür görünmektedir,
Toprak, hava, kaos ve gökyüzü, Denizler, kırlar, kayalar ve yüce dağlar Fısıldar hakikati
Binaenaleyh ilki, toprağın hareketleriyle, keza gürültüsü, kabarması, titremesi, yarıkları, çukurları, buğuları ve diğer tesirleriyle gelecekteki hadiseleri önceden haber veren Geomancy olup, bu sanatı Arap Haly ortaya koymuştur. Lakin Geomancy’nin, yere düşüşündeki muayyen bir kudret vasıtasıyla toprağın üzerine yazılan noktalardan haber veren bir diğer türü daha vardır ki, şu anki tetkikimizin mevzusu değildir.
İmdi, Hydromancy kehanetlerini suların tesirleriyle, medceziriyle, kabarıp çekilmesiyle, fırtınalarıyla, renkleriyle ve benzeri vasıflarıyla icra eder, buna sularda beliren rüyetler de ilave edilir. Varro’nun naklettiğine göre Persler tarafından keşfedilen bu kehanet türünde bir oğlan çocuğu, suda Mercury’nin suretini görmüş ve bu suret Mithridates Savaşı’nın bütün akıbetini yüz elli beyitte önceden haber vermiştir. Keza Numa Pompilius’un da Hydromancy tatbik ettiğini okumaktayız, zira o, suda ilahları davet etmiş ve gelecek şeyleri onlardan öğrenmiştir. Numa’dan uzun zaman sonra Pythagoras da bu sanatı icra etmiştir. Eskiden Asurlular arasında pek muteber sayılan bir Hydromancy türü vardı ki, su dolu bir kabın üzerine muayyen suretler, isimler ve tılsımlı işaretler yazılmış altın, gümüş ve kıymetli taş levhalar konulmasından ötürü buna Lekanomansi denirdi. Kurşun ve balmumunun eritilip suya dökülmesiyle, bilmek istediğimiz şeylere dair sarih suret işaretlerinin belirdiği sanat da bu kabildendir. Eski yıllarda gelecekteki hadiseleri haber veren pınarlar da mevcuttu, Akhaia’daki Babalar Pınarı ve Epidauros suyu tesmiye edilen pınar gibi, lakin bunlara müteakip fasıllarda daha etraflıca değinilecektir.
Lykialıların deniz kenarında, Apollon’a vakfedilmiş bir korulukta, Dina tesmiye edilen muayyen bir mevkide tatbik ettikleri balık kehaneti de bu zümreye dahil edilebilir, kuru kumda açılmış bir çukura, gelecekten haber sormak isteyen kimse kızarmış et sarkıtır, derhal o mahal sularla dolar ve insanların bilmediği acayip şekillerde pek çok balık peyda olurdu, kâhin de bunların suretlerine bakarak nelerin vuku bulacağını önceden bildirirdi. Athenaios, Lykia Tarihi adlı eserinde Polycharmos’a istinaden bu hususları daha tafsilatlı nakletmektedir.
Hava kehaneti (Aeromancy) de aynı suretle havadaki tesirlerden, rüzgârların esişinden, gökkuşaklarından, Ay ve yıldızların çevresindeki halelerden, puslardan, bulutlardan, bulutlardaki hayallerden ve havadaki rüyetlerden haber verir.
Ateş kehaneti (Pyromancy) dahi ateşten tesirlerle, uzun kuyruklu yıldızlarla, ateş rengi tezahürlerle, ateşte beliren rüyet ve hayallerle kehanette bulunur. Nitekim Çiçero’nun zevcesi, kurban merasimi nihayete erdikten sonra bir adamın küllere baktığı esnada aniden bir alev parlaması üzerine, kocasının ertesi yıl konsül olacağını önceden haber vermiştir. Plinius’un bahsettiği alametler de bu kabildendir, topraksı, solgun ve uğultulu ateşler fırtınalara delalet eder, mum fitillerinin etrafındaki haleler yağmura işarettir, şayet alev dönerek ve kıvrılarak yükselirse rüzgârı haber verir. Meşaleler de keza, önlerindeki ateşe çarptıklarında tutuşmazlarsa aynı şekildedir.
Ayrıca ateşten indirilen kaplara bir kömür parçası yapıştığında, ateş külleri savurup kıvılcımlar saçtığında ya da ocaktaki küller katılaşarak birbirine kaynadığında ve kömür parıldadığında da aynı kehanetler geçerlidir. Bunlara, adını dumandan alan duman kehaneti (Capnomancy) de ilave edilir, zira bu kehanet alevi, dumanı ve bunların dikine, yana yahut dairesel hareket ettikleri vakit büründükleri ince renkleri, sesleri ve devinimleri tetkik eder, Statius’un şu dizelerinde okuduğumuz veçhile,
Dindarlık bağlansın ve sunağa serilsin, Tanrılardan ilahi yardım niyaz edelim, O, keskin, kızıl, göğe yükselen ve parlak alevler peydahlar, Hava ile beslenen, ortası ise beyaz olan, Ve sonra alevleri her türlü bağdan azade kılar, İçeri dışarı kıvrılsın ve fır dönsün diye.
Ayrıca Etna Mağaraları’nda ve Apollonia’daki Su Perileri Çayırları’nda da ateş ve alevlerden kehânetler çıkarılırdı, şayet alevler içlerine atılanı kabul ederse mesut, reddederse meşum sayılırdı. Lakin bunlardan, ilerleyen fasıllarda kehanet ocaklarının verdikleri cevaplar bahsinde söz edeceğiz.
Ölülerin Diriltilmesi, Senelerce Süren Uykular ve Uzun Yıllar Boyunca Azıktan Mahrum Kalınması Üzerine
Arap filozoflar, kimi insanların kendilerini bedenlerinin ve hissi kuvvelerinin fevkine yükseltebilecekleri hususunda müttefiktir, bu mertebeler aşıldığında ise feleklerin ve külli akılların mükemmeliyeti vasıtasıyla içlerine ilahi bir kudret kabul ederler. Mademki bütün insanların ruhları ebedidir ve mademki bütün ruhani varlıklar kâmil ruhlara itaat eder, o halde mecusiler ve büyücüler, kâmil insanların kendi ruhlarının kudretiyle, can çekişen bedenlerini henüz bedenden ayrılmış diğer süfli ruhlarla ikame edip onları yeniden canlandırabileceklerine kani olmuşlardır. Nitekim öldürülen bir gelincik, anasının nefesi ve feryadıyla yeniden hayat bulur, aslanlar da ölü doğan yavrularını üzerlerine üfleyerek diriltirler.
Dediklerine nazaran, birbirine benzeyen bütün şeyler kendi benzerlerine tatbik edildiklerinde aynı tabiatı iktisap ederler ve her türlü müteessir nesne, yani failin fiilini kendi içine kabul eden her varlık, o failin tabiatıyla donanıp onunla hem-tabiat kılınır. İşte bu sebepten, anılan bu ihya, yani diriltme ameliyesine, Anka kuşunun küllerinden ve bir yılanın kavından yapıldığı söylenen kimi nebatatın ve büyü terkibatının büyük ölçüde medar olduğuna inanırlar. Bu durum her ne kadar insana masalsı, kimilerine göre ise imkânsız görünse de, muteber bir tarihi rivayetle teyit edilmemiş olsaydı böyle kalırdı. Zira suda boğulmuş olanlardan bazılarının, ateşe atılıp yakılanların, harpte katledilenlerin ve başka suretlerle can verenlerin birkaç gün sonra yeniden hayata döndüklerini okumaktayız, nitekim Plinius, konsülün maiyetinden bir adam olan Aviola’dan, L. Lamia’dan, Celius’tan, Tubero’dan, Corfidius’tan, Gabienus’tan ve daha nicelerinden bu minvalde şehadet eder. Masalcı Ezop’un, Tisidoreus’un, Herakles’in ve Jüpiter ile Thalia’nın oğulları olan Palikoi’nin ölümden sonra yeniden hayata döndürüldüklerini de okumaktayız, tarihcilerin Asklepios hakkında naklettikleri gibi, pek çok kimse de hekimler ve büyücüler vasıtasıyla ölümden döndürülmüştür, yukarıda Juba, Ksanthos ve Philostratos’tan naklen Tillo, muayyen bir Arap ve Tyana’lı Apollonius bahsinde bundan söz etmiştik. Keza ölmüş bulunan Glaukos adında bir adamın, hekimlerin de temaşa etmek üzere gelmesiyle, her türlü intizarın fevkinde ejderha otu [NOT: Yılanburnu veya Dracunculus cinsi bir tıbbi bitki] marifetiyle hayata döndürüldüğünü okumaktayız. Bazıları ise onun bedenine baldan mamul bir deva zerk edilerek diriltildiğini söyler, nitekim "Glaukos bedenine bal alarak ölümden dirildi" darbımeseli buradan neşet etmiştir. Apuleius dahi bu neviden ihya usullerini naklederken Mısırlı kâhin Zatchlas hakkında şöyle der, "Böylece lütufta bulunan kâhin, ölmüş genç bir adamın bedeninin ağzına muayyen bir nebat koyar, göğsüne de bir diğerini yerleştirir, akabinde Doğu’ya, lütufkâr Güneş’in doğduğu cihete yönelip sessizce dua ederek (bunu görmek için yarışan büyük bir kalabalığın huzurunda) evvela onun göğsünü kabartır, ardından damarlarında bir nabız peydahlar, nihayet bedenini nefesle doldurur, bunun üzerine ceset ayağa kalkar ve genç adam konuşur."
Şayet bunlar doğru ise, ölüm döşeğindeki ruhlar, kimi vakit bedenlerinde gizlenerek şiddetli bir istiğrak haliyle malul olmalı ve her türlü cismani fiilden azade kalmalıdır, öyle ki hayat, his ve hareket bedeni terk eder, fakat insan henüz hakikaten ölmüş değildir, lakin bir müddet kendinden geçmiş ve adeta ölü gibi yatar. Nitekim taun vakitlerinde defnedilmek üzere mezara ölü diye taşınan pek çok kimsenin yeniden dirildiği sıklıkla müşahede edilmiştir. Aynı hal, rahim havaleleri sebebiyle kadınların da başına defaatle gelmiştir. Ve Haham Moises [NOT: İbn Meymun], Galen’in Patrik tarafından tercüme edilen kitabından nakille, altı gün boyunca nefesi kesilen, ne yiyip ne içen ve atardamarları kaskatı kesilen bir adamdan bahseder. Ve rivayet olunur ki...
Aynı kitapta, bir adamın suyla dolması sebebiyle bütün bedenindeki nabzın kaybolduğu, öyle ki kalbinin hareket ettiğinin dahi fark edilmediği ve bir ölü gibi yattığı anlatılır. Keza bir insanın yüksek bir yerden düşmesi, büyük bir gürültü yahut su altında uzun süre kalması yüzünden kırk sekiz saat sürebilecek bir baygınlığa düşebileceği, yüzü yemyeşil kesilmiş hâlde sanki ölmüş gibi yatabileceği söylenir. Yine aynı yerde, ölümünün üzerinden yetmiş iki saat geçmiş gibi görünen bir adamı defneden ve onu diri diri gömdüğü için ölümüne sebep olan bir kimseden bahsedilir, ölü gibi görünseler ve phlebotomy (hacamat/kan alma) yahut başka bir tedavi gibi kendilerini hayata döndürecek bir çare bulunmadıkça gerçekten ölecek olsalar dahi, kimlerin hayatta olduğunun anlaşılmasını sağlayan işaretler verilir. Bu tür hadiseler pek nadir vuku bulur. Büyücülerin ve hekimlerin ölüleri diriltmesini de bu minvalde anlarız, nitekim yılan sokmasıyla sınananlar, Marsi ve Psylli kavimleri tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Şimdi, bir kimse hakikatte ölmemiş olsa bile, bütün kışı uykuda geçiren, ateşle dahi güçbela uyandırılabilecek denli derin bir ölü uykusuna yatan fındık farelerinde, timsahlarda ve pek çok [okunamadı] görüldüğü üzere, bu tür vecid hâllerinin uzun süre devam edebileceğini düşünebiliriz. Nitekim bir fındık faresinin teşrih edildiğini, haşlanana dek sanki ölmüş gibi hareketsiz kaldığını ve hemen akabinde kesilmiş uzuvlarının can belirtisi gösterdiğini bizzat müşahede etmişimdir. Keza, inanması güç olsa da, bazı muteber tarihçilerin metinlerinde kimi insanların peş peşe uzun yıllar boyunca uyuduklarını, uyku müddetince uyanana dek kendilerinde onları daha yaşlı gösterecek hiçbir tebeddül husule gelmediğini okuruz. Plinius da sıcaktan ve yolculuktan bitap düşerek bir mağarada elli yedi yıl uyuyan bir çocuk hakkında aynı şahadette bulunur, nitekim "Epimenides’ten daha uzun uyumak" darbımeseli buradan neşet etmiştir. Damascenus, kendi asrında Almanya’da yorgun düşen bir köylünün, bir ot yığınının altında bütün bir sonbahar ve ardından gelen kış boyunca uyuduğunu, yaza doğru otlar tükenmeye başladığında yarı ölü ve aklını yitirmiş vaziyette uyanmış olarak bulunduğunu nakleder. Kilise tarihleriyse, 196 yıl uyudukları rivayet edilen Yedi Uyurlar bahsinde bu kanaati tasdik eder. Paulus Diaconus ve Şehit Methodius’un bildirdiğine göre, Norveç’te deniz kıyısındaki yüksek bir mevkide yer alan bir mağarada yedi adam hiçbir çürüme emaresi göstermeksizin uzun müddet uyumuş, onları rahatsız etmeye yeltenen insanların uzuvları büzüşüp kasılmış, böylece mezkûr cezayla önceden ikaz edildiklerinden bir daha onlara zarar vermeye cüret edememişlerdir. Filozoflar arasında mühim bir mevkie sahip olan Mesocrates, bu uzun uykunun Tanrı tarafından muayyen günahlar için takdir edilmiş bir ceza olduğu kanaatindeydi. Lakin Marcus Damascenus, bunun mümkün ve tabii olduğunu birçok delille ispat eder, bir kimsenin yemeden, içmeden, defihacet etmeden, tükenip çürümeden aylarca uyumasını akla aykırı bulmaz. Bu hâl, ilacın tesirinin yahut zihni meşgul eden teessürlerin şiddetine veya hafifliğine göre muayyen günler, aylar yahut yıllar boyunca zehirli bir iksir, uyku hastalığı veya benzeri sebepler yüzünden bir insanın başına gelebilir. Hekimler, haddinden fazla alındığında insanın uzun süre açlığa mukavemet etmesini sağlayan bazı panzehirlerin mevcudiyetinden bahseder, nitekim geçmiş devirlerde bir melek tarafından muayyen bir taamla beslenen İlyas da o yiyeceğin bahşettiği kuvvetle kırk gün boyunca yürümüş ve oruç tutmuştur. Johannes Rocatius, kendi devrinde Venedik’te her yıl dört gün boyunca hiçbir gıda almadan oruç tutan bir adamdan bahseder [okunamadı] keza aynı devirde Aşağı Almanya’da on üç yaşına basana dek hiçbir gıda almayan bir kadından söz eder. Bu durum bize inanılmaz görünebilir, lâkin kendisi bunu yakın zamanda teyit etmiştir, ayrıca asrımızın bir mucizesi kabilinden, İsviçre ahalisinden olan biraderi Nicolaus Stone’un ıssız topraklarda ömrünün sonuna dek yirmi yıl boyunca hiç taam yemeden yaşadığını nakleder. Theophrastus’un sütten gayrı hiçbir yiyecek yahut içecek tüketmeyen Philinus adındaki bir adama dair zikrettikleri de hayret vericidir. Muteber müellifler, İskitlerin yalnızca tadına bakarak yahut ağızlarında tutarak açlığa ve susuzluğa on iki gün boyunca tahammül edebildiklerini söyledikleri Isparta menşeli hususi bir nebatı tavsif ederler [okunamadı].
Rüyalar Yoluyla Kehanet
Filozofların rivayetleri, ilahiyatçıların yetkesi, tarihteki misaller ve gündelik tecrübelerle teyit edilen, rüyalar vasıtasıyla icra edilen muayyen bir kehanet nevi de mevcuttur. Burada rüya tabiriyle kastettiğim, beyhude düşler yahut temelsiz tahayyüller değildir, zira bunlar kof olup içlerinde hiçbir kehanet barındırmaz, uyanık kalınan anların bakiyesinden ve bedenin intizamsızlığından neşet eder. Zira zihin endişelerle dolup yorulduğunda, uyuyan kimseye kendi meşguliyetlerini fısıldar. Burada rüya tesmiye ettiğim şey, zihin veya beden sıhhat bulmuşken, hayal gücü ruhunda semavi tesirler vasıtasıyla husule gelen tecellidir. Bunu tevil etmenin kaidesi, astrologların sualler bahsinde kaleme aldıkları kısımda bulunur, lakin bu dahi kâfi değildir, zira bu tür rüyalar hayal gücü ruhunun muhtelif tabiatına ve temayüllerine göre farklı insanlara bambaşka suretlerde tezahür eder, binaenaleyh rüyaların tabiri hususunda herkes için geçerli umumi bir kaide vaz edilemez. Ancak Synesius’un kanaatine göre, hadiseler tekerrür ettiğinden ve benzer benzerin başına geldiğinden, aynı müşahedeye mükerreren tesadüf eden kimse, kendine denk düşen aynı kanaati, hissiyatı, talihi, fiili ve akıbeti tayin etmiştir, nitekim Aristoteles’in buyurduğu vechile, hafıza duyular vasıtasıyla kuvvet bulur, aynı şeyin hafızada muhafaza edilmesiyle bilgi hâsıl olur, tıpkı pek çok tecrübenin vukufuyla sanatların azar azar teşekkül etmesi gibi.
ve ilimler elde edilir, Rüyaları da aynı veçheyle telakki etmelisiniz. Nitekim Synesius, kişinin gerek uykuda gerekse uyanıkken gördüğü her şeyi ve başına gelen arazları hafızasına kaydetmesini, bunların hangi kaidelerle tetkik edileceğini kendi kendine gayretle tefekkür etmesini, rüyalarını ve neticelerini bu tür kaidelerle gözlemlemesini buyurur, zira hafızasından hiçbir şey kaçmazsa, bir kâhin rüyalarını bu sayede azar azar tabir edebilecektir. Rüyalar, Ay'ın doğum haritasındaki yahut o senenin devrindeki dokuzuncu burcu, ya da kemal burcundan itibaren dokuzuncu burcu katettiği vakit daha müessirdir. Çünkü bu, en hakiki ve kati kehanettir, tabiat veya beşerî sanatlardan değil, ilahî ilhamla arınmış zihinlerden neşet eder, Şimdi ise kehanetlere ve gayb haberlerine ait olan hususları müzakere ve tetkik edeceğiz.
Çılgınlık, İnsanlar Uyanıkken Yapılan Kehanetler ve Ruhların Bazen İnsan Bedenine Girmesine Vesile Olan Melankoli Hıltının Kudreti Üzerine
Bazen yalnızca uyuyanların değil, uyanık olanların da zihnin bir nevi teşvikiyle kehanette bulundukları vakidir, Aristoteles bu tür kehanete cezbe veya bir nevi çılgınlık der ve bunun melankoliden neşet ettiğini öğretir, zira melankolik kimseler, ciddiyet ve sebatları sebebiyle çok daha iyi tahmin yürütür, bir melekeyi süratle kavrar ve semavî tesirleri en kolay şekilde kabul ederler, Problemler adlı eserinde Sibyllaların, Bakhislerin ve Sirakuzalı Niceratus'un [okunamadı], kahramanca bir ihtiras içinde maşukun ismini sayıklayan kimseler gibi olduklarını söyler.
Zihnin İhtiraslarının Arazları Değiştirerek ve Ruhu Harekete Geçirerek Öz Bedeni Nasıl Değiştirdiği Üzerine
Muhayyile veya hayal gücü, hissi idraki takip ettikleri vakit ruhun ihtirasları üzerinde hâkim bir kudrete sahiptir. Zira bu kudret, ihtirasların muhtelif oluşuna göre, bedendeki arazları değiştirerek, ruhu yukarı yahut aşağı, içeri yahut dışarı sevk ederek ve uzuvlarda muhtelif keyfiyetler meydana getirerek, evvelemirde öz bedeni hissedilir bir başkalaşımla tebdil eder. Nitekim sevinçte ruhlar dışarıya sürülür, korkuda geriye çekilir, mahcubiyette ise dimağa doğru hareket eder. Keza sevinçte kalp azar azar dışa doğru genişler, kederde ise azar azar içe doğru büzülür. Gazap yahut korkuda da aynı minval üzredir, lâkin pek ani vuku bulur. Yine gazap veya intikam arzusu hararet, kızarıklık, ağızda acı bir tat ve gevşeklik husule getirir. Korku ise soğukluk, kalp çarpıntısı, dil tutulması ve solgunluk peydah eder. Keder, terlemeye ve kurşunî bir beyazlığa sebebiyet verir. Bir nevi keder olan merhamet, merhamet duyanın bedenini ekseriya öyle fena tesir altında bırakır ki, muzdarip olan sanki bir başkasının bedenidir. Hem bazı âşıklar arasında öylesine kuvvetli bir muhabbet bağı mevcuttur ki, birinin çektiği ıstırabı diğeri de çeker. Endişe, kuruluk ve kararma getirir. Hekimler, aşkın karaciğerde ve nabızda ne büyük hararetler uyandırdığını bilir ve bu neviden bir teşhisle hüküm verirler, nitekim Naustratus, Antiokhos'un Stratonike aşkına tutulduğunu böyle anlamıştı. Bu kabil ihtirasların, en şiddetli mertebeye vardıklarında ölüme dahi sebebiyet verebileceği aşikârdır, zira haddinden fazla sevinç, keder, muhabbet ve husumet sebebiyle insanların defalarca öldüğü ve bazen de bir marazdan kurtulduğu herkesçe malumdur. Nitekim Sophokles'in ve Sicilya Tiranı Dionysios'un trajik bir zafer haberi üzerine aniden öldüklerini okuruz. [okunamadı] savaştan dönen [okunamadı] aniden ölmüştür. Kederin nelere kâdir olduğunu ise herkes bilir. Köpeklerin, sahiplerinin ölümü ardından kederden ekseriya öldüklerini bilmekteyiz. Bazen de bu kabil ihtiraslar yüzünden uzun marazlar baş gösterir ve kimi vakit de şifa bulur. Nitekim bazı kimseler yüksek bir mevkiden baktıklarında büyük bir korku sebebiyle titrer, gözleri kararır, dermansız kalır ve bazen akıllarını yitirirler. Hıçkırığı ise kimi zaman korkular ve sar'a illetleri takip eder. Bazen de Krezüs'ün anasının dilsiz olarak dünyaya getirdiği oğlunda görüldüğü üzere harikulade tesirler husule gelir, şiddetli bir korku ve hararetli bir muhabbet, fıtraten asla muktedir olamadığı halde onu konuşturmuştur. Ani bir düşüşle hayat, his ve hareket birdenbire uzuvları terk eder ve bazen hemen akabinde avdet eder. Büyük bir cüretle birleşen şiddetli bir gazabın nelere kadir olduğunu, Hindistan'da bir muharebede kuşatıldığında kendisinden şimşekler ve ateşler saçtığı görülen Büyük İskender göstermektedir. Theodoricus'un pederinin de bedeninden gürültü neşrettiği rivayet edilir. Bu kabil haller bazen hayvanlarda da tezahür eder, nitekim Tiberius'un atının ağzından alevler çıkardığı söylenir.
Bölüm LXIV: Zihnin İhtiraslarının Bazı Benzerlikler Sebebiyle Taklit Yoluyla Bedeni Nasıl Değiştirdiği, İnsanların Dönüşümü ve Başkalaşımı, Muhayyile Kudretinin Yalnızca Beden Değil Ruh Üzerindeki Hükmü Üzerine
Mezkûr ihtiraslar, eşyanın benzerliğinin haiz olduğu değiştirme hassası sebebiyle, bedeni bazen taklit yoluyla tebdil eder, bu kudreti ise şiddetli tahayyül harekete geçirir, nitekim bir şeyi görmek veya işitmekle dişlerin kamaşması yahut bir başkasının keskin veya ekşi şeyler yediğini görmemiz veya hayal etmemiz bundandır, Bir kimsenin esnediğini gören kimse kendisi de esner, bazıları ise ekşi şeylerin adını işittiklerinde dilleri kamaşır. Keza kerih bir şeyin müşahede edilmesi de böyledir.
...mide bulantısına yol açar. Birçoğu insan kanı gördüğünde baygınlık geçirir. Kimileri bir başkasına acı bir yiyecek verildiğini gördüğünde ağzında acı bir tükürük hisseder. Parisli William, bir ilacı yalnızca görmekle dilediği sıklıkta abdest bozmaya giden bir adam gördüğünü nakleder; üstelik ne ilacın cevheri, ne kokusu, ne de tadı kendisine ulaşmış, yalnızca zihninde beliren bir benzerlik kavranmıştır. Bu sebeple rüyada olan bazı kimseler yandıklarını, bir ateşin içinde bulunduklarını zanneder ve ateşin cevheri yakınlarında bulunmadığı, yalnızca hayal güçleri tarafından kavranan bir benzerlik söz konusu olduğu halde, sanki gerçekten yanıyorlarmışçasına korkunç azaplar çekerler. Kimi zaman da insanların bedenleri başkalaşır, şekil değiştirir ve hatta bir yerden bir yere nakledilir; bu durum sıklıkla rüya halindeyken, kimi zaman da uyanıkken vuku bulur. Nitekim Cippus [NOT: Metindeki Cyprus, Roma praetoru Genucius Cippus'tur], İtalya Kralı seçildikten sonra boğaların dövüşünü ve zaferini büyük bir hayretle seyredip tefekküre dalmış, bu düşünceyle bütün bir gece uyumuş, ancak sabah olduğunda boynuzlu halde bulunmuştur; bu da şiddetli bir muhayyilenin harekete geçirdiği nebatî kuvvetin, boynuz yapıcı hıltları başa yükseltip boynuzlar husule getirmesinden başka bir şey değildir. Zira şiddetli bir tefekkür, suretleri [species] kuvvetle harekete geçirirken, düşünülen şeyin suretini tasvir eder; bu suretleri kanda temsil eder ve kan da kendisinden beslenen uzuvlara, gerek aynı bedenin uzuvlarına gerekse bir başkasınınkine bunu nakşeder. Tıpkı gebe bir kadının muhayyilesinin arzulanan şeyin izini rahmindeki cenine nakşetmesi ve kuduz bir köpek tarafından ısırılan bir adamın muhayyilesinin kendi idrarına köpeklerin suretini nakşetmesi gibi. İnsanlar bu suretle aniden beyazlaşabilir; kimi kimseler de tek bir gecenin rüyasıyla çocukluktan tam manasıyla ergin adamlara dönüşmüştür. Kral Dagobert’in aldığı pek çok yara izi ile Franciscus’un aldığı işaretler de buraya havale edilebilir; biri terbiyevi cezalandırılmadan korktuğu esnada, diğeri ise Mesih’in yaralarını hayret verici bir vecd ile tefekkür ederken bunlara nail olmuştur. Benzer biçimde pek çok kimse nehirleri, ateşleri ve geçit vermez yerleri aşarak bir yerden bir yere nakledilir; yani herhangi bir şiddetli arzunun, korkunun veya cüretin suretleri ruhlarına nakşolunduğunda,
bu suretler buharlarla karışarak mekanî hareketin menbaı olan fantezi [phantasia] ile birlikte, dokunma uzvunu kendi asıllarında harekete geçirir. Buradan hareketle azaları, hareket organlarını harekete sevk ederler ve görme duyusuyla değil, batınî fantezi vasıtasıyla hayal edilen mahalle hiç yanılmaksızın taşınırlar. Ruhun beden üzerindeki kudreti öylesine büyüktür ki, ruh ne tarafa gittiğini hayal edip düşlerse bedeni de oraya sevk eder. Ruhun beden üzerindeki kudretini hayret verici şekilde açıklayan pek çok başka misal okuruz; İbn Sina’nın, dilediği vakit bedenine felç getirebilen muayyen bir adam hakkında anlattığı vaka bunlardandır. Gallus Vibius’un deliliğe tesadüfen değil, bilerek ve isteyerek düştüğünü rivayet ederler; zira delileri taklit ederken onların deliliğini kendine mal etmiş ve hakikaten deliye dönmüştür. Augustinus da kulaklarını diledikleri gibi oynatabilen, başlarının tepesini alınlarına doğru hareket ettirip istedikleri vakit tekrar geriye çekebilen kimselerden ve dilediği vakit terleyebilen bir başkasından bahseder. Diledikleri vakit ağlayabilen ve bolca gözyaşı dökebilenlerin bulunduğu; yuttukları şeyleri sanki bir torbadan çıkarırcasına, istedikleri vakit derece derece geri çıkarabilen kimselerin varlığı da malumdur. Günümüzde kuşların, sığırların, köpeklerin ve kimi insanların seslerini neredeyse hiç ayırt edilemeyecek derecede taklit ve ifade edebilen pek çok kimse görmekteyiz. Plinius dahi kadınların erkeklere dönüştüğüne dair muhtelif misaller zikreder. Pontanus kendi devrinde Caietana adlı bir kadının ve bir diğer Aemilia adlı kadının [okunamadı] şehadet eder.
Muhayyilenin ruh üzerinde ne derece kudret sahibi olduğunu bilmeyen yoktur; zira muhayyile ruhun cevherine duyudan daha yakındır, bu sebeple ruha duyudan daha fazla tesir eder. Nitekim kadınlar, muayyen Büyü Sanatları vasıtasıyla zerk edilen birtakım kuvvetli tahayyüller, rüyalar ve telkinler yoluyla, sıklıkla bir kimseye karşı son derece kuvvetli bir sevgiyle bağlanırlar. Medea’nın yalnızca bir rüya sebebiyle İason’a karşı aşk ateşiyle yandığını söylerler. Bazen ruh, şiddetli bir tahayyül veya temaşa vasıtasıyla bedenden bütünüyle tecerrüd eder; Celsus’un dilediği her vakit kendini hissizleştirebilen ve ölü bir adam gibi yatabilen muayyen bir rahip hakkında naklettiği gibi, öyle ki bir kimse onu iğnelediğinde yahut yaktığında hiçbir acı hissetmez, hiçbir hareket veya nefes olmaksızın öylece yatardı; buna mukabil kendisinin de ifade ettiği üzere, şayet insanlar yüksek sesle bağırırlarsa onların seslerini adeta uzaktan uzağa işitebilirdi. Fakat bu tecerrüd hallerini müteakip fasıllarda daha etraflıca ele alacağız.
Zihnin İhtiraslarının Kendi Dışında Nasıl Tesir Edebildiğine Dair
Ruhun muhayyileyi takip eden tutkuları en şiddetli mertebeye vardığında, yalnızca kendi bedenini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda bir başkasının bedeni üzerinde tesir icra edecek şekilde aşkınlık da gösterir, öyle ki bundan ötürü unsurlarda ve haricî şeylerde harikulade tesirler meydana gelir, hem zihne yahut bedene ait kimi illetleri defedebilir hem de yenilerini getirebilir. Zira ruhun tutkuları, kendi bedeninin mizacının en başlıca sebebidir. Bu minvalde ruh, kuvvetli bir tahayyülle fevkalade yükselip alevlendiğinde, yalnızca kendi bedenine değil, başka bedenlere de sıhhat yahut illet yayar. Nitekim İbn Sînâ, bir devenin dahi bir kimsenin tahayyülü neticesinde yere yıkılabileceği kanaatindedir. Kuduz bir köpek tarafından ısırılan kimse de derhal cinnete duçar olur ve idrarında köpek suretleri peyda olur. Aynı şekilde gebe bir kadının aşermesi, ana rahmindeki cenini aşerilen şeyin iziyle damgaladığında, bir başkasının bedeni üzerinde tesir gösterir. Hamile kadınların canavarca tahayyüllerinden nice hilkat garibesi nesillerin neşet ettiği vakidir, nitekim Marcus Damascenus’un aktardığına göre, Pisa topraklarında kâin Petra Sancta kasabasında, Bohemya Kralı Charles’a takdim edilen bir genç kızın bedeni, tıpkı vahşi bir hayvan gibi baştan aşağı kaba tüylerle kaplıydı, zira validesi, gebe kaldığı esnada yatağının başucunda duran Vaftizci Yahya tasviri karşısında dindarca bir dehşete kapılmış ve neticede bu surette bir evlat dünyaya getirmişti. Ve müşahede etmekteyiz ki bu hâl yalnızca insanlarda değil, dilsiz hayvanlar arasında dahi vuku bulur. Nitekim Patrik Yakub’un, su yalaklarının önüne koyduğu alacalı çubuklarla Laban’ın koyunlarının rengini değiştirdiğini okuruz. Benzer biçimde tavus kuşlarının ve sair kuşların tahayyül kuvvetleri, çiftleşme esnasında kanatlarına bir renk nakşeder. Bu sebepledir ki, tavus kuşlarının çiftleştiği yerlerin etrafına beyaz örtüler asarak beyaz tavus kuşları husule getiririz. İşte bu misallerden açıkça anlaşılmaktadır ki, muhayyilenin tesiri kendi üzerine şiddetle teksif olduğunda, yalnızca kendi bedenini değil, bir başkasınınkini de tesir altında bırakır. Aynı şekilde cadıların zarar verme arzusu da dik dik bakışlarla insanları en muzır surette büyüler. İbn Sînâ, Aristoteles, Gazâlî ve Galen bu hususta müttefiktir. Zira bir bedenin, marazlı bir başka bedenin buharından son derece kolay etkilenebileceği bedihidir, ki bu durumu veba ve cüzzam illetlerinde açıkça görürüz. Keza gözlerin buharlarında öylesine muazzam bir kudret mevcuttur ki, tıpkı bakışlarıyla insanları helak eden kokatriks yahut basiliskin yaptığı gibi, yakınlarında bulunan herkesi büyüleyip zehirleyebilirler. İskitya’da, İliryalılar ve Triballiler arasındaki kimi kadınlar da hiddetle baktıkları her kimi olursa olsun katlederlerdi. Binaenaleyh hiç kimse, bir kimsenin bedeninin ve ruhunun bir başkasının zihni vasıtasıyla benzer şekilde etkilenebilmesine taaccüp etmesin, zira zihin, hareket kabiliyeti bakımından bedenlerden tebahhur eden buharlardan çok daha muktedir, kuvvetli, hararetli ve üstündür, üstelik tesir icra etmesini sağlayacak vasıtalardan da mahrum değildir, hem bir başkasının bedeni de bir başkasının zihnine, bir başkasının bedenine olduğundan daha az tabi değildir. İşte bu haseple derler ki, insan sırf hissiyatı ve seciyesiyle dahi bir başkası üzerinde tesirde bulunabilir. Bu sebeple feylesoflar, şerir ve muzır kimselerin meclisinden ictinap edilmesini salık verirler, zira onların habis şualarla dolu ruhları, yakınlarında bulunanlara zararlı bir sirayetle musallat olur. Bilakis, salih ve bahtiyar kimselerin muhabbetine talip olunmasını tavsiye ederler, zira onların yakınlığı bize pek çok hayır getirir. Çünkü tıpkı şeytantersi yahut misk kokusunda olduğu gibi, kötüden bir kötülük, iyiden de bir iyilik yakınında bulunanlara sirayet eder ve bu tesir bazen uzun müddet baki kalır. Şayet mezkûr tutkular muhayyilede böylesine büyük bir kudrete mâlikse, şüphesiz akılda daha da büyük bir kudrete sahiptir, zira akıl muhayyileden daha âlidir, nihayetinde zihinde çok daha muazzam bir kudret bulurlar, zira zihin, hayırlı bir gaye uğruna bütün azmiyle Tanrı’ya rabt olduğunda, kendi bedeni kadar bir başkasının bedenini de ekseriya ilahî bir lütufla tesir altında bırakır. Bu vasıtayla Apollonius, Pythagoras, Empedokles, Philolaus ve dinimize mensup pek çok peygamber ile aziz zat tarafından nice mucizelerin izhar edildiğini okuruz. Lakin bu hususları, din bahsini ele alacağımız müteakip fasıllarda daha etraflıca müzakere edeceğiz.
Zihnin Tutkularının Semavî Bir Vakit ile Desteklendiği ve Zihnin Sebatının Her Amelde Ne Derece Zaruri Olduğu Üzerine
Zihnin tutkuları, [okunamadı] faziletiyle ziyadesiyle desteklenir, fayda sağlar ve gayet kudretli bir hâl alır.
gök ile ya herhangi bir tabii uyum yahut iradi bir seçim yoluyla hemfikirdirler. Zira Ptolemaios’un buyurduğu üzere, daha iyi olanı seçen kimse, bunu fıtraten haiz olandan hiçbir veçhile farklı görünmez. Dolayısıyla herhangi bir amelde semanın inayetine mazhar olmak adına, düşüncelerimiz, temayüllerimiz, tahayyüllerimiz, seçimlerimiz, mülahazalarımız, tefekkürlerimiz ve benzeri hallerimiz vasıtasıyla kendimizi semaya muvafık kılmamız ziyadesiyle fayda sağlar. Zira bu kabil hissiyatlar ruhumuzu şiddetle kendi suretlerine doğru harekete geçirir, bizi ve bize ait olanları ansızın bu tür hissiyatların fevkteki delalet edicilerine maruz bırakır, üstelik mevkilerinin yüceliği ve fevkteki varlıklara yakınlıkları sebebiyle, maddi şeylere kıyasla semavi olanlardan çok daha fazla pay alırlar. Çünkü zihnimiz tahayyüller yahut akıl vasıtasıyla bir nevi taklit yoluyla herhangi bir yıldıza öyle intibak edebilir ki, sanki o tesirin bizzat kendine mahsus bir kabıymışçasına ansızın o yıldızın erdemleriyle dolabilir. Ne var ki tefekküre dalan zihin, kendini Satürn’e maruz bıraktığı durumlar müstesna, bütün duyulardan, tahayyülden, tabiattan ve mütalaadan tecrit edip mücerret şeylere rücu ettiğinden, şu anki bahsimizin ve tahkikimizin konusu değildir. Zira zihnimiz pek çok şeyi inanç vasıtasıyla meydana getirir, bu inanç ise amilin yahut kabiliyet sahibinin, herhangi bir şeyde müştereken tesir eden ve yapmayı kastettiğimiz amele kudret bahşeden faile sımsıkı bağlanması, sebatkar bir niyet beslemesi ve hararetle yönelmesidir. Öyle ki, kabul edilecek erdemin ve içimizde yahut bizim vasıtamızla icra edilecek şeyin sureti sanki içimizde hasıl olur. Bu sebeple her amelde ve nesnelerin tatbikinde şiddetle arzulamalı, tahayyül etmeli, kuvvetle ümit edip inanmalıyız, zira bu pek büyük bir muavenet sağlayacaktır. Hekimler arasında dahi kuvvetli bir inancın, şüphesiz bir ümidin, hekime ve ilaca duyulan muhabbetin sıhhate hayli hizmet ettiği, hatta kimi zaman ilacın bizzat kendisinden daha tesirli olduğu teyit edilmiştir. Zira ilacın tesiri ve erdemi neyi husule getiriyorsa, hekimin kuvvetli tahayyülü de hastanın bedenindeki nitelikleri değiştirme kudretiyle aynını husule getirir, bilhassa da hasta hekime fevkalade itimat duyup bu suretle kendini hekimin ve hekimlik sanatının erdemini kabule hazır kıldığında bu vuku bulur. Bu sebeple büyü ilminde amel eden kimse sarsılmaz bir inanca malik olmalı, kolayca inanmalı ve neticeyi elde edeceğinden asla şüpheye düşmemelidir. Zira sabit ve kavi bir inanç, batıl amellerde dahi olsa nasıl harikulade şeyler husule getirirse, güvensizlik ve şüphe de iki aşırı uç arasındaki vasıta olan amilin zihin erdemini öyle dağıtır ve kırar, buradan hareketle amil, zihnimizin sabit ve metin bir erdemi olmaksızın mesaimize ilhak ve rabtedilemeyecek olan fevkteki varlıkların matlup tesirinden mahrum kalır.
İnsan Zihninin Semavilerin Zihnine ve İntelijansiyalarına Nasıl Rabtedilebileceği ve Onlarla Birlikte Aşağı Mertebedeki Şeyler Üzerine Bazı Harikulade Erdemleri Nasıl Nakşedebileceği
Filozoflar, bilhassa da Arap müellifler derler ki, insan zihni hisleri ve fiilleri vasıtasıyla herhangi bir amele olanca kuvvetiyle teksif olduğunda, yıldızların zihni ve ulvi akıllar ile rabtolunur, bu suretle bağlandığında da amellerimize ve eşyaya harikulade birtakım erdemlerin zerk edilmesine vesile teşkil eder, bu keyfiyet hem zihinde her şeye dair bir kavrayış ve kudret bulunmasından, hem de bütün mevcudatın zihne fıtri bir itaat göstermesinden, dahası kendilerini şiddetli bir arzuyla talep edene zaruri bir tesir ve daha fazlasını bahşetmesinden ileri gelir. Bu esasa muvafık olarak tılsımlı işaretler, suretler, efsunlar, bazı kelamlar ve zihnin meylettiği her bir şeye dair pek çok harikulade tecrübe ilmi teyit bulur. Bu vasıtayla, şiddetli bir aşk içinde olanın zihninin meylettiği her ne ise aşkı celbetme hususunda bir tesire maliktir, şiddetle nefret edenin zihninin dikte ettiği her ne ise zarar verme ve ifna etme hususunda bir tesire maliktir. Zihnin kuvvetli bir arzuyla meylettiği diğer hususlarda da vaziyet böyledir. Zira zihnin işaretler, suretler, sözler, hitaplar, hareketler ve benzeri yollarla icra ve telkin ettiği her şey ruhun iştiyasına muavenet eder, hem böylesi bir iştihanın zihni istila ettiği o lahzada amilin ruhundan, hem de zihni bu veçhile sevk eden münasip vakitten ve semavi tesirden harikulade birtakım erdemler iktisap eder. Zira zihnimiz herhangi bir hissiyatın yahut erdemin ziyadesine kapıldığında, ekseriyetle kendiliğinden derhal kuvvetli, daha hayırlı ve daha münasip bir vakti yahut fırsatı yakalayıverir. Thomas Aquinas Putperestlere Karşı adlı eserinin üçüncü cildinde bunu ikrar eder. Böylece pek çok harikulade erdem, ruhun o lahzada kendilerine telkin ettiği şeylerde, büyük hissiyatlar vasıtasıyla hayranlık uyandırıcı birtakım amelleri hem husule getirir hem de onları takip eder. Lakin bilesin ki bu nevi şeyler, bizzat onların müellifi olan yahut sanki müellifiymişçesine onlara temayül gösteren kimseden gayrısına hiçbir şey yahut pek az şey temin eder, onların tesirinin keşfedilme usulü de işte böyledir. Bu hususta umumi bir kaidedir ki, arzusunda ve hissiyatında daha mümtaz olan her bir zihin, bu kabil şeyleri hem kendi zatı için daha elverişli kılar, hem de arzuladığı şeye nispetle daha tesirli hale getirir.
Binaenaleyh büyü ilminde amel etmek isteyen herkes, kendi ruhunun kainatın kudreti içindeki erdemini, mizanını, mertebesini ve derecesini idrak etmek mecburiyetindedir.
Zihnimizin Aşağı Mertebedeki Şeyleri Arzuladığı Şeye Doğru Nasıl Değiştirebileceği ve Bağlayabileceği
İnsanların zihninde değiştirmeye, cezbetmeye, menetmeye ve arzuladıkları şeye raptetmeye dair bir erdem dahi mevcuttur, herhangi bir hissiyatın yahut erdemin büyük bir taşkınlığına kapılıp bağladıkları nesneleri aşacak mertebeye vardıklarında bütün mevcudat onlara itaat eder. Zira fevkteki, aşağı mertebede olanı bağlar ve onu kendine tahvil eder, aynı kaide mucibince aşağı mertebedeki de fevkte olana tahvil edilir yahut başka surette tesir altına alınıp işlenir. Bu sebeple, herhangi bir yıldızın fevkinde bir dereceye mazhar olan şeyler, kendi aralarındaki uyuşma yahut zıtlaşmaya göre, daha aşağı derecede olan şeyleri bağlar, cezbeder yahut meneder. Nitekim bir horozdaki Güneş erdeminin mevcudiyeti aslandakinden daha ziyade muvafık düştüğünden, aslan horozdan tavşan kesilir, hakeza mıknatıs taşı da mertebece Kutup Yıldızı’nın [NOT: Metinde 'Göksel Ayı' olarak geçen Büyük Ayı yahut Kutup takımyıldızı kastedilmektedir] fevkinde bir dereceye malik olduğu cihetle demiri kendine çeker.
Elmas, Mars'ın hiyerarşisinde (hiyerarşi) mıknatıs taşından daha üstün olduğu için onu tesirsiz kılar. Benzer biçimde, herhangi bir insan zihninin meyliyle olduğu kadar tabiattaki şeylerin yerli yerince tatbikiyle de semavi tesirlere vaktinde maruz kaldığında, şayet Güneş'e has bir kuvvette güçlenirse, alt mertebede olanı kendine bağlar, hayranlığa ve itaate sevk eder. Ay'ın mertebesinde köleliğe yahut zayıflıklara, Satürn'ün mertebesinde sükûnete yahut kedere, Jüpiter'in mertebesinde tazime, Mars'ın mertebesinde korku ve nifaka, Venüs'ün mertebesinde sevgi ve neşeye, Merkür'ün mertebesinde [NOT: Burada metindeki "Mercurial" ifadesi Merkür gezegenine yahut Mercury (cıva) tabiatına atıfta bulunur] iknaya ve boyun eğişe ve benzerlerine sürükler. Bu kabil bir bağlamanın temeli, semavi nizamın iştirakiyle beraber, ruhların son derece şiddetli ve sınırsız arzusudur. Fakat böylesi bir bağın çözülmesi yahut engellenmesi, zıddı olan ve daha üstün ya da daha güçlü bir tesirle vuku bulur, zira zihnin daha büyük bir taşkınlığı nasıl bağlıyorsa, aynı şekilde çözer ve engeller de. Ve nihayet, Venüs'ten korktuğunda Satürn'ü karşısına koy, Satürn yahut Mars'tan korktuğunda ise Venüs'ü yahut Jüpiter'i karşılarına koy, zira astrologlar bunların birbirine en ziyade düşman ve zıt olduğunu söyler, yani bu alt mertebedeki cisimlerde zıt tesirler meydana getirirler. Zira hiçbir eksiğin bulunmadığı, her şeyin sevgiyle idare edildiği göklerde, katiyen nefret yahut düşmanlık bulunamaz.
Ruhun meyil ve hallerinde muazzam bir kudret bulunduğu gösterildikten sonra, kelimelerde ve eşyanın isimlerinde de bundan daha az bir kuvvet olmadığını, lakin en büyük kuvvetin, hayvanlardan esasen ayrılmamızı sağlayan ve akıl sahibi olarak adlandırılmamıza vesile olan nutuk ve hareketlerde bulunduğunu bilmelisin. Bu akıl sahibi oluşumuz, Galen'in daha az derecede de olsa hayvanlarda da ortak bulunduğunu söylediği ve ruhun duyguları barındıran kısmını teşkil eden akıldan ileri gelmez, bilakis kelimeler ve nutuk vasıtasıyla idrak olunan sese uygun düşen, beyan edici akıl olarak tesmiye edilen ve bilhassa diğer bütün canlılara üstün gelmemizi sağlayan akıldan ileri gelir. Zira Yunancada Logos, akıl, nutuk ve kelime manasına gelir. Kelime ise iki türlüdür, yani batıni ve telaffuz edilen. Batıni kelime, zihnin bir tasavvuru ve ruhun sessizce vuku bulan bir hareketidir. Tıpkı rüyalarda kendi kendimizle konuşuyor ve münazara ediyor gibi görünmemiz ve uyanıkken zihnimizden bütün bir nutku sessizce geçirmemiz gibi. Lakin telaffuz edilen kelime, seste belirli bir fiile ve söyleyiş hususiyetlerine maliktir, insanın nefesiyle, ağzının açılmasıyla ve dilinin telaffuzuyla vücuda gelir, ki burada tabiat, cismani sesi ve nutku zihne ve idrake raptetmiş, onu dimağımızdaki tasavvurun dinleyenlere beyan edicisi ve tercümanı kılmıştır. Şimdi bahsettiğimiz de işte budur. Bu sebeple kelimeler, konuşan ile dinleyen arasında en münasip vasıtadır, sadece zihnin tasavvurunu değil, aynı zamanda konuşanın kuvvetini de dinleyenlere belirli bir tesirle taşırlar ve bu umumiyetle öylesine büyük bir kudretle gerçekleşir ki, sadece dinleyenleri değil, diğer cisimleri ve canı olmayan şeyleri dahi tebdil ederler. Akli, semavi ve doğaüstü gibi daha ulu şeyleri temsil eden kelimeler, diğerlerine nazaran daha açık ve daha esrarlı oldukları ölçüde daha büyük bir tesire maliktir. Keza daha muteber bir dilden yahut daha mukaddes bir mertebeden sâdır olanlar da böyledir, zira bunlar, adeta belirli işaretler ve timsaller gibi, semavi ve fevkalade semavi şeylerin kudretini kabul ederler, hem vasıtası oldukları izah edilen şeylerin faziletinden, hem de konuşanın faziletiyle içlerine zerk edilen bir kudretten beslenirler.
BÖLÜM LXX, Has İsimlerin Fazileti Üzerine
Mecusi ameliyatında eşyanın has isimlerinin pek lüzumlu olduğuna hemen herkes şehadet eder. Zira şeylerin tabii kuvveti evvela nesnelerden duyulara, ardından bunlardan muhayyileye ve buradan da zihne intikal eder, ilk önce orada tasavvur olunur ve akabinde sesler ve kelimelerle ifade edilir. Bu sebeple Platoncular, terkip edilen bu ses, kelime yahut ismin bizzat kendisinde, ekleriyle birlikte, şeyin kudretinin adeta bir nevi hayat gibi, delalet ettiği suretin altında gizlendiğini söylerler. Evvela şeylerin belirli tohumları vasıtasıyla zihinde tasavvur edilir, ardından sesler yahut kelimeler marifetiyle bir doğum gibi meydana getirilir ve nihayet yazılarda muhafaza olunur. Bu sebepten büyücüler, şeylerin has isimlerinin her zaman ve her yerde hazır bulunan belirli ışınlar olduğunu, şeylerin kuvvetini muhafaza ettiğini, delalet edilen şeyin mahiyetinin bunlarda hüküm sürdüğünü ve ayırt edildiğini, şeylerin bunlar vasıtasıyla, adeta kendilerine has ve canlı suretler aracılığıyla bilindiğini söylerler. Zira büyük fail, semavatın tesirleri, unsurlar ve seyyarelerin faziletleriyle muhtelif nevileri ve cüzleri nasıl meydana getiriyorsa, bu tesirlerin hususiyetlerine göre şeylere has isimler de hasıl olur ve yıldızların sayısını bilen, hepsini isimleriyle çağıran zat tarafından onlara verilir, ki Mesih de bir başka yerde bu isimlerden bahsederek, "İsimleriniz göklerde yazılıdır," demiştir. Bu yüzden şeylere ilk isimleri veren Âdem, semavatın tesirlerini ve bütün mevcudatın hususiyetlerini bildiğinden, Tekvin'de yazıldığı üzere, hepsine tabiatlarına uygun isimler vermiştir. Orada Tanrı yarattığı her şeyi isimlendirmesi için Âdem'in huzuruna getirmiş ve o her birine ne isim verdiyse, adı öyle kalmıştır, bu isimler hakikaten delalet ettikleri şeylerin harikulade kudretlerini içlerinde barındırır. Bu sebeple delalet taşıyan her ses, evvela semavi ahengin tesiriyle, saniyen insanın vazetmesiyle mana kazanır, [okunamadı] bazen bununla, bazen onunla diğerinden farklı olur. Lakin her iki delalet de mezkûr ahenk yahut insanlar tarafından kendilerine bahşedilen herhangi bir seste yahut isimde bir araya geldiğinde, o isim çifte faziletle, yani tabii ve iradi olarak, münasip yer ve zamanda, hakkıyla istidat kazanmış ve tabiatı icabı bundan etkilenebilecek madde üzerinde niyetle ve ciddiyetle telaffuz edildiği her defasında, fiil göstermeye ziyadesiyle muktedir kılınır. Nitekim Philostratus'ta okuduğumuza göre, Roma'da bir genç kız evlendiği gün vefat edip Apollonius'un huzuruna getirildiğinde, Apollonius onun ismini inceden inceye tahkik etmiş, ismi öğrenince gizli bir şey telaffuz etmiş ve kız bunun üzerine dirilmiştir. Bu durum
Romalıların kutsal ayinlerinde gözettikleri bir usule göre, bir şehri kuşattıklarında, o şehrin has ve hakiki adını ve hangi Tanrının himayesi altında bulunduğunu titizlikle araştırırlardı, bu öğrenildiğinde, bazı dizelerle o şehrin koruyucusu olan Tanrıları dışarı çağırırlar ve şehrin ahalisine lanet okurlardı, nihayetinde Tanrıları oradan uzaklaşınca onları alt ederlerdi.
Şehir çepeçevre kuşatıldığında Tanrıların dışarı çağrıldığı ve düşmanların lanetlendiği bu dizeleri öğrenmek isteyen kimse, bunları Livius ve Macrobius'ta bulabilir, fakat Serenus Sammonicus da gizli şeylere dair kitabında bunlardan pek çoğunu zikretmektedir.
Cümleler ve Dizeler Halinde Bir Araya Getirilen Pek Çok Kelimeye, Tılsımların Faziletlerine ve Bağlayıcı Güçlerine Dair
Kelimelerin ve isimlerin faziletlerinin yanı sıra, cümlelerde içerdikleri hakikat dolayısıyla daha da büyük bir fazilet bulunur, bu fazilet tesir etme, değiştirme, bağlama ve tesis etme hususunda pek azametli bir kudrete maliktir, öyle ki kullanıldıkça daha da parıldar, karşı konuldukça daha da teyit edilip pekişir, bu fazilet basit kelimelerde değil, herhangi bir şeyin ikrar ya da inkâr edildiği cümlelerdedir, nitekim dizeler, efsunlar, lanetler, yakarışlar, hitabeler, tazarru ve niyazlar, yeminler, istirhamlar, afsunlar ve benzerleri bu türdendir. Bundan ötürü, herhangi bir Yıldızın ya da İlahın faziletini celbetmek amacıyla dizeler ve hitabeler tanzim ederken, bir Yıldızın ne gibi faziletler, keza ne tür tesirler ve ameller barındırdığını titizlikle mülahaza etmek icap eder, bu türden bir Yıldızın kendi tesiri yoluyla meydana getirmeye meyyal olduğu şeyleri methederek, överek, büyüterek ve sergileyerek dizelere dâhil etmek gerekir, keza yok etmeye ve engellemeye meyyal olduğu şeyleri de tahkir ve tezyif ederek, elde etmek istediğimiz şey için yalvarıp yakararak, yok olmasını ve engellenmesini arzu ettiğimiz şeyi ise telin ve takbih ederek, aynı surette, münasip vezinler ve nispelerle, maddeleri layıkıyla tefrik edilmiş zarif bir hitabe vücuda getirilmelidir. Dahası büyücüler, bu kabil dizelerin ait olduğu kimselere, aynı Yıldızın veya ismin adlarıyla niyaz etmemizi ve dua etmemizi buyururlar, onların harikaları ya da mucizeleriyle, feleklerindeki seyirleri ve yollarıyla, nurlarıyla, hükümranlıklarının izzetiyle, içlerindeki cemal ve parlaklıkla, kavi ve kudretli faziletleriyle ve bunlara benzer vasıtalarla dua edilmelidir. Tıpkı Apuleius'ta Psyche'nin Ceres'e şöyle dua ettiği gibi, Bereketli sağ elin hürmetine sana yalvarırım, hasatların neşeli merasimleri, sandıklarının sükûnet dolu sessizliği, ejderhalarının kanatlı arabaları, Sicilya toprağının yarıkları, yutucu araba, yapışkan toprak, Proserpina'nın aydınlık izdivacında mahzenlere iniş yeri ve kızının aydınlık keşifleriyle dönüşü ve Attika'daki Eleusis şehrinde bulunan tapınağında gizlenen diğer şeyler hürmetine niyaz ederim. Bundan maada, Yıldızların isimlerinin muhtelif nevileriyle birlikte, bizlere bizzat Yıldızlara hükmeden Akılların isimleriyle de onlara niyaz etmemizi buyururlar, bu husustan kendi münasip bahsinde daha etraflıca söz edeceğiz. Bunlara dair daha fazla misal arzu edenler, Orpheus'un ilahilerini tetkik etsinler, bilge kişilerin bildiği ahvaliyle birlikte, layıkıyla bir ahenk içinde ve tam bir dikkatle kullanıldıkları takdirde tabii büyüde bunlardan daha müessir hiçbir şey yoktur. Fakat konumuza dönecek olursak, Yıldızların kaidesine göre tam ve layıkıyla tanzim edilmiş, mana ve mefhumla yüklü, şiddetli bir hissiyat ile vaktinde telaffuz edilmiş bu kabil dizeler, maddelerinin sayısı ve nispetine göre olduğu kadar maddelerinden hâsıl olan surete göre ve tahayyülün şiddetiyle efsuncuya pek büyük bir kudret bahşeder, bu kudreti kimi zaman da efsunun nesnesi üzerine aktararak, efsuncunun hissiyatının ve nutkunun matuf olduğu gayeye doğru onu bağlar ve sevk eder. Efsuncuların aleti ise cüzlerinden terekküp etmiş, his ile mücehhez ve akılla dercedilmiş, hareketi, tesiri ve manayı beraberinde getiren gayet saf, ahenkli, sıcak, nefes alan ve canlı bir ruhtur. İşte bu ruhun keyfiyeti ve semavi benzerliği hasebiyle, evvelce zikredilen hususların yanı sıra dizeler de vakitlerin imkânından ötürü yukarıdan en mümtaz faziletleri telakki ederler, filhakika bunlar nebatat hayatından, otlardan, köklerden, sakızlardan, kokulu nesnelerden, buhurlardan ve benzerlerinden çıkan ruh ve buharlardan daha âli ve daha müessirdir. Bu sebeptendir ki büyücüler, bir şeyleri efsunlarken dize kelimelerini onların üzerine üflemeyi ve nefes etmeyi veya fazileti ruh ile beraber içine akıtmayı âdet edinmişlerdir, ta ki mezkûr fazileti telakki etmeye müheyya kılınmış olan efsunlanan nesneye nefsin bütün fazileti tevcih edilebilsin. Burada dikkat edilmelidir ki her hitabe, yazı ve kelam, nasıl ki alışılagelmiş vezinleri, nispeleri ve suretleri vasıtasıyla mutad hareketleri celbederse, mutat nizamlarının haricinde, geriye doğru telaffuz edildiklerinde yahut yazıldıklarında da alışılmadık tesirlere sevk eder.
Efsunların Harikulade Kudretine Dair
Efsunların ve dizelerin kudretinin öyle azametli olduğunu söylerler ki neredeyse bütün tabiatı altüst etmeye muktedir olduğuna inanılır, nitekim Apuleius, büyülü bir fısıltı ile azgın nehirlerin geriye çevrildiğini, durgun denizin bağlandığını, rüzgârların hep bir ağızdan söndüğünü, Güneş'in durdurulduğunu, Ay'ın saflaştırıldığını, Yıldızların sökülüp alındığını, gündüzün alıkonup gecenin uzatıldığını söyler, Lucan da bunlara dair şöyle terennüm eder,
Bütün nesnelerin seyri durdu, gece uzatıldı, aydınlık olana dek epey vakit geçti, Başaşağı olmuş Cihan dehşete düştü, bütün bunlar bir dizenin işitilmesiyle oldu.
Ve biraz evvelinde,
Tılsımlar gökten Ay'ı indirmeyi buyurabilir.
Ve Ovidius başlıksız [NOT: *Amores* kastedilmektedir] kitabında şöyle der,
Tılsımlarla solarak ölür Ceres, kurur cümle pınarlar, Meşelerden palamutlar, efsunlu üzümler ve elmalar düşer ağaçlardan.
Eğer bu şeyler hakikat olmasaydı, mahsulleri efsunlayanlara karşı böylesine haşmetli imparatorluk kanunları vazedilmezdi.
Gördü onu, tılsımlarla Yıldızları gökten indiren, Ve nehirlerin akışını tersine çeviren.
O, toprağı yarar ve mezarlardan hortlakları çekip çıkarır, kemikleri alevlerden söküp alır, keyfince bulutları göğe saçar ve sıcak, berrak yaz gününde kar yağdırır.
Ovidius’ta bu büyücü kadının böbürlendiği üzere,
Yerin inlemesi, hortlakların mezarlardan uyanması için ve seni ey [okunamadı]
Bunun da ötesinde bütün şairler terennüm etmekte, filozoflar da mısralar vasıtasıyla ekinlerin taşınması, yıldırımların buyruk altına alınması, hastalıkların iyileştirilmesi ve benzeri pek çok harikulade işin başarılabileceğini inkâr etmemektedir. Nitekim Cato dahi ziraat işlerinde hayvan marazlarına karşı birtakım efsunlar kullanmıştır ki bunlar hâlen yazılarında mevcuttur. Keza Josephus, Süleyman’ın bu nevi efsunlarda mahir olduğuna şehadet eder. Yine Celsus Africanus, Mısır öğretisine istinaden, insan bedenine Zodyak Burçlarının veçhelerinin adedince, yani otuz altı ruh tarafından ihtimam gösterildiğini nakleder, bunların her biri kendine mahsus uzvu üstlenip müdafaa eder, adlarını hususi bir seda ile çağırırlar, bu ruhlar davet edildiklerinde efsunlarıyla bedenin marazlı uzuvlarına sıhhat bahşederler.
Yazının Fazileti, Beddualar ve Kitabeler Tertip Edilmesi Üzerine
Kelimelerin ve kelamın gayesi, zihnin derunundakileri izhar etmek, oradan düşüncelerin sırlarını çekip çıkarmak ve konuşanın iradesini beyan etmektir. Yazı ise zihnin nihai ifadesidir, kelamın ve sesin sayısı olduğu kadar onların mecmuası, hâli, nihayeti, devamlılığı ve tekerrürüdür, tek bir ses eylemiyle ikmal edilemeyen bir itiyat peydah eder. Zihinde, seste, kelimede, hitabette ve kelamda ne varsa, bunların tamamı ve hepsi aynı zamanda yazıda da mevcuttur. Zihinde tasavvur edilen hiçbir şeyin ses ile izhar edilmemiş olması kabil olmadığı gibi, izhar edilen hiçbir şey de yoktur ki yazılmış olmasın. Bu sebepledir ki mecusi hekimler her amelde beddualar, adaklar ve kitabeler tertip edilmesini buyururlar, ta ki ameli icra eden hissiyatını açıkça ortaya koysun, şayet bir ot ya da Lapis (taş) topluyorsa bunu hangi gaye ile yaptığını beyan etsin, şayet bir suret yapıyorsa bunu hangi maksatla yaptığını söylesin ve yazsın. Bu beddualar ve kitabeler olmaksızın, Albertus’un da belirttiği üzere, fiil asla vuku bulmazdı, zira bir temayül tek başına bir netice doğurmaz, neticeyi doğuran o temayülün fiile dökülmesidir. Nitekim eskiler arasında da aynı nevi kaidelerin tatbik edildiğini görürüz, Vergilius terennüm ederken buna şöyle şehadet eder,
Evvela adedi üç olan bu iplerle dolanırım, Suretini sunakların etrafında üç kez taşırım.
Üç renkten düğümler at, ey Amaryllis, Sonra de ki, bu bağları bağlarım Venüs için.
Nasıl ki tek bir ateşle bu balçık sertleşir, Balmumu ise yumuşarsa, Daphnis de bizim aşkımızla öyle olsun.
Muhtelif Dillere Göre Harflerin Semavi Burçlara ve Gezegenlere Nispeti, Uygunluğu, İrcası ve Bunu Gösteren Cetvel Üzerine
[Okunamadı] insana zihin ve kelam bahşetti ki bunlar (Mercurius Trismegistus’un buyurduğu veçhile) aynı fazilet, kudret ve ölümsüzlüğün birer hediyesi addedilir. Kadir-i mutlak Tanrı, inayetiyle insanların kelamını muhtelif lisanlara taksim etmiştir, bu lisanlar da farklılıklarına göre muayyen bir intizam, adet ve şekilden müteşekkil muhtelif ve kendilerine mahsus yazı karakterleri iktisap etmiştir, bunlar tesadüf yahut cehalet eseri, yahut insanın zayıf muhakemesiyle tertip edilip şekillendirilmemiş, bilakis semavi ve ilahi cisimlerle ve faziletlerle mutabık olacak surette yücelerden bahşedilmiştir. Lakin bütün lisan işaretlerinin fevkinde, İbranilerin yazısı, karakter şekilleri, hareke noktaları ve vurgu işaretleri bakımından cümle yazıların en mukaddesidir. Yıldızların mevkileri evvelemirde Tanrı’nın makamı olan semada tayin edilmiş olup, (İbrani üstatlarının şehadet ettiği üzere) semavi sırların harfleri, gerek şekilleri, suretleri ve delaletleri, gerek temsil ettikleri sayılar, gerekse aralarındaki muhtelif terkip ahengi cihetiyle en kamil manada bu yıldızların suretine göre tefrik edilmiştir. Bundan ötürü İbranilerin en mütecessis Kabalistleri (Mecubals), harflerinin suretleri, karakterlerin şekilleri, mühürleri, yalınlıkları, terkipleri, tefrikleri, eğrilikleri, doğrulukları, noksanlıkları, fazlalıkları, büyüklükleri, küçüklükleri, taçlandırılmaları, açılmaları, kapanmaları, sıraları, dönüşümleri, birleşmeleri, harflerin, noktaların ve işaretlerin devranı vasıtasıyla ve temsil edilen şeylerin harflerine mukabil gelen sayıların hesabı üzerinden her şeyin ilk sebepten nasıl neşet ettiğini ve yine ona nasıl irca edileceğini izah etmeye girişirler. Dahası, İbrani ana harflerini taksim ederler ki bunların, şeylerin karakterleri nevinden Su ve Toprağa delalet ettiğini söylerler, zira Havayı bir unsur addetmeyip onu unsurların harcı ve ruhu sayarlar. Bunlara ayrıca noktalar ve işaretler tayin ederler. Binaenaleyh, nasıl ki Gezegenlerin ve Burçların bakışımları, unsurlar, fail ruh ve hakikat marifetiyle bütün eşya vücuda gelmişse ve getirilmekteyse, vücuda gelen bu eşyayı temsil eden harf karakterleri ve noktalar vasıtasıyla da bütün şeylerin isimleri tayin olunur, bunlar izah edilen şeylerin mahiyetini ve faziletlerini her yere beraberinde taşıyan muayyen işaretler ve vasıtalardır. Derin manalar ve işaretler bu karakterlerin ve şekillerin zatında, aynı zamanda sayılarda, mekânda, sırada ve devranda mündemiçtir, nitekim Origenes bu sebeple bu isimlerin başka bir lisana tercüme edildiklerinde kendilerine mahsus fazileti muhafaza edemeyeceklerini düşünmüştür. Zira yalnızca fıtrata uygun surette vazedilmiş asli isimler, tabiatları gereği delalet ettiklerinden tabii bir tesire maliktir. İhtiyari olarak delalet edenler ise böyle değildir, ki
Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe, Birinci Kitap
etkinlikleri, yalnızca birer işaret olmalarından değil, kendiliklerinden belirli doğal şeyler olmalarından ileri gelir. Şayet sözcükleri doğal bir anlama sahip olan asli bir dil mevcutsa, bunun İbranice olduğu aşikârdır; bu dilin tertibini derinden ve kökünden gözeten, harflerini nispetlerine göre tahlil etmeyi bilen bir kimse, herhangi bir lehçeyi tastamam çözebilecek bir kaideye kavuşmuş olacaktır. Dolayısıyla, dünyanın ve onda var olan ile isimlendirilen mahlukatın temeli olan yirmi iki harf vardır; her söz ve her mahluk onlardan meydana gelir ve onların devirleri vasıtasıyla adını, varlığını ve tesirini (virtus) elde eder. Bu sebeple onları idrak etmek isteyen kimse, Tanrı'nın sesi aşikâr oluncaya ve en mukaddes harflerin tertibi açılıp keşfedilinceye dek, harflerin her bir terkibini durmaksızın tetkik etmelidir. Zira sesler ve sözcükler, büyüsel amellerdeki kudretlerini buradan alırlar, çünkü tabiatın büyüsel tesiri ilk icra ettiği vasıta, Tanrı'nın sesidir. Ne var ki bunlar, işbu kitapta ele alınamayacak denli derin tefekkürler gerektirir. Lakin harflerin taksimine dönecek olursak, İbranilerde bunların üçü ana harftir, yani א מ ש (Alef, Mem, Şin), yedisi çifttir, yani ב ג ד כ פ ר ת (Bet, Gimel, Dalet, Kaf, Pe, Reş, Tav), diğer on ikisi, yani ה ו ז ח ט י ל נ ס ע צ ק (He, Vav, Zayin, Het, Tet, Yod, Lamed, Nun, Sameh, Ayin, Tsade, Kof) ise basittir. Keldanilerde de aynı kaide geçerlidir ve bunların taklidiyle diğer lisanların harfleri de kendi sıralarına göre Burçlara, Gezegenlere ve Unsurlara taksim edilmiştir. Zira Grek lisanındaki sesli harfler, yani Α Ε Η Ι Ο Υ Ω yedi Gezegene karşılık gelir. Β Γ Δ Ζ Κ Λ Μ Ν Ξ Π Ρ Σ Τ ise Zodyak'ın on iki Burcuna atfedilmiştir; diğer beşi, yani Θ Φ Χ Ψ [okunamadı] dört Unsuru ve dünyanın ruhunu (spiritus mundi) temsil eder. Latincede de bunların delaleti aynıdır, zira beş sesli harf olan A, E, I, O, U ile sessiz harflerden J ve V yedi Gezegene hamledilir; sessiz harflerden B, C, D, F, G, L, M, N, P, R, S, T ise on iki Burca tekabül eder.
Geriye kalanlar, yani K, Q, X, Z dört Unsuru meydana getirir, nefes işareti (aspiratio, H) dünyanın Ruhunu temsil eder. Y harfi ise bir Grek karakteri olup Latinceye ait olmadığından ve yalnızca Grekçe sözcüklerde kullanıldığından, kendi lehçesinin tabiatına tabi olur. Lakin şu husustan bihaber olmamalısınız ki, bütün hakîmlerce İbrani harflerinin cümle harflerden daha tesirli olduğu müşahede edilmiştir; zira Semavi varlıklarla ve âlemle en büyük benzerliğe onlar sahiptir, diğer dillerin harfleri ise onlardan daha uzak oldukları için böylesi büyük bir tesire malik değildir. Bunların tertibini müteakip Cedvel izah edecektir. Keza bütün harfler, sıralarına göre çifte sayılara sahiptir, yani harflerin tertiplerine göre hangi sayıda olduklarını yalın biçimde ifade eden Genişletilmiş sayılar ve kendilerinden önceki cümle harflerin sayılarını kendi içlerinde toplayan Biriktirilmiş sayılar. Ayrıca harflerin isimlerinden, muhtelif sayım usullerine göre hasıl olan Tam sayıları vardır. Bu sayıların kuvvetlerini bilen kimse, her lisanda harfler vasıtasıyla harikulade sırları meydana çıkarabilecek, vuku bulmuş olanı haber verip vuku bulacak olanı önceden bildirebilecektir. Harflerin sayılarla başka esrarlı birleşmeleri de mevcuttur, lakin bütün bunlardan ileriki Kitaplarda etraflıca bahsedeceğiz, bu sebeple şimdilik bu birinci Kitaba nihayet veriyoruz.
Prens Elektör, Vestfalya ve Angria Dükü, Köln ve Paderborn Başpiskoposu, İllüströz Prens Hermann von Wied'e, en kerim efendisine Nettesheimlı Heinrich Cornelius Agrippa selamet diler.
İşte görünüz (ey en İllüströz Prens ve en muhterem Ruhani Reis!), Gizli Felsefe yahut Büyü kitaplarının ilkini neşrettiğim vakit Zatıalinize çıkarmayı vaat ettiğim müteakip kitapları, lakin Azize Avusturyalı Margaret'in, yani Muhterem Prensesimin vuku bulan ani ve neredeyse beklenmedik vefatı, o esnada bunları neşretme gayretime mani oldu. Ardından, Şeylerin Boşluğu ve Tanrı Kelamının Üstünlüğü üzerine verdiğim bir hitabet sebebiyle bana karşı durmaksızın hiddetlenen kimi Kürsü riyakârlarının ve kimi Medrese safsatacılarının kötülüğü; acı bir nefret, haset, kem niyet ve iftiralarla aleyhimde aralıksız mücadele ederek bunları neşretmeme ket vurdu, öyle ki bunlardan bazıları büyük bir kibirle, ağız dolusu ve yüksek bir sesle beni Tapınakta avam halkın arasında dinsizlikle itham etti. Diğerleri ise evden eve, sokak sokak köşe bucak fısıldaşmalarla cahillerin kulaklarını benim hakkımdaki fena şöhretle doldurdu; başkaları ise aleni ve hususi meclislerde Ruhanileri, Prensleri ve bizzat Kayser'i bana karşı kışkırttı. Bu yüzden, kitapların geri kalanını neşredip etmemek hususunda tereddüde düştüm; zira bu suretle kendimi daha büyük iftiralara maruz bırakacağımdan ve adeta dumandan kaçarken ateşe atılacağımdan şüphe ederken, bunları çıkarmakla Zatıalinize hizmet etmekten ziyade sıkıntı vereceğim ve şahsınızı kötü niyetli kusur arayıcıların hasedine ve zemmedicilerin dillerine açık hale getireceğim korkusuyla kaba bir teessür beni sardı.
Bu ahval beni muhtelif yeislerle muztarip ederken; fehminizin kıvraklığı, dakik dirayetiniz, hükmünüzdeki dürüstlük, hurafeden ari Dindarlığınız ve Zatıalinizde tecelli eden en bilinen diğer faziletleriniz, müfterilerin dillerini kolaylıkla dizginleyip menedebilecek olan itiraz kabul etmez otoriteniz ve mehabetiniz şüphelerimi giderdi; yeis sebebiyle neredeyse terk etmiş olduğum şeye yeniden daha cesurca sarılmam hususunda bana metanet verdi. Binaenaleyh (en İllüströz Prens), tecrübe sahibi kadimiyatın naklettiği ve malumatıma dahil olan her şeyin açılıp beyan edildiği, Semavi Büyünün sırlarını sergilediğimiz Gizli Felsefe'nin bu ikinci kitabını lütufla kabul buyurunuz; ta ki (son zamanların insanları tarafından bugüne dek ihmal edilmiş ve tastamam dercedilmemiş olan) Semavi Büyünün sırları, himayeniz altında ve tarafımdan, tabii kuvvetlerin gösterilmesinden sonra bu sırlara talip ve meraklı olanların nazarına sunulabilsin, böylece bundan istifade edip hayır gören kimse, bu Eserin neşrine ve alemde serbestçe görülmesine vesile olan Zatıalinize şükranlarını sunsun.
Gizli Felsefe yahut Büyü Üzerine İkinci Kitap, yazarı
Matematiksel Öğrenimin Gerekliliği ve Yalnızca Matematiksel Sanatlarla Meydana Getirilen Pek Çok Harikulade İş Üzerine
Matematik öğretileri büyü ile öylesine iç içedir ve ona öylesine bir yakınlık taşır ki, bu öğretiler olmaksızın büyü icra ettiğini öne sürenler büsbütün yoldan çıkmış demektir, beyhude emek sarf ederler ve arzuladıkları semereye hiçbir surette erişemezler. Zira bu süfli tabii vasıflarda mevcut olan ve vuku bulan her ne varsa, tümü sayı, ağırlık, ölçü, ahenk, hareket ve ışık vasıtasıyla vücut bulur ve bunlar tarafından idare edilir. Aşağı alemde gördüğümüz bütün varlıkların kökü ve temeli bu unsurlardadır, mamafih tabii vasıflar bulunmaksızın, salt matematiksel öğretilerle yalnızca tabii olanlara benzer eserler meydana getirilebilir. Nitekim Platon'un da buyurduğu üzere, hakikatten yahut tanrısallıktan (thearkhia) pay almayan, lakin onlara akraba olan birtakım suretler hasıl olur. Bunlar tıpkı yürüyen yahut konuşan, lakin yine de hayvani melekeden mahrum cisimler gibidir, kadimlerin Daidalos'un suretleri ve Aristoteles'in bahsettiği otomatlar tesmiye ettiği nesneler tam da böyledir. Bahusus Vulcanus ve Daidalos'un kendi kendine hareket eden üç ayaklı heykelleri böyledir ki Homeros bunların meydana kendi iradeleriyle geldiğini rivayet eder, nitekim felsefi talimler erbabı Hiarbas'ın ziyafetinde de bunların kendiliğinden hareket ettiğini okumaktayız. Keza altın heykellerin misafirlere sakilik ve sofrada et taksim edicilik vazifelerini ifa ettiği de malumdur. Yine konuşan Merkür heykelleri, Arkhytas'ın uçan tahta güvercini ve Cassiodorus'un zikrettiği Boethius'un mucizeleri, yani borazan çalan tunçtan Diomedes, tıslayan tunç yılan ve pek tatlı şakıyan kuş resimleri de kayıtlarda yer almaktadır. Geometri ve optikten neşet eden hayret verici suretler de bu kabildendir ki hava unsurundan bahsettiğimiz birinci kitapta bunlara bir nebze değinmiştik. Nitekim kimi çukur, kimi sütun biçiminde aynalar yapılır ki bunlar havadaki nesnelerin suretlerini uzaktan birer gölge gibi gösterir, Apollonius ve Vitellius "De Perspectiva" ve "Speculis" adlı eserlerinde bunların yapımını ve istimalini talim etmişlerdir. Okumaktayız ki Büyük Pompeius, Doğu'dan Roma'ya getirdiği ganimetler meyanında bir ayna dahil etmişti ve bu aynada silahlı askerlerden mürekkep ordular görünmekteydi. Bazı şeffaf camlar da yapılmaktadır ki bunlar birtakım nebatat usarelerine batırılıp suni bir ışıkla aydınlatıldığında, etraftaki bütün havayı rüyetlerle doldurur. Nitekim ben de karşılıklı yansıtıcı aynalar yapmayı bilirim ki bunlara güneş vurduğunda, onun şualarıyla aydınlanan her şey millerle uzaktan bariz bir şekilde müşahede edilir. Binaenaleyh tabii felsefe ve matematikte mahir olan, her ikisinin birleşiminden müteşekkil vasati ilimleri, aritmetiği, musikiyi, geometriyi, optiği, astronomiyi ve ağırlıkların, ölçülerin, oranların, eklem ve mafsalların ilmini bilen, bunlardan doğan mekanik sanatlara ve dehaya da vakıf bulunan bir büyücü, en dirayetli ve bilge insanların dahi fevkalade hayran kalacağı nice mucizevi işler vücuda getirebilir. Kadimlerin eserlerinden geriye kalan birtakım yadigar eserler yok mudur, mesela Herakles ve İskender'in sütunları, tunçtan mamul ve demir kirişlerle raptedilmiş Hazar Kapısı ki hiçbir akıl yahut sanatla kırılması kabil değildir. Keza Julius Caesar'ın Roma'da, Vatikan tepesi yakınında dikilen piramidi, deniz ortasında sanat marifetiyle inşa edilmiş dağlar, kuleler ve İngiltere'de akıl almaz bir sanatla bir araya getirildiğini bizzat müşahede ettiğim taş yığınları [NOT: Stonehenge kastedilmektedir] mevcuttur. Muteber tarihçilerin kayıtlarında okumaktayız ki eski devirlerde kayalar kesilip vadiler açılmış, dağlar düzlenip ova kılınmış, kayalar oyulup deşilmiş, denizlerde burunlar açılmış, yeryüzünün bağrı oyulmuş, nehirler taksim edilmiş, denizler denizlere kavuşturulmuş, denizler bentlerle zaptedilmiş, deryaların dibi araştırılmış, göller kurutulmuş, bataklıklar ıslah edilmiş, yeni adalar var edilip sonra tekrar karaya raptedilmiştir. Bütün bunlar tabiata zıt gibi görünse de vaktiyle icra edildiğini okumaktayız ve bugün dahi bakiyelerinden bazı izler görmekteyiz ki avam takımı bunları şeytanın işi sayar, zira bunları meydana getiren sanatlar ve sanatkarlar hafızalardan büsbütün silinmiştir, ne bunları anlamaya meyleden ne de araştırmaya heves eden kimse kalmıştır. Bu sebeple harikulade bir temaşa ile karşılaştıklarında, onu doğrudan şeytanın marifeti addedip ona isnat ederler yahut mucize sanırlar, halbuki o hakikatte tabii ya da matematiksel felsefenin bir mahsulüdür. Tıpkı miknatısın (yüktaşı) hassasından bihaber olan bir kimsenin, ağır demirin yukarı çekildiğini yahut havada asılı kaldığını gördüğünde hayrete düşmesi gibi (nede olsa demirden mamul Merkür heykelinin vaktiyle Treveri'de tapınağın tam ortasında mıknatıslar vasıtasıyla asılı tutulduğunu okumaktayız, mezkur beyit de buna şehadet eder. Benzer bir halin Roma'da, Serapis Tapınağı'ndaki Güneş heykeli için de tatbik edildiğini okuyoruz), böyle cahil bir kimse, derim ki, derhal bunun şeytanın işi olduğunu iddia etmez mi? Lakin mıknatısın demir üzerindeki vasfını bilir ve bunu tecrübe ederse, hayret etmeyi hemencecik bırakır ve bunun tabiatın bir işi olduğuna zerre kadar şüphe duymaz. Ancak burada bilmeniz iktiza eder ki, nasıl tabii vasıtalarla tabii vasıfları celbediyorsak, soyut, matematiksel ve semavi vasıtalarla da semavi vasıfları cezbederiz, tıpkı tabii yoldan değil de salt sanatla vücuda getirilmiş, tesire daha az meyyal maddede bile hareket, hayat, duyu, nutuk, kehanet ve gaybı bilme kabiliyetini hasıl ettiğimiz gibi. Nitekim konuşan ve gelecekteki hadiseleri haber veren suretlerin de bu veçhile yapıldığı rivayet edilir, Parisli Guillaume'un bahsettiği, Satürn'ün doğuşu esnasında dökülen ve insan sesiyle kelam ettiği söylenen tunç kafa gibi. Lakin tesire meyyal, kabul etmeye en ziyade müsait bir maddeyi ve en kudretli faili seçecek olan kimse, şüphesiz çok daha kuvvetli tesirler vücuda getirecektir. Zira Pisagorcuların umumi kanaatine göre, matematiksel nesneler tabii olanlara nispetle nasıl daha ziyade formel [biçimsel] iseler, aynı şekilde daha müessirdirler, varlıklarında maddeye bağımlılıkları ne kadar az ise, tesir icra etmelerinde de o denli müstakildirler. Lakin cümle matematiksel mefhumlar arasında sayılar, tabiatlarında formu en çok barındırdıklarından ötürü en müessir olanlarıdır ki bunlara yalnız putperest filozoflar değil, İbrani ve Hristiyan ilahiyatçıları da gerek hayrı gerekse şerri husule getirmede fevkalade bir hassiyet ve tesir izafe etmişlerdir.
Sayılar Hakkında, Onların Kudreti ve Hassası Üzerine
Severinus Boethius der ki, ilk var edilen her şey
İlk çağında eşyanın tabiatı eliyle var edilen her şey, sayıların nispeti ile şekillenmiş görünür, zira Yaratıcı’nın zihnindeki asli numune buydu. Unsurların adedi oradan iktibas edilmiştir, vakitlerin akışı, yıldızların hareketi ve göğün devranı oradandır, cümle mevcudatın intizamı da sayıların birbiriyle kaynaşması sayesinde baki kalır. Bu sebepledir ki sayılar azametli ve yüce faziletlerle mücehhez kılınmıştır. Amelleri aşikâr olsa dahi tabii nesnelerde bu denli çok ve muazzam gizli faziletler mevcutken, sayılarda çok daha ulu, pek daha hafi, hayret verici ve müessir faziletlerin bulunması şaşılacak bir şey değildir, nitekim onlar daha formeldir, daha mükemmeldir, ayrışmış cevherlerle karışmaksızın fıtraten semavi varlıklara aittir ve nihayetinde Tanrı’nın zihnindeki İdealar ile en yüce, en yalın imtizaca sahiptirler ki kendilerine has, en müessir faziletleri de oradan alırlar. Bu yüzdendir ki onlar fevkalade kudretlidir, tabii nesnelerde unsuri keyfiyetlerin herhangi bir unsuri şeyi tahvil etmedeki kudreti ne ise, ruhi ve ilahi bağışları temin etmede de sayıların tesiri o mertebedir. Keza, var olan ve vücuda getirilen her şey mevcudiyetini sayılarla muhafaza eder ve faziletini onlardan devralır. Zira ahenk sayıdan ibarettir, bütün hareket ve eylem de böyledir.
Uyum dahi sesler dahi kudretlerini sayılardan ve onların nispetlerinden alırlar, sayılardan hasıl olan bu nispet ise çizgiler ve noktalar vasıtasıyla işaretleri ve şekilleri husule getirir. Bunlar büyü ameliyelerine mahsustur, zira iki uç arasında yer alan orta merhale, harflerin istimalinde olduğu gibi, uçlara doğru meylederek hususiyet kazanır. Nihayetinde tabii nesnelerin ve tabiatın fevkindeki şeylerin bütün türleri belirli sayılar ile birbirine rabtedilmiştir. Pisagor bu hakikati görerek mevcudatın kendisiyle baki kaldığı asıl cevherin sayı olduğunu söylemiş ve her fazileti muayyen bir sayıya taksim etmiştir.
Proklos ise şöyle der, Sayı daima bir varoluşa sahiptir, lâkin biri sestedir, diğeri seslerin nispetindedir, bir başkası ruhta ve akıldadır, bir diğeri ise ilahi şeylerde tecelli eder. Ancak Themistios, Boethius ve Babilli İbn Rüşd, Platon ile birleşerek sayıları öyle bir överler ki onlar olmaksızın kimsenin hakiki bir feylesof olamayacağını kabul ederler. Zikrettikleri bu sayı; akli ve formel sayıdır, maddi, duyulur yahut lafzi olan, tüccarların alıp satarken kullandığı sayı değildir. Pisagorcular, Platoncular ve bizim [okunamadı] bu bayağı sayıyı hesaba katmazlar, onu yalnızca kendisinden doğan nispete tatbik ederler; nitekim bu sayıya tabii, akli ve formel sayı tesmiye ederler ki gerek tabii, gerek ilahi ve semavi işlerdeki büyük sırlar bu menbadan neşet eder. Malum olan her şeyin tahkiki ve idraki için yol bununla açılır. Fıtri kehânete en yakın vukufiyet yine bununla elde edilir, nitekim Başrahip Joachim peygamberliklerinde formel sayılardan gayrı bir tarike süluk etmemiştir.
Sayıların Gerek Tabii Gerekse Doğaüstü Nesnelerdeki Faziletlerinin Büyüklüğü Hakkındadır
Sayıların içinde hem hayra hem de şerre meyleden hayret verici bir tesir ve faziletin mevcudiyetini, yalnızca en seçkin feylesoflar müttefikan talim etmekle kalmaz, Katolik uleması ve bilhassa Hieronymus, Augustinus, Origenes, Ambrosius, Nenizili Gregorios, Athanasios, Basileios, Hilarius, Rabanus Maurus, Beda ve daha niceleri teyit eder. Nitekim Hilarius, Mezmurlar tefsirinde yetmiş [okunamadı].
Sayıların tabiatta ne denli azametli faziletlere malik olduğu, Beşparmakotu tesmiye edilen nebatta aşikârdır, zira bu ot, beş sayısının fazileti sayesinde zehirlere mukavemet gösterir, iblisleri tardeder, günahlardan arınmaya vesile olur, şarap içinde günde iki defa alınan tek bir yaprağı bir günlük sıtmayı şifaya kavuşturur, üç yaprağı üç gün süren sıtmayı, dört yaprağı ise dört günlük sıtmayı defeder. Aynı minval üzere gündöndü tohumunun dört danesi içildiğinde dört günlük hummayı, üç danesi ise üç günlük hummayı teskin eder. Benzer şekilde mine çiçeğinin de şarapla içildiğinde hummayı sağalttığı rivayet olunur, şu şartla ki üç günlük hummada üçüncü boğumdan, dört günlük hummada dördüncü boğumdan kesilmiş olmalıdır. Bir yılana kargı ile bir defa vurulursa helak olur, şayet iki defa vurulursa kuvvetini yeniden devşirir. Bunlar ve bunlara benzer pek çok hadise muhtelif müelliflerce kaydedilmiş ve tevsik edilmiştir. Şimdiki vazifemiz bu tesirlerin nereden neşet ettiğini bilmektir ki bunların şüphesiz bir sebebi vardır, o da muhtelif sayıların kendi aralarındaki değişken nispetidir. Yedi sayısına dair hayret verici bir tecrübe daha mevcuttur, araya bir kız çocuğu girmeksizin peş peşe doğan her yedinci erkek evlat, sırf temasıyla yahut kelamıyla sıracayı [NOT: "Kings evil", skrofula hastalığı] şifaya kavuşturma kudretine sahiptir. Keza doğan her yedinci kız çocuğunun da doğumların suhuletle gerçekleşmesine harikulade bir yardım sağladığı rivayet edilir. Burada nazar-ı itibara alınan alelade tabii sayı değil, sayının derunundaki formel mütalaadır. Evvelce zikrettiğimiz husus daima hafızada tutulmalıdır, yani bu kudretler lafzi sayılarda yahut tüccarların alışverişte kullandığı sayılarda mündemiç değildir, bilakis akli, formel ve tabii sayılardadır. Bunlar Tanrı’nın ve tabiatın ayrı sırlardır, lâkin lafzi sayıları ve tabii olanları ilahi olanlarla rabtetmeyi ve hepsini aynı ahenk dairesinde tanzim etmeyi becerebilen kimse, sayılar vasıtasıyla mucizevi işler görmeye ve esrara vakıf olmaya muktedir olacaktır. Pisagorcular isimlerin sayıları vasıtasıyla pek çok hadiseyi önceden haber verebileceklerini iddia ederler, nitekim bu işte sahiden büyük bir sır gizli olmasaydı, Yuhanna Vahiy kitabında, "Anlayışı olan, canavarın adının sayısını hesap etsin, zira bu bir insanın sayısıdır" demezdi. Bu usul İbraniler ve Kabalistler beyninde en meşhur hesaplama tarzıdır, nitekim bunu bilahare izah edeceğiz. Lâkin şunu bilmek iktiza eder ki basit sayılar ilahi şeylere, onluk sayılar semavi şeylere, yüzlük sayılar yeryüzüne ait şeylere, binlik sayılar ise istikbaldeki bir çağda vuku bulacak hadiselere delalet eder. Bundan maada, zihnin cüzleri aralarındaki tecanüs yahut fazlalığın müsavatı sebebiyle aritmetik bir vasat uyarınca birbirine kenetlenmişken, parçaları cesamet cihetiyle farklılık gösteren beden hendesi bir vasat üzere terkip olunmuştur. Lâkin canlı mevcudat hem ruh hem bedenden terekküp ettiği cihetle ahenge mutabık olan vasata tâbidir. İşte bu sebeptendir ki sayılar doğrudan doğruya ruha, şekiller bedene, ahenk ise canlının heyet-i mecmuasına fevkalade tesir eder.
Şimdi bilhassa sayıların kendisini ele alalım, zira sayı, Birliğin tekrarından başka bir şey değildir, her bir sayıya nüfuz eder ve tüm sayıların ortak ölçüsü, pınarı ve kökenidir, kendisinde bütünüyle birleşmiş olarak her sayıyı barındırır, her çokluğun başlatıcısıdır, daima aynı ve değişmezdir, bundan ötürü kendi kendisiyle çarpıldığında yalnızca kendisini meydana getirir, bölünemezdir, bütün parçalardan yoksundur. Ancak herhangi bir vakit bölünüyor gibi görünürse, kesilmiş olmaz, bilakis Birliklere çoğaltılmış olur, gelgelelim bu Birliklerin hiçbiri, bir parçanın bütünden küçük olması gibi, bütün olan Birlikten daha büyük ya da daha küçük değildir. Dolayısıyla parçalara değil, kendi içine çoğaltılmıştır. Bu sebepten kimileri ona ahenk, kimileri dindarlık, kimileri de dostluk demiştir; zira öylesine kenetlenmiştir ki parçalara ayrılamaz. Lakin Martianus, Aristoteles’in görüşüne dayanarak, onun Cupid [NOT: Aşk tanrısı Eros/Cupid kastedilmektedir] diye adlandırıldığını söyler; çünkü o tek başına var edilmiştir, daima kendi haline yanar, kendisinin ötesinde hiçbir şeye sahip değildir, lakin her türlü kibirden ya da çiftleşmeden ari olarak, kendi sıcaklığını yine kendi içine döndürür. Bu sebeple o, her şeyin yegane başlangıcı ve sonudur, ne de kendisinin bir başlangıcı yahut sonu vardır. Bir’den önce hiçbir şey yoktur, Bir’den sonra hiçbir şey yoktur ve onun ötesinde hiçbir şey bulunmaz, var olan her şey o Bir’i arzular; zira her şey Bir’den türemiştir ve her şeyin aynı olabilmesi için o Bir’den pay alması zaruridir. Nasıl ki her şey Bir’den çıkarak çokluğa ulaştıysa, her şey çıktığı o Bir’e geri dönmeye çabalar, bu uğurda çokluğu üzerlerinden atmaları icap eder. Bu bakımdan Bir, aşkın Tanrı’ya atfedilir; O tek ve sayılamaz olduğu halde, kendi zatından sayısız şey yaratır ve onları yine kendi içinde barındırır. Demek ki tek bir Tanrı, tek Tanrı’nın tek bir alemi, tek alemin tek bir Güneşi, keza alemde tek bir Zümrüdüanka kuşu, arılar arasında tek bir Kral [NOT: Dönem metinlerinde kraliçe arı kastedilmektedir], sığır sürüleri arasında tek bir Önder, vahşi hayvan sürüleri arasında tek bir Hükümdar vardır ve turnalar tek bir turnayı takip eder, daha nice hayvan Birliğe hürmet gösterir. Bedenin azaları arasında, geriye kalanların kendisine tabi kılındığı tek bir İlke mevcuttur; bu ister baş olsun, isterse bazılarının öne sürdüğü üzere kalp olsun. Her şeyi alt eden ve her şeye nüfuz eden tek bir Unsur vardır, o da Ateştir. Yeryüzünde veya Gökyüzünde Tanrı tarafından yaratılmış, hayretin kaynağı olan tek bir nesne vardır; pek az kimse tarafından bilinir, hiç kimse tarafından kendi asıl ismiyle anılmaz, bilakis simgeler ve bilmecelerle örtülmüştür; o olmaksızın ne Simya ne de [okunamadı] kemale erebilir. Tek bir insan olan Adem’den bütün insanlar türemiştir, o Bir yüzünden hepsi ölümlü hale gelmiştir, o tek İsa Mesih’ten ise yeniden doğarlar. Pavlus’un buyurduğu üzere, tek bir Rab, tek bir İman, tek bir Vaftiz, hepsinin Tanrısı ve Babası olan tek bir Tanrı, Tanrı ile insan arasında tek bir aracı, hepsinin üzerinde, hepsiyle ve hepimizin içinde olan tek bir en yüce Yaratıcı vardır. Zira her şeyin kendisinden çıktığı ve bizim de kendisinde bulunduğumuz tek bir Baba Tanrı, her şeyin aracılığıyla var olduğu ve hepimizin kendisi vesilesiyle var olduğumuz tek bir Rab İsa Mesih, her şeyin ve bizim kendisine dahil olduğumuz tek bir Tanrı, Kutsal Ruh vardır.
Örnek alemde, Bütün erdemlerin pınarı olan tek İlahi zat, tek ve nihai kudret tanrısallık (thearkhia), ismi tek ve gayet yalın bir Harf ile ifade edilen.
Akledilir alemde, Alemin tek ruhu, Hayatların pınarı.
Semavi alemde, Güneş, hayatın pınarı.
[okunamadı] alemde, Meleklerin ve karanlığın isyanının tek Hükümdarı.
İki Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
İlk Sayı iki sayısıdır, zira ilk Çokluktur, tüm Sayıların ortak ölçüsü olan birliğin kendisi haricinde hiçbir sayı ile ölçülemez. Sayılardan mürekkep değildir, yalnızca tek bir birlikten oluşur, ne bileşik olmayan bir sayı diye adlandırılır, daha ziyade bileşmemiş denmesi uygundur. Üç sayısı, ilk bileşik olmayan Sayı diye anılır. Fakat iki Sayısı, birliğin ilk dalı ve ilk üremesidir. Bundan ötürü ona nesil, ikilik, tasavvur edilebilir Cisimleşme, ilk hareketin kanıtı, çiftliğin ilk sureti denir; ilk eşitliğin, uçların ve aradaki mesafenin sayısıdır, dolayısıyla kendine has bir adaletin ve onun hakiki fiilinin sayısıdır, çünkü birbirini denk tutan iki unsurdan meydana gelir. Ona İlim, Hafıza ve ışık sayısı denir; bir diğeri ve küçük Alem olarak tesmiye edilen insanın sayısıdır; aynı zamanda merhametin, karşılıklı muhabbetin, evliliğin ve cemiyetin sayısıdır, nitekim Rab tarafından, İkisi tek bir beden olacak, buyrulmuştur. Süleyman da şöyle der, İki kişinin bir arada olması tek olmaktan evladır, zira ortak birlikteliklerinden fayda görürler; şayet biri düşerse, diğeri tarafından doğrultulur. Yalnız olana vay haline, zira düştüğünde onu kaldıracak bir başkası yoktur; eğer iki kişi birlikte uyursa, birbirini ısıtır, tek başına olan nasıl ısınsın? Bir kimse ona üstün gelirse, iki kişi ona karşı koyar. Ona Nikah ve Cinsiyet sayısı da denir; zira Eril ve Dişil olmak üzere iki cinsiyet vardır ve iki Kumru iki Yumurta yumurtlar, ilk yumurtadan Erkek, ikincisinden ise Dişi çıkar. Ona vasat da denir, yani kabiliyetli olan, iyi ve kötü olan, pay alan, bölünmenin, Çokluğun ve ayrışmanın başlangıcı olan; nitekim maddeye delalet eder. Bu sayı kimi zaman da tefrika, kargaşa, talihsizlik ve murdarlık sayısıdır, bundan ötürü Aziz Hieronymus, Iovinianus’a karşı yazdığı risalede, bu sebepten ötürü [okunamadı] der.
dünyanın yaratılışının ikinci gününde söylenmiştir ve Tanrı bunun iyi olduğunu söylememiştir, çünkü iki sayısı şerdir. Nitekim Tanrı'nın, tüm murdar hayvanların gemiye çifter çifter girmesini emretmesi de bundandır, zira söylediğim üzere iki sayısı murdarlık sayısıdır ve kehânetlerde son derece uğursuzdur, bilhassa bu kehânetin dayandığı şeyler Satürn'e yahut Mars'a ait ise, çünkü bu ikisi müneccimler tarafından talihsiz addedilir. Ayrıca iki sayısının hayaletlerin, korkutucu hortlakların görünmesine yol açtığı ve gece yolculuk edenlere kötü ruhların fenalıklarını musallat ettiği rivayet olunur.
Pisagor (Eusebios'un aktardığına göre), Birliğin Tanrı ve hayırlı bir akıl olduğunu, İkiliğin ise İblis ve içinde maddî bir çokluk barındıran şer bir akıl olduğunu söylemiştir, bu yüzden Pisagorcular ikinin bir sayı olmadığını, birliklerin muayyen bir karışıklığı olduğunu ifade ederler. Plutarkhos ise Pisagorcuların birliğe Apollon, ikiye niza ve cüret, en yüksek mükemmellik olan ve pek çok gizemden yoksun bulunmayan üçe ise Adalet adını verdiklerini yazar. Sina Dağı'ndaki Kanun'un iki levhası, Musa'da Kefaret Örtüsü'ne bakan iki Kerubî, Zekeriya'da yağ damlatan iki zeytin ağacı, Mesih'teki Tanrısal ve İnsanî iki tabiat bundan ileri gelir. Bundan dolayı Musa, Tanrı'nın iki tecellisini, yani O'nun cemalini ve sırtını görmüştür, ayrıca iki Ahit, iki Sevgi emri, iki ilk makam, iki ilk halk, iyi ve kötü olmak üzere iki tür ruh, melek ve can olmak üzere iki akledilir mahluk, iki büyük ışık, iki gün dönümü, iki ekinoks, iki kutup, yaşayan bir can meydana getiren Toprak ve Su olmak üzere iki Unsur mevcuttur.
İki Sayısının Mertebeleri
Örnekler aleminde, Tanrı'nın iki harfle ifade edilen isimleri.
Unsurlar aleminde, Toprak ve Su, yaşayan bir can meydana getiren iki Unsur.
Küçük alemde, Kalp ve Beyin, ruhun iki asli makamı.
Yeraltı aleminde, Behemoth ve Leviathan, iblislerin iki reisi, ağlayış ve diş gıcırtısı, Mesih'in lanetlenmişlere vadettiği iki şey.
Üç Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
Üç sayısı bileşik olmayan bir sayıdır, kutsal bir sayıdır, yetkinlik sayısıdır, son derece kudretli bir sayıdır. Zira Tanrı'da üç şahıs, dinde üç teolojik erdem vardır, bu sayının Tanrı ve Din ayinlerine medar olması, onun ihtişamıyla duaların ve kurbanların üç kez tekrarlanması bundandır. Nitekim Vergilius şöyle terennüm eder,
Pisagorcular da bunu kutsamalarında ve arınmalarında kullanırlar, nitekim Vergilius'ta şöyle geçer,
Aynı zat yoldaşlarını saf suyla üç kez temizledi ve yıkadı
Bağlamalarda yahut büyü bağlarında dahi en uygun olanıdır, Vergilius'un şu mısraları bundandır,
Önce üç farklı ipten müteşekkil bu ipliklerle dolan, senin suretini mihrabın etrafında üç kez gezdireceğim.
Plinius'a göre de her devada üç kez istiğfar ederek tükürmek ve böylece şifa bulmak adet idi. Üç sayısı; uzunluk, genişlik ve derinlik olmak üzere üç artışla ikmal edilir ki bunun ötesinde bir boyut ilerlemesi yoktur, bu sebepten ilk sayıya kare denir. Bundan ötürü, üç ölçüsü olan bir cisme ve kare sayıya hiçbir şeyin eklenemeyeceği söylenmiştir. Nitekim Aristoteles Gökyüzü hakkındaki kelamının başında bunu, her şeyin kendisine göre tanzim edildiği bir Kanun gibi tesmiye eder. Zira cismanî ve ruhanî şeyler üç kısımdan teşekkül eder, bunlar başlangıç, orta ve sondur. Hermes Trismegistus'un buyurduğu üzere cihan üç şey ile kemale erdirilmiştir, Heimarmene [NOT: Kaderin kozmik zorunluluğu], zaruret ve nizam, yani pek çok kimsenin kader dediği illetlerin irtibatı, bunların meyveye yahut semereye infazı ve bu hasılatın layıkıyla tevzi edilmesi. Zamanın bütün ölçüsü geçmiş, hal ve gelecek olmak üzere üçte toplanmıştır, bütün cismanî büyüklük çizgi, yüzey ve cisim olarak üçtedir, her cisim uzunluk, genişlik ve kalınlık olmak üzere üç aralıktan meydana gelir. Ahenk, zaman içinde Diapason, Hemiolion ve Diatessaron olmak üzere üç uyumu ihtiva eder. Nebatî, hayvanî ve akledilir olmak üzere üç tür can vardır. Peygamberin buyurduğu gibi, Tanrı cihanı sayı, vezin ve mizan ile nizamlamıştır, yaratıcı maddesine iki sayısı ve onu yaratan Tanrı'ya birlik tahsis edildiği gibi, cihanın İdeal suretlerine de üç sayısı tahsis edilmiştir. Mecusiler cihanın üç Hükümdarı olduğunu kabul ederler, bunlar Oromasis, Mitris ve Araminis'tir, yani Tanrı, Akıl ve Ruh. Meydana gelen şeylerin dokuzlu üç sayısı, üçün küpü yahut cismi vasıtasıyla dağıtılmıştır, yani felekü'l-eflakta zekaların dokuz mertebesine, semaviyatta dokuz feleğe, süflî alemde ise kevn ve fesada tabi olan şeylerin dokuz türüne tevzi edilmiştir. Nihayet Platon ve Proklos'un etraflıca müzakere ettikleri üzere, yirmi yedi demek olan bu üçlü feleğin içine bütün musiki nispetleri dahil edilmiştir. Üç sayısı, beşli bir ahenkte ilk sesin letafetine maliktir. Ayrıca zekalarda melekî ruhların üç hiyerarşisi (hiyerarşi) vardır. Akledilir mahlukların üç kudreti mevcuttur, hafıza, akıl ve irade. Saadet ehline mahsus üç zümre vardır, şehitler, ikrar edenler ve masumlar. Burçlar kuşağının sabit, değişken ve müşterek olmak üzere üç dörtlüsü olduğu gibi, evlerin de merkezler, takip edenler ve düşenler olmak üzere üç vasfı bulunur.
Her burçta üç vech ve dekanat [NOT: On derecelik astrolojik taksimat], her üçlü grubun ise üç hakimi vardır. Gezegenler arasında üç uğur bulunur. Tanrıçalar arasında üç zarafet perisi mevcuttur. Yeraltı kafilesi arasında üç kader leydisi, üç hakim, üç gazap perisi vardır.
Üç başlı Kerberos mevcuttur. Üç katlı Hekate'yi de okuruz. Bakire Diana'nın üç hilali vardır. Cevher-üstü tanrısallıkta (thearkhia) üç şahıs bulunur. Tabiat, Şeriat ve İnayet olmak üzere üç zaman vardır. İman, Ümit ve Sevgi olmak üzere üç teolojik fazilet mevcuttur. Yunus balığın karnında üç gün kalmıştır, Mesih de kabirde o kadar kalmıştır.
Şadday'ın ismi, Tanrı'nın kutsal ismi...
Küçük alemde aklın neşvünema bulduğu baş, akledilir aleme tekabül eder, kalbin ve hayatın makamının bulunduğu göğüs, semavî aleme tekabül eder, tenasül kabiliyetinin bulunduğu karın ve tenasül uzuvları, unsurlar alemine tekabül eder, bu üç cüz, üç katlı aleme karşılık gelir.
Dört Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
Pitagorasçılar dört sayısına Tetraktis derler ve onu sayıların bütün erdemlerinin üstünde tutarlar, zira o diğer tüm sayıların temeli ve köküdür, nitekim sonradan göstereceğimiz üzere, yapay şeylerde olduğu kadar tabii ve ilahi şeylerdeki bütün temeller de dört köşelidir ve dört köşeli bir şekille de gösterildiği üzere, sağlamlığı ve cismaniyeti simgeler. Zira dört sayısı, ilki bire iki, ikincisi ikiye dört olmak üzere iki orandan meydana gelen ilk dört köşeli düzlemdir ve birlikten başlayıp dörde vararak, yani birden bire ve ikiden ikiye olmak üzere çifte bir sudûr ve oranla ilerler, bu oranlar Aritmetiğe göre birbirine eşit olmamaları, lâkin Geometriye göre eşit olmaları bakımından farklılık gösterir. Bundan ötürü dört köşe Baba Tanrı’ya atfedilir ve aynı zamanda bütün Teslis’in sırrını ihtiva eder, zira onun tekil oranıyla, yani birden bire olan ilk oranla, kendisinden zâtına eşit bir Oğul’un sudûr ettiği pederane cevherin birliği simgelenir, sonraki ve yine basit olan sudûrla, yani ikiden ikiye olanla, ilk sudûr ile Oğul’un Baba’ya eşit olması ve ikinci sudûr ile Kutsal Ruh’un her ikisine de eşit kılınması suretiyle, Kutsal Ruh’un her ikisinden de neşet ettiği simgelenir. Bu sebeptendir ki Tanrı’daki ilahi Teslis’in o pek yüce ve ulu ismi dört harfle, yani Yod, He ve Vav, He ile yazılır; buradaki He harfinin nefesli okunuşu Ruh’un her ikisinden sudûrunu simgeler, zira mükerrer kılınan He, her iki heceyi ve bütün ismi nihayete erdirir; lakin bazılarının arzusunca Yehova diye telaffuz edilir; putperestlerin, Kadimlerin dört kulaklı tasvir ettiği Jovis’i [Jüpiter] de buradan gelir, binaenaleyh dört sayısı bütün tanrısallığın (thearkhia) menbaı ve serçeşmesidir. Pitagorasçılar da ona tabiatın ezeli pınarı derler, zira tabiatın Mertebeler Dizisinde dört basamak vardır, yani var olmak, yaşamak, hissetmek, anlamak. Tabiatta dört hareket vardır, yani yükselen, alçalan, ileri giden ve devrî. Göğün dört köşesi vardır, yani doğuş, batış, göğün ortası ve göğün dip noktası. Göğün altında dört Unsur vardır, yani Ateş, Hava, Su ve Toprak, bunlara tekabül eden gökte dört üçlü burç grubu bulunur. Göğün altında dört asli keyfiyet vardır, yani Soğukluk, Sıcaklık, Kuruluk ve Yaşlık; bunlardan dört Hılt meydana gelir, Kan, Balgam, Safra, Sevda. Yıl dahi dört kısma ayrılır ki bunlar İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kıştır; rüzgâr dahi Doğu, Batı, Kuzey ve Güney rüzgârı olmak üzere dörde ayrılır. Cennet’in dört ırmağı ve bir o kadar da cehennem ırmağı vardır. Dört sayısı bütün bilgiyi de ikmal eder, evvela bir, iki, üç ve dört terimleriyle sayıların her basit ilerleyişini doldurur ve on sayısını teşkil eder. İlk çift sayı olarak ve ilk tek sayıyı da içinde barındırarak sayıların her bir farkını tamamlar. Musikide dördüncü sesin letafeti olan Diatessaron’a sahiptir. Dört telli sazı ve en başta musiki nağmelerinin ve musikinin bütün ahenginin keşfedilmesini sağlayan Pitagorasçı Şemayı ihtiva eder. Zira Çifte, Üçlü, dört kat çifte, bir buçuk, bir tam üçte bir, hepsinin uyumu, hepsinin çifte uyumu, beşe dört uyumu ve bütün ahenkler dört sayısının sınırları dairesindedir. Matematik felsefesinin tamamını da ihtiva eder, tabiatın tohum mahiyetindeki erdemlerinin, tabii filizlenmenin, büyüyen suretin ve mürekkep cismin (compositum) bulunduğu bütün tabiatı dört terimde kuşatır. [okunamadı] katlı kanunu, Tanrı’dan gelen inayet, cihanın ruhundan gelen mukadderat, Gökten gelen fıtrat, insandan gelen basiret. Var olan her şeyde dört hüküm kuvveti vardır, yani akıl, ilim, zan ve duyu. Bütün sırlarda dahi büyük bir kudrete sahiptir. Bu sebepten Pitagorasçılar, sanki inançlarının dayandığı ve itikatlarının teyit edilebileceği en mühim temel buymuşçasına, dört sayısı üzerine yemin ederlerdi. Bundan ötürü şu mısralarla ifade edilen Pitagorasçı yemini diye anılırdı,
Saf bir zihinle and içerim dört sayısı üstüne, Kutsaldır o, ezeli pınarıdır tabiatın, Zihnin dahi vâlidesidir.
Cennet’in dört ırmağı vardır, bütün Kilise’de kabul görmüş dört İncil yazıcısından tevarüs eden dört İncil vardır. İbraniler Tanrı’nın en yüce ismini dört harfle yazılmış olarak almışlardır. Mısırlılar, Araplar, Farslar, Mecusiler, Müslümanlar, Grekler, Toskanalılar, Latinler dahi Tanrı’nın ismini dört harfle yazarlar. [okunamadı] Jüpiter’i dört kanatlı resmetmeye alışıktılar. Yine bundan ötürü Orpheus’un teolojisinde Neptün’ün arabasını dört atın çektiği söylenir. Çeşitli tanrılardan, yani Müzlerden, Dionysos’tan, Apollon’dan ve Venüs’ten neşet eden dört tür ilahi vecd hali vardır. Hezekiel Peygamber dahi Kebar ırmağı kıyısında dört canlı yaratık ve tahtın altında dört Kerubi görmüştür. Daniel denizden çıkan dört canavar görmüş ve dört rüzgâr cenk etmiştir. Vahiy kitabında da Tanrı’nın Tahtı’nın etrafında duran, önü ve arkası gözlerle dolu dört canlı yaratık vardı; Yeryüzüne ve Denize zarar verme iktidarı bağışlanan dört Melek, Yeryüzünün dört köşesinde durup rüzgârlar Ne Yeryüzüne, ne Denize, ne de herhangi bir Ağaca esmesin diye dört rüzgârı tutmaktaydılar.
Dört Sayısının Mertebeler Dizisi, Dört Unsura Tekabül Eden
[okunamadı] Hâkimiyetler, Hükümranlıklar, Masumlar, Akledilir Âlemde.
Kabilelerin [okunamadı], Aşer, İssakar, Benyamin, Şimon.
Bartholomeus, Havarilerin [okunamadı], Büyük Yakup, [okunamadı] Yakup, Andreas.
ve Gezegenler, Mars ve Jüpiter ile ilişkilendirilen Güneş ve Venüs.
Satürn ve Sabit Yıldızlar, Mercury (cıva) ve Ay.
Dünyanın dört köşesi, Doğu, Batı, Kuzey, Güney.
Madendeki karşılıkları, Altın ve Bakır, cıva [quickfilver], Kurşun ve Gümüş.
Taşlardaki karşılıkları, Berrak ve yanan, Parlak ve saydam, [okunamadı], Ağır ve karanlık.
İnsandan ibaret olan küçük dünyada, İnsanın Dört Unsuru, Zihin, Ruh, Beden.
İnsandaki Dört Meleke, Basiret Kanununu oluşturan meleke, Anlık [İntellekt], Akıl, Muhayyile, Duyu.
Dört meleke, İnanç, İlim, Kanaat, Tecrübe.
Dört cehennem nehri, Gazap ve ceza kanunu, Phlegethon, Cocytus, [okunamadı].
Dört Ruhlar Hükümdarı, Oriens, Paymon, Amaymon, [okunamadı].
Beş Sayısı ve Bu Sayının Skalası Üzerine
İlk çift ve ilk tek sayıdan, bir dişi ve bir erkekten meydana geldiği için, zira tek sayı eril, çift sayı ise dişildir,
Bu sebeple aritmetikçiler tek sayıya Baba, çift sayıya ise Anne derler. Dolayısıyla, bu sayıların birleşiminden türeyen beş sayısı, azımsanmayacak bir yetkinliğe ve fazilete sahiptir.
Aynı zamanda evrensel sayı olan on sayısının tam ortasıdır, şöyle ki, on sayısını bölerseniz, dokuz ile bir, sekiz ile iki, yedi ile üç yahut altı ile dört elde edilir ve bu toplamların her biri on sayısını verir, tam ortadaki ise daima eşit mesafede bulunan beş sayısıdır, bu nedenle Pisagorcular tarafından Evlilik sayısı ve aynı zamanda adaletin sayısı olarak adlandırılmıştır, çünkü on sayısını eşit bir ölçekte ikiye böler. İnsanda beş duyu vardır, görme, işitme, koklama, tatma [okunamadı], ruhta beş meleke vardır, Nebati, Duyusal, Şehevi, Gadabi, Natık, elde beş parmak vardır, semada beş gezen
Gezegen bulunur ki bunlara göre her burçta beş katlı sınırlar vardır. Unsurlarda beş tür
karışık cisim bulunur, Taşlar, Madenler, Bitkiler, Bitki-Hayvanlar [zoofitler], Hayvanlar ve bunlar kadar hayvan türü vardır, insanlar, dört ayaklı hayvanlar, sürünenler, yüzenler, uçanlar. Bütün şeylerin Tanrı tarafından kendileriyle yaratıldığı beş cins vardır, Cevher, Aynılık, Başkalık, Duyu, Hareket. Kırlangıç yalnızca beş yavru dünyaya getirir ve en yaşlısından başlayarak diğerlerini yaşlarına göre adaletle besler. Ayrıca bu sayı
kefaret hususunda büyük bir kudrete sahiptir, zira mukaddes şeylerde şeytanları kovar. Doğal şeylerde ise zehirleri defeder. Aynı zamanda talih ve inayet sayısı olarak adlandırılır, Kutsal Ruh'un mührüdür ve her şeyi birbirine bağlayan bir rabıtadır, ayrıca haçın sayısıdır,
dahası Mesih'in yüceltilmiş bedeninde izlerini muhafaza etmeyi lütfettiği o Başlıca yaralarıyla temayüz etmiştir.
Mecusi filozoflar bu sayıyı Mercury'ye mukaddes kılmışlardır,
canlı bir mevcudun cansız bir şeyden üstün oluşu nispetinde, bu sayının faziletini de dört sayısından çok daha ali tutmuşlardır. Nitekim Nuh Baba, Tanrı katında bu sayı ile inayet bulmuş ve suların tufanında muhafaza edilmiştir. Bu sayının faziletiyle İbrahim, yüz yaşındayken, doksan yaşındaki kısır ve çocuk doğurma çağını geçmiş Sare'den bir evlat sahibi olmuş ve büyük bir kavme dönüşmüştür. Bu sebeple inayet çağında, tanrısal mutlak kudretin ismine beş harfle yakarılır. Zira fıtrat çağında Tanrı'nın ismine üç harfle yakarılırdı, Šaddaj [Şadday], Şeriat çağında Tanrı'nın dile getirilemez
ismi dört harfle ifade edilirdi, YHVH, İbraniler bunun yerine Adonai ismini telaffuz ederler, inayet çağında ise Tanrı'nın dile getirilemez ismi beş harfle beyan edilmiştir, Ihesu [İsa], bu isme en az üç harfli olan kadar büyük bir sırla yakarılır.
İlk hiyerarşiye (hiyerarşi) mensup Ruhlar, Akli âlem olarak adlandırılanlar, İkinci Hiyerarşiye mensup Ruhlar, Zekâlar olarak adlandırılanlar, Üçüncü Hiyerarşiye mensup Ruhlar, Semavi bedenlerin Ruhları olan Melekler, Kahramanlar yahut Tanrılar, kutlu ruhlar.
Altı sayısı bir yetkinlik sayısıdır, zira tabiatta en yetkin olanıdır, birden ona kadar uzanan bütün sayı dizilişinde, kendi cüzlerinin toplamı ne eksik ne de fazla verip bizzat kendisine eşit çıkacak kadar yetkin olan yegâne sayıdır.
Zira onun cüzleri, yani üç, iki ve bir olan yarısı, üçte biri ve altıda biri bir araya getirildiğinde, altının bütün bedenini kusursuzca doldururlar, ki bu mükemmellikten diğer tüm sayılar mahrumdur. Bundan ötürü Pisagorcular tarafından bütünüyle tevellüde ve izdivaca hasredildiği söylenir ve âlemin mikyası diye adlandırılır. Zira âlem altı sayısından meydana getirilmiştir, ne ziyadedir ne de noksan, nitekim bu durum âlemin Cenab-ı Hak tarafından altıncı günde tamamlanmış olmasındandır. Zira altıncı gün Tanrı yarattığı her şeyi gördü ve onlar gayet iyi idiler. Böylece gökler, yer ve onların bütün orduları ikmal olundu. Keza insanın sayısı olarak da tesmiye edilir, zira insan altıncı günde halk edilmiştir, hem de tahlisimizin sayısıdır, zira Mesih tahlisimiz uğruna altıncı gün cefa çekmiştir, bundan dolayı altı sayısı ile Haç, meşakkat ve kulluk arasında büyük bir yakınlık vardır. Bu sebeple Şeriat'ta işin altı günde görülmesi, mennanın altı gün toplanması, toprağın altı yıl ekilmesi ve İbrani kölenin efendisine altı yıl hizmet etmesi buyrulmuştur, altı gün boyunca Rabbin celali Sina Dağı üzerinde tecelli edip dağı bir bulutla örtmüştür, Kerubilerin altı kanadı vardı, Gökkubbede altı daire bulunur, bunlar Kuzey Kutbu, Güney Kutbu, iki Dönence, Ekinoks ve Tutulma Dairesidir, Zodyak'ın enleminde Ekliptik'in her iki yanında seyreden altı seyyare vardır, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Mercury (cıva) ve Ay. Unsurlarda altı cevherî keyfiyet bulunur, yani Keskinlik, İncelik, Hareket ve bunların zıddı olan Donukluk, Kalınlık ve Sükûn. Altı mevki farkı vardır, Yukarı, Aşağı, Ön, Arka, sağ yan, sol yan. Kendileri olmaksızın hiçbir şeyin var olamayacağı altı tabii vazife vardır, yani Cesamet, Renk, Suret, Mesafe, Kıyam ve Hareket. Keza dört köşeli herhangi bir nesnenin cismanî suretinin altı sathı bulunur. Cümle ahengin altı Tonu vardır, yani beş Ton ile altıncı olan bir tonu meydana getiren iki yarım ton.
Örnekler âleminde, [okunamadı] altı harfli isimler.
Akledilir Âlemde, Seraphim, Cherubim, Tahtlar, Hâkimiyetler, Kudretler, Faziletler, aşağı mertebelere gönderilmeyen altı melek hiyerarşisi.
Yedi Sayısı ve Onun Mikyası Üzerine
Yedi sayısı muhtelif ve pek çok kudrete sahiptir, zira bir ile altıdan veya iki ile beşten yahut üç ile dörtten teşekkül eder ve sanki iki üçlüğün birbirine rabtedilmesi gibi bir Vahdete maliktir, bundan ötürü şayet onun muhtelif cüzlerini ve bunların birleşmesini mülahaza edersek, şüphesiz ikrar ederiz ki o, hem cüzlerinin birleşmesiyle hem de başlı başına doluluğuyla cümle haşmetle dopdoludur. Pisagorcular ona insan hayatının Taşıyıcısı (Vehiculum) derler, ki bu vasfı cüzlerinden devralmaz, bilakis kendi bütünlüğünün bizatihi hakkıyla kemale erdirir, zira beden ile nefsi ihtiva eder, nitekim beden dört Unsurdan mürekkeptir ve dört keyfiyetle donatılmıştır, üç sayısı da üç yönlü kudreti sebebiyle, yani natıka, gazap ve şehvet cihetiyle nefse bakar. Binaenaleyh yedi sayısı, üç ve dörtten mürekkep olduğu için, nefsi bedene rapteder ve bu sayının hassası insanın tenasülüyle alakadardır, insanın rahimde tutulmasına, suret bulmasına, tevellüdüne, beslenmesine, yaşamasına ve hakikaten topyekûn bekasına vesile olur. Zira döl tohumu kadının rahmine döküldükten sonra şayet orada yedi saat kalırsa, ebediyen orada sebat edeceği katidir, müteakiben ilk yedi günde pıhtılaşır ve insan suretini almaya elverişli hale gelir, ardından kemale ermiş sıbyan hasıl eder ki bunlara yedinci ay sıbyanı denir, zira yedinci ayda tevellüt ederler.
Doğumdan sonra, yedinci saat onun yaşayıp yaşamayacağını sınar, zira o saatten sonra havanın nefesine tahammül eden yavrunun yaşayacağı kabul edilir. Yedi gün sonra Göbeğin bakiyelerini atar. İki kere yedi gün sonra nazarı ziyayı takip etmeye başlar, üçüncü yedide gözlerini ve bütün çehresini serbestçe çevirir. Yedi ay sonra diş çıkarır, ikinci yedi aydan sonra düşme korkusu olmaksızın [okunamadı], üçüncü yedi aydan sonra kelama başlar, dördüncü yedi aydan sonra metanetle ayağa kalkar ve yürür, beşinci yedi aydan sonra sütninesini emmeyi terk etmeye başlar. Yedi yıldan sonra ilk dişleri dökülür ve daha sert taamlar için daha münasip yenileri peyda olur ve kelamı kemale erer, ikinci yedi yıldan sonra oğlanlar bülûğa erer ve o vakit tenasülün başlangıcıdır, üçüncü yedi yılda kametçe adam boyuna erişirler, kıllanmaya başlarlar, tenasül için muktedir ve kuvvetli hale gelirler, dördüncü yedi yılda endamları kemale ermeye başlar [NOT: İngilizce "burnish" fiili burada bedenin parlayıp etlenmesini, gürbüzleşmesini ifade eder] ve boyca uzamaları nihayete erer, beşinci yedi yılda kuvvetlerinin kemaline vasıl olurlar, altıncı yedi yılda kuvvetlerini muhafaza ederler, yedinci yedi yılda azami temyiz kabiliyetine, hikmete ve insanların kâmil yaşına erişirler. Lakin yedi sayısının tam bir sayı addedildiği onuncu yedi yıla vardıklarında, ömrün umumi haddine vasıl olurlar, nitekim Peygamber "Ömrümüz yetmiş yıldır" buyurmuştur. İnsan bedeninin azami irtifası yedi kademdir. Keza bedende, onun irtifaının buudunu aşağıdan yukarıya ikmal eden yedi mertebe vardır, yani ilik, kemik, asab, damar, şiryan, [okunamadı].
et, deri. Yunanlar tarafından kara uzuvlar olarak adlandırılan yedi uzuv vardır, Dil, Kalp, Akciğerler, Karaciğer, Dalak ve iki Böbrek. Bedenin ayrıca yedi asli uzvu bulunur, baş, göğüs, eller, ayaklar ve mahrem uzuvlar. Nefes ve gıda hususunda aşikârdır ki, nefes alıp vermeksizin hayat yedi saatten fazla sürmez ve açlıkla imtihan edilenler yedi günden fazla yaşamazlar. Damarlar ve atardamarlar da (hekimlerin belirttiği üzere) yedinci sayıyla hareket eder. Hastalıklardaki krizler ve hükümler de hekimlerin kritik, yani kazai [NOT: hüküm bildiren] dedikleri yedinci günlerde daha büyük bir tezahürle vuku bulur. İlahi Eflatun'un Timaeos'ta şehadet ettiği üzere Tanrı ruhu yedi kısımdan yaratır. Ruh da bedeni yedi mertebede kabul eder. Bütün ses çeşitliliği yedinci dereceye kadar ilerler, bundan sonra aynı devir başlar. Yine seslerin yedi terennümü vardır, Diatessaron, Diapente [NOT: Metindeki bozuk kısımların aslı müzikal aralıklardır], bir ton ile Diapente, yarım ton ile Diapente ve Diapason.
Semavi varlıklarda da yedi sayısının son derece kudretli bir tesiri vardır. Zira göğün çaprazlama birbirine bakan, hakikaten en kâmil ve kudretli açı sayılan ve yedi sayısından müteşekkil dört köşesi mevcuttur. Çünkü yedinci Burçtan meydana gelir ve her şeyin en kuvvetli şekli olan Haçı teşkil eder ki bundan vakti geldiğinde söz edeceğiz. Lakin şu husustan bihaber olmamalısınız ki, yedi sayısının Haç ile büyük bir iştiraki vardır. Aynı şualar ve sayı ile gün dönümü kıştan, kış ılımı ise yazdan uzaktır ve bunların hepsi yedi Burç vasıtasıyla vuku bulur. Semada kutup milinin boylamlarına göre yedi Halka bulunur. Kuzey Kutbu etrafında, Büyük ve Küçük Ayı denilen yedişer yıldız, Ülker denilen yedi yıldız ve bir haftayı meydana getiren o yedi güne mukabil yedi Gezegen mevcuttur. Ay, Gezegenlerin yedincisidir ve bize en yakın olanıdır, hareketini ve ışığını dağıtan bu sayıya diğerlerinden daha fazla riayet eder. Zira yirmi sekiz günde bütün Zodyak dairesini dolanır ki bu gün sayısı, yedi sayısının birden yediye kadar olan yedi haddiyle, yani sayıların birbiri ardına eklenmesiyle teşekkül eden meblağ kadar gün eyler ve Ay'ın Zodyak'ın bütün boylam ve enlemini tekrar tekrar ölçerek katettiği dört kere yedi günü husule getirir, bu benzer yedişer günle ışığını değiştirerek tevzi eder. Zira ilk yedi günde sanki bölünmüş âlemin yarısına kadar büyür, ikinci yedi günde bütün küresini ışıkla doldurur, üçüncü yedi günde küçülerek yeniden bölünmüş bir küreye büzülür, lakin dördüncü yedi günden sonra ışığının son eksilmesiyle tazelenir ve aynı yedişer günle denizin kabarmasını ve çekilmesini idare eder. Zira Ay'ın ilk büyüme yedilisinde deniz azar azar alçalır, ikincisinde kademe kademe yükselir, lakin üçüncüsü ilki gibidir ve dördüncüsü ikincisinin yaptığını yapar. Bu durum, aşağıdan yükseldiğinde istirahat alameti olan yedinci Gezegen konumundaki Satürn'e de tatbik edilir ki yedinci gün ona atfedilmiştir. Bu da (Yuhanna'nın şehadet ettiği üzere) İblis ve Şeytan olan Ejderhanın zincire vurulup insanların sükûnet bulacağı ve sulh içinde bir ömür süreceği yedinci bini remzeder.
Bundan gayrı, Pisagorcular yediye Bekâret sayısı derler, zira o ne tenasül eden ne de tenasül edilen ilk sayıdır, ne tekrarlanan başka bir sayıdan hasıl olacak şekilde iki eşit parçaya bölünebilir ne de ikiye katlandığında sayıların bariz ilk hududu olan on sayısının sınırları dahilinde kendi zatından başka bir sayı meydana getirebilir, bu sebeple yedi sayısını Pallas'a vakfetmişlerdir. Dinde de hürmetine dair pek kuvvetli işaretler bulunur ve ona yemin sayısı denir. Bundan ötürü İbranilerde yemin etmeye 'Septenate', yani yediyle ikrar etmek denir. Nitekim İbrahim, Abimelek ile ahit kestiğinde şehadet için yedi dişi kuzu ayırmıştı. Ona aynı zamanda kutluluk yahut istirahat sayısı da denir, nitekim ruhta ve bedende durum böyledir. Yaratan yedinci gün işinden el çekip istirahate çekildi, bu sebeple bu gün Musa tarafından Sebt, yani istirahat günü olarak tesmiye edildi, Mesih'in yedinci gün kabirde istirahat etmesi de bundandı. Ayrıca bu sayının, yukarıda gösterildiği üzere Haç ile ve Mesih ile büyük bir rabıtası vardır. Zira bütün kutluluğumuz, istirahatimiz ve saadetimiz Mesih'tedir, bunun yanında arınmalarda en elverişli olanıdır. Nitekim Apuleius şöyle der, arınmak için kendimi derhal denizin banyosuna bıraktım ve başımı Dalgaların altına yedi defa soktum. Ve temizlenecek olan Cüzzamlı kimseye yedi defa bir serçenin kanı serpilirdi, Elişa Peygamber de Kralların İkinci Kitabında yazıldığı üzere Cüzzamlı adama şöyle buyurur, Git, Şeria nehrinde yedi defa yıkan, tenin şifa bulacak ve temizleneceksin, az sonra da şöyle devam eder, Ve gitti, Peygamberin sözü mucibince Şeria nehrinde yedi defa yıkandı ve temizlendi. Keza tevbe ve bağışlanma sayısıdır, bundan ötürü hekimin, Ve her günahkârın üzerine yedi kat, dediği kavline binaen her günah için yedinci yıl tevbesi tayin olunmuştur. Keza yedinci yıl bağışlanmalar bahşedilirdi ve Levililer kitabında okunduğu üzere tam yedi yıldan sonra kâmil bir bağışlanma verilirdi. Ve Mesih, tatminimize dair kelamını yedi niyazla nihayete erdirdi, bundan ötürü buna hürriyet sayısı da denir, çünkü İbrani köle yedinci yılda kendisi için hürriyet talep ederdi. İlahiyat tesbihatına dahi en muvafık olanıdır.
Nitekim Peygamber şöyle buyurur, "Adil hükümlerinden ötürü seni günde yedi kez överim." Bundan başka bu sayı, Kutsal Yazı'nın belirttiği üzere intikam sayısı olarak da adlandırılır, ve Kain’in intikamı yedi kat alınacaktır. Mezmur yazarı da şöyle der, "Komşularımızın ettiği hakareti yedi katıyla koyunlarına geri ver." Bu sebeple Süleyman’ın bildirdiği üzere yedi kötülük vardır, ve İncil’de yanına daha kötü yedi ruh alan kişiden söz edilir. Bu sayı aynı zamanda şimdiki devrin zamanına işaret eder, zira bu devir yedi günlük bir sürede tamamlanır. Ayrıca Kutsal Ruh’a vakfedilmiştir, ki İşaya Peygamber O'nun bağışlarını yedi katlı olarak tarif eder, bunlar hikmet ve anlayış ruhu, öğüt ve kuvvet ruhu, bilgi ve takva ruhu ile Rab korkusu ruhudur; Zekeriya’da bunların Tanrı’nın yedi gözü olduğunu okuruz. Tobit’te ve Vahiy’de okunduğu üzere, Tanrı’nın huzurunda duran yedi melek ruhu da mevcuttur, Tanrı’nın Tahtı önünde yedi kandil yanmaktaydı, ve yedi altın şamdan vardı, bunların ortasında ise insanoğluna benzer biri durmaktaydı ve sağ elinde yedi yıldız tutmaktaydı. Tanrı’nın Tahtı önünde yedi ruh vardı, Tahtın önünde yedi melek durmaktaydı ve onlara yedi borazan verildi. Ve yedi boynuzu, yedi gözü olan bir Kuzu gördü, yedi mühürle mühürlenmiş kitabı gördü ve yedinci mühür açıldığında gökte bir sessizlik hâsıl oldu. Şimdiye değin söylenenlerden açıkça anlaşılmaktadır ki yedi sayısı, diğer sayılar arasında, her türlü tesir ile en ziyade dolu olan sayıdır denmesi haklı bir tespittir. Üstelik yedi sayısının on iki sayısı ile büyük bir uyumu vardır, zira nasıl ki üç ile dört yedi ederse, üç kere dört de on iki eder; bunlar aynı kökten neşet eden semavi gezegenlerin ve burçların sayılarıdır, üç sayısı vasıtasıyla tanrısallıktan (thearkhia) ve aşkınlıktan, dört sayısı vasıtasıyla da süfli nesnelerin tabiatından pay alırlar. Mukaddes metinlerde diğer bütün sayılardan evvel bu sayıya pek büyük bir ihtimam gösterilir, onun sırları pek çok ve gayet büyüktür, kutsal yazıdan naklederek bunları burada sayıp dökmeyi kararlaştırdık, böylelikle yedi sayısının kutsal sırların muayyen bir doluluğuna delalet ettiği kolayca görülecektir. Zira Tekvin’de okuruz ki, yedinci gün Rabbin istirahat günüydü; ve dindar, aziz bir adam olan Hanok, Âdem’den sonraki yedinci kişiydi; yine Âdem’den sonraki bir diğer yedinci kişi ise iki karısı olan Lameh adında şerir bir adamdı; ve Kain’in günahı yedinci nesilde silinecekti. Yazıldığı üzere, "Kain yedi kat cezalandırılacaktır ve Kain’i öldürenden yedi kat intikam alınacaktır"; bu hususta Tarih Üstadı [NOT: Petrus Comestor kastedilmektedir], Kain’in yedi günahı olduğu neticesine varır.
Ayrıca bütün temiz hayvanlardan ve kuşlardan yedişer yedişer gemiye alındı. Yedi gün sonra Rab yeryüzüne yağmur yağdırdı, yedinci günde enginlerin pınarları fışkırdı ve sular yeryüzünü kapladı. İbrahim de Abimelek’e yedi dişi kuzu verdi. Yakup Lea için yedi yıl, Rahel için de yedi yıl daha hizmet etti; ve İsrail kavmi Yakup’un ölümüne yedi gün yas tuttu. Dahası, aynı yerde yedi inek ve yedi başak, yedi bolluk yılı ve yedi kıtlık yılı okuruz. Çıkış bölümünde ise Septlerin Şabat’ı, Rabbe adanmış mukaddes istirahatin yedinci günde olması emredilir. Musa da yedinci günde dua etmeyi bıraktı. Yedinci günde Rabbin bir yortusu olacaktır, yedinci yılda köle serbest kalacaktır, buzağı ve kuzu yedi gün anasının yanında kalsın, altı yıl ekilen toprak yedinci yıl nadasa bırakılsın, yedinci gün mukaddes bir Şabat ve bir dinlenme olacaktır, [okunamadı] daha mukaddes olsun, ve yedinci ayın ilk günü bir anma Şabat’ı olacaktır. Rabbe yedi gün kurbanlar sunulacak, nesiller boyu ebediyen yılda yedi gün Rabbin kutsal günleri kutlanacaktır. Yedinci ayda bayramlar kutlayacaksınız ve yedi gün çardaklarda ikamet edeceksiniz, parmağını kana batıran kişi Rabbin huzurunda yedi kez serpecektir, cüzzamdan temizlenen kişi bir serçenin kanına yedi kez batırılacaktır, aybaşı hâlindeki kadın yedi gün boyunca akar suyla yıkanacaktır, parmağını boğanın kanına yedi kez batıracaktır, günahlarınızdan ötürü sizi yedi kez cezalandıracağım. Tesniye’de yedi kavim vaat edilmiş topraklara sahip oldu. Orada ayrıca yedinci bir bağışlanma yılından ve şamdanların güney tarafına dikilen yedi kandilden söz edilir. Çölde Sayım bölümünde ise İsrailoğullarının lekesiz yedi dişi kuzu sunduğu, yedi gün mayasız ekmek yedikleri, günahın yedi kuzu ve bir teke ile kefaret edildiği, yedinci günün kutlu ve kutsal kılındığı, yedinci ayın ilk gününün gözetilip kutsal tutulduğu, Çardak Bayramı’nın yedinci ayı ve yedinci günde yedi buzağının kurban edildiği, Balam’ın yedi sunak inşa ettiği, Harun’un kız kardeşi Meryem’in cüzzamlı olarak yedi gün ordugâhın dışına çıkarıldığı, bir cesede dokunan kişinin yedi gün murdar sayıldığı okunur. Yeşu kitabında ise yedi kâhin Ahit Sandığı’nı ordunun önünde taşıdı, yedi gün şehirlerin etrafını dolaştılar, yedi kâhin tarafından yedi borazan taşındı, ve yedinci günde yedi kâhin borazanları çaldı. Ve [okunamadı - Hâkimler] kitabında [NOT: Şimşon bahsi kastedilmektedir] düğününü yedi gün kutladı, yedinci günde karısına bir bilmece sordu, yedi taze urganla bağlandı, başının yedi örgüsü tıraş edildi, İsrailoğulları yedi yıl Medyan kralının zulmü altında kaldı. Ve Krallar kitaplarında, İlyas yedi kez dua etti ve yedinci seferinde, işte küçük bir bulut belirdi, İsrailoğulları yedi gün Suriyelilerin karşısına ordugâh kurdu, ve nihayetinde
Kavmin homurdanması sebebiyle Davud bu musibetle tehdit edilmişti, Elyaşa’nın dirilttiği çocuk yedi kez hapşırmıştı ve ilk hasat günlerinde yedi adam birlikte çarmıha gerilmişti. Naaman, Elyaşa tarafından yedi kez yıkanarak pak kılındı, yedinci ayda Câlût katledildi. Ester kitabında okuruz ki Pers Kralının yedi haremağası vardı, Tobit kitabında da Raguel’in kızı Sara ile yedi koca evlenmişti. Danyal kitabında ise Buhtunnasır’ın fırını her zamankinden yedi kat daha fazla ısıtılmıştı, aslanlar ininde yedi aslan vardı ve yedinci gün Buhtunnasır çıkageldi.
Eyüp kitabında Eyüp’ün yedi oğlundan bahsedilir, dostları onunla birlikte yedi gün yedi gece toprak üzerinde oturdular ve aynı yerde şöyle yazar, Yedi darlıkta sana hiçbir şer dokunmayacaktır. Ezra kitabında Artahşasta’nın yedi danışmanını okuruz, aynı yerde boru sesleri yankılanır, Çardak bayramının yedinci ayı İsrailoğulları şehirlerindeyken Ezra’nın zamanına tesadüf eder ve yedinci ayın ilk gününde Ezra halka Yasa’yı okur. Mezmurlar’da Davud günde yedi kez Rabbi tesbih eder, gümüş yedi kez sınanır ve komşularımızın bağrına yedi katı ödetilir. Süleyman der ki, hikmet kendine yedi sütun yontmuştur, akla uygun cevap verebilen yedi adam, Rabb’in nefret ettiği yedi iğrençlik, düşmanın kalbindeki yedi iğrençlik, yedi gözetici, her şeyi gören yedi göz. İşaya Kutsal Ruh’un yedi bağışını sayar ve yedi kadın bir adama sarılacaktır der. Yeremya’da, yedi çocuk doğurmuş olan kadın mecalsiz kalır, ruhunu teslim eder. Hezekiel’de peygamber yedi gün boyunca keder içinde kaldı. Zekeriya’da yedi kandil ve bu yedi kandile uzanan yedi boru, bütün dünyayı baştan başa dolaşan yedi göz, tek bir taş üzerinde yedi göz vardır ve yedinci günün orucu sevince döner. Mika’da ise Asurlulara karşı yedi çoban çıkarılır. Keza İncil’de yedi kutluluk ve bunlara karşı duran yedi günaha mukabil yedi erdem, Rabb’in Duası’ndaki yedi yakarış,
Mesih’in çarmıhtaki yedi sözü, Kutsal Bakire Meryem’in yedi sözü, Rab tarafından paylaştırılan yedi somun ekmek, arta kalanların toplandığı yedi sepet, tek bir zevcesi olan yedi kardeş, Rabb’in balıkçı olan yedi havarisi, Celile’nin Kana köyündeki yedi su küpü, Rabb’in ikiyüzlülere savurduğu yedi lanet, murdar kadından kovulan yedi cin ve kovulanın ardından içeri alınan daha şerir yedi cin zikredilir. Keza Mesih Mısır’a yedi yıl süreyle sığınmıştı ve ateş valinin oğlunu yedinci saatte terk etti. Mektuplar bölümünde Yakub hikmetin yedi derecesini, Petrus ise erdemlerin yedi mertebesini tasvir eder. Resullerin İşleri kitabında yedi diyakos ve havarilerce seçilen yedi şakirt sayılır. Vahiy kitabında da bu sayının pek çok sırrı bulunur, zira orada yedi şamdan, yedi yıldız, yedi taç, yedi kilise, Taht’ın önündeki yedi Ruh, Mısır’ın yedi nehri, yedi mühür, yedi işaret, yedi boynuz, yedi göz, Tanrı’nın yedi Ruhu, yedi borazanlı yedi melek, Ejderha’nın yedi boynuzu ve üzerinde yedi taç bulunan yedi başı anlatılır, ayrıca yedi bela ve yedi melekten birine verilen yedi kâse, al renkli Canavar’ın yedi başı, yedi dağ ve bunların üzerinde oturan yedi kral ile seslerini yükselten yedi gök gürlemesi yer alır. Dahası, bu sayı gerek tabiattaki gerekse kutsal, ayinsel ve diğer hususlardaki şeylerde büyük bir iktidara sahiptir, bu sebeple yedi gün, yedi Gezegen, Ülker denilen yedi yıldız, Dünyanın yedi Çağı, insanın yedi evresi, yedi serbest sanat,
aynı sayıda mekanik ve yine aynı sayıda yasak sanat, yedi Renk, yedi Metal, insan başındaki yedi delik, yedi çift sinir, Roma şehrindeki yedi Tepe, yedi Roma Kralı, yedi İç Savaş, Yeremya Peygamber devrindeki yedi bilge adam ve Yunanistan’ın yedi bilgesi buraya bağlanır. Roma da Neron tarafından yedi gün boyunca yakılmıştır. Yedi kral tarafından on bin şehit katledilmiştir. Yedi uyurlar vardı, Roma’nın yedi ana kilisesi ve bunlardan doğan bir o kadarı mevcuttu, İmparatorluğun yedi seçici prensi tayin edilmişti ve İmparatorun taç giyme merasiminde yedi kutsal icraat bulunurdu, Ahit’teki yasalar yedi şahit talep eder, yedi sivil ceza ve yedi kanonik ceza ile yedi kanonik saat vardır, rahip Ayin esnasında yedi kez tazimde bulunur, yedi Sakrament ve Ruhban sınıfının yedi hiyerarşik (hiyerarşi) mertebesi mevcuttur ve yedi yaşındaki bir çocuk alt rütbeden takdis edilerek ruhani mesuliyeti bulunmayan bir makam elde edebilir. Yedi tövbe Mezmuru, ikinci levhanın yedi emri vardır, Âdem ile Havva Cennette yedi saat kalmışlardır ve melek tarafından doğmadan evvel müjdelenen yedi adam mevcuttur, bunlar İsmail, İshak, Şimşon, Yeremya, Vaftizci Yahya, Rabb’in kardeşi Yakub ve İsa Mesih’tir. Nihayetinde bu sayı, hem hayırda hem şerde diğer hepsinden daha kudretlidir, en kadim şair Linus bu hususta şöyle terennüm etmiştir,
Yedinci ışık eriştiğinde, her şeyi Tamamlamaya koyulur bütün ışıkların pederi, İlk yedinciye, yedinci yediye deriz kâmil, Gezegenlerle bezenmiştir gök kubbe, Ve bunca daireyle döner durur felek de.
Semavi âlemde, Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş. Çavuşkuşu, Kartal, Akbaba, Kuğu. Mürekkepbalığı, Yunus, Turnabalığı, Foka. Elementler âleminde, Geyik, Kurt, Aslan. Kurşun, Safir, Elmas, Karbunkul. Küçük âlemde [insanda], Sağ ayak, Baş, Sağ el, Sağ göz, Sağ kulak, Sağ burun deliği. Aşağı âlemde, Cehennemin kapıları, Ölümün gölgesi, Helak çukuru. Tanrı’nın yedi harfli ismi. Tanrı’nın huzurunda duran yedi Melek. Kabalacı Kastilyalı Rabbi Joseph’in Fındık Bahçesi eserinde tasvir ettiği, cehennemin yedi menzili.
BÖLÜM XI: Sekiz Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
Pisagorcular sekiz sayısını adalet ve doluluk sayısı olarak adlandırırlar, evvela, ilk olarak sayılara bölünebilen sayı olmasından ötürüdür bu.
[...kendi içinde] eşit çift sayılara, yani dörde bölünür ve bu taksimat aynı mantıkla iki kere ikiye, yani iki kere ikinin iki katına ayrılır, işte bu bölünme eşitliği sebebiyle adalet ismini almıştır, diğeri ise cismani katılık dokusu sebebiyle doluluk adını almıştır, zira ilki katı bir cisim meydana getirir. Orpheus'un, ilahi Adalete yalvaracağı vakit adları Ateş, Su, Toprak, Gök, Ay, Güneş, Phanes ve Gece olan sekiz ulu varlık üzerine ant içme âdeti buradan gelir. Göklerin de yalnızca sekiz görünür küresi vardır, nitekim Orpheus'un sekiz Deniz Şarkısında derlediği cismani tabiatın vasfı da bununla delalet bulur. Yahudilere sekizinci günde yapılması emredilen ahit veya sünnet de bu adla anılır.
Eski Kanun'da kâhinin sekiz ziyneti bulunmaktaydı, bunlar göğüslük, tunik, kemer, taç, cüppe, Efod, Efod kemeri ve altın levhadır, bu sayı ebediyete ve dünyanın sonuna aittir, zira zamanın sırrı olan yedi sayısını takip eder, nitekim saadet sayısı da budur, çünkü Mesih Matta'da görülebileceği üzere pek çok saadet derecesi öğretir, aynı zamanda emniyet ve muhafaza sayısı olarak da anılır, nitekim Yesse'nin oğullarının can sayısı bu kadardı ve Davud sekizincisiydi. Keza Yahya'nın babası Zekeriya da nutkuna sekizinci günde yeniden kavuşmuştur. Bu sayının sekizinci ayda doğduğu için Dionysos'a vakfedildiğini söylerler, bunun ebedi hatırasına Naksos adası ona adanmıştır ve bu ada öyle bir imtiyaz elde etmiştir ki yalnızca Naksoslu kadınlar sekizinci ayda selametle doğum yapabilir ve çocukları yaşayabilir, oysa diğer milletlerde sekizinci ay çocukları ölür ve onları doğuran anneler açık bir tehlike içindedir.
[NOT: Tablo biçimindeki tekabüliyetler hiyerarşi basamaklarına göre düzenlenmiştir.]
Kavranabilir âlemde, Miras ödülleri, Bozulmazlık, Tanrı'nın temaşası, İnayet, Kudret, Zafer, İzzet, Neşe. Sekiz görünür sema, Yıldızlı Sema, Satürn Seması, Jüpiter Seması, Mars Seması, Güneş Seması, Venüs Seması, Mercury (cıva) Seması, Ay Seması. Sekiz tikel nitelik, Unsur âleminde, Toprağın kuruluğu, Suyun soğukluğu, Havanın nemi, Ateşin harareti, Suyun harareti, Havanın nemi, Ateşin kuruluğu, Toprağın soğukluğu. Sekiz saadet türü, Küçük âlemde, Barışçılar, [okunamadı], Yumuşak huylular, Temiz kalpliler, [okunamadı]. Cezalandırma ödülleri, Cehennem âleminde, Zindan, Ölüm, Hüküm, Gazap, Karanlık, Hiddet, Eza, [okunamadı].
BÖLÜM XII. Dokuz Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
Dokuz sayısı, semavi kürelerin ve ilahi ruhların hiyerarşi düzeni vasıtasıyla Musalara vakfedilmiştir. Buradan hareketle dokuz hareketli küre bulunur ve bunlara tekabül eden dokuz Musa mevcuttur, bunlar Kalliope, Urania, Polymnia, Terpsikhore, Kleio, Melpomene, Erato, Euterpe ve Thalia'dır. Bu dokuz Musa hakikaten dokuz küreye tahsis edilmiştir, öyle ki ilki Primum Mobile (ilk hareket ettirici) dedikleri en yüce küreye benzer ve yazılı nizam uyarınca kademe kademe alçalarak Ay küresine benzeyen sonuncuya kadar iner, şöyle ki Kalliope Primum Mobile'e, Urania Yıldızlı Sema'ya, Polymnia Satürn'e, Terpsikhore Jüpiter'e, Kleio Mars'a, Melpomene Güneş'e, Erato Venüs'e, Euterpe Mercury'ye, Thalia ise Ay'a tahsis kılınmıştır.
Ayrıca mübarek meleklerin dokuz mertebesi vardır, bunlar Seraphim, Cherubim, Tahtlar, Hâkimiyetler, Kudretler, Faziletler, Riayetler, Başmelekler ve Meleklerdir, Hezekiel bunları dokuz taş ile remzeder ki bunlar Safir, Zümrüt, Yakut, Beril, Oniks, Krizolit, Yeşim, Topaz ve Sardis'tir. Bu sayı aynı zamanda Haç'ın azim ve gizil bir sırrını haizdir, zira Efendimiz İsa Mesih dokuzuncu saatte ruhunu teslim etmiştir. Kadimler ölülerini dokuz günde defnederdi, Minos'un bir mağarada Jüpiter'den kanunları dokuz yılda aldığı söylenir, bu sebeple kanunlar vaz edileceği, cevaplar verileceği yahut kılıcın hiddetle çalınacağı vakit Homeros tarafından bilhassa bu sayı nazara alınmıştır.
Müneccimler de tıpkı yedi sayısında yaptıkları gibi, insanların ömürlerinde dokuz sayısını dikkate alırlar ve bunlara bir nevi fevkaladelik atfedilen klimakterik (dönüm noktası) yıllar derler, noksanlık addedilir, zira on sayısının kemalatına erişemez, ondan bir eksiktir ve onsuz nakıstır, nitekim Augustinus on cüzamlı kıssasını böyle tefsir eder, keza iblisin bir timsali olan Başan Kralı Og'un dokuz arşınlık boyu da bir sırdan hali değildir.
Semavi âlemde dokuz hareketli küre, Primum Mobile, Yıldızlı Sema, Satürn küresi, Jüpiter küresi, Mars küresi, Güneş küresi, Venüs küresi, Mercury küresi, Ay küresi.
On Sayısı ve Mertebeleri Üzerine
Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe, İkinci Kitap, On Sayısının Mertebesi
On sayısı, her sayı veya evrensel bir sayı olarak adlandırılır, eksiksizdir, hayatın bütün seyrini simgeler, zira onun ötesinde ancak yineleme yoluyla sayabiliriz, ve o ya bütün sayıları kendi içinde barındırır, ya da onları kendisiyle ve kendisinin olanla, onları çarparak açıklar, bu sebeple çok katmanlı bir dine ve kudrete sahip kabul edilir, ruhların arındırılmasına tatbik edilir. Bundan ötürü Kadimler merasimlere onlu adını vermişlerdir, çünkü beklenen ve kurban sunacak olan kimseler, on gün boyunca muayyen şeylerden sakınmak mecburiyetindeydiler. Nitekim Mısırlılar arasında, İsis'e kurban sunmak isteyen kimsenin on gün evvelinden oruç tutması adet idi, bunu Apuleius bizzat kendisi için ikrar ederek şöyle der, On gün boyunca her türlü etten sakınmam ve oruçlu olmam emredildi. İnsanın on kanlı cüzü vardır, aybaşı kanamaları, meni, biçimlendirici ruh, kütle, hıltlar [beden sıvıları], uzuvlu beden, nebati cüz, hissi cüz, akıl ve zihin. İnsanı meydana getiren on yalın mütemmim cüz de vardır, kemik, kıkırdak, sinir, lif, bağ, atardamar, toplardamar, zar, et, deri. İnsanın batıni olarak müteşekkil olduğu on cüz dahi vardır, ruh, beyin, akciğerler, kalp, karaciğer, safra, dalak, böbrekler, husyeler, rahim. Mabette on perde, mezmur çalgısında on tel vardı, kendileriyle mezmurların terennüm edildiği on musiki aleti vardı ki bunların isimleri şunlardı, kasidelerin terennüm edildiği Neza, org ile aynı olan Nablum, mezmurların terennüm edildiği Mizmor, ilahilerin terennüm edildiği Şir, hitabelerin terennüm edildiği Tehila, takdislerin terennüm edildiği Beraha, senaların terennüm edildiği Halel,
şükranların terennüm edildiği Hodaia, herhangi birinin saadetinin terennüm edildiği Aşre, yalnızca Tanrı'ya mahsus övgülerin ve temaşaların terennüm edildiği Haleluya. Mezmurları terennüm eden on kişi dahi vardı, yani, Adem, İbrahim, Melkisedek, Musa, Asaf, Davud, Süleyman ve Korah'ın üç oğlu, keza on emir vardır, ve Mesih'in göğe yükselişinden sonraki onuncu günde Kutsal Ruh inmiştir. Nihayetinde bu, Yakub'un bütün gece Melekle güreşip galebe çaldığı, Güneş doğarken takdis edildiği ve İsrail adıyla çağrıldığı sayıdır. Bu sayıda Yeşu otuz bir kralı mağlup etti, Davud Câlût'u ve Filistinlileri alt etti, ve Daniel aslanların tehlikesinden kurtuldu. Bu sayı aynı zamanda birlik gibi daireseldir, zira bir araya getirildiğinde, başlangıcını aldığı birliğe geri döner, bütün sayıların sonu ve kemali, onlukların ise başlangıcıdır. On sayısı çıktığı kaynağa, birliğe nasıl geri akarsa, akıcı olan her şey de akışının başlangıcını aldığı şeye öyle geri döner. Böylece su çıktığı denize döner, beden alındığı toprağa döner, zaman aktığı ebediyete döner, ruh onu bahşeden Tanrı'ya dönecektir, ve nihayetinde her mahluk yaratıldığı hiçliğe döner, ve içinde her şeyin gizlendiği Tanrı'nın kelamından gayrısı ile ayakta tutulamaz, ve Proklos'un dediği gibi, Tanrı'dan başlayıp onda nihayete ererek her şey on sayısı ile ve on sayısı vasıtasıyla bir daire çizer. Dolayısıyla o ilk birlik veya tek varlık olan Tanrı, kendisini aşağı mertebelere bildirmeden evvel, evvela sayıların ilkine, yani üç sayısına, ardından İbranilerin on Sıfat dedikleri ve on ilahi isim saydıkları, bütün sayıları ve bütün eşyayı vücuda getirmenin on Fikri ve ölçüsü kabilinden on sayısına intişar etti, bu sebeple daha öte bir sayı var olamaz. Bundan ötürü bütün onluklar içlerinde ilahi bir şey barındırır, eşyanın kökeni ve sayıların başlangıcı kabilinden turfandalar ile birlikte, Kanun'da Tanrı tarafından kendisine ait olarak talep edilirler, ve her onuncu, her şeyin evveli ve ahiri olana verilmiş bir nihayet gibidir.
[Tablo Bölümü] Toplanmış on harfli Yehova ismi, On harfli Yehova İsmi. Hiyerarşide, Kerubim, Tahtlar, Hakimiyetler. Semavi Âlemde, Reşit ha-[Galgallim], Zuhal küresi, Müşteri küresi, Merih küresi. Süfli Âlemde, Sahte Tanrılar, Yalancı ruhlar, Fesat kapları, Kötülüklerin intikamcıları. Açılmış Tanrı ismi, On harfli Elohim Sabaoth ismi. Güneş küresi, Zühre küresi, Utarit yani Mercury (cıva) küresi, Ay küresi, Hissedilir dünyanın on küresi.
On Bir Sayısı ve On İki Sayısı ile Kabalist ve Orfik Olarak On İki Sayısının Çifte Mertebesi Üzerine
On bir sayısı, emirlerin sayısı olan on sayısını aştığı gibi, inayet ve kemalatın sayısı olan on iki sayısının da gerisinde kalır, bu sebeple günahların ve tövbekarların sayısı olarak adlandırılır. Bundan ötürü toplanma çadırında on bir kıl harmani yapılması emredilmiştir ki bu, günahlarına tövbe edenlerin ve feryat edenlerin kisvesidir, bu yüzden bu sayının İlahi veya Semavi şeylerle hiçbir irtibatı, yukarılara meyleden hiçbir cazibesi yahut mertebesi yoktur, hiçbir mükafatı da bulunmaz, lâkin yine de bazen Tanrı'dan karşılıksız bir lütuf görür, nitekim Rabbin bağına on birinci saatte çağrılan kimse, günün yükünü ve sıcağını çekenlerle aynı mükafatı almıştır. On iki sayısı ise ilahidir ve Semavi varlıkların kendisiyle ölçüldüğü sayıdır,
Zodyak’taki burçların sayısı da on ikidir, bunların üzerinde Tanrı’nın yüce isminin feyziyle desteklenen, reis makamında on iki melek bulunur. Jüpiter de devrini on iki yılda tamamlar, Ay ise her gün on iki derece kateder. İnsan bedeninde de on iki başlıca eklem vardır, yani ellerde, dirseklerde, omuzlarda, uyluklarda, dizlerde ve ayak bileklerinde. İlahi sırlarda da on iki sayısının büyük bir kudreti mevcuttur, Tanrı İsrail’in on iki oymağını seçti ve başlarına on iki önder tayin etti, Şeria Nehri’nin ortasına o kadar taş yerleştirildi ve Tanrı kâhinin göğüslüğüne de o kadar taş konulmasını buyurdu, Süleyman’ın yaptırdığı tunç Denizi on iki öküz taşımaktaydı, Elim’de o kadar pınar vardı, vadedilmiş topraklara o kadar ulam gönderildi, Mesih’in on iki oymağın üzerine tayin edilen o kadar havarisi vardı, on iki bin kişi ayrılıp seçildi, Göklerin kraliçesi on iki yıldızla taçlandırıldı ve İncil’de arta kalan kırıntılardan on iki sepet dolusu toplandı, Şehrin on iki kapısı üzerine on iki melek ve semavi Yeruşalim’in on iki temel taşı tayin edildi. Aşağı âlemdeki nesneler arasında pek çok üreyen varlık bu sayıya göre çoğalır, nitekim en velut olan ada tavşanı ve yaban tavşanı yılda on iki defa yavrular, deve de karnında yavrusunu o kadar ay taşır, tavus kuşu da [okunamadı]
[okunamadı] Tanrı’nın isimleri [okunamadı]
On iki ruhani mertebe [okunamadı], Seraphim, Cherubim [okunamadı]
On İki Sayısının Mertebeleri
[okunamadı] Başlıca azalar, Baş, Boyun, Kollar, Göğüs, Yürek, Karın,
Matta, Küçük Yakup [okunamadı] Semavi âlemde, Kova, Balıklar.
Göğüs, Yürek, Karın
Ekim, Kasım, Aralık, Ocak, Şubat.
On İkiden Büyük Sayılar, Bunların Kudretleri ve Faziletleri Üzerine
On ikinin üzerindeki diğer sayılar da pek çok ve muhtelif tesirlerle donatılmıştır, bunların faziletlerini kökenlerinden ve cüzlerinden, yani yalın sayıların muhtelif biçimlerde bir araya gelmesinden yahut çarpım tarzlarından anlamak icap eder. Kimi zaman delaletleri kendilerinden önce gelen, bilhassa daha yetkin bir sayının eksilmesinden veya aşılmasından ileri gelir, bu suretle kendi içlerinde muayyen ilahi sırların işaretlerini barındırırlar. Nitekim görürsün ki ondan sonraki üçüncü sayı, Mesih’in milletlere görünüşünün sırlarını gösterir, zira doğumundan sonraki on üçüncü günde bir yıldız bilge adamlara yol göstermiştir. On dördüncü gün, ilk ayın on dördüncü gününde bizim için kurban edilen Mesih’i remzeder, o günde Rabb, İsrailoğullarına Fısıh bayramını kutlamalarını emretmiştir. Matta bu sayıyı öylesine dikkatle gözetir ki, Mesih’in soy kütüğünde bu sayıyı her merhalede muhafaza edebilmek gayesiyle kimi nesilleri atlamıştır. On beşinci sayı ruhi urucun, yani aşkınlığın bir nişanesidir, bu sebeple dereceler ilahisi on beş Mezmura tatbik edilmiştir. Keza Kral Hizkiya’nın ömrüne on beş yıl eklenmiştir ve yedinci ayın on beşinci günü kutlu addedilip mukaddes tutulmuştur. On altı sayısına Pisagorcular saadet sayısı derler. Bu sayı ayrıca Eski Ahit’in bütün peygamberlerini, Yeni Ahit’in havarilerini ve İncil yazarlarını da ihtiva eder. İlahiyatçılar on sekiz ve yirmi sayılarını meşum sayarlar, zira ilkinde İsrail Moab Kralı Eglon’a kulluk etmiş, diğerinde ise Yakup hizmetkârlık etmiş ve Yusuf satılmıştır.
Nihayet, çok ayaklı mahlukat arasında yirmiden fazla ayağı olan hiçbir canlı yoktur. Yirmi iki, hikmetin kemalini ifade eder, İbrani harflerinin sayısı da bu kadardır ve Eski Ahit bu kadar kitap ihtiva eder.
Yirmi sekiz sayısına Ay’ın lütfu tayin edilmiştir, zira Ay’ın hareketi diğer yıldızların seyrinden farklıdır ve adeta tek başına yirmi sekizinci günde, Zodyak’ta yola çıktığı aynı noktaya döndüğünde devrini tamamlar. Bundan ötürü göklerde müstesna bir fazilete ve tesire sahip yirmi sekiz Ay menzili sayılır. Otuz sayısı pek çok sırla yad edilir, Rabbimiz İsa Mesih otuz yaşında vaftiz olmuş, mucizeler göstermeye ve Tanrı’nın Melekûtunu vaaz etmeye başlamıştır. Keza Vaftizci Yahya da çölde vaaz vermeye ve Rabb’in yollarını hazırlamaya başladığında otuz yaşındaydı, Hezekiel de aynı yaşta peygamberliğe başlamıştır, Yusuf da otuz yaşında zindandan çıkarılmış ve Firavun’dan Mısır’ın idaresini teslim almıştır. İbrani âlimleri otuz iki sayısını hikmete atfederler, İbrahim tarafından hikmetin bu kadar yolu tarif edilmiştir. Lakin Pisagorcular buna Adalet sayısı derler, zira ta bire, yani vahdete kadar daima ikiye bölünebilir. Kırk sayısına kadimler büyük bir ihtiram gösterirlerdi, buna dair Tessarokoste bayramını kutlarlardı. Doğum hesabına da hizmet ettiği söylenir, zira tohum rahimde bu kadar günde olgunlaşıp dönüşür, ta ki hak ettiği ahenkli nispetlerle kemale ermiş uzvi bir bedene kavuşup natık, yani akıl sahibi bir nefsi kabul etmeye hazır hale gelene dek. Kadınların doğum yaptıktan sonra içlerindeki her şeyin yerine oturması ve paklanmalarından önce bu kadar gün geçtiği söylenir, sabiler de bu kadar gün tebessüm etmekten imtina ederler, zayıftırlar ve büyük bir tehlike altında yaşarlar. Bu sayı dinde de bir kefaret ve tövbe sayısıdır, büyük sırları remzeder. Zira tufan vaktinde Rabb yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdırmıştır, İsrailoğulları çölde kırk yıl yaşamıştır, Ninova’nın helaki kırk gün ertelenmiştir. Azizlerin oruçlarında da bu sayı mukaddes sayılmıştır, nitekim Musa, İlyas ve Mesih kırk gün oruç tutmuşlardır. Mesih bir Bakirenin rahminde kırk hafta taşınmıştır, Mesih doğumundan sonra Mabede takdim edilmeden evvel Beytüllahim’de kırk gün kalmıştır, kırk ay boyunca alenen vaaz vermiştir, kırk [okunamadı] yatmıştır.
Kabirde kırk saat ölü kaldı, dirilişinden sonraki kırkıncı günde göğe yükseldi, ki tüm ilahiyatçılar bunların bu sayının gizli bir hassası ve esrarı olmaksızın vuku bulmadığını söylerler. Elli sayısı günahların, kullukların bağışlanmasını ve aynı zamanda hürriyeti imler. Şeriata göre, ellinci yılda borçları bağışlarlardı ve herkes kendi mülküne dönerdi. Buradan hareketle, Jübile yılı ve tövbe Mezmurları vasıtasıyla bir lütuf ve tövbe işareti gösterir.
Şeriat ve Kutsal Ruh dahi onda beyan olunur, nitekim İsrail'in Mısır'dan çıkışından sonraki ellinci günde Şeriat, Sina Dağı'nda Musa'ya verilmiştir, dirilişten sonraki ellinci günde Kutsal Ruh, Sion Dağı'nda Havarilerin üzerine inmiştir, bundan ötürü de inayet sayısı olarak adlandırılır ve Kutsal Ruh'a atfedilir. Altmış sayısı Mısırlılar için kutsaldı, zira bu timsaha mahsustur, öyle ki o altmış günde altmış yumurta verir ve o kadar gün üzerlerinde kuluçkaya yatar, keza o kadar yıl yaşadığı ve o kadar dişi olduğu söylenir, ayrıca her yıl o kadar gün tek başına hiçbir yiyecek olmadan dinlenir. Yetmiş sayısının da esrarları vardır, zira Babil Sürgünü'nde kurban ateşi o kadar yıl suyun altında kaldı ve sönmedi, Yeremya Tapınak'ın yıkılışını o kadar yıl önceden haber verdi, Babil Sürgünü o kadar yıl sürdü ve Yeruşalim'in viraneliği o kadar yılda nihayete erdi. Keza İsrailoğullarının çadırlarını kurdukları yerde yetmiş hurma ağacı vardı. Babalar Mısır'a yetmiş can ile indiler. Keza el ve ayak parmakları kesilmiş yetmiş kral, Adonibezek'in sofrası altında kırıntı toplardı, Yakup'un sulbünden yetmiş oğul çıktı, Abimelek'e yetmiş gümüş ağırlığı verildi ve Abimelek o kadar adamı tek bir taş üzerinde katletti, Abdon'un yetmiş eşek sıpasına binen yetmiş oğlu ve yeğeni vardı, Mezmurlar yazarının bildirdiğine göre yetmiş yıl insanın ömrüdür. Lamek ise [okunamadı].
Belli Başlı El Hareketleriyle İfade Edilen Sayı İşaretleri Üzerine
Büyücülerin kitaplarında ve eserlerinde sıklıkla harikulade ve bana gülünç gelen kimi hareketler içeren deneyler okumuştum ve bunların şeytanların birtakım gizli uzlaşmaları olduğunu düşünerek onları reddetmiştim, fakat meseleyi daha dikkatle incelediğimde, bunların habis iblislerin ahitleri olmadığını, aksine içlerinde sayıların mantığının yattığını derhal anladım. Eskiler ellerini ve parmaklarını öne ve arkaya çeşitli şekillerde bükerek sayıları bu mantıkla temsil ederlerdi, büyücüler de bu hareketlerle sesle bilinmeyen, sayılarla muhtelif, lakin birleşmiş ve bazen değiştirilmiş parmaklarıyla büyük kudrete haiz kelimeleri sessizce ima ederlerdi ve [okunamadı] dünyayı yöneten tanrılar. Martianus da Aritmetik eserinde bu usulleri zikreder ve şöyle der, Bakirenin parmakları her türlü veçhile hareket ettirildi, o içeri girdikten sonra bükülmüş parmaklarıyla yedi yüz on yedi sayısını ifade ederek Jüpiter'e yakardı. Lakin bu hususların daha iyi anlaşılması için Beda'nın sözlerinden bir parça nakledeyim, o şöyle der, Bir dediğinde sol elindeki küçük parmağı bük ve avucun ortasına koy, iki dediğinde küçük parmağın yanındakini aynı yere yerleştir, üç dediğinde orta parmağı aynı minvalde koy, dört dediğinde küçük parmağını kaldırırsın, beş dediğinde onun yanındakini aynı minvalde kaldırırsın, altı dediğinde orta parmağı kaldırırsın, yalnızca yüzük parmağı denilen o parmak avucun ortasına sabitlenmiş kalır, yedi dediğinde küçük parmağını avucun kökünün üzerine koyarsın, bu esnada diğerleri kalkıktır, sekiz dediğinde yüzük parmağını, dokuz dediğinde orta parmağını onlara zıt biçimde koyarsın, on dediğinde işaret parmağının tırnağını yerleştirirsin ya da [okunamadı] başparmağının tırnağını işaret parmağınınkiyle hafifçe birleştirirsin, Grek harfi Gama gibi dış eklemi avuca yaklaştırırsın. [okunamadı] evvelki gibi, işaret parmağın onun üzerine bükülmüş halde. Yetmiş dediğinde, işaret parmağını evvelki gibi büküp boylu boyunca uzatılmış başparmağınla tamamlarsın, onun tırnağı işaret parmağının orta ekleminin ötesine kaldırılmış olur. [okunamadı] uzatılmış halde, tırnağı [okunamadı] orta ekleminin üzerine konulmuş olarak.
900000'e dek sayıları söylediğimiz sırayla bedeninin sağ tarafında tamamlarsın. Lakin 1000000 dediğinde iki elini birleştirir ve parmaklarını birbirine kenetlersin. Beda'dan aktarılan bu gözlemler kâfidir, bunlara dair daha fazlasını Kutsal Kabir Tarikatı'ndan Luca Kardeş'in büyük Aritmetik eserinde bulursun.
Romalılar Arasında Müşahede Edilen Muhtelif Sayı İşaretleri Üzerine
Sayı işaretleri farklı milletlerde muhtelif suretlerde yapılır. Romalılar bunları Valerius Probus'un eskiler hakkında tarif ettiği şu işaretlerle şekillendirmişlerdir, [okunamadı].
Günümüzde aritmetikçiler ve hesaplayıcılar arasında kullanılan ve sayıların sırasına göre şu şekilde yapılan başka sayı işaretleri de vardır, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, bunlara 0 işaretiyle imlenen bir yoksunluk işareti eklenir, bu tek başına hiçbir sayıyı ifade etmese de aritmetikçilerin malumu olduğu üzere diğerlerinin onlar, yüzler yahut binler ifade etmesini sağlar. Keza on sayısını aşağı doğru inen ve üzerinden başka bir çizgi geçen bir çizgiyle, beşi ise diğerine değen lakin onu kesip geçmeyen bir çizgiyle, birliği ise bu örnekte görebileceğiniz üzere tek başına konulan bir çizgiyle imleyenler de vardır, [okunamadı] on altı, onda ve yedide, tek başına konan yuvarlak 0 ise yüzü imler, lakin diğerlerine bitiştirildiğinde [okunamadı].
yanına konulduğu sayılar kadar yüzlüğü ifade eder, nitekim şunun gibi, 09 yahut 110 iki yüzü, eoo yahut [okunamadı] ise bini imler. Bu işaretler çoğunlukla Büyüsel Karakterlere eklenmiş olarak görülür.
Yunanlar harfleri sayı işaretleri olarak üç yolla kullanırlar, ilki, alfabedeki dizilişine göre her unsurun kendi yerinin sayısını imlemesi suretiyledir. Zira herhangi bir harf alfabede hangi sırayı işgal ederse, burada da görebileceğiniz üzere, o sıranın sayısını temsil eder.
Bu, Yunanlar arasındaki ilk sayı düzenidir. İkinci olarak Yunanlar bütün alfabeyi üç sınıfa ayırırlar ki bunlardan Alpha ile başlayan ilki birler basamağıdır. Iota ile başlayan ikincisi onlar basamağıdır. Rho ile başlayan üçüncüsü ise yüzler basamağıdır, bu düzen sonraki Yunanlar tarafından İbranilerin taklidiyle tesis edilmiştir. Ne var ki alfabelerinde bu kural mucibince üç harf eksik olduğundan, bunlara üç figür eklemek ve harflerin arasına katmak iktiza etmiştir, nitekim aşağıdaki sınıflarda açıkça görüleceği üzere, altıncı, doksanıncı ve dokuz yüzüncü sayıları bunlarla izah ederler.
Şayet bu harflerden herhangi birinin altına bir çizgi çekilirse [okunamadı].
Üçüncü usule gelince, Yunanlar sayılarını ifade etmekte yalnızca altı harf kullanırlar, şöyle ki, Bir için I, beş sayısı için pente (yani beş) kelimesinin ilk harfi olduğundan Π, on sayısı için deka kelimesinden ötürü Δ, yüz için hekaton kelimesinden ötürü H, bin için khilias kelimesinden ötürü X ve on bin için myrias kelimesinden ötürü M harfi kullanılır. Kendi usullerince dörde yahut başka sayılara eklenen bu altı harften mürekkep başka sayılar teşkil ederler, ancak çoğaltılmayan ve kendisine eklenmeyen, daima diğerlerinin beş katını gösteren Π hariçtir, nitekim bu durum aşağıdaki misallerde aşikârdır.
İbranilerin, Keldanilerin ve Büyücülerin Bazı Diğer İşaretlerine Dair
İbrani harfleri de sayı işaretlerine haizdir, lâkin diğer dillerden çok daha mükemmel bir surette, zira en büyük sırlar İbrani harflerinde gizlidir, nitekim Kabala'nın Notarikon tesmiye ettikleri kısmında bu mesele işlenmektedir.
Esas İbrani harfleri yirmi iki adettir, bunlardan beşi bir kelimenin sonunda başka muayyen şekiller alır ve bu sebeple onlara beş nihayet harfi denir, bunlar mezkûr harflere ilave olunduğunda yirmi yedi eder, ardından üç dereceye ayrıldıklarında, birinci derecede bulunan birleri, ikinci derecedeki onları ve üçüncü derecedeki yüzleri imlerler. Bunların her biri şayet büyük bir Karakter ile imlenirse, buradaki gibi, o kadar binliği gösterir.
İbrani sayılarının sınıfları bunlardır,
[okunamadı]
Bu yalın figürleri birbirine raptederek diğer bütün mürekkep sayıları tasvir ederler, tıpkı on bir, on iki, yüz on, yüz on birde olduğu gibi, on sayısına birler basamağındakileri ve aynı minval üzere diğerlerini kendi usullerince eklerler, ne var ki on beşinci sayıyı on ve beş ile değil, dokuz ve altı ile yani bu şekilde tasvir ederler, bu da on beş manasına gelen ilahi isim Yehova'ya [NOT: Kaynak metindeki 'İlahi İsim', Yahudi geleneğinde kutsal kabul edilip profane amaçlarla yan yana getirilmekten kaçınılan Yod-He harfleridir] hürmeten, mukaddes ismin dünyevi işlerde suiistimal edilmemesi maksadıyla böyledir. Mısırlıların, Etiyopyalıların, Keldanilerin ve Arapların da sayı işaretleri mevcuttur ve bunlar da ekseriyetle Büyüsel Karakterler arasında yer bulur. Binaenaleyh bunları bilmek isteyen kimse, bu harflerde mahir olanlara müracaat etmelidir. Zira Keldaniler sayıları, İbranilerin usulünce kendi alfabelerinin harfleriyle imlerler. Onların alfabelerini ilk kitabın nihayetine dercettik. Dahası, Müneccimlerin ve Büyücülerin gayet kadim iki kitabında birtakım pek zarif sayı işaretleri buldum ki onları bu mevkide zikretmeyi münasip gördüm, her iki ciltte de şu şekilde yer almaktaydılar.
[okunamadı] Bu nihayet harflerini kullanmayanlar da mevcuttur, lâkin [okunamadı].
Sol tarafa çevrilen bu işaretlerle, bu minval üzere onlar meydana getirilir.
[okunamadı]
Sağ tarafta aşağı doğru çevrilen bu işaretlerle yüzler, soldakilerle de binler teşkil edilir.
Bu işaretlerin terkibi ve imtizacıyla diğer muhtelif ve mürekkep sayılar da gayet zarif bir veçhile vücuda getirilir, nitekim bu birkaç misalden de derk olunabilir.
Diğer mürekkep sayılarda da bu misale tevfikan amel etmek icap eder, sayı işaretleri bahsinde bu kadarı kâfidir.
Harflere Hangi Sayıların İzafe Edildiği ve Bunlarla Kehanette Bulunmaya Dair
Pisagorcular, harflerin bizzat unsurlarının birtakım ilahi sayılara malik olduğunu, nesnelerin has isimlerinden devşirilen bu sayılar vasıtasıyla gelecekteki gaybi ahvale dair tahminlerde bulunabileceğimizi söylerler (Aristoteles ve Ptolemaios da bu reydedir). Bundan ötürü bu nevi kehanete Aritmansi derler, zira bu iş sayılar marifetiyle icra olunur, nitekim Terentianus da bu mısralarda bunu zikretmiştir,
İsimler ki derler, az harften ibarettir Uğursuzluğu, çoğunun ise alamettir
Plinius da Pisagor'un vazettiği usule, verilen isimlerdeki tek sayılı sesli harflerin eklenmiş olduğunu nakleder; şayet bunlar sağ taraftaki azaya tayin edilirse topallığa yahut körlüğe ve buna benzer musibetlere delalet eder, çift sayı ise sol taraftakilere mahsustur. İskenderiyeli Filozof da harflerin sayısı marifetiyle doğan herhangi bir kimsenin hâkim Yıldızlarını, karı kocadan hangisinin evvel vefat edeceğini ve amellerimizin kalanının hayırlı yahut nuhusetli akıbetlerini nasıl keşfedebileceğimizi talim etmiştir. Müneccim Ptolemaios tarafından da reddedilmeyen bu rivayetleri buraya zikredip dercedeceğiz. Fakat her bir harfe tahsis edilen sayıları, alfabenin ilki birler, ikincisi onlar, üçüncüsü ise yüzler basamağı olmak üzere üç Sınıfa taksim edildiği Yunan ve İbrani harflerinde yukarıda gösterdik. Latin alfabesinde ise yirmi yedi Karakterlik yekûnu ikmal etmek için dört tanesi noksan olduğundan,
bunların yerleri, tıpkı John ve Valentine isimlerinde olduğu gibi yalın ünsüzler olan J ve V ile, keza Hierom ve Huilhelme isimlerindeki nefesli ünsüzler olan hi ve hu ile ikmal edilir, gerçi Almanlar nefesli hu yerine çift vv kullanırlar, asıl İtalyanlar ve Fransızlar ise avam lisanında bunun yerine U harfine raptedilmiş G koyarak Vuilhelmus ve Guilhelmus suretinde tahrir ederler.
Fakat doğan herhangi bir kimsenin hâkim Yıldızını bilmek arzu edersen, hem onun hem de ana babasının ismini yukarıda yazılı sayıya göre her bir harf üzerinden hesap et ve tamamı toplanan yekûnu, mümkün olduğunca eksilterek dokuza böl, şayet bir yahut dört kalırsa, her ikisi de Güneş’e delalet eder, şayet iki yahut yedi kalırsa, her ikisi de Ay’a delalet eder, üç kalırsa Jüpiter’e, beş kalırsa Mercury’ye (cıva), altı kalırsa Venüs’e, sekiz kalırsa Satürn’e, dokuz kalırsa Mars’a delalet eder ve bunların sebepleri başka bir yerde gösterilmiştir. Benzer şekilde doğan herhangi bir kimsenin horoskopunu bilmek arzu edersen, onun, anasının ve babasının ismini hesap et ve bir araya toplanan yekûnu on ikiye böl, şayet bir kalırsa Aslan’a delalet eder, ikiyse Kova’ya, Vesta’nın üçüyse Oğlak’a, dörtyse Yay’a, beşse Yengeç’e, Venüs’ün altısıysa Boğa’ya, Pallas’ın yedisiyse Koç’a, Vulcanus’un sekiziyse Terazi’ye, Mars’ın dokuzuysa Akrep’e, onsa Başak’a, on birse Balık’a, Phoebus’un on ikisiyse İkizler’e delalet eder ve bunların sebepleri başka bir yerde verilmiştir. İsimlerin sayılarıyla pek çok şeyin önceden haber verilebilmesine kimse şaşmasın, zira bu sayılarda az kimsenin anladığı kimi gizli sırlar yatmaktadır (Pisagorcu filozoflar ve İbrani Kabalistler de bunu tasdik eder), nitekim En Yüce Olan her şeyi sayı, ölçü ve ağırlık ile yaratmıştır, harflerin ve isimlerin hakikati de kaynağını buradan almıştır ki bunlar tesadüfen değil, belirli bir kaide uyarınca (bizce meçhul olsa da) vazedilmiştir.
[okunamadı]
Bundan ötürü Vahiy kitabında Yuhanna şöyle der, Anlayışı olan, canavarın isminin sayısını hesap etsin, zira bu bir insanın sayısıdır. Yine de bunlar, milletlerin birbirine uymayan ihtilaflarının ve milletlerin mekân yahut terbiye sebeplerine göre farklılaşan ayinlerinin insanlara taktığı isimler olarak anlaşılmamalıdır, bilakis her bir ferdin doğumunda, Yıldızların kavuşumuyla bizzat Semanın ilham ettiği ve İbrani Mekuballer ile Mısır’ın hakîmlerinin çok evvelden her bir ferdin zürriyetinden çıkarmayı öğrettikleri isimler olarak anlaşılmalıdır.
Tanrılara Hangi Sayıların Vakfedildiği, Hangilerinin İsnat Edildiği ve Hangi Unsurlara Ait Olduğu
Bundan maada Pisagorcular Semanın unsurlarına ve ilahlarına mukaddes sayılar vakfetmişlerdir, zira Havaya sekiz sayısını, ateşe beşi, toprağa altıyı, suya ise on ikiyi tahsis etmişlerdir. Ayrıca birlik, yıldızların yegâne Kralı olan ve Tanrı’nın çadırını içine kurduğu Güneş’e isnat edilir, bunun aynı zamanda Jüpiter’e ait olduğuna da onun ideal ve akledilir suretlerinin illet teşkil eden kudreti şahadet eder ki o, birliğin sayıların mebdei ve atası olması gibi, Tanrıların başı ve babasıdır. İki sayısı, ikinci büyük ışık olan ve birliği tasvir eden Ay’a isnat edilir, orada ilk kavuşum ve yakın bir müştereklik mevcuttur, bu sayı aynı zamanda Müneccimlerin nazarında iki uğursuz Gezegen olan Satürn ve Mars’a da isnat edilir, böylece üç sayısı da üç uğurlu gezegen olan Jüpiter, Güneş ve Venüs’e isnat edilir ve [okunamadı].
Üç sayısı binaenaleyh hem Gökte hem de Cehennemde kudretli olduğunu söyledikleri bu Bakireye vakfedilmiştir. Dört sayısı Güneş’e aittir ki o, bu sayı ile göklerin köşelerini teşkil eder ve mevsimleri birbirinden ayırır, aynı zamanda Cyllenius’a isnat edilmiştir, çünkü yalnızca ona dört köşeli Tanrı denir. İlk çift ile ilk tekten, yani dişi ile erilden, her iki cinsten mürekkep olan beş sayısı Mercury’ye (cıva) tahsis edilmiştir, bu sayı aynı zamanda dört Unsurun ötesinde bizzat başka bir suret altında olan beşinci Semavi âleme de atfedilir. İki adet üçten ibaret olup her iki cinsin bir karışımı mahiyetindeki altı sayısı, Pisagorcular tarafından üremeye ve evliliğe isnat edilir, Venüs ile Juno’ya aittir. Yedi sayısı istirahate aittir ve Satürn’ün hissesinedir, aynı sayı Ay’ın hareketini ve ışığını da tevzi eder, bu sebeple hiçbir şey doğurmadığından ötürü Bakire Tritonia ismiyle anılır. Minerva’ya tahsis edilmiştir, zira hiçbir şeyden sudûr etmez, erkek ve dişiden mürekkep sayılardan meydana geldiği için cengâver Pallas’a da tahsis edilir. Bunu Plutarkhos, Apollon’a da isnat eder. Sekiz sayısı, adaletin sırrını ihtiva etmesi hasebiyle Jüpiter’e isnat edilir, Vulcanus’a da vakfedilmiştir, zira ilk hareketten ve iki kere kendisiyle çarpılan iki sayısından mürekkeptir, her dört köşeli şey kendisine atfedilen, Tanrıların anası Kybele’ye de atfedilir. Plutarkhos bunu sekizinci ayda doğduğu rivayet edilen Bakkhos’a yahut Dionysos’a tahsis eder, başkaları ise sekiz aylık bebeklerin yaşamaması sebebiyle onu Satürn’e ve kaderin üç Hanımına atfetmiştir. Dokuz sayısı, bütün Semavi tesirlerin ve faziletlerin nihai mahfazası olan Ay’a aittir, dokuz İlham Perisine vakfedildiği gibi her şeyin nihayeti kendisinden gelen Mars’a da vakfedilmiştir. On sayısı Devridir ve birlik gibi Güneş’e aittir, birinci mertebenin sonu olması ve ikinci birliğin oradan başlaması sebebiyle Janus’a da atfedilir, âleme de isnat edilir. Benzer biçimde on iki sayısı da Güneş’in on iki burcu dolaşarak yılı on iki aya taksim etmesi sebebiyle âleme, Semaya ve Güneş’e atfedilir.
On bir sayısı, yarım dairevi olması sebebiyle Ay’a atfedilir ve Neptün’e de tevdi edilir.
Gezegenlerin Levhaları, Faziletleri, Suretleri ve Bunların Başına Hangi İlahi İsimlerin, Akılların ve Ruhların Tayin Edildiği
Büyücüler tarafından ikrar edilir ki, yedi gezegene taksim edilmiş olan ve gezegenlerin mukaddes levhaları tesmiye edilen birtakım sayı levhaları mevcuttur, bunlar Semanın pek çok ve pek büyük faziletleriyle teçhiz edilmiştir, zira Semavi sayıların o ilahi nizamını temsil ederler; bu nizam, dünya ruhu ve o Semavi şuaların tatlı ahengi vasıtasıyla, suretlerin nispetine göre, sayıların işaretlerinden ve Karakterlerden başka bir yolla ifade edilemeyen aşkın Semavi Akıllara (Intelligentia) delalet etmek üzere, ilahi zihnin İdeaları tarafından Semavi varlıklara nakşolunmuştur. Zira maddi sayılar ve şekiller gizli şeylerin sırlarında kendiliklerinden hiçbir tesir icra edemezler, ancak Akıllar (Intelligentia) ve ilahi [okunamadı] tarafından idare edilip suret kazandıkları ölçüde, suri sayılar ve şekiller vasıtasıyla temsil kabilinden tesir ederler.
Maddenin uç sınırlarını ve ruhu, yücelmiş canın iradesine bağlayan sayımlar, operatörün semavi kudreti vasıtasıyla büyük bir meyil ile, evrenin canı ve semavi burçların gözlemleri aracılığıyla biçim almaya elverişli bir maddeye tatbik edilen, Tanrı'dan gelen bir kudreti kabul eder, bu vasıtalar ise büyücülerin mahareti ve gayretiyle tanzim olunur. Fakat biz tabloları teker teker izah etmeye süratle geçelim, bunların ilki Satürn'e tahsis edilmiştir ve dokuz müstakil sayıyı ihtiva eden, her bir sırasında her yönden üç bulunan ve her bir çaprazlama hattında on beşe baliğ olan üçün karesinden müteşekkildir. Sayıların yekûnu ise kırk beştir, bunun üzerinde, hayra bakan bir Akıl [NOT: İntelligentsia / göksel zekâ] ve şerre bakan bir ruh ile sayıları ikmal eden isimler şeklinde tertip edilmiş İlahi isimler yer alır, aynı sayılardan Satürn'ün ve onun ruhlarının mührü yahut Karakteri çıkarılır, nitekim bunları aşağıda kendi tablosuna atfedeceğiz. Derler ki, bu tablo Satürn uğurlu bir konumdayken kurşun bir levha üzerine hakkedilirse doğuma yahut can bahşedilmesine yardım eder, insanı selamette ve muktedir kılar, hükümdarlar ve erk sahipleri nezdindeki niyazların hayırla neticelenmesini sağlar, fakat uğursuz bir Satürn vaktinde icra edilirse yapıları, dikilen fidanları ve benzeri şeyleri akamete uğratır, insanı mevkisinden ve itibarından mahrum eder, nifak ve tefrikaya sebebiyet verir ve bir orduyu darmadağın eder.
İkincisine Jüpiter tablosu denir ki, bu da kendisiyle çarpılan bir dörtten ibarettir, on altı müstakil sayı ihtiva eder, her bir sırasında ve çaprazında dörder sayı bulunup otuz dörde baliğ olur. Cümlesinin yekûnu ise 136'dır. Üzerinde hayır için bir Akıl ve şer için bir ruh ile İlahi isimler bulunur, ondan Jüpiter'in ve onun ruhlarının Karakteri çıkarılır. Derler ki, Jüpiter kudretli ve hükümran vaziyetteyken gümüş bir levha üzerine nakşolunursa kazanca, zenginliğe, lütuf ve muhabbete, sulh ve ahenge vesile olur, düşmanları teskin eder, itibarı, makamları ve meclisleri tahkim eder, bir mercan üzerine hakkedildiği takdirde ise büyüleri bozar.
Üçüncü tablo Mars'a aittir, yirmi beş sayıyı ihtiva eden dördün karesinden [NOT: Metinde 'beşin karesi' yerine sehven 'fquare of four' yazılmıştır] vücuda gelmiştir, bunların her bir kenarında ve çaprazında beşer sayı bulunup altmış beşe baliğ olur, umumunun yekûnu ise 325'tir. Üzerinde hayır için bir Akıl ve şer için bir ruh ile İlahi isimler yer alır, ondan Mars'ın ve onun ruhlarının Karakteri çıkarılır. Bunlar, Mars uğurlu bir konumdayken demir bir levha yahut kılıç üzerine hakkedilirse kişiyi cenk meydanında, muhakemelerde ve dilekçelerde kudretli, düşmanlarına karşı heybetli ve onlara karşı muzaffer kılar, akik taşı üzerine kazınırsa kanamayı ve aybaşını durdurur, lakin Mars uğursuz vaziyetteyken kızıl pirinçten bir levha üzerine hakkedilirse yapıları engeller, muktedirleri makamlarından, şereflerinden ve zenginliklerinden alaşağı eder, insanlar ve hayvanlar arasında nifaka, kavgaya ve buğza sebep olur, arıları, güvercinleri ve balıkları kaçırır, değirmenleri işlemez kılar, ava yahut savaşa gidenleri bahtsızlığa sevk eder, erkeklerde, kadınlarda ve sair hayvanlarda kısırlığa yol açar, bütün düşmanların içine dehşet salarak onları boyun eğmeye mecbur bırakır.
Dördüncü tablo Güneş'indir, altının karesinden vücuda gelmiştir ve otuz altı sayı ihtiva eder, bunlardan her bir kenarda ve çaprazda yer alan altışar sayı 111 hâsıl eder, cümlenin yekûnu ise 666'dır. Üzerinde hayra matuf bir Akıl ve şerre matuf bir ruh ile İlahi isimler mevcuttur, ondan Güneş'in ve onun ruhlarının Karakterleri çıkarılır. Bu tablo Güneş uğurlu bir menzildeyken altın bir levha üzerine hakkedildiğinde, onu üzerinde taşıyanı namdar, sevimli, makbul ve cümle işlerinde kudretli kılar, insanı krallarla ve şehzadelerle müsavi eyler, onu yüce talihlere eriştirir, dilediği her şeyi yapmaya muktedir eyler, lakin Güneş uğursuz bir konumdayken kişiyi zalim, kibirli, muhteris, doyumsuz kılar ve ona meşum bir akıbet hazırlar.
Beşinci tablo Venüs'ündür, kendisiyle çarpılan yedinin karesinden müteşekkildir, kırk dokuz sayıdan ibarettir, her bir kenarda ve çaprazda bulunan yedişer sayı 175 eder, yekûnları ise 1225'tir. Üzerinde hayır için bir Akıl ve şer için bir ruh ile İlahi isimler bulunur, ondan Venüs'ün ve onun ruhlarının Karakteri çıkarılır. Bu tablo, Venüs uğurlu vaziyetteyken gümüş bir levha üzerine hakkedilirse ahenk sağlar, nizaları nihayete erdirir, kadınların muhabbetini celbeder, gebe kalmaya vesile olur, kısırlığa şifa verir, tenasül kudreti bahşeder, büyüleri çözer, erkekle kadın arasına sulh getirir, her neviden hayvanı ve sığırları velut kılar, bir güvercinliğe konulduğunda ise güvercinlerin çoğalmasını temin eder. Cümle melankoli marazlarının tedavisine medar olur, ferahlık verir, seyyahlar üzerlerinde taşıdıklarında onları bahtiyar kılar. Lakin uğursuz bir Venüs vaktinde pirinç üzerine teşkil edilirse yukarıda zikredilenlerin tamamen zıddı hallere sebebiyet verir.
Altıncı tablo, kendisiyle çarpılan sekizin karesinden hâsıl olan Mercury (cıva) tablosudur, altmış dört sayı ihtiva eder, her bir kenarda ve her iki çaprazda yer alan sekizer sayı 260 eder, cümlesinin yekûnu ise 2080'dir. Üzerinde hayra bakan bir Akıl ve şerre bakan bir ruh ile İlahi isimler vazedilmiştir, ondan Mercury'nin ve onun ruhlarının bir Karakteri çıkarılır, şayet Mercury uğurlu bir konumdayken gümüş, kalay yahut sarı pirinç üzerine hakkedilir veya işlenmemiş parşömene yazılırsa taşıyıcısını lütufkâr ve dilediğini yapmada muvaffak kılar, kazanç getirir, fakirliği defeder, hafızayı, idraki ve kehaneti kuvvetlendirir, gizli şeylerin rüyalar yoluyla fehmedilmesine vesile olur, uğursuz bir Mercury halinde ise bunların tamamen aksini intaç eder.
Yedinci tablo, kendisiyle çarpılan dokuzun karesinden müteşekkil Ay tablosudur, seksen bir sayı barındırır, her bir kenarında ve çaprazında yer alan dokuzar sayı 369 hâsıl eder, cümlenin yekûnu ise 3321'dir. Üzerinde hayır için bir Akıl ve şer için bir ruh ile İlahi isimler mevcuttur. Ondan Ay'ın ve onun ruhlarının Karakterleri çıkarılır. Bu uğurlu Ay... üzerine hakkedildiğinde
...neşeli, muteber kılar, her türlü garazı ve kem niyeti bertaraf eder. Seyahatte emniyet, servette artış ve bedende sıhhat hâsıl eder, düşmanları ve diğer şerli nesneleri arzu ettiğin her mekândan defeder, ve şayet kurşundan bir levhaya kazınmış talihsiz bir Ay ise, nereye gömülürse gömülsün o mahalli ve oradaki ahalinin yanı sıra gemileri, nehirleri, pınarları, değirmenleri de bedbaht eyler, aleyhine doğrudan amel edilen her insanı talihsiz kılarak onu memleketinden ve levhanın gömülü bulunduğu ikametgâhından firar etmeye mecbur bırakır, aleyhine amel yapılan hekimleri, hatipleri ve vazife başındaki bilcümle insanı işlerinden alıkoyar.
Yıldızların ve ruhların mühürleri ile karakterlerinin bu tablolardan nasıl çıkarıldığını, basiret sahibi araştırmacı ve bu tabloların tahkikini kavrayacak olan kimse kolayca keşfedecektir.
[okunamadı] Satürn’ün sayılarına tekabül eden ilahî isimler, [okunamadı]
Agiel, Satürn’ün Aklı [Intelligence]. 345, Zazel, Satürn’ün ruhu. Jüpiter’in sayılarına tekabül eden ilahî isimler.
65 Adonai [okunamadı] 325, Graphiel, Mars’ın Aklı,
Güneş’in sayılarına tekabül eden isimler,
6, Vau, Mukaddes İsm’in harfi, 6, He uzatılmış, Mukaddes İsm’in harfi, 36 Eloh, 111 Nachiel, Güneş’in Aklı, 666 Sorath, Güneş’in ruhu,
157 Kedemel, Venüs’ün ruhu, 4252 Bne Seraphim, Venüs’ün Akılları,
Ay’ın sayılarına tekabül eden isimler.
[okunamadı] Ay’ın Aklının Aklı,
Satürn’ün. Satürn’ün Aklının. Satürn’ün Ruhunun.
Dairesi içinde Satürn tablosu. İbrani harfleriyle.
Jüpiter’in. Jüpiter’in Aklının. Jüpiter’in Ruhu.
Dairesi içinde Mars tablosu. İbrani harfleriyle.
Mars’ın. Mars’ın Aklının. Mars’ın Ruhunun.
Dairesi içinde Güneş tablosu. İbrani harfleriyle.
Güneş’in. Güneş’in Aklının. Güneş’in Ruhunun.
Mühürler yahut karakterler. Venüs’ün Aklının.
Venüs’ün Ruhunun. Venüs’ün Akıllarının.
Dairesi içinde Mercury (cıva) tablosu.
Mühürler yahut karakterler. Mercury’nin (cıva) Aklının. Mercury’nin (cıva).
İbrani harfleriyle Mercury (cıva) tablosu.
Dairesi içinde Ay tablosu.
Ay’ın. Ay’ın Ruhunun.
İbrani harfleriyle Ay tablosu.
Ruhların ruhlarının. Akılların Aklının.
Geometrik Şekiller ve Cisimler Hakkında, Bunların Büyüde Hangi Faziletle Tesirli Oldukları ve Her Bir Unsur ile Göğe Hangilerinin Uygun Düştüğü
Sayıların neticesinde ortaya çıkan şekillerin de daha az kudrete malik olmadığı kabul edilir. Bunlardan evvela Daire, Birlik’e ve on sayısına tekabül eder, zira Birlik, bütün mevcudatın merkezi ve muhitidir, on sayısı ise bir araya yığıldığında, başlangıcını aldığı Birlik’e rücu eder, böylelikle bilcümle sayıların sonu ve kemali olur. Daire, başlangıç noktası (terminus a quo) ve varış noktası (terminus ad quem) bulunmayan gayrimuntazam, sonsuz bir çizgi olarak tesmiye olunur, onun mebdei ve nihayeti her bir noktasındadır, bu sebeptendir ki dairesel hareket de zamana nazaran değil, mekâna nazaran sonsuz addedilir, bundan ötürü şekillerin en genişi ve en mükemmeli olan daire, bağlama ve hüddam davetleri [conjuration] için en münasip suret sayılır, nitekim şerli ruhları teshir edenler, etraflarını bir daire ile kuşatmayı adet edinmişlerdir.
Beş köşeli yıldız [pentangle] dahi, beş sayısının faziletiyle şerli ruhlar üzerinde muazzam bir tahakküme malik olduğu gibi, dâhilinde beş geniş açı, haricinde ise beş dar açı ve kendisini çevreleyen beş çifte üçgen bulunduran hat tertibi sebebiyle de bu kudreti haizdir. Dâhili beşgen, derununda büyük esrar barındırır, bu esrar da layıkıyla tahkik edilmeli ve fehmedilmelidir, nitekim üçgen, dörtgen, altıgen, yedigen, sekizgen ve saire gibi diğer şekiller de, türlü ve mütenevvi kesişimlerden hasıl oldukları cihetle, hatların ve sayıların farklı çizim tarzları ile tenasüplerine göre muhtelif manalar ve faziletler iktisap ederler.
Mısırlılar ve Araplar, Haç şeklinin pek büyük bir kudrete sahip olduğunu ve semavi kuvvetler ile akılların en muhkem kabı mevkiinde bulunduğunu teyit etmişlerdir, zira o, dört dik açı ihtiva eden en doğrusal şekildir ve tûl ile arza sahip yüzeyin ilk tarifidir, ayrıca semavilerin kuvveti açılar ile şuaların doğruluğundan neşet ettiği için, haçın da semavilerin kudretiyle teçhiz edildiğini beyan etmişlerdir, nitekim yıldızlar dahi göğün suretinde dört köşeyi tuttuklarında ve şualarını mütekabilen yayarak bir haç teşkil ettiklerinde en yüksek kudrete erişirler. Bundan maada, daha evvel izhar ettiğimiz veçhile, en kudretli sayılar olan 5, 7 ve 9 sayılarıyla fevkalade bir mutabakatı vardır.
Haç, dinin ibtidasından itibaren Mısırlı kâhinler tarafından mukaddes harfler meyanında mütalaa edilmiş, onlar indinde istikbaldeki necat hayatını remzen ifade etmiştir. Serapis tasvirine dahi nakşolunmuş ve Grekler beyninde büyük bir ihtirama mazhar olmuştur. Lakin din sahasına taalluk eden hususları başka bir bahiste müzakere edeceğiz.
Şu cihet nazarıitibara alınmalıdır, şekilleri kâğıtlara, levhalara yahut suretlere tahrir ettiğimizde vücuda getirdikleri harikulade tesirler, ancak daha ulvi şekillerden tevarüs edilen fazilet sayesinde, fıtri bir istidat veya müşabehetin hasıl ettiği hususi bir rabıta vasıtasıyla tecelli eder, zira bunlar tıpkı karşıdaki bir duvardan akseden sadanın doğması yahut çukur bir camda temerküz eden güneş şualarının bilahare karşıdaki bir cisme, ister odun olsun ister parlayıcı herhangi bir nesne, inikâs ederek derhal alev alması gibi, o ulvi suretlere tam bir mutabakatla teşekkül ettirilmişlerdir.
...onu yakar, ya da bir arptan çıkan sesin başka bir arpta yankı bulması gibidir, zira bu durum, karşısına uygun ve benzer bir suretin yerleştirilmesinden başka bir şey değildir; yahut bir arptaki iki tel eşit zaman aralığıyla tınlatıldığında ve aynı akort gayesine uydurulduğunda, biri titreşince diğerinin de sarsılması gibidir. Nitekim sözünü ettiğimiz suretler ve semavi suretlerin erdemlerine taalluk eden işaretler de, bunlar hüküm sürerken şeylerin üzerine vaktinde nakşedildiklerinde yahut doğru biçimde şekillendirildiklerinde, bir suret diğeriyle hısımlık taşıdığı ve onu ifade ettiği için benzer şekilde tesir eder. Suretler hakkında söylenenler, küre, dörtyüzlü (tetrahedron), altıyüzlü (hexahedron), sekizyüzlü (octahedron), yirmiyüzlü (icosahedron), onikiyüzlü (dodecahedron) ve benzeri geometrik cisimler için de aynı şekilde anlaşılmalıdır. Pisagor ile onun takipçileri Timaios, Lokrisli ve Platon’un unsurlara ve göklere atfettiği suretleri de göz ardı etmemeliyiz, zira her şeyden evvel toprağa dört köşeli, sekiz katı açılı, yirmi dört düzlemli ve zar biçiminde altı tabanlı bir suret tayin etmişlerdir; ateşe dört üçgen tabanlı, aynı sayıda katı açılı ve on iki düzlemli bir piramit; havaya sekiz üçgen tabanlı, altı katı açılı ve yirmi dört düzlemli sekizyüzlü; ve nihayet suya yirmi tabanlı, on iki katı açılı yirmiyüzlü suretini vermişlerdir. Göğe ise on iki adet beşgen tabanlı, yirmi katı açılı ve altmış düzlemli onikiyüzlü suretini tahsis etmişlerdir. Bu suretlerin ve cisimlerin kudretlerini, münasebetlerini ve hassalarını bilen kimse, Tabii ve Matematiksel Büyü sanatında, bilhassa aynalarda pek çok harikulade iş meydana getirmeye muktedir olacaktır. Ben de bunlar vasıtasıyla, herhangi bir kimsenin dilediği her şeyi pek uzak mesafelerden görebileceği harikulade şeyler yapmayı bilirdim.
Musiki Ahengine, Onun Kuvvet ve Kudretine Dair
Musiki ahengi de yıldızların bahşettiği ihsanlardan mahrum değildir, zira o, her şeyin fevkalade kudretli bir tasavvur edicisidir. Semavi cisimleri uygun biçimde takip ettiğinde semavi tesiri hayret verici bir şekilde cezbeler, dinleyenlerin tamamının hislerini, niyetlerini, tavırlarını, hareketlerini, fiillerini ve meyllerini tebdil eder; onları sevinç, feryat, cüret yahut sükun ve benzeri kendi hassalarına suhuletle çeker. Keza canavarları, yılanları, kuşları ve yunusları da hoş nağmelerini dinlemeye celbeder. Nitekim kuşlar düdük sesleriyle cezbedilir, geyikler aynı yolla avlanır. İskenderiye gölündeki balıklar bir sesten hazzeder. Musiki, insanlar ile yunuslar arasında dostluk peydah etmiştir. Ahenkli seslerin tınısı Hint fillerini ehlileştirir, dahası bizzat unsurlar bile musikiden zevk alır. Borazan çaldığında, aksi halde durgun ve sakin olan Hulezya pınarı neşeyle yükselir ve yatağından taşar. Lidya’da, borazan sesi duyulur duyulmaz denizin ortasına gelip raks ederek dönen ve ardından sahillere geri dönen, Nimflerin Adaları dedikleri şeyler vardır, M. Varro bunları gördüğüne şahadet eder. Bunlardan daha da harikulade şeyler mevcuttur. Zira Afrika sahilinde deniz, bir arp gibi ses verir. Zegaris civarındaki muayyen bir taş, bir arp teline her vuruluşunda arp gibi bir seda çıkarır. Musikinin kudreti öylesine azimdir ki, zihni yatıştırır, ruhu yükseltir, askerleri savaşa sevk eder, yorgun olanları tazeler, ümitsizliğe düşenleri geri çağırır ve yolculara ferahlık verir. Araplar, yük taşıyan develerin kılavuzlarının şarkılarıyla ferahladığını söyler. Benzer şekilde, ağır yük taşıyanlar şarkı söyler ve bu sayede kuvvet bulup dinçleşir, zira şarkı söylemek neşe ve güç verir, öfkeliyi yatıştırır, kederli ve gamlı olanları neşelendirir, düşmanları barıştırır, delilerin hiddetini teskin eder, beyhude kuruntuları kovar. Nitekim Demokritos ile Theophrastos’un, bedene ve zihne ait kimi illetlerin bu suretle sağaltılabileceğini yahut ortaya çıkarılabileceğini iddia etmeleri bu sebeptendir. Terpandros ile Midillili Arion’un Lesbosluları ve İonyalıları musiki ile iyileştirdiğini, Thebaili Ismenias’ın gayet mühim pek çok illeti musiki vasıtasıyla sağalttığını okuruz. Bundan başka Orpheus, Amphion, Davud, Pisagor, Empedokles, Asklepiades ve Timotheos sesler vasıtasıyla pek çok harikulade iş görmeye alışıktı, kimi zaman aşina seslerle uyuşuk ruhları harekete geçirir, kimi zaman da daha ağırbaşlı perdelerle taşkın, hiddetli ve öfkeli ruhları dizginlerlerdi. Nitekim Davud, kederler içindeki Saul’u bir arpla teskin etmiştir. Pisagor, sefahate dalmış genç bir adamı hadsiz şehvetinden geri çevirmiştir. Timotheos, Kral İskender’i önce hiddete sürüklemiş, sonra yeniden yatıştırmıştır. Gramerci Saxo, Danimarkalıların Tarihi adlı eserinde, musikisiyle kendisini işiten herkesi delirtebileceğini iddia eden muayyen bir müzisyenden bahseder; kralın emriyle bunu icra etmeye mecbur kaldığında, duygular üzerinde muhtelif şekillerde tesir bırakmaya gayret etmiş, evvela ağırbaşlı bir musiki makamı ile dinleyenleri bir nevi keder ve hissizlikle doldurmuş, ardından daha canlı bir sesle onları neşelendirip raks ettirmiş ve nihayet daha coşkun bir musiki ile onları cinnete ve deliliğe sevk etmiştir. Keza Apulia’da tehlikeli bir örümceğin soktuğu kimselerin, muayyen bir ses işitene kadar kendilerinden geçmiş halde kaldıklarını, bu sesi işittiklerinde ise her birinin ayağa kalkıp raks ettiğini okuruz. Aulius Gellius’un şahadetiyle inanılır ki, siyatik ağrısı çekenler bir ney sesiyle ferahlarlar. Theophrastos da bir flüt sesinin örümcek ısırıklarını sağalttığını nakleder. Bizzat Demokritos dahi neyzenler meclisinin bir...
Sese, Ahenge ve Bunların Harikuladeliğine Dair
Bundan başka, eğer Pisagor ve Platon ile birlikte göklerin ahenkli bir tertip ile var olduğunu, her şeye ahenkli nağmeler ve hareketlerle hükmedip tesir ettiğini kabul edersek, seslerin semavi ihsanları kabule matuf bir erdeme malik olduğunu inkar etmeyiz. Zihnin tasavvurundan ve nefsin amir hissiyatından neşet eden ahenkli bir mutabakat ile husule geldiği ölçüde, şarkı söylemek bir enstrümanın sesinden çok daha fazlasını yapmaya muktedirdir...
kırılmış ve iyi terbiye edilmiş Hava, ruh ile bedenin bağı olan işitenin havadar ruhunu [spiritus aerius] ve bununla birlikte Şarkıcının sevgisini ve zihnini naklederek, kendi sevgisiyle dinleyenin sevgisini, kendi muhayyilesiyle dinleyenin muhayyilesini, kendi zihniyle dinleyenin zihnini harekete geçirir; zihne çarpar, kalbi vurur, ruhun en derinliklerine kadar işler ve azar azar mizaçları dahi aşılar, üstelik bedenin uzuvlarını ve hıltlarını harekete geçirir ya da durdurur. Buradan hareketle, hisleri harekete geçirmede ahenk öylesine etkilidir ki, yalnızca tabii değil, aynı zamanda suni ve sesli Ahenk de hem ruhlara hem de bedenlere muayyen bir kudret bahşeder, muhayyileye ve kalbe hareket vasıtasıyla kolayca nüfuz eder, lakin bütün Uyumların, aralarında iyi bir uzlaşma olması arzu ediliyorsa, gerek telli çalgılarda gerek Kaval ve borularda, gerekse sesle icra edilen şarkılarda uygun temellerden neşet etmesi zaruridir, zira hiçbir insan aslanların kükremesini, öküzlerin böğürmesini, atların kişnemesini, eşeklerin anırmasını, domuzların homurdanmasını ahenkli kılamaz, ne de koyun ve kurt bağırsaklarından yapılmış teller herhangi bir uyuşmaya vardırılabilir, çünkü bunların temelleri ahenksizdir, oysa insanların pek çok ve çeşitli sesleri birbiriyle uzlaşır, zira türde veya cinste tek bir temele sahiptirler, nitekim pek çok kuş da uzlaşır, çünkü yakın bir cins veya nevilere ve yukarıdan gelen bir benzerliğe sahiptirler, aynı şekilde suni enstrümanlar da tabii seslerle uzlaşır, zira aralarındaki benzerlik ya hakiki ve aşikârdır yahut muayyen bir kıyasa sahiptir. Fakat her ahenk ya seslerden ya da sadalardan ibarettir. Seda bir nefestir, ses ise bir seda ve canlı bir nefestir, Nutuk, seda ile telaffuz edilen bir nefestir ve bir mana ifade eden bir sestir, bunun ruhu ağızdan seda ve ses ile çıkar, Chalcidius der ki, ses, göğsün ve kalbin iç boşluğundan, ruhun yardımıyla dışarı gönderilir. Bunun vasıtasıyla, dil ile birlikte ağzın dar geçitleri biçimlendirilip vurularak ve diğer ses organları vasıtasıyla eklemli sedalar, yani nutkun unsurları dışarı verilir; bu Mütercim aracılığıyla zihnin gizli hareketleri ifşa edilir, fakat Lactantius der ki, sesin tabiatı pek müphemdir ve nasıl meydana geldiği yahut ne olduğu idrak edilemez. Netice itibarıyla, Bütün Musiki; seste, sedada ve işitmede mevcuttur, Hava olmaksızın seda İşitilebilir olamaz; hava işitme için zaruri olsa da, Hava olarak kendi başına işitilebilir değildir, arızi olmadıkça hiçbir duyuyla da algılanamaz, zira Görme onu renkli olmadıkça görmez, Kulaklar seda vermedikçe işitmez, Koku kokulu olmadıkça almaz, Tat lezzetli olmadıkça tatmaz, Dokunma ise soğuk ya da sıcak olmadıkça hissetmez ve bu böyle sürer gider, Bundan ötürü, seda Hava olmaksızın var olamasa da, seda Havanın tabiatından değildir, hava da sedanın tabiatından değildir; bilakis hava, duyumsayan ruhumuzun hayatının bedenidir ve herhangi bir duyulur nesnenin tabiatında olmayıp, daha basit ve daha ali bir erdeme sahiptir, fakat duyumsayan ruhun kendisine bağlanan havayı canlandırması ve ruha bağlanan canlandırılmış havada nesnelerin fiile dökülmüş suretlerini algılaması uygundur, bu da canlı havada gerçekleşir, lakin latif ve Şeffaf olanda görülebilir suretler, mutad havada işitilebilir olanlar, daha kesif havada ise diğer duyuların suretleri algılanır.
Bunların Semavi Cisimlerle Olan Uyumu ve Her Bir Yıldıza Hangi Ahenk ve Sedanın Tekabül Ettiği Üzerine
Fakat şimdi yedi Gezegenden Satürn, Mars ve Ay’ın Ahenkten ziyade sese sahip olduğu anlaşılmaktadır. Satürn; hüzünlü, boğuk, ağır ve yavaş kelimelere ve sanki Merkeze doğru bastırılmış gibi sedalara sahiptir, oysa Mars; kaba, tiz, tehditkâr, azametli ve gazap dolu kelimelere sahiptir, Ay bu ikisi arasında bir vasat gözetir, fakat Jüpiter, Güneş [Sol], Venüs ve Merkür (cıva) [Mercury] Ahenklere maliktir, yine de Jüpiter; vakur, sebatkâr, sabit, tatlı, neşeli ve latif Uyumlara sahiptir, Güneş; hürmete layık, oturmuş, saf ve muayyen bir zarafetle tatlıdır, oysa Venüs; şehvetli, debdebeli, narin, zevkperest, müsamahakâr ve akıcıdır, Merkür’ün Ahenkleri ise muayyen bir cüretkârlıkla daha gevşek, muhtelif, neşeli ve latiftir, fakat cüzlerin Tonu ve oranlanmış Uyumlar dokuz İlham Perisine [Muses] itaat eder. Jüpiter sekizlinin ve ayrıca beşlinin, yani Diapente ile Diapason’un zarafetine sahiptir, Güneş sekizli sesin, yani Diapason’un nağmesini elde eder, aynı şekilde on beş Ton vasıtasıyla bir Disdiapason bulur, Venüs beşlinin yahut Diapente’nin zarafetini muhafaza eder. Merkür Diatessaron’a, yani dörtlü zarafetine sahiptir, Üstelik kadimler, Unsurların sayısı gibi dört telle iktifa ederek, Nicomachus’un bildirdiği üzere Merkür’ü bunların Mucidi saymışlar ve Bam telleriyle toprağı, Parhypate yahut orta tellerle suyu, Diezeugmenon yahut Hyperbolaion notalarıyla ateşi, Paranete yahut Synemmenon ya da tiz tel ile Havayı temsil etmek istemişlerdir, fakat sonraları Midillili Terpander yedinci teli bularak bunları Gezegenlerin adedine denk kılmıştır. Dahası, Unsurların sayısına tabi olanlar, dört musiki nevinin bunlarla ve aynı zamanda dört hılt ile uyuştuğunu iddia etmişler ve Dor musikisinin su ve balgama, Frigya musikisinin ise safraya [okunamadı] uygun olduğunu düşünmüşlerdir.
...Lidya makamını kana ve havaya, Miksolidya makamını ise melankoliye ve toprağa atfederler, Diğerleri ise Göklerin sayısını ve erdemini gözeterek Dor makamını Güneş'e, Frigya makamını Mars'a, Lidya makamını Jüpiter'e, Miksolidya makamını Satürn'e, Hipofirigya makamını Mercury'ye (cıva), Hipolidya makamını Venüs'e, Hipodor makamını Ay'a, Hipomiksolidya makamını ise sabit yıldızlara bağlamışlardır, Dahası, bu musiki makamlarını Musalara, telleri ise Göklere nispet ederler, lakin bu diziliş bizim dokuz Musa hakkında, sayılarımız ve semavi canlar meyanında açıkladığımız sırayla uyuşmaz, Zira Thalia'nın hiçbir ahenge malik olmadığını söyler ve bundan ötürü onu Sessizliğe ve Toprağa adarlar, lakin Klio, Ay ile birlikte Hipodor tarzında hareket eder,
Proslambanomenos teli yahut Hava, Kalliope ile Mercury,
Hipofirigya tarzına ve Hypate Hypaton teline, yani B mi perdesine maliktir, Terpsikhore ile Venüs Hipolidya tarzına ve Parhypate Hypaton teline, Melpomene ile Dor tarzı ise Lychanos Hypaton'a, yahut D sol re perdesine sahip olup,
Güneş'e tatbik edilir, Erato ile Mars, Frigya usulünü ve
Hypate Meson'u, yahut E la mi perdesini muhafaza eder, Euterpe ve Lidya musikisi ise [okunamadı]
Miksolidya tarzını ve Lychanos Meson D sol re perdesini korur, Urania ile sabit yıldızlara Hipomiksolidya musikisi ve Mese teli, yahut A la mi re atfedilmiştir, nitekim şöyle okuruz,
Sessiz Thalia'yı benzetirim Toprağa, Zira o musikiyle asla düşürmez tuzağa,
Hipodor usulünce terennüm eyler Klio, Persephone dahi bas tellere dokunur keza, Kalliope de ikinci tele vurup, Söyler Frigya makamını, Mercury de keza, Terpsikhore dokunur üçüncü tele ve pek nadir olan, Lidya musikisiyle güzelleşir Venüs o zaman,
Melpomene ile Titan bir zarafetle, Dor musikisini icra eder dördüncü mertebede, Beşincisi atfedilmiştir Mars'a, Savaşın Tanrısına ve Erato'ya Friglerin o nadide Usulünce, Euterpe dahi meyleder pek çok, Lidya'ya ve altıncı tele, Jove'da da fark yok,
Satürn yedincisini icra eder Polymnia ile, Ve vücuda getirir Miksolidya nağmesini böylece,
Bundan gayrı, Göklerin ahengini birbirine olan mesafelerinden çıkaranlar dahi vardır, Zira Dünya ile Ay arasındaki mesafe yüz yirmi altı bin İtalyan mili olup, bir tam tonluk fasıla meydana getirir, Lakin Ay'dan Mercury'ye olan mesafe bunun yarısı kadar olduğundan, yarım ton teşkil eder, Mercury'den Venüs'e olan mesafe de bir o kadar olup, bir diğer yarım tonu hâsıl eder, Lakin oradan Güneş'e kadar olan mesafe sanki üç buçuk tondur ve Diapente'yi meydana getirir, Ay'dan Güneş'e olan mesafe ise iki buçuk Diatessaron teşkil eder, Yine Güneş'ten Mars'a olan mesafe, Dünya ile Ay arasındaki mesafeyle aynı olup bir tam ton hâsıl eder, oradan Jüpiter'e olan mesafe bunun yarısı kadar olup yarım ton teşkil eder, Aynı şekilde Jüpiter'den Satürn'e kadar olan mesafe de bir yarım ton vücuda getirir, buradan yıldızlı semaya kadar olan menzil de yine yarım tonluk bir mesafedir, Binaenaleyh, Güneş'ten sabit yıldızlara iki buçuk tonluk bir Diatessaron mesafesi, lakin Dünya'dan itibaren altı tam tondan müteşekkil tam bir Diapason mevcuttur, bundan gayrı, seyyarelerin kendi aralarındaki ve sekizinci felek ile olan hareketlerinin nispetinden cümle ahenklerin en tatlısı neşet eder, zira Satürn'ün hareketinin Jüpiter'in hareketine nispeti iki buçuk kattır, Jüpiter'in Mars'a nispeti altı kattır, Mars'ın seyrini neredeyse aynı müddette ikmal eden Güneş, Venüs ve Mercury'ye nispeti ise iki kattır,
Bunların hareketlerinin Ay'a nispeti on iki kattır, lakin Batlamyus'un söylediği doğruysa, yani o gök primum mobile'nin (ilk hareket ettirici felek) aksine yüz yılda bir derece hareket ediyorsa, Satürn'ün yıldızlı feleğe nispeti binde ikidir, Dolayısıyla Ay'ın zatî hareketi daha süratli olduğundan, seslerin en pesine malik olan yıldızlı semadan daha tiz bir ses çıkartır, lakin Ay'ın cebri hareketi pek yavaş ve ağırdır, bu hareketlerin nispeti ve tekerrürü ise gayet latif bir Ahenk meydana getirir, bundan ötürü, Göklerin misali vechiyle sayılardan, ölçülerden ve nispetlerden terkip edilen musikiden daha kuvvetli bir biçimde insanın hissiyatını harekete geçiren yahut büyüsel tesirler bahşeden hiçbir şarkı, seda yahut musiki aleti yoktur, Keza Unsurların Ahengi dahi, evvelce zikrettiğimiz üzere, onların Kaidelerinden ve Köşelerinden neşet eder, zira Ateş ile Hava arasında, Kaidelerde iki kat, cismani Köşelerde ise bir buçuk kat nispet vardır, Düzlemlerde ise yine iki kat nispet mevcuttur, buradan iki kat Diapason ve bir Diapente ahengi hasıl olur, Hava ile Su arasında, Kaidelerdeki nispet iki kat ve bir buçuk kattır, buradan Diapason ve Diapente neşet eder,
lakin Köşelerinde iki kattır, Buradan yine Diapason doğar, lakin Su ile Toprak arasındaki nispet Kaidelerde üç kat ve üçte bir fazlasıdır, buradan Diapason, Diapente ve Diatessaron hasıl olur, lakin Köşelerde bir buçuk kat olup, tekrar Diapente'yi teşkil eder, Velhasıl, Toprak ile Ateş arasında, Kaidelerdeki nispet bir buçuk kat olup Diapente'yi, lakin Köşelerdeki nispet iki kat olup Diapason'u meydana getirir, lakin Ateş ile Su, Hava ile Toprak arasında neredeyse hiçbir ahenk yoktur, zira bunların keyfiyetlerinde tam bir zıddiyet mevcuttur, lakin aradaki Unsur vasıtasıyla birleşirler,
ve bundan ötürü en pes sesi hâsıl eder, Lakin primum mobile'nin cebri hareketiyle en süratli ve en tiz olanıdır,
İnsan Bedeninin Nispeti, Ölçüsü ve Ahengi Üzerine
İnsan, Tanrı’nın en güzel ve en yetkin eseri, O’nun sureti ve aynı zamanda küçük dünya (mikrokozmos) olduğundan, daha yetkin bir tertip, tatlı bir ahenk ve daha yüce bir haysiyet vasıtasıyla bütün sayıları, ölçüleri, ağırlıkları, hareketleri, unsurları ve kendi bünyesini oluşturan diğer her şeyi kendinde barındırır ve muhafaza eder, üstelik en üstün işçilik örneği olarak onda her şey, diğer bileşiklerde sahip olduğu sıradan uyumun ötesinde, belirli bir yüksek mertebeye erişir. Bu sebeptendir ki geçmiş zamanın tüm kadim bilginleri parmaklarıyla saymış, bütün sayıları onlar vasıtasıyla göstermişlerdir, nitekim bütün sayıların, ölçülerin, oranların ve ahenklerin bizzat insan bedeninin eklemlerinden neşet ettiğini kanıtlar gibidirler. Yine bu beden ölçüsüne dayanarak mabetlerini, saraylarını, evlerini, tiyatrolarını, keza gemilerini, makinelerini, her türlü sanat eserini ve yapılarının sütunlar, sütun başlıkları, kaideler, payandalar, sütun ayakları gibi her bir parçasını ve unsurunu biçimlendirip inşa etmişlerdir. Dahası bizzat Tanrı, Nuh’a gemiyi insan bedeninin ölçülerine göre yapmasını öğretmiş ve tüm cihan yapısını insan bedenine oranlamıştır, bu nedenle cihana büyük dünya (makrokozmos), insan bedenine ise küçük dünya denilmiştir. Bu yüzden mikrokozmos yahut insan üzerine yazmış olan bazısı bedeni altı ayakla, bir ayağı on dereceyle ölçer,
bunlar üç yüz dakika eder ki bu da Musa’nın Gemiyi tarif ettiği Geometrik arşın sayısına denktir, zira insan bedeni boyca üç yüz dakika, ence elli, yükseklikçe otuz olduğu gibi, Geminin de boyu üç yüz arşın, eni elli ve yüksekliği otuzdur, öyle ki boyun ene oranı altı kat, yüksekliğe on kat, enin yüksekliğe oranı ise takriben üçte iki kadardır. Aynı şekilde tüm uzuvların ölçüleri
hem dünyanın kısımlarıyla hem de Arketiplerin ölçüleriyle orantılı ve ahenklidir, öyle bir mutabakat içindedir ki insanda bir burçla, yıldızla, akılla (intelligentia), ilahi isimle ve hatta bazen bizzat Arketip olan Tanrı ile irtibatı olmayan hiçbir uzuv bulunmaz. Ancak bedenin tüm ölçüsü dönebilir niteliktedir ve yuvarlaklıktan neşet ederek yine ona yöneldiği bilinir.
Ayrıca dört köşe ölçü, en orantılı beden ölçüsüdür, zira bir insan ayakları bitiştirilmiş ve kolları yana açılmış vaziyette dik durduğunda, merkezi karnının altında bulunan eşkenar bir kare meydana getirir.
Fakat aynı merkezden, başın tepesinden geçecek bir daire çizilirse, kollar parmak uçları bu dairenin çevresine değene kadar indirilir ve ayaklar parmak uçlarının başın tepesine olan mesafesi kadar aynı daire çevresinde iki yana açılırsa, o vakit alt karnın merkezinden çizilen bu daireyi beş eşit parçaya böler ve yetkin bir Beşgen meydana getirirler, ayak topukları ise göbekle irtibatlandırıldığında eşkenar bir üçgen oluşturur,
Lakin topuklar kımıldatılmadan, ayaklar sağa ve sola doğru iki yana gerilir ve eller baş hizasına kaldırılırsa, o vakit el ve ayak parmaklarının uçları, merkezi bedenin kuşak yerinde, yani göbekte bulunan eşit kenarlı bir kare meydana getirir.
Fakat eller bu şekilde yukarı kaldırılır, bacaklar ve uyluklar insanın dik duruş boyunun on dörtte biri kadar kısalacağı biçimde iki yana açılırsa, o zaman ayakların alt karınla irtibatlı mesafesi bir eşkenar üçgen meydana getirecektir, merkez göbeğe konulup etrafına bir daire çizildiğinde bu daire el ve ayak parmaklarının uçlarına temas edecektir.
Şayet eller başın üzerine mümkün olduğunca yukarı kaldırılırsa, o vakit dirsek başın tepesiyle aynı hizada olacaktır ve eğer ayaklar bitiştirilerek böyle durulursa, el ve ayakların nihayet noktalarından geçirilen bir eşkenar karenin içine yerleşilebilir, bu karenin merkezi ise başın tepesi ile dizlerin tam ortası olan gömektir.
Şimdi hususi ölçülere geçelim. İnsanın koltuk altlarının çevresi, boyunun yarısını ihtiva eder ki bunun da ortası göğsünün altıdır, oradan yukarıya, iki memenin ortasına kadar ve göğsün ortasından başın tepesine kadar olan mesafe her iki tarafta da dörtte birdir, keza göğsün altından dizlerin altına ve oradan ayak bileklerinin altına kadar olan kısım da insanın dörtte biridir. Kürek kemiklerinin bir uçtan diğer uca genişliği de aynıdır. Dirsekten en uzun parmağın ucuna kadar olan uzunluk da aynıdır, bundan ötürü buna bir arşın denir. Buradan hareketle dört arşın insanın boyunu, bir arşın kürek kemiklerindeki genişliği verir, lakin beden çevresindeki genişlik bir ayaktır, altı el ayası bir arşın, dört el ayası bir ayak eder ve dört parmak genişliği bir el ayası yapar, insanın bütün boyu ise yirmi dört el ayası, altı ayak ve doksan altı parmak genişliğindedir. Göğsün altından göğsün üstüne kadar olan kısım boyunun altıda biridir, göğsün üstünden alnın tepesine ve saç diplerine kadar olan kısım boyunun yedide biridir, güçlü ve yapılı bir bedende bir ayak boyun altıda biridir, fakat uzun boylu bir bedende yedide biridir. Ne de (Varro ve Gellius’un şahitlik ettiği üzere) insan bedeninin boyu yedi ayağı aşabilir. Son olarak, beden çevresinin çapı, [okunamadı] olan elden dirseğin iç kıvrımına kadar olan ölçüyle ve göğüsten iki memeye doğru, yukarıda üst dudağa yahut aşağıda göbeğe kadar olan ölçüyle aynıdır, göğsün en üst kısmında gırtlağı çevreleyen kemiklerin uçlarından olan mesafeyle, ayağın tabanından bacağın baldırının bittiği yere ve oradan diz kapağının [NOT: metindeki whirle-bone terimi diz kapağı kemiğini ifade eder] ortasına kadar olan mesafeyle de aynıdır.
diz kapağı. Bütün bu ölçüler birbirine denk olup, tüm boyun yedide birini teşkil eder. İnsanın çenesinin altından başının tepesine kadar olan baş kısmı, boyunun sekizde biridir, dirsekten kürek kemiğinin ucuna kadar olan mesafe de keza öyledir, uzun boylu bir adamın kuşatıcı dairesinin kutru da bu nispettedir.
Alnın tepesinden ve başın arka kısmının altından çekilen baş çevresi, tüm boyun altıda [okunamadı] birini meydana getirir, göğsün genişliği de aynı miktardadır.
Dokuz yüz genişliği, cüsseli ve heybetli bir adamı, on yüz genişliği ise uzun boylu bir adamı meydana getirir. Binaenaleyh bir insanın boyu dokuz kısma ayrıldığında, alnın tepesinden çenenin dibine kadar olan yüz bir kısımdır, sonra boğazın dibinden yahut göğsün tepesinden mide boşluğunun [Nomack: stomach] tepesine kadar olan yer diğer bir kısımdır, oradan göbeğe kadar olan yer üçüncü kısımdır, oradan uyluğun dibine kadar olan yer dördüncüdür, oradan kalçadan baldırın tepesine kadar olan kısım iki kısım eder, oradan ayağın eklemine kadar bacaklar iki kısım daha eder, bunların hepsi sekiz kısımdır. Dahası, alnın tepesinden başın zirvesine kadar olan mesafe, çeneden göğsün tepesine kadar olan mesafe ve ayak ekleminden ayak tabanına kadar olan mesafe, derim ki birbirine eklenen bu üç mesafe dokuzuncu kısmı teşkil eder.
Genişlik olarak göğüs iki kısımdır ve her iki kol yedi kısımdır. Lakin on yüz genişliğinin meydana getirdiği beden, en kusursuz nispetlere malik olandır. Bu sebeple bunun birinci kısmı, başın zirvesinden burnun dibine kadardır, oradan göğsün tepesine kadar ikinci kısımdır ve sonra midenin tepesine kadar üçüncü kısımdır, oradan göbeğe kadar dördüncü kısımdır, oradan mahrem uzuvlara kadar beşinci kısımdır ki burası insanın boyunun tam ortasıdır, oradan ayak tabanlarına kadar beş kısım daha vardır ve bunlar öncekilere eklendiğinde, her bedenin en nispî ölçüyle ölçüldüğü on tam kısmı meydana getirir. Zira bir insanın çenesinin dibinden alnının tepesine ve saçların başladığı yere kadar olan yüzü, onda bir kısımdır. İnsanın bileğinden en uzun parmağın ucuna kadar olan eli de keza bir kısımdır, her iki memenin ortası arası da bir kısımdır ve her ikisinden gırtlağın tepesine kadar olan mesafe bir eşkenar üçgendir. Alnın alt kısmının bir kulaktan diğerine kadar olan eni diğer bir kısımdır, tüm göğsün genişliği, yani göğsün tepesinden kürek kemiklerinin eklemlerine kadar olan mesafe her iki yanda birer kısımdır ki bu da iki kısım eder.
Başın kaşların hizasından alnın tepesi boyunca başın saçların bittiği arka kısmının dibine kadar çaprazlamasına çevresi de iki kısımdır, dış taraftan omuzlardan el eklemlerinin birbirine bağlandığı yere kadar ve iç taraftan koltuk altlarından el ayasının ve parmakların başladığı yere kadar olan mesafe üç kısımdır. Alnın ortasından geçen baş çevresi üç kısımdır, cüsseli bir adamda kuşak yerinin çevresi dört kısımdır, lakin zayıf bir bedende üç buçuk kısımdır yahut göğsün tepesinden karnın dibine kadar olan mesafe kadardır. Göğsün koltuk altından sırta kadar olan çevresi beş kısımdır, yani tüm boyun yarısı kadardır. Başın zirvesinden gırtlağın boğumlarına kadar olan mesafe, tüm boyun on üçte biridir. Kollar yukarı doğru uzatıldığında, dirsek başın zirvesiyle aynı hizaya gelir. Lakin şimdi diğer kıyasların birbirine nasıl denk olduğuna bakalım. Çeneden göğsün tepesine kadar olan mesafe ne kadarsa, ağzın genişliği de o kadardır, göğsün tepesinden göbeğe kadar olan mesafe ne kadarsa, ağzın çevresi de o kadardır, çeneden başın zirvesine kadar olan mesafe ne kadarsa, kuşak yerinin genişliği de o kadardır, burnun tepesinden dibine kadar olan mesafe nasılsa, çene ile boğaz arasındaki mesafe de öyledir. Keza kaşların arasından iç pınarlara kadar olan göz çukurluğu, burnun dibinin genişliği ve burnun dibinden üst dudağın ucuna kadar olan mesafe, derim ki bu üçü kendi aralarında birbirine eşittir ve işaret parmağının tırnağının tepesinden en alt eklemine kadar olan mesafe kadardır.
[okunamadı] Ve oradan elin dış taraftan kola bağlandığı yere kadar ve iç tarafta orta parmağın tırnağının ucundan en alt eklemine kadar ve oradan elin kapanma yerine kadar, derim ki bütün bu kısımlar kendi aralarında eşittir. İşaret parmağının büyük boğumu alnın yüksekliğine eşittir, tırnağın tepesine kadar olan diğer iki boğum tepeden dibe kadar burna eşittir, birinci ve daha büyük olan boğum
orta parmağın boğumu, burnun ucundan çenenin ucuna kadar olan mesafeye eşittir, orta parmağın ikinci boğumu ise çenenin altından alt dudağın tepesine kadar olan mesafe kadardır, lakin üçüncüsü ağızdan burnun ucuna kadar olan mesafe kadardır, bütün bir el ise bütün bir yüz kadardır. Başparmağın büyük boğumu, ağzın genişliği kadar olup çenenin altı ile alt dudağın tepesi arasındaki mesafe kadardır, lakin daha küçük olan boğum, alt dudağın tepesi ile burnun ucu arasındaki mesafe kadardır, tırnaklar ise tırnak boğumu dedikleri o boğumların yarısı kadardır. Kaşların ortasından gözlerin dış pınarlarına kadar olan mesafe, bu pınarlar ile kulaklar arasındaki mesafe kadardır. Alnın yüksekliği, burnun uzunluğu ve ağzın genişliği birbirine eşittir. Keza elin ve ayağın eni de aynıdır, ayak bileğinin alt kısmından ayağın üstüne kadar olan mesafe ile ayağın üstünden tırnakların ucuna kadar olan mesafe aynıdır. Alnın tepesinden gözlerin arasına, oradan burnun ucuna ve oradan da çenenin ucuna kadar olan mesafe aynıdır. Uç uca eklenen kaşlar gözlerin dairesi kadardır ve kulakların yarım dairesi,
ağzın genişliğine eşittir, bundan ötürü gözlerin, kulakların ve açılmış ağzın daireleri birbirine eşittir. Burnun genişliği gözün uzunluğu kadardır, bu yüzden gözler, her iki gözün uç noktaları arasındaki mesafenin üçte ikisini kaplar, aradaki burun ise üçte birini tutar. Başın tepesinden dizlere kadar göbek tam ortadır, göğsün tepesinden burnun ucuna kadar gırtlak çıkıntısı ortayı teşkil eder, başın tepesinden çenenin altına kadar gözler ortadadır,
gözlerin arasındaki mesafeden çenenin altına kadar burnun ucu ortadır, burnun ucundan çenenin altına kadar alt dudağın ucu ortadır, aynı mesafenin üçte biri ise üst dudaktır. Üstelik bütün bu ölçüler, çok çeşitli oranlar ve ahenkli uyuşmalar vasıtasıyla birbiriyle ahenk içindedir, zira dairesel ölçüde başparmağın bileğe oranı, iki buçuk katlık bir nispet dahilindedir, çünkü beşin ikiye oranı misali, onu iki buçuk kez ihtiva eder, lakin aynı uzvun omuza yakın pazuya oranı üç kattır, bacağın cesameti ile kolunki arasındaki nispet, üçün ikiye oranı gibi bir buçuk kattır, bacağın boyna oranı ile kola olan oranı aynıdır. Uyluğun kola oranı üç kattır, bütün bedenin gövdeye oranı sekiz buçuktur, gövdeden veya göğüsten kasıklara ve oradan ayak tabanlarına kadar olan nispet üç buçuktur, boyundan göbeğe ve gövdenin sonuna kadar olan nispet iki kattır.
Bunların eninin uyluğun enine oranı bir buçuk kattır, başın boyna oranı üç kat, başın dize oranı üç kat ve bacağa oranı da aynıdır. Şakaklar arasında alnın uzunluğu, yüksekliğinin dört katıdır, her yerde bulunan ve insan bedeninin uzuvlarının uzunluk, genişlik, yükseklik ve çevrelerine göre hem kendi aralarında hem de bizzat semavi varlıklarla uyuştuğu ölçüler bunlardır, bütün bu ölçüler, bölen ya da karışım halinde olanlar üzerinde çok katlı oranlarla bölünür ve buradan çok yönlü bir ahenk hasıl olur. Zira iki katlık bir oran üç kez Diapason [NOT: Sekizli aralık] meydana getirir, dört katlık oran ise iki kez Diapason ve bir Diapente [NOT: Beşli aralık] doğurur. Unsurlar, nitelikler, mizaçlar ve hıltlar da aynı surette oranlanmıştır. Zira sağlıklı ve dengeli bir insana şu hılt ve mizaç ağırlıkları tayin edilmiştir, sekiz dirhem kan, dört dirhem balgam, iki dirhem safra ve bir dirhem sevda, öyle ki her iki tarafta da sırasıyla iki katlık bir oran bulunsun, lakin birincinin üçüncüye ve ikincinin dördüncüye oranı dört kat,
birincinin sonuncuya oranı ise sekiz kattır. Dioskorides der ki, insan kalbi ilk yılında iki drahmi ağırlığındadır, ikinci yılında dört drahmi ve bu minval üzere orantılı olarak ellinci yılında yüz drahmi ağırlığına ulaşır, bu vakitten itibaren eksilmeler yeniden bir dengeye doğru sayılır ki, seyir nihayete erdiğinde aynı sınıra geri dönebilsin ve o uzvun zeval bulmasıyla ömür müddetini aşmasın, bu yüz yıllık hesap ile o, insanın ömrünü sınırlandırmıştır. Plinius'un dediğine göre bu, Mısırlıların sapkınlığı idi. İnsan bedenindeki uzuvların hareketleri dahi semavi hareketlere tekabül eder ve her insanın içinde Güneş'in hareketine tekabül eden kendi kalbinin hareketi vardır, bu hareket atardamarlar vasıtasıyla bütün bedene yayılarak bize gayet şaşmaz bir kaide ile yılları, ayları, günleri, saatleri ve dakikaları bildirir. Bundan maada, teşrihçiler tarafından boynun ense çukuru civarında öyle bir sinir bulunmuştur ki, buna dokunulduğunda bedenin bütün uzuvlarını öyle harekete geçirir ki, her biri kendi mahsus hareketine göre kımıldar, Aristoteles alemin uzuvlarının da Tanrı tarafından buna benzer bir dokunuşla harekete geçirildiğini düşünür. Boyunda iki damar vardır ki, bunlar sıkıca tutulduğunda derhal insanın kuvveti tükenir ve gevşetilinceye değin hisleri elinden alınır. Binaenaleyh alemin ezeli ve ebedi banisi, ruhu bedene yerleştireceği vakit
beden, sanki kendi meskeniymişçesine, önce onu kabule layık münasip bir konak kıldı ve en mükemmel ruhu en güzel bedenle donattı; ruh da kendi tanrısallığını (thearkhia) bilerek, onu kendi meskeni kılmak üzere biçimlendirip tezyin eder. Nitekim Aristoteles’in şahitlik ettiği üzere, Gymnosophistlerin hikmetiyle yönetilen Etiyopya ahalisi, krallarını en güçlü ve en zengin olanlardan değil, yalnızca en endamlı ve en güzel olanlardan seçerdi, zira zihnin azamet ve letafetinin bedenin mükemmelliğine bağlı olduğunu düşünürlerdi. Tabiatın bizzat kendi celalinde gizli olan sebeplerin sırlarını araştıran, gerek kadim gerekse modern pek çok filozof da bunu göz önüne alarak, bedende zihnin kusurunun ve taşkınlığının peşi sıra gelmediği hiçbir noksanlık ve orantısızlık bulunmadığını cesaretle iddia etmiştir, zira kesindir ki bunlar yekdiğerinin yardımıyla artar, serpilir ve iş görür.
BÖLÜM XXVIII. İnsan Ruhunun Terkibi ve Uyumu Üzerine
Bedenin ahengi uzuvların layıkıyla ölçülüp oranlanmasından teşekkül ettiği gibi, zihnin ahengi de kendi erdemlerinin ve işleyişlerinin, yani arzulayan, öfkelenen ve akleden melekelerinin layıkıyla mizaç bulup oranlanmasından ibarettir ki bunlar birbirleriyle şu nispet üzere dengelenmiştir, zira Aklın Arzuya nispeti Diapason [NOT: sekizli aralık], Öfkeye nispeti Diatessaron [NOT: dörtlü aralık], Öfkelenen melekelerin Arzulayan melekelere nispeti ise Diapente [NOT: beşli aralık] nispetindedir. Binaenaleyh, en iyi oranlanmış ruh en iyi oranlanmış bedenle birleştiğinde, bu durum ihsanların tevziinde ebedidir, zira ruh tabiattakilerin tertibi bakımından bedenle uyuşur ki bu uyuşma cidden son derece gizlidir, yine de hakîmler tarafından bize bir ölçüde sezdirilmiştir. Lakin ruhun Uyumuna varmakta acele etmek için, onun bize ulaştığı Vasatları, yani Semavi Bedenleri ve Felekleri incelemeliyiz, zira Gezegenlerin tekabül ettiği ruh melekelerinin neler olduğunu bilerek, daha evvel bahsedilenler vasıtasıyla, bunların kendi aralarındaki uyuşmaları çok daha kolay idrak ederiz. Nitekim Ay, büyüme ve küçülme melekelerini yönetir, Muhayyile ve Zekâ Mercury (cıva) tasarrufundadır, Arzulama kudreti Venus’e, Hayati meleke Güneş’e, Öfkelenen meleke Mars’a, Tabii meleke Jupiter’e, Alıcı meleke ise Saturn’e bağlıdır, lakin İrade, Primus Mobile (ilk hareket ettirici) ve tüm bu Kudretlerin dilediği gibi kılavuzu sıfatıyla, üst akılla birleştiğinde daima hayra meyleder, bu üst akıl hakikaten de göze tutulan bir Mum misali İradeye her daim bir yol gösterir, fakat onu kendiliğinden hareket ettirmez, kendi amelinin efendisidir ki bundan ötürü Özgür İrade tesmiye olunur, her ne kadar daima hayra, kendisine yaraşır bir nesneye meylediyor olsa da, hayvani kudretin zorlamasıyla kimi zaman hataya kapılıp körleştiğinde, hayır zannederek şerri seçer. Bu sebeple İrade, Lütfun yardımıyla hayrın, o yardım etmeksizin de Şerrin seçildiği akıl ve irade melekesi olarak tarif edilir. Dolayısıyla İlahiyatçıların Sevgi veya zerk edilmiş Aşk dediği Lütuf, iradede bir ilk hareket ettirici gibi bulunur, onun yokluğunda bütün ahenk Uyumsuzluğa düşer. Bundan gayrı ruh, His ile Toprağa, Hayal ile Suya, Akıl ile Havaya, İdrak ile Göğe tekabül eder ve bu unsurlar fani bir bedende nasıl mizaç bulmuşsa, ruh da onların bir Uyumuna öylece vasıl olur. Bedenlerin ve ruhların mizaçları insanların cibilliyetlerinin muhtelif oluşuna göre türlü türlü olduğundan, hakîmler gerek bedenin sıhhatini pekiştirmek ve zayi olduğunda onu geri getirmek, gerekse insanı Semavi Uyuma yaraşır hale getirip bütünüyle Semavi kılıncaya dek zihni selim hallere sevk etmek için Musiki sedalarını ve nağmelerini boş yere kullanmamışlardır. Üstelik habis ruhları defetmekte Musikinin Uyumundan daha tesirli hiçbir şey yoktur (zira onlar o Semavi Uyumdan düştükleri için, kendilerine düşman olan hiçbir hakiki ahenge tahammül edemezler, ondan kaçarlar), nitekim Davud, habis bir ruhla muzdarip olan Saul’ü Çengiyle teskin etmiştir. Bundan dolayı kadim Peygamberler ve Babalar tarafından...
Her Türlü Majikal Amelde Elzem Olan Semavi Müşahedeler Üzerine
Tabii kuvvet, yalnızca tabii bir orantıyla terkip edilmekle kalmayıp, buna uygun Semavilerin seçkin bir müşahedesiyle malumatlandırıldığında (yani Semavi kuvvet arzuladığımız tesire göre en kudretli haldeyken ve pek çok Semavi tarafından desteklendiğinde), aşağıdakilerin semavilere boyun eğdirilmesi suretiyle, dişilerin erkekleri tarafından döl tutmaya müsait hale getirilmesi gibi, çok daha harikulade şeyler husule getirir. Ayrıca her amelde Yıldızların ve Gezegenlerin Burçlardaki ve Derecelerdeki mevkileri, hareketleri ve nazarları ile bütün bunların İklimin tûl ve arzına nispetle nasıl durdukları müşahede edilmelidir, zira Semavi cisimlerin ışınlarının eşyanın sureti üzerine çizdiği açıların keyfiyeti buna göre değişir ve Semavi kuvvetler buna uygun olarak zerk edilir. Bu minvalde, herhangi bir Gezegene ait bir şey yapacağın vakit, onu kendi asaletlerinde, talihli, kudretli ve günün, saatin ve Göğün Suretinin hâkimi kılmalısın. Yalnızca amelin tesirinin kudretli olmasını beklemekle kalmayıp, buna muvafık surette yönlendirilmiş Ay’ı da müşahede etmelisin, zira Ay’ın muaveneti olmaksızın hiçbir şey yapamazsın, şayet daha fazla numuneye sahip isen...
...tüm amelinde, hepsinin en güçlü konumda bulunduğunu ve birbirlerine dostane bir görünümle baktıklarını gözet, şayet böylesi görünümleri temin edemezsen, en azından onları köşe evlerde [NOT: astrolojide 1, 4, 7 ve 10. evler] konumlandırman uygun olacaktır. Fakat Ay’ı ya her ikisine birden baktığı ya da birine kavuşum yapıp diğerine baktığı zamanlarda yahut birinin kavuşumundan veya görünümünden diğerinin kavuşumuna ya da görünümüne intikal ettiği vakitlerde ele almalısın, zira kanaatimce bu asla ihmal edilmemelidir, keza her amelinde Mercury’yi (cıva) gözetmelisin, zira o yüce tanrılar ile yeraltı tanrıları arasında bir elçidir, iyilere yöneldiğinde onların iyiliğini artırır, kötülere yöneldiğinde ise onların şerri üzerinde tesir icra eder. Bir burcu yahut gezegeni, Saturn’ün veya Mars’ın görünümüne, bilhassa karşıt yahut kare görünüme maruz kaldığında uğursuz addederiz, zira bunlar düşmanlık görünümleridir, oysa kavuşum veya üçgen yahut altmışlık görünüm dostluk alametidir, bunlar arasında daha kuvvetli bir kavuşum mevcuttur, fakat şayet onu halihazırda üçgen açı vasıtasıyla müşahede etmekteysen ve gezegen de kabul görmüşse, zaten kavuşmuş sayılır, nitekim bütün gezegenler Güneş’in kavuşumundan imtina eder, onun üçgen ve altmışlık görünümüyle ise sevinç bulurlar.
Gezegenlerin bir evde yönetici olduklarında yahut yücelimde, üçlülükte, sınırda veya yüzde bulunduklarında, gökkubbe suretinde doğrudan doğruya olanın yanıklığına uğramaksızın, yani köşe evlerde, bilhassa yükselende yahut onuncu evde veya bunları hemen takip eden evlerde yahut kendi sevinçlerinde yer aldıklarında kudretli olduklarını kabul ederiz. Lakin onların Saturn’ün veya Mars’ın hudutları dahilinde yahut hâkimiyeti altında bulunmamalarına, karanlık derecelerde, çukurlarda yahut boşluklarda kalmamalarına dikkat etmeliyiz. Yükselenin, onuncu ve yedinci evlerin köşelerinin uğurlu olmasına, keza yükselenin yöneticisinin, Güneş ile Ay’ın mahallinin, kısmet noktasının ve onun yöneticisinin, önceki kavuşum ile dolunayın yöneticisinin de uğurlu olmasına dikkat etmelisin, fakat meşum gezegenlerin konumları uğursuz kılınmalıdır, meğerki bunlar amelinin göstergeleri olsun yahut sana herhangi bir surette fayda sağlayabilsin ya da doğum haritanda veya yıl dönüşünde üstünlüğe sahip bulunsunlar, zira o vakit hiçbir şekilde düşürülmemeleri icap eder. Ay’ı kendi evinde yahut yüceliminde, üçlülüğünde veya yüzünde ve hedeflenen amel için elverişli bir derecede bulunuyorsa ve yirmi sekiz konaktan kendisine ve amele uygun düşen birinde yer alıyorsa kudretli kılabiliriz, yanık yolda bulunmasın, seyrinde yavaşlamasın, tutulmaya uğramasın yahut Güneş ile birleşme hali müstesna olmak üzere Güneş tarafından yakılmasın, yanıklıktan kurtulduğunda güney enlemine inmesin, Güneş’e karşıt durmasın, ışıktan mahrum kalmasın ve Mars yahut Saturn tarafından menedilmesin. Bunlardan burada daha fazla bahsetmeyeceğim, zira bunlar ve daha pek çok elzem husus astrologların ciltlerinde layıkıyla işlenmiştir.
BÖLÜM XXXI: Sabit Yıldızların Müşahedesi ve Tabiatları Üzerine
Sabit yıldızlara taalluk eden her hususta da benzer bir mülahaza yürütülmelidir, bil ki bütün sabit yıldızlar yedi gezegenin delaleti ve tabiatındadır, lakin kimi tek bir gezegenin tabiatını haizken kimi iki gezegenin tabiatını taşır, binaenaleyh herhangi bir gezegen kendi tabiatındaki sabit yıldızlardan biriyle kavuştuğunda, o yıldızın delaleti daha kudretli hale gelir ve gezegenin tabiatı ziyadeleşir, fakat şayet iki tabiatlı bir yıldız ise, onunla birlikte daha kuvvetli olanın tabiatı delalet bakımından baskın çıkacaktır, misal vermek gerekirse, Mars ve Venus tabiatındaysa, şayet onunla birlikte Mars daha kuvvetli ise Mars’ın tabiatı galebe çalacaktır, yok eğer Venus kuvvetliyse, Venus’ün tabiatı üstün gelecektir. Sabit yıldızların tabiatları, muayyen gezegenlerle mutabık düşen ve onlara atfedilen renkleri vasıtasıyla keşfedilir. Gezegenlerin renkleri ise şunlardır, Saturn’ün rengi mavi, kurşuni ve bununla parıldayan, Jupiter’in rengi solgunluğa çalan nefti ve bununla berrak, Mars’ın rengi kızıl ve ateşin, Güneş’in rengi sarı ve doğarken kızıl, akabinde parıltılı, Venus’ün rengi beyaz ve ışıltılı, sabahleyin beyaz ve akşamleyin kızılımsı, Mercury’nin rengi parıltılı, Ay’ın rengi ise durudur. Şunu da bil ki sabit yıldızlar ne derece büyük, ne derece parlak ve zahir iseler, delaletleri de o nispetle büyük ve kuvvetli olur, astrologlar tarafından birinci ve ikinci kadirden olarak tesmiye edilen yıldızlar böyledir. Bu kabiliyet bakımından daha kudretli olan bazılarından sana bahsedeceğim, nitekim Andromeda’nın Göbeği Koç burcunun yirmi ikinci derecesindedir, Venus ve Mercury tabiatındadır, kimi onu Jovial [NOT: Jüpiter tabiatında] ve Saturniyen olarak anar. Algol’ün Başı Boğa burcunun on sekizinci derecesindedir, Saturn ve Jupiter tabiatındadır. Ülker [Pleiades] yıldızları da yirmi ikinci derecededir, tabiatı itibarıyla Ay, mizacı itibarıyla Mars karakterindedir. Keza İkizler burcunun üçüncü derecesinde Mars tabiatında ve Venus mizacında olan Aldebaran yer alır, lakin Hermes bu yıldızı [okunamadı] derecesine yerleştirir ve Jupiter ile Saturn tabiatında olduğunu söyler, Büyük Köpek Yıldızı [Sirius] Yengeç burcunun on yedinci derecesindedir ve Venus tabiatındadır, Küçük Köpek Yıldızı [Procyon] da aynı mahiyettedir ve Mercury tabiatındadır, mizacı ise Mars’a çalar. Aslan’ın Kalbi olarak tesmiye edilen Şahane Yıldız [Regulus] Aslan burcunun yirmi birinci derecesindedir, Jupiter ve Mars tabiatındadır, Büyük Ayı’nın kuyruğu Başak burcunun on dokuzuncu derecesindedir ve Venus ile Ay tabiatındadır. Karga’nın sağ kanadı olarak adlandırılan yıldız Terazi burcunun yedinci derecesindedir...
...Terazi burcunun [okunamadı] derecesinde ve aynı burcun on üçüncü derecesinde sol kanadı yer alır, her ikisi de Satürn ve Mars tabiatındadır. Spica denen yıldız aynı burcun on altıncı derecesindedir, Venüs ve Mercury (cıva) tabiatlıdır. Aynı burcun on yedinci derecesinde Mars ve Jüpiter tabiatında olan El-Kâmil [NOT: Arcturus kast edilmektedir] bulunur, lakin Güneş’in bakışı tam ona doğru olduğunda Mars tabiatında, aksi durumda ise Jüpiter tabiatındadır. Akrep burcunun dördüncü derecesinde Venüs ve Mars tabiatında olan Alphecca yer alır. Akrep’in Kalbi, Yay burcunun üçüncü derecesindedir, Mars ve Jüpiter tabiatındadır, Düşen Akbaba [NOT: Vega yıldızı], Oğlak burcunun yedinci derecesindedir, mutedil olup Mercury ve Venüs tabiatındadır. Oğlak’ın kuyruğu, Kova burcunun on altıncı derecesindedir, Satürn ve Mercury tabiatındadır, Atın [okunamadı], Balık burcunun üçüncü derecesindedir, Jüpiter ve Mars tabiatındadır. Yıldızlar hüküm sürerken onların has lütuflarını beklemek, uğursuz ve karşıt konuma geldiklerinde ise yukarıda gösterildiği üzere bunlardan mahrum kalacağını bilmek senin için genel bir kaide olacaktır. Zira semavi cisimler ne kadar talihli yahut talihsiz tesir altındaysalar, bizi, işlerimizi ve kullandığımız şeyleri de o denli talihli yahut bedbaht kılacak şekilde etkilerler. Pek çok tesir sabit yıldızlardan neşet etse de, hem bize daha yakın, daha belirgin ve bilinir olduklarından, hem de üstteki yıldızların kendilerine aktardığı her şeyi bilfiil tatbik ettiklerinden ötürü bunlar Gezegenlere atfedilir.
BÖLÜM XXXII Güneş, Ay ve Bunların Majikal Mülahazaları Üzerine
Güneş ve Ay, göklerin ve göklerin altındaki bütün cisimlerin idaresini yahut hâkimiyetini elde etmişlerdir. Güneş bütün unsuri faziletlerin efendisidir, Ay ise Güneş’in fazileti sayesinde oluşun, artışın yahut azalışın hanımefendisidir. Bu sebeple Ebu Ma'şer, her şeye hayatın Güneş ve Ay vasıtasıyla zerk edildiğini söyler, nitekim Orpheus da bu yüzden onlara göğün hayat bahşeden gözleri adını verir. Güneş her şeye kendiliğinden ışık verir, bu ışığı yalnızca göğe ve havaya değil, yeryüzüne ve dipsiz derinliklere de bolca bahşeder, Iamblikhos’un dediği gibi, sahip olduğumuz ne kadar hayır varsa, ya yalnızca Güneş’ten ya da onun vasıtasıyla diğer şeyler üzerinden bize ulaşır. Herakleitos Güneş’i semavi ışığın pınarı olarak adlandırır, Platoncuların birçoğu da dünya ruhunu bilhassa Güneş’e yerleştirmiştir, zira Güneş’in bütün küresini dolduran bu ruh, ışınlarını her yana tıpkı bütün şeylerin içinden geçen bir tin gibi yaymakta, bizzat kâinata hayat, duyu ve hareket dağıtmaktadır. Bu sebeple kadim doğa bilginleri Güneş’i göğün ta kalbi olarak adlandırmış, Keldaniler ise onu Gezegenlerin ortasına koymuşlardır. Mısırlılar da onu âlemin ortasına, yani âlemin iki beşlisinin arasına yerleştirmişlerdir, şöyle ki, Güneş’in üstüne beş Gezegen, Güneş’in altına ise Ay’ı ve dört Unsuru koyarlar. Zira o, diğer yıldızlar arasında, her iki âlemin, yani arzi ve semavi âlemlerin ulu Hükümdarının sureti ve heykeli, hakiki ışık ve bizzat Tanrı’nın en kusursuz timsalidir, Cevheri Baba’ya, Işığı Oğul’a, Sıcaklığı ise Kutsal Ruh’a benzer. Öyle ki Platoncular, Tanrısallığı (thearkhia) bundan daha açık bir biçimde gözler önüne serecek başka hiçbir şeye sahip değillerdir. Onun Tanrı’ya olan ahengi öylesine büyüktür ki, Platon ona Tanrı’nın gözle görülür Oğlu der, Iamblikhos ise ilahi aklın ilahi sureti adını verir. Bizim Dionysios’umuz da ona Tanrı’nın açık heykeli der. Işıkta, azamette, güzellikte hepsinden üstün olarak diğer Gezegenlerin ortasında bir kral gibi oturur, hepsini aydınlatır, süfli cisimleri tanzim etmeleri için onlara fazilet dağıtır ve onların yürüyüşlerini nizama sokup tanzim eder, öyle ki bu sayede onların hareketleri gündüzcül yahut gececil, güneyli yahut kuzeyli, şarkî yahut garbî, düz yahut retrograd [NOT: geri hareket] olarak adlandırılır, ışığıyla gecenin bütün karanlığını dağıttığı gibi, Eyüp kitabında okuduğumuz karanlığın bütün kudretlerini de öylece defeder, Sabah olur olmaz, ölümün gölgesini düşünürler. Mezmur yazarı da Tanrı’dan parçalamak için izin dileyen aslan yavrularından bahsederken şöyle der, Güneş doğdu, bir araya toplandılar ve inlerine çekilecekler, onlar kaçırılınca ardından şu gelir, İnsan işine çıkacaktır. Dolayısıyla Güneş, âlemin orta Bölgesine sahip olduğundan ve hayvanlarda kalp bütün beden için ne ise, Güneş de gök ve âlem için öyle olduğundan, bütün kâinata ve içindekilere hükmeder, mevsimlerin bizzat müsebbibidir, gün ve yıl, soğuk ve sıcak ve mevsimlerin diğer bütün keyfiyetleri ondan neşet eder, Batlamyus’un dediği gibi, herhangi bir Yıldızın makamına vardığında, onun havada sahip olduğu kudreti harekete geçirir. Nitekim Mars ile sıcaklığı, Satürn ile soğukluğu uyandırır, hatta insanın bizzat tinini ve zihnini dahi tanzim eder, bu sebeple Homeros tarafından söylenmiş ve Aristoteles tarafından da tasdik edilmiştir ki, Gezegenlerin hükümdarı ve yöneticisi olan Güneş’in her gün bize getirdiği hareketlere benzer hareketler insan zihninde de mevcuttur, ancak Yeryüzüne en yakın olan, bütün semavi tesirlerin kabul edicisi bulunan Ay, seyrinin sürati sayesinde her ay Güneş’e ve diğer Gezegenler ile Yıldızlara kavuşur, adeta bütün Yıldızların zevcesi kılınarak Yıldızların en veludu haline gelir, diğer bütün gezegenlerin ve Yıldızların ışınlarını ve tesirlerini bir gebe kalış gibi kabul edip, bizzat kendisine en yakın olan süfli âleme tevlit eder, zira son kabul edici olması hasebiyle bütün Yıldızların onun üzerinde tesiri vardır, o da bilahare bütün ulvi olanların tesirlerini bu süfli olanlara aktarır ve Yeryüzüne döker, bu süfli olanları diğerlerinden çok daha belirgin biçimde tanzim eder, bizimle olan ünsiyeti ve yakınlığı sebebiyle onun hareketi daha hissedilirdir, her ikisi, yani ulviler ile süfliler arasında bir vasıta olarak bunları hepsine birden aktarır. Binaenaleyh, bütün döllenmelerin anası sıfatıyla, onun hareketi diğerlerinden evvel müşahede edilmelidir,
ki bu tesir, gezegenler ve diğer yıldızlarla olan muhtelif mizaç, hareket, konum ve farklı açılanmalarına göre bu aşağıdaki varlıklara türlü şekillerde neşrolunur, ve her ne kadar kudretini cümle yıldızlardan, bilhassa da Güneş’ten alsa da, onunla her kavuşum hâlinde olduğunda hayat verici bir fazilet ile dolup taşar ve onunla kurduğu açıya göre mizacını ödünç alır, zira Peripatetiklerin [Meşşailerin] bildirdiği üzere, ilk dördünde sıcak ve nemli, ikincisinde sıcak ve kuru, üçüncüsünde soğuk ve kuru, dördüncüsünde ise soğuk ve nemlidir, ve yıldızların en altta bulunanı olmasına rağmen, yukarıdakilerin bütün tasavvurlarını meydana getirir, çünkü gök cisimlerinde, Platon’un Altın Zincir tesmiye ettiği o silsile Ay ile başlar ki bunun vasıtasıyla birbiriyle irtibatlanan her bir şey ve illet, nihayetinde her şeyin kendisine tabi olduğu o en yüce illete ulaştırılana dek daima fevkindekine tabidir, işte bu sebeptendir ki Ay tavassut etmeksizin yukarıdakilerin kudretini hiçbir vakit kendimize celbedemeyiz. Bu yüzden Thebit, herhangi bir yıldızın faziletini elde etmek için, Ay o yıldıza ya talihli bir biçimde yaklaştığında yahut onunla iyi bir açı teşkil ettiğinde, o nebatın taşını ve otunu almamızı tavsiye eder.
Ay’ın Yirmi Sekiz Menzili ve Bunların Faziletleri Üzerine
Ve mademki Ay, bütün Zodyak’ı yirmi sekiz günlük bir müddette kateder, işte bu sebeple Hintlilerin bilgeleri ve en eski müneccimler, Ay’a yirmi sekiz menzil tayin etmişlerdir ki bunlar sekizinci felekte sabit olup, Alpharus’un ifade ettiği üzere, içlerinde barındırdıkları muhtelif burçlar ve yıldızlardan türlü isimler ve hususiyetler alırlar, Ay bunların arasından süzülürken bir diğerinden büsbütün farklı kudretler ve faziletler iktisap eder, lakin Abraham’ın kanaatine göre bu menzillerin her biri on iki derece, elli bir dakika ve takriben yirmi altı saniye ihtiva eder, bunların isimleri ve sekizinci feleğin Zodyak’ındaki başlangıçları ise şöyledir. İlki El-Şaratân, yani Koç’un boynuzları olarak tesmiye edilir, mebdei sekizinci feleğin Koç burcunun başıdır, ihtilaflara ve seyahatlere sebebiyet verir, ikincisine El-Buteyn yahut Albochan denir, yani Koç’un karnıdır, ve mebdei mezkûr burcun tam on iki derece, elli bir dakika ve yirmi iki saniyesindendir, definelerin bulunmasına ve [okunamadı] menfaat sağlar, [NOT: Metinde üçüncü menzilin adı eksik bırakılarak doğrudan özelliklerine geçilmiştir] yani yağmur getiren veya Ülker (Pleiades), mebdei Koç burcunun tam yirmi beş derece, kırk iki dakika ve elli bir saniyesindendir, denizcilere, avcılara ve simyacılara faydalıdır, dördüncü menzile Aldebaran yahut Aldelamen denir, yani Boğa’nın gözü yahut başıdır, mebdei mezkûr Boğa hariç tutulmak kaydıyla Boğa burcunun sekizinci derecesi, otuz dört dakikası ve on yedi saniyesindendir, binaların, çeşmelerin, kuyuların, altın madenlerinin harap olmasına ve engellenmesine, sürüngenlerin kaçmasına sebep olur ve nifak doğurur. Beşincisine El-Hek’a yahut Albachay tesmiye olunur, mebdei Boğa burcunun yirmi bir derece, yirmi beş dakika ve kırk saniyesinden sonradır, seferden avdete, talebelerin talimine medar olur, binaları tahkim eder, sıhhat ve hüsnüniyet bahşeder, altıncısına El-Hen’a yahut Alchaya denir, yani nuru büyük küçük yıldızdır, mebdei İkizler burcunun dördüncü derecesi, on yedi dakikası ve dokuz saniyesinden sonradır, ava, beldelerin muhasarasına ve hükümdarların intikamına hizmet eder, hasatları ve meyveleri helak eder, hekimin tababetine mani olur. Yedincisine El-Zirâ yahut Alarzach denir, yani İkizler’in koludur ve İkizler burcunun on yedinci derecesi, sekiz dakikası ve otuz dört saniyesinden başlar, burcun nihayetine kadar sürer, kazanç ve dostluk bağışlar, aşıklara faydalıdır, sinekleri ürkütür, simyevi hünerleri (magisterium) bozar. Böylece göğün dörtte biri tamamlanmış olur, [okunamadı] başlangıçlar, diğer iki burçta ise her birinde ikişer menzil bulunur, binaenaleyh sonraki yedi menzil Yengeç burcundan başlar, isimleri El-Nesre yahut Aznatrachya’dır, yani puslu yahut bulutlu demektir, şöyle ki.
sekizinci konaktır, sevgiye, dostluğa ve yol arkadaşlarının muhabbetine vesile olur, fareleri kaçırır ve tutsaklara eziyet ederek onların hapsini pekiştirir. Bundan sonra, Archaam veya Arcaph denilen dokuzuncusu gelir, bu Aslan'ın gözüdür, hasatlara ve yolculara engel çıkarır ve insanlar arasına nifak sokar. Onuncusu Algelioche veya Albgebh olarak anılır, bu Aslan'ın boynu yahut alnıdır, binaları tahkim eder, sevgi, cömertlik ve düşmanlara karşı yardım ihsan eder, on birincisi Azabra veya Ardaf olarak adlandırılır, bu Aslan'ın başındaki yeledir, deniz yolculuklarına, ticaretten kazanç elde etmeye ve tutsakların azadına hayırlıdır, on ikincisi Alzarpha veya Azarpha diye bilinir, bu Aslan'ın kuyruğudur, hasatlara ve ekili alanlara bereket verir lakin denizcileri engeller, buna mukabil hizmetkârların, tutsakların ve refakatçilerin salahiyeti için iyidir. On üçüncüsü Alhaire adını alır, bu Köpek Yıldızları yahut Başak'ın kanatlarıdır, lütufta, kazançta, yolculuklarda, hasatlarda ve tutsakların hürriyetine kavuşmasında tesirlidir, on dördüncüsü Achureth yahut Arimech, başkalarınca Azimeth, Alhumech veya Alcheymech diye adlandırılır, bu Başak'ın başağı yahut uçan başaktır, evli çiftlerin sevgisini celbeder, hastaları iyileştirir, denizcilere faydalıdır fakat karayolu seyahatlerini engeller, ve bunlarla göğün ikinci çeyreği ikmal edilir. Diğer yedi tanesi ardı sıra gelir, bunlardan ilki Terazi'nin başında başlar, yani on beşinci konaktır ve adı Agrapha veya Edgarpha'dır, yani örtülü yahut örtülü uçan demektir, definelerin çıkarılmasına, kuyuların kazılmasına faydalıdır, boşanmayı, tefrikayı, evlerin ve düşmanların yıkımını teşvik eder ve yolculara mani olur. On altıncısı Azazel veya Abubene olarak adlandırılır, bu Akrep'in kıskaçlarıdır, yolculukları ve izdivacı, hasatları ve ticareti engeller, tutsakların kurtulmasında tesirlidir. On yedincisi Alchil diye çağrılır, bu Akrep'in tacıdır, kötü talihi düzeltir, sevgiyi baki kılar, binaları sağlamlaştırır ve denizcilere imdat eder. On sekizincisi Alchas veya Altob olarak bilinir, bu Akrep'in kalbidir, nifaka, isyana, prenslere ve kudretli şahsiyetlere karşı komploya ve düşmanlardan intikam almaya sebep olur, lâkin tutsakları azat eder ve binalara yardım eder, on dokuzuncusu Allatha veya Achala, başkalarınca Hycula veya Axala olarak adlandırılır, bu Akrep'in kuyruğudur, şehirlerin muhasara edilmesinde, kasabaların zaptedilmesinde, insanların yurtlarından sürülmesinde, denizcilerin helakinde ve tutsakların mahvında tesirlidir. Yirmincisi Abnahaya diye anılır, bu bir kiriştir, vahşi hayvanların ehlileştirilmesine, zindanların tahkimine yardım eder, cemiyetlerin servetini heba eder, insanı belirli bir yere gelmeye icbar eder. Yirmi birincisi Abeda veya Albeldach olarak isimlendirilir ki bu bir çöldür, hasatlara, kazanca, binalara ve seyyahlara hayırlıdır ve boşanmaya sebebiyet verir, ve bununla göğün üçüncü çeyreği nihayete erer. Geriye, göğün son çeyreğini tamamlayan son yedi konak kalır, bunların sıraya göre ilki olan yirmi ikincisi, Oğlak'ın başından başlar, Sadabacha veya Zodeboluch yahut Zandeldena olarak anılır ki bu bir çobandır, hizmetkârların ve tutsakların kaçıp kurtulmalarını kolaylaştırır ve marazların şifasına yardım eder, yirmi üçüncüsü Zabadola veya Zobrach diye bilinir, yani yutma demektir, boşanmaya, tutsakların hürriyetine ve hastaların sıhhatine hizmet eder, yirmi dördüncüsü Sadabath veya Chadezoad olarak anılır, bu baht yıldızıdır, evli kimselerin muhabbetinde, askerlerin zaferinde galebe çalar, hükûmetin icrasına zarar verir ve onun tatbik edilmesine mâni olur, yirmi beşincisi Sadalabra veya Sadalachia diye çağrılır, bu bir kelebek yahut yayılmadır, kuşatmaya ve intikama yardım eder, düşmanları kahreder, boşanma doğurur, zindanları ve binaları pekiştirir, ulakları süratlendirir, birleşmeye mâni olan efsunlara imkân tanır ve insanın her uzvunu öyle bağlar ki vazifesini ifa edemez, yirmi altıncısı Alpharg veya Phragal Mocadem olarak adlandırılır, bu ilk çekiliştir, insanların birliğine ve sevgisine, tutsakların sıhhatine yarar, zindanları ve binaları yerle bir eder, yirmi yedincisi Alcharya veya Alhalgalmoad diye anılır, bu ikinci çekiliştir, hasatları, iratları, kazancı çoğaltır, marazları iyileştirir fakat binaları engeller, hapisliği uzatır, denizcilere tehlike getirir ve dilediğiniz kimsenin üzerine fenalıklar sevk etmeye yardım eder, yirmi sekizinci ve sonuncusu Albotham veya Alchaley olarak isimlendirilir, bu Balıklardır, hasatları ve ticareti artırır, yolcuları tehlikeli mahallerden selametle geçirir, evli çiftlerin neşesine vesile olur, lâkin zindanları tahkim eder ve hazinelerin zayi olmasına yol açar, ve bu yirmi sekiz konakta kadimlerin hikmetine dair pek çok sır saklıdır, onlar bu sırlar vasıtasıyla Ay dairesinin altındaki cümle eşya üzerinde mucizeler vücuda getirmişlerdir, ve her bir konağa kendi benzerlerini, suretlerini, mühürlerini ve oraya hükmeden riyaset makamındaki akılları atfetmişler, bunların tesiriyle muhtelif suretlerde ameller işlemişlerdir.
Sekizinci Kürede Gözetilmesi Gereken Semavi Cisimlerin Hakiki Hareketi ve Gezegen Saatlerinin Esası Üzerine
Semavi fırsata muvafık amel etmek isteyen her kimse, şu ikisini yahut bunlardan birini, yani yıldızların hareketini yahut onların vakitlerini gözetmelidir, zira hareketleri derken, onların ister zatî ister arızî olsun kendi asalet yahut düşüş derecelerinde bulundukları halleri kastediyorum, vakitleri derken ise onların hâkimiyetlerine pay edilen günleri ve saatleri anlıyorum. Bütün bunlara dair, müneccimlerin kitaplarında vafi miktarda talim verilmiştir, lâkin bu hususta hassaten tarafımızdan mülahaza ve tefekkür edilmesi icap eden iki mesele mevcuttur,
Biri şudur ki, yıldızların hakiki halleriyle sekizinci küredeki hareketlerini, doğuşlarını ve meyillerini tam manasıyla gözetmeliyiz, zira bunun ihmali yüzünden pek çok kimse semavi suretlerin inşasında hataya düşmekte ve murat ettikleri tesirden mahrum kalmaktadır, gözetmemiz icap eden diğer husus ise gezegen saatlerinin intihap edilme vakitlerine dairdir, zira hemen hemen bütün müneccimler, güneşin tulûundan gurubuna kadar geçen bütün o zaman parçasını on iki müsavî kısma böler ve bunlara günün on iki saati derler, akabinde guruptan tulûa kadar devam eden zamanı da aynı surette on iki müsavî cüze ayırarak, onlar
...gecenin on iki saati olarak adlandırır, ardından bu saatlerin her birini ardıllık sıralarına göre Gezegenlerin her birine dağıtırlar; günün ilk saatini daima o günün Efendisine verirler, sonra yirmi dört saatin sonuna kadar sırayla her birine dağıtmaya devam ederler; bu taksimatta Majisyenler de onlarla hemfikirdir; fakat saatlerin bölünüşü hususunda kimileri ihtilafa düşerek, doğuş ile batış arasındaki sürenin eşit parçalara bölünmemesi gerektiğini, bu saatlerin gündüz saatleri gece saatlerine eşit olmadığı için değil, bilakis hem gündüz hem de gece saatleri kendi içlerinde hakikaten birbirine eşit olmadığı için eşitsiz olarak adlandırıldığını söylerler; bu sebeple eşitsiz ya da Gezegensel saatlerin taksimi, Majisyenler tarafından gözetilen ve şu minvalde olan farklı bir ölçü esasına dayanır; zira kendi içlerinde daima eşit olan yapay saatlerde, ekinoks çemberindeki on beş derecelik yükselişler bir yapay saati meydana getirdiği gibi, gezegensel saatlerde de Ekliptik üzerindeki on beş derecelik yükselişler bir eşitsiz saati teşkil eder.
Suretler, Mühürler ve Benzeri Bazı Yapay Şeylerin Semavi Cisimlerden Nasıl Bir Fazilet Elde Ettiğine Dair
Semavi cisimlerin vüsati, kudreti ve tesiri öylesine büyüktür ki, yalnızca tabii şeyler değil, aynı zamanda yukarıdakilere usulünce maruz bırakıldıklarında yapay nesneler dahi bu pek kudretli fail tarafından derhal tesir altına alınır ve kendilerine ekseriyetle hayranlık verici semavi bir fazilet bahşeden harikulade bir hayata kavuşurlar; kutsal Doktor Aziz Thomas Aquinas da *De Fato* adlı eserinde bunu teyit ederek, giysilerin, binaların ve sair tüm yapay eserlerin Yıldızlardan belirli bir nitelik aldığını söyler; nitekim Majisyenler de yalnızca şeylerin tabiatı ve tatbiki vasıtasıyla değil, aynı zamanda suretlerde, mühürlerde, yüzüklerde, aynalarda ve kimi diğer aletlerde, [okunamadı] bir takımyıldız altında münasip surette şekillendirildiklerinde, semavi bir tenevvürün celbedilebileceğini ve harikulade bir şeyin iktibas olunabileceğini tasdik ederler; zira semavi cisimlerin canlı, diri, duyulur olan, beraberlerinde hayranlık uyandırıcı ihsanlar ve pek şiddetli bir kudret getiren ışınları, maddeleri daha az elverişli olsa dahi, bir anda ve ilk temasta suretlerin üzerine harikulade kuvvetler nakşeder. Bununla birlikte, eğer alelade bir maddeden değil de hususi bir maddeden, bilhassa tabii ve aynı zamanda nev’i şahsına münhasır fazileti amelle uyuşan ve suretin şekli Semavi olana benzeyen bir maddeden imal edilirlerse, suretlere daha da kudretli faziletler bahşederler; zira böylesi bir Suret, hem amele ve semavi tesire tabiatı icabı uygun olan maddesi cihetiyle, hem de Göksel olana benzeyen şekli sebebiyle, semavi cisimlerin ve şekillerin amel ve kudretlerini kabul etmeye en ziyade hazır hale gelir ve Göksel ihsanı derhal kendi içine masseder; ardından sebatla bir başka şey üzerinde tesir gösterir ve diğer şeyler ona boyun eğer. Nitekim Batlamyus da *Centiloquium*’da, aşağı mertebedeki şeylerin semavi olanlara, yalnızca semavi olanlara değil, bizzat onların Suretlerine dahi itaat ettiğini söyler; tıpkı yeryüzündeki akreplerin, yalnızca semavi Akrep burcuna değil, onun yükselişi ve hâkimiyeti [NOT: astrolojik yöneticiliği] altında münasip surette resmedilmişse onun Suretine de itaat etmesi gibi.
Zodyak Suretlerinin ve Bunların Taşlara Kazındıklarında Yıldızlardan Ne Tür Faziletler Aldıklarının Beyanıdır
Fakat benzerlerine göre bu kabil suretlerin tertip edildiği Semavi Suretler, feleklerde pek çoktur, kimisi zahir ve aşikardır, kimisi ise Mısırlılar, Hintliler ve Kildaniler tarafından yalnızca muhayyilede tasavvur edilmiş, kavranmış ve vazedilmiştir; bunların cüzleri öylesine tanzim edilmiştir ki, kimilerinin şekilleri diğerlerinden açıkça ayrılır, bu sebeple Zodyak dairesine, burçların adedince on iki umumi suret yerleştirirler, bunlardan Koç, Aslan ve Yay burçlarını ateşli ve şarkî üçlüye [NOT: ateş üçgeni] tahsis ederek, bunun hummalara, felce, istiskaya, nıkrise ve bütün soğuk ve balgami illetlere karşı faydalı olduğunu, Mars, Güneş ve Jüpiter’in Haneleri oldukları için bunu taşıyan kimseyi makbul, fasih, zeki ve muteber kıldığını rivayet ederler. Keza Güneş saatinde, Aslan burcunun ilk derecesi yükselirken, ki bu Jüpiter’in çehresi ve Dekanatıdır, melankolik kuruntulara, istiskaya, vebaya, hummalara karşı ve hastalıkları defetmek maksadıyla bir Aslan sureti yaparlardı; fakat taş illetine, böbrek marazlarına ve vahşi hayvanların zararlarına karşı ise bu suretin aynısını, Güneş Aslan’ın kalbindeyken [NOT: Regulus yıldızı] göğün ortasını tuttuğu vakit yaparlardı; ve keza İkizler, Terazi ve Kova havali ve garbi Üçlüyü meydana getirdiğinden, Merkür, Venüs ve Satürn’ün haneleri olduğundan, hastalıkları firara mecbur ettikleri, dostluğa ve ahenge vesile oldukları, melankoliye galebe çaldıkları ve sıhhat getirdikleri söylenir; nitekim Kova’nın bilhassa dördüncü gün sıtmasından azat ettiğini rivayet ederler. Ayrıca Yengeç, Akrep ve Balık burçları, sulu ve şimalî Üçlüyü teşkil ettikleri cihetle, sıcak ve kuru hummalara, keza vereme ve cümle safravi marazlara galebe çalarlar; fakat Akrep, uzuvlar arasında tenasül uzuvlarına taalluk ettiğinden şehveti tahrik eder; ancak bunu bu gaye için, Venüs’e ait olan üçüncü çehresi yükselirken tertip ederlerdi; ve aynı sureti, yılanlara, akreplere, zehirlere ve şerir ruhlara karşı, Güneş’in çehresi ve Jüpiter’in Dekanatı olan ikinci çehresi yükselirken imal ederlerdi; bunu taşıyan kimseyi âlim ve güzel cemalli kıldığını rivayet ederler; ayrıca Yengeç suretinin yılanlara ve zehirlere karşı en tesirli halinin, Güneş ile Ay onda kavuşum halinde iken, birinci ve üçüncü çehrede yükseldiği an olduğunu söylerler; zira bu Venüs’ün çehresi ve Ay’ın Dekanatıdır; ikinci çehre ise Ay’ın olup Jüpiter’in Dekanatıdır. Güneş Yengeç burcunda iken yılanların azap çektiğini de rivayet ederler. Keza Boğa, Başak ve Oğlak burçları, topraksı ve cenubî üçlüyü meydana getirdikleri cihetle, sıcak marazları şifaya kavuşturur ve Sinokal [NOT: sürekli ve yüksek ateşli] Humma’ya galebe çalar; [okunamadı] kılar
onu taşıyanları sevimli, makbul, güzel söz söyleyen, dindar ve takva sahibi kılar, zira bunlar Venüs, Mars ve Satürn'ün haneleridir. Oğlak burcunun da insanları selamette ve aynı zamanda mekanları emniyette tuttuğu rivayet edilir, çünkü orası Jüpiter'in yücelimidir [NOT: Metinde '2475' olarak bozulmuş ifade, muhtemelen Jüpiter sembolü ♃ ve derecesidir, Oğlak Mars'ın yücelimi olsa da metin Jüpiter'e işaret etmektedir].
Çehrelerin Tasvirleri ve Zodyak'ın Dışında Kalan Tasvirler Üzerine
Zodyak'ta bundan gayrı, çehrelerin sayısına muvafık otuz altı tasvir daha mevcuttur, Porphyrios'un bildirdiğine göre kadim bir riyaziyeci olan Babilli Teucer vaktiyle bunlara dair yazmış, onun ardından Araplar da bu hususları kaleme almıştır. Böylelikle nakledilir ki, Koç'un ilk çehresinde, ayakta duran, beyaz bir libasa bürünmüş, beli kuşaklı, iri cüsseli, kızılca gözlü, pek kuvvetli ve hiddetli bir kimseyi andıran siyahi bir adamın sureti yükselir, bu tasvir cesarete, metanete, cürete ve hayasızlığa delalet edip bunları husule getirir, ikinci çehrede, zahiren kızıl bir giysi kuşanmış, altında ise ayaklarına kadar yayılan beyaz bir libas bulunan bir kadın sureti yükselir, bu suret asalet, bir krallığın yüceliği ve hakimiyetin azametini intaç eder, üçüncü çehrede, solgun, kızıl saçlı, kızıl bir giysiye bürünmüş beyaz bir adamın şekli zuhur eder, bir elinde altın bir bilezik taşıyıp diğerinde tahta bir asa uzatır, murat ettiği hayrı ifa edemediği için huzursuz ve gazap içindeki bir kimse gibidir. Bu tasvir zeka, uysallık, neşe ve cemal bahşeder. Boğa'nın ilk çehresinde çıplak bir adam, bir okçu, orakçı yahut çiftçi yükselir, hendese kaidelerine göre tohum ekmek, saban sürmek, inşa etmek, meskun kılmak ve toprağı taksim etmek üzere öne çıkar, ikinci çehrede, elinde bir anahtar tutan çıplak bir adam yükselir, bu tasvir kudret, asalet ve insanlar üzerinde hakimiyet temin eder, üçüncü çehrede, elinde bir yılan ve bir cirit bulunan bir adam yükselir, bu tasvir zaruret ve menfaatin, aynı zamanda sefalet ve esaretin timsalidir. İkizler'in ilk çehresinde elinde değnek tutan ve sanki bir başkasına hizmet eden bir adam yükselir, hikmet, sayılar ilmi ve kendisinde fayda bulunmayan sanatların bilgisini bahşeder, ikinci çehrede elinde bir kaval bulunan bir adam ve toprağı kazan, iki büklüm olmuş bir diğeri yükselir, bunlar meddahlar ve hokkabazlarınki gibi rezil ve gayrimeşru bir maharete delalet eder, keza zahmetlere ve meşakkatli araştırmalara da işaret eder, üçüncüde, silah arayan bir adam ile sağ elinde bir kuş, sol elinde ise bir kaval tutan bir meczup yükselir, bunlar unutkanlığın, gazabın, cüretin, latifelerin, maskaralıkların ve nafile kelamın delaletleridir. Yengeç'in ilk çehresinde, zarif elbiselerle bezenmiş, başında bir taç bulunan genç bir bakire sureti yükselir, duyuların keskinliğini, zeka inceliğini ve insanların muhabbetini bahşeder, ikinci çehrede, latif libaslar kuşanmış bir adam yahut masada oturup oyun oynayan bir erkek ile kadın yükselir, zenginlik, neşe, sürur ve kadınların sevgisini ihsan eder, üçüncü çehrede, elinde kargısı ve borusuyla, avlanmak üzere köpekleri salan avcı bir adam yükselir, bunun delaleti insanların çekişmesi, kaçanların takibi, silahlar ve kavgalar yoluyla nesnelerin avlanıp mülk edinilmesidir. Aslan'ın ilk çehresinde bir aslana binmiş adam yükselir, cürete, şiddete, gaddarlığa, kötülüğe, şehvete ve katlanılması gereken meşakkatlere delalet eder. İkincisinde elleri yukarı kalkmış bir tasvir ve başında taç bulunan bir adam yükselir, öfkeli ve tehditkar bir kimsenin heyetine maliktir, sağ elinde kınından çekilmiş bir kılıç, solunda ise bir kalkan tutar, gizli çekişmelere, bilinmeyen zaferlere, alçak tabiatlı adamlara, münakaşa ve cenk vesilelerine delaleti vardır, üçüncü çehrede elinde kamçı bulunan genç bir adam ile gayet kederli ve meymenetsiz görünüşlü bir adam yükselir, bunlar muhabbete, ülfete ve niza çıkmasın diye hakkından feragat etmeye delalet eder. Başak'ın ilk çehresinde saliha bir bakirenin şekli ile tohum saçan bir adam yükselir, mal mülk edinmeye, perhizin tanzimine, çift sürmeye, ekmeye ve meskun kılmaya delalet eder, ikinci çehrede post giyinmiş siyahi bir adam ile gür saçlı, elinde torba tutan bir adam yükselir, kazanca, servet yığmaya ve tamaha delalet ederler. Üçüncü çehrede beyaz ve sağır bir kadın yahut bir asaya yaslanan ihtiyar bir adam yükselir, bunun delaleti zaafı, illeti, uzuvların yitirilmesini, ağaçların helakini ve toprakların insansızlaşmasını göstermektir. Terazi'nin ilk çehresinde elinde kaval tutan hiddetli bir adamın şekli ile kitap okuyan bir adamın sureti yükselir, bunun tesiri mazlum ve zayıf olanı, kadir ve şerir olana karşı haklı çıkarmak ve ona imdat eylemektir, ikinci çehrede gazaplı ve öfkeli kadınlar ile latif bir libas içinde, bir kürsüde oturan bir adam yükselir, bunların delaleti ise fenalığa karşı hiddeti, nimetlerin bereketiyle mürettep bir hayatın sükunet ve emniyetini göstermektir. Üçüncü çehrede elinde yay tutan zorba bir adam, önünde çıplak bir adam ve bir elinde ekmek, diğerinde bir kadeh şarap tutan bir başka adam yükselir, bunların delaleti habis şehvetleri, şarkıları, temaşaları ve oburluğu göstermektir. Akrep'in ilk çehresinde cemali ve libası güzel bir kadın ile ona vuran iki adam yükselir, bunların tesirleri letafet ve güzellik ile çekişmeler, hıyanetler, hileler, gıybetler ve helakler içindir, ikinci çehrede çıplak bir adam, çıplak bir kadın ve yerde oturan bir adam yükselir, önünde birbirini ısıran iki köpek vardır, bunların tesiri hayasızlık, aldatma ve sahtekarlık için, bir de insanlar arasına fitne ve tefrika salmak içindir,
...dizleri üzerinde duran bir adam ve ona bir değnekle vuran bir kadın yükselir, bunun delaleti sarhoşluk, zina, gazap, şiddet ve niza üzerinedir. Yay burcunun ilk veçhesinde zırh kuşanmış ve elinde yalın bir kılıç tutan bir adam sureti yükselir, bunun tesiri cesaret, fenalık ve serbestiyet içindir. İkinci veçhede ağlayan ve giysilere bürünmüş bir kadın yükselir, bunun tesiri keder ve kişinin kendi bedeninden korkması içindir. Üçüncü veçhede altın renginde bir adam yahut elindeki değnekle oynayan aylak bir adam yükselir, bunun delaleti ise nefsin hevasına uymak, bunda inat etmek, fena işlere, çekişmelere ve dehşetli meselelere meyil göstermek üzerinedir.
Oğlak burcunun ilk veçhesinde bir kadın sureti ile dolu torbalar taşıyan bir adam yükselir, bunların delaleti dışarı çıkmak, sevinmek, zayıflık ve zillet ile kazanmak ve kaybetmek üzerinedir. İkinci veçhede iki kadın ile havada uçan bir kuşa doğru bakan bir adam yükselir, bunların delaleti vuku bulması gayrikabil olan şeyleri talep etmek ve bilinemeyecek olanın peşine düşmek üzerinedir. Üçüncü veçhede bedeni iffetli, işinde mahir bir kadın ile masanın üzerinde paralarını bir araya toplayan bir sarraf yükselir, bunun delaleti basiretle idare etmek, para hırsı ve tamahkârlık üzerinedir.
Kova burcunun ilk veçhesinde basiretli bir adam sureti ile iplik eğiren bir kadın yükselir, bunların delaleti kazanç için tefekkür ve emek sarf etmek, fakirlik ve zillet üzerinedir. İkinci veçhede uzun sakallı bir adam sureti yükselir, bunun delaleti anlayış, mülâyemet, itidal, hürriyet ve güzel ahlaka aittir. Üçüncü veçhede esmer ve öfkeli bir adam yükselir, bunun delaleti küstahlık ve hayasızlığı izhar etmek üzerinedir.
Balık burcunun ilk veçhesinde omzunda yükler taşıyan, iyi giyimli bir adam yükselir, bunun delaleti seyahatler, mekân tebdili, servet ve giysi edinme gayreti üzerinedir. İkinci veçhede güzel çehreli ve iyi süslenmiş bir kadın yükselir, bunun delaleti yüce ve büyük meseleleri arzulamak ve bunlara teşebbüs etmek üzerinedir. Üçüncü veçhede çıplak bir adam yahut bir delikanlı ve onun yanı başında başı çiçeklerle tezyin edilmiş güzel bir bâkire yükselir, bunun delaleti sükûn, atalet, lezzet, zina ve kadınlara sarılmak üzerinedir.
Veçhelerin suretlerine dair bu kadar kâfidir. Bunların haricinde, zodyakta derecelerin adedince üç yüz altmış suret daha mevcuttur ki bunların şekillerini Petrus de Abano tarif etmiştir. Zodyak haricinde dahi Hyginus ile Aratus'un bizlere tasvir ettiği umumi suretler ve bunların dahilinde bulunan veçheler ile derecelerin adedince pek çok hususi suretler vardır. Bunların tamamından bahsetmek pek uzun sürer, lakin bunların başlıcaları şunlar addedilir, atların marazlarına galip gelen ve süvarileri muharebede muhafaza eden Pegasus, ardından karı koca arasında muhabbet husule getiren, öyle ki zânileri dahi barıştırdığı rivayet edilen Andromeda, zayıf düşmüş bedenlere sıhhat bahşeden ve uzuvları takviye eden Cassiopeia, zehirleri defeden ve zehirli mahlûkatın sokmalarını şifaya kavuşturan Serpentarius [Yılancı], harpte zafer bahşeden Hercules, insanı kurnaz, mahir, cesur, tanrılar ve insanlar nezdinde makbul kılan her iki Ayı ile birlikte Ejderha, hikmet ve zenginlik ihsan eden ve zehirlere mukavemet gösteren Hydra, sıhhat ve uzun bir ihtiyarlık bahşeden Centaurus, iffeti muhafaza eden ve kişiyi tanrılar katında makbul kılan Ara [Sunak], insanı sevimli, basiretli, hem denizde hem karada bahtiyar kılan ve zayi ettiği mallarını geri almasına yardım eden Cetus, sularda emniyet temin eden Gemi [Argo], hilelere ve cinnete galebe çalan Tavşan, istiskaya [ödem hastalığına] şifa veren, vebaya direnen ve vahşi canavarlardan muhafaza eden Köpek. Orion zafer ihsan eder, Kartal yeni payeler bahşeder ve eskilerini muhafaza eder. Kuğu felçten ve dördüncü gün sıtmasından azat eder, Perseus hasetten ve büyücülükten halas kılar, yıldırımlardan ve fırtınalardan muhafaza eder, Geyik ise hezeyan içindeki ve mecnun kimseleri korur. Bahse dair bu kadarı kâfi gelecektir.
BÖLÜM XXXVIII
Satürn Suretleri Hakkında,
Lakin kadim bilge kişilerce bu hususlara dair gayet hacimli eserler kaleme alınmış olduğundan, bunların burada teferruatıyla izahına lüzum bulunmasa da, gezegenlere hangi suretleri atfettiklerini yine de kısaca nakledeceğim, zira onlar Satürn ameliyelerinden, mıknatıs taşı tesmiye edilen taş üzerinde Satürn yükselirken, geyik çehreli ve deve ayaklı, bir kürsü yahut ejderha üzerine oturmuş, sağ elinde bir tırpan, sol elinde bir kargı tutan bir insan sureti meydana getirmişlerdir, bu suretin ömrü uzatmak hususunda fayda sağlayacağını umarlardı, zira Ebu Maşer, Sadar adlı eserinde Satürn’ün ömrün uzamasına vesile olduğunu ispat etmektedir, nitekim mezkûr müellif, Hindistan’ın Satürn hükmü altındaki kimi vilayetlerinde insanların gayet uzun ömürlü olduklarını ve nihayetinde ancak pek ileri bir ihtiyarlık sebebiyle vefat ettiklerini de nakletmektedir, Günlerin bereket ve tul-i ömrü için, Satürn saatinde, Satürn yükselirken yahut kutlu bir tertip üzere bulunduğunda, safir taşına Satürn’ün bir başka suretini de nakşetmişlerdir, bu suretin şekli, yüksek bir tahtta oturan, elleri başının üzerine kalkmış vaziyette gümüş bir orak tutan, ayakları altında bir salkım üzüm bulunan, başı siyah yahut koyu renk bir bezle örtülü ve cümle esvabı siyah yahut esmer renkte bir ihtiyar idi, Taş ve böbrek illetlerine karşı dahi aynı sureti, yani Satürn saatinde, Satürn Kova burcunun üçüncü dekanında yükselirken vücuda getirirlerdi, keza kudretin ziyadeleşmesi maksadıyla, Satürn ameliyelerinden bir suret daha yaparlardı, Oğlak yükselirken Satürn’ün bu suretinin biçimi, bir asaya yaslanmış, elinde eğri bir orak bulunan ve siyahlar kuşanmış bir pir-i fani idi, Ayrıca erimiş bakırdan bir suret imal etmişlerdi, Satürn Koç burcunun birinci derecesinde yükselirken yahut daha makbul olanı Oğlak’ın birinci derecesinde iken vücuda getirilen bu suretin insan sesiyle tekellüm ettiğini beyan ederler, Yine Satürn ve dahi Mercury (cıva) ameliyelerinden, istikbaldeki hadiseleri haber vereceğini vaat ettikleri, dökme madenden güzel bir insan heyetinde bir suret yapmışlardır, bunu Mercury gününde, Satürn’ün üçüncü saatinde, nebileri remzeden ve Mercury’nin hanesi olan İkizler burcu yükselirken, Satürn ve Mercury Kova burcunda, semanın dokuzuncu evinde kıran halinde iken vücuda getirmişlerdir, yükselene ve aynı minvalde Ay’a ve Güneş’e kıran mahalline vech teşkil edecek bir nazar bahşedilmelidir, Venüs köşelerden birini tutarak muktedir ve garbi olmalıdır, Mars Güneş tarafından yanık kılınmalı, lakin Satürn ve Mercury’ye nazar etmemelidir, zira mezkûr yıldızların haiz olduğu kuvvetlerin parıltısının bu surete intikal ettiğini, suretin insanlarla konuştuğunu ve kendilerine hayırlı olan hususları bildirdiğini zikretmişlerdir.
Jüpiter ameliyelerinden ise, ömrün uzaması maksadıyla, Jüpiter saatinde, Jüpiter şerefinde ve bahtiyar bir veçhile yükselirken, berrak ve beyaz bir taş üzerine bir suret yapmışlardır, bunun timsali ise başında taç bulunan, safran rengi esvaba bürünmüş, bir kartala yahut ejderhaya binmiş, sağ elindeki kargıyı sanki aynı kartal yahut ejderhanın başına saplayacakmış gibi tutan bir adamdı, Jüpiter’in bir başka suretini dahi aynı münasip vakitte, bilhassa billur olmak üzere beyaz ve berrak bir taşta vücuda getirmişlerdi, bu suret başında taç taşıyan, dört kanatlı sabi tarafından taşınan dört ayaklı bir taht üzerinde bir niyazda bulunurcasına [okunamadı] oturan çıplak bir adamdı, bu suretin saadeti, serveti ve izzeti ziyadeleştirdiğini, lütuf ve inayet bahşettiğini ve düşmanlardan azat eylediğini tasdik ederler, Jüpiter’den dindarane ve celadetli bir hayat ile talihin yükselmesi gayesiyle bir suret daha tertip etmişlerdir, bunun biçimi ise arslan yahut koç başlı, kartal ayaklı, safran renkli elbiseler giyinmiş bir kimse idi ve kendisine Jüpiter’in oğlu derlerdi.
Mars ameliyelerinden, Mars saatinde, Mars Koç burcunun ikinci dekanında yükselirken, merihî bir taşta, hassaten elmasta bir suret yapmışlardır, Bunun şekli ise zırh kuşanmış, bir arslana binmiş, sağ elinde yalın ve havaya dikilmiş bir kılıç tutan, sol elinde ise bir insan başı taşıyan bir adam idi, bu nevi bir suretin insanı hayırda ve şerde pek muktedir kıldığını, öyle ki herkeste havf ve haşyet uyandıracağını rivayet ederler, bunu taşıyan her kimseye bir büyü ve teshir kudreti atfederler, öyle ki gazaba geldiğinde nazarıyla insanları tepeletir ve onları dehşet içinde dilsiz kılar, harpte ve mücadelede cüret, şecaat ve kutlu bir zafer elde etmek maksadıyla Mars’ın bir başka suretini vücuda getirmişlerdir, bunun şekli ise zırhlı ve taçlı, kılıç kuşanmış, sağ elinde uzun bir mızrak taşıyan bir cengâver idi, bunu Mars saatinde, Akrep burcunun birinci dekanı yükselirken imal etmişlerdir.
Güneş ameliyelerinden, Güneş saatinde, Arslan burcunun birinci dekanı Güneş ile yükselirken bir suret yapmışlardır, bunun şekli tahtta oturan, koynunda bir kuzgun, ayakları altında ise bir küre bulunan taçlı bir melik idi, safran renkli libaslar kuşanmıştı, Bu suretin insanları mağlup edilmez ve muteber kıldığını, işlerini salah ile nihayete erdirmeye ve bâtıl rüyaları defetmeye yaradığını naklederler, keza hummaya ve tauna karşı da tesirlidir, bunu balanit taşında yahut yakutta, Güneş saatinde, o şerefinde kutlu bir veçhile yükselirken vücuda getirmişlerdir, Güneş’in bir diğer suretini dahi elmas üzerine, Güneş saatinde, Güneş şerefinde yükselirken yapmışlardır, bunun şekli
...dört atın çektiği bir arabada duran, dans edip gülen birinin edasıyla taç giymiş bir kadındı; sağ elinde bir ayna veya kalkan, sol elinde göğsüne dayalı bir asa tutmakta, başının üzerinde ise alevli bir ateş taşımaktaydı. Bu Suretin insanı talihli, zengin ve herkesçe sevilen biri kıldığını rivayet ederler; ayrıca bu Sureti, Ay'ın yanmasından [NOT: Güneş ile kavuşumundan kaynaklanan astrolojik yanıklık durumu] ileri gelen delice tutkulara karşı, Güneş Aslan burcunun ilk dekanında yükselirken, Güneş saatinde bir akik taşı üzerine işlemişlerdir.
Bölüm XLII. Venüs'ün Suretleri Üzerine
Venüs'ün tesirlerinden, lütuf ve ihsan celbetmeye yarayan bir Suret yaptılar; bu, Balık burcunda yükseldiği saatte yapılmış olup, suretin şekli kuş başlı, kartal ayaklı ve elinde bir kargı tutan bir kadın tasviriydi. Kadınların sevgisini kazanmak için, Venüs saatinde ve Venüs Boğa burcunda yükselirken Lapis Lazuli (laciverttaşı) üzerine Venüs'ün bir başka Suretini işlediler; bunun şekli ise saçları etrafa dağılmış, elinde bir ayna tutan, boynuna bir zincir bağlı çıplak bir genç kızdı ve yanı başında, sol eliyle kızı bu zincirden tutan, sağ eliyle ise kızın saçlarını tarayan yakışıklı bir delikanlı bulunmaktaydı, her ikisi de birbirine muhabbetle bakmaktaydı ve çevrelerinde elinde bir kılıç ya da kargı tutan kanatlı küçük bir oğlan çocuğu vardı. Venüs ile birlikte Boğa'nın, Terazi'nin yahut Balık'ın ilk dekanı yükselirken Venüs'ün bir diğer Suretini daha yaptılar; şekli, saçları dağılmış, uzun ve beyaz elbiseler giymiş, sağ elinde bir defne meyvesi yahut çiçekler, sol elinde ise bir tarak tutan küçük bir kız suretiydi. Bu suretin insanları hoşsohbet, neşeli, güçlü, canlı kıldığı ve güzellik bahşettiği rivayet edilir.
Bölüm XLIII. Mercury'nin (Cıva) Suretleri Üzerine
Mercury'nin (cıva) tesirlerinden hareketle, Mercury saatinde, Mercury İkizler burcunda yükselirken bir Suret meydana getirdiler; suretin şekli sol elinde bir yılanın dolandığı bir asa tutan, sağ elinde bir kargı taşıyan, ayakları kanatlı, sakallı ve yakışıklı bir delikanlıydı. Bu Suretin ilim, belagat, ticarette maharet ve kazanç sağladığını, bundan başka barış ve uyuşma getirdiğini, hummaları iyileştirdiğini rivayet ederler. Mercury Başak burcunda yükselirken lütuf, akıl ve hafıza için Mercury'nin bir başka Suretini daha yaptılar; bunun şekli ise bir sandalyede oturan yahut bir tavus kuşuna binmiş, kartal ayaklı, başında sorguç bulunan, sol elinde bir horoz veya ateş tutan bir adam suretiydi.
Bölüm XLIV. Ay'ın Suretleri Üzerine
Ay'ın tesirlerinden ötürü, yolcuların yorgunluktan muhafazası için Ay'ın şerefinde yükseldiği saatte bir Suret yaptılar; şekli, bir asaya yaslanmış, başında bir kuş bulunan ve önünde çiçek açmış bir ağaç duran bir adamdı. Yeryüzü meyvelerinin bereketlenmesi, zehirlere ve çocuk hastalıklarına karşı, Ay saatinde ve Ay Yengeç burcunun ilk dekanında yükselirken Ay'ın bir diğer Suretini daha vücuda getirdiler; bunun şekli boğaya binmiş yahut yedi başlı bir ejderhaya veya bir yengece binmiş boynuzlu bir kadındı; sağ elinde bir kargı, sol elinde bir ayna vardı, beyaz yahut yeşil libaslar kuşanmıştı, başında birbirine dolanmış boynuzlu iki yılan, her iki koluna sarılmış birer yılan ve benzer şekilde her bir ayağına dolanmış birer yılan bulunmaktaydı. Gezegenlerin suretlerine dair söylenmiş olan bu kadarı kâfidir.
Ay Ejderhasının Başı ve Kuyruğunun Suretleri Üzerine
Ay Ejderhasının başı ve kuyruğunun da Suretini yaptılar, şöyle ki, havari ve nâri bir dairenin ortasında, üzerlerine bir şahin başı bağlanmış bir Yılan tasviri vardı, büyük Teta harfi suretinde yapılmıştı ve bunu Jüpiter baş ile birlikte göğün ortasını tuttuğu vakit işlediler; bu Suretin dileklerin kabulü hususunda pek faydalı olduğunu tasdik ederler ve bu Yılan Suretiyle hayırlı ve uğurlu bir Kutsal Muhafızı (Genius) temsil etmeyi murat ederlerdi, zira Mısırlılar ve Fenikeliler bu mahluku diğer her şeyin fevkinde över, onun ilahi bir varlık olduğunu ve tanrısallık (thearkhia) tabiatı taşıdığını söylerler; çünkü bunda diğer yaratıklardan çok daha keskin bir ruh ve daha büyük bir ateş vardır, bu durum hem ayakları, elleri yahut başka vasıtaları olmaksızın sergilediği süratli hareketinden, hem de derisiyle birlikte ömrünü tazeleyip yeniden gençleşmesinden anlaşılır; lakin kuyruğun Suretini, Ay'ın Kuyrukta tutulduğu yahut Satürn veya Mars tarafından bozulduğu andaki gibi yaptılar ve bunu keder, illet ve talihsizlik getirmesi için tertip ettiler, ona da şer Kutsal Muhafız (Genius) adını verdiler; nitekim İbrani bir kimse bu nevi bir Sureti mücevherlerle bezeli altın bir kemere nakşetmişti, [okunamadı] kızı Blanche bunu zevci İspanya Kralı Birinci Peter'e verdiğinde, kral bu kemeri kuşandığı vakit kendi nefsini bir yılan tarafından sarılmış gibi hissetti, bilahare kemere raptedilmiş büyü tesirini fark edince, bu sebepten ötürü zevcesini terk etti.
Ay Konaklarının Suretleri Üzerine
Ay'ın her bir konağı için de Suretler yaptılar...
İlki bir kimsenin helaki içindi, demir bir yüzük içine kıldan bir giysi kuşanmış, beli kuşaklı, sağ eliyle küçük bir kargı fırlatan siyahi bir adamın suretini işlediler, bunu kara balmumuyla mühürleyip sıvı günnük (sıvı sığala) ile buhurladılar ve başına bir fenalık gelmesini dilediler. İkincisinde, hükümdarın gazabına karşı ve onunla uzlaşmak maksadıyla, taç giymiş bir kralın suretini beyaz balmumu ve mastika ile mühürleyip öd ağacıyla buhurladılar. Üçüncüsünde, levhası kare olan gümüş bir yüzük içine, bir iskemlede oturan, sağ eli başının üzerine kalkmış, iyi giyimli bir kadın sureti nakşettiler, bunu mühürleyip misk, kâfur ve eğir kökü ile buhurladılar, bunun talih ve her türlü hayrı getirdiğini teyit ettiler. Dördüncüsünde, intikam, ayrılık, düşmanlık ve kem niyet için, bir ata binmiş, sağ elinde bir yılan tutan bir askerin suretini kızıl balmumuyla mühürlediler, bunu kızıl mür ve günnük ile buhurladılar. Beşincisinde, kralların ve memurların teveccühü ve iyi muamele görmek için, gümüş üzerine bir insan başı mühürlediler ve bunu sandal ağacıyla buhurladılar. Altıncısında, iki kişi arasında muhabbet peydah etmek için, birbirine sarılmış iki sureti beyaz balmumuyla mühürleyip öd ağacı ve amberle buhurladılar. Yedincisinde, her türlü hayra nail olmak için, sanki dua ve tazarru edermişçesine ellerini semaya kaldırmış, iyi giyimli bir adamın suretini gümüş üzerine mühürleyip güzel kokularla buhurladılar. Sekizincisinde, savaşta zafer kazanmak için, insan yüzlü bir kartal suretinde kalaydan bir mühür yaptılar ve bunu Sulphur (kükürt) ile buhurladılar. Dokuzuncusunda, marazlara sebebiyet vermek için, avret yerlerinden mahrum, elleriyle gözlerini kapayan bir adam suretinde kurşundan bir mühür yaptılar ve bunu çam reçinesiyle buhurladılar. Onuncusunda, doğumu kolaylaştırmak ve hastaları iyileştirmek için, bir aslan başı suretinde altından bir mühür yaptılar ve bunu amberle buhurladılar. On birincisinde, korku, hürmet ve tazim uyandırmak için, bir aslana binmiş, sol eliyle hayvanın kulağını tutan, sağ eliyle ise altın bir bileklik uzatan bir adam suretinde altın bir levhadan mühür yaptılar ve bunu güzel kokular ile safranla buhurladılar. On ikincisinde, âşıkların tefriki için, bir adamla dövüşen bir ejderha suretinde kara kurşundan bir mühür yaptılar ve bunu bir aslanın kılları ve şeytantersi ile buhurladılar. On üçüncüsünde, evli çiftlerin imtizacı ve cimaı engelleyen büyülerin bozulması için, her ikisinin suretinden bir mühür yaptılar, erkeği kızıl balmumundan, kadını beyaz balmumundan yapıp birbirlerine sarılmalarını sağladılar ve bunu öd ağacı ve amberle buhurladılar. On dördüncüsünde, talak ve kadının erkekten ayrılması için, kuyruğunu ısıran bir köpek suretinde kızıl bakırdan bir mühür yaptılar ve bunu siyah bir köpeğin ve siyah bir kedinin kıllarıyla buhurladılar. On beşincisinde, dostluk ve hüsnüniyet kazanmak için, oturmuş mektuplar kaleme alan bir adam sureti yaptılar ve bunu akgünlük ve küçük hindistan cevizi ile buhurladılar. On altıncısında, ticaretten bol kazanç elde etmek için, bir iskemlede oturan, elinde terazi tutan bir adam suretinde gümüş bir mühür yaptılar ve bunu hoş kokulu baharatla buhurladılar. On yedincisinde, hırsızlara ve haramilere karşı, bir maymun suretini demir mühürle mühürlediler ve bunu bir maymunun kılıyla buhurladılar. On sekizincisinde, hummalara ve karın ağrılarına karşı, kuyruğunu başının üzerinde tutan bir yılan suretinde bakırdan bir mühür yaptılar, bunu geyik boynuzu ile buhurladılar ve aynı mührün gömüldüğü yerden yılanları ve cümle zehirli mahlukatı kaçırdığını bildirdiler. On dokuzuncusunda, doğumu kolaylaştırmak ve hayız kanamasını söktürmek için, [okunamadı] yüzlerin bir mührünü yaptılar ve bunu sıvı günnük ile buhurladılar. Yirmincisinde, av için, yarı insan yarı at olan bir Yay suretinde kalaydan bir mühür yaptılar ve bunu bir kurdun başıyla buhurladılar. Yirmi birincisinde, bir kimsenin helaki için, önde ve arkada olmak üzere iki çehreli bir adam sureti yaptılar, bunu Sulphur (kükürt) ve oltu taşı ile buhurladılar, pirinçten bir kutunun içine koydular ve yanına Sulphur (kükürt), oltu taşı ile helak etmek istedikleri kimsenin kılını yerleştirdiler. Yirmi ikincisinde, kaçakların selameti için, ayaklarında kanatlar olan, başında miğfer taşıyan bir adam suretinde demirden bir mühür yaptılar ve bunu Mercury (cıva) ile buhurladılar. Yirmi üçüncüsünde, yıkım ve harap etmek maksadıyla, köpek başlı bir kedi suretinde demirden bir mühür yaptılar, bunu bir köpek başının kıllarıyla buhurladılar ve zarar vermek istedikleri yere gömdüler. Yirmi dördüncüsünde, sığır sürülerinin çoğalması için, bir koç, boğa ya da teke boynuzu yahut çoğaltmak istedikleri o cins hayvanın boynuzunu aldılar, demir bir mühürle dağlayarak üzerine oğlunu emziren bir kadın sureti bastılar ve bunu sürünün önderi olan hayvanın boynuna astılar ya da boynuzuna mühürlediler. Yirmi beşincisinde, ağaçların ve mahsulün muhafazası için, bir incir ağacının ahşabına fidan diken bir adam sureti mühürlediler, bunu incir ağacının çiçekleriyle buhurladılar ve ağaca astılar. Yirmi altıncısında, muhabbet ve teveccüh için, saçlarını yıkayan ve tarayan bir kadın suretini beyaz balmumu ve mastika ile mühürlediler ve bunu pek latif kokan nesnelerle buhurladılar.
Yirmi yedincisinde çeşmeleri, kuyuları, şifalı suları ve hamamları helak etmek maksadıyla kızıl topraktan, elinde delinmiş boş bir kap tutan kanatlı bir adam sureti meydana getirirlerdi, bu suret fırınlandıktan sonra kabın içine şeytantersi ve sıvı günnük koyarlar, yok etmek istedikleri havuzun yahut çeşmenin içine bu sureti gömüp batırırlardı.
Yirmi sekizincisinde balıkları bir araya toplamak maksadıyla bakırdan, balık suretinde bir mühür yaparlar, bunu bir deniz balığının derisiyle tütsülerler ve balıkların nerede toplanmasını arzu ediyorlarsa oradaki suyun içine bırakırlardı. Bundan maada, mezkûr suretlerle birlikte ruhların isimlerini ve onların işaretlerini de nakşederler, nail olmayı umdukları şeyler hususunda niyazda bulunup yakarırlardı.
Sabit Behenian Yıldızlarının Suretleri Üzerine
İmdi, Hermes'in kanaatine istinaden sabit yıldızların tesirlerine gelirsek, Algol'ün başı altında, boynu kanlar içinde bir adam başı suretinde bir tasvir yaparlardı, rivayet olunur ki bu suret istirhamlara muvaffakiyet bahşeder, onu taşıyan kimseyi cesur ve yüce gönüllü kılar, bedenin azalarını sıhhatte tutar, ayrıca büyücülüğe karşı fayda sağlar, kem niyetleri ve habis efsunları hasımların üzerine akseder. Süreyya (Pleiades) takımyıldızı altında küçük bir bakire sureti yahut bir lamba tasviri yaparlardı, bunun gözlerin nurunu artırdığı, ruhları cemettiği, rüzgârları uyandırdığı, gizli ve örtülü şeyleri ifşa ettiği rivayet edilir. Aldebaran altında, Tanrı'nın veya uçan bir adamın vechinde bir suret meydana getirirlerdi, bu zenginlik ve itibar bağışlar. Keçi [Capella] altında, çalgı aletleriyle neşelenmek isteyen bir adam veçhesinde bir suret yaparlardı, bu suret onu taşıyanı kralların ve prenslerin nazarında makbul, muhterem ve muteber kılar, diş ağrılarına deva olur. Büyük Köpek yıldızı [Sirius] altında bir av köpeği ile küçük bir bakirenin suretini yaparlardı, bu suret şeref, hüsnüniyet, insanların ve havaî ruhların teveccühünü temin eder, kralları, prensleri ve diğer insanları teskin edip uzlaştırma kudreti bahşeder. Küçük Köpek yıldızı [Procyon] altında bir horoz yahut üç genç kız sureti yaparlardı, bu tanrıların, ruhların ve insanların lütfunu celbeder, büyücülüklere karşı mukavemet verir ve sıhhati muhafaza eder. Aslan'ın Kalbi [Regulus] altında bir aslan yahut kedi sureti veya muteber bir şahsın tasvirini yaparlardı, [okunamadı] öfkeyi [okunamadı] ve teveccüh kazandırır. Büyük Ayı'nın kuyruğu altında efkârlı bir adam yahut bir boğa sureti veya bir buzağı tasviri yaparlardı, bu efsunlara galebe çalar ve onu taşıyan kimseyi seyahatlerinde emin kılar. Karga'nın [Corvus] kanadı altında bir karga, yılan yahut siyahlar giyinmiş siyah bir adam sureti yaparlardı, bu suret insanı fevri, cüretkâr, cesur, vesveseli ve gıybetçi kılar, fena rüyalara sebebiyet verir, keza kötü ruhları defetme ve onları toplama kudreti sağlar, insanların, şeytanların ve rüzgârların şerrine karşı menfaat temin eder. Başak [Spica] altında bir kuş yahut ticaret mallarıyla yüklü bir adam sureti yaparlardı, bu zenginlik bahşeder, çekişmelerin üstesinden gelmeyi sağlar, kıtlığı ve musibeti izale eder. Alchameth [Arcturus] altında bir at yahut kurt sureti veya raks eden bir adam tasviri yaparlardı, bu hummaya karşı şifalıdır, kanı dindirir ve tutar. Elphrya [Alphecca] altında bir tavuk yahut taç giymiş, terfi etmiş bir adam sureti yaparlardı, bu insanların hüsnüniyetini ve muhabbetini ihsan eder, iffet bahşeder. Akrep'in Kalbi [Antares] altında zırhlı ve zincir gömlekli bir adam sureti yahut bir akrep tasviri yaparlardı, bu idrak ve hafıza kuvveti verir, yüze sıhhatli bir renk bağışlar, şerir ruhlara karşı himaye sağlar, onları defeder ve bağlar. Akbaba [Vega] altında bir akbaba, tavuk yahut bir seyyah sureti yaparlardı, bu insanı yüce gönüllü ve mağrur kılar, şeytanlar ve canavarlar üzerinde hâkimiyet bağışlar. Oğlak'ın kuyruğu [Deneb Algedi] altında bir geyik yahut keçi veya hiddetli bir adam sureti yaparlardı, bu refah bahşeder ve gazabı artırır. Bunlar, sabit yıldızlardan bazılarının suretleridir ki [okunamadı].
Suretler ile Tılsım Karakterleri Arasında Bir Vasıta Olan Remil Şekilleri Üzerine
Bundan maada, yıldızların sayısı ve mevkilerine göre tanzim edilen, hem unsurlara hem de seyyarelere ve burçlara atfedilen bazı başka şekiller de mevcuttur; bunlara remil şekilleri denir, zira remil kâhinleri, attıkları kuraların noktalarını çift yahut tek oluşlarının fazlalığına göre bu şekillere irca ederler; bunlar dahi seyyarelerinin ve burçlarının hâkimiyeti altında nakşolunduklarında yahut basıldıklarında suretlerin faziletini ve kudretini haiz olurlar, bu şekiller adeta Suretler ile Tılsım Karakterleri arasında bir vasıtadır. Lakin her kim bu şekillerin tabiatlarını, keyfiyetlerini, hususiyetlerini, ahvalini, delaletlerini ve zuhurlarını hakkıyla öğrenmek isterse remil ciltlerini mütalaa eylesin, bunların sayısı on altı olup isimleri ve şekilleri şunlardır,
Sureti Semavi Bir Surete Göre Değil, Yapanın Zihninin Muradına Göre Olan Suretler Üzerine
Semavi şekillerin benzerliğine göre değil de amel edenin zihninin murat ettiği şeyin benzeyişine göre tertip edilen bir diğer suret tarzı daha mevcuttur,
suretleri ve temsilleri oldukları kimselere tesir ederler, Nitekim sevgiyi celbetmek için birbirine sarılan, nifak sokmak için ise birbirine vuran suretler yaparız, bir insana, eve, şehre yahut başka herhangi bir şeye zarar ziyan vermek, sefalet veya yıkım getirmek maksadıyla, helak etmek veya zarara uğratmak istediğimiz şeyin benzerliğinde ve suretinde, azaları eğrilmiş, uzuvları kırılmış tasvirler meydana getiririz. Mecusiler ve büyücüler bize tembih ederler ki, suretleri dökerken yahut hakkederken üzerlerine matlup olan tesirin adı yazılsın, şer ve yıkım gibi bir tesir ise bu yazı sırta, muhabbet gibi hayır bir tesir ise karın bölgesine işlensin. Bundan maada, tasvirin alnına temsil ettiği türün yahut ferdin [individuum], yani lehine veya aleyhine yapıldığı kimsenin adı yazılsın. Göğsün üzerine ise yükselen burcun yahut dekanat yüzünün ve onun hâkiminin adı, keza meleklerinin adları ile tılsımlı işaretleri [karakterleri] nakşedilsin. Dahası, sureti meydana getirirken, ne gaye için yapıldıysa ona münasip duaların okunmasını tavsiye ederler. Bütün bunları Albertus Magnus, Aynasında [Speculum adlı eserinde] teyit etmektedir. İmdi, yapılan suretleri hassalarına göre muhtelif şekillerde kullanırlar, Kimi zaman onları bedene asar yahut bağlarlar, kimi zaman toprağın yahut bir nehrin altına gömerler, kimi zaman tütsünün ve dumanın üzerine bir bacaya asarlar yahut rüzgârla kımıldasınlar diye bir ağaca bağlarlar, kâh başı yukarı, kâh aşağı gelecek şekilde yerleştirirler, kâh sıcak suya, kâh ateşe atarlar. Zira derler ki, suretleri yapanlar suretin bizzat kendisine nasıl muamele ederlerse, ameli icra edenin zihni nasıl hükmettiyse, o suretin nispet edildiği kimselerin üzerine de tıpatıp aynı haller ve ıstıraplar çöker. Nitekim okumaktayız ki, Büyücü Nektanebo [metinde Wedfanabus] gemi suretleri yapmış ve bu suretleri suya batırdığında, düşmanlarının gemileri de aynı minval üzere denizde batmış ve helak olmuştur. İmdi, astrolojinin ihtiyarat [eşref saati seçimi] bahsinde yazılmış olan kısmı bize öğretir ki, suretlerin ve benzeri şeylerin yapımı için takımyıldızlar dahi gözetilmelidir. [okunamadı]
Bazı Semavi Müşahedeler ve Kimi Suretlerin Tatbiki Hakkında
Sana şimdi, bu kabil suretlerin bazılarının tatbiki için iktiza eden semavi cisimlerin müşahedesini beyan edeyim, Şöyle ki, herhangi bir kimseyi bahtiyar kılmak için, şu unsurların talihli kılındığı bir suret yaparız, yani o kimsenin hayatının delili olan gösterge, hayat bağışlayan unsurlar, burçlar ve seyyareler. Bundan maada, yükselen burç, göğün ortası [medium coeli] ve bunların hâkimleri talihli kılınsın, keza Güneş'in mahalli ve Ay'ın mahalli, şans noktası, mezkûr şahsın doğumundan evvel vuku bulan ictima [kavuşum] yahut istikbalin [dolunayın] hâkimi, meşum seyyarelerin tesirleri bastırılmak suretiyle kuvvetlendirilsin. Lakin sefalet ve musibet getirecek bir suret yapmak istersek, bunun tam aksini yapmalıyız ve burada talihli kıldıklarımızı, uğursuz yıldızları yükselterek orada talihsiz kılmalıyız. Herhangi bir mahalli, diyarı, şehri yahut haneyi kutlu ve mamur kılmak için de aynı minval üzere hareket etmeliyiz, Keza mezkûr yerlerden herhangi birini tahrip etmek veya zarara uğratmak için de, helak etmek ve zarara sokmak istediğin insanın yükseleni altında bir suret yapılsın ve sen onun hayat evinin hâkimini, yükselenin hâkimini, Ay'ı, Ay evinin hâkimini, yükselen burcun hâkiminin ev sahibini, onuncu evi ve onun hâkimini talihsiz kılacaksın. İmdi, herhangi bir mahalleyi mamur etmek için, onun yükselenine talihli tesirleri yerleştir, birinci, onuncu, ikinci ve sekizinci evlerde ise yükselenin hâkimi ile Ay evinin hâkimini talihli kıl.
Lakin kimi hayvanları muayyen mahallerden kovmak, orada türememelerini yahut barınmamalarını temin etmek maksadıyla, [okunamadı] istediğin o hayvanın yükseleni altında bir suret yapılsın. [okunamadı]
kovmak istediğin şeyin sûreti ve benzerliği üzere olsun, şayet akrepleri herhangi bir yerden kovmak istersen, Akrep burcu Ay ile birlikte yükselirken bir akrep sûreti yapılsın, yükseleni (ascendent) ve onun yöneticisini, keza Mars’ın evinin yöneticisini uğursuz kılacaksın, yükselenin yöneticisini sekizinci evde uğursuz kılacaksın ve bunlar kötücül, karşıt yahut kare bir açıyla birleştirilsin, sûretin üzerine yükselenin, onun yöneticisinin, Ay’ın, günün yöneticisinin ve saatin yöneticisinin adı yazılsın. Onları sürmek istediğin yerin ortasında bir çukur kazılsın, aynı yerin dört köşesinden alınan toprak oraya taşınsın ve sûret, başı aşağı gelecek şekilde oraya gömülsün, bu esnada "Bu, akreplerin buraya bir daha gelmemeleri için gömülmesidir" denilsin ve diğerleri için de böyle yapılsın. Keza kazanç için, kişinin doğum anındaki yükseleni altında yahut kazancı celbetmek istediğin o yerin yükselimi altında bir sûret yapılsın, servet evi olan ikinci evin yöneticisini, yükselenin yöneticisiyle üçgen yahut altmışlık açıda birleştireceksin ve aralarında bir kabul (reception) bulunsun, on birinci evi ve onun yöneticisini, keza sekizinci evi kutlu kılacaksın, eğer yapabilirsen talih noktasını (part of fortune) yükselene yahut ikinci eve koyacaksın, sûret kazancı celbetmek istediğin o yere gömülsün yahut o yerden taşınsın. Keza uyuşma ve muhabbet için, sevilmesini istediğin kimsenin doğum yükseleni altında, Jüpiter gününde bir sûret yapılsın, yükseleni ve onuncu evi kutlu kıl, kötülüğü yükselenden gizle, onuncu evin yöneticisini ve uğurlu on birinci evin gezegenlerini, yükselenin yöneticisine kabul ile üçgen yahut altmışlık açıdan bağlamalısın, ardından muhabbete sevk etmek istediğin kimse için başka bir sûret yap, sevilmesini istediğin kişinin bir dostu yahut yoldaşı olup olmadığına bak, şayet öyleyse, ilk sûretin yükselenine göre on birinci evin yükselimi altında bir sûret yapılsın,
fakat bu taraf bir zevce yahut zevç ise, yedinci evin yükselimi altında yapılsın, şayet bir erkek kardeş, kız kardeş yahut kuzen ise, üçüncü evin yükselimi altında yapılsın ve benzerleri için de bu minval üzere hareket edilsin, ikinci sûretin yükseleninin göstericisini (significator), ilk sûretin yükseleninin göstericisine bağlanmış kıl, aralarında bir kabul olsun ve geri kalanı tıpkı ilk sûretteki gibi kutlu kılınsın, sonrasında her iki sûreti birbirine sarılır halde birleştir yahut ikinci sûretin yüzünü ilk sûretin sırtına koy, bunlar ipeğe sarılsın ve uzak bir yere atılsın yahut heba edilsin. Keza dileklerin kabulü, reddedilen, gasbedilen yahut başkasının mülkiyetinde olan bir şeyin elde edilmesi için, o şeyi talep eden kimsenin yükseleni altında bir sûret yapılsın, ikinci evin yöneticisinin, yükselenin yöneticisiyle üçgen yahut altmışlık açıdan birleşmesini sağla ve aralarında bir kabul bulunsun, mümkünse ikinci evin yöneticisi itaat eden burçlarda, yükselenin yöneticisi ise hükmeden burçlarda yer alsın, yükseleni ve onun yöneticisini kutlu kıl, yükselenin yöneticisinin geri harekette (retrograde), yanık (combust), düşüşte yahut karşıtlık evinde, yani kendi evinden itibaren yedinci evde olmamasına dikkat et, kötücüller tarafından engellenmesin, güçlü ve bir köşe evde bulunsun. Yükseleni, ikinci evin yöneticisini ve Ay’ı kutlu kılacaksın, kendisinden talepte bulunulan kimse için başka bir sûret yap ve bunu ona ait yükselen altında başlat, şayet o bir Melik yahut Prens ise, ilk sûretin yükselenine göre onuncu evin yükseleni altında başlat, şayet bir baba ise dördüncü evin, bir oğul ise beşinci evin altında başlat ve benzerleri için de böyle yap, ikinci sûretin göstericisini, ilk sûretin yükseleninin yöneticisine üçgen yahut altmışlık açıdan bağlanmış kıl, onu kabul etsin ve her ikisini de hiçbir engel olmaksızın güçlü ve kutlu kıl, bütün şerri onlardan defet.
Yapabilirsen onuncu ve dördüncü evleri yahut bunlardan herhangi birini kutlu kılacaksın, ikinci sûret tamamlandığında, onu ilkiyle yüz yüze birleştir, onları temiz bir ketene sar ve talepte bulunan kişinin evinin ortasına, güçlü bir talih anında, kutlu bir gösterici altında göm, ilk sûretin yüzü Kuzey’e, yahut daha iyisi, talep edilen şeyin bulunduğu yöne baksın, şayet talep sahibi, istenen şeyin nezdinde bulunduğu kimseye doğru gidecek olursa, gittiği yere kadar sûretleri yanında götürsün. Keza bir rüya sûreti yapılsın ki, uyuyanın başının altına konulduğunda, daha evvel zihninde tarttığı herhangi bir hususa dair hakiki rüyalar görmesini sağlasın, bunun şekli bir Meleğin kucağında uyuyan bir insan sûreti olsun, bunu Aslan yükselirken, Güneş Koç burcunda dokuzuncu evi tuttuğu sırada yapacaksın, insanın göğsüne arzulanan neticenin adını, Meleğin eline ise Güneş zekâsının (intelligence) adını yazacaksın.
Aynı suret Başak yükselirken, Mercury (cıva) dokuzuncu evde Koç burcunda talihli kılındığında yahut İkizler yükselirken Mercury talihli kılınıp Kova burcundaki dokuzuncu evi tuttuğunda yapılsın, Satürn'den talihli bir bakış açısıyla karşılansın ve üzerine Mercury ruhunun adı yazılsın. Aynı suret Terazi yükselirken de yapılsın, Venüs dokuzuncu evde İkizler burcundaki Mercury tarafından karşılansın ve üzerine Venüs Meleğinin adı kazınsın. Bundan gayrı aynı suret Kova yükselirken de yapılsın, Satürn şerefinde bulunduğu Terazi burcundaki dokuzuncu evi talihle elinde tutsun ve üzerine Satürn Meleğinin adı yazılsın. Keza Yengeç yükselirken de yapılsın, Ay Balık burcundaki Jüpiter ile Venüs tarafından karşılansın, dokuzuncu eve talihle yerleşsin ve üzerine Ay ruhunun adı yazılsın. Harikulade tesire sahip düş yüzükleri de yapılır, bunlar Güneş ve Satürn yüzükleridir, bunların kavuşumu ise Güneş yahut Satürn dokuzuncu evde şereflerinde yükseldiklerinde ve Ay dokuzuncu evde, doğum anının dokuzuncu evi olan o burçta Satürn ile birleştiğinde gerçekleşir, bu yüzüklerin üzerine Güneş yahut Satürn ruhunun adı yazılsın. Suretler bahsinde bu söylenenler kafi gelsin, zira artık bu tabiata dair olanı kendiliğinden de bulup çıkarabilirsin. Lakin şunu iyi bil ki bu tür suretler, içlerinde tabii, semavi, kahramanca, nefsani, şeytani yahut meleksi bir fazilet bulunmadıkça ya da bunlara yoldaşlık etmedikçe hiçbir işe yaramazlar. Fakat bir surete kim can verebilir yahut bir taşı, madeni, ahşabı veya mumu kim diriltebilir, taşlardan İbrahim'e evlatları kim çıkarabilir? Muhakkak ki bu Arcanum (gizli sır), dik başlı bir sanatkarın zihnine girmez, kendisinde olmayan şeyleri başkasına da veremez. Unsurları dizginleyerek, tabiatı alt ederek, felekleri tesirsiz kılarak meleklerin seyrini aşan, en nihayetinde bizatihi İlk Örnek mertebesine varıp aşkınlık sırrına eren ve onun bir iş ortağı haline gelen kimseden başkası bunlara malik olamaz, nitekim bu hususu daha sonra zikredeceğiz.
Semavi olanın nizamı ve taklidi üzere yapılan karakterler ile bunların bir cetvel vasıtasıyla remil şekillerinden nasıl çıkarıldığı üzerine
Karakterler de semavi varlıkların belirli bir hususi hassaya göre ve muayyen bir adette bir araya getirilmiş ışınlarından ortak bir pay alırlar, nitekim semaviler kendi aralarında türlü yollarla düşen ışın darbeleriyle nasıl muhtelif faziletler hasıl ederlerse, karakterler de bu ışınların muhtelif tesadüflerine göre türlü şekillerde uzatıldıklarında hızla çeşitli tesirler kazanırlar, hatta çoğu zaman tabii karışımların hassalarından çok daha müessir olurlar. Feleklerin hakiki karakterleri meleklerin yazısıdır, İbraniler arasında buna Malachim yazısı denir ki basiret sahibi her insanın okuyabilmesi adına felekteki her şey bununla tasvir ve işaret edilmiştir. Fakat bunlardan ileride bahsedilecektir, şimdilik remil şekillerinin noktalarını türlü biçimlerde birbirine bağlayarak ve şekilleniş tarzlarına göre onları türetildikleri Gezegenlere ve burçlara atfederek karakterler vücuda getirirler, bunların yapılışını takip eden cetvel gösterecektir.
Satürn'ün Karakterleri.
Ejderhanın Başının Karakterleri.
Muayyen bir benzerlik yoluyla bizatihi şeylerin kendisinden çıkarılan karakterler üzerine
Yukarıda Semavi Suretlerin benzerliğine göre değil, Amilin zihninin arzuladığı şeyin taklidine göre yapılan muayyen bir suret tarzından söz etmiştik. Karakterler bahsinde de durum aynı minval üzere anlaşılmalıdır, zira bu nevi karakterler, semavi suretlerle yahut Amilin zihninin arzuladığı şeyle zayıf da olsa muhtemel bir benzerlik taşıyan, eklemleri tam seçilemeyen suretlerden başka bir şey değildir, bu benzerlik ister suretin tamamından, isterse suretin bütününü ifade eden muayyen işaretlerinden ileri gelsin. Nitekim Koç ve Boğa karakterlerini boynuzlarından ötürü şöyle yaparız, İkizler'i kucaklaşmadan, Yengeç'i ileri ve geri gidişten, Aslan, Akrep ve Oğlak'ı kuyruklarından, Başak'ı başaktan, Terazi'yi teraziden, Yay'ı oktan, Kova'yı sulardan, Balık'ı ise balıklardan çıkarırız. Aynı minval üzere Satürn'ün Karakteri tırpandan, Jüpiter'in asadan, Mars'ın oktan veya kargıdan, Güneş'in yuvarlaklıktan ve altın parlaklığından, Venüs'ün aynadan, Mercury'nin asadan, Ay'ın ise hilal ve dolunay boynuzlarından meydana getirilir. Bunlardan gayrı, Burçların, Yıldızların ve Tabiatların karışımlarına göre karma Karakterler de teşkil edilir, tıpkı ateş üçlüsü, toprak üçlüsü, hava üçlüsü ve su üçlüsü karakterlerinde olduğu gibi, keza Gezegenlerin yüz yirmi kavuşumuna göre muhtelif Şekillerde pek çok mürekkep Karakter hasıl olur, nitekim Satürn ile Jüpiter'in yahut Satürn, Jüpiter ve Mars'ın birleşimi böyledir. Bunlar iki ve üçlü birleşimlerle örneklendiği gibi, diğerlerinden ve daha fazlasından da aynı surette tertip edilebilirler, burçların herhangi bir veçhesinde yahut derecesinde yükselen diğer Semavi suretlerin Karakterleri de suretlerin benzerliği üzerinden muhtasar bir tarzda çıkarılabilir, tıpkı Amilin zihninin arzuladığı şeyin taklidi yoluyla yapılanlarda olduğu gibi, muhabbet için şekiller birbirini kucaklayan ve birbirine itaat eden tarzda birbiriyle kaynaştırılır, buğuz içinse bilakis birbirinden yüz çeviren, çekişen, denk olmayan ve birbirinden kopuk şekiller kullanılır. Şimdi burada Hermes'in sabit yıldızlara ve Behenii yıldızlarına tahsis ettiği Karakterleri kaydedeceğiz, bunlar şunlardır,
Önceki bölümlerde kehanet türlerinden bahsetmiştik, lakin şunu belirtmek gerekir ki tüm bunlar, bütün sırların bilinmesi için en elzem anahtar vasfıyla astrolojinin kullanımını ve kurallarını iktiza eder. Hangi türden olursa olsun her kehanet, kökünü ve temelini astrolojiden alır, öyle ki onsuz pek az fayda sağlarlar ya da büsbütün faydasız kalırlar. Zira semavi varlıklar, bu aşağıdaki âlemde var olan ve vuku bulan her şeyin illetleri ve işaretleri olduğundan, astrolojik kehanet yalnızca semavi cisimlerin konumu ve hareketi vasıtasıyla, gizli yahut gelecekte vuku bulacak şeylere dair en kesin delilleri sunar. Bu hususta burada daha fazla söz söylemeyeceğiz, zira eskiler bu ilme dair muazzam ciltler kaleme almışlardır ve bunlar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh, ister fizyonomist beden, çehre, alın yahut ele baksın, ister kâhin rüyalar ya da alametler vasıtasıyla araştırsın, hükmün isabetli olabilmesi için göğün suretine de bakılması icap eder. Göğün suretinin hükümlerinden, benzerlik ve işaretlere dair karinelerle birlikte, göstergelerin hakiki manaları hasıl olur. Keza şayet olağanüstü bir alamet zuhur ederse, göğün sureti çıkarılmalıdır, ayrıca büyük kavuşumlardan ve tutulmalardan itibaren yılların devirlerinde daha önce vuku bulmuş hadiseler de incelenmelidir. Bundan gayrı, hükümdarların, milletlerin, krallıkların ve şehirlerin doğum haritaları, başlangıçları, tahta çıkışları, kuruluşları, devirleri, tekamülleri ve yönelimleri, bunların ne vakit zuhur edeceği ve semavi suretin hangi mevkiine tesadüf ettiği de araştırılmalıdır ki bütün bunlar vasıtasıyla nihayet mezkûr şeylerin akli ve muhtemel delaletine ulaşılabilsin. Rüyaların tabirinde de aynı minval üzere, fakat daha az zahmetle ilerlemeliyiz. Dahası, mizaçları bozulduğu vakit geleceği haber verenler, bunu ancak yıldızların yahut bunların aşağı mertebedeki vasıtalarının sevkiyle yaparlar, bundan ötürü onların kehanetleri de nihayetinde semavi kuvvetlere isnat edilmelidir, nitekim Lucanus’ta kadim Etrüsk kâhini hakkında şöyle okuruz,
Öğretilmişti ona şimşeğin hareketi, Lifli ve sıcak damarlar, Ve havada süzülen güzel bir tüyün seyri.
Şehir teftiş edildikten ve kurban kesildikten sonra, iç organların muayenesi nihayet semavi yıldızların dizilimi vasıtasıyla hükmü bildirmiştir. Kehanetlerin en dakiki olan ve yeryüzünün noktalarıyla kehanette bulunan remil dahi yukarıda zikrettiğimiz o on altı şekil vasıtasıyla, bunların hususiyetleri ve müşahedeleri üzerinden astrolojik bir tarzda hüküm verir. Kura ile yapılan bilcümle tabii kehanetler de buraya racidir, bunların kudreti gökten ve onları tatbik edenlerin zihninden gayrı hiçbir yerden neşet edemez. Zira bu aşağıdaki âlemde hareket ettirilen, sebeplendirilen yahut vücuda getirilen her ne varsa, zorunlu olarak yüceler âleminin hareketlerini ve tesirlerini taklit etmek mecburiyetindedir, nitekim bir kök, illet ve işaret olarak onlara irca olunur ve bunların hükmü astrolojik kurallarla beyan edilir. Buradan hareketle, semavi tesirler altında, muayyen sayılar, işaretler ve elverişli vakitlerde yıldızlar vasıtasıyla yapılan ve üzerlerine yazılar nakşedilen zar, dörtyüzlü (tetrahedron), altıyüzlü (hexahedron), sekizyüzlü (octahedron), onikiyüzlü (dodecahedron), yirmiyüzlü (icosahedron) gibi hendesi cisimler, atıldıklarında kehanette bulunma ve geleceği bildirme hususunda harikulade bir hassa kazanırlar, nitekim Roma’nın kaderini havi olduğunu okuduğumuz Praeneste zarları da böyleydi.
Kuraya Kehanet Hassasının Ne Vakit ve Nereden Arız Olduğu Hakkında
Kura vasıtasıyla hasıl olan hadiselerin, kuranın kendisinden gayrı, zorunlu olarak yüce ve gizli bir illeti bulunmalıdır, bu illet Aristoteles’in tesadüfü tarif ettiği neviden arizi bir illet olamaz. Zira illetler silsilesinde, Platonculara göre, arizi bir illet hiçbir surette ilk ve kafi illet olamayacağından, daha yükseğe bakmalı, neticeyi bilen ve murat eden bir illet bulmalıyız. İmdi, bu illeti cismani tabiatta değil, maddeden münezzeh ve cisimsiz cevherlerde aramalıyız, nitekim kurayı sevk ve idare eden, hakikatin delaletini bahşedenler bunlardır, tıpkı insanların nefislerinde, mücerret ruhlarda, semavi akıllarda yahut bizzat Tanrı’da olduğu gibi. İmdi, insanın nefsinde bu nevi kuraları yönlendirmeye kafi bir iktidar ve hassa mevcuttur, zira nefsimizde ilahi bir hassa, benzerlik, idrak ve her şeye dair bir kudret vardır. Birinci Kitapta beyan ettiğimiz üzere, her şey nefse tabii bir itaatle bağlıdır ve nefsin şiddetli bir arzuyla dilediği şeye doğru zorunlu olarak bir hareket ve tesir kabiliyeti gösterir, nefis şiddetli bir iştiyak mertebesine yükseldiğinde, tabii ve suni şeylerin bütün hassaları ve amelleri ona ram olur, işte o vakit her nevi kura böylesi bir zihnin meylini teyit eder ve hem bu zihinden hem de mezkûr iştiyak taşkınlığının en ziyade galebe çaldığı andaki semavi müsaitlikten harikulade geçiş hassaları iktisap eder. Bütün astrolojik suallerin aslı ve esası da budur, zira zihin herhangi bir arzunun taşkınlığıyla vecde geldiğinde, kendiliğinden en münasip ve en müessir vakti ve fırsatı yakalar, o vakit göğün sureti çıkarıldığında müneccim hüküm verebilir ve kişinin neyi arzu ettiğini, neyi öğrenmek istediğini açıkça bilebilir. Lakin kuralar her daim insan zihni tarafından idare olunmadığından, bilakis evvelce belirttiğimiz üzere diğer ruhların muavenetiyle de yönlendirildiğinden ve kâhinin zihni de her daim bahsettiğimiz o iştiyak ve heyecan taşkınlığına hazır bulunmadığından, eskiler arasında kurayı atmadan evvel mukaddes ayinler icra etmek, bu ayinlerde kurayı doğru sevk etmeleri için ilahi akıllara ve ruhlara yakarmak bir adet idi. Binaenaleyh, bu nevi kuraların haber verdiği her türlü kehânet, zorunlu olarak tesadüften yahut talihten değil, ruhani bir illetten neşet eder, mezkûr illetin kuvvetiyle kurayı atanın muhayyilesi yahut eli harekete geçer, ister bu kudret amili tatbik edenin nefsindeki şiddetli hissiyat taşkınlığından, ister semavi bir tesir ve fırsattan, isterse yukarıdan muavenet eden yahut harekete geçiren muayyen bir tanrısallık (thearkhia) ya da ruhtan kaynaklansın, bunlar ister
Kuralar, aşık kemikleri yahut zarların atılmasında ya da vaktiyle Homeros ve Vergilius kurası addedilen dizelerin denk gelişinde tecelli eder, nitekim Spartalı Aelius’un aktardığına göre Hadrianus vaktiyle bu yola başvurmuş, İmparator Traianus’un başına gelen de bu minvalde zikredilmiştir,
Zeytin dalıyla taçlanmış, adaklar sunan Şu uzaktaki kim, ak sakalını tanırız, Roma’yı kanunlarıyla ilk nizama sokan, Ve Cures’in o çorak, yoksul toprağından Ulu bir hükümranlığa yükselecek Roma Kralı.
Bu dizeler sayesinde kendisi imparatorluk makamına erişme ümidini boş yere beslemiş olmadı. İbraniler arasında ve hatta biz Hristiyanlar nezdinde de, kimi ilahiyatçıların bunu hoş görmesiyle, Mezmurlar’ın dizelerinden kuralar çekilir. Bunların haricinde başka kura türleri de mevcuttur, eskiler nezdinde kehanet vasfı taşımayan ve hasedin önüne geçmek gayesiyle yargıçların tayininde tarafımızca gözetilen beşeri kuralar bunlardandır, Cicero da Verres’e karşı nutkunda bunlara değinir, lakin bunlar meramımızın haricindedir, kehanetler ve din ile rabıtası olan ilahi ve mukaddes kuralara gelince, bunlardan bir sonraki kitapta bahsedeceğiz, ancak şu kadarını salık vermeliyim ki, kuraların önceden haber verme, gaipten haber alma yahut kehanet gücü her ne mertebede bulunursa bulunsun, bu güç onların salt kura oluşlarından değil, kendilerine bağlanan daha ulvi bir tesirin faziletinden neşet eder.
Şairlerin ve filozofların rivayetlerine göre cihanın ve semavi cisimlerin ruhu üzerine
Göklerin ve semavi cisimlerin, bu aşağıdaki varlıklar üzerinde açık bir iktidara, tesire ve faaliyete malik oldukları cihetle, can sahibi olmaları zaruridir, zira salt bir cisimden herhangi bir faaliyet sudur edemez. Bütün namdar şairler ve filozoflar bu sebeple cihanın ve cümle semavi cisimlerin bir ruha ve dahi akleden bir ruha sahip olması gerektiğini teyit ederler, nitekim Marcus Manilius, Augustus’a ithaf ettiği Astronomi bahsinde şöyle terennüm eder,
Hava, toprak, deniz ve ateşten türlü suretlerde Zuhur eden bu ulu cismani âlemi İlahi bir ruh idare eder, bir uluhiyet Hava ile dengelenmiş şu arzı Kudretli Jüpiter ayakta tutar.
Sen bu âleme, üçlü tabiatın her bir unsurunu Harekete geçiren bir ruh bahşedersin, onu Bütün uzuvlarına yayarsın ve bu ruh İki hareket feleğinde yuvarlanarak, Bölünmüş halde geri dönmek üzere akar.
Felsefenin kemaline ermiş olan Vergilius da şöyle söyler,
Evvelemirde göğü, arzı ve akıcı enginleri, Ayın parlak küresini ve Titan yıldızlarını İçten besleyen bir ruh, baştan başa yayılmış Ve bu muazzam yığına karışarak bir ruh zerk etmiştir, İnsanlar, hayvanlar ve kuşlar nesillerini buradan alır, Ve mermer pürüzsüzlüğündeki deryada yüzen canavarlar, Bu tohumlar semavi bir menşeden gelen ateşin bir kudret taşır, Lakin ağır toprakla prangalanmıştır.
Bu dizeler, cihanın yalnızca can veren bir ruha sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda ilahi akıldan pay aldığını ve aşağıdaki cümle şeyin menşeinin, faziletinin ve diriliğinin cihanın ruhuna tabi olduğunu ifade etmekten başka ne manaya gelebilir, bütün Platoncular, Pisagorcular, Orpheus, Trismegistus, Aristoteles, Theophrastos, İbn Sina, Gazali ve cümle Meşşai bunu ikrar ve tasdik eder.
BÖLÜM LVI. Aynı hususun akıl yoluyla teyit edilmesi
Cihan, felekler, yıldızlar ve unsurlar, bu aşağıdaki ve karışımlardan meydana gelmiş cisimlerde ruh husule getiren bir ruha sahiptir. Önceki kitapta zikrettiğimiz üzere, ruhun vasıtasıyla cisme raptedilen bir tinsel cevhere de maliktirler, zira nasıl ki cihan, parçaları bütün canlı mahlukların cisimlerinden ibaret olan yekpare bir bedense, bütün de parçalarından ne mertebe kâmil ve asil ise, cihanın cismi de her bir canlının cisminden o mertebe kâmil ve asildir. Âlemin bütün noksan cisimleri ile cüzlerinin ve sinekler ile kurtlar gibi her sefil mahlukun bir hayata layık görülüp hayata ve ruha mazhar olması, buna mukabil en mükemmel, en kâmil ve en asil bir beden olan âlemin tamamının ne hayata ne de ruha malik bulunması abesle iştigal olurdu, her şeye hayatı ve ruhu en bol şekilde ihsan eden semaların, yıldızların ve unsurların bizatihi hayattan ve ruhtan mahrum kalması ve tabiatları icabı onların neticesi olan her nebatın yahut ağacın, kendilerine vücut veren felekten, yıldızlardan ve unsurlardan daha asil bir mertebede bulunması da bundan az abes değildir, ve hangi aklıselim insan, kendi kendine üreyen şeylerde ve cismani tohumu bulunmayan mahlukatta pek sarih biçimde görüldüğü üzere, kendi kendilerine sayısız ağacı, nebatı ve mahluku var eden, dirilten, besleyen ve çoğaltan arzın ve suyun canlı olduğunu inkâr edebilir, unsurlar şayet bizatihi hayattan yahut ruhtan mahrum bulunsalardı, bu kabilden canlı mahlukatı ne husule getirebilir ne de besleyebilirlerdi. Lakin belki birileri bu neviden canlı mahlukatın arzın yahut suyun ruhu tarafından değil, semavi ruhların tesirleriyle peydahlandığını iddia edebilir, Platoncular buna cevaben derler ki, bir araz (accident), şayet bir alet sıfatıyla en yakın cevhere rabtedilmemişse bir cevher tevlit edemez, zira sanatkârından ayrılmış bir alet, sanatın gayesini hâsıl edecek hareketi gösteremez, tıpkı bunun gibi, hayati cevherlerden yahut bizatihi hayatın kendisinden pek uzakta bulunan birtakım arazlar mesabesindeki semavi tesirler de, bu aşağıdaki varlıklarda hayati bir cevher husule getiremezler. Ve Hermes (Mercurius), De Communi nam eserinde şöyle buyurur, âlemde ne varsa ya tezayüt yahut tenakus ile hareket eder, her ne hareket ederse onda behemehal hayat bulunmalıdır, mademki arz dahi bilhassa tevlit edici ve başkalaştırıcı bir hareketle hareket etmektedir, öyleyse bizatihi canlı olmalıdırlar. Theophrastos’un dediği gibi, şayet feleklerin canlılığından şüphe eden varsa, o kimse filozoftan sayılamaz, ve feleğin can sahibi olduğunu, dolayısıyla onun muharrikinin sureti olmadığını inkâr eden kimse de bütün felsefenin temelini yıkmış olur, binaenaleyh cihan canlıdır, ruha ve idrake maliktir, zira tohumdan hasıl olmayan nebatata hayat bahşeder ve çiftleşme yoluyla üremeyen hayvanlara his verir.
Cihanın ruhu ile semavi ruhların akıl sahibi oldukları ve ilahi idrakten pay aldıkları üzerine
Mezkûr ruhların akıl sahibi oldukları şu cihetle bedihidir,
Zira mezkûr ruhların cihanşümul amelleri kendi aralarında belirli ve daimî bir nizam dairesinde ittifak ettiğinden, tesadüfle değil, akılla idare edilmeleri icap eder, mezkûr akıl vasıtasıyla bütün tasarruflarına istikamet verip onları bir katiyete eriştirirler. Zira toprağa ait şeylerin aklına arzın, suya ait şeylerin aklına ise suyun malik olması zaruridir, diğerlerinde de durum böyledir, mezkûr akıl sayesinde her biri kendi vaktinde, mekânında ve nizamında neşvünema bulur, haleldar olduklarında tamir olunurlar. Binaenaleyh Filozoflar yerin ruhunu hakir bir cismin ruhu gibi telakki etmeyip, akli ve [okunamadı] olduğunu düşünürler.
Kendi amellerimizin akli sebepleri varken, Semavi ruhların ve kâinatın ruhunun kendi amellerinin akli sebeplerinden mahrum olduğunu öne sürmek pek abestir. Şayet (Platon'un buyurduğu vechile) âlem, bihakkın bizzat mutlak hayır tarafından mümkün mertebe en mükemmel surette halk edilmişse, şüphesiz yalnız hayat, his ve akıl ile değil, aynı zamanda idrak ile de mücehhezdir. Zira bir cismin kemali onun ruhudur ve daha mükemmel bir ruha malik olan cisim daha mükemmeldir, dolayısıyla Semavi cisimler en mükemmel mertebede olduklarından, en mükemmel zihinlere de malik olmaları zaruridir. Binaenaleyh bir idrakten ve zihinden pay alırlar, Platoncular da nizamlarının ve sebatlarının devamlılığıyla bunu ispat ederler, zira hareket mahiyeti icabı serbesttir, şayet bir idrak ve zihin tarafından idare edilmezse, hem de ta bidayetten en iyi yolu ve nihai gayeyi öngören mükemmel bir zihin tarafından sevk olunmazsa, kolaylıkla yoldan çıkabilir, bir o yana bir bu yana sapabilir. Ruhun içinde pek kudretli olan mezkûr kâmil zihin, tıpkı bizzat ruh gibi, Semavi cisimlerin ve Unsurların ruhları gibi, kendisine takdir edilen ameli hiç şüphesiz en muntazam ve kâmil surette idare eder. Zira cisimler en kudretli ruha mukavemet gösteremezler ve kâmil bir zihin de meşveretini ve kararını tebdil etmez. Âlemin ruhu bu sebeple her şeyi dolduran, her şeyi ihsan eden, her şeyi bağlayıp birbirine ören yegâne bir cevherdir, ta ki âlemin tek bir bünyesini husule getirsin ve tek bir nefes ve hayat ile, akli, Semavi ve bozulmaz üç nevi mahlukattan sadır olarak, birçok telden tek bir ses çıkaran yekpare bir saz gibi ahenk peydah etsin.
Semavilerin İsimleri ve Aşağı Âlem Üzerindeki Hükümleri Hakkında
Semavi ruhların isimleri, bu aşağı şeyler üzerindeki müteaddit kudret ve tesirlerine göre pek çok ve muhteliftir, bu sebeple kadimler kasidelerinde ve dualarında kullandıkları türlü isimleri onlara atfetmişlerdir. Bu hususta dikkat buyurmalısınız ki, Orpheus'un Teolojisine nazaran, mezkûr ruhların her birinin çift tesire malik olduğu rivayet edilir, bunlardan biri bilmede, diğeri ise kendi bedenine can vermede ve onu idare etmede tecelli eder. Bu mülahazayla Semavi feleklerde Orpheus evvelki tesire Bacchus, diğerine ise bir İlham Perisi (Musa) tesmiye eder. Bundan ötürü, evvelemirde kendi Perisiyle imtizaç etmemiş olan hiç kimse hiçbir Bacchus ile sarhoş olamaz. Dolayısıyla dokuz Perinin etrafına dokuz Bacchus tayin olunmuştur. Buradan hareketle dokuzuncu felekte [okunamadı]; yıldızlı semada Picionius ile Urania; Satürn feleğinde Amphietus ile Polyhymnia; Jüpiter feleğinde Sabazius ile Terpsichore; Mars feleğinde Bassareus ile Clio; Güneş feleğinde Trietericus ile Melpomene; Venüs feleğinde Lysius ile Erato; Merkür (Mercury - cıva) feleğinde Silenus ile Euterpe; Ay feleğinde ise Bacchus, Lyaeus ve İlham Perisi Thalia bulunur. Keza Unsurların feleklerinde de ruhları bu minval üzere tesmiye eder. Ateşe seyyareyi ve sabahı; havaya şimşekler saçan Jüpiter'i ve Juno'yu; suya Okyanus'u ve Tethys'i; toprağa ise Pluto ile Proserpina'yı vazeder, lakin büyücüler âlemin yahut kâinatın ruhuna âlemin Jüpiter'i, âlemin zihnine Apollo, âlemin tabiatına ise Minerva derler. Maada ateşe Vulcanus'u, suya Neptunus'u tayin edip onları muhtelif isimlerle yâd etmişlerdir. Keza Burçlar Kuşağının Yıldızlarında yahut mezkûr Yıldızların kalbine yerleşmiş ve oradan bütün Yıldızı idare eden ruhlarda da durum böyledir, yani Koç'un kalbine hususi bir Pallas, Boğa'nın kalbine hususi bir Venüs, İkizler'e hususi bir Phoebus, Yengeç'e Merkür, Aslan'a Jüpiter, Başak'a Ceres, Terazi'ye Vulcanus, Akrep'e Mars, Yay'a Diana, Oğlak'a Vesta, Kova'ya hususi bir Juno, Balık'ın kalbine ise hususi bir Neptunus yerleştirilmiştir.
Pallas Koç'u idare eder, Venüs Boğa'yı, Phoebus İkizler'i, Merkür Yengeç'i sevk eder ve Jüpiter Aslan'a rehberlik eder, Ceres Başak'ı, Vulcanus Terazi'yi harekete geçirir. Zira Akrep Mars'a aittir, güzel Diana Yay ile alakadar olur, Oğlak ile ilgilenir [okunamadı].
Ve pek kadim Orpheus, Musaeus'a hitaben yazdığı metinde, semavatın bunlardan gayrı daha nice tanrısallık (thearkhia) mertebelerini sayıp döker, adlarını, vazifelerini ve tasarruflarını beyan ederek hepsini hususi ilahilerle çağırır. Binaenaleyh hiç kimse bunların şerir ve aldatıcı ervahın adları olduğunu zannetmesin, bilakis onları kullanmasını bilen insanın hizmetine ve menfaatine amade kılınmak üzere, Hak Teâlâ tarafından âleme taksim edilmiş tabii ve ilahi kudretlerdir, nitekim kadim devirlerin kendisi de bu uluhiyetlerin her birine insanın muhtelif azalarını vakfetmiştir, tıpkı hafıza için kulağın ayrılması gibi; nitekim Vergilius da kulağı Phoebus'a ithaf ederek şöyle der, "Cynthius kulağımı çeker ve beni ikaz eder." Keza metanetin bir timsali olan ve kendisiyle ant içilen sağ eli, Livius'un beyanına göre Numa Pompilius sadakate vakfetmiştir; parmakları [okunamadı]
...ve Minerva'nın gözetimi altındadır, dizler ise merhamete vakfedilmiştir, bu sebepledir ki af dileyenler diz çökerler. Kimileri göbeği zevk ve sefanın makamı sayarak Venus'e adar, tüm azaları bir merkez sıfatıyla ona bağlayan bazıları ise onun Jupiter'e vakfedildiğini söyler. Nitekim Jupiter Hammon Mabedi'nde bir göbek tasviri tazim görür. Kadimler, her bir küçük uzvu ve eklemi kendi ilahlarına atfederek daha pek çok hususu müşahede etmişlerdir; şayet bunlar hakkıyla anlaşılır ve üzerlerinde hüküm süren hakiki ilahlar bilinirse, vazifelerinden asla şaşmazlar, zira kutsal metinler de bütün azalarımızın ulvi kuvvetlerce idare edildiğine şehadet eder ki bundan sonraki kitapta bu meseleden daha etraflıca bahsedeceğiz, üstelik yalnızca azalar değil, insanların her türlü meşgalesi de kendi ilahına taksim edilmiştir, avcılık Diana'ya, savaşlar Pallas'a, ziraat ise Ceres'e tevdi edilmiştir.
BÖLÜM LIX, Dünyanın yedi idarecisi olan Gezegenler ve bunların Majikal hitaplarda kullanılan muhtelif isimleri üzerine
Bundan gayrı, kadimler dünyanın bu yedi idarecisini (Hermes'in onları adlandırdığı veçhile) Saturn, Jupiter, Mars, Güneş, Venus, Mercury (cıva) ve Ay'ı pek çok isim ve sıfatla anmışlardır, nitekim Saturn'ü Caelus, tırpan taşıyıcısı, tanrıların babası, zamanın efendisi, yüce efendi, ulu, bilge, idrak sahibi, uzun bir devranın mahir devredicisi, derin bir vukufiyete sahip ihtiyar, gizli tefekkürün banisi, insanların kalplerine büyük düşünceler nakşeden yahut onları yeise düşüren, her şeyi helak eden ve muhafaza eyleyen, kudret ve iktidarı deviren ve yeniden tesis eden, gizli şeylerin bekçisi ve onları izhar eden, hayatın ve ölümün banisinin bulunmasına ve yitirilmesine sebebiyet veren şeklinde tavsif ederler. Keza Jupiter âdeta imdada yetişen bir Peder, semanın Hükümdarı, âlicenap, gürleyen, izzet ve şerefle yürüyen, sevincin ve hükümlerin Efendisi, bilge, sadık, hakikati gösteren, her şeyin hâkimi, iyilikte herkesi geride bırakan, zenginlik ve hikmetin Efendisi diye anılır. Mars ise Mavors, harpte muktedir, kanlı, silahlarda kudretli, kılıç taşıyıcısı, âlicenap, cüretkâr, boyun eğmez, asil, şimşek misali, büyük bir iktidara ve azgın bir hiddete malik olan, kendisine karşı durulduğunda kimsenin müdafaa bulamayacağı, kuvvetlileri ve kudretlileri helak eden, kralları tahtlarından indiren, hararet ve iktidarın Efendisi, ateşli hararetin ve kan seyyiyesinin Efendisi diye anılır, o ki cenk edenlerin kalplerini tutuşturur ve onlara cesaret bahşeder. Güneş; Phebus, Diespiter, Apollo, Titan, Pean, Phanes, Horus, Osiris diye çağrılır, tıpkı şu kehanette buyrulduğu gibi,
Zamanları tebdil eden, rüzgârı ve yağmuru bahşeden, Yıldızların Hükümdarı ve ölümsüz alevdir o.
Ona aynı zamanda Arcitenens, yakıcı ateşli, altın alevli, şualar saçan, ateş saçlı, altın saçlı, cihanın gözü, her şeyi gören Lucifer, her şeye hükmeden, nurun haliki, yıldızların Hükümdarı, ulu Efendi, hayırlı, bahtiyar, dürüst, pak, basiretli, idrak sahibi, bilge, bütün cihanın üzerine parlayan, can taşıyan bütün bedenleri idare eden ve onlara hayat veren, bütün yıldızları kendi tahtı altında tutan cihan prensi, bütün yıldızların ışığı, kendi vuslatıyla onların kuvvetini gölgeleyen, yakan ve galebe çalan, buna mukabil nuru ve ihtişamıyla cümle mahlukata ışık ve haşmet bahşeden denir, geceleyin Dionysus, gündüz ise fenalıkları defedici manasında Apollo diye çağrılır. Bu sebeple Atinalılar ona Alexicacon, Homeros ise [okunamadı], yani şerleri savuşturan demiştir. Cemalinden ve parlaklığından ötürü Phebus, ateşinin şiddetinden ötürü de Vulcanus diye anılır, zira onun kudreti nice ateşlerden mürekkeptir. Ona Güneş (Sun) de denir, zira bütün yıldızların nurunu kendinde barındırır, nitekim Asurlular ona "yegâne" manasına gelen Adad, İbraniler ise "has, zatına mahsus" manasına gelen Şemeş adını verirler.
Venus; Hanımefendi, besleyici, güzel, beyaz, latif, sevimli, kudretli, aşkın ve cemalin feyizli Hanımefendisi, çağların zürriyeti, insanların ilk atası diye çağrılır ki o, eşyanın başlangıcında farklı cinsleri neşvünema bulan bir muhabbetle birleştirmiş, ebedi bir nesille insanların ve hayvanların nevilerini tevali ettirmiştir, cümle safanın kraliçesi, sürurun Hanımefendisi, cana yakın, ünsiyet sahibi, merhametli, her şeyi hüsnüniyetle karşılayan, fanilere daima cömert davranan, muzdariplerin haline bir ananın şefkatini lütfeden, beşeriyetin sığınağı, hiçbir anı hayır işlemeden geçirmeyen, her şeye iktidarıyla galebe çalan, yüce olanı alçağa, kuvvetliyi zayıfa, asili rezile râm eden, her şeyi ıslah ve tesviye eyleyendir, her iki cinste de her türlü meşrebe sahip bulunduğu için ona Aphrodite denir, ışık getiren, Güneş'in yıllarını aydınlığa kavuşturan manasında Lucifera diye tesmiye edilir, Güneş'i takip ettiğinde Hesperus, ne kadar çetin olursa olsun her şeyin içinden rehberlik edip geçirdiği için Phosphorus diye adlandırılır. Mercury (cıva); Jupiter'in oğlu, tanrıların münadisi, tanrıların tercümanı, Stilbon, yılan taşıyıcı, asa taşıyıcı, ayakları kanatlı, fasih, kazanç getiren, bilge, akıl sahibi, metin, cesur, hayırda ve şerde muktedir, Güneş'in kâtibi, Jupiter'in ulakçısı, ulvi ve süfli mabutlar arasındaki elçi, erkeklerle erkek, dişilerle dişi, her iki cinste de gayet feyizli diye anılır, Lucanus ise onu tanrıların hakemi diye tesmiye eder. Ona Hermes, yani tercüman da denir, zira her türlü zulmeti aydınlığa kavuşturur ve en gizli olan şeyleri faş eder. Ay ise Phebe diye çağrılır,
Diana, Lucina, Proserpina, Hekate, aylık döngüye tabi olan [Menstruous], yarım suretli, geceye ışık saçan, sessizce gezinen, iki boynuzlu, bir koruyucu, bir gece yürüyüşçüsü, boynuz taşıyan, göklerin kraliçesi, tanrıların en yücesi, göksel tanrı ve tanrıçaların ilki, ruhların kraliçesi, bütün unsurların efendisi, yıldızların kendisine cevap verdiği, mevsimlerin emriyle döndüğü, unsurların hizmet ettiği, işaretiyle şimşeklerin soluduğu, tohumların filizlendiği, bitkilerin boy verdiği, meyvenin asli kaynağı, Phoebus'un kız kardeşi, hafif ve parıldayan, ışığı bir gezegenden diğerine taşıyan, nuruyla tüm kudretleri aydınlatan, yıldızların türlü geçişlerini zapt eden, Güneş'in devirleriyle muhtelif ışıklar dağıtan, ulu güzellikteki hanımefendi, yağmurların ve suların efendisi, zenginlikleri bahşeden, insanoğlunun dadısı, tüm devletlerin yöneticisi, lütufkâr, merhametli, denizde ve karada insanları muhafaza eden, talihin bütün fırtınalarını dindiren, kaderi tanzim eden, yeryüzünde yetişen her şeyi besleyen, türlü ormanlarda başıboş dolaşan, gulyabanilerin hiddetini dizginleyen, yeryüzünün yarıklarını kapatan, başının bir hareketiyle göğün ışığını, denizin şifalı ırmaklarını ve cehennem ehlinin kederli sessizliğini çekip çeviren, dünyaya hükmeden, cehennemi ayakları altına alan, haşmetinden havada kanat çırpan kuşların, dağlarda gezinen yabani hayvanların, toprak altında gizlenen yılanların, denizde yüzen balıkların titrediği ulu varlık. Lakin yıldızların ve gezegenlerin bu ve benzeri isimleri, onların sıfatları, lakapları ve çağrılışlarına gelince, bu erdemlerin gücü büyüktür. İnsanların sözleri ise şüphesiz birtakım doğal şeylerdir.
Daha fazlasını bilmek ve daha derin bir tecessüsle araştırmak isteyen kimse, Orpheus'un ilahilerine müracaat etmelidir, zira onları layıkıyla fehmeden kimse, doğal maji ilminde büyük bir idrake vasıl olmuştur.
İnsan Beddualarının Kendi Güçlerini Harici Şeyler Üzerine Doğal Olarak Nakşettiği, İnsan Zihninin Tabi Olma Derecelerinin Her Biri Vasıtasıyla Akledilir Dünyaya Nasıl Yükseldiği ve Daha Ulvi Ruhlar ile Akıllara Nasıl Benzediği Üzerine
Göksel ruhlar, erdemlerini göksel bedenlere neşreder, onlar da bunları şu hissedilir dünyaya aktarırlar.
Zira yersel kürenin erdemleri, göksel olandan gayrı bir sebepten neşet etmez. Bu sebeple, onlar vasıtasıyla amel etmek isteyen majisyen, gizemli kelimeler ve mahirane bir hitabet tarzı kullanarak, birini diğerine celbedip üstün olanların zekice bir yakarışına müracaat eder, yine de aralarındaki karşılıklı bir muvafakat sayesinde meydana gelen doğal bir kuvvet vasıtasıyla nesneler ya kendi rızalarıyla tabi olur yahut bazen istemeyerek de olsa çekilirler. Nitekim Aristoteles Mistik Felsefe'sinin altıncı kitabında der ki, bir kimse bağlama yahut efsun yoluyla Güneş'e veya diğer yıldızlara yalvarıp arzu edilen işe yardımcı olmalarını niyaz ettiğinde, Güneş ve diğer yıldızlar onun sözlerini işitmezler, lakin aralarındaki büyük birlik sebebiyle dünya parçalarının karşılıklı olarak birbirine tabi olduğu [hiyerarşi] ve rıza gösterdiği müşterek bir dizilim ve rabıta gereğince belirli bir surette harekete geçerler, tıpkı insan bedeninde bir uzvun hareketinin diğerince hissedilmesiyle o uzvun da kımıldaması ve bir arpta bir telin titreşmesiyle diğer telin de harekete geçmesi gibi. Böylece, bir kimse dünyanın herhangi bir cüzünü harekete geçirdiğinde, o hareketin idrak edilmesiyle diğer cüzler de harekete geçmiş olur. Binaenaleyh, birbirini takip eden şeylerin tabi oluşunun bilgisi, bütün hayret verici ameliyatın temelidir ki bu bilgi, üstün olanın cezbedici kudretini icra etmek için zaruridir.
Dünyanın cüzleri birbirini karşılıklı olarak çektiğinden ötürü, kelimelerle yakaran bir majisyen, fıtrata uygun güçlerle amel eder, kimini bir diğerine duyduğu muhabbetle sevk eder, kimini birbirini takip etme mantığıyla çeker yahut şeylerin zıtlığı, farklılığı ve erdemlerin çokluğundan ileri gelen adavet sebebiyle birbirini defetmesini sağlar, bu erdemler her ne kadar zıt ve farklı olsalar da bütünü yetkinleştirirler, kimi zaman da göğe yabancı olmadığından, göksel erdemin bahşettiği bir iktidar yoluyla şeyleri tazyik eder. Dolayısıyla bir insan, herhangi bir bağlama veya efsunlamanın tesirini kabul ettiğinde, bunu akli ruhuyla değil, hissi ruhuyla kabul eder, şayet herhangi bir cüzünde muzdarip olursa, bu ızdırap hayvani cüzüne aittir. Zira onlar arif ve akıl sahibi bir insanı akıl yoluyla çekemezler, lakin bu intiba ve kuvveti his vasıtasıyla kabul ettirirler, nitekim insanın hayvani ruhu, göksellerin tesiri ve dünya nesnelerinin iştirakiyle, önceki ve tabii mizacının ötesinde bir hâle bürünür. Tıpkı bir evladın, yorgun düşmüş olsa bile kendisini besleyip korusun diye istemeyerek de olsa babasını çalışmaya sevk etmesi ve hâkimiyet kurma arzusunun kişiyi tahakküm elde etmek için öfkeye ve türlü meşakkatlere sürüklemesi gibi. Tabiatın acziyeti ve sefalet korkusu, insanı zenginliği arzulamaya iter. Kadınların ziyneti ve güzelliği de şehveti tahrik eden bir vesiledir. Mahir bir müzisyenin ahengi, dinleyenleri muhtelif heyecanlara sevk eder ki bunların bir kısmı sanatın ahengine kendi rızalarıyla uyar, diğerleri ise hisleri esir düştüğü ve akılları bu şeylere dikkat kesilmediği için istemeyerek de olsa hâl ve hareketleriyle buna tabi olurlar. Fakat avam tabakası, bu kabil efsunlama ve bağlamalara mutat olduklarından ötürü ne hayret eder ne de bunlardan nefret duyar, lakin bilmedikleri ve alışık olmadıkları diğer tabii şeylere hayret ederler. Bu yüzden hataya düşerek, hakikatte tabiat gereği ve tabiata muvafık olan şeylerin tabiatın fevkinde yahut tabiata mugayir olduğunu zannederler. Bilmeliyiz ki, her üstün olan, kendi derecesinde ve nizamında kendisinden bir alttakini harekete geçirir, bu durum yalnızca cisimlerde değil, ruhlarda da böyledir. Böylece evrensel ruh [okunamadı] harekete geçirir, akli olan da hissi olan üzerinde tesir gösterir ve
bitkisel olanın üzerine tesir eder ve âlemin her bir cüzü bir diğerine tesir eder, her bir cüz bir diğeri tarafından harekete geçirilmeye elverişlidir ve bu aşağı âlemin her bir cüzü, hayvan bedeninin bir cüzünün diğerinden etkilenmesi gibi, kendi tabiatı ve kabiliyeti uyarınca göklerden etkilenir. Ve daha üstün olan aklî âlem, kendi altındaki her şeyi harekete geçirir ve bir bakıma aşağı âlemde bulunan ilk varlıktan sonuncusuna kadar bütün aynı varlıkları ihtiva eder. Bu sebeple semavî cisimler, unsurî âlemin mürekkep, oluşa tabi ve hissedilir cismini, muharrik akıl olan birincil akla tâbi bulunan üstün, daimî ve ruhanî cevherler vasıtasıyla çevreden merkeze doğru hareket ettirir, fakat bu, Tanrı'nın kelâmı tarafından bahşedilen kudrete dayanır, ki Babil'in bilge Kildanîleri bu kelâma sebeplerin sebebi derler, zira bütün varlıklar ondan hâsıl olur ve ondan sonra gelen ikinci mertebedeki muharrik akıl da ona tâbidir, bu da mezkûr kelâmın, var olan her şeyin kendisinden hakikaten vücut bulduğu ilk fail ile birliği sebebiyledir.
Kelâm bu bakımdan Tanrı'nın suretidir, muharrik akıl da kelâmın suretidir, bizim kelâmımız ise ruhun suretidir, ki ruh onun vasıtasıyla tabiî şeyler üzerinde tabiî olarak tesir icra eder, zira tabiat onun eseridir. Ve bunların her biri, bir babanın oğlunu kemale erdirmesi gibi kendisinden sonrakini kemale erdirir ve sonrakilerden hiçbiri öncelikli olan olmaksızın var olamaz. Zira bunlar kendi aralarında nizami bir tabiiyet bağıyla birbirine bağlıdır, öyle ki sonraki olan bozulduğunda, göklere, ardından evrensel ruha ve nihayet bütün diğer mahlûkatın kendisiyle var olduğu ve bizzat kendisi de Tanrı'nın yaratıcı kelâmı olan aslî failde bulunan muharrik akla varıncaya dek kendisinden hemen önceki şeye rücu eder, nihayetinde her şey mezkûr kelâma döner. Şu halde bizim ruhumuz da bu süflî şeyler üzerinde şaşılacak bir iş ortaya koymak dilerse, onların mebdeine nazar etmelidir ki onun vasıtasıyla kuvvet bulup aydınlansın ve bizzat ilk failden her bir mertebe boyunca tesir etme kudretini elde etsin. Bu sebeple yıldızların cisimlerinden ziyade ruhlarını ve semavî cismanî âlemden ziyade semavât-üstü ve aklî âlemi tefekkür etmekte daha gayretli olmalıyız, zira o daha şereflidir, her ne kadar bu cismanî olan da mükemmel ve ötekine varan yol olsa da, zira bu vasıta olmaksızın üsttekinin tesirine erişilemez. Misal vermek gerekirse Güneş, yıldızların sultanıdır, nur ile dopdoludur, fakat bu nuru diğer bütün yıldızların fevkinde olarak kavranılır âlemden alır, çünkü onun ruhu kavranılır ihtişamı kabule daha müsaittir. Bu yüzden Güneş'in tesirini celbetmek isteyen kimse, yalnızca zahirî nurun müşahedesiyle değil, bâtınî nurun tefekkürüyle de Güneş'e nazar etmelidir. Ve bunu, Güneş'in ruhuna rücu etmedikçe, ona benzer hale gelmedikçe ve onun kavranılır nurunu, cismanî bir gözün hissedilir nuru kavraması gibi aklî bir nazarla idrak etmedikçe hiçbir insan yapamaz. Zira böyle bir kimse onun nuruyla dolacaktır ve onun ulvî Âlem tarafından nakşedilen bir tâli suret niteliğindeki nurunu kendi içine kabul edecektir, aklı bu aydınlanmayla donanıp hakikaten ona benzer kılındığında ve onun desteğine mazhar olduğunda, nihayet o en yüce parlaklığa ve ondan pay alan bütün suretlere vasıl olacaktır. Ve en yüce mertebenin nurunu aldığında ruhu kemale erecek, Güneş'in ruhlarına benzer kılınacak, doğaüstü faziletin erdemlerine ve tenevvürüne vasıl olacak ve şayet ilk faile iman etmişse bunların kudretinden nasibini alacaktır. Bu yüzden evvelemirde ilk failden inayet dilemeli, yalnızca dille değil, dindarane bir tavır ve niyazkâr bir ruhla, hem de bolca, fasılasız ve ihlasla dua ederek zihnimizi aydınlatmasını ve ruhlarımızda peydahlanan karanlığı izale etmesini niyaz etmeliyiz.
Pek Muhterem Prens, Wyda'lı Hermannus'a, Prens Seçmen, Vestfalya ve Angarya Dükü, Kolonya ve Paderborn Başpiskoposu Hazretlerine
Kadim Müneccimlerin pek mükemmel bir kanaati vardı (pek Muhterem Prens), bu hayatta, zihnimizin mükemmelliğinden sapmamaktan başka hiçbir şeye daha fazla gayret sarf etmememiz icap ettiği yönünde, ki onun vasıtasıyla Tanrı'ya en ziyade yaklaşır ve tanrısallık (thearkhia) vasfına bürünürüz, beyhude bir ataletle uyuşarak fani bedenimizin zaaflarına ve nefsin günahlarına meyledersek onu kaybederiz, adeta sapkın şehvetlerin karanlık uçurumlarından aşağı yuvarlanmış gibi oluruz.
Bu yüzden zihnimizi öyle tanzim etmeliyiz ki kendi başına kalarak kendine layık şeyleri tefekkür etsin, yapsın ve işlesin. Fakat bunu bizim için yalnızca ve fevkalade güçlü bir surette ilahî ilmin marifeti yerine getirir. Onun azametini hatırlayarak her daim ilahî tetkiklerle meşgul olduğumuzda, hikmetli ve gayretli bir tahkikle her an ilahî şeyleri tefekkür eder ve mahlûkatın bütün mertebelerinden bizzat Aslî Örnek'e (Arketiğe) kadar yükselerek bütün şeylerin şaşmaz kudretini ondan alırız, bunu ihmal edip yalnızca tabiî ve dünyevî şeylere bel bağlayanlar ise ekseriyetle muhtelif hatalar ve yanılgılarla şaşkına dönerler. Zira ilahî şeylerin bu marifeti zihni hatalardan arındırır ve onu ilahî kılar, amellerimize şaşmaz bir kudret bahşeder, bütün şerir ruhların hilelerini ve engellerini uzaklaştırır ve onları emirlerimize amade kılar, hatta iyi melekleri ve âlemin bütün kuvvetlerini dahi hizmetimize mecbur eder, zira amellerimizin kudreti bizzat Aslî Örnek'ten neşet etmektedir. Ona yükseldiğimizde bütün mahlûkat zaruri olarak bize itaat eder ve göklerin bütün korosu peşimizden gelir. Zira (Homeros'un dediği gibi) Jüpiter harekete geçtiğinde tanrıların hiçbiri makamında oturmaya cüret edemezdi ve derhal (Aristofanes'in dediği gibi) emirlerini icra etmek kendi hakkı olan tanrılardan biri vasıtasıyla hükmeder, o da vazifesi icabı dileklerimizi arzumuza göre yerine getirir. Şu halde (pek Muhterem Prens) mademki zatınıza ilahî ve ölümsüz bir ruh bahşedilmiştir, ilahî inayetin iyiliğini görerek
kaderin sevki ve tabiatın cömertliği sizi öyle donatmıştır ki, idrakinizin keskinliği ve duyularınızın kusursuzluğu sayesinde temaşa edebilir, araştırabilir, tefekkür edebilir, ayırt edebilir ve tabii şeylerin hoş tiyatrolarını, semaların yüce menzilini ve ilahi şeylerin en çetin geçitlerini baştan başa yarıp geçebilirsiniz, yüksek erdem bağlarıyla size bağlanmış olan ben, hakiki surette öğrendiğim İlahi ve Törensel Büyü’nün o sırlarını tüm kanaatlerin doğru bir muhasebesiyle bildirmekle ve bu şeylerin bilgisini gizlememekle borçluyum, gerek Mısırlıların ve Keldanilerin o kadim rahipleri olan Mecusilerin, Babillilerin antik peygamberlerinin, İbranilerin Kabalacıları ve İlahi Büyücülerinin, gerekse Yunanistan’ın en derin felsefecileri olan Orfeusçuların, Pisagorcuların ve Platoncuların, dahası Hintlilerin Brahmanlarının, Etiyopya’nın Çıplak Bilgelerinin [Gymnosophist] ve Dinimizin bozulmamış İlahiyatçılarının bu meselelere dair naklettikleri her ne varsa, eski devirlerde hangi kelamın tesiri, Mühürlerin kudreti, Hayır duaların ve lanetlerin hangi efsunlarıyla ve hangi müşahedelerin faziletiyle böylesine hayret verici ve harikulade mucizeler meydana getirdiklerini Gizli Felsefe’nin bu üçüncü kitabında size fısıldayarak, bugüne değin Kimmer karanlıklarında [okunamadı] gömülü kalmış ve unutuluşun koyu gölgesine sarılmış olan şeyleri ışığa çıkarıyorum. Bu sebeple, Gizli Felsefe yahut Büyü’nün bu üç kitabında, hem zihnen hem bedenen pek büyük bir emek, zahmet ve ihtimamla meydana getirdiğimiz noksansız ve kusursuz bir eseri şimdi sizlere takdim ediyoruz, gerçi kelam cihetinden süssüzdür, lâkin muhteva cihetinden hakikaten fevkalade işlenmiştir, bu yüzden yalnızca şu lütfu dilerim ki, henüz gençliğimizde, lisanımızın kaba, üslubumuzun toy olduğu günlerde kaleme aldığımız bu kitaplarda hitabetin zarafetini yahut sözün inceliğini aramayasınız, zira artık bir nutkun letafetine değil, sadece cümlelerin intizam ve silsilesine nazar etmekteyiz, sözün zarafetini daha az gözettik, onun yerine muhtevanın zenginliği kaim oldu, Büyü’nün sırlarına dair ifşa etmeyi vadettiğimiz hususları kudretimiz yettiğince yerine getirir ve vicdanımızı meşru bir borçtan halas edersek vazifemizi kâfi derecede ifa ettiğimize kaniyiz. Fakat hiç şüphesiz, bilhassa kendilerini Tanrı’ya yakın ve tanrısallık (thearkhia) ile baştan ayağa dolup taşmış sayan, kehanet yapraklarını pervasızca sorgulayan, daha okumadan ve hakkıyla anlamadan eserlerimizi yargılayıp ateşe mahkûm etmeye cüret edecek alaycı Sofistlerin birçoğu aleyhime birleşecektir (çünkü böylesi bir marul onların dudaklarına uygun düşmez ve böylesi tatlı bir merhem onların burunlarına yaramaz [NOT: 'Her ağzın tadı bir değildir' anlamında antik bir nükte], ayrıca küller altında kendini güçbela zapt eden, bana karşı besledikleri o kadim nefret kıvılcımı sebebiyle de böyle davranacaklardır). Bu nedenle (ey En Parlak Prens ve âlim Başrahip), erdeminizin liyakatine atfettiğim ve artık size ait kılınan bu eseri bilhassa sizin takdirinize arz eder ve himayenize emanet ederiz, ta ki o alçak ve gaddar Sofistler haset ve garazlarının kaba cinnetiyle bu eseri lekelemeye kalkarlarsa, ferasetinizin nüfuzu ve hükmünüzün safiyetiyle onu saadetle koruyup müdafaa edesiniz.
Büyü Yahut Gizli Felsefe’nin Üçüncü ve Son Kitabı
Dinin Lüzumu, Kudreti ve Faydası Üzerine
Dinin kaidelerini layıkıyla bilip anlamamızı, İlahi Din vesilesiyle hakikate nasıl erişmemiz ve hakikati idrak edebilecek tek vasıta olan aklımızı ve ruhumuzu nasıl doğru hazırlamamız gerektiğini bize öğreten [okunamadı]. Zira Büyücülerin müşterek kanaatidir ki, akıl ve ruh iyi bir halde olmadıkça beden sıhhat bulamaz, lakin bir insanın hakikaten afiyette olması, beden ve canın öyle bir rabıta ve ahenk içinde bulunmasıyladır ki aklın ve ruhun sebatı bedenin kuvvetlerinden geri kalmasın, oysa sarsılmaz ve metin bir aklı (der Hermes) hayatın iffetinden, takvadan ve nihayet İlahi Din’den gayrı bir yolla elde edemeyiz, çünkü mukaddes Din aklı arındırır ve onu İlahileştirir, bir Tabibin bedenin sıhhatine ve bir Çiftçinin toprağın kuvvetine yardım etmesi gibi tabiata yardım eder ve fıtri kudretleri pekiştirir. Bundan ötürü, Dini bir kenara bırakıp yalnız tabii şeylere nazar edenler, ekseriyetle şerli ruhlar tarafından iğfal edilmeye müheyyadır, lakin Dinin marifetinden günahlara karşı istihfaf ve şifa, habis ruhlara karşı ise bir siper neşet eder, hulasa Tanrı nezdinde, kendisinin Ölümsüz tanrılardan uzak olduğu derecede diğer insanlardan üstün olan, tam manasıyla dindar ve hakiki surette Mütedeyyin bir insandan daha makbul ve sevimli hiçbir şey yoktur, binaenaleyh evvela arınarak kendimizi ilahi takvaya ve Din’e teslim ve tevdî etmeliyiz, ardından duyularımız uykuya dalmışken, sükûnet içinde bir zihinle o İlahi ve leziz Kevser’i (Zekeriya peygamberin bakireleri neşelendiren Şarap dediği Kevser’i) intizar etmeli, tanrıların ve rahiplerin baş hükümdarı, yeniden doğuşun banisi, eski şairlerin iki kez doğduğunu terennüm ettikleri ve kalplerimize en İlahi nehirlerin aktığı o fevkalfelek [gökler ötesi] Bacchus’ü tesbih ve takdis etmeliyiz.
Dinde Sır Olan Şeylerin Gizlenmesi Üzerine
Bu ilmi tahsil etmeyi arzulayan sen, her kim isen, sükût et ve böylesine mukaddes bir gayeyi Dindar sadrının gizli hücrelerinde sebatla sakla, zira (Mercury (cıva) der ki) Uluhiyetin böylesine azim heybetiyle dopdolu bir kelamı halkın bilgisine saçmak, dinsiz bir ruhun alametidir, ve İlahi Platon kutsal ve gizli sırların avama ifşa edilmemesini emretmiştir, Pisagor ve Porfirios da müntesiplerini Dini bir sükûta vakfetmişlerdir, keza Orfeus, mukaddes şeylerin Törenlerine kabul ettiği kimselerden dinin dehşetengiz bir otoritesiyle sükût yemini talep etmiştir, nitekim mukaddes kelama dair mısralarında şöyle terennüm eder,
Fakat sizler, kutsal yasaları hiçe sayan nâmahremler, Uzaklaşın buradan, bir daha asla geri dönmeyin.
Her şeyin Müellifi olan, asla ölmeyen O Varlık.
Nitekim Vergilius’ta da Sibylla hakkında şöyle okuruz, "Tanrıça yaklaşıyor, uzaklaşın, ey nâmahremler uzaklaşın buradan," Diye haykırır Kâhin, "ve onun koruluğundan elinizi eteğinizi çekin."
Bundan ötürüdür ki Ceres Eleusina’nın kutsal gizemleri icra edilirken, tellal nâmahrem avamın çekip gitmesini ilan eder ve yalnızca erginlenmeye layık görülenler kabul edilirdi, Esdras’ta da İbranilerin Kabalistik sırrına dair şu buyruğu okuruz; bu durum şu dizelerde dile getirilmiştir, "Bu kitapları kavminin hikmet sahiplerine teslim edeceksin, zira onların yüreklerinin bu sırları kavrayabileceğini ve saklayabileceğini bilirsin." Bu sebeple Mısırlıların dinî ciltleri ve ayinlerinin sırlarına taalluk eden metinler kutsanmış kâğıttan yapılırdı, bunlara kolayca anlaşılamayacak ve kendilerinin kutsal adını verdikleri harfleri nakşederlerdi. Macrobius, Marcellinus ve diğerleri, bu neviden yazıların nâmahremlerce bilinmesi tehlikesine binaen bunlara Hiyeroglif denildiğini ifade ederler; Apuleius dahi bu hususa şu kelamıyla şehadet eder, "Kurban merasimi nihayete erdiğinde, gizli ve kuytu bir hücreden, anlaşılması güç harflerle işaretlenmiş bazı kitaplar çıkardı; bunlar zihinde tasarlanan kelamı, kısmen bu neviden hayvan suretleriyle, kısmen de tekerlek misali eğrilip büğrülen, asma filizleri gibi sımsıkı dolanan düğümlü şekillerle muhtasar sözlere dönüştürerek metnin okunmasını nâmahremlerin merakından muhafaza etmekteydi." Binaenaleyh, sükût eder ve dinde sır olan şeyleri gizlersek, bu ilmin layık talebeleri oluruz; zira Tertullianus’un buyurduğu veçhile, sükût ahdi Dine borçtur, lâkin hilafına hareket edenler pek büyük bir tehlike içindedir. Nitekim Apuleius Kutsal Yazıların sırlarına dair şöyle der, "Söylemek caiz olsaydı söylerdim; işitmek caiz olsaydı bilirdiniz; ne var ki hem kulaklar hem de dil, pervasız bir merakın vebaline müştereken ortak olurdu." Yine okuruz ki, trajedya şairi Theodorus, Yahudi Kutsal Metinlerinin gizemlerinden bazı kısımları bir masala aktarmaya kalkıştığında görme yetisinden mahrum bırakılmıştır. İlahi yasadan bazı cüzleri Grek diline tercüme etmeye girişen Theopompos’un da zihni ve ruhu derhal muğlaklaşmış, akabinde bu hâlin ne sebeple başına geldiğini Tanrı’dan yakarışla sual ettiğinde, rüyasında, İlahi şeyleri uluorta neşrederek onları alçakça kirlettiği cevabını almıştır. Gizli şeylere fazlasıyla meraklı olan Numenius da, Tanrıça Eleusina’nın kutsal gizemlerini tevil edip neşrettiği için İlahi kudretlerin gazabına uğramıştır; zira rüyasında Eleusis tanrıçalarını bir genelevin önünde fahişe kisvesi içinde görmüş, bu duruma hayret ettiğinde tanrıçalar hiddetle, kendisinin onları iffetlerinden zorla koparıp gelip geçen herkese peşkeş çektiğini söylemişlerdir; böylelikle tanrıların ayinlerinin ifşa edilmemesi gerektiği kendisine ihtar olunmuştur. Bu yüzden, Tanrı’nın ve tabiatın gizemlerini muhtelif muammalarla örtüp gizlemek Kadimlerin daima en mühim gayreti olmuştur; Hintler, Brahmanlar, Etiyopyalılar, Farslar ve Mısırlılar da bu kurala riayet etmiştir; Hermes Trismegistus [NOT: Metindeki "Adercurins" yazımı Mercurius Trismegistus'a işaret etmektedir], Orpheus ve tüm kadim şairler ile filozoflar, Pythagoras, Sokrates, Platon, Aristoksenos ve Ammonios bu sırlara lekesiz bir bağlılık göstermiştir. Bu sebepledir ki Plotinos, Origenes ve Ammonios’un diğer müritleri (Porphyrios’un Plotinos’un Talim ve Terbiyesi hakkındaki kitabında naklettiği üzere), üstatlarının buyruklarını asla neşretmeyeceklerine dair yemin etmişlerdir. Plotinos, Ammonios’a verdiği yemini bozup onun gizemlerini neşrettiği için, işlediği bu cürmün cezası olarak (rivayet edildiğine göre) dehşetli bir bit illetiyle helak olmuştur.
Mesih dahi yeryüzünde yaşadığı müddetçe öyle bir üslup ve tarzda kelam etmiştir ki, Tanrı kelamının gizemini yalnızca en yakın şakirtleri fehmetmiş, diğerleri ise sırf meselleri idrak edebilmiştir; üstelik kutsal şeylerin köpeklere verilmemesini, incilerin de domuzların önüne saçılmamasını emretmiştir. Bu sebepledir ki Peygamber, "Sana karşı günah işlemeyeyim diye sözlerini kalbimde sakladım," der. İmdi, az sayıdaki hikmet ehli arasında bulunan ve yalnızca şifahi olarak aktarılan bu sırların uluorta yazılması münasip değildir. Bu yüzden, Törensel Büyü’nün en mühim ve başlıca sır dolu gizemlerinin birçoğunu sükûtla geçiştirirsem beni mazur görünüz. Bilinmesi zaruri olan hususları açığa vurursam ve siz bu kitabı okumakla mezkûr gizemlerden büsbütün nasipsiz kalmazsanız kâfi derecede hizmet etmiş sayılırım; ancak bu hususlar size şu şartla tevdi edilsin ki, Dionysios’un Timotheos’u bağladığı ahit mucibince, bu Sırları idrak edenler onları ehil olmayanlara teşhir etmesin, hikmet ehli arasında cem edip kendilerine layık olan o hürmetle muhafaza eylesin. Bundan maada, bu başlangıçta sizi şu hususta da ikaz etmek isterim ki, tıpkı ilahi kudretlerin (thearkhia) kamusal ve nâmahrem şeylerden nefret edip gizliliği sevmesi gibi, her Majikal tecrübe de aleniyetten kaçar, gizlenmeyi arar, sükût ile kuvvet bulur lâkin ifşaat ile mahvolur; sonrasında da kemale ermiş hiçbir tesir hâsıl olmaz; zira tüm bu şeyler, geveze ve şüpheci zihinlere boca edildiğinde ziyan olur. Binaenaleyh, Majikal bir amil bu sanattan semere almak murat ediyorsa ketum olmalı, ne amelini ne mekânını ne vaktini, ne de arzusunu yahut iradesini hiç kimseye açık etmemelidir; meğerki bu kimse bir üstat, bir ortak veya bir yoldaş olsun; o kimsenin dahi fıtratı ve terbiyesi icabı sadık, inançlı, ketum ve yetkin kılınmış olması iktiza eder. Zira bir yoldaşın gevezeliği, şüphesi ve liyakatsizliği bile her bir Operasyondaki tesiri sekteye uğratır ve bozar.
Bir Kimsenin Hakiki Bir Majisyen ve Mucizeler Faili Olabilmesi İçin Hangi Yetkinleşmenin İktiza Ettiği Hakkındadır
Bu eserin birinci kitabının başlangıcında, bir Majisyenin ne fıtratta bir kimse olması icap ettiğini beyan etmiştik; şimdi ise bu sanatı icra etmeyi arzulayan herkes için zaruri olan, Majikal operasyonların hem başlangıcı, hem kemali hem de anahtarı mesabesindeki mistik ve gizli bir hususu açıklayacağız; bu da insanın böylesine yüce bir erdeme ve aşkınlığa doğru yetkin kılınmasıdır.
ve kudret, zira bu yeti insanda muazzam bir yüceltilme gerektirir, nitekim bizde ruhun en yüksek yetisi olan akıl, harikalar yaratan yegane unsurdur, bu yeti etle aşırı düşüp kalkmaktan bunaldığında ve bedenin duyulur ruhuyla meşgul olduğunda ilahi cevherleri yönetmeye layık olamaz, bu sebeple pek çok kimse bu sanatı nafile yere icra eder, bundan ötürü bu denli büyük bir mertebeye erişmeye gayret eden bizlerin bilhassa iki husus üzerinde derin düşüncelere dalması gerekir, ilki bedensel meyillerden, fani duyulardan ve maddi ihtiraslardan nasıl sıyrılacağımızdır, ikincisi ise tanrıların kudretleriyle birleşmiş, saf bir akla hangi yol ve vasıtalarla yükseleceğimizdir, bunlar olmaksızın gizli şeylerin tetkikine ve mucizevi amellerin yahut kerametlerin kudretine hiçbir vakit selametle erişemeyiz, zira yüceltilme bütünüyle bunlardan ibarettir, bunu da tabiat, liyakat ve belirli bir dini sanat meydana getirir, tabii asalet, bedenin ve uzuvlarının en uygun mizacıdır, ruhu hiçbir kesafetle perdelemez ve her türlü mizaç bozukluğundan uzaktır, bu da her bir ferdin teşekkülünde hazır bulunan semavi cisimlerin ve ruhların konumundan, hareketinden, ışığından ve tesirinden neşet eder, nitekim dokuzuncu evi Satürn, Güneş ve Merkür (Mercury - cıva) vesilesiyle kutlu kılınmış kimseler böyledir, Mars dahi dokuzuncu evde ruhlara hükmeder, lakin bu meseleleri Yıldızlar kitaplarında etraflıca ele almıştık, fakat kim ki böyle bir fıtrata sahip değildir, o kimsenin tabiatın noksanlığını talimle, tabii şeylerin en doğru intizamı ve bereketli istifadesiyle telafi etmesi ve nihayetinde tüm batıni ve zahiri kemalata erişmesi iktiza eder, Musa’nın şeriatında rahip hakkında bu denli büyük bir itina gösterilmesi, bir ölünün cesediyle yahut dul ya da hayızlı bir kadınla murdar olmaması, cüzzamdan, kan akıntısından, fıtıktan beri bulunması, tüm uzuvlarının kusursuz olması, kör, topal, kambur yahut çirkin burunlu olmaması bundandır, Apuleius dahi Müdafaa’sında büyülü efsunlarla kehanete vakıf kılınacak gencin seçilmiş, hastalıktan ari, kabiliyetli, sevimli, uzuvları kusursuz, çevik ruhlu ve güzel konuşan biri olması gerektiğini zikreder, ta ki ilahi kudret onda tıpkı güzel hanelerde olduğu gibi ikamet edebilsin, gencin aklı süratle tecrübeye erip kendi tanrısallığına kavuşabilsin, lakin liyakate dayalı asalet iki şeyle kemale erer, bunlar ilim ve ameldir, ilmin gayesi hakikati bilmektir, bu sebeple birinci kitabın başlangıcında beyan edildiği üzere, kişinin bu üç yetide alim ve mahir olması iktiza eder, ardından tüm engeller bertaraf edilerek ruh bütünüyle tefekküre hasredilmeli ve kendi içine döndürülmelidir, zira her şeyin kavranışı ve kudreti bizzat kendi içimizde mevcuttur, fakat ta doğumumuzdan itibaren bize muhalif olan ihtiraslar, beyhude hayaller ve hadsiz meyiller sebebiyle bu nimetlerden pek az nasipdar olacak biçimde engelleniriz, bunlar defedildiğinde ise ilahi marifet ve kudret derhal onların yerini alır, fakat dini amel tek başına dahi ekseriyetle bizi bu tanrılaştırıcı fazilete ulaştırmaya ziyadesiyle kafi gelen bir tesir elde edemez, zira usulünce arz ve icra edilen mukaddes vazifelerin fazileti öylesine büyüktür ki, layıkıyla fehmedilmeseler dahi takva ile ve noksansızca gözetildiklerinde, sarsılmaz bir imanla tasdik edildiklerinde bizi ilahi bir kudretle donatmak hususunda daha az tesirli olmazlar, lakin din sanatı vasıtasıyla iktisap edilen asalet birtakım dini merasimler, kefaretler, takdisler ve mukaddes ayinlerle kemale erdirilir, bunlar umumi dinin ruhunu mukaddes kıldığı, el verme selahiyetine ve sakrament kudretiyle inisiye etme iktidarına sahip olan kimseden sudur eder, bu sayede üzerimize ilahi faziletin ve kudretin mührü vurulur, buna ilahi rıza derler, bununla insan ilahi tabiatla desteklenip adeta meleklerin bir yoldaşı kılınarak Tanrı’nın fıtrata aşılanan kudretini taşır, bu ayin de kilise sırlarına racidir, şayet sen de şimdi dinin mukaddes idrakinde kamil bir insan olursan, onun üzerine takva ile ve sebatla tefekkür edip şüpheye düşmeksizin iman edersen, mukaddes ayinlerin ve tabiatın otoritesinin başkalarından üstün bir vakar bahşettiği ve ilahi kudretlerin hor görmediği bir kimse haline gelirsen, dua ederek, takdis ederek, kurban sunarak ve niyazda bulunarak ruhi ve semavi kudretleri celbetmeye, bunları dilediğin şeylerin üzerine nakşetmeye ve bu yolla her büyü amelini canlandırmaya muktedir olursun, lakin her kim vazifesinin salahiyetini aşarak, kutsiyet ve ilim liyakatine sahip olmaksızın, tabiatın ve terbiyenin bahşettiği asaletin ötesinde büyüde herhangi bir şey yapmaya cüret ederse, nafile yere çabalamış olur, hem kendini hem de kudretlerine inananları aldatır, bu kudretler vasıtasıyla hürmetli bir hanede onlara layık bir hizmet ve ibadet takdisi icra edilir, keza adeta birtakım işaretler gibi bize batıni ve ruhi şeyleri ihtar eden merasimler de böyledir, bu merasimler fıtratımıza öylesine derin bir surette nakşolunmuştur ki, diğer mahlukattan akıl sahibi oluşumuzdan ziyade bununla ayrılırız, her kim bu sebeple ihmal ederse
Dini bir kenara bırakan (daha önce zikrettiğimiz üzere) ve yalnızca tabii nesnelerin kuvvetine bel bağlayanlar, pek sık kötü ruhlar tarafından aldatılırlar, binaenaleyh daha dindarane ve mukaddes bir terbiye almış olanlar, ne bir ağaç diker, ne bağlarını kurar, ne de ilahi bir niyaz olmaksızın en basit bir işe girişirler, nitekim Milletlerin Doktoru Koloselilere şöyle buyurmaktadır, "Sözde yahut amelde her ne işlerseniz, hepsini Rabb İsa Mesih’in ismiyle işleyin, onun vasıtasıyla Baba Tanrı’ya şükredin." Bu sebeple, fiziki ve riyazi meziyetlerin üzerine dinin kudretlerini ilave etmek kabahat olmaktan o kadar uzaktır ki, bilakis bunları birleştirmemek pek vahim bir günahtır. Bundan ötürü Rabbi Hemina, Bilgeler Meclisi'nde [NOT: Metindeki "Ziéro fenatorum", İbranice Talmudik meclis "Zikne ha-Sanhedrin" ifadesinin bozulmuş Latince imlasıdır] şöyle der, mahlukattan her ne olursa olsun ilahi bereket olmaksızın ondan faydalanan kimse, hem Tanrı hem de Kilise nazarında onu hırsızlık ve yağma yoluyla ele geçirip kullanmış addolunur, nitekim Süleyman onun hakkında şöyle yazmıştır, anasından ve babasından zorla bir şey çekip alan kimse helak edicidir, lakin Tanrı babamız, Kilise ise anamızdır, yazılmış olduğu üzere, "Seni mülk edinen pederin o değil midir?" ve başka bir yerde, "Oğlum, babanın terbiyesini dinle ve ananın kanununu hor görme."
Tanrı’yı, kendisinin ihmal edilip hakir görülmesinden daha fazla hoşnutsuz eden hiçbir şey yoktur, namının yüceltilip tazim edilmesinden daha fazla hoşnut eden de hiçbir şey yoktur. Bu sebeple, dünyadaki hiçbir mahlukun dinsiz kalmasına rıza göstermemiştir. Hepsi Tanrı’ya ibadet eder, Proklos’un dediği gibi, dua eder ve kendi mertebelerinin reislerine ilahiler düzerler, fakat bazı mevcudat cidden tabii bir tarzda, diğerleri hissi, diğerleri akli, diğerleri ise zihni bir surette bunu yapar ve nihayet bütün nesneler kendi tarzlarınca, Üç Çocuğun İlahisi’ne tevfikan Rabb’i takdis eder, lakin dinin ayin ve merasimleri, mekanların ve zamanların muhtelif oluşu hasebiyle türlü türlüdür. Her bir dinin bünyesinde hayırlı bir cihet mevcuttur, zira nihayetinde yaratıcısı olan Tanrı’ya yönelmiştir, Tanrı yalnızca Hristiyan dinine cevaz verse de, kendi rızası için ikame edilen diğer ibadetleri de büsbütün reddetmez ve onları, ebedi olmasa bile dünyevi bir mükafatla mükafatsız bırakmaz, yahut en azından onları daha az cezalandırır, fakat mukaddesatı çiğneyen, büsbütün dinsiz kimselere düşmanı imişçesine buğzeder, üzerlerine yıldırımlar yağdırır ve onları tamamen helak eder, zira onların fıskı, batıl ve dalalette bir dine tabi olanlarınkinden katbekat büyüktür, zira Laktantius’un dediği gibi, içinde hikmetten bir zerre dahi barındırmayan hiçbir dalalet dini yoktur ki, fiiliyatta olmasa bile niyetlerinde insanın en yüce vazifesini muhafaza etmiş olanlar bu sayede mağfirete nail olabilsinler. Lakin hiçbir insan, kendisine Tanrı tarafından talim edilmedikçe hakiki dine kendiliğinden vasıl olamaz. Binaenaleyh hakiki dinden farklı olan her ibadet batıl inançtır, keza ilahi ibadeti layık olmayana sunan yahut layık olmayan tarzda icra eden ibadet de öyledir. Bu sebeple bilhassa sakınmalıyız ki, batıl inancın fasit bir ibadeti sebebiyle her şeye kadir Tanrı’ya ve onun maiyetindeki mukaddes kudretlere karşı bir haset içine düşmeyelim, zira bu yalnızca habis bir fiil olmakla kalmaz, aynı zamanda feylesoflara asla yakışmayan bir amel olur, dolayısıyla batıl inanç, hakiki dinden fersah fersah uzak olsa da büsbütün ve kamilen reddedilmiş değildir, çünkü dinin en yetkili reisleri tarafından dahi birçok hususta hoş görülmüş ve riayet edilmiştir. Lakin ben batıl inanç derken bilhassa, mucizeler, sakramentler, ayinler, riayetler ve benzeri dinde var olan ne varsa taklit etmesi hasebiyle dine hususi bir benzerlik gösteren şeyi kastediyorum ki, bu sayede azımsanmayacak bir kuvvet peydahlar ve ameli icra edenin safderunluğuyla da bir o kadar güç kazanır, zira sebatkar bir itimadın nelere kadir olduğunu birinci kitapta zikretmiştik ve bu avam tabakasınca da bedahetle bilinmektedir. Bu sebeple din nasıl itikat talep ederse, batıl inanç da öylece itimat gerektirir, mademki sebatkar bir itimat, zanlarda ve batıl amellerde mucizeler vücuda getirecek kadar muazzam şeylere kadirdir, o halde dini batıl dahi olsa, onun hak olduğuna canıgönülden inanan ve bu itimadı sebebiyle ruhunu, o dinin baş reisleri olan ervaha müşabih kılıncaya dek yükselten kimse, tabiatın ve aklın idrak edemeyeceği işleri husule getirebilir, lakin itimatsızlık ve şüphe, yalnızca batıl inançta değil, hakiki dinde de her ameli zaafa uğratır ve en kuvvetli tecrübelerin dahi arzu edilen tesirini hükümsüz kılar. Batıl inancın dini nasıl taklit ettiğini ise şu misaller açıkça beyan eder, nitekim mahsullere zarar vermesinler diye kurtların ve çekirgelerin aforoz edilmesi, çanların ve suretlerin vaftiz edilmesi ve benzeri uygulamalar böyledir, lakin kadim mecüsiler ve eskiler arasında bu sanatın banileri Keldaniler, Mısırlılar, Asurlular, Farslar ve Araplar olduğundan ve bunların bütün dini ifsat olmuş, necis bir putperestlikten ibaret bulunduğundan, onların bu dalaletlerinin Katolik dininin temelleriyle cenk etmesine meydan vermemek için son derece intibah üzere olmalıyız, zira bu küfür olur ve lanete müstahak kılar, şayet sizi bu ilimde bu hususlara dair ikaz etmeseydim ben de bir kafir olurdum, bu sebeple tarafımızdan yazılmış bu kabil şeylere nerede tesadüf ederseniz biliniz ki, o bahisler yalnızca diğer müelliflerden nakledilmiştir ve tarafımızdan hakikat addedilerek değil, hakikate karabeti olan muhtemel bir kıyas ve hakiki olan hususlarda taklit için bir talimat kabilinden dercedilmiştir. Binaenaleyh onların dalaletlerinden hakikati devşirmemiz icap eder, bu amel ise filhakika derin bir fehim, kamil bir takva, meşakkatli ve zahmetli bir cehd ve her şerrin içinden hayrı süzüp çıkarmayı, eğri büğrü şeyleri idare ettiği umurun meşru istifadesine uydurmayı bilen bir hikmet iktiza eder, nitekim bu hususta Aziz Augustinus bize dülger misalini verir ki, onun için eğri ve girift keresteler, düz olanlar kadar elzem ve münasiptir.
Bizi Hakikat Yoluna Ulaştıran Dinin Üç Rehberi Hakkında
Bizi hakikat yollarına kadar ulaştıran, bütün dinimize nizam veren ve dinimizin bütünüyle kendilerinden ibaret olduğu üç rehber vardır, bunlar sevgi, umut ve imandır, zira sevgi ruhun arşıdır, her şeyin en mümtazıdır, yukarıdaki zekalardan en süfli mevcudata kadar nüzul eder.
[okunamadı] zihnimizi bir araya getirip İlahi güzelliğe dönüştürür, bütün amellerimizde bizi muhafaza eder, arzularımıza muvafık neticeler bahşeder, dualarımıza kuvvet verir, nitekim Homeros'ta okuduğumuz üzere Apollon, Chryses'in dualarını çok yakın dostu olduğu için işitmiştir, İncil'de ise Mecdelli Meryem hakkında, çok sevdiği için birçok günahının bağışlandığı okunur. Fakat arzuladığı şeylere sarsılmaz biçimde bağlanan ümit, şüphesiz ve tereddütsüz olduğunda, zihni besler ve onu kemale erdirir. Lakin bütün erdemlerin fevkinde olan, beşerî kurgulara değil bütünüyle İlahi vahiylere dayanan İman, bütün dünyadaki her şeyin içine nüfuz eder, zira ilk ışıktan, yukarıdan indiği ve ona en yakın kaldığı için, süfli şeylerden neşet eden sanatlardan, ilimlerden ve inançlardan çok daha asil ve üstündür, bu da ilk ışıktan bir yansıma ile aklımıza zerk edilmiştir. Hülasa, iman sayesinde insan, üstün kudretlerle bir nevî hemhâl olur ve onlarla aynı kudretten nasiplenir. Nitekim Proklos şöyle der, Safdillikten ibaret olan inanç ilmin aşağısında olduğu gibi, hakiki bir iman olan inanç da bizi Tanrı'ya doğrudan bağlayarak bütün ilim ve idrakin cevher-üstü [cevherin ötesinde olan aşkınlık] derecede fevkindedir, zira İman bütün mucizelerin köküdür, Platoncuların da şehadet ettiği üzere yalnızca onun vasıtasıyla Tanrı'ya yaklaşır, İlahi kudret ve inayete mazhar oluruz. Nitekim Danyal'ın, Tanrısına iman ettiği için aslanların ağzından kurtulduğunu okuruz. Yine kanaması olan kadına Mesih, "İmanın seni felaha erdirdi" demiştir, gözlerinin açılmasını dileyen âmâdan ise "Gözlerini açabileceğime inanıyor musun?" diyerek iman talep etmiştir, keza Homeros'ta Pallas, Akhilleus'u şu sözlerle teskin eder, "Eğer inanırsan, gazabını dindirmeye geldim." Bundan ötürü şair Linos, her şeye inanılması gerektiğini terennüm eder, zira Tanrı'ya her şey kolaydır, O'nun için imkânsız hiçbir şey yoktur, binaenaleyh inanılmaz hiçbir şey de yoktur, bu sebeple Dine ait olan şeylere iman ederek onların faziletine nail oluruz, fakat İmanımızda zaafa düştüğümüzde, takdire şayan hiçbir şey yapamayız, ancak cezaya müstahak oluruz, bunun bir misali Luka'da şu sözlerle mevcuttur, "Bunun üzerine gezgin Yahudilerden bazıları kötü ruhlara karşı Rab İsa'nın adını anarak, 'Pavlus'un vaaz ettiği İsa adına size emrediyoruz' dediler, kötü ruh ise cevap verip şöyle dedi, 'İsa'yı tanıyorum, Pavlus'u da biliyorum, ama siz kimsiniz?' Ve içinde kötü ruh bulunan adam onların üzerine atıldı, onlara galebe çaldı, öyle ki o evden çıplak ve yaralı olarak kaçtılar."
İnsanın Ruhunun Bu Rehberler Vasıtasıyla İlahi Tabiyata Nasıl Yükseldiği ve Bir Mucize Faili Haline Geldiği
Saf ve ilahi olan, dini bir aşkla alevlenen, ümitle bezenen, imanla sevk ve idare edilen, insan ruhunun en yüce doruğuna yerleşen zihnimiz, hakikati celbeder ve onu aniden kavrar, hem tabii hem de lâyemut şeylerin bütün makamlarını, zeminlerini, sebeplerini ve ilimlerini, Ebediyetin bir nevi aynasında bizzat İlahi hakikatin kendisinde müşahede eder. Buradan hareketle, her ne kadar Tabii olsak da, tabiatın fevkindeki şeyleri bilir, aşağıdaki her şeyi idrak ederiz, sanki ilahi kehanetler yoluyla yalnızca var olan şeylerin değil, hem geçmişin hem de şimdiki zamanın ve nice yıllar sonrasının bilgisini telakki ederiz. Dahası Zihin, bu ilahi erdemi yalnızca İlimlerde, Sanatlarda ve Kehanetlerde kendine mal etmekle kalmaz, emir verilerek tebdil edilecek bazı hususlarda bu mucizevi kudreti de iktibas eder. Buradan ileri gelir ki, her ne kadar tabii bir bedenle yaratılmış olsak da, kimi zaman tabiata galebe çalarız, öyle harikulade, ani ve çetin tesirler husule getiririz ki kötü ruhlar bize itaat eder, yıldızların intizamı bozulur, semavi kudretler icbar edilir, Unsurlar muti kılınır, böylece dindar ve bu Teolojik erdemlerle mertebesi yükselmiş insanlar, Unsurlara hükmeder, Sisleri dağıtır, rüzgârları kaldırır, yağmur yağdırır, marazları sağaltır, ölüleri diriltir, bütün bu şeylerin muhtelif Milletler arasında vuku bulduğunu Şairler ve Müverrihler terennüm ve rivayet eder, bunların yapılabileceğini ise en meşhur Filozoflar ve İlahiyatçılar teyit eder, nitekim peygamberler, Resuller ve sair zevat, Tanrı'nın bu mucizevi kudretiyle şöhret bulmuşlardır. Binaenaleyh bilmeliyiz ki, nasıl ilk failin feyziyle ekseriya vasıta sebeplerin iştiraki olmaksızın bir şey husule gelirse, aynı şekilde yalnızca Dinin ameliyle de tabii ve Semavi erdemlerin tatbikine hacet kalmaksızın bir şey icra edilebilir, lakin bir insan bütünüyle akli kılınmadıkça, tek başına saf Din vasıtasıyla amel edemez. Fakat her kim, başka kudretlerin karışımı olmaksızın, sadece Din ile amel ederse, şayet bu amelde uzun müddet sebat gösterirse, İlahi kudret tarafından yutulur ve çok yaşayamaz, lakin her kim arınmaksızın buna cüret ederse, kendi üzerine hüküm celbeder ve yutulması için kötü ruha teslim edilir.
Bir Büyücü İçin Hakiki Tanrı'nın Bilgisinin Zaruri Olduğu ve Eski Büyücüler ile Filozofların Tanrı Hakkında Neler Düşündüğü
Bütün mevcudatın varlığı ve işleyişi, her şeyin Yaratıcısı olan en yüce Tanrı'ya, oradan da biçimlendirme ve yaratma kudreti bahşedilmiş diğer ilahi kudretlere vabestedir, bu kudret tali derecededir, ilk Yaratıcının fazileti vasıtasıyla alet kabilindendir (zira her şeyin mebdei ilk sebeptir, lakin ikinci sebeplerce husule getirilen şey, ikinci sebeplerin de vücuda getiricisi olan ilk sebep tarafından evleviyetle husule getirilir, bu yüzden onlara ikincil tanrılar deriz). Dolayısıyla her Büyücünün, her şeyin ilk sebebi ve Yaratıcısı olan o hakiki Tanrı'yı bilmesi zaruridir. Keza diğer tanrıları veya ilahi kudretleri (ikinci sebepler dediklerimizi) bilmesi ve her birinin hiyerarşisine [NOT: Metindeki eksik kısımdan hareketle mevkisine göre] nasıl ibadet edilmesi gerektiğinden gafil olmaması iktiza eder. Bu sebeple, her kim tanrıları davet eder de onlara haklarını teslim etmezse [okunamadı]
[okunamadı] kendilerine ait olanı layıkıyla taksim etmezlerse, ne onların huzurundan feyz alabilir ne de onlardan muvaffakiyet getirecek bir tesir elde edebilirler. Tıpkı ahenkte olduğu gibi, tek bir tel koparsa bütün musiki bozulur ve bazen cezalandırılma tehlikesini celbeder, nitekim Salmanasar’ın Samiriye’ye yerleştirdiği Asurlular hakkında yazıldığı üzere, o diyarın Tanrısının usullerini bilmediklerinden, Rab onların arasına kendilerini helak eden aslanlar göndermiştir, zira o diyarın tanrısının haklarından bihaberdiler. Şimdi öyleyse kadim Mecusilerin ve filozofların Tanrı hakkında ne düşündüklerini görelim, zira okuruz ki Kıbrıs tiranı Nikokreon çok evvel en yüce Tanrının kim olduğunu sorduğunda, Serapis Kahini ona şu cevabı vermiştir, gökleri başı, denizleri karnı, yeri ayakları, kulakları semaya yerleşmiş, gözleri ise celalli Güneş’in ziyası olan varlık en ulu Tanrı sayılmalıdır, buna pek benzer şekilde Orpheus şu dizeleri terennüm etmiştir,
Gökler Jove’un sarayıdır, hükümdardır o, Pınardır, erdemdir ve her şeyin Tanrısıdır, Kadir-i mutlaktır ve sinesinde Hem gece hem gündüz, hakiki hikmet tatlı muhabbetle, Hepsi cem olmuştur Jove’un bu muazzam cisminde. Görmek dilersen boynunu ve celalli başını, Parlak Phoebus ile Ay’dır iki gözü Bu ulu Jove’un, ki onlarla seyreder her mahluku, Her şeyi evvelden haber veren başı semadadır, Ki hiçbir fısıltı gizlice sızamaz oradan. Geniş hava onun sinesidir, kanatları ise rüzgar, Ki zihinden katbekat hızlı uçar onlarla. Karnı ana yer yüzümüzdür, kabarır Koca dağlara doğru, engin denizlerin doyurduğu Ve çevrelediği, ayaklarıysa o kayalar ve taşlardır, Ki bu kürenin temelleridir onlar. Bu Jove toprağın altına gizler her şeyi, Ve o derinliklerden aydınlığa çıkarır hepsini.
Bu sebeple bütün alemin Jüpiter olduğunu ve hakikaten bu alemin ruhunu onun var ettiğini düşündüler, ki bu ruh alemi kendi zatında ihtiva eder. Nitekim Sophokles şöyle der, hakikatte yalnızca tek bir Tanrı vardır, bu semayı ve bu geniş arzı vareden, ve Euripides der ki, her yerde o nihayetsiz göğü ve yeri kollarıyla kuşatan o en yüceye nazar eyle, onun Jüpiter olduğuna inan, onu Tanrı addet, ve
Nazar eyle bu parlak, yüce parıltıya, Herkesin Jove diye tesmiye ettiği.
Dolayısıyla bütün cihan Jüpiter’dir, Porphyrios’un dediği gibi, tüm mahlukattan yaratılmış bir mahluk ve bütün tanrılardan mürekkep bir Tanrı, lakin idrak edebildiğimiz kadarıyla Jüpiter her şeyin kendisinden neşet ettiği, hikmetiyle her şeyi yaratan kaynaktır. Bu sebeple Orpheus mukaddes kelama dair şöyle terennüm eder,
Tek bir Tanrı vardır, her şeyi yaratan, Ondan gayrı bir başkası bulunmayan.
Ve biraz sonra,
O bizzat başlangıçtır, ortadır ve sondur, kadim peygamberlerin bize öğrettiği ve Tanrı’nın vaktiyle iki levha halinde kendilerine tevdi ettiği üzere, ve aynı dizede onu yegane ulu Yaratıcı ve layemut olarak zikreder. Keza Zerdüşt de Farsların mukaddes tarihinde Tanrı’yı şöyle tarif eder, Tanrı ne zeval ne fesat kabul eden şeylerin ilkidir, doğmamıştır, ebedidir, cüzlerden münezzehtir ve en çok kendi zatına benzer, her türlü hayrın faili ve banisi, cümle varlığın babası, ziyadesiyle lütufkar ve alim, adaletin mukaddes nuru, tabiatın en mutlak kemali, onun nizam vericisi ve hikmetidir. Apuleius dahi onu bir Hükümdar, bütün tabiatın sebebi, temeli ve ilk başlangıcı, ruhların en yüce vasıtası, ezeli, canlıların koruyucusu, tenasülsüz bir Peder, ne zaman ne mekan ne de başka bir ahval ile idrak edilemeyen, bu yüzden ancak pek azı tarafından tasavvur edilebilen, hiç kimse tarafından da kelimelerle ifade olunamayan bir varlık olarak vasfeder, bu sebeptendir ki Euripides en yüce Tanrı’ya Jüpiter denilmesini buyurmuştur, ki Orpheus her şeyin onun başı vesilesiyle bu nura kavuştuğunu terennüm eder, fakat diğer kudretlerin tabi mevkide olduğunu farz eder, yani Tanrı’nın haricinde ve ondan ayrı olan, filozoflarca Tanrı’nın hizmetkarları yahut melekleri ve ayrık akıllar tesmiye edilen varlıklar, binaenaleyh dini ibadetin yalnızca bu en yüce Jüpiter’e mahsus olduğunu, diğer ilahi kudretlere ise reva görülmediğini söylerler.
Augustinus ve Porphyrios Platoncuların Tanrı’da üç şahsiyet kabul ettiklerine şehadet eder, bunların ilkini alemin pederi tesmiye ederler, ikincisine Oğul ve ilk akıl derler, nitekim Macrobius tarafından da bu şekilde anılmıştır. Üçüncüsü ise alemin ruhudur, ki Vergilius dahi Platon’un kanaatine uyarak ona Ruh tesmiye eder, şu mısralarında dile getirdiği gibi,
İçten içe besler Ruh, akıl ise Cümle aleme sirayet edip kendi tabiatınca Harekete geçirir ve can verir bu kütleye.
Plotinos ve Philon, Tanrı’nın Oğlu’nun, yani ilk aklın yahut ilahi dimağın, tıpkı kelamın mütekellimden yahut nurun nurdan sudur etmesi misali Peder Tanrı’dan neşet ettiğini naklederler, işte bu sebeptendir ki ona Peder Tanrı’nın hem kelamı hem nutku hem de behasi denmiştir, zira ilahi zihin kendi kendine, tek ve kesintisiz bir fiille, hiçbir tahavvül yahut vasıtalı bilgi olmaksızın en yüce hayrı idrak eder, kendi zatında bir Neşet ve Oğul tevlid eder, ki o tam bir İdrak, kendi zatının eksiksiz sureti ve alemin mükemmel timsalidir, onu bizim Yuhanna’mız ile Hermes kelam yahut nutuk diye tesmiye ederler, Platon Peder Tanrı’nın Oğlu der, Orpheus ise Jüpiter’in dimağından doğan Pallas, yani hikmet olarak anar. Bu, Peder Tanrı’nın en mutlak suretidir, yine de muayyen bir nispetle yahut batıni mutlak bir keyfiyetle adeta Peder’den tevellüd etmiş ve ondan temeyyüz etmiştir, nitekim Sirak kitabında, en yücenin ağzından sudur ettim, bütün mahlukattan evvel doğan ilkim, buyurulmaktadır. Iamblikhos bu Oğul’un cevherde Peder ile bir ve aynı Tanrı olduğuna, yani Tanrı’yı bizzat kendisinin hem Peder’i hem de Oğul’u tesmiye ettiğine şehadet eder. Keza Hermes Trismegistus, Asklepios risalesinde Tanrı’nın Oğlu’nu muhtelif yerlerde zikreder, zira der ki, benim Tanrım ve Pederim kendisinden gayrı bir eser olan bir Akıl tevlid etti, ve bir başka yerde, birlik birliği doğurur ve o hararetli sevgisini kendi zatına aksettirir, ve Pimander’de, ki orada gelecekteki lütuf ahdini ve yeniden doğuş sırrını gaipten haber verir görünmektedir, şöyle der, müessis...
Tanrı ve Kutsal Teslis Hakkında Hakiki ve En Ortodoks İnanç
[okunamadı] Yeniden doğuş, tek bir Tanrı’nın iradesiyle Tanrı’nın Oğlu olan insandır ve Tanrı her iki cinsiyetin de üretkenliğiyle en ziyade donanmıştır. Benzer şekilde Hint filozofları da Âlemin kısmen eril ve kısmen dişil bir Canlı olduğunu teyit ederler, Orpheus da Tabiatı yahut bu âlemin Jove’unu hem eril hem dişil olarak adlandırır ve tanrıların her iki cinsiyetten de pay aldığını söyler. Nitekim İlahilerinde Minerva’yı, "Sen hakikaten hem erkek hem kadınsın" diyerek selamlar, Apuleius da Âlem Üzerine adlı kitabında, Orpheus’un Tanrısallığından [NOT: Orpheus ilahiyatı kast edilmektedir] Jüpiter’in şu dizesini aktarır,
Ve Vergilius, Venüs’ten bahsederken şöyle der, "İndim aşağı ve Tanrı yol gösterirken..."
Ve başka bir yerde, Juno yahut Alecto’yu kastederek şöyle söyler, "Tanrı da onun yakarışından uzak değildi."
"Ben ki ulu Venüs’ün tanrısallığını lekeledim..."
Ve aktarılır ki Cacenia halkı Tanrı Ascon’a hayranlıkla tapınırdı. Bu en yüce doğurganlığın eksiksiz idrakinden, idraki zihne bağlayan sevgisi hasıl olur. Hem de diğer evlatların ebeveynlerine olduğundan sonsuz kat daha fazla kendi kendine deruni olması hasebiyle. Bu üçüncü şahıstır, yani Kutsal Ruh’tur, Iamblikhos da Tanrı’da pederane bir kudret, Peder’den aklın sudûru ve Peder ile Oğul’dan neşet eden ateşten bir sevgi olduğunu, bunun da Tanrı’nın ta kendisi olduğunu bildiren Keldani kehanetlerini aktarır. Nitekim Plutarkhos’ta, Gayrimüslimlerin Tanrı’yı hiçbir sureti bulunmayan, lakin kendini dilediği her şeye dönüştüren, kendini her şeye denk kılan akli ve ateşten bir ruh olarak tarif ettiklerini okuruz, Tesniye’de ise, "Tanrımız yiyip bitiren bir ateştir" diye okuruz. Zerdüşt de O’nun hakkında her şeyin yalnızca ateşten doğduğunu söyler, Efesli Herakleitos da aynı şeyi öğretir. Bu sebeple İlahi Platon, Tanrı’nın kendi içindeki tarif edilemez ihtişamını ve kendi etrafındaki sevgisini anlayarak Tanrı’nın meskenini ateşe yerleştirmiştir, Homeros’ta ise Göklerin Hükümranlık olduğunu okuruz.
Lakin eter, Grek gramerine göre yanmak manasına gelen aitho ve yanan ruh manasına gelen aither sözcüğünden türemiştir, bu sebeple Orpheus Göğe Pyripnon, yani ateşten nefes alma yeri der. Bundan ötürü Peder, Oğul ve aynı şekilde ateşten olan sevecen ruh, ilahiyatçılarca üç Şahıs olarak adlandırılır. Orpheus da yeminlerinde şu sözlerle yakarır, "Ey gök, Tanrı’nın hikmetli eseri, sana hayranım; and veririm sana ey Peder’in kelamı, O ki bütün âlemi hikmetiyle kurduğunda ilk söylediği sözdü." Hesiodos da Theogonia’sında Jüpiter, Minerva ve Boule isimleri altında aynı şeyleri itiraf eder ve Jüpiter’in çifte doğumunu şu sözlerle açıklar, "Peder ile eşit kudrete sahip, gri gözlü Tritonia denen ilk kız evlat ve basiretli Boule, yani öğüt." Orpheus bu zikredilen dizelerde çifte sudûrundan ötürü bunu çoğul olarak telaffuz eder, zira o hem Jüpiter’den hem de Minerva’dan neşet eder. Augustinus bizzat De Civitate Dei’nin dördüncü kitabında Platoncu Porphyrios’un Tanrı’da üç Şahıs vazettiğine şehadet eder, birincisine kâinatın pederi, ikincisine ilk akıl, Makrobios ise Oğul der, üçüncüsüne ise âlemin canı der. Vergilius, Platon’un fikrine uygun olarak buna bir ruh der ve "İçerideki ruh besler" der. Bu yüzden Pavlus’un dediği gibi her şeyin kendisinden, kendisinde ve kendisi vasıtasıyla olduğu Tanrı’dır, zira bir pınardan akar gibi her şey Peder’den akar, lakin bir havuzda olduğu gibi her şey Oğul’da Kendi İdealarıyla yer alır ve Kutsal Ruh vasıtasıyla her şey tecelli eder, her şey kendi layık derecelerine tevzi edilir.
Katolik Doktorlar ve Tanrı’nın sadık kavmi şöyle inanmamız ve ikrar etmemiz gerektiğine hükmetmiştir, yaratılmamış, sonsuz, her şeye kadir, ezeli ve ebedi Peder, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere tek bir hakiki Tanrı vardır, bunlar tek bir en yalın Cevher, töz ve tabiata malik, birbiriyle ezeli-ebedi ve eşit üç şahıstır. Katolik imanı, Ortodoks Dini ve Hristiyan hakikati budur ki, ne şahısları birbirine karıştırarak ne de cevheri bölerek Teslis içinde tek bir Tanrı’ya ve Birlikte Teslis’e taparız. Peder, Oğul’u ezelden tevellüt ettirmiş ve ona Kendi cevherini vermiş, yine de bunu Kendisinde muhafaza etmiştir. Oğul da tevellüt etmekle Peder’in cevherini almış, lakin Peder’in zati Şahsını üstlenmemiştir, zira Peder bunu Oğul’a devretmemiştir, çünkü her ikisi de bir ve aynı cevherdendir, lakin farklı şahıslardandır. Bu Oğul, Peder ile ezelde bir ve âlemden önce Peder’in cevherinden doğmuş olsa da, yine de bir Bakire’nin cevherinden dünyaya gelmiş ve adı İsa konulmuştur, yetkin Tanrı, yetkin insan, makul bir ruh ve insani bedene malik, günah haricinde her hususta insan olan O’dur. Bu sebeple inanmamız icap eder ki Rabbimiz İsa Mesih Tanrı’nın Oğlu’dur, Tanrı ve insandır, tek şahıs, iki tabiyattır, âlemden önce annesiz doğmuş Tanrı, dünyaya bir babasız, doğumundan evvel ve sonra pak bir Bakire’den doğmuş insandır, Çarmıhta ızdırap çekmiş ve ölmüştür, lakin Çarmıhta hayatı ihya etmiş ve ölümüyle ölümü helak etmiştir, defnedilmiş ve cehenneme inmiştir, lakin Pederlerin ruhlarını cehennemden çıkarmış ve kendi kudretiyle yeniden dirilmiştir, üçüncü gün Göklere uruc etmiş ve Tesellici olan ruhunu göndermiştir, dirileri ve ölüleri yargılamak üzere tekrar gelecektir, O’nun gelişinde bütün insanlar bedenleriyle yeniden dirilecek ve amellerinin hesabını verecektir, hakiki iman budur, her kim bundan şüphe eder ve sarsılmaz şekilde inanmazsa, ebedi hayat ve kurtuluş umudundan fersah fersah uzaktır.
BÖLÜM X
İbranilerin Sayılamalar (Numerations), başkalarının ise sıfatlar dediği ilahi sudurlar, Putperestlerin ilahları ve Tanrıları, bunları yöneten on Sephiroth ile Tanrı'nın en kutsal on ismi ve bunların tefsiri üzerine.
Tanrı'nın kendisi, şahıslar bakımından Teslis olsa da, yalnızca tek ve basit bir Özden ibarettir, buna rağmen O'nda, kendisinden ışınlar misali yayılan birçok İlahi gücün bulunduğundan şüphe duymayız, ki Putperestlerin filozofları bunlara tanrılar, İbrani üstatlar sayılama, bizler ise Sıfatlar deriz, nitekim Orpheus'un Pallas dediği hikmet, Merkür dediği fehim, Satürn dediği Suretin tasavvuru, Neptün dediği üretici kudret, Juno dediği eşyanın gizli tabiatı, Venüs dediği Aşk, Güneş veya Apollon dediği saf hayattır. Bütün âlemin maddesine [ilk madde (Prima Materia)] Pan adını verir, aşağı alemlerdeki şeyleri meydana getiren, yukarıdakileri temaşa eden ve kendi içine çekilen ruha ise üç isim bahşetmiştir, bunlar Maris, Neptün ve Okyanus'tur ve bu kabilden daha niceleri vardır, nitekim bir başka yerde şöyle terennüm eder,
Platon, Jüpiter ve Phoebus, birdir, Fakat niçin mükerrer söyleriz? Tanrı tektir, yalnızdır,
Ve aynı minvalde Valerius Soranus şöyle terennüm etmiştir,
Kadir-i Mutlak Jove, Tanrı ve Kralların Kralı, Tanrıların Babası, Tek, lakin her şey olan.
Bu sebeple Putperestlerin en basiretli İlahiyatçıları, Tek Tanrı'ya muhtelif isimler, kudretler ve muhtelif cinsiyetler altında ibadet etmişlerdir, Plinius'un dediği gibi, Kırılgan ve zayıf fanilik, kendi aczinin bilincinde olarak, her bir insan bilhassa muhtaç olduğu hisseye ibadet edebilsin diye O'nu kısımlara ayırmıştır, böylece itimada muhtaç olanlar Jüpiter'e, inayete muhtaç olanlar Apollon'a, hikmete muhtaç olanlar Minerva'ya yakarmış ve diğer şeylere muhtaç oldukça sair kudretleri çağırmışlardır, Lütufların çok ve muhtelif surette dağıtılması sebebiyle İlahların bu büyük çeşitliliği buradan neşet etmiştir, lakin Tanrı birdir, her şey O'ndandır. Bu yüzden Apuleius, De Mundo adlı kitabında şöyle der, Yalnızca tek bir Tanrı ve tek bir kudret olmasına rağmen, O, muhtelif suretlerin çokluğu sebebiyle muhtelif isimlerle anılır, bu suretlerin çeşitliliğiyle pek çok şekle bürünür, ve Marcus Varro, Tanrı'ya İbadet Üzerine adlı kitabında şöyle der, Nasıl ki bütün ruhlar âlemin yahut kâinatın tek bir ruhuna irca edilirse, bütün tanrılar da muhtelif isimler altında ibadet edilen aynı Tanrı olan Jüpiter'e isnat edilir. Binaenaleyh, hissedilir hususiyetleri bilmek ve bunları daha gizli bir Kıyas yoluyla mükemmelen tefekkür etmek icap eder, Orpheus'un ve eski Mecusilerin İlahilerini hakikatiyle anlayan her kimse, bunların Kabalistik sırlarla ve sahih geleneklerle çelişmediğini görecektir, zira Orpheus'un Kuretler ve lekesiz tanrılar dediğine Dionysius Kudretler adını verir, Kabalistler ise bunları Pahad sayılamasına, yani İlahi korkuya tahsis ederler, öyle ki Kabala'daki Ayn Sof (En Sof), Orpheus'ta Kudret diye adlandırılır, ve Typhon, Orpheus'ta ne ise Kabala'daki Samael ile aynıdır, fakat İbranilerin İlahi meselelerde en âlim olan Kabalistleri, Tanrı'nın on asli ismini, tıpkı İlahi kudretler yahut Tanrı'nın azaları gibi telakki etmişlerdir, bunlar Sephiroth dedikleri on sayılama vasıtasıyla, adeta İlkörneğin (Archetype) libasları, aletleri yahut numuneleri olarak, en yüksek mertebelerden en aşağısına kadar yaratılmış bütün eşya üzerinde, lakin muayyen bir nizam [hiyerarşi] dahilinde tesir icra ederler, zira evvelemirde ve vasıtasız olarak Meleklerin dokuz mertebesi ve kutlu ruhlar korosu üzerinde tesir gösterirler ve onlar vasıtasıyla Semavi Kürelere, Gezegenlere ve insanlara nüfuz ederler, bu Sephiroth vasıtasıyla her bir şey kudret ve fazilete kavuşur, Bunların ilki Eheieh ismidir, İlahi Özün ismidir, sayılamasına Kether denir, bu da Taç yahut Diadem olarak tefsir edilir, Uluhiyetin en basit Özüne delalet eder ve gözün görmediği şey olarak adlandırılır, Baba Tanrı'ya atfedilir, tesirini Seraphim mertebesiyle yahut İbranilerin Haioth Hacadosch, yani kudsiyet mahlukları dedikleri zümre vasıtasıyla icra eder, ardından primum mobile (ilk muharrik) vasıtasıyla bütün eşyaya varlık ihsan eder, kâinatın tamamını hem muhiti hem merkezi boyunca doldurur, bunun hususi aklı [müfekkire melegi] Metatron'dur, yani simaların prensidir, vazifesi başkalarını prensin cemaline ulaştırmaktır, ve Rab, Musa ile onun vasıtasıyla konuşmuştur, İkinci isim Yod ile birleşmiş Yod yahut Tetragrammaton'dur, sayılaması Hokhmah, yani hikmettir, İdealarla dolu olan ve ilk doğan Tanrısallığı (thearkhia) ifade eder, Oğul'a atfedilir, tesirini Kerubim mertebesiyle yahut İbranilerin Ophanim dedikleri, yani suretler veya tekerlekler vasıtasıyla icra eder, oradan da kendisinde bulunan İdealar kadar suret nakşettiği ve mahlukatın bizzat Kaos'unu tefrik ettiği yıldızlı Göğe intikal eder, bunun hususi aklı, Âdem'in yöneticisi olan Raziel'dir, Üçüncü isme [okunamadı] denir, inayet ve fehimdir, mağfiret, sükunet, Jübile, tövbe ile Hakk'a dönüş, ulu bir Boru, âlemin kurtuluşu ve gelecek âlemin hayatı manasına gelir, Ruhü'l-Kudüs'e atfedilir, tesirini Tahtlar mertebesiyle yahut İbranilerin Aralim dedikleri, yani kudretli ve kuvvetli ulu Melekler vasıtasıyla icra eder, oradan Satürn küresi vasıtasıyla kararsız maddeye suret bahşeder, bunun hususi aklı Nuh'un yöneticisi olan Zaphkiel ve Sam'ın yöneticisi olan Jophiel adındaki bir diğer akıldır, bunlar, emirleriyle her şeyin vücuda geldiği, adeta İlahi şahısların makamları olan üç yüce ve en ali sayılamadır, lakin icraat diğer yedi sayılama vasıtasıyla yerine getirilir, bu yüzden onlara biçimlendiren sayılamalar denir, Dördüncü isim El'dir, sayılaması Hesed'dir, bu da Merhamet yahut iyiliktir, lütuf, inayet, takva, azamet, asa ve sağ ele delalet eder, tesirini Hükümranlıklar (Dominationes) mertebesi vasıtasıyla icra eder...
[okunamadı] cisimlerin suretlerini şekillendiren, herkese merhamet ve teskin edici adalet bahşeden Jüpiter küresi, onun hususi zekâsı İbrahim'in yöneticisi olan Zadkiel'dir. Beşinci isim Elohim Gibor'dur, yani kötülerin günahlarını cezalandıran Kadir Tanrı'dır, onun numaralandırmasına [Sefirot] Geburah denir; bu da kudret, ciddiyet, metanet, emniyet, hüküm, kırım ve savaşla cezalandırma demektir, Tanrı'nın Divanı'na, Tanrı'nın kuşağına, kılıcına ve sol eline atfedilir. Buna korku manasına gelen Pachad da denir ve tesirini İbranilerin Seraphim dediği Güçler mertebesi vasıtasıyla ve oradan da metanetin, savaşın ve kederin ait olduğu Mars küresi vasıtasıyla gösterir, unsurları açığa çıkarır, onun hususi zekâsı Şamşon'un yöneticisi Camael'dir. Altıncı isim Eloha'dır, yahut Vâve't-Teberrük [NOT: "Va-Daath" kastedilmektedir] ile birleşen dört harfli bir isimdir, onun numaralandırması Tiphereth'tir, yani libas, güzellik, ihtişam, lezzettir ve hayat ağacını simgeler, tesirini İbranilerin Malachim, yani Melekler dediği Erdemler mertebesi vasıtasıyla Güneş küresine iletir, ona parlaklık ve hayat verir, oradan da madenleri meydana getirir, hususi zekâsı İshak'ın ve genç Tobias'ın yöneticisi olan Raphael ve Yakub'un yöneticisi olan Melek Peliel'dir. Yedinci isim Tetragrammaton Sabaoth yahut Adonai Sabaoth'tur, yani orduların Tanrısı'dır, onun numaralandırması Nezah'tır, yani zafer ve muzafferiyettir, sağ sütun buna atfedilmiştir ve intikam alan bir Tanrı'nın ebediyetini ve adaletini simgeler, tesirini İbranilerin Elohim, yani Tanrılar dediği Hükümranlıklar mertebesi vasıtasıyla Venüs küresine iletir, gayret ve doğruluk sevgisi bahşeder, nebatatı meydana getirir, Zekâsı Haniel ve Davud'un yöneticisi Melek Cerviel'dir. Sekizinci isim de Elohim Sabaoth diye anılır, bu da Orduların Tanrısı olarak tefsir edilir; ancak savaşın ve adaletin değil, takvanın ve uzlaşmanın Tanrısı'dır, zira bu isim her ikisini de simgeler ve O'nun Ordusu'nun önünde yürür, bunun numaralandırmasına Hod denir; hem övgü, itiraf, şeref hem de şöhret olarak tefsir edilir. Sol sütun buna atfedilmiştir, tesirini İbranilerin Ben Elohim, yani Tanrı'nın oğulları dediği Başmelekler mertebesi vasıtasıyla Mercury (cıva) küresine iletir, kelama zarafet ve ahenk verir, canlı mahlukatı meydana getirir, zekâsı Süleyman'ın yöneticisi olan Michael'dir. Dokuzuncu isim Sadai, yani her şeye kadir olan, her şeyi doyuran ve Elhai, yani Hayy olan Tanrı'dır, numaralandırması Yesod'dur, yani temeldir; sağlam bir idraki, Ahdi, kurtuluşu ve sükûneti simgeler, tesirini İbranilerin Kerubim dediği Melekler mertebesi vasıtasıyla Ay küresine iletir, her şeyin artmasına ve eksilmesine sebep olur, insanların koruyucu ruhlarını ve muhafızlarını gözetir, onları taksim eder, zekâsı Yusuf'un, Yeşu'nun ve Daniel'in koruyucusu olan Gabriel'dir. Onuncu isim Adonai Melech'tir, yani Rab ve Melik'tir, numaralandırması Malchuth'tur, yani Melekût ve Mülktür, bir Kilise'yi, Tanrı'nın Mabedi'ni ve bir Kapı'yı simgeler, tesirini Canlar [Animastik] mertebesi, yani kutlu ruhlar vasıtasıyla iletir ki bunlara İbranilerce İşim, yani Soylular, Efendiler ve Prensler denir, bunlar hiyerarşi (kutsal düzen) bakımından daha aşağıdadır ve tesirlerini insanoğlunun üzerine gösterirler, ilim, eşyanın hayret verici kavranışını, gayret ve nübüvvet bahşederler, Mesih'in ruhu onların riyasetindedir yahut başkalarının dediği gibi, ilk Mahluk veya cihanın ruhu olarak adlandırılan ve Musa'nın yöneticisi olan Metatron zekâsı onların başındadır.
BÖLÜM XI, İlahi İsimler, Bunların Kudreti ve Tesiri Üzerine
Tanrı, Zatında yalnızca bir olmasına rağmen, farklı zatlarını yahut tanrısallık (thearkhia) vasıflarını değil, kendisinden tecelli eden muayyen hususiyetleri beyan eden muhtelif isimlere sahiptir; bu isimler vasıtasıyla, sanki birtakım kanallardan akıtırcasına, bizim ve bütün mahlukatının üzerine pek çok hayır ve türlü ihsanlar yağdırır, bu isimlerden on tanesini yukarıda tasvir ettik, Hieronymus da bunları Marcella'ya sayıp döker. Dionysios, Tanrı ve Mesih için kırk beş isim sayar. İbranilerin Kabalacıları, Mısır'dan Çıkış'taki muayyen bir metinden hareketle, hem Meleklerin hem de Tanrı'nın yetmiş iki ismini çıkarırlar, buna yetmiş iki harfli isim ve Şemhamphoraş, yani şerh edici isim derler, lâkin daha da ileri giden başkaları, Kutsal Yazıların her yerinden, o isimlerin adedince Tanrı ismi çıkarırlar, lakin bunların neyi simgelediği bizce tamamen meçhuldür.
Bunlardan ötürü, daha evvel saydıklarımızın yanı sıra, İlahi Zatın ismi Eheieh'tir, Platon bunu *on* [varlık] olarak tercüme eder, bundan mülhem Tanrı'ya *on*, başkaları *to on*, yani var olan derler. Hu, İşaya'ya vahyedilen bir diğer isimdir ve tanrısallığın gayyasını simgeler; Grekler bunu *tauton*, Latinler *kendisiyle aynı olan* diye tercüme eder. Eş, Musa'dan tevarüs eden bir diğer isimdir ve Ateş manasına gelir, Tanrı'nın ismi olan Na ise kargaşa ve meşakkat anlarında niyaz edilir. Ayrıca Yah ismi, Elyon ismi, Makom ismi, Kaphu ismi, İnoma ismi ve Hakikat olarak tefsir edilen ve Tanrı'nın mührü olan Emeth ismi vardır, bunlardan gayrı Tzur ve Aben isimleri bulunur, her ikisi de muhkem bir eseri simgeler, bunlardan biri Baba'yı Oğul ile birlikte ifade eder, sayılar cetvelinde yukarıda daha pek çok ismi zikretmiştik; Tanrı'nın ve Meleklerin birçok ismi Kabalistik hesaplama, Notarikon ve Gematria sanatları vasıtasıyla Kutsal Yazılardan çıkarılır; bu sanatlarda muayyen harfleriyle geri çekilen birçok kelime tek bir ismi meydana getirir yahut harflerine ayrılan tek bir isim daha fazlasını simgeler veya verir. Kimi zaman da Agla isminde olduğu gibi, kelimelerin baş harflerinden derlenirler.
Kutsal Yazı’nın bu ayetinden, yani sonsuza dek kadir olan Tanrı ifadesinden çıkarılır, benzer şekilde Jaia ismi, Tanrımız olan Tanrı bir tek Tanrıdır ayetinden, yine aynı surette Java ismi, ışık olsun dendi ve ışık oldu ayetinden türetilmiştir, benzer biçimde Ararita ismi, birliği O’nun birliğinin ilkesi, tekliği O’nun bireyselliğinin başlangıcı, değişimi tek bir şeydir ayetinden elde edilir ve Hakaba ismi ise, o kutsal ve mübarek olan ayetinden çıkarılmıştır, aynı minvalde Jesu ismi şu iki ayetin baş harflerinde bulunur, yani Mesih gelene değin ve O’nun adı sonuna kadar baki kalır ayetleri. Keza Âmin ismi de, Rab sadık Kraldır ayetinden çıkarılmıştır, kimi zaman bu isimler kelimelerin son harflerinden elde edilir, nitekim aynı Âmin ismi, kötüler öyle değildir ayetinden harflerin yer değiştirmesiyle çıkarılır, benzer şekilde bana ne ya da O’nun adı nedir ayetinin son harflerinden Tetragrammaton ismi bulunur, bütün bunlarda bir harf bir kelime yerine konur ve bir harf ya baştan, ya sondan yahut istenen herhangi bir yerden çıkarılır, kimi zaman da bu isimler, tıpkı Tanrı’nın o yetmiş iki isminin Çıkış kitabındaki üç kelimeyle başlayan o üç ayetten çıkarılması gibi, harflerin teker teker hepsinden elde edilir, nitekim ilk ve son ayetler sağdan sola, ortadaki ise bilakis soldan sağa doğru yazılır, bunu ileride göstereceğiz, bazen de bir kelimeden bir kelime yahut bir isimden bir isim, harflerin yer değiştirmesi yoluyla türetilir, tıpkı Tzemah kelimesinden Mesih ve Malaki kelimesinden Mikail isimlerinin çıkarılması gibi. Kimi zaman ise Kabalistlerin Ziruph dediği alfabe değişimi yoluyla yapılır, nitekim Tetragrammaton isminden Mazpaz, Kuzu türetilir, kimi vakit de sayıların denkliği sebebiyle isimler değiştirilir, Sadai yerine Metatron konması gibi, zira her ikisi de üç yüz on dörde denktir, aynı şekilde El ve La sayıca eşittir, çünkü her ikisi de otuz bir eder. Bunlar hakkında hüküm vermenin ve kusursuz bir ilim vazetmenin pek müşkül olduğu gizli sırlardır, üstelik İbraniceden başka hiçbir dilde ne anlaşılabilir ne de öğretilebilirler, lâkin Tanrı’nın isimleri, Plato’nun Kratylos’ta zikrettiği üzere, bunları Tanrı’dan almış olan Barbarlar nezdinde pek muteber tutulduğundan ve bunlar olmaksızın Tanrı’nın tesmiye edildiği hakiki kelimeleri ve isimleri idrak etmemiz hiçbir veçhile mümkün olmadığından, Tanrı lütfu inayetiyle bunları bize vahyetmiştir, zira bunlar insanlardan yahut meleklerden neşet etmeyip, Yüceler Yücesi Tanrı tarafından muayyen bir surette, harflerin sarsılmaz bir sayısı ve şekliyle tesis ve tahkim edilmiş, tanrısallığın (thearkhia) ahengini soluyan, Tanrı’nın mutlak kudretinin sırları ve vasıtalarıdır, bunlarla takdis olunduklarından ötürü aşağıdakiler onların karşısında titrer, melekler tazim eder, iblisler dehşete düşer, cümle mahlukat hürmet gösterir ve her din bunlara perestiş eder, bunların huşu içinde gözetilmesi, korku ve titremeyle yapılan samimi yakarış bizlere azim bir kudret bahşeder, vuslatı ilahileştirir ve tabiatın fevkinde harikulade işler görme iktidarı verir. Binaenaleyh, hangi sebeple olursa olsun bunları tebdil etmemiz caiz değildir, nitekim Origenes, bunların kendi harfleri içinde tahrif edilmeksizin muhafaza edilmesini emreder, Zerdüşt de kadim ve yabancı kelimelerin değiştirilmesini nehyeder, zira Plato’nun Kratylos’ta buyurduğu gibi, bütün ilahi kelam veya isimler evvelemirde ya tanrılardan, ya kökeni pek bilinmeyen antikiteden yahut da Barbarlardan sadır olmuştur, Iamblikhos da benzer biçimde bunların kendi dillerinden başka bir lisana tercüme edilmemesini salık verir, zira der, başka bir dile çevrildiklerinde aynı tesiri muhafaza edemezler. İşte bu sebeple Tanrı’nın bu isimleri, insanı Tanrı ile barıştırmanın ve birleştirmenin en münasip ve en müessir vasıtalarıdır, nitekim Çıkış kitabında, ismimin zikredildiği her yerde seninle olacağım ve seni mübarek kılacağım diye okuruz, Sayılar kitabında ise Rab şöyle buyurur, ismimi İsrailoğullarının üzerine koyacağım ve onları mübarek kılacağım. Bu yüzdendir ki İlahi Plato, Kratylos ve Philebos’ta Tanrı’nın isimlerine, tanrıların suret veya heykellerinden daha fazla tazim gösterilmesini emreder, zira insan elinin mahsulü olan eserlerden ziyade zihnin melekelerinde, bilhassa da yukarıdan ilham edilmişse, Tanrı’nın çok daha sarih bir sureti ve kudreti saklıdır, bundan ötürü mukaddes kelimeler büyü ameliyelerindeki kudretlerini sırf kelime olmalarından değil, kendilerine imanla bağlananların zihinlerinde onlar vasıtasıyla iş gören gizli İlahi kudretlerden alırlar, bu kelimeler marifetiyle Tanrı’nın gizli kudreti, adeta su künkleri vasıtasıyla akar gibi, kulakları imanla arınmış, tertemiz bir yaşantı ve ilahi isimlerin zikriyle Tanrı’nın meskeni ve bu ilahi feyizlerin kabili haline gelmiş kimselere intikal ettirilir, binaenaleyh her kim Tanrı’nın bu kelimelerini veya isimlerini zihin paklığıyla, vaz edildikleri veçhe ve nizam üzere bihakkın kullanırsa, pek çok harikulade şeye hem nail olur hem de bunları icra eder, nitekim Medea hakkında şöyle okuruz,
Pek tatlı bir uyku verdi, üç kez söyledi sözleri, Yatıştırdı denizleri, dindi azgın hiddetleri.
Harikulade şeyleri icra etmeye alışkın olan İbranilerin Kadim Âlimleri de bilhassa buna riayet etmişlerdir,
... sözler ile, Pisagorcular dahi birtakım sözler vasıtasıyla hem beden hem de zihin illetlerini fevkalade bir surette nasıl sağalttıklarını göstermişlerdir, keza okumaktayız ki Argonotlardan biri olan Orpheus, son derece şiddetli bir fırtınayı birtakım sözlerle saptırmıştır, benzer biçimde Apollonius, Roma'da fısıldadığı birtakım sözlerle ölü bir genç kızı diriltmiştir, Philostratus ise bazılarının belirli sözlerle Akhilleus'un ruhunu çağırdığını nakleder, Pausanias da Lidya'da, Hierocaesarea ve Hypaepa şehirlerinde Persica adını verdikleri Tanrıçaya vakfedilmiş iki mabedin bulunduğunu, her ikisinde de ilahi ayin icra olunurken,
mihrabın üzerine kuru odunlar konulup rahip kendi ana lisanında ilahiler terennüm ettiğinde ve elinde tuttuğu kitaptan anlaşılmaz birtakım yabancı kelimeler telaffuz ettiğinde, ateş tatbik edilmeksizin bu kuru odunların derhal tutuşup gayet berrak yandığının görüldüğünü rivayet eder. Keza Serenus Sammonicus, tıp kaideleri arasında şunu bildirir, şayet burada gösterildiği veçhile Abracadabra ismi, sondan başa doğru harf harf eksiltilerek yazılırsa, kâğıt yahut parşömen boyna asıldığında hemitritean hummasını yahut başka herhangi bir hummayı sağaltır ve hastalık peyderpey azalarak zail olur.
Lakin Hama Rabbin Tefekkür Kitabı'nda, insanın her türlü illetine yahut her nevi kederine karşı çok daha tesirli mukaddes bir mühür bildirir, bu mührün ön yüzünde Tanrı'nın dört harfli isimleri, bir kare içerisinde birbirine öyle bir hiyerarşi ile tabi kılınmıştır ki, en yüksekten en aşağıya doğru Tanrısallığın (thearkhia) o en kutsal isimleri yahut dereceleri zuhur eder, bunların maksadı çevreleyen daire içerisine yazılmıştır, arka yüzüne ise [okunamadı] kazınmıştır.
Lakin her şey gayet saf altından yahut lekesiz, temiz ve pâk bakir parşömenden yapılmalı, ayrıca bu maksat için takdis edilmiş balmumu mumlarının yahut günnüğün dumanından ve kutsal sudan imal edilmiş mürekkep kullanılmalıdır, amel eden kişi, şayet bu ilahi kudrete bihakkın nail olmak isterse, kurban ile arınmalı ve paklanmalı, şüphe götürmez bir ümide, sarsılmaz bir imana malik olmalı ve zihnini Yüceler Yücesi Tanrı'ya yükseltmelidir. Benzer biçimde habis ruhların ve insanların dehşetine ve kötülüğüne, seyahat, sular, düşmanlar, silahlar yahut her nevi tehlikeye karşı, yukarıda zikredildiği tarzda, bir yüzde Tekvin'in ilk beş ayetinin başlangıçları olan şu harfler [okunamadı], arka yüzde ise mezkûr ayetlerin sonları olan şu harfler [okunamadı] yer alır ki bunlar cihanın yaratılışının timsalidir, bu muska [NOT: Metinde geçen "Ligature", büyüsel bağlama ya da tılsımlı muska anlamındadır] sayesinde, şayet kişi aşkınlığa ve Tanrı'ya kavi bir iman beslerse her türlü kötülükten azade kalacağını söylerler.
Ön kısımda. Arka kısımda.
Zira zahiren dahi çok büyük işler görebilirler, nitekim Kadir-i Mutlak olan Tanrı gökleri ve yeri bunlar vasıtasıyla yaratmıştır, bundan maada, Rab Kosta ben Luka'nın dediği gibi, tecrübe ile sabittir ki fiziki hassaları haiz olmayan pek çok nesne dahi büyük tesirler icra eder, misal kabilinden, düşürülmüş bir ceninin parmağı bir kadının boynuna asıldığında, orada kaldığı müddetçe hamileliği meneder, dahası, Tanrı'nın muhtelif mukaddes kelam ve isimlerinde mucizeler yaratan büyük ve ilahi bir kudretin mevcudiyetine Zerdüşt, Orpheus, Iamblikhos, Synesios, el-Kindi ve cümle meşhur feylesoflar şehadet eder, hem büyücü hem feylesof olan Artephius da kelimelerin ve tılsımlı işaretlerin hassalarına dair hususi bir risale kaleme almıştır. En namlı feylesoflardan geri kalmayan Origenes, Kelsos'a karşı, belirli ilahi isimlerde fevkalade bir kudretin gizlendiğini müdafaa eder, Hâkimler Kitabı'nda da Rab, "Benim adım ki Pele'dir [okunamadı], bu da bizim aramızda mucizeler yaratan yahut harikalar husule getiren manasına gelir" buyurur, lakin Tanrı'nın hakiki ismi ne insanlara ne de meleklere malumdur, yalnız Tanrı'ya ayandır ve mukaddes metinlerin şehadet ettiği veçhile Tanrı'nın iradesi vuku bulmadıkça da izhar edilmeyecektir, bununla birlikte Tanrı'nın melekler nezdinde başka isimleri, biz insanlar nezdinde ise başka isimleri vardır, zira bizlerin arasında, Mısırlı Musa'nın [NOT: İbn Meymun kastedilmektedir] dediği gibi, Tanrı'nın fiillerinden mülhem olmayan ve iştirak yoluyla delalet etmeyen hiçbir ismi yoktur, ancak müstesna olan Tetragrammaton ismi mukaddestir ve Yaratan'ın cevherine saf bir delaletle işaret eder ki bunda Yaratan Tanrı'ya başka hiçbir nesne ortak değildir, binaenaleyh buna yazılan lakin okunmayan tecrid edilmiş isim denir, ne tarafımızdan telaffuz edilir, yalnızca anılır ve Tanrı'ya, belki de meleklere ait olan ikinci semavi lisanı bildirir. Benzer biçimde meleklerin de kendi aralarında ve Pavlus'un meleklerin lisanı tesmiye ettiği kendi lehçelerinde isimleri vardır ki bizler buna dair pek az malumata sahibizdir, onların diğer bütün isimleri ise uhdelerindeki vazifelerden ve amellerden alınmıştır, bunlar o kadar büyük bir tesire malik değildir, bu sebepten büyücüler onları Mukaddes Kitap'ta yer alan semavi, hakiki isimleriyle çağırırlar.
İlahi isimlerin cümle vasıta sebepler yoluyla bu süfli şeylere sirayeti hakkındadır
Yüceler Yücesi Yaratan ve ilk sebep, her şeyi sevk ve idare etmesine rağmen, icraatın ihtimamını Yuhanna'nın Vahiy kitabında muin ve helak edici melekler olarak tesmiye ettiği hem hayırlı hem şerli muhtelif hizmetkârlara pay eder, peygamber de başka bir yerde onlar için şöyle terennüm eder, "Rabb'in meleği, kendisinden korkanların muhafazası için onların huzurunda daim kalır", başka bir yerde ise şerir melekler vasıtasıyla vuku bulan musibetleri tasvir eder. Şimdi, Tanrı'nın melekler vasıtasıyla, hademeleri marifetiyle icra ettiği her şeyi, gökler ve yıldızlar vasıtasıyla adeta aletler vasıtasıyla icra eder ki bu minval üzere cümle eşya O'na hizmet etmek gayesiyle yekvücut amelde bulunsun, nitekim göğün her bir cüzü ve her bir yıldız yeryüzünün her bir köşesini yahut mevkiini, zamanı, nevi ve fertleri nasıl tefrik ederse, o cüzün ve yıldızın meleki kudretinin de onlara, yani mekâna, zamana ve nev'e tatbik edilmesi öylece iktiza eder. Nitekim Augustinus sualler kitabında, "Bu âlemdeki her bir meşhud nesneye tayin edilmiş bir meleki kudret mevcuttur" der, bu sebepten Origenes, Sayılar kitabı tefsirinde şöyle der, "Âlem, yeryüzü ordularını, mülkleri, vilayetleri, insanları, behayimi, canlıların doğumunu ve inkişafını, çalıları, nebatatı ve diğer şeyleri idare edecek, onlara gizli bir hassadan neşet ettiği söylenen o kudreti bahşedecek meleklere muhtaçtır, şu halde meleklere olan ihtiyaç çok daha büyüktür ki...
doğru yolda ve bu mekâna dair en ufak şey dahi, Tanrı’nın en yüce başkan sıfatıyla ikamet ettiği, hiçbir şey tarafından kuşatılmaksızın yahut sınırlandırılmaksızın her şeyi kapsayarak tüm mevcudatı en tatlı vechile tanzim ettiği bu âlemin uygun birer uzvudur, nitekim Yuhanna Vahiy kitabında, on iki kapısı on iki Melek tarafından korunan o semavi Şehri tasvir eder, bu melekler Tanrısal ismin on iki defa devredilmesinden aldıkları feyzi aşağıya akıtırlar, mezkûr Şehrin temellerinde ise on iki Resulün ve Kuzu’nun isimleri kazılıdır, zira Şeriat’ta, Efod’un taşlarında ve Hezekiel tarafından tasvir edilen Mukaddes Şehrin temellerinde İsrail kabilelerinin isimleri yazılıydı ve dört harfli isim [Tetragrammaton] onların üzerinde hâkimdi, İncil’de de semavi Şehrin temel taşlarında Resullerin isimleri yazılıdır, bu taşlar Kilise’deki İsrail kabilelerini temsil eder ve üzerlerinde Kuzu’nun isminin, yani dört harfli ismin tüm kudretini kendinde toplayan İsa isminin nüfuzu vardır, zira Peder Yehova her şeyi ona bahşetmiştir, Dolayısıyla Gökler, aşağıya fırlattıkları tesirleri Meleklerden alır, Melekler ise Tanrı’nın ve İsa’nın yüce isminden alır, bu ismin kudreti evvelemirde Tanrı’dadır, bilahare bu on iki ve yedi Meleğe sirayet eder, onlar vasıtasıyla on iki burca ve yedi seyyareye, nihayetinde Tanrı’nın diğer tüm Hizmetkârlarına ve aletlerine sonsuz bir surette aksederek yayılır.
Bundan ötürü Mesih, Peder’den benim ismimle ne dilerseniz size verecektir, der, dirilişinden sonra ise, Benim ismimle cinleri kovacaklar, buyurur, öyle ki artık o dört harfli isme hacet kalmamıştır, zira onun tüm kudreti, yegâne mucizelerin zuhur ettiği İsa ismine intikal etmiştir, Petrus’un dediği gibi, göğün altında insanlara bahşedilmiş olup da kendisiyle kurtulabilecekleri başka hiçbir isim yoktur, lakin İsa ismini dünyevi ve sıradan bir kimsenin adıymışçasına hürmetsizce zikrederek onun faziletiyle mucizeler yaratabileceğimizi zannetmeyelim, bilakis O’nda bize vaat edilen şeylere nail olabilmek adına, mukaddes amellere, faziletlere ve insanlara hükmedebilmek için, onu Kutsal Ruh içinde, saf bir zihin ve vecd dolu bir ruhla çağırmalıyız, [okunamadı] bilhassa her şeyden evvel marifet gereklidir, zira marifet olmaksızın yakarışlarımız işitilmez, nitekim Peygamber’in sözünde buyrulduğu üzere, İsmimi bildiği için onu işiteceğim, Bundan ötürü bu devirde, İsa isminin otoritesi, lütfu ve rızası aracılık etmedikçe göklerden hiçbir inayet celbedilemez, Yine bundan ötürüdür ki, Tanrısal isimler hususunda en mahir olan İbraniler ve Kabalistler, Mesih’ten sonra atalarının vaktiyle yaptığı gibi o kadim isimlerle hiçbir tesir icra edemez olmuşlardır, nitekim insanlara musallat olan ve eziyet veren hiçbir iblisin yahut Cehennem kudretinin bu isme karşı koyamayacağı, İsa ismi layıkıyla telaffuz edilip tazim için önlerine serildiğinde, isteseler de istemeseler de diz çöküp itaat edecekleri tecrübeyle sabittir, onlar yalnızca bu isimden değil, onun mührü olan Haç’tan da korkarlar, sadık bir kalpten ve hakiki bir ağızdan İsa ismi döküldüğünde, pak eller Haç’ın şifa bahşeden işaretini nakşettiğinde, yalnızca dünyevi, semavi ve cehennemi mahlukların dizleri bükülmekle kalmaz, hissiz nesneler dahi ona hürmet eder ve hepsi onun işareti karşısında titrer, Mesih Havarilerine boş yere, İsmimle cinleri kovacaklar, dememiştir, zira bu isimde cinlere, hastalara, yılanlara, insanlara ve dillere karşı sarih bir kudret mevcuttur, çünkü bu ismin haiz olduğu kudret, hem onu vazeden Tanrı’nın faziletinden, hem bu isimle ifade olunan zatın faziletinden, hem de bizatihi kelimenin içine dercedilmiş kuvveden neşet eder.
İşte bu sebepledir ki, her mahluk kendisini yaratanın isminden korkup ona tazim ettiğinden, bazen fasık ve dinsiz kimseler dahi, şayet bu kabil Tanrısal isimlerin zikrine itikat ederlerse, cinleri bağlayabilir ve birtakım diğer büyük işler vücuda getirebilirler.
Tanrı’nın Uzuvları ve Bunların Bizim Uzuvlarımız Üzerindeki Tesiri Hakkında
Mukaddes Kitap’ın muhtelif yerlerinde Tanrı’nın türlü uzuvlarından ve ziynetlerinden söz edildiğini okuruz, lakin Tanrı’nın uzuvlarından kasıt, bizatihi Tanrı’nın zatında en saf ve yalın halde mukim olan, kendi aralarında Tanrı’nın mukaddes isimleriyle tefrik edilen çok yönlü kudretlerdir, Tanrı’nın libasları ve Ziynetleri ise O’nun kendisini dışa vurduğu adeta birer tarik ve nispet, yahut Sudûr (Emanation) veya feyiz kanallarıdır, zihnimiz bunların eteklerine her temas ettiğinde, tıpkı İsa’nın kanaması olan kadın hakkında feryat edip, Birisi bana dokundu, zira kendimden bir kudretin çıktığını hissettim, demesi gibi, bir uzvun Tanrısal kudreti tecelli eder, Dolayısıyla Tanrı’daki bu uzuvlar bizimkilerin benzeridir, fakat uzuvlarımızın İdeaları ve asıl numuneleridir, şayet kendi uzuvlarımızı bunlara hakkıyla uydurursak, o vakit aynı Suret’e intikal ederek Tanrı’nın hakiki evlatları ve Tanrı misali oluruz, O’nun amellerini işler ve icra ederiz, bu sebeple Tanrı’nın uzuvlarına dair Kutsal Yazılardan pek çok misal çıkarılır, nitekim Neşideler Neşidesi’nde O’nun başı hakkında şöyle okuruz, Başın Karmel gibidir ve başının zülüfleri bir Kralın erguvanı gibidir, fakat buradaki Karmel, Suriye sahilindeki o dağ manasına gelmez, erguvan boyasını meydana getiren küçük bir mahluktur [NOT: Antik çağda erguvan rengi boyanın elde edildiği deniz salyangozu kastedilmektedir], Keza Mezmurlar’da O’nun gözleri, gözkapakları ve kulakları hakkında şöyle okuruz, Rabbin gözleri salihlerin üzerindedir ve kulakları onların dualarına açıktır, gözleri yoksullara bakar ve gözkapakları ademoğullarını sınar, ayrıca İşaya’da O’nun ağzı, zevki, boğazı, dudakları ve dişleri hakkında şöyle okuruz, Ağzımdan fetva istemediniz, Neşideler Neşidesi’nde ise, Boğazın sevgilim için tatlı tatlı süzülen, uyuyanların dudaklarını söyleten en âlâ şarap gibidir, denir, ayrıca Şeriat’ta sıklıkla tesadüf ettiğimiz üzere, kurbanların tatlı kokusunu kokladığı Burun delikleri de vardır, O’nun omuzları, kolları, elleri ve parmakları mevcuttur,
Yeşaya’da okuduğumuz üzere, yönetim onun omuzlarına verilmiştir, Rabbin pazusu kime açıklanmıştır ve Hükümdar Peygamber şöyle terennüm eder, senin ellerin ey Rab beni yarattı ve bana biçim verdi, ve parmaklarının eseri olan gökleri seyredeceğim, onun bir sağ eli ve sol eli de vardır, nitekim Mezmur yazarı şöyle der, Rab Rabbime dedi ki, sağımda otur, sol el hakkında da İncil’de, son günde lanetlilerin oraya yerleştirileceğini okuruz, dahası Tanrı’nın yüreği, göğsü, sırtı ve arka kısımları hakkında da okuruz, Krallar kitabında Tanrı’nın Davud’u kendi yüreğine göre bir adam olarak bulduğu geçer, İncil’de de uyuyan Havarinin üzerinde ilahi sırları kavradığı göğsü yer alır, Mezmur yazarı onun sırtını altının solgunluğunda tasvir eder, kendisi de Yeremya’da şöyle buyurur, onların helak gününde yüzümü değil sırtımı göstereceğim, Musa’ya da, sırtımı göreceksin der, ayakları hakkında da Mezmur yazarı, ayaklarının altında karanlık vardı der ve Tekvin’de güneye doğru yürüdüğü söylenir. Benzer biçimde Tanrı’nın giysilerini ve ziynetlerini de okuruz, Mezmur yazarında olduğu gibi, Rab saltanat sürmüştür, güzelliğe bürünmüştür, bir giysi gibi ışıkla kuşanmıştır ve başka bir yerde, zarafet ve ihtişam giyindin, bir giysi gibi dipsiz derinlik onun örtüsüdür, Hezekiel’de Rab şöyle buyurur, eteğimi senin üzerine serdim ve çıplaklığını örttüm, ayrıca Tanrı’nın değneği, asası, kılıcı ve kalkanı hakkında da okuruz, nitekim Mezmur yazarında, senin değneğin ve asan, onlar beni teselli etti, onun hakikati seni bir kalkan gibi kuşattı denir ve Tesniye’de onun celalinin kılıcını okuruz, mukaddes kelam bize bu türden pek çok şeyi bildirir, bu uzuvlardan ve ilahi ziynetlerden kuşku yoktur ki, bizim uzuvlarımız ve çevremizdeki her şey, tüm amellerimiz idare edilir, yönlendirilir, muhafaza edilir, yönetilir ve aynı zamanda teftiş edilir, nitekim peygamber şöyle der, ayağımı bir kaya üzerine koydu ve adımlarıma yön verdi, başka bir yerde de der ki, ellerime cengi, parmaklarıma savaşı öğreten Rabbim, Tanrım mübarektir, ağzı hakkında da şöyle der, Rab ağzıma yeni bir ilahi koydu ve başka bir yerde Kurtarıcımız şöyle buyurur, size bir ağız ve hikmet vereceğim, saç teli hakkında ise, başınızdan tek bir kıl dahi telef olmayacaktır der ve bir başka yerde, başınızın kılları sayılmıştır. Zira Kadir olan Tanrı, kendisinin suretleri ve kendisine benzer olmamızı dilediğinden, bizde türlü biçimlerde açığa çıkan uzuvları, beden parçalarını ve şekilleri, kendi gizli erdemlerinin benzerliğine göre, onlarla aynı düzeni ve orantıyı muhafaza eden işaretler kabilinden nakşetmiştir, bundan ötürü İbranilerin Mekuballeri [NOT: Kabalistleri] derler ki, ilahi tesire kabil olan bir insan bedeninin herhangi bir uzvunu kirden ve murdarlıktan arındırırsa, o vakit o uzuv, Tanrı’nın gizli uzvunun ve aynı ismin atfedildiği erdemin makamı ve has menzili haline gelir, öyle ki şayet o uzvun bir şeye ihtiyacı olursa, bağlı bulunduğu isme yakarıldığında, derhal tesirli bir biçimde işitilir, nitekim şöyle buyrulmuştur, onu işiteceğim, zira o benim adımı bilmiştir ve bunlar hakkında daha fazlasını yaymanın caiz olmadığı büyük ve gizli sırlardır.
Putperestlerin İlahları, Semavi Cisimlerin Ruhları ve Geçmiş Zamanlarda Hangi Mekanların Hangi İlahiyatlara Vakfedildiği Hakkında
Filozoflar daha önce gösterdiğimiz gibi, göklerin ve yıldızların ilahi canlılar olduğunu, akli ruhlarının tanrısallık (thearkhia) zihninden pay aldığını savunmuşlardır, kimi ayrık cevherlerin onlardan üstün, kimilerinin ise onlara tabi olduğunu, bir nevi yönetici ve hizmetkâr kabilinden bulunduğunu ileri sürerler ki bunlara akıllar ve melekler derler, dahası Platon’un bizzat kendisi semavi ruhların, bizim ruhlarımızın bedenlerimize bağlandığı gibi kendi bedenlerine hapsolmadığını, diledikleri yerde bulunduklarını, Tanrı’nın müşahedesiyle sevinç bulduklarını, herhangi bir zahmet ve ıstırap çekmeksizin bedenlerini idare edip hareket ettirdiklerini ve onları hareket ettirirken bu süfli âlemi de kolaylıkla yönettiklerini öne sürmüştür, bu yüzden bu tür ruhlara sıklıkla ilahlar demişler, onlar için ilahi payeler tayin etmişler, onlara dualar ve kurbanlar adamışlar, kendilerine ilahi tazimle tapınmışlardır, bütün kavimlerin kendilerine tahsis edildiği ilahlar bunlardır ki Musa Tesniye’de bu hususta şöyle emretmiştir, sakın ola gözlerini göğe kaldırıp güneşi, ayı ve göğün bütün yıldızlarını gördüğünde ayartılıp onlara tapınmayasın ve kulluk etmeyesin, zira gök altındaki bütün milletler onlara tabi kılınmıştır, oysa Rab Yehova kendisi için miras kılınmış bir kavim olasınız diye sizi almış ve Mısır’ın demir ocağından çıkarmıştır, aynı kitabın on yedinci babında da güneşe, aya ve yıldızlara ilahlar der, İbrani üstatları Tekvin’de İbrahim’in cariye oğullarına hediyeler, yani Shemoth, Steltoma, başka deyişle ecnebi isimler verdiğinin, lakin sahip olduğu her şeyin mirasçısı olarak İshak’ı bıraktığının söylendiği yer üzerine derler ki, cariye oğulları İbrahim’in bereketinde en yüce yaratıcı Yehova’ya değil, ecnebi ilahlara ve tapınaklara verilmiştir, oysa İshak ve onun soyu her şeye kadir Yehova’ya tahsis edilmiştir, asla ecnebi bir tanrıya verilmemiştir, bu yüzden Tesniye’de ecnebi ilahlara kulluk ettikleri, tanımadıkları ve kendilerine tayin edilmemiş olanlara taptıkları için kınanırlar, Yeşu bin Nun da halk vadedilmiş topraklara girdikten, düşmanları alt edilip İsrail’in mülk kur’aları dağıtıldıktan sonra halka tapınacakları Tanrı’yı seçme ruhsatı vererek şöyle demiştir, bugün kime özellikle kulluk edeceğinizi seçmekte serbestsiniz, ister atalarınızın Mezopotamya’da kulluk ettiği ilahlar olsun, ister topraklarında ikamet ettiğiniz Amorilerin ilahları olsun, fakat halk şöyle cevap verdi, biz Rab Yehova’ya kulluk edeceğiz ve bizim Tanrımız o olacaktır, Yeşu onlara dedi ki, bunu yapamazsınız, zira Rab Yehova kutsaldır, kudretlidir ve kıskançtır, fakat halk
Yehova'ya kulluk etmekte sebat ederek, onlara şöyle der, kendiniz şahitsiniz ki, O'na kulluk etmek üzere Rabbinizi kendiniz seçtiniz, bundan ötürü aranızdaki yabancı tanrıları kaldırıp atın ve yüreklerinizi İsrail'in Tanrısı olan Rabbe yöneltin; ve sonra belki inkâr eder de Tanrınız olan Rabbe yalan söylersiniz diyerek, bu taş bir şahit olsun diye büyük bir taş dikti. Bu sebeple diğer milletlerin kendilerine tabi kılındığı diğer tanrılar Güneş, Ay, on iki Burç ve diğer semavi cisimler ile İlahi yapılardı, lakin salt cisim olarak değil, ruhun onlara bitiştiği cihetle ve Yeremya'nın Göklerin Kraliçesi diye adlandırdığı, yani semanın idare edildiği kudret olan bütün Gök Orduları idi, nitekim Yeremya'nın bahsettiği dünya ruhu (anima mundi) hakkında şöyle denir, Oğullar odun toplar, bir kısmı da ateş yakar ve kadınlar Göklerin Kraliçesi'ne çörek yapmak üzere yağ yoğururlar. Ne bu Kraliçe'ye ne de diğer semavi ruhlara Dulia (kullara mahsus hürmet) derecesinde tazimde bulunulması onlara yasaklanmıştı, menedilen yalnızca Latria (mutlak ibadet) idi ve bu mertebeyi bahşedenler Rab tarafından paylanmıştır; lakin bu ruhların veya Tanrıların adlarını daha önce beyan etmiştik.
Hangi diyarlara, halklara ve şehirlere hangi ayinlerle atfedildiklerine gelince, Boiotialılar için Amphiaraos, Afrikalılar için Mopsos, Mısırlılar için Osiris ve İsis, Meroe'de mukim Habeşliler için Jüpiter ve Bacchus, Araplar için Bacchus ve Venüs, İskitler için Minerva, Naukratisliler için Serapis, Suriyeliler için Atargatis, Araplar için Diaphares, Afrikalılar için Caelestis, Nornialılar için Tsebelenus vardı. İtalya'da dahi hür şehirlerin tahsisiyle, Crifimeneslilerin tanrısı Delventius, Narvensialıların Viridianus, Asculanların Aucharia, Volskilerin Nortia, Otriculililerin Valentia, Sutrinlilerin Nortia, Faliscanların Curis idi, bilhassa bunlar meşhurdu. Latinler en yüksek tazimle Mars'a taparlardı, Mısırlılar İsis'e, Mağribiler Juba'ya, Makedonlar Cabrius'a, Kartacalılar Uranüs'e, Latinler Faunus'a, Romalılar Quirinus'a, Sabinler Sancus'a, Atinalılar Minerva'ya, Sisam Juno'ya, Baf Venüs'e, Limni Vulcan'a, Nakşa Bacchus'a, Delfi Apollo'ya ibadet ederdi ve Ovidius'un Fasti'sinde terennüm ettiği üzere, Atina Pallas'a, Girit ise Diana'ya yalvarır.
Kartacalılar ve Levkaslılar Satürn'e taparlardı; Girit, Pyreus, Homole, İda, Elis ve kehanet ocağının bulunduğu Libya Jüpiter'e; Epir, Latium, Knidos, Likya, Pisa, Makedonya Mars'a; Termodonlular, İskitler ve Trakya Güneş'e tapardı; İskitler yalnızca tek bir Tanrı'ya ibadet edip O'na bir at kurban ederlerdi, aynı şekilde Heliopolisliler ve Asurlular da buna ibadet ederdi; Apollon adı altında ise Rodoslular, Hiperborealılar ve Miletliler tazimde bulunurdu ve Parnassos, Phaselis, Kynthos, Soracte dağları onun için kutsaldı; ayrıca Delos, Klaros, Bozcaada adaları ile Midilli Adası'ndaki Mallow mevkii ve Gryneion Koruluğu yahut Kasabası, bunun yanı sıra Patara, Chrysa, Tarapnas, Cyrrha, Delfi, Arrephina, Entrosi, Tegyra şehirleri de ona vakfedilmişti. Keza Thebai, Nakşa Adası, Arabistan şehri Nisa, Paflagonya'nın Calichoros nehri de Bacchus ve Dionysos namıyla ona adanmıştı; nitekim her iki yılda bir mutat olarak Bacchanalia şenliklerinin icra edildiği Boiotia'nın Parnassos ve Cithaeron dağları da öyleydi; Hyrkania'ya komşu bir halk olan Thamaritalılar da kendilerine has ayinlerle Bacchus'a taparlardı.
Venüs'e ibadeti ilk olarak Asurlular ihdas etti, ardından Kıbrıs'taki Baflılar, Fenikeliler ve Aigeus'un naklettiğine göre Atinalıların da takip ettiği Çuhadalılar geldi; Lakedaimonialılar arasında Venus Armata'ya, Delfi'de Venus Epitybia'ya tapılırdı; Coslular da ona tazim ederdi; Ege Denizi'nde bir ada olan Amathus'ta, Mısır'ın Memphis şehrinde, Knidos'ta, Sicilya'da, İdalion Koruluğu'nda, Hypaepa şehrinde, Sicilya'daki Eryx Dağı'nda, Kalidon'da, Kirene'de ve Sisam'da da hürmet görürdü; Aristoteles'in şehadetiyle, kadim Tanrılar arasında hiçbir ilahın bu denli büyük merasimlerle ve bu kadar çok yerde ibadet gördüğü rivayet edilmemiştir.
Fransızlar, kendisini Teutates diye tesmiye ederek hususi surette Mercury (cıva) [NOT: Burada kimyasal cıva değil, Roma tanrısı Merkür ve simyadaki karşılığı kastedilmektedir] için ibadette bulunurlardı, tıpkı Arkadyalılar, Hermopolisliler, Mısırlılar ve Memphisliler gibi. Toros Dağları civarındaki İskitler, Diana namıyla Ay'a taparlardı; Efes'te onun son derece görkemli bir Mabedi vardı; Mykenai'de ise Taurika Kralı Thoas'ın vefatından sonra sureti İphigeneia ile Orestes tarafından kaçırılınca Aricia civarında tazim görür oldu. Merasimlerin usulü tebdil edilerek, Tesalya ahalisinden Magnesialılar tarafından, Akhaia şehri Pisa'da, Tibur'da, bir Roma tepesi olan Aventinus'ta, Pamfilya şehri Perge'de ve Attika Krallığı'ndaki Agrai'de de aynı şekilde ibadet edildi; Catani kavminin ise Ay'a eril cinsiyet izafe ederek taptığı rivayet edilir.
Diğer ilahlara vakfedilmiş başka mekânlar da vardı, nitekim Minerva olarak anılan Pallas'a Atina, Pyreus ve Aracynthus dağları, Triton nehri, Boiotia şehri Alalkomenai ve Kiklad Adaları'ndan biri olan Naxos vakfedilmişti. Ceres'in kutsal mevkileri Attika'daki Eleusis, Sicilya şehirleri Enna ile Catania ve Etna Dağı'dır. Vulcan'a en büyük tazim Lemnos Adası'nda, Trakya adası İmroz'da, Vulcan'a adanmış bir ada olan Therasia'da ve Sicilya'da gösterilirdi. Vesta, kaçak Aeneas'ın İtalya'ya taşıdığı Troyalıların tanrıçasıydı ve Frigyalılar, Frigya dağları İda ile Dindymon ve Umbria şehri Reate ona verilmişti; keza [okunamadı] dağı, Sisam Adası, Faliscan halkı, Boiotia şehri Onchestos ve Lakonia burnu Tainaron Neptün'e tahsis edilmişti ve Troizen kavmi ile şehri Neptün'ün himayesi altındaydı. Milletleri idare edip yöneten tanrıları işte bu kabildendi; Tesniye kitabında bizzat Musa'nın onları yeryüzünün Tanrıları olarak tesmiye etmesi ve bütün milletlerin bunlara pay edilmesi, semavi Yıldızlardan ve onların ruhlarından başka bir şeye delalet etmemektedir.
Göklerin ve semavî cisimlerin birtakım İlahî canlarla canlandırılmış olduğu, yalnızca şairlerin ve filozofların kanaati değil, aynı zamanda kutsal metinlerin ve Katoliklerin de ikrarıdır, zira Vaiz de göğün canını tasvir eder ve Hieronymus bunun üzerine açıkça aynı şeyi ikrar eder. Benzer şekilde Origenes İlkeler Üzerine adlı kitabında, semavî cisimlerin Tanrı’dan emirler aldıklarının söylenmesi hasebiyle can sahibi olduklarını düşündüğünü gösterir, ki bu yalnızca akıl sahibi bir tabiatla bağdaşır, nitekim "Bütün yıldızlara buyruk verdim" diye yazılmıştır. Dahası Eyüp de yıldızların günah lekesinden berî olmadığını bütünüyle kabul etmiş görünmektedir, çünkü orada "Onun nazarında yıldızlar dahi pak değildir" diye okuruz, ki bu söz hakikatte onların cisimlerinin parlaklığına hamledilemez. Dahası, semavî cisimlerin can sahibi olduğunu Pamfilyalı Eusebios ve ayrıca Enchiridion’unda Basileios dahi düşünmüştür, lakin daha sonraki yazarlardan Albertus Magnus Dört Eşit Üzerine adlı kitabında, Thomas Aquinas Ruhani Mahluklar adlı eserinde ve John Duns Scotus Sentences’ın ikinci kitabı üzerine şerhinde bu kanaattedir, bunlara en bilgili Kardinal Nicolaus Cusanus da eklenebilir. Dahası Aureolus da kuvvetli bir münazarada bu hususları ispat eder, ki o, semavî cisimlere Doulia tazimiyle hürmet edilmesini, onların şefaat ve yardımlarına yalvarılmasını da garip karşılamaz, buna bizzat Thomas da, putperestlik tehlikesi bu ibadete mani olmadıkça muvafakat eder, dahası Plotinos onların dileklerimizi bildiğini ve işittiğini ileri sürer. Fakat biri bunlara itiraz etmek ve bunları kutsallığa mugayir itikatlar saymak isterse, Augustinus’u Enchiridion’unda ve İptaller adlı kitabında, Thomas’ı Putperestlere Karşı adlı eserinin ikinci kitabında ve Quodlibet’lerinde, Scotus’u Sentences şerhinde ve Guillaume de Paris’yi Âlemin Külliyatı’nda dinlesin, ki onlar müttefikan cevap verirler, semavî cisimlerin canlı ya da cansız olduğunu söylemenin Katolik inancıyla hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla canların bizzat feleklere ve yıldızlara yerleştirilmiş olması ve sanki Milletlerin Tanrılarıymışçasına her birinin kendi bölgelerini, şehirlerini, kabilelerini, insanlarını, milletlerini ve dillerini yönetmesi pek çoklarına gülünç görünse de, bunu doğru anlayanlara hiç de garip gelmeyecektir.
Akıllar ve Ruhlar Hakkında, Bunların Üç Türlü Sınıfı, Muhtelif İsimleri ile Cehennemî ve Yeraltı Ruhları Hakkında
Şimdi sırasıyla Akıllardan, ruhlardan ve Meleklerden bahsetmemiz icap eder, bir Akıl, bedenin her türlü kesif ve çürüyen kütlesinden azade, ölümsüz, duyulardan uzak, her şeye yardım eden, her şey üzerinde tesiri olan kavranılır bir cevherdir ve bütün akılların, ruhların ve Meleklerin tabiatı birdir. Fakat ben burada Melek derken, umumiyetle İblis dediklerimizi kastetmiyorum, kelimenin asıl manası icabı, sanki bilen, idrak eden ve bilge olan manasında adlandırılmış ruhları kastediyorum. Ancak Büyücülerin rivayetine göre bunların üç türü vardır, ilkine sema-ötesi derler, bunlar bedenden büsbütün ayrılmış akıllardır ve adeta aklî feleklerdir, sanki kendilerinin en sabit ve sarsılmaz birliği ya da merkeziymişçesine biricik ve tek olan Tanrı’ya ibadet ederler, bundan ötürü tanrısallıktan (thearkhia) aldıkları pay sebebiyle onlara tanrılar dahi derler, zira onlar her daim Tanrı ile doludur ve İlahî Nektar ile gark olmuşlardır. Bunlar yalnızca Tanrı’nın huzurundadır ve âlemin cisimlerini yönetmezler, süflî şeylerin idaresine de uygun değillerdir, fakat Tanrı’dan aldıkları nuru alt mertebelere akıtırlar ve onların her birine vazifesini pay ederler. İkinci mertebede bunları semavî akıllar takip eder, bunlara âlem Melekleri derler, yani bunlar İlahî ibadetin yanı sıra bu âlemin felekleri için, her bir göğün ve Yıldızın idaresi için tayin edilmişlerdir, bu sebeple âlemde ne kadar gök ve Göklerde ne kadar Yıldız varsa o kadar mertebeye ayrılırlar. Satürn’ün Göğünü ve bizzat Satürn’ü yönetenlere Satürniyen derler, diğerlerine, yani Jüpiter’in göğünü ve bizzat Jüpiter’i yönetenlere Joviyen derler, benzer şekilde diğer Yıldızların hem ismine hem de hassasına binaen muhtelif Melekleri tesmiye ederler. Eski Müneccimler elli beş hareket kabul ettiklerinden, o kadar Akıl yahut Melek ihdas etmişlerdir, ayrıca yıldızlı göğe de burçları, üçlükleri (triplicitas), dekanları, beşlik dereceleri ve Yıldızları yönetsinler diye Melekler yerleştirmişlerdir, zira Meşşaî ekolü Yıldızların Feleklerinin her birine yalnızca tek bir akıl tayin etse de, her bir Yıldızın ve göğün her küçük cüzünün kendine has ve farklı bir kudreti ve tesiri olduğu görüldüğünden, ona kuvvet bahşeden ve amel eden hükümran bir aklının bulunması da zaruridir, bu yüzden Zodyak’ın on iki burcunu yöneten on iki Melek Prensi, aynı sayıdaki Dekanları yönetsin diye otuz altı, göğün aynı sayıdaki beşlik derecelerini ve insanların dilleri ile Milletleri yönetsin diye yetmiş iki, üçlükleri ve Unsurları yönetsin diye dört ve yedi gezegene göre bütün âlemin yedi hâkimini tayin etmişlerdir. Bunların hepsine isimler ve Karakter dedikleri mühürler vermişler, bunları davetlerinde, efsunlarında ve tılsım oymalarında kullanmışlar, ameliyat aletlerinde, suretlerde, levhalarda, aynalarda, yüzüklerde, kâğıtlarda, balmumu kandillerinde ve benzeri şeylerde nakşetmişlerdir, şayet Güneş için bir ameliyat yapacak olsalar, Güneş’in ismiyle ve Güneş Meleklerinin isimleriyle niyazda bulunurlardı ve diğerleri için de bu minval üzere hareket edilirdi. Üçüncü olarak, aşağıda bulunan şeylerin intizamı için Melekleri Hadim kılmışlardır, ki Origenes bunlara, yeryüzündeki şeylerin idaresi kendilerine tevdi edilmiş birtakım görünmez kudretler der. Zira bazen hiç kimseye görünmeksizin yolculuklarımıza ve bütün işlerimize yön verirler, ekseriyetle savaşlarda hazır bulunurlar ve gizli yardımlarla dostlarına arzu edilen muvaffakiyetleri bahşederler, nitekim kendi keyiflerince refah sağlayabildikleri ve musibet verebildikleri söylenir. Benzer şekilde taksim ederler
Bunları daha fazla mertebeye ayırırlar, öyle ki kimisi ateşli, kimisi sulu, kimisi havadar ve kimisi topraksıdır, meleklerin bu dört nev'i, semavi ruhların dört kudretine, yani zihin, akıl, muhayyile ile hayat bahşeden ve hareket ettiren tabiata göre tefrik edilir. Bundan ötürü ateşli olanlar semavi ruhların zihnini takip eder, bu sebeple daha ulvi şeylerin tefekküründe birleşirler, fakat havadar olanlar aklı takip edip akli melekeyi destekler ve onu hissi ile nebati olandan muayyen bir surette ayırırlar, binaenaleyh ateşli olanlar tefekküre dayalı bir hayata hizmet ettiği gibi, bunlar da ameli bir hayata hizmet eder, lakin muhayyileyi takip eden sulu olanlar, zevk ve sefaya dayalı bir hayata hizmet eder, tabiatı takip eden topraksı olanlar ise nebati tabiatı kayırır. Bundan maada, bu melek nev'ini yıldızların ve feleklerin isimlerine tevfikan Satürnyen ve Joviyal olarak da tefrik ederler, dahası kimisi Şarki, kimisi Garbi, kimisi Cenubi, kimisi de Şimalidir. Ayrıca âlemde bu meleklerin hususi inayetinden mahrum hiçbir cüz yoktur, bu orada yalnızca onların bulunmasından ötürü değil, bilhassa orada hükümran olmalarındandır, zira onlar her yerdedir, mamafih kimisi bilhassa bu mahalde iş görüp tesir icra eder, kimisi ise başka bir yerde. Ne var ki bu hususlar, melekler yıldızların tesirine tabiymiş gibi değil, bilakis bilhassa her şeyin kendisinden sevk ve idare edildiği ve her şeyin kendisine muvafık olması icap eden feleğin fevkindeki sema ile olan irtibatları veçhile anlaşılmalıdır. Bu melekler muhtelif yıldızlar için tayin olundukları gibi, muhtelif mekânlar ve zamanlar için de tayin olunmuşlardır, bu onların zaman veya mekânla yahut idare etmekle vazifelendirildikleri cisimlerle mukayyet olmalarından değil, hikmet nizamı böyle takdir buyurduğu içindir, bu sebeple mezkûr cisimleri, mekânları, zamanları ve yıldızları daha çok kayırır ve himaye ederler. Böylece kimine Gündüzcül, kimine Gececül, diğerlerine ise Öğlecil demişlerdir, keza kimine Orman Sakinleri, kimine Dağlılar, kimine Kırlılar, kimine de Ehliyetliler tesmiye edilmiştir. Buradan orman tanrıları, kır tanrıları, Satirler, hane cinleri, pınar perileri, orman perileri, deniz nemfleri, Naiadlar, Nereidler, Dryadlar, Pieridler, Hamadryadlar, Potamidler, [okunamadı], Agapteler, Pales, Pareadlar, Dodona, Fenilia, Laverna, Parkalar, Müzler, Aonidler, Kastalidler, Helikonidler, Pegasidler, Meonidler, Febiadlar, Kamenler, Zarafet Perileri (Kharitler), Geniuslar, gulyabaniler ve benzerleri neşet eder. Bunlara avam fevkindekiler, kimine ise yarı tanrılar ve yarı tanrıçalar derler, bunlardan bazıları insanlarla öylesine ünsiyet ve aşinalık peyda etmiştir ki insani hezeyanlardan dahi müteessir olurlar, Platon’un kanaatine göre insanlar, tıpkı insanların talimiyle maymunlar, köpekler ve filler gibi bize en yakın olan kimi hayvanların kendi nevilerinin fevkinde acayip işler yapması gibi, mezkûr varlıkların talimiyle ekseriyetle harikulade işler başarırlar. Danimarkalıların ve Norveçlilerin vekayinamelerini kaleme alanlar da bu diyarlarda muhtelif neviden ervahın insanların emirlerine ram olduğunu şehadet etmektedir. Bundan maada, Mısırlıların ve Platoncuların kanaatine göre bunlardan bazısı cismani ve fanidir, bedenleri tevellüt eder ve ölür, lakin uzun ömürlüdürler, bu görüş bilhassa Proklos tarafından da tasvip görmüştür, Plutarkhos ile Filozof Demetrios ve Belagatçı Aemilianus da aynı hususu teyit eder. Binaenaleyh, Platoncuların kanaatine göre üçüncü neviden olan bu ervahın, semadaki yıldızlar adedince lejyonu ve her bir lejyonda semanın bizzat kendisindeki yıldızlar adedince ruh bulunduğu rivayet edilir, fakat (Athanasios’un naklettiği veçhile) yüz koyun meseline istinaden, iyi ervahın hakiki adedinin insan sayısına nispetle doksan dokuz cüz olduğunu düşünenler de vardır, başkaları ise on dirhem meseline binaen yalnız dokuz cüz olduğunu zanneder, diğerleri, "İnsanların sınırlarını Tanrı'nın meleklerinin sayısına göre tayin etti" diye yazılı olmasından ötürü, meleklerin adedini insanlarla müsavi addeder. Bunların adedi hususunda pek çok kimse pek çok şey yazmıştır, lakin 'Hükümler' mevzusunu takip eden müteahhir teologlar, Augustinus ve Gregorios iyi meleklerin adedinin beşeri idrakin aşkınlığında [NOT: Metindeki 'transcendeth' ifadesi beşeri havsalamın üstünlüğünü ve sınır tanımazlığını değil, insan aklının ötesinde oluşunu anlatır] kaldığını söyleyerek bu müşkülatı suhuletle bertaraf ederler, buna mukabil, süfli âlemde ulvi âlemdeki saf ervah kadar var olmak üzere, sayısız murdar ruh onlara tekabül eder, kimi ilahiyatçılar bunu vahiyler vasıtasıyla telakki ettiklerini ikrar eder. Bunların altına, Platoncuların günah ve dinsizliğin intikamcıları olan düşmüş melekler olarak tesmiye ettiği, yeraltı veya zifiri karanlık ervahtan bir nevi yerleştirirler, ilahi adaletin hükmü mucibince, bizzat kendi ihtiyarlarıyla dahi sıklıkla eza ve cefa verdiklerinden ötürü bunlara şer melekleri ve habis ervah derler. Bunlardan da daha nice lejyonlar sayarlar ve aynı surette onları yıldızların, unsurların ve âlemin cihetlerinin isimlerine göre tefrik ederek, üzerlerine krallar, prensler, hâkimler ile bunların isimlerini tayin ederler. Bunlardan, âlemin dört cihetine tevfikan en muzır dört kral diğerlerinin üzerinde hüküm sürer, bunların tahtında ise daha nice lejyon prensi ve hususi memuriyete sahip olanlar idareyi temin eder. Gorgonlar, Stheno, Furiadlar buradan neşet eder, Tisiphone, Alekto, Megaira, Kerberos buradan gelir. Porphyrios'un beyanına göre, bu nevi ervah arza yakın bir mahalde, hatta bizzat arzın dâhilinde ikamet eder, irtikâp etmeye cüret edemeyecekleri hiçbir melanet yoktur, bütünüyle mütecaviz ve muzır bir tabiatları vardır, bu sebeple ziyadesiyle mütecaviz ve ani kötülükler tasarlar ve bunlara yeltenirler, akın ettiklerinde bazen pusuya yatıp gizlenmeye, bazen de açıkça şiddet tatbik etmeye meyyaldirler ve habisane, nifakkârane işlenen her türlü fiilden hadsiz derece haz duyarlar.
Teologların kanaatine göre bunlara dair.
Bizim ilahiyatçılarımız, Dionysios ile birlikte meleklerin üç ayrı mertebesi olduğunu kabul ederler, bunların her birini de üçer zümreye ayırırlar, bunlara hiyerarşi (kutsal düzen) ve koro adını verirler ki Proklos da onları dokuz sayısıyla birbirinden ayırır. Bu sebeple en üst hiyerarşilere, adeta ilahi inayetin nizamını tefekkür eden gökler ötesi melekler kabilinden Seraphim, Cherubim ve Tahtlar'ı yerleştirirler, birincisi Tanrı'nın iyiliğini, ikincisi suret sıfatıyla Tanrı'nın Zatını, üçüncüsü ise hikmetini tefekkür eder. Orta hiyerarşiye, sanki dünyanın idaresine iştirak eden dünyevi meleklermişçesine Hükümranlıklar, Faziletler ve Kudretler'i koyarlar, bunların birincisi diğerlerinin icra edeceği şeyleri emreder, ikincisi semaların hizmetkârlarıdır ve bazen mucizelerin husule gelmesine yardım ederler, üçüncüsü ise İlahi Kanun'u bozabilecek gibi görünen şeyleri defeder, lakin alt hiyerarşiye İamblikhos'un da sayıp döktüğü Riayetler, Başmelekler [ve Melekler]'i yerleştirirler, bunlar hizmetkâr ruhlar olarak süfli şeylerle alakadar olmak üzere aşağı inerler, bunların birincisi umumi işlerle, hükümdarlarla, hâkimlerle, vilayetlerle ve krallıklarla alakadar olur, her biri bizzat kendine ait olanla ilgilenir, nitekim Daniel'de, "Lakin Fars krallığının emiri bana yirmi bir gün karşı durdu" sözünü okuruz, Sirak oğlu İsa da her millet için idareci bir meleğin tayin edildiğine şehadet eder, ki Musa da Tesniye'deki neşidesinde, Yüceler Yücesi milletleri taksim ettiğinde, onlara Tanrı'nın meleklerinin sayısınca hudutlar tayin ettiğini söyleyerek bunu izhar eder görünmektedir. İkincisi mukaddes vazifelerde hazır bulunur, her bir insanın üzerindeki ilahi ibadeti sevk ve idare eder, insanların dualarını ve kurbanlarını tanrıların huzuruna sunar. Üçüncüsü ise her bir cüzi meseleyi nizamına koyar ve her biri her bir şeyin muhafızıdır.
Bunlar arasında, en küçük nebatlara, taşlara ve cümle süfli mevcudata tesir bahşedenler de mevcuttur, bunların pek çok vasfı Tanrı ile, pek çoğu da insanlarla müşterektir ve bunlar aracı hizmetkârlardır, lakin Athanasios, Tanrı'ya en yakın olan, ilahilerle ve fasılasız hamdlerle O'nu durmaksızın yücelten, bizim kurtuluşumuz için dua eden Tahtlar, Cherubim ve Seraphim'in yanı sıra, müşterek bir tesmiyeyle semanın ordusu dediği diğer zümreleri de zikreder. Bunların birincisi talim zümresidir ki Daniel'e, "Gel, ahir zamanda kavminin başına neler geleceğini sana öğreteyim" diyen melek bu zümredendi, bundan sonra muhafız zümresi gelir ki bunun hakkında da Daniel'de, "İşte, önde gelen emirlerden Mikail yardımıma geliyor" ve keza orada, "O vakit senin kavminin oğulları uğruna duran büyük emir Mikail kıyam edecektir" ifadelerini okuruz, genç Tobiah'yı götürüp getiren o Rafael de bu zümredendi, bundan sonra Eyüp'te zikri geçen vekalet zümresi gelir, orada melek onun için şefaat ederse Rabbe yalvaracağı ve Rabbin ondan razı olacağı okunur, Sirak'ın on altıncı babının sonuna doğru yazılanlar da bu zümreye hamledilir, "Rabbin işleri başlangıçtan beri O'nun takdiriyle vücut bulmuştur, yaratıldıkları andan itibaren hisselerini tevzi etmiş, işlerini ebediyen tezyin etmiştir, ne acıkmışlar ne de yorulmuşlar ve işlerinden el çekmemişlerdir, hiçbiri komşusuna ebediyen cevr etmeyecektir". Akabinde hizmet zümresi gelir ki Pavlus İbranilere mektubunda onlar için, "Bunların hepsi, kurtuluşun mirasçısı olacaklar uğruna gönderilen hizmetkâr ruhlar değil midir?" der.
Bunlardan sonra, İşaya'da kendilerine dair, "Rabbin meleği çıktı ve Asurluların ordugâhında yüz seksen beş bin kişiyi vurdu" sözünü okuduğumuz muavenet zümresi gelir. Bunu, Luka'da Lazar'ın canının melekler vasıtasıyla İbrahim'in bağrına taşındığını okuduğumuz ve ebedi meskenlere kabul edilmemiz için kendimize haksız mammon'dan dostlar edinmemizin bize talim edildiği ruhları kabul zümresi takip eder. Dahası, Zekeriya'da okuduğumuz müşavere zümresi vardır, "Bunlar bütün yeryüzünün hâkimine refakat eden iki parlaklık yağı oğludur", lakin İbrani ilahiyatçıları bu zümreleri başka türlü sayar ve isimlendirirler, zira en yüksek makamda onların Hayoth Ha-Kodesh (kutsal mahluklar) dedikleri yer alır, Tanrı Ehieh varlık ihsanını bunlar vasıtasıyla bağışlar. İkinci sırada Ophanim, yani suretler yahut tekerlekler gelir ki Tanrı Yehovah kaos'u (kaosu) bunlar vasıtasıyla tefrik eder. Üçüncü sırada büyük, kuvvetli ve kudretli melekler olan Erelim yer alır, Yehova Elohim yahut He harfiyle birleşmiş Yehova akışkan maddeye suretini bunlar vasıtasıyla verir. Dördüncü sırada Hashmallim bulunur, Tanrı El cisimlerin suretlerini bunlar vasıtasıyla şekillendirir. Beşinci zümre Seraphim'dir, Tanrı Elohim Gibor unsurları bunlar vasıtasıyla çekip çıkarır. Altıncısı Malakhim, yani meleklerdir, Tanrı Eloha madenleri bunlar vasıtasıyla hasıl eder. Yedincisi Elohim, yani tanrılardır, Tanrı Yehovah Sabaoth nebatatı bunlar vasıtasıyla meydana getirir. Sekizincisi Bene Elohim, yani Tanrı'nın oğullarıdır, Tanrı Elohim Sabaoth hayvanları bunlar vasıtasıyla tevlid eder. Dokuzuncu ve en aşağı mertebede olanı Cherubim'dir, Tanrı Şadday insan nevini bunlar vasıtasıyla halk eder, bunların altında ise İşim, yani asiller, kudretli adamlar yahut mübarekler olarak tesmiye edilen nefsani zümre yer alır ki Tanrı Adonay peygamberliği bunlar vasıtasıyla lütfeder.
BÖLÜM XVIII. Kötü ruhların mertebeleri, düşüşleri ve muhtelif tabiatları üzerine
İlahiyat mektebinden bazı kimseler vardır ki, kötü ruhları meleklerin dokuz zümresinin zıddı olarak dokuz dereceye taksim ederler, Binaenaleyh bunların birincisi sahte tanrılar namıyla anılanlardır, bunlar Tanrı'nın ismini gasbederek tanrı diye tapınilmak isterler, kurbanlar ve tazimler talep ederler, tıpkı Mesih'e dünyanın bütün krallıklarını göstererek, "Eğer yere kapanıp bana secde edersen, bütün bunları sana veririm" diyen İblis gibi, bunların emiri de, "Bulutların yüksekliğinin fevkine çıkacağım" diyen kimsedir.
...bulutlar ve Yüceler Yücesi’ne denk olacağım, bundan ötürü kendisine Beelzebub, yani kadim tanrı denir. İkinci mertebede yalan ruhları gelir ki Ahab’ın peygamberlerinin ağzında yalancı bir ruh olarak ortaya çıkan varlık da bu cinstendi, bunların hükümdarı ise Piton Yılanı’dır, nitekim Apollon’a bu sebeple Pythius denmiştir ve Samuel Kitabı’ndaki o büyücü kadın ile İncil’de karnında Piton taşıyan diğer kadın da bundandır. Bu türden iblisler kâhinlik ocaklarına musallat olur, insanları kehanetler ve tahminlerle aldatır, ta ki onları yanılgıya düşürsünler. Üçüncü hiyerarşi (kutsal düzen) içinde fesat kapları, aynı zamanda gazap kapları olarak da adlandırılanlar yer alır, bunlar kötü şeylerin ve tüm habis sanatların mucitleridir, nitekim Platon’da iskambil ve zar oyunlarını öğreten o Theuth adlı iblis gibi, zira bütün kötülük, hıyanet ve çirkinlik bunlardan neşet eder, Tekvin’de Şimon ve Levi’nin takdisinde Yakup onlar için şöyle der, hanelerinde fesat kapları vardır, ruhum onların meclisine dâhil olmasın, Zebur yazarı bunları ölüm kapları, İşaya hiddet kapları, Yeremya gazap kapları, Hezekiel ise helak ve katil kapları olarak anar, bunların hükümdarı, boyundurusuz yahut itaatsiz, dönek ve mürted manasına gelen Belial’dir, Pavlus Korintlilere mektubunda onun hakkında, Mesih ile Belial arasında nasıl bir uyuşma olabilir, diye sormaktadır. Dördüncü sırada şerrin intikamcıları gelir ve bunların hükümdarı, yargıya sebebiyet veren anlamında Asmodeus’tur. Bunların ardından beşinci makamda, mucizeleri taklit eden, habis büyücülere ve cadılara hizmet eden, yılanın Havva’yı ayarttığı gibi halkı mucizeleriyle yoldan çıkaran aldatıcılar gelir, bunların hükümdarı ise Vahiy Kitabı’nda yazıldığı üzere, büyük alametler göstererek, insanların gözü önünde gökten ateş indirerek ve kendisine verilen alametler marifetiyle yeryüzü sakinlerini saptırarak tüm dünyayı ayartan Şeytan’dır. Altıncı mertebede havanın kudretleri kendilerini gösterir, gök gürültülerine ve şimşeklere karışır, havayı ifsat eder, vebalara ve sair musibetlere yol açarlar, Vahiy Kitabı’nda zikredilen, yeryüzünün dört köşesinden dört rüzgârı tutan ve kendilerine karaya ve denize zarar verme salahiyeti bahşedilen dört melek de bu zümredendir, hükümdarlarına ise Meririm denir, o lanetli yılandır, isyan eden ordunun başıydı, o öğle iblisidir [NOT: Kaynak metindeki "JAferidiax" ibaresi, Latince "daemon meridianus" yani öğle iblisidir], kaynayan bir ruhtur, güneyde gazap saçan bir iblistir, Pavlus Efeslilere mektubunda onu havadaki kudretin hükümdarı ve itaatsizlik evlatlarında iş gören ruh olarak tesmiye eder. Yedinci menzili, şerrin, nifakın, savaşın ve yıkımın kuvvetleri olan furiye’ler [NOT: Mitolojide intikam tanrıçaları, gazap ruhları] işgal eder, bunların hükümdarına Vahiy Kitabı’nda Grekçe Apollyon, İbranice ise Abaddon denir, yani helak eden ve yok eden. Sekizinci makamda suçlayıcılar yahut teftiş memurları bulunur, bunların hükümdarı Astaroth’tur, yani araştırıcı, Grek dilinde ona Diabolos, yani suçlayıcı yahut iftiracı denir, Vahiy Kitabı’nda da kardeşlerini Tanrımızın huzurunda gece gündüz suçlayan ithamcı olarak adlandırılmıştır. Nihayetinde en son mertebe ayartıcılar ile tuzak kuruculara aittir, bunlardan biri her insanın yanı başında hazır bulunur, biz de bu sebeple ona şer dehası deriz, hükümdarları ise tamahkârlık manasına gelen Mammon’dur. Lakin hepsi müttefikan şerir ruhların bu süfli dünyada öteye beriye dolaştığını, herkese karşı hiddetle dolu olduklarını ve bu yüzden onlara iblis dendiğini kabul ederler, nitekim Augustinus, Gennadius’a hitaben Kelam’ın Tecessüdü üzerine yazdığı beşinci kitabında şöyle der, faziletlerin zıddı olan iblisler ve onun melekleri hususunda kilise vaazları bu tür şeylerin var olduğunu öğretmiştir, lakin bunların ne olduğunu ve nasıl varlık gösterdiklerini kâfi derecede açık izah etmemiştir, yine de ekseriyet arasında şu kanaat hâkimdir, bu İblis evvelce bir melekti ve mürted olduktan sonra meleklerin pek çoğunu kendisiyle birlikte yoldan çıkmaya ikna etti, bunlar bugüne dek onun melekleri olarak adlandırılır, bununla beraber Grek düşüncesi bunların tamamının lanetlendiğine yahut tamamının kasten şerir olduğuna inanmaz, bilakis cihanın yaratılışından itibaren eşyanın idaresi öyle bir nizamla takdir edilmiştir ki günahkâr ruhlara azap çektirme vazifesi bunlara tevdi edilmiştir. Diğer teologlar ise hiçbir iblisin şerir olarak yaratılmadığını, fakat kibirleri yüzünden iyi meleklerin mertebelerinden, semadan kovulup atıldıklarını söylerler, bu düşüşü yalnızca bizim ve İbrani teologlarımız değil, aynı zamanda Asurlular, Araplar, Mısırlılar ve Grekler de kendi akideleriyle tasdik ederler, Suriyeli Pherecydes iblislerin ve Ophioneus’un düşüşünü tasvir eder, Hermes Trismegistus da Pimander’inde aynı düşüşü terennüm eder, Homeros dizelerinde Ate ismi altında buna yer verir ve Plutarkhos tefecilik üzerine nutkunda, Empedokles’in iblislerin düşüşünün bu minvalde vuku bulduğunu bildiğine işaret eder, iblislerin kendileri de ekseriyetle düşüşlerini itiraf ederler, bu sebeple bu sefalet vadisine atılmış olarak, bize yakın olanların bir kısmı bu karanlık havada bir aşağı bir yukarı gezinir, diğerleri ise göllerde, ırmaklarda...
nehirleri ve denizleri, diğerleri ise yeryüzünü idare eder, dünyevi varlıklara dehşet saçar, kuyu kazanlar ile maden çıkaranlara musallat olur, yerin yarılmasına yol açar, dağların temellerini sarsar ve yalnızca insanları değil, diğer yaratıkları da taciz ederler, bazıları ise yalnızca kahkaha ve yanılsamayla yetinip insanlara zarar vermekten ziyade onları usandırmaya çabalar, kimi zaman bir devin boyuna erişecek kadar cüsselerini büyütüp ardından Pigmelerin küçüklüğüne kadar büzülerek ve türlü suretlere bürünerek insanları boş korkularla huzursuz ederler, diğerleri ise yalanlar ve küfürler tasarlar, nitekim Krallar Kitabı’nın üçüncüsünde birinin şöyle dediğini okuruz, Gidip Ahab’ın tüm peygamberlerinin ağzında yalancı bir ruh olacağım, lakin iblislerin en şerli olanları, yolculukları sırasında yolculara pusu kurup onları helak eden, savaşlardan ve kan dökülmesinden haz duyan ve insanlara en acımasız darbelerle eziyet edenlerdir, Matta İncili’nde korkularından ötürü kimsenin o yoldan geçmeye cesaret edemediği böylesi varlıklardan söz edilir, bundan başka Kutsal Yazılar geceye, gündüze ve öğle vaktine mahsus iblisleri sayar ve kötülüğün diğer ruhlarını muhtelif isimlerle tasvir eder, Yeşaya’da satirler, baykuşlar [NOT: İngilizce metindeki 'Scrichowls' için peçeli baykuş veya feryat eden baykuş kastedilmektedir], sirenler, leylekler ve puhulardan, Mezmurlar’da engereklerden, basilikuslardan, aslanlardan, ejderhalardan bahsedildiğini okuruz, İncil’de ise akreplerden, Mammon’dan, bu dünyanın prensinden ve karanlığın yöneticilerinden söz edilir ki Kutsal Yazılar’ın fesat prensi olarak adlandırdığı Baalzebub bütün bunların başıdır. Porphyrios, onların hükümdarının, Grekler tarafından Plüton olarak da anılan Serapis olduğunu, üç başlı bir köpek olan Kerberos’un da onların önderi sayıldığını söyler, zira o hava, su ve toprak olmak üzere üç unsurda da tasarruf sahibi, son derece zararlı bir iblistir, nitekim bu üç unsurda pek çok şeye muktedir olan Proserpina da onların prensesidir ve bunu kendi verdiği yanıtlarda, şu dizelerle bizzat ikrar eder,
Üçlü tabiatın adıyım, ben güzel Lucina, Havanın fevkinden gönderilmiş bir kız evlat; Benim altın Phoebe, üç başlı suretimle, Beni nice biçimler dönüştürür ve taşıdığım Toprak, ateş ve havanın üçlü alameti, Yeryüzünün kara mastifleriyle ilgilenirim.
Ve bir başka yerde Peygamber, onun ekmeğinin yerin tozu toprağı olduğunu söyler, bu sebeple Kabalistler kimi iblislerin dahi kurtuluşa ereceğini düşünürler ki Origenes’in de bu kanaatte olduğu açıktır.
ŞEYTANLARIN BEDENLERİ ÜZERİNE
Meleklerin bedenleri hususunda, son dönem ilahiyatçıları ve filozofları arasında büyük bir ihtilaf mevcuttur, zira Thomas kötü melekler de dahil olmak üzere tüm meleklerin cisimsiz olduğunu, ancak kimi zaman bedenler iktibas edip bir süre sonra bunları tekrar terk ettiklerini öne sürer, Dionysios ise İlahi İsimler adlı eserinde meleklerin cisimsiz olduğunu kuvvetle teyit eder. Buna karşın Augustinus, Tekvin üzerine mütalaasında, meleklerin havai ve n察ri hayvanlar olarak nitelendirildiğini belirtir, çünkü onlar havi oldukları havai bedenlerin tabiatına sahiptir ve ölümle dağılıp çözülemezler, zira edilginden ziyade etken olan unsur onlarda galebe çalmaktadır, aynı görüş, tüm meleklerin yaratılışlarının başlangıcında havai bedenlere sahip olduğunu, havanın daha saf ve daha yüce cüzünden teşekkül ettiklerini, eylemeye maruz kalmaktan daha elverişli olduklarını ve bu bedenlerin tasdik edilmelerinin ardından iyi meleklerde muhafaza edildiğini, kötülerde ise düşüşleri esnasında ateşte azap çekebilmeleri için daha kesif bir havanın niteliğine dönüştürüldüğünü doğrular görünmektedir, dahası Büyük Basileios, yalnızca iblislere değil, pak meleklere de latif, havai ve saf ruhlar kabilinden bedenler atfeder, Nazianslı Gregorios da bu görüşe iştirak eder. Apuleius ise bütün meleklerin bedensiz olmadığı fikrindeydi, nitekim Sokrates’in Demon’u üzerine kaleme aldığı kitapta, bedensel bağlardan daima azade bulunan ve muayyen dualarla celbedilen daha lütufkâr bir ruhlar zümresinin var olduğunu söyler. Lakin Platoncu Psellos ile Christianus, ruhların tabiatının bir bedenden hali olmadığını düşünürler, fakat yine de meleklerin bedeni ile iblislerinki bir ve aynı değildir, zira ilki her türlü maddeden münezzehtir, iblislerin bedenleri ise bir nevi maddidir, gölgeler gibidir ve tesir almaya tabidir, öyle ki darbe aldıklarında elem çekerler ve ateşte görünür küllere dönüşecek şekilde yakılabilirler ki bunun Rusya’da vuku bulduğu kaydedilmiştir. Her ne kadar ruhani bir beden olsa da fevkalade duyarlıdır, dokunulduğunda acı çeker ve kılıçla kesilip ayrılsa dahi, tıpkı hava ve su gibi yeniden bir araya gelir, ancak bu esnada büyük bir ızdırap çeker. Kılıcın keskinliğinden ve her türlü silahtan korkmaları bundandır. İşte bu yüzden Vergilius’un eserinde Sibylla, Aeneas’a seslenir,
Bunun üzerine Servius, kadının Aeneas’ın kılıcını kutsamasını istediğini belirtir. Orpheus da şeytani bedenlerin nevilerini tasvir eder, hakikaten yalnızca ateşe mukavemet eden, fakat görünse de acı çekmeyen bir beden vardır ki Orpheus bunlara n察ri ve semavi iblisler der, diğeri ise ateş ile havanın imtizacıyla mutedil hale gelmiştir, bundan ötürü bunlara esiri ve havai denir, şayet bunlara su kabilinden bir şey karışırsa üçüncü bir nevi zuhur eder, bunlara da vakit vakit görünen mai iblisler denir, şayet buna pek kesif olmayan bir topraksılık eklenirse, bunlara da arzi iblisler adı verilir ve bunlar daha görünür ve daha hissedilirdir. Yüce iblislerin bedenleri en saf esiri unsurdan beslenir ve Tanrı tarafından vazifelendirilmedikçe öyle gelişi güzel kimseye görünmezler, öylesine parlak ve öylesine ince ipliklerle dokunmuşlardır ki letafetleri sebebiyle bakışımızın bütün şualarını geçirirler,
ve onları ihtişamla yankılatırlar, incelikleriyle aldatırlar, nitekim Chalcidius bu hususta şöyle der, Eterik ve Havai Demonlar, bedenleri ne göze görünecek denli ateşe ne de dokunuşa direnecek denli katı bir toprağa sahip olduğundan ve bütün bünyeleri göğün berraklığı ile havanın neminden meydana geldiğinden, çözülmez bir yüzeyde birleşmişlerdir. Diğer Demonlar ise ne böylesine görünür ne de büsbütün görünmezdir, kimi zaman belirginleşerek muhtelif suretlere bürünürler ve kesif bir bedenin murdarlığını çekerek kanı çekilmiş suretler gibi, gölgemsi bedenler kuşanırlar, bu varlıklar Odun [NOT: Yunanca 'hyle' yani ham madde anlamındaki kadim kavrama atıf] (kadimlerin habis ruh dedikleri cevher) ile fazlasıyla müşterektirler ve toprak ile suyla olan yakınlıkları hasebiyle, dünyevi hazlara ve şehvete de kapılırlar, ifritler, İncubus ve Succubus denilen varlıklar bu cinstendir ki Melusina'nın da bu zümreden olduğunu düşünmek akıldan uzak bir tahmin sayılmaz, yine de hiçbir Demon (Marcus'un varsaydığı üzere) eril veya dişil kabul edilmemelidir, zira bu cinsiyet tefriki mürekkep cisimlere mahsustur, oysa Demonların bedenleri basittir, ne de herhangi bir Demon dilediği vakit arzu ettiği her surete bürünebilir, fakat ateşten ve havadan olanlar için bunu yapmak, yani kendilerini tahayyüllerinin kavradığı suretlere sokmak kolaydır, öte yandan yeraltına ait ve karanlık Demonlar, tabiatları kesif ve hareketsiz bir bedenin darlığına hapsedildiğinden, diğerleri gibi suret çeşitliliği meydana getiremezler. Lakin sulu olanlar ve yeryüzünün nemli satıhlarında meskûn bulunanlar, bu unsurun nemi sebebiyle ekseriyetle kadın suretindedirler, Nehir perileri ve Koruluk Nemfleri böyledir, oysa kuru mahallerde ikamet edenler, daha kuru bedenlere sahip olduklarından, Satirler yahut eşek bacaklı Onoscelisler veya Faunlar ve İncubuslar gibi erkek suretinde tezahür ederler ki müellif bunlardan pek çok bulunduğunu tecrübeyle öğrendiğini, bazılarının kadınları sıklıkla arzuladığını ve onlarla yatmak için ahitler yaptığını ifade eder, nitekim Fransızların Dui dediği kimi Demonlar da mevcuttur.
Habis Ruhların Verdiği Eza ve İyi Ruhlar Vasıtasıyla Muhafaza Edilişimiz Üzerine
İlahiyatçıların müşterek kanaatidir ki, bütün habis ruhlar fıtratları icabı insanlardan nefret ettikleri gibi Tanrı'dan da nefret ederler, bu sebeple İlahi inayet, üzerimize Çobanlar ve İdareciler gibi itimat ettiği daha saf ruhları tayin etmiştir, ta ki bunlar bize her gün yardım etsinler, habis ruhları bizden uzaklaştırsınlar ve diledikleri ölçüde bize zarar vermesinler diye onları dizginleyip zapt etsinler, nitekim Tobit bahsinde Raphael'in Asmodeus adlı Demonu yakalayıp yukarı Mısır çöllerinde bağladığı rivayet edilir, bunlara dair Hesiodos, Jüpiter'in yeryüzünde ikamet eden otuz bin ölümsüz ruhu olduğunu, bunların ölümlü insanların muhafızları sayıldığını, Adaleti ve merhametli amelleri gözetebilmek adına havaya bürünerek yeryüzünün her köşesinde dolaştıklarını söyler, zira hiçbir Hükümdar yahut kudret sahibi emniyette olamazdı, hiçbir kadın ifsat edilmeksizin kalamazdı ve bu cehalet vadisindeki hiçbir insan, şayet iyi ruhlar bizi muhafaza etmeseydi yahut habis ruhların insanların heveslerini tatmin etmesine cevaz verilseydi, Tanrı tarafından kendisi için takdir edilmiş gayeye erişemezdi, binaenaleyh nasıl ki iyi ruhlar arasında herkese tayin edilmiş, insanın ruhunu hayra doğru pekiştiren bir hami yahut muhafız bulunmaktaysa, habis
ruhlardan da tene ve bedenin arzularına hükmeden bir düşman musallat kılınmıştır ve iyi ruh, muhafaza edici bir güç sıfatıyla düşmana ve tene karşı bizim adımıza cenk eder, şimdi insan bu iki hasım arasında ortada durur ve zaferi kime bahşedeceği hususunda kendi İradesinin eline terk edilmiştir, bu sebeple Melekleri, kendilerine tevdi edilmiş Milletleri hakiki Tanrı'nın bilgisine ve hakiki takvaya ulaştıramadıkları, onların dalalete ve sapkın ibadetlere düşmelerine mani olamadıkları için itham edemeyiz, zira bu durum, kendi ihtiyarlarıyla doğru yoldan sapan, dalalet ruhlarına tabi olup İblis'e zafer bahşeden insanların kendilerine hamledilmelidir, zira dilediğine tabi olmak ve dilediğine galebe çalmak insanın kendi elindedir, bu sayede düşman olan iblis bir kez mağlup edildi mi,
onun kulu kölesi haline gelir ve yenilgiye uğradığından ötürü, iğnesini kaybetmiş bir eşek arısı misali, artık başkasıyla savaşamaz, Origenes Periarchon adlı eserinde bu görüşe iştirak ederek, Azizlerin habis ruhlarla çarpışıp galebe çaldıkça onların ordusunu zayıflattıklarını, bir kimse tarafından mağlup edilen ruhun artık bir başkasına eza edemeyeceğini neticelendirir, binaenaleyh her insana nasıl ki iyi bir ruh bahşedilmişse, aynı şekilde her insana habis ve İblisane bir ruh da verilmiştir ki bunlardan her biri ruhumuzla birleşmeyi arzular,
ve şarabın suyla karışması gibi, onu kendine çekmeye ve kendisiyle mezcetmeye gayret eder, nitekim iyi olan, kendine uygun düşen tüm salih ameller vasıtasıyla, bizi kendisiyle birleştirerek Meleklere tebdil eder; Malaki bahsinde Vaftizci Yahya hakkında şöyle yazılmıştır, İşte ben yüzünün önünden Meleğimi gönderiyorum, bu başkalaşım ve birleşme hakkında başka bir yerde de şöyle denir, Tanrı'ya tabi olan kimse onunla tek bir ruh haline gelir, Habis bir ruh da serir ameller vasıtasıyla bizi kendine uydurmaya ve kendisiyle birleştirmeye gayret eder, nitekim Mesih, Yahuda hakkında şöyle buyurmuştur, Ben siz on iki kişiyi seçmedim mi, yine de içinizden biri bir şeytandır, Hermes'in ifade ettiği hakikat de budur, bir ruh insanın canına tesir ettiğinde, kendi mefhumunun tohumunu saçar, bundan ötürü tohumlarla donanmış ve vecd ile dolmuş böylesi bir can, harikulade şeyler ve ruhların vazifesi her ne ise onları meydana getirir, zira iyi bir ruh tesir ettiğinde,
Kutsal bir ruha döküldüğünde onu hikmetin nuruna yükseltir, lakin kötü bir ruh şerir bir ruha zerk edildiğinde onu hırsızlığa, adam öldürmeye, şehvete ve şerir ruhların vazifesi olan her türlü fiile kışkırtır. İyi ruhlar, Iamblikhos’un [metinde: Pamblicus] dediği gibi, ruhları en mükemmel şekilde arındırırlar, kimileri de bize başka hayırlar bahşeder. Onların mevcudiyeti bedene sıhhat, ruha erdem ve emniyet bahşeder, içimizdeki ölümlü olanı söküp alır, harareti besler, onu hayata karşı daha tesirli kılar ve ahenk vasıtasıyla idrak sahibi akla daima nur zerk eder. Lakin bir insanın muhafızlarının çok mu yoksa yalnızca bir mi olduğu hususunda teologlar kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Bizler daha ziyade birden fazla oldukları kanaatindeyiz, zira Peygamber, “Bütün yollarında seni korusunlar diye meleklerine senin hakkında emir verdi” buyurmaktadır. Hieronymus’un ifade ettiği üzere bu söz, Mesih için geçerli olduğu kadar her bir insan için de anlaşılmalıdır. Binaenaleyh bütün insanlar muhtelif meleklerin hizmetiyle sevk ve idare edilirler, kendilerini onlara layık kılanlar her türlü fazilet, liyakat ve itibar mertebesine eriştirilirler. Kendilerini bunlara layık kılmayanlar ise, hak ettikleri kötülüklerin icabı olarak, gerek kötü ruhlar gerekse iyi ruhlar tarafından sefaletin en dip mertebesine indirilir ve oraya fırlatılırlar. Lakin daha yüce meleklere bağışlananlar diğer insanlara üstün kılınırlar, zira melekler onların bakımını üstlenerek onları yükseltir ve diğerlerini gizli bir kudret vasıtasıyla onlara tabi kılarlar. İki taraf da bunu idrak edemese dahi tabi kılınan kimse, üzerinden kolayca sıyrılamayacağı muayyen bir riyaset boyunduruğu hisseder, dahası üst mertebedeki meleklerin üstün kimselere akıttığı ve muayyen bir dehşetle astları riyaset korkusuna sevk ettiği bu iktidardan çekinir ve ona hürmet gösterir. Homerus da, Jüpiter’den doğan Müzlerin [Musalar], Jüpiter’den doğan krallara ayrılmaz yoldaşlar olarak daima yardım ettiğini ve kralların onlar sayesinde muhterem ve azametli kılındığını söylerken bunu hissetmiş görünmektedir. Nitekim Marcus Antonius’un vaktiyle Octavius Augustus ile müstesna bir dostluk kurduğunu ve daima birlikte oyun oynadıklarını okuruz. Lakin daima Augustus muzaffer çıktığından, muayyen bir büyücü Marcus Antonius’a şu nasihati vermiştir, “Ey Antonius, o genç adamla ne işin var? Ondan sakın ve uzak dur, zira sen ondan daha yaşlı, ondan daha mahir, nesepçe ondan daha üstün olduğun ve daha fazla imparatorun savaşına göğüs gerdiğin halde, senin Genius’un bu genç adamın Genius’undan pek ziyade ürkmektedir ve senin Bahtın onun Bahtına boyun eğmektedir, şayet ondan kaçınmazsan talihin bütünüyle ona meyledecektir.” Bir hükümdar diğer insanlara benzemez mi, ilahi bir dehşet onu yüceltip başkalarının kalbine korku salarak onları sindirmeseydi ve bir hükümdar olarak ona hürmet etmelerini sağlamasaydı, diğer insanlar ondan nasıl korkar ve ona nasıl hürmet ederlerdi?
Bu sebeple, iyi işler yaparak, yüce şeylerin peşinden giderek, münasip vakit ve mevsimleri seçip arınarak, daha yüce ve daha kudretli meleklerin mertebesine emanet edilmeye gayret etmeliyiz ki, onlar bizim bakımımızı üstlendiğinde başkalarına layıkıyla üstün kılınabilelim.
Kendi Muhafız Ruhuna [Genius] İtaat Etmek ve Onun Mahiyetini Tahkik Etmek Üzerine
Semavi âlemdeki her bir mıntıkanın, üzerindeki tesiri diğerlerine galebe çalan muayyen bir yıldıza ve semavi surete sahip olması gibi, aşkın âlemlerde de [superceleftials] onun üzerine tayin edilmiş ve onu muhafaza eden belirli bir Müdrike [Zekâ/Intelligence] mevcuttur. Bununla beraber kendi mertebesinden, ortak bir isimle Elohim Sabaoth’un Oğulları, yani Orduların Tanrısının Oğulları olarak adlandırılan sayısız hizmetkâr ruh da bulunur. Bundan ötürü, Yüceler Yücesi bu aşağıdaki âlemde bir savaş, katliam, herhangi bir krallığın harabiyeti yahut herhangi bir kavmin boyunduruk altına alınması hususunda hüküm verdiğinde, bunlar yeryüzünde vuku bulmadan evvel, yukarıdaki ruhların bir çatışması tezahür eder. Nitekim İşaya’da şöyle yazılmıştır, “Orduların Rabbi, göklerde yücelerin ordusunu, yeryüzünde de yeryüzünün krallarını teftiş edecektir.” Bu ruhların ve reislerin çatışmasına dair Daniel kitabında da, Farslar Krallığı’nın Prensi, Greklerin Prensi ve İsrail kavminin Prensi ile bunların kendi aralarındaki çatışmaları zikredilir. Vaktiyle Homerus da terennüm ederken bunu hissetmiş görünmektedir,
Büyük bir uğultu koptu yukarıdaki divanda, Tanrılar yekdiğerine karşı savaşa durduğunda, Phoebus cenk eylediğinde Neptün ile, Pallas kapıştı harp ilahı Mars ile, Diana hasmane durdu Juno’nun karşısına, Ve Latona kastetti [okunamadı] canına.
Yine de, her mıntıkada her nevi ruh bulunmasına mukabil, o mıntıkanın hâkimi ile aynı mertebede olanlar orada daha kudretlidir. Nitekim Güneş mıntıkasında Güneş ruhları en kudretlisidir, Ay mıntıkasında ise,
Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe, Üçüncü Kitap
...Ay'a mensup olanlar ve diğerleri de böyledir. İşte bu sebeptendir ki işlerimizin muhtelif neticeleri mekânlarda ve vilayetlerde karşımıza çıkar, bizi takip eder; zira koruyucu ruhumuz olan Demon'un daha fazla kudret kazanacağı yahut aynı mertebeden daha kudretli bir Demon elde edeceğimiz bir yerde, diğerine kıyasla daha talihli oluruz. Nitekim Güneş tabiatlı insanlar, şayet Güneş tesirindeki bir bölgeye yahut vilayete seyahat ederlerse orada çok daha talihli kılınırlar, zira orada daha kudretli ve daha faydalı rehberlere yahut Genius'lara sahip olacaklardır; onların hazır yardımıyla da beklentilerin ve kendi kudretlerinin ötesinde mesut neticelere ulaştırılırlar. Bundan ötürü, bir kimsenin kendi Genius'unun tabiatına ve içgüdüsüne göre ikamet edeceği ve sıkça bulunacağı bir yerin, bölgenin yahut zamanın intihabı, hayatın saadetine ziyadesiyle hizmet eder. Bazen ismin tebdili dahi aynı neticeye vesile olur; zira eşyanın bizzat delalet edicisi olan isimlerin havassı, onların suretlerinin hallerini bir aynadaymışçasına beyan ettiğinden, isimler tebeddül ettiğinde ekseriya eşyanın da değiştiği vaki olur. Nitekim Kutsal Kitap'ın, Tanrı'yı Abram ve Yakup'u takdis ederken isimlerini değiştirip birine İbrahim, diğerine İsrail adını verirken tasvir etmesi sebepsiz değildir.
Eski filozoflar bize her insanın Genius'unun tabiatını, bir kimsenin veladetinde (doğum anında) hâkim olan yıldızlardan, onların tesirlerinden ve açılarından öğrenmeyi talim ederler, fakat verdikleri talimatlar birbiriyle öylesine çelişkili ve farklıdır ki, onların rehberliğinde göklerin sırlarını idrak etmek pek müşkildir. Zira Porphyrios, Genius'u doğum haritasının hâkimi olan yıldızdan arar; diğerleri ise ya oradan, ya o esnada en ziyade asalete haiz gezegenlerden, ya da Ay'ın doğum anında bulunduğu burçtan sonra dâhil olacağı menzilden tahkik eder. Keldaniler ise Genius'u ya yukarıdaki Güneş'ten yahut Ay'dan sual ederler. Başkaları ve pek çok İbrani ise bunun semanın bir köşesinden yahut bütün köşelerinden araştırılması kanaatindedir. Bazıları da hayırlı bir Genius'u on birinci evden ararlar ve bu sebeple ona iyi Demon derler, lakin kötü bir Genius'u da altıncı evden ararlar ve bundan ötürü ona kötü Demon tesmiye ederler.
Lakin bunların tetkiki zahmetli ve pek ziyade gizli olduğundan, kendi Genius'umuzun tabiatını bizzat kendimizden çok daha kolay araştırabiliriz; fıtratın içgüdüsünün bize dikte ettiği, hiçbir tesirle lekelenmemiş olan çocukluğumuzdan itibaren semanın bizi meylettirdiği şeyleri yahut nefis batıl kaygılardan ve meşum temayüllerden kurtulduğunda, engeller bertaraf edildiğinde aklın bize fısıldadığı hususları müşahede etmemiz kifayettir. Bunlar şüphe yoktur ki her ferde doğumundan itibaren bahşedilen, yıldızı onu neye meylettiriyorsa bizi oraya sevk eden ve ikna eden bir Genius'un telkinleridir.
İnsanın Üçlü Muhafızı Olduğuna ve Bunların Her Birinin Nereden Neşet Ettiğine Dair
Her insanın, kendine mahsus bir muhafızı veya koruyucusu olarak üç katlı bir iyi Demon'u vardır; bunların biri mukaddes, diğeri veladete ait, öteki ise mesleğe mahsustur. Mısırlıların akidesine göre mukaddes Demon, akli nefse yıldızlardan yahut gezegenlerden değil, tabiatüstü bir illetten, doğanın fevkinde ve külli olan Demon'ların reisi Tanrı'nın bizzat kendisinden, tanrısallık (thearkhia) mertebesinden tayin edilen tektir. Bu ruh, nefsin hayatını istikamete koyar, zihne daima iyi fikirler ilham eder; her ne kadar biz her daim farkına varmasak da, bizi tenvir etmekte daima faaldir; fakat biz paklandığımız ve sulh içinde yaşadığımız vakit tarafımızdan idrak edilir, işte o zaman önceleri sükût ederken adeta bizimle konuşur, sesini bize duyurur ve bizi her gün kutsal bir kemale erdirmeye gayret eder. Keza bu Demon'un imdadıyla kaderin husumetinden sakınabiliriz; hürmet ve takva dairesinde kendisine tazim edildiğinde, nitekim Sokrates'in böyle yaptığını bildiğimiz üzere, Pisagorcular rüyalar ve işaretler vasıtasıyla, şerri defedip hayrı itina ile celbederek ondan büyük ölçüde medet umabileceğimizi düşünürler. Bu sebepledir ki Pisagorcular müttefikan Jüpiter'e dua ederek, kendilerini ya kötülükten muhafaza etmesini yahut bunun hangi Demon vasıtasıyla icra edileceğini göstermesini niyaz ederlerdi.
Genius olarak tesmiye edilen veladet Demon'u ise burada âlemin nizamından ve kişinin doğumunda hâkim olan yıldızların devranından nüzul eder. Bu sebeple bazıları, nefs bedene inmekte iken, Demon'lar korosundan kendine fıtraten bir muhafız seçtiğini, yalnızca kendine bu rehberi seçmekle kalmayıp onu kendisini müdafaaya amade bulduğunu düşünürler. Bu ruh, hayatın icracısı ve muhafızı olarak, nefsin bedene intikaline yardım eder, bedene sirayet ettiğinde ona itina gösterir ve insanı bizzat o vazifeye sevk eder. Filozoflar tarafından bu kimselerin bahtiyar yahut talihli doğmuş olarak tesmiye edilmelerinin sebebi budur. Meslek Demon'u ise bir kimsenin intisap ettiği meslek veya meşrebin tabi bulunduğu yıldızlar tarafından verilir; nefs bu bedende tercihte bulunmaya ve temayülleri üzerine almaya başladığında bunu gizlice arzular. Mesleğin tebeddül etmesiyle bu Demon da değişir; o vakit mesleğin şerefine muvazıf olarak, insan faziletten fazilete erdikçe mesleğin daha ali ve yüce Demon'larına sahip oluruz ki bunlar sırasıyla insana nezaret eder ve mesleğine bir muhafız temin ederler.
Bizimle birlikte mesleğimize denk ve Genius'umuza münasip bir Demon mevcut olduğunda hayatımız daha dingin, mesut ve muvaffakiyetli kılınır; lakin Genius'umuza benzemeyen yahut zıt düşen bir mesleğe teşebbüs ettiğimizde, hayatımız meşakkatli hale gelir ve birbiriyle ihtilaflı hâmiler yüzünden ıstırap çeker. Nitekim bir kimsenin herhangi bir ilimde, sanatta yahut memuriyette az bir vakitte ve zahmetsizce fevkalade terakki ettiği, diğerinin ise olanca gayretine ve cehdine rağmen her şeyin beyhude kaldığı vakidir; her ne kadar hiçbir ilim, sanat yahut fazilet tahkir edilmemeli ise de, saadetle yaşayabilmen ve işlerini muvaffakiyetle yürütebilmen için her şeyden evvel kendi iyi Genius'unu, fıtratını ve neye meyyal olduğunu tanıman icap eder.
göksel mizacın sana vadettiği hayrı ve her birine dilediği gibi pay eden, tüm bunların dağıtıcısı olan Tanrı’yı gözet, bunların başlangıçlarını takip et, bunları ikrar et, en yüce dağıtıcının seni yükselttiği ve sevk ettiği o erdemde yetkinleş, zira O; İbrahim’i adalet ve merhamette, İshak’ı korkuda, Yakup’u kuvvette, Musa’yı uysallık ve mucizelerde, Yeşu’yu savaşta, Pinehas’ı gayrette, Davud’u dindarlık ve zaferde, Süleyman’ı ilim ve şöhrette, Petrus’u imanda, Yuhanna’yı sevgide, Yakup’u adanmışlıkta, Tomas’ı basirette, Mecdelli Meryem’i tefekkürde, Marta’yı ise hizmetkârlıkta üstün kılmıştır. Bu sebeple, hangi erdemde en kolay yetkinleşebileceğini düşünüyorsan, onun zirvesine ulaşmak için gayret göster, ta ki pek çoğunda üstün gelemediğinde hiç değilse birinde temayüz edebilesin, lakin diğerlerinde de elinden geldiğince mahir olmaya çabala, fakat tabiatın ve dinin muhafızlarını hemfikir bulursan, tabiatının ve ikrarının çifte terakkisine şahit olursun, şayet ihtilaf halinde olurlarsa, daha üstün olanın peşinden git, zira vakti geldiğinde mükemmel bir ikrarın koruyucusunu, doğumun getirdiğinden çok daha açık bir şekilde idrak edersin.
Meleklerin Dili, Kendi Aralarındaki ve Bizimle Olan Konuşmaları Üzerine
Meleklerin veya iblislerin, saf ruhlar olmaları hasebiyle, kendi aralarında yahut bize karşı sesli bir hitap ya da dil kullanıp kullanmadıklarından şüphe duyabilirdik, lakin Pavlus bir yerde, "İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam bile" der, ancak onların hitap veya dillerinin ne olduğu pek çokları tarafından hayli tartışılmıştır. Zira pek çok kimse, şayet bir lisan kullanıyorlarsa bunun İbranice olduğunu düşünür, çünkü bu dillerin ilkiydi, gökten gelmişti ve Babil’deki dillerin karışmasından evvel mevcuttu, Yasa Baba Tanrı tarafından bu dilde verilmiş, İncil Oğul Mesih tarafından bu dilde tebliğ edilmiş ve Kutsal Ruh vasıtasıyla peygamberlere pek çok vahiy bu dilde bildirilmiştir, nitekim tüm diller muhtelif değişimlere ve bozulmalara maruz kalmışken ve halen kalmaktayken, yalnızca bu dil daima bozulmadan kalmıştır. Dahası bu kanaatin açık bir delili şudur ki, her ne kadar her bir iblis ve akıl [NOT: zihinsel/ruhani varlık kastedilmektedir] birlikte ikamet ettikleri kavimlerin lisanını kullansalar da, onu anlayanlara asla bu dilden gayrı bir lisanla hitap etmezler. Lakin meleklerin nasıl konuştuğu, tıpkı kendileri gibi bizden gizlenmiştir. Şimdi, konuşabilmemiz için bize bir dil ile birlikte çeneler, damak, dudaklar, dişler, boğaz, akciğerler, nefes borusu ve göğüs kasları gibi hareketlerinin başlangıcını ruhtan alan diğer uzuvlar lazımdır. Fakat biri uzaktaki birine hitap edecekse daha gür bir ses kullanmalıdır, şayet yakınındaysa kulağına fısıldar, dinleyene bitişebilseydi daha hafif bir nefes dahi kafi gelirdi, zira gözdeki veya aynadaki bir suret misali, hiçbir gürültü çıkarmaksızın dinleyenin içine süzülüverirdi. İşte bedenden ayrılan ruhlar da, melekler de, iblisler de böyle konuşur, insanın işitilebilir bir sesle yaptığını onlar, sözün mefhumunu hitap ettikleri varlıkların zihnine nakşederek, bunu işitilebilir bir sesle ifade etselerdi olacağından çok daha mükemmel bir surette gerçekleştirirler. Nitekim Platoncular, Sokrates’in kendi koruyucu cinini hissettiğini, lakin bunun bu bedenin duyularıyla değil, bu bedenin içinde gizlenmiş olan esiri bedenin duyularıyla vuku bulduğunu söylerler, İbn Sina da peygamberlerin melekleri bu usulle görüp işittiklerine inanır. Bir ruhun zihnindekileri diğer bir ruha bildirmesini sağlayan o vasıtaya, bu hassası ne olursa olsun, Resul Pavlus tarafından meleklerin dili tesmiye edilmiştir. Yine de çoğu zaman, Rabbin göğe yükselişinde "Ey Celileliler, neden göğe bakıp duruyorsunuz?" diye nida edenlerin yaptığı gibi, işitilebilir bir ses de çıkarırlar.
Eski Ahit devrinde de ataların birçoğuyla hissedilir bir sesle konuşmuşlardır, ancak bu durum sadece beden iktisap ettikleri vakit vaki olmuştur.
Lakin bu ruhların ve iblislerin yakarışlarımızı ve dualarımızı hangi duyularla işittiklerini, ayinlerimizi ne suretle gördüklerini katiyen bilmemekteyiz. Zira iblislerin tabiatı icabı her zerresiyle duyarlı ruhani bir bedeni vardır, öyle ki dokunur, görür, işitir [okunamadı] ve hiçbir şey buna mani teşkil edemez. Yine de bizim gibi farklı organlarla idrak etmezler, belki de süngerlerin suyu emmesi misali, tüm hissedilir şeyleri bedenleriyle yahut bize meçhul başka bir yolla çekerler, zira bütün hayvanlar bu organlarla teçhiz edilmemiştir, nitekim pek çoğunun kulaktan mahrum olduğunu bildiğimiz halde sesi idrak ettiklerini biliriz, fakat bunun ne şekilde vuku bulduğunu bilmeyiz.
Ruhların İsimleri, Bunların Muhtelif Veriliş Şekilleri ile Yıldızların, Burçların, Göğün Köşelerinin ve Unsurların Üzerine Tayin Edilen Ruhlar Üzerine
İyi ve kötü ruhların isimleri pek çok ve muhteliftir, lakin onların hakiki ve has isimleri, tıpkı yıldızlarınki gibi, yalnızca yıldızların çokluğunu sayan ve hepsini isimleriyle çağıran Tanrı tarafından bilinir, bunlardan hiçbiri ilahi vahiy olmaksızın tarafımızca bilinemez ve kutsal metinlerde bize pek azı bildirilmiştir. Lakin İbrani üstatları, "Rab yarattığı her şeyi adlandırması için Âdem’e getirdi ve o her birini nasıl çağırdıysa, varlığın adı o oldu" kabilinden yazılmış olana istinaden, meleklerin isimlerinin onlara Âdem tarafından verildiğini düşünürler. Buradan hareketle İbrani Kabalacıları, mecusilerle [NOT: geleneksel büyü ve esoterizm uygulayıcıları] hemfikir olarak, ruhlara isim vermenin insanın iktidarında olduğuna inanırlar, lakin bu sadece ilahi bir lütuf veya kutsal bir yetke vasıtasıyla bu erdeme layık görülmüş ve yükseltilmiş bir insanın harcıdır, fakat tanrısallığın (thearkhia) tabiatını yahut meleksi cevherlerin tüm erdemini ifade edebilecek bir isim hiçbir beşeri sesle meydana getirilemeyeceğinden, isimler onlara ekseriyetle amellerine göre, ruhlar meclisinden talep edilen muayyen bir vazifeyi yahut tesiri delalet edecek surette verilir, nitekim bu isimler, tıpkı tanrılara sunulan takdimeler ve kurbanlar gibi, arzulanan herhangi bir şeyi meydana getirmek üzere ulvi veya sufli herhangi bir ruhani cevheri celbetmeye matuf bir tesir ve erdem kazanırlar
...arzu edilen tesir. Ay saatinde, bir kimsenin bâkir parşömen üzerine bir ruhun adını ve mührünü yazdığını bizzat gördüm ve bildim, sonradan bunu bir su kurbağasına yutturduğunda ve üzerine bazı mısralar mırıldandığında, kurbağa suya salınır salınmaz hemen ardından yağmurlar ve sağanaklar geldi. Aynı adamın, Mars saatinde bir başka ruhun adını mührüyle birlikte kaydettiğini de gördüm, bu kâğıt bir kargaya verildi ve karga, üzerine mırıldanılan bir mısranın ardından salıverildiğinde, uçtuğu semt köşesinden derhal şimşekler, sarsıntılar ve kesif bulutlarla birlikte dehşetli gök gürültüleri koptu. Bu ruhların adları bilinmeyen bir dilden ibaret değildi ve vazifelerinden başka bir manaya da gelmiyordu. Raziel, Gabriel, Michael, Raphael, Haniel gibi meleklerin adları bu kabildendir, bunlar sırasıyla Tanrı’nın rüyeti, Tanrı’nın kudreti, Tanrı’nın kuvveti, Tanrı’nın şifası ve Tanrı’nın celali demektir. Benzer şekilde şerli iblislerin vazifelerinde de adları bir oyuncu, bir aldatıcı, bir hayalperest, bir zani ve bunlara benzer birçok sıfatla anılır.
Böylece İbranilerin kadim pirlerinin birçoğundan gezegenlere ve burçlara tayin edilmiş meleklerin adlarını devralırız, Satürn üzerinde Zaphiel, Jüpiter üzerinde Zadkiel, Mars üzerinde Camael, Güneş üzerinde Raphael, Venüs üzerinde Haniel, Merkür, yani Mercury (cıva) üzerinde Michael, Ay üzerinde ise Gabriel bulunur. Bunlar, Tanrı’nın vechi önünde daima duran ve Ay’ın fevkindeki bütün semavi ve arzî âlemlerin nizamı kendilerine tevdi edilmiş olan yedi ruhtur. Zira daha tahkik ehli ilahiyatçıların beyan ettiği üzere, tıpkı astrologların nezaret ettikleri gezegenler hakkında talim ettikleri gibi, bunlar da her şeyi saatlerin, günlerin ve yılların muayyen bir devri daimine göre idare ederler, bundan ötürü Mercurius Trismegistus, gökleri birer vasıta kılarak bütün yıldızların ve burçların tesirlerini bu süfli mevcudata dağıtan bu kuvvetleri cihanın yedi hâkimi olarak adlandırır.
Şimdi, bu meleki zekâları biraz daha farklı isimlerle yıldızlara isnat edenler de vardır, Satürn üzerine Oriphiel adında bir zekânın tayin edildiğini söylerler, Jüpiter üzerine Zachariel, Mars üzerine Zamael, Güneş üzerine Michael, Venüs üzerine Anael, Merkür üzerine Raphael, Ay üzerine Gabriel tayin edilmiştir. Bunların her biri dünyayı 354 yıl ve dört ay boyunca idare eder, idare Satürn’ün zekâsıyla başlar, akabinde sırasıyla Venüs’ün, Jüpiter’in, Merkür’ün, Mars’ın, Ay’ın ve Güneş’in zekâları hüküm sürer ve nihayetinde idare yeniden Satürn’ün ruhuna rücu eder. Rahip Trithemius, Kayser Maximilian’a bunlar hakkında hususi bir risale yazmıştır, bunu hakkıyla tetkik eden kimse, geleceğin vakitlerine dair pek büyük bir vukufiyet devşirebilir. On iki burcun üzerine şunlar tayin edilmiştir, Koç üzerine Malchidael, Boğa üzerine Asmodel, İkizler üzerine Ambriel, Yengeç üzerine Muriel, Aslan üzerine Verchiel, Başak üzerine Hamaliel, Terazi üzerine Zuriel, Akrep üzerine Barchiel, Yay üzerine Advachiel, Oğlak üzerine Hanael, Kova üzerine Cambiel, Balık üzerine Barchiel. Gezegenlerin ve burçların üzerine tayin edilen bu ruhlardan Yuhanna da Vahiy kitabında bahsetmiş, başlangıçta ilklerinden söz açmış, Tanrı’nın tahtının huzurunda bulunan ve benim yedi gezegen üzerine tayin edildiklerini gördüğüm yedi ruhtan bahsetmiş, kitabın nihayetinde ise semavi şehrin resmini tasvir ederken onun on iki kapısında on iki meleğin durduğunu bildirmiştir. Ay’ın yirmi sekiz menzilinde hüküm süren yirmi sekiz melek daha vardır, bunların sırasıyla adları şunlardır, Geniel, Enediel, Amixiel, Azariel, Gabiel, Dirachiel, Seheliel, Amnediel, Barbiel, Ardefiel, Neciel, Abdizuel, Jazeriel, Ergediel, Ataliel, Azeruel, Adriel, Egibiel, Amutiel, Kyriel, Bethnael, Geliel, Requiel, Abrinael, Aziel, Tagriel, Alheniel, Amnuixiel. Dört rüzgârın ve cihanın dört bucağının üzerine tayin edilmiş dört melek emiri dahi mevcuttur, bunlardan Michael şark rüzgârına, Raphael garb rüzgârına, Gabriel şimal rüzgârına ve bazılarının Uriel tesmiye ettiği Nariel ise cenup rüzgârına memur kılınmıştır. Unsurlara da şu melekler tahsis edilmiştir, havaya Cherub, suya Tharsis, toprağa Ziriel, ateşe Seruph yahut Philo’ya göre Nathaniel. İmdi, bu ruhların her biri ulu bir emirdir, kendi gezegenlerinin ve burçlarının hükümranlığında, bunların vakitlerinde, yıllarında, aylarında, günlerinde ve saatlerinde, unsurlarında, âlemin kısımlarında ve rüzgârlarda pek büyük bir kudret ve muhtariyete sahiptir. Her biri sayısız lejyona hükmeder, şerli ruhlar arasında da tıpkı bu minval üzere cihanın dört cihetine göre diğerlerinin üzerine en kudretli krallar sıfatıyla tayin edilmiş dört ruh vardır, bunların adları şöyledir, Şarkın Kralı Urieus, Cenubun Kralı Amaymon, Garbın Kralı Paymon, Şimalin Kralı Egin, İbrani üstatları bunlara belki daha doğru bir tesmiyeyle Samuel, Azazel, Azael, Mahazael derler, bunların maiyetinde lejyon emirleri ve hâkimler olarak hüküm süren nice başkaları bulunur, hususi vazifelere memur hadsiz hesapsız iblisler de mevcuttur. Dahası, kadim Grek ilahiyatçıları, Telchines, bazen de Alastores dedikleri altı iblisi sayarlar, bunlar insanoğluna besledikleri kem niyetle Styx nehrinden elleriyle su alıp yeryüzüne serperler, bunun ardından felaketler, vebalar ve kıtlıklar peydah olur, bu iblislerin Acteus, Megalezius, Ormenus, Lycus, Nicon ve Mimon oldukları rivayet edilir. Lakin meleklerin ve şerli iblislerin müstakil adlarını, vazifelerini, makamlarını ve vakitlerini tastamam bilmeyi arzu eden kimse, Rabbi Simon’un Mabetler kitabına, nurların kitabına, kâmetin azametine dair risalesine, Rabbi İsmail’in Mabetler risalesine ve Hilkat Kitabı tefsirlerinin hemen hepsine müracaat etsin, zira bunlar hakkında etraflıca yazılmış nice bahsi orada bulacaktır.
İbrani Kabalistlerin Kutsal Metinlerden Meleklerin Mukaddes Adlarını ve Ziruph Cedvelleri ile Harf ve Sayı Münavebeleri Vasıtasıyla Tanrı’nın Adını Taşıyan Yetmiş İki Meleği Nasıl Çıkardıkları Hakkında
Her bir vazifeye memur kılınmış, çok daha büyük bir tesire malik, hayırlı ve şerli ruhlara mahsus başka mukaddes isimler de vardır ki...
İbrani Mekubalların (Kabalistlerin), onlar hakkında öğrettikleri sanata göre kutsal metinden çıkardıkları ilk usul budur, nitekim Tanrı'nın kimi isimleri de belirli yerlerden öylece çıkarılır. Bunların umumi kaidesi şudur ki, Kutsal Yazı'da tanrısallık (thearkhia) özüne dair her nerede bir şey ifade edilmişse, Tanrı'nın ismi o makamdan haklı olarak derlenebilir, fakat Kutsal Yazı'da Tanrı'nın isminin zikredildiği her yerde, o ismin altında ne tür bir vazifenin yattığına dikkat edilmelidir. Dolayısıyla, Kutsal Yazı iyi yahut kötü herhangi bir ruhun vazifesinden veya amelinden nerede bahsederse, ister iyi ister kötü olsun o ruhun ismi oradan derlenebilir. Bu değişmez kaide gözetilerek, iyi ruhlardan iyi ruhların isimleri, kötülerden ise kötülerin isimleri alınır, siyah ile beyazı, gece ile gündüzü yahut ışık ile karanlığı birbirine karıştırmayalım. Bu durum şu ayetlerle bir misal olarak aşikardır, "Rüzgarın önündeki saman çöpü gibi olsunlar, Rabbin meleği onları dağıtsın. Yolları karanlık ve kaygan olsun, Rabbin meleği onları kovalasın." İbranilerde 35, bizde ise 34. Mezmurdur ki, cenk edenler zümresinden olan o meleklerin, yani Zidael ve Mirael'in isimleri buradan çıkarılmıştır. Keza şu ayetten de, "Onun üzerine kötü bir adam koy ve İblis onun sağında dursun." İbranilerde 109, Latinlerde ise 102. Mezmur olan bu kısımdan, hile ve düzen ameli olan bir ruh manasına gelen Schii kötü ruhunun ismi çıkarılmıştır. Çıkış kitabında, her biri yetmiş ikişer harfle yazılmış üç ayetten müteşekkil muayyen bir metin vardır ve şöyle başlar, birincisi Vayisa, ikincisi Vayavo, üçüncüsü Vayeṭ. Bunlar tek bir satır halinde uzatılır, şöyle ki, birinci ve üçüncü soldan sağa doğru, fakat ortadaki ters istikamette, sağdan sola başlayıp sol tarafta nihayete erer. Ardından her üç harf birbiri ardına sıralanarak bir isim teşkil eder ki, bunlar İbranilerin Şemhamforaş dediği yetmiş iki isimdir. Şayet bunlara El yahut Yah ilahi ismi ilave edilirse, her biri Tanrı'nın yüce ismini taşıyan yetmiş iki adet üç heceli melek ismi hasıl olur, nitekim şöyle yazılmıştır, "İşte, önünden bir melek gönderiyorum, onu dinle, zira ismim ondadır." Bunlar yetmiş iki semavi hiyerarşi üzerine tayin olunmuşlardır, pek çok millet, lisan ve insan bedeninin eklemleri üzerinde tasarruf sahibidirler, Sinagogun yetmiş iki büyüğü ve Mesih'in o kadar şakirdi ile müşterek amel ederler. Kabalistlerin zikrettiğimiz usullerden birine göre tanzim ettikleri bu isimler, aşağıdaki cetvelde gösterildiği gibidir. Şimdi, o ayetlerden Şemhamforaş teşkil etmenin başka pek çok tarzı mevcuttur, nitekim her üçü de sağdan sola doğru birbiri ardınca düzgün bir sırayla yazıldığında böyledir, yukarıda bahsettiğimiz Ziruf cetvellerinden ve tebdil cetvellerinden çıkarılanlar da cabasıdır. Ve mademki bu cetveller hem ilahi hem de meleki tüm isimler için muteberdir, binaenaleyh onları bu faslın zeyline raptedeceğiz.
Bunlar, Tanrı'nın Şemhamforaş ismini taşıyan yetmiş iki melektir.
Ziruf tarzının tanzimi.
Semavi Ecramın Vaziyetinden Ruhların ve Koruyucu Varlıkların İsimlerinin Çıkarılması Üzerine
Kimi kadim mecusiler, arzu edilen herhangi bir tesire matuf bir ruhun ismini göğün vaziyetinden istihrac ederek bulma sanatını talim etmişlerdir, meselâ, muayyen bir burç terkibi altında icra edilecek bir tılsım yahut yüzük yahut başka herhangi bir amel için sana bir semavi ahenk arz olunduğunda, şayet o amele hükmeden ruhu bulmak murat edersen, gökyüzü haritası tanzim edildikten sonra, yükselen derecesinden itibaren burçların tevürütüne göre harfleri sayıları ve sıralarıyla bütün gök dairesini dolduracak şekilde her bir derece boyunca tayin et. Bundan sonra, yardımına müracaat edeceğin yıldızların hanelerine isabet eden harfler, mezkur yıldızların adedine ve kudretine göre dışarıda sayı ve nizam dahilinde işaretlendiğinde iyi bir ruhun ismini teşkil eder, lâkin bunu burçların akışına zıt düşen bir inhitat derecesinin iptidasından yapacak olursan, hasıl olan ruh şerir olacaktır. Bu sanat vasıtasıyla İbrani ve Keldani üstatlardan bazıları, herhangi bir koruyucu varlığın mahiyet ve isminin keşfedilebileceğini talim ederler. Meselâ, bir kimsenin veladet anındaki yükselen derecesi bilindiğinde ve göğün diğer köşeleri denkleştirildiğinde, gezegen asaletleri en ziyade olan mertebe sairleri arasında evvelemirde gözetilsin, ikinci mertebede ise asalet miktarınca ona en yakın olan ve bu minval üzere zikrolunan köşelerde herhangi bir asaleti haiz bulunan diğerlerinin sırası takip edilsin. Bu nizam gözetilerek, onların gökteki hakiki mahal ve dereceleri bilinebilir, yükselen derecesinden başlayarak her bir derece boyunca burçların tertibine göre [okunamadı] yirmi iki harfi tayin etmek suretiyle amel olunur. O vakit zikredilen yıldızların mahallerine hangi harfler düşerse, bunlar işaret edilip yıldızlarda evvelce bulunan nizama göre tanzim edildiğinde ve İbrani lisanının kaidelerine mutabık surette birbirine raptolunduğunda bir koruyucu varlığın ismini meydana getirir, buna itiyat olunduğu üzere ilahi kadir-i mutlaklığı bildiren tek heceli bir isim, yani El yahut Yah ilave edilir. Fakat harflerin tayini batış zaviyesinden ve burçların tevürütüne mugayir olarak ve kötü ruh dedikleri on ikinci evden yapılırsa, burçların seyrine aksi istikamette inhitat derecesinden itibaren tayin olunur.
Zikredilen yıldızların karşıt noktasına düşecek harfler, daha önce ifade ettiğimiz tertibe göre birbirine bağlandığında kötücül bir Genius’un (koruyucu ruh) ismini meydana getirecektir. Fakat Keldaniler başka bir usul izlerler, zira onlar köşe noktalarının Almuten’ini [NOT: Bir burç veya evde astrolojik olarak en yüksek asal asalete ve kuvvete sahip olan yönetici gezegen] değil, on birinci evin Almuten’ini esas alırlar ve her hususu daha evvel zikredildiği üzere tatbik ederler. Kötücül bir Genius’u ise [okunamadı] açısının Almuten’inden çıkarırlar. Bir de beş Haylac’ın [NOT: Haylac (Hyleg), astrolojide yaşam ve canlılık veren temel gösterge noktalarıdır] konumları vasıtasıyla bir Genius’un ismini bulan Araplar, pek çok başkaları ve bazı İbraniler mevcuttur. Bunlar iz düşümü daima Koç burcunun başlangıcından itibaren hesaplar, müneccimlerin nezdindeki Haylac tertibine göre tespit edilen harfler malum nizamına irca edilip birbirine bağlandığında hayırlı bir Genius’un ismi hâsıl olur, lakin şerir bir Genius’un ismini karşıt Haylac konumlarından, burçlar sırasının aksine, Balık burcunun son derecesinden yapılan bir iz düşümle türetirler. Başkaları ise Haylac makamlarını değil, beş Haylac üzerindeki Almuten makamlarını nazara alır ve iz düşümü yukarıda beyan edildiği üzere Horoskop’tan [NOT: Yükselen burç veya doğum haritası başlangıç noktası] itibaren tayin ederler. Yıldız hesaplarına intibak eden nispetteki sayılara göre tevzi edilen, birbirine raptolunmuş ve tebdil edilmiş harflerden mürekkep bu isimlerin, sedası ve manası meçhul kalsa dahi, en ali felsefenin sırrı mucibince daha tesirli olabileceğini ikrar etmemiz zaruridir.
Bunların kapalılığı karşısında hayrete düşen, derin bir tefekküre dalan ve altında ilahi bir hakikatin saklı olduğuna kat’iyetle inanan kimse, manalarını idrak edemese bile Cenab-ı Hakk’ın celaline hürmeten bu kelimeleri ve isimleri tazimle telaffuz eder, O’na itaat içinde ruhani bir takva meyliyle nefsini huşu ile bağlar.
Kabalistlerin Geleneği Uyarınca Bu Kabîl İsimlerin Hesaplanma Sanatı Hakkında
Bu nevi isimler için hesaplama sanatı tesmiye edilen bir başka usul daha mevcuttur. Bu usul, mukaddes, semavi veya meleki bir isimle harflerin iniş sütununa dâhil olmak ve yıldızlar ile burçların altındaki müşterek açılarda bulacağın harfleri cem etmek suretiyle müteakip cetveller vasıtasıyla vücuda getirilir. Bunlar nizamına vaz edildiğinde, dâhil olduğun o yıldızın veya burcun tabiatından neşet eden hayırlı bir ruhun ismi zahir olur, şayet çıkış sütunundan girer ve en alt satırda işaret edilmiş yıldızlar ile burçların fevkindeki müşterek açıları alırsan, şerir bir ruhun ismi vücut bulur. Bunlar, gerek hayırlı gerek şerir olsun, herhangi bir hiyerarşiye (hiyerarşik zümreye) mensup ya da semada hizmet gören ervahın isimleridir. Bunları bu minval üzere dokuz mertebenin isimlerine teşmil edebilirsin, zira tek bir isim vasıtasıyla dâhil olarak, aynı cetvelden, gerek hayırlı gerek şerir olsun, daha üstün bir hiyerarşideki ruhun ismini istihraç etmen mümkündür.
Mamafih, bu hesabın mebdei Allah’ın isimlerine vabestedir, nitekim her kelamın büyüdeki tesiri, Kelamullah’a istinat ettiği ve oradan intaç ettiği nispettedir. Binaenaleyh, her meleki ismin Cenab-ı Hakk’ın asli bir isminden tevellüt etmesi icap ettiği bilinmelidir. Meleklerin, kendilerine yazılmış olan “Zira ismim onun içindedir” kavli mucibince Allah’ın ismini taşıdıkları beyan olunur. Bu cihetle, hayırlı meleklerin isimlerinin şerir olanlardan tefrik edilebilmesi maksadıyla, El, On, Yah yahut Yod gibi kudret-i ilahiye taalluk eden birtakım isimlerin onlara munzam edilmesi ve birlikte sedalandırılması teamüldendir. Yah ismi inayet ifade ettiğinden, Yod ise bizatihi bir tanrısallık (thearkhia) ismi olduğundan ötürü, bu iki isim münhasıran meleklerin isimlerine ilave edilir. Fakat El ismi kuvvet ve iktidara delalet ettiği için, yalnızca hayırlı ruhlara değil, kötü ruhlara da El’in, yani Tanrı’nın kudretine binaen izafe edilir.
Lakin bilinmelidir ki, dâhil olunan isim birleşik bir isim olmadıkça, aynı yıldıza ve burca ait müşterek açılar nazara alınmalıdır. Çeşitli yıldızların ahengine göre semavatın tertibinden husule gelen ve bir önceki fasılda serdedilen Genius isimleri buna misaldir. Zira cetvele bu isimlerle her müracaat edildiğinde, müşterek açı dâhil olan zatın yıldızı veya burcu tahtında aranmalıdır. Üstelik bu cetvelleri o derece teşmil edenler mevcuttur ki, şayet bir yıldızın, bir vazifenin veya arzu edilen herhangi bir tesirin ismiyle duhul olunursa, o vazifeye yahut semereye hizmet eden, hayırlı veya şerir bir iblisin [NOT: Buradaki “Demon” klasik anlamıyla aracı ruhani varlığı ifade eder] dahi istihraç edilebileceğine kani olurlar. Keza, muayyen bir şahsın hususi ismiyle cetvele dâhil olanlar, o şahsın simasından, seciyesinden, zihnî temayüllerinden, mesleğinden ve talihinden onun Merih tabiatlı, Zühal tabiatlı, Şemsi yahut sair bir yıldızın hilkatinde olduğunu teşhis ettiklerinde, üzerine hâkim görünen o yıldızın tahtındaki Genius’ların isimlerini istihraç edebileceklerine inanırlar.
Her ne kadar bu kabil asli isimlerin delaletleri hasebiyle zati bir kudretleri bulunmasa yahut pek cüz’i olsa da, bunlardan tefrik ve istihraç edilen tali isimler fevkalade müessirdir, tıpkı Güneş’in kendisi yakıcı bir hararet neşretmezken, içbükey bir camda toplanan şualarının en şiddetli surette ihrak eylemesi gibi. Bahis mevzusu cetvellerde, yıldızların ve burçların tahtında, müneccimlerin onluk, on birlik ve on ikilik taksimatına teşbih edilebilecek bir harf nizamı mevcuttur. Bu hesaplama sanatı hakkında vaktiyle Alfonsus Cyprius ve bildiğim birkaçı daha risaleler kaleme almış, bunu Latin hurufatına da tatbik etmişlerdir. Lakin birinci kitapta izhar eylediğimiz veçhile, her lisanın harfleri adedinde, tertibinde ve eşkâlinde semavi ve ilahi bir mebdeye sahip olduğundan, ruhların isimlerine dair bu hesabın sadece İbrani harfleriyle değil, Keldani, Arap, Mısır, Grek, Latin ve sair her lisan ile de, mezkûr cetveller asıllarına sadakatle tanzim edildiği müddetçe, bihakkın icra edilebileceğini tereddütsüz kabul ederim. Fakat burada...
Pek çokları, bu tablolarda farklı tabiat ve talihe sahip insanların, isim benzerliği sebebiyle sıklıkla aynı ismi taşıyan aynı Genius’a nail olduklarını öne sürerek itiraz eder. Bu bakımdan bilmeliyiz ki, aynı Demon’un tek bir ruhtan ayrılabileceği ve birden fazlasının üzerine tayin edilebileceği düşüncesi saçma görülmemelidir. Kaldı ki, muhtelif insanların birçok defa aynı ismi taşıması gibi, muhtelif vazife ve tabiatlardaki ruhlar da tek bir isimle, bir ve aynı mühür yahut Karakter ile, fakat farklı bir zaviyeden işaretlenebilir veya mimlenebilir, zira yılan kimi zaman Mesih’i, kimi zaman da iblisi remzettiği gibi, aynı isimler ve aynı mühürler de bazen iyi bir Demon’un, bazen de kötüsünün mertebesine tatbik olunabilir. Nihayetinde, davet edenin zihnini ayrık idraklerle birleştiren pek hararetli niyetidir ki, aynı isim altında çağrılsalar dahi, bazen bir ruhun, bazen de bir diğerinin bize itaatkar kılınmasına sebebiyet verir.
Yedi Gezegenin riyaseti ve on iki Mücadeleci Burcun nizamı altındaki iyi ve kötü ruhların isimlerinin hesaplama tabloları bunu takip eder.
Ruhların İsimlerinin Bazen Üzerlerine Tayin Edildikleri Şeylerden Alınması Üzerine
Ruhlara, üzerlerine tayin edildikleri şeylerden mülhem başka bir tür ismin daha verildiğini müşahede ederiz, onların isimleri adeta Yıldızlardan, insanlardan, mekanlardan, zamanlardan yahut benzeri şeylerden ödünç alınır ve sonuna ilahi isim eklenir, şöyle ki, Satürn’ün Ruhuna Sabathiel denir, Jüpiter’in Ruhuna Zedekiel, Mars’ın Ruhuna Madimiel, Güneş’in Ruhuna Semeliel yahut Semeschia, Venüs’ün Ruhuna Nogahel, Mercury (cıva) Ruhuna Cochabiah yahut Cochabiel, Ay’ın Ruhuna Jareahel yahut Levanael denir. Aynı minval üzere, burçların üzerine tayin edilen Ruhları da sırasıyla burçların isimleriyle çağırırlar, Koç’tan itibaren Teletiel, Suriel, Tomimiel, Sattamiel, Ariel, Betuliel, Masniel, Acrabiel, Chesetiel, Gediel, Deliel, Dagymiel. Ve şayet onları Latince kelimelerle çağıracak olursak, Ariel, Tauriel, Geminiel, Cancriel, Leoniel, Virginiel, Libriel, Scorpiel, Sagittariel, Capriel, Aquariel, Pisciel, ve Gezegenlerden hareketle, Saturniel, Ioviel, Martiel, Soliah, Veneriel, Mercuriel, Lunael yahut Lunaiah. İmdi, daha önce de zikrettiğimiz üzere, iyi olsun kötü olsun tüm ruhlar insanla birleşme arayışında olduklarından ve çoğu zaman bunu bir veçhile elde ettiklerinden, bazı insanların Tanrılar, melekler ve İblisler olarak adlandırıldığını okuruz. Böylece, müstesna bir fazilet üstünlüğüyle teçhiz edilmiş yahut amansız bir fesat ile bu hayattan göçmüş olanların isimleri, iyi ve kötü Demon isimleri arasında bir mevki kazanmış ve bunların meyanında sayılmıştır, ister o insanların ruhlarının, ister iyi yahut kötü Genius’ların kastedildiğini düşünelim. Nitekim Esdras’ta, Başmelek Jeremiel’in isminin Peygamber Jeremias’tan neşet ettiğini okuruz. Zachariel ismi Zacharias’tan, Uriel ismi ise [okunamadı], Ezekiel, Daniel, hem Meleklerin hem de Peygamberlerin isimleriydi. Phaniel bir Meleğin ve [okunamadı] yerin ismidir, ve Tanrı’nın Aslanı manasına gelir, bazen de kötü bir Demon’un ve Ariel Putuna tapınılan, bundan mülhem Ariopales tesmiye olunan bir Şehrin ismidir. Mukaddes metinlerde kötü Demon’ların pek çok isminin en şerir insanlardan yahut şerir insanların meskenlerinden doğduğunu da görürüz, nitekim kötü bir Demon’un ismi olan Ashtaroth, vaktiyle devlerin ikamet ettiği Basan Kralı Og’un Şehrinin ismiydi, aynı şekilde Astareth vaktiyle Amorilerin Şehriydi, Ruphaim bir vadiydi ve Jeramiel Yabancıların [NOT: Filistinliler/Allophyli kastedilmektedir] diyarıydı, ve bunlar aynı zamanda Putların ve kötü Demon’ların isimleriydi, nitekim Remma, Şam Putunun heykeliydi, Chamos Moab’ın Putuydu, Melchim Ammonilerin Putuydu, Bel Babillilerin Putuydu, Adramelech Asurluların Putuydu, Dagon Yabancıların Putuydu. Ve Philo, Amorilerin sahip olduğu ve mukaddes Su Perileri tesmiye ettikleri yedi altın Heykelden bahseder; bunlara niyaz edildiğinde Amorilere her saat amellerini gösterirlerdi, ve bunların isimleri tufandan sonra onları takdis eden yedi şerir adamın zevceleri olan kadınların isimleriydi, yani Chanaan, Phut, Selath, Nebroth, Abirion, Elath, Desuat, ve üzerlerine hakkedilmiş ve takdis olunmuş kıymetli taşlar konmuştu ki, bunlardan birisi körlerin basiretini iade etme hassasına sahipti, ne de herhangi bir ateş bu taşları yakabilirdi, ve kitaplar bu taşlarla takdis edilmişti ki, aynı şekilde ne ateşle yakılabilir, ne demirle kesilebilir, ne de suyla tahrif edilebilirdi; ta ki Rabbin meleği onları alıp denizin dibine defnedene kadar. Dahası biliriz ki Kralların isimleri olan Nimbroth, Chodorlaomor, Balach, Amalech, kötü Ruhlar hiyerarşisinde yer edinmiştir. Devler dahi iblislerle beraber ortak bir isimle, Enakim diye çağrılır, zira onlar Tanrı’nın suretinden pay almamışlardır, yani ruhi idrakin ihtişamına mazhar olamamışlar, bilakis akılları fenalık nevinden hile ve günahları çoğaltmıştır, bundan ötürü insan nevinden sayılmazlar (Mısırlı Rabbi Moses’in dediği gibi), sadece bir insan suretine sahip oldukları cihetle canavarlar ve iblisler nevinden sayılırlar; ve (der ki) Âdem’in Habil’den sonra Şit’ten önceki evlatları böyleydi, İbranilerin hakimlerinin onlar hakkında Âdem’in iblisler tevellüt ettirdiğini söyledikleri kimselerdi. Fakat o, Tanrı’nın nazarında lütuf bulduktan sonra, kendi suretinde ve benzerliğinde Şit’i tevellüt ettirdi, yani Tanrı’nın suretine muvafık olarak insani kemalata nail olan birini; zira buna malik olmayan kimse, tüm fenalıkların ve musibetlerin müsebbibi olan dalaletler sebebiyle insan nevinden addolunmaz. Porphyry’nin naklettiği üzere, şerir ruhların İblislerin tabiatına inkılap ettiği ve onlar kadar muzır hale geldiği Mecusilerin de kanaatidir, nitekim Mesih, Yahuda İskariot hakkında kelam ettiğinde bunu teyit etmiştir, Ben on ikinizi seçmedim mi, ve biriniz bir iblistir. İmdi onlar bu iblisleri, insanların ruhlarından İblis haline geldikleri için arazî iblisler tesmiye ederler. Bundan ötürü şerir insanların ve iblislerin isimleri aynıdır, ister bunlarla
onların ruhları dedikleri şeye, kendi şahıslarıymışçasına habis insanların adlarını takınmış kötü bir cin [genius] derler. Keza Behemoth ve Leviathan da canavarları ve iblisleri imler. Bu misaller vasıtasıyla hakikati arayan kimse, şerir ruhların olduğu kadar iyi ruhların da adlarını keşfedecektir.
Şimdi ruhların karakterlerinden ve mühürlerinden bahsetmemiz gerekir. Karakterler, Tanrıların sırlarını ve ruhların adlarını nâmahrem kimselerin kullanımından ve okumasından saklayan, bilinemez birtakım harflerden ve yazıtlardan başka bir şey değildir; Kadimler bunlara hiyeroglif yahut kutsal harfler derlerdi, zira bunlar yalnızca Tanrıların sırlarına hasredilmişti. Çünkü onlar, Tanrının sırlarını bayağı ve avamî şeylerin yazıldığı karakterlerle kaydetmeyi dinen caiz görmezlerdi. Nitekim Porphyrios, Kadimlerin Tanrıyı ve ilahî faziletleri hissî suretlerle ve görünür olup da görünmez şeyleri imleyen nesnelerle gizlemek niyetinde olduklarını söyler; zira onlar ulu sırları kutsal harflerle aktarmak ve bunları belirli sembolik suretlerle izah etmek arzusundaydılar. Nasıl ki yuvarlak olan her şeyi Âlem’e, Güneş’e, Ay’a, umuda ve talihe adadılarsa, daireyi göğe, daire parçalarını Ay’a, piramitleri ve dikilitaşları ateşe ve Olimpos Tanrılarına, silindiri Güneş’e ve Yeryüzü’ne, erkeklik uzvunu tenasüle ve kadın cinsiyeti sebebiyle üçgen suretini de Juno’ya hasretmişlerdir. Bu sebeple bu nevi karakterler, bunları ihdas edenin, yani bu tür harfleri vazetme ve takdis etme kudretini haiz olan kimsenin meylinden ve salahiyetinden gayrı bir köke dayanır; muhtelif kavimler ve dinî fırkalar arasındaki pek çok ruhban gibi ki, bunların kaideleri müellifler tarafından pek az ve dağınık kırıntılar halinde nakledildiğinden bizlere kadar ulaşmamıştır. Petrus Aponensis’in Tebai’li Honorius’tan aktarıldığını kaydettiği karakterler işte bu türdendir ve suretleri şöyledir,
Kabalistler Tarafından Aktarılan Diğer Karakter Teşkil Tarzı
Bunlardan biri pek kadimdir, yani Musa’nın ve Peygamberlerin kullandığı Kadim bir yazıdır ve bunun sureti uluorta hiç kimseye ifşa edilmemelidir, zira bugün kullandıkları harfler Ezra tarafından ihdas edilmiştir. Keza aralarında Semavî dedikleri bir yazı daha vardır, çünkü bunu tıpkı diğer müneccimlerin yıldızların hatlarından burç suretleri çıkarması gibi, yıldızlar arasına yerleşmiş ve resmedilmiş olarak gösterirler. Bir de Malachim yahut Melachim, yani Meleklere Mahsus veya Krallara Layık dedikleri bir yazı vardır, bir diğeri ise Nehir’den Geçiş adını taşır; bütün bunların karakterleri ve suretleri şöyledir,
Malachim Adı Verilen Yazı.
Nehirlerin Geçişi Adı Verilen Yazı.
Bundan başka Kabalistler arasında eskiden pek muteber tutulan, lakin şimdilerde bayağı şeylerin arasına düşecek kadar sıradanlaşmış bir usul daha vardır ve şöyledir, İbranilerin yirmi yedi karakteri, her biri dokuzar harf ihtiva eden üç sınıfa ayrılabilir. Birincisi, dokuz melek mertebesine dağıtılmış olan mücerret sayıların ve aklî şeylerin mühürleri yahut işaretleri olan harflerdir. İkincisi, göklerin dokuz feleğinde yer alan onlukların ve Semavî şeylerin işaretleridir. Üçüncüsü, nihayetteki beş harfle birlikte sırasıyla diğer dört harfi ihtiva eder ki bunlar yüzlüklerin ve aşağı âleme ait şeylerin, yani dört basit Unsurun ve beş mükemmel birleşik türünün işaretleridir. Zaman zaman bu üç sınıfı dokuz odaya taksim ederler; bunlardan ilki aklî, semavî ve unsurî olan birliklerdir. İkincisi ikiliklerindir, üçüncüsü üçlüklerindir ve diğerleri de bu minval üzeredir. Bu odalar, birbirini dik açıyla kesen dört paralel çizginin kesişmesiyle teşkil edilir, tıpkı burada gösterildiği gibi,
Bunların kısımlara ayrılmasından dokuz müstakil suret hasıl olur, şöyle ki,
Bunlar mezkûr odalara aittir ve harflerini yukarıda yazılı Notarikon vasıtasıyla vasıflandırırlar; eğer tek bir nokta içeriyorsa o odanın ilk harfini, iki nokta içeriyorsa ikinciyi, üç nokta içeriyorsa üçüncüyü gösterir; nitekim Mikael adının karakterini teşkil etmek murat ettiğinde, açılmış haliyle şöyle tezahür eder,
Bunlar bilahare tek bir surette birleştirilir, lakin Notarikon noktalarının terk edilmesi âdettendir; o vakit karakterlerin bir başka tarzı hasıl olur ki bu bütün diller için müşterek ve pek zahmetsizdir, harflerin bir araya getirilmesiyle icra edilir; nitekim melek Mikael’in adı verildiğinde, bunun karakterleri şu şekilde teşkil edilecektir,
Ve bu usul Araplar arasında pek makbuldür; zira Arapça kadar birbiriyle kolayca ve zarifçe bitiştirilen başka bir yazı yoktur. Biliniz ki melekî ruhlar, sırf akıl cevherinden müteşekkil ve tamamen cisimsiz olduklarından, herhangi bir işaretle yahut karakterle, resmedilmiş suretlerle veya sair beşerî alametlerle damgalanmış değillerdir; lakin bizler onların mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğimizden, adlarından veya amellerinden yahut tahayyüllerimize göre başka vechelerden hareketle onlara suretler ve işaretler vakfeder, takdis ederiz; bizler bu vasıtalarla onları katiyen kendimize icbar edemeyiz, bilakis bu işaretler ve suretlerle bilinemeseler dahi onlar vasıtasıyla kendilerine yükseliriz; evvelemirde hem dâhili hem harici duyularımızı onların üzerine odaklarız, akabinde aklımızın bir nevî hayretiyle onlara karşı hürmetkâr bir tazime sevk ediliriz ve nihayetinde bütün zihnimizle vecd dolu bir tapınmaya gark oluruz; ardından şüphesiz bir ümitle, hayat bahşeden
Ruhların Yalnızca Vahiy Yoluyla Alınan Karakterleri ve Alametlerine Dair
Yalnızca Vahiy yoluyla idrak edilen ve başka hiçbir tarikle keşfedilemeyen bir diğer karakter nevi daha vardır; bu karakterlerin fazileti, vahiyde bulunan uluhiyettendir [thearkhia] ki onda bir Tanrısallığın ahengini fısıldayan bazı gizli ameller mevcuttur; yahut bunlar sanki birtakım mukavelelerdir,
...bizimle onlar arasındaki bir ahdin bağlarıydı. Bu kabilden olmak üzere, Konstantin’e gösterilen, Latin harfleriyle üzerine *In hoc vince*, yani "bununla fethet" yazılmış olan ve pek çoklarının Haç diye tesmiye ettiği bir alamet yahut işaret vardı, Antiohos Soter lakaplı zata ise pentagram suretinde bir başkası ifşa olunmuştu ki bu da sıhhati remzeder, zira harflerine ayrıştırıldığında *Hygieia*, yani "Sıhhat" kelimesini fısıldar, bu alametlerin itikadı ve faziletiyle her iki Hükümdar da düşmanlarına galebe çalarak büyük bir zafer elde etmiştir. Nitekim bundan ötürü sonradan Makkabi lakabını alan Yahuda, Yahudilerle birlikte Antiohos Eupator’a karşı cenge tutuşacağı sırada bir Melekten o meşhur [okunamadı] işaretini almış, bu işaretin faziletiyle ilkin 14.000 kişiyi ve sayısız Fili kılıçtan geçirmiş, ardından düşmanlarından 35.600 kişiyi daha helak etmiştir. Zira bu işaret Yehova ismini temsil etmekteydi ve sayısal denkliği hasebiyle 72 harfli ismin hatırda kalıcı bir remziydi, tefsiri ise *Mi kamoşa ba-elim Yehova*, yani "Güçlüler arasında Yehova gibisi var mıdır?" şeklindedir. Zikredilen bu alametlerin suretleri şu minval üzere tertip edilmelidir.
Bundan gayrı Porfirios, *De Responsis* adlı eserinde bu işaret ve Karakterlerden söz ederek bunların bizzat tanrıların kendilerini temsil ettiğini, zira insanların onlar sayesinde nimetlere kavuştuğunu, onlar vasıtasıyla çağrıldıklarını ve onlara nelerin takdim edilmesi gerektiğini gösterdiğini, ayrıca tasvir suretlerinin nasıl olması lazım geldiğini beyan ettiğini aktarır, kendisi bu hususları Proserpina Kehaneti üzerinden idrak etmiştir. Hecate’nin de kendi tasvirlerinin ne veçhile vücuda getirileceğini buyurduğunu, bunların pelin otuyla çevrelenmesini, evcil farelerin resmedilmesini ve en latif, kendisini en çok hoşnut kılacak süslerin takılmasını, suretleri adedince farenin kurban edilmesini, müteakiben kan, mürr, sığala yağı ve sair nesnelerin yakılmasını emrettiğini nakleder. Şayet bunlar ifa olunursa o zuhur edecek ve bunları yerine getirene rüyalar yoluyla cevap verecektir. Lakin biz burada Hecate’nin Kehanetini kayda geçireceğiz, zira o şöyle kelam eder,
"İyi dinle, benim için ne surette bir heykel yontacağını öğreteyim, Ağaçtan dallar ve pelin otu devşir, Sonra tezyin eyle onu, üzerine evcil fareler nakşet, Ziynetleri pek zarif ve pek kıymetli olsun.
Ardından akgünlük, mürr ve sığala yağını fare kanıyla karıştır, Sonra gizli ve mukaddes kelamları terennüm eyle, Hakiki farelerin sayısı kadar, akabinde defne dalını al, Ve onun kütüğünden bir muhafaza hazırla Heykeli içine koymak için, sonra ihtimam gösteresin ki, O Heykele huşu ile niyaz edesin, Şayet burada talep edilen bu ameller yerine gelirse..."
Eski devirlerde Gentilelerin [NOT: Pagan/gayrimüslim halklar] tanrılarına ve Demonlarına dair hafi sırları böyleydi, onlar bu yollarla insanların mezkur varlıkları icbar ettiğine, zapt ettiğine ve bağladığına kani olmuşlardı. Bu sebeple İamblikhos ve Porfirios, mukaddes Demonları çağıran kimsenin onlara layık oldukları hürmeti göstermesi, her birinin tabiatına muvafık olanı, şükranları, takdimeleri, hediyeleri, kurbanları, hallerine münasip ve onlara en ziyade benzeyen kelam ve Karakterler eşliğinde tevzi etmesi icap ettiğini vazeder, aksi takdirde İlahların ve Demonların huzuruna ve arzu edilen tesire asla nail olamayacaktır. Dahası, layıkıyla çağrılmazlarsa, hususiyle bu cüreti gösteren kimseye zarar vermek mecburiyetinde kalacaklardır.
İyi ruhların bizim tarafımızdan nasıl çağrılabileceği ve şerir ruhların nasıl hezimete uğratılacağı üzerine
Dinin tecellisiyle ruhların hazır bulunuşu neticeyi tayin eder, amelin yöneticisi ve tamamlayıcısı olan salih bir ruh orada hazır bulunmadıkça Dinde harikulade tesire haiz hiçbir amel vücuda gelemez. İmdi, iyi ruhlar muhtelif veçhile davet olunabilseler de, hiçbir bağ ile zapt edilemezler yahut tarafımızdan güçbela teskin edilirler, şu kadar var ki onlara mukaddes nesneler vasıtasıyla yalvarmamız icap eder, tıpkı Apuleius’ta İsis’e semavi Yıldızlar, [okunamadı] ilahlar, tabii unsurlar, gecenin sükuneti, Nil Diyarı’nın bereketi ve Memfis’in sırları hürmetine yakarıldığı gibi, nitekim Porfirios’ta da şöyle geçer, "Ey balçıktan zuhur eden, makamında kaim olan, gemilerle seyrüsefer eyleyen, her saat suret tebdil eden ve Zodyak’ın her burcunda tahavvüle uğrayan." Lakin bu ve benzeri Sembolik dualar ve ilahiler İlahi faziletlerin alametleri olduğundan, ruhlar kimi zaman kendilerini beşeri gayelere hasrederler, bunu herhangi bir mecburiyetin sevkiyle değil, kendi ihtiyarlarıyla ve bir nevi itiyat icabı, kendilerine niyaz edenlerin yakarışlarına ram olarak yaparlar, Porfirios *De Responsis* kitabında böyle nakleder.
Ve mezkur eserin bir başka yerinde şöyle der,
"Yakarışlara ram olan yukarıdaki İlahlar İner yeryüzüne ve gaybı aşikar eyler."
Muvafık nesnelerin [okunamadı] insan zihninde öyle bir tesir hasıl eder ki, iyi ruhlar bize canıgönülden muavenet gösterir, kudret ve faziletlerini bizlere bahşederler, aydınlanmalar, ilhamlar, kehanetler, gayb haberleri, harikalar ve remizler ile her gün imdadımıza yetişirler, ruhlarımız üzerinde tesir icra ederek ve kendi tesirleri vasıtasıyla kendilerini onlara en ziyade benzeyecek şekilde tanzim ve inşa ederek öyle bir mertebeye eriştirirler ki, çoğu defa ruhumuz Semavi ruhların adet edindiği veçhile harikulade işleri bihakkın icra eder. Lakin şerir ruhlar, talip olan kimse ziyadesiyle mütedeyyin ve salih olduğunda, mukaddes kelamlar terennüm edip mübarek isimler ve Güçler vasıtasıyla İlahi kudretin dehşetli fermanını bildirdiğinde, mucizelerle, Sakramentlerle, doğaüstü alametlerle ve mukaddes sırlarla iyi ruhların muaveneti sayesinde tarafımızdan hezimete uğratılır, bu teshir ve kasemler, Dinin ve İlahi faziletin ismi ve kudretiyle vuku bulduğu nispette o şerir ruhlar bunlardan fena halde havf duyar, nitekim çoğu vakit dünyevi kimseler dahi bu nevi mukaddes kasemlerle şerir ruhları bağlar yahut teskin ederler, zira onlar dayanamazlar.
Kiprianus, *Quod Idola* [Dii non sint] adlı risalesinde, ruhların hakiki Tanrı adına kasem altına alındıklarında derhal boyun eğdiklerini zikreder...
derhal bize boyun eğer, ikrar eder ve musallat oldukları bedenleri terk etmeye mecbur kalırlar; hastanın imanının sağladığı yardıma yahut yemini edenin nail olduğu inayete göre ya hemen dışarı fırlarlar ya da tedricen yok olurlar. Athanasius, De Variis Quaestionibus adlı eserinde, 68. Mezmûr’un başındaki "Kalk ey Tanrı, dağılsın düşmanların" sözünden daha korkunç ve şeytanların kudretini daha ziyade yerle bir eden hiçbir kelamın bulunmadığını ifade eder; zira bu söz zikredilir zikredilmez şeytan uluyarak sırra kadem basar. Origenes ise Celsus’a karşı yazdığı müdafaasında, İsa isminin zikredilmesinin hem insanların ruhlarından hem de bedenlerinden ekseriya nice iblisleri defettiğini ve kovuldukları kimseler üzerinde büyük bir kudret icra ettiğini bildirir.
kötü ruhları, bilhassa cadılar, İncubus’lar ve emsali gibi daha aşağı mertebede olanları defetmek hususunda Lucan’ın mezkûr cadıya dair naklettiği şu sözlerde okunduğu gibidir,
Styx’in köpeklerini yüce ışıkta Bırakıp ardınızdan kabre varacağım, Ölümün tüm küplerinden sizi sakınacağım, Başka bir surete büründüğün vakit, Solgun, biçimsiz ve zarafetten mahrum, Ve sana menedeceğim Erebos’un çehresini değiştirmeyi.
Philostratos’un eserinde de okunduğu üzere, Apollonios ve yoldaşları yürürken karşılarına bir cadı tayfı (phantasma) çıkmış, kimi zaman şu surete, kimi zaman bu surete bürünmüş ve bazen de gözlerinin önünden kayboluvermiştir. Apollonios onun ne olduğunu anlar anlamaz, bu gibi musallatlara karşı en iyi devanın bu olduğunu bildiğinden, o varlığa ağır hakaretler yağdırarak yoldaşlarına da aynını yapmalarını salık vermiştir. Yoldaşları onun tavsiyesine uymuş ve mezkûr tayf derhal bir gürültü kopararak gölge misali kaybolup gitmiştir. Zira bu neviden ruhlar öylesine korkaktır ki, uydurma bir dehşet, asılsız ve vuku bulması imkânsız tehditler karşısında sarsılır, titrer ve boyun eğerler. Kutsal kâtip Khairemon, ruhların bilhassa kendileriyle dize getirildiği şeylerin bunlar olduğunu bundan ötürü ifade eder.
Bundan maada, yukarıda zikredildiği üzere, o kadar muzır olmayan, bilakis insana pek yakın duran öyle bir ruh zümresi vardır ki, beşerî ihtiraslardan dahi müteessir olurlar; bunların birçoğu insan cemiyetinden haz duyar ve seve seve onlarla birlikte ikamet eder. Kimisi kadınlara, kimisi çocuklara meyleder; kimisi muhtelif ehil ve vahşi hayvanların maiyetinden hoşnut olur; bazıları ormanları ve koruları mesken tutar; bazıları ise pınarlar ve çayırlıklar civarında ömür sürer. Nitekim periler ve hobgoblin’ler açık arazilerde, Naias’lar pınarlarda, Potamid’ler nehirlerde, Nympha’lar bataklıklar ve göletlerde, Oreas’lar dağlarda, Limonias’lar [metinde: Humedes] çayırlarda, Dryas ve Hamadryas’lar Satyr ve Sylvanus’ların da ikamet ettiği ormanlarda yaşar; aynı varlıklar ağaçlardan ve çalılıklardan lezzet alırken, Nape’ler ve Agape’ler çiçeklerden, Dodona perileri meşe palamutlarından, Pales ve Fenilia ise hayvan yemleri ile kırlardan haz duyar. Binaenaleyh, onlara seslenmek isteyen bir kimse, bu varlıkların mesken tuttukları mahallerde, hoş kokulu tütsülerle, latif sadalarla ve muayyen hayvanların bağırsaklarından ve hususi ağaçlardan mamul aletlerle, buna münasip şarkılar, manzumeler ve efsunlar ilave ederek onları kolaylıkla celbedebilir; bu hususta bilhassa riayet edilmesi icap eden haller ise zihnin saflığı, fikrin masumiyeti, sarsılmaz bir itikat ve sebatkâr bir sükûttur. Bu sebeptendir ki mezkûr varlıklar sıklıkla çocukların, kadınların, fakir ve mütevazı insanların karşısına çıkarlar.
Sebatkâr, cesur ve yılmaz bir zihne malik kimselerden ise korkar ve kaçarlar; iyi ve pak insanlara hiçbir surette zarar vermezler, lakin fasık ve murdar kimseler için muzırdırlar. Hobgoblin’ler, aşina ruhlar (familiaris) ve ölülerin hayaletleri bu kabildendir. Nitekim Augustinus, insanların ruhlarının kimi zaman ruhani varlıklara dönüştüğünü, faziletli kimselerin ruhlarının Greklerin Eudaimon, yani kutlu ruhlar dedikleri aşina ruhlara, fena kimselerin ruhlarının ise Greklerin Kakodaimon, yani şerir ruhlar dedikleri cadılara ve hobgoblin’lere tahavvül ettiğini bildirir; iyi yahut kötü bir hayat sürüp sürmedikleri müphem kaldığında ise bunlara hayalet tesmiye olunabilir. Bu zuhuratlara dair muhtelif misaller mevcuttur, Genç Plinius’un Tarsuslu filozof Athenodoros’un hanesine dair zikrettiği hadise böyledir; zira mezkûr hanede ansızın dehşetli bir velveleyle ihtiyar bir adamın hayaleti zuhur etmiştir.
Philostratos dahi buna benzer bir vakayı nakleder; filozof Menippos Lykios’un [metinde: Adenippus Lycius] cadısı, Korinthoslu güzel bir kadına dönüşmüş, Tyanalı Apollonios ise onun bir hobgoblin olduğunu teşhis etmiştir; aynı zat Ephesos’ta da vebaya sebebiyet veren ihtiyar bir dilenci kılığındaki benzer bir varlığı teşhis etmiş, onun emriyle dilenci taşlandığında geriye iri bir av köpeği kalmış ve veba derhal nihayete ermiştir. Şunu bilmek iktiza eder ki, her kim şerir ruhlar üzerinde zihnî ve manevi bir tesir icra ederse, onları hayırlı ruhların kudretiyle bağlayacaktır; fakat her kim yalnızca dünyevi saiklerle amel ederse, kendi aleyhine hüküm ve lanet hazırlamış olacaktır.
Ruhların Bağları, Yeminle Zapta Alınmaları ve Defedilmeleri Hakkında
Ruhların bağlandığı, tazarru ile çağrıldığı yahut defedildiği bağlar
üçtür, Bunlardan bazıları unsurlar âleminden alınır, örneğin bir ruhu kendilerine yakın veya zıt olan daha süfli ve tabii şeyler vasıtasıyla çağırmak ya da defetmek istediğimizde çiçekler, otlar, hayvanlar, kar, buz, cehennem, ateş ve benzeri şeyler üzerine yemin vermemiz gibi, nitekim bunlar da Üç Çocuğun İlahisi’nde, "Göklerden Rabbe hamdedin" Mezmurunda ve Paskalya mumunun takdisi ile kutsanmasında görüldüğü üzere, sıklıkla ilahi övgüler, dualar ve takdislerle harmanlanır. Bu bağ, ruhların doğal olan veya tabiata aykırı düşen şeyleri sevip nefret etmelerine, bu şeylerin de bizzat birbirlerini sevip nefret etmelerine bağlı olarak, sevgi ya da nefret zemininde kavrayıcı bir tesirle ruhlar üzerinde işler. Nitekim Proklos şöyle der, "Aslan horozdan, bilhassa beyaz horozdan nasıl korkarsa, aslan suretinde beliren bir ruh da horozu gördüğünde öylece yok olup gider." İkinci bağ Semavi âlemden alınır, yani onlara gökler, yıldızlar, bunların hareketleri, ışınları, ziyası, güzelliği, berraklığı, mükemmelliği, metaneti, tesiri, harikaları ve benzerleri üzerine yemin verdiğimizde, bu bağ ruhlar üzerinde bir ihtarda bulunma ve misal gösterme yoluyla tesir eder.
Aynı zamanda bilhassa hizmetkâr ruhlar ve hiyerarşi (kutsal düzen) bakımından en alt derecelerde bulunanlar üzerinde belirli bir emir salahiyetine de sahiptir. Üçüncü bağ ise Akli ve ilahi âlemden alınır ki bu bağ din ile kemale erer, yani sakramentler, mucizeler, ilahi isimler, mukaddes mühürler ve Dinin diğer sırları üzerine yemin ettiğimiz vakit böyledir, bu sebeple söz konusu bağ hepsinin en yücesi ve en kuvvetlisidir, emir ve kudret yoluyla ruhlar üzerinde tasarruf eder. Lakin şu husus gözden kaçırılmamalıdır ki, külli inayetin ardından cüzî olanın, külli nefslerin ardından cüzî nefslerin gelmesi gibi, bizler de evvelemirde üstün bağlarla, eşyaya hükmeden isim ve kudretlerle, akabinde ise süfli olanlarla ve eşyanın bizzat kendisiyle davette bulunuruz. Bundan gayrı bilinmelidir ki, bu bağlarla yalnızca Ruhlar değil, fırtınalar, yangınlar, seller, vebalar, hastalıklar, silahların gücü ve cümle hayvanat dahi, gerek Yemin Verme tarzında, gerekse yalvarış veya takdis yoluyla zapt edilir, nitekim yılanları efsunlarken tabii ve semavi olanların haricinde dinin sırlarından hareketle yeryüzü Cennetindeki yılanın lanetlenmesi, çölde yılanın havaya kaldırılması zikredilir, bundan başka 91. Mezmur’daki şu ayet iktibas edilir, "Engereğin ve kobranın üzerine basacaksın, aslanı ve ejderhayı çiğneyeceksin." Bu hususlarda, hastalıkları, yılanları, fareleri yahut kurtları defetmek maksadıyla aforoz, defin veya cenaze merasimleri gibi kimi Sakramental ayinlerin bağlanması ya da engellenmesi murat edilen şeye tatbik edilmesi suretiyle hurafe de ziyadesiyle galebe çalar ki bu neviden amellerin muhtelif yerlerde icra edildiğini okumaktayız ve hâlihazırda dahi uygulanagelmektedir.
BÖLÜM XXXIIII. Can Alemi Hiyerarşisi ve Kahramanlar Üzerine.
Kutsanmış ruhların korolarından sonra gelen basamak, İbrani İlahiyatçıların İşîm, yani kudretli ve cebbar adamlar dediği Can Âlemi mertebesidir, Putperestlerin Mecusileri bunlara Kahramanlar ve Yarı tanrılar veya yarı insan tanrılar derler, hafife alınmayacak bir müellif olan Fulgentius’a göre bunlar, ya liyakatlerinin düşüklüğü sebebiyle Cennete layık görülmediklerinden ve fakat İnayete duyulan hürmetten ötürü de Dünyevi sayılmadıklarından bu şekilde tesmiye edilmiştir, eski zamanlardaki Priapos, Hippona, Vertumnus bu kabildendi, yahut bu hayatta sahip oldukları ilahi faziletler ve insanlığa sağladıkları menfaatler ile temayüz edip bu fani libası üzerlerinden çıkardıktan sonra kutsanmış tanrılar korosuna nakledildikleri ve bu hayatta vaktiyle haiz oldukları fazilet ve menfaatleri fani insanlara temin etmeyi daima sürdürdükleri için böyle anılmışlardır, ya da Tanrıların veya Meleklerin insanlarla ihtilatından hâsıl olduklarına inanılan, dolayısıyla ne Melek ne de insan olan bir vasat tabiat kazanan ulvilerin gizli tohumundan türedikleri için böyle adlandırılmışlardır, ki bu kanaate Lactantius da iştirak eder, nitekim günümüzde dahi ruhlarla münasebette bulunup zevcevi birliktelik kuranlar vardır ve artık herkes Britanyalı Peygamber Merlin’in bir Ruhun oğlu olduğuna ve bir bakireden doğduğuna inanmaktadır, keza hikmetin piri Platon’un da Apollon’un bir hayali tarafından hamile bırakılan bir bakireden doğduğunu zannetmişlerdir. Tarih kitaplarında nakledildiğine göre, Gotların hem cemal hem kemal bakımından müstesna olan kimi kadınları (ki onlara Alruna derler), çok eski zamanlarda Filimer döneminde veya başkalarının rivayetine göre Idanthyrsus vaktinde Got Kralının ordugâhından çıkıp Asya’da, Maiotis [NOT: Azak Denizi kastedilmektedir] bataklıklarının ötesindeki İskitya çöllerinde başıboş gezinmişler, orada Faunlar ve Satirler tarafından hamile bırakılarak ilk Hunları dünyaya getirmişlerdir, dahası Psellos’un bildirdiğine göre, Ruhlar bazen tohum saçar ve bundan kimi küçük mahluklar
...varlıklar neşet eder. Dolayısıyla bu kahramanlar, bu süfli şeyleri tanzim etmekte ve idare etmekte tanrılardan ve meleklerden daha az güce sahip değillerdir, hem vazifeleri hem de mertebeleri kendilerine taksim edilmiştir, bundan ötürü bizzat tanrılara yapıldığı gibi onlara da mabetler, suretler, sunaklar, kurbanlar, adaklar ve dinin diğer gizemleri vakfedilmiştir. Ve onların zikredilen adları, birtakım mucizeleri vücuda getirmek için ilahi ve büyüsel tesirlere malikti, ki Eusebius pek çok kimsenin Tyana’lı Apollonius’un adını anarak bunu tecrübe ettiğini beyan eder, şairlerde olduğu kadar tarihçiler ve filozoflarda da Herakles, Atlas, Asklepios ve diğer putperest kahramanlarına dair bu kabil pek çok rivayet okumaktayız, fakat bunlar putperestlerin hezeyanlarıdır, zira bizim mukaddes kahramanlarımıza gelince, onların ilahi kudrette üstün olduklarına ve Mesih’in ruhunun onların üzerinde hüküm sürdüğüne (Yahudilerin teologlarının da şehadet ettiği üzere) inanırız, yani İsa Mesih ki, bu amaca uygun kılınmış azaları hükmündeki muhtelif azizleri vasıtasıyla, inayetinin çeşitli ihsanlarını bu süfli alemlere sevk ve tevzî eder ve azizlerin her biri kendine mahsus bir tesir kudretine maliktir. Bu sebepten inayetlerin bu çok vecheli taksimine muvafık olarak tarafımızdan türlü dualar ve niyazlarla kendilerine iltica edildiğinde, her biri kendi lütuflarını, ihsanlarını ve inayetlerini meleklerin hiyerarşi içindeki güçlerine kıyasla bizlere çok daha serbestçe, çok daha zahmetsizce, hakikaten ve dahi pek bol bir surette bahşeder, zira onlar bize daha yakındır ve tabiatımıza daha çok müttefiktir, nitekim geçmişte kendileri de insan idiler, beşerî hisleri ve zaafları tecrübe etmişlerdi, adları, dereceleri ve vazifeleri bizim tarafımızdan daha ziyade bilinmektedir, Binaenaleyh, bu neredeyse nihayetsiz sayıdakilerin arasından on iki reis vardır, yani Mesih’in on iki havarisi ki (incilî hakikatin buyurduğu üzere) İsrail’in on iki sıbtını yargılamak üzere on iki tahtta otururlar, Vahiy kitabında semavi şehrin on iki kapısındaki on iki temel taşına taksim edilmişlerdir, on iki burcu idare ederler ve on iki kıymetli taşın üzerine mühürlenmişlerdir ve bütün cihan onlara pay edilmiştir, lâkin onların hakiki adları şunlardır, birincisi Symehon Hacephi [Şimon Kayfa], bu Petrus’tur. İkincisi Elionse [okunamadı], buna Andreas deriz. Üçüncüsü Jahacobah [Yakup], bu büyük Yakup’tur. Dördüncüsü Polipos [Filip], buna Filipus deriz. Beşincisi Bar-Tholmai, bu Bartalmay’dır. Altıncısı Johanan [Yuhanna], buna Yuhanna adını veririz. Yedincisi Thamni [Teoma], buna Tomas deriz. Sekizincisine Mattai denir, biz ona Matta deriz. Dokuzuncusu Jahacob [Yakup], bu küçük Yakup’tur. Onuncusu Catepha [okunamadı], bu Taday’dır. On birincisi Samam [Şimon], bu Kananlı Şimon’dur. On ikincisi Mattathiah [Matatyas], buna Mattias denir. Bunlardan sonra yetmiş iki şakirt gelir...
Fani ve Arzi Tanrılara Dair
...onlar vasıtasıyla bu alem idare olunur ve onların kanunlarıyla tanzim edilir, bu yüzden onları tanrılar olarak kabul eder, onlara hürmet ve tazim gösteririz, zira bizzat Tanrı kendi adının onlara intikal etmesine müsaade etmiş ve hususi bir tesmiye ile bunu onlara teyit ederek, tıpkı Musa’ya “Seni Firavun’a bir tanrı kıldım” dediği gibi onlara tanrılar demiştir, ve başka bir yerde tanrılardan [okunamadı], ve yine “Eğer hırsız bulunmazsa, evin efendisi tanrıların huzuruna çıksın” buyrulmuştur, ve Zebur yazarı der ki “Halkın reisleri İbrahim’in Tanrısı ile bir araya geldiler, zira yeryüzünün kudretli tanrıları ziyadesiyle yüceltilmiştir”, ve bir başka yerde “Tanrı, tanrıların meclisinde durdu, onların ortasında tanrıları yargılar”, ve az sonra “Dedim ki, sizler hepiniz tanrılarsınız ve yüceler yücesinin oğullarısınız” denmiştir, üstelik onlara tazim ve hürmet gösterilmesini emretmiş, onlar için öşürler ve ilk hasatları takdir eylemiş, kılıcın kudretini onlara bahşetmiş, kimsenin onlara lanet etmemesini buyurmuş ve fasık dahi olsalar kendilerine itaat olunmasını ferman etmiştir. Bu sebeptendir ki bütün kadim devirler kendi hükümdarlarına tanrılar demiş ve onlara ilahi kuvvetler olarak tapınmıştır, nitekim Ovidius’un Fasti adlı birinci kitabında Janus şöyle şehadet eder,
Yeryüzü muktedirdi tanrılardan, hüküm sürdüğüm çağda, Karışmıştı uluhiyetler beşerî makamlarla.
Ve ilahi Platon, Devlet’in üçüncü kitabında hükümdarların gerek diriyken gerekse mematlarında ilahi ihtiram ile tebcil edilmelerini emretmiştir, bu nizam en eski devirlerden beri bütün milletler arasında kabul görmüştür, yani hükümdarlarını ilahi hürmet ile tanrılaştırmak ve onları ebedi bir hatıra ile mukaddes kılmak, Bu sebeple zeval bulmaz adlarını şehirlere, vilayetlere, dağlara, nehirlere, göllere, adalara ve denizlere vermişlerdir, Ve büyük bir debdebe ile onlara ehramlar, azametli heykeller, zafer takları, zafer abideleri, heykeller, mabetler, oyunlar ve şenlikler vakfetmişler, gökleri, yıldızları, günleri ve ayları dahi onların adlarıyla çağırmışlardır. Nitekim Ocak ayı Janus’tan, Temmuz Julius’tan, Ağustos Augustus’tan gelir, aynı şekilde Mercury (cıva) Trismegistus’tan dies Mercurii [Çarşamba], Jüpiter’den dies Jovis [Perşembe] türemiştir, bu ananenin yalnızca Mısırlılar, Grekler ve Romalılar tarafından değil, Gotlar, Danlar ve Tötonlar gibi son derece vahşi kavimlerce de tatbik edildiğini okumaktayız. Nitekim Saxo Grammaticus’un şehadetiyle, öncekilerin dies Mercurii dediği güne bunlar Othin’in [Odin] günü derler, öncekilerin Jüpiter’den tesmiye ettiğine bunlar, vaktiyle Gotland ve Danimarka melikleri olan Othin ve Thor’a izafeten Thor’un günü derler, Gotlar dahi kendi lisanlarında en büyük tanrılarına Got demelerinden başka bir sebepten ötürü böyle anılmazlar. Keza Germenlerin bu şekilde adlandırılmaları, tapındıkları tanrı Mars’a Teutates demelerindendir, ki Galyalılar da Mercury (cıva) için bu adı kullanırlardı. Dolayısıyla melikler ve kâhinler (şayet adil iseler) tanrıların refikleridir ve benzer bir kudretle teçhiz edilmişlerdir. Bundan ötürü dokunuşları ve kelamlarıyla marazları sağaltırlar, bazen de zamanlara ve semalara hükmederler, nitekim Vergilius, Augustus hakkında şöyle terennüm etmiştir,
Gece boyu yağmur iner, sabahla döner temaşalar, Sezar, Jüpiter ile tahtı payidar kılar.
Ve Kutsal Kitap, Gibeon’da cenk ederken güneşe ve aya emreden Yuşa’yı tasdik eder, “Güneş, Gibeon üzerinde dur ve sen ey ay, Ayalon vadisinde” demiştir, güneş ve ay onun fermanıyla hareketsiz kalmış, o düşmanlarından intikamını alıncaya dek güneş bir gün boyunca batmamış ve Rab bir insanın nidasına icabet etmiştir, Keza Musa Kızıldeniz’i yarmış, Yuşa da Şeria nehrini ikiye bölerek kavmi geçirmiştir.
kuru toprak üzerinden ordusunu sevk eden Makedonyalı İskender de benzerini yapmıştır, bazen de Kutsal Yazılarda o yılın Başkâhini olduğu için kehanette bulunduğu rivayet edilen Kayafa örneğinde olduğu gibi, kendilerine peygamberlik ruhu bahşedilir, Mademki Yeryüzünün Rabbi, kralların ve rahiplerin isim ve iktidar ortaklığı yoluyla tanrılar olarak anılmasını murat etmiştir, elbette bizim de onların rızasını kazanmamız, onların hükümlerini kendi hükümlerimizin önünde tutmamız ve onlardaki en yüce Tanrı'ya yalnızca itaat etmemiz, yalvarmamız, tazim göstermemiz ve her türlü ibadet ve hürmetle tapınmamız gerekir.
İnsanın Tanrı Suretinde Nasıl Yaratıldığına Dair
Her şeye yeten Tanrı (Trismegistus’un dediği gibi) kendine benzer iki Suret biçimlendirmiştir, yani âlem ve insan, ta ki bunların birinde birtakım harikulade tasarruflarla tecelli eylesin, diğerinde ise safasını sürsün, O ki bir olduğundan âlemi bir yaratmıştır, sonsuz olduğundan âlemi [okunamadı] yaratmıştır, ebedi olduğundan âlemi bozulmaz ve bâki kılmıştır, hudutsuz olduğundan âlemi her şeyin en azametlisi olarak var etmiştir, mutlak hayat olduğundan âlemi hayati tohumlarla donatıp her şeyi kendi zatından vareylemiştir, ve mutlak kadir olduğundan tabiatın bir mecburiyetiyle değil, yalnızca kendi iradesiyle âlemi daha önceki bir maddeden değil, yokluktan var etmiştir, ve mutlak hayırhahlık olduğundan her şeyin ilk İdeası olan Kelamını en seçkin iradesi ve zatî sevgisiyle kuşatarak bu zahiri âlemi Batıni, yani İdeal âlemin örneğine göre inşa etmiştir, yine de İdeanın zatından hiçbir şey eksiltmeksizin, İdea vasıtasıyla ezelden beri maliki olduğu şeyi yoktan var etmiştir, Tanrı insanı da kendi Suretinde yaratmıştır, zira âlem Tanrı’nın Sureti olduğu gibi, insan da âlemin Suretidir. Bundan ötürü bazıları insanın yalnızca Tanrı’nın Sureti olarak değil, Surete göre yahut Suretin Sureti olarak yaratıldığının söylendiğini düşünür, bu sebeple ona mikrokosmos, yani küçük âlem denir, Âlem Akli ve Ölümsüz bir mahluktur, insan da aynı şekilde akıl sahibidir lakin ölümlüdür, yani çözülebilirdir, zira (Hermes’in dediği gibi) âlemin kendisi ölümsüz olduğuna göre, onun herhangi bir cüzünün helak olması imkânsızdır.
Dolayısıyla ölmek nafile bir lafızdır, ve tıpkı Hiçliğin hiçbir yerde bulunmayışı gibi, Ölüm de öyledir, Bu yüzden insanın Ruhu ve bedeni ayrıldığında öldüğünü söyleriz, yoksa onlardan herhangi bir şeyin helak olduğu yahut yokluğa karıştığı vaki değildir. Bununla birlikte Tanrı’nın hakiki Sureti O’nun Kelamıdır, Kendi zatıyla kaim olan Hikmet, hayat, nur ve Hakikattir, insan ruhu ise bu Suretin Suretidir, işte bu münasebetle bizim âlemin yahut mahlukatın suretinde değil, Tanrı Suretinde yaratıldığımız söylenir, zira Tanrı’ya nasıl dokunulamaz, kulaklarla idrak edilemez ve gözlerle görülemezse, insanın ruhu da görülemez, işitilemez ve dokunulamaz. Ve Tanrı’nın kendisi nasıl sonsuzsa ve hiçbir güç tarafından zorlanamazsa, insanın zihni de öyle hürdür, zorlanamaz ve sınırlandırılamaz. Dahası, Tanrı bu bütün âlemi ve içindeki her şeyi yalnızca kendi zihninde nasıl kavrıyorsa, insanın zihni de onu tefekkür ile öyle kavrar, ve Tanrı ile birlikte yalnızca ona mahsus olan şudur ki, Tanrı bütün bu âlemi yalnızca bir işaretiyle nasıl harekete geçirip yönetiyorsa, insanın zihni de bedenine öyle hükmeder ve yönetir. Dolayısıyla Tanrı’nın Kelamıyla mühürlenmiş olan insan zihninin, âlemin en kâmil nümunesine göre cismani insan kisvesine de bürünmesi zaruri idi, Bu sebeple insana diğer âlem ve Tanrı’nın diğer Sureti denmiştir, çünkü büyük âlemde bulunan her şeyi kendi içinde barındırır, öyle ki hakikaten ve fiilen insanın kendisinde mevcut olmayan hiçbir şey kalmamıştır, ve bütün bunlar büyük âlemde olduğu gibi onda da aynı vazifeleri icra eder, Kendi tabiatlarının en hakiki hassalarıyla dört Unsur ve gökyüzüne tekabül eden nispette ruhun Aracı olan esirî bir beden onun içindedir, Bitkilerin nebatî hayatı, hayvanların hisleri, semavi ruhların [okunamadı], Meleksi akıl ve İlahi idrak ile bütün bunların bir araya akıp tek vücut olduğu hakiki ittisal ve ilahi tasarruf onda mevcuttur. Bundan dolayı Kutsal Yazılarda insana her mahluk denmiştir, ve diğer bir âlem kılınan insan yalnızca onun bütün cüzlerini kendi nefsinde cem etmekle kalmaz, bizzat Tanrı’yı da kabul edip sinesinde taşır. Nitekim Pisagorcu Xystus insanın ruhunun [okunamadı] olduğunu söyler, [okunamadı] "Siz Tanrı'nın Mabedisiniz" buyrulur, ve aynı hususa Kutsal Yazılar pek çok yerde şehadet eder, Demek ki insan Tanrı'nın en sarih Suretidir, zira insan Tanrı'da bulunan her şeyi kendisinde cem eder, lakin Tanrı her şeyi kendi kudretiyle ve mutlak bir aşkınlık vasıtasıyla, her şeyin illeti ve mebdei olarak kuşatır, oysa bu kudreti insana da bahşetmiştir ki insan da aynı veçhile her şeyi ihtiva etsin, fakat bunu her şeyin düğümü, bağı ve rabıtası olarak belirli bir sanat ve terkip yoluyla icra etsin, Bu yüzden yalnızca insan şu şerefle müftehirdir ki, her şeyle bir benzerliği, her şeyle müşterek bir tasarrufu ve her şeyle ünsiyeti vardır, O, zatına mahsus bir mecrada maddeye benzer, dörtlü bir bedende Unsurlara benzer, nebatî bir kuvvede Bitkilere benzer, hisseden bir kudrette hayvanlara benzer, Esirî bir ruhta ve üst kısımların alt kısımlar üzerindeki [okunamadı] Göklerle benzeşir, Meleklerle ise akıl ve hikmette benzeşir [okunamadı].
...her şeyi ihtiva etmesi bakımından Tanrı iledir, Tanrı ve Akıllar (intelligentiae) ile inanç ve hikmet vasıtasıyla muhafaza edilir, gökler ve semavi şeylerle akıl ve tefekkür vasıtasıyla, tüm aşağı mertebedeki şeylerle ise duyu ve hâkimiyet vasıtasıyla muhafaza edilir, O’nu bilmek ve sevmek suretiyle her şeyle birlikte eyler ve her şey üzerinde, bizzat Tanrı üzerinde dahi iktidar sahibidir, ve Tanrı her şeyi bildiği gibi, insan da bilinebilir olan her şeyi bilebilir, zira onun yetkin nesnesi mutlak manada Varlık (Ens) yahut (başkalarının dediği gibi) Hakikatin ta kendisidir, ne insanda kendisinden tanrısallığın (thearkhia) parıldamadığı bir şey ya da mizaç bulunur, ne de Tanrı’da insanda temsil edilemeyecek bir şey mevcuttur. Bu sebeple her kim kendini bilirse, her şeyi kendinde bilecektir, bilhassa suretine göre yaratıldığı Tanrı’yı bilecektir, benzerliğini taşıdığı âlemi bilecektir, sembolleştiği bütün mahlukatı bilecektir, ve taşlardan, nebatattan, hayvanlardan, unsurlardan, göklerden, ruhlardan, meleklerden ve her şeyden ne gibi bir teselli bulup elde edebileceğini ve her şeyin vaktinde, mekânında, tertibinde, ölçüsünde, nispetinde ve ahenginde her şeye nasıl uyarlanabileceğini bilecek, tıpkı bir mıknatıs taşının demiri çekmesi gibi, her şeyi kendine çekip getirebilecektir. Ve Geber, Simya Mecmuası’nda öğretir ki, bu sanatın ilkelerini kendi nefsinde bilmeyen hiçbir kimse onun kemaline eremez, fakat kişi kendini ne kadar çok bilirse, onu kendine çekme kudretini o nispette fazla elde eder ve o nispette büyük ve hayret verici işler icra eder, ve öyle bir kemale yükselir ki Tanrı’nın Oğlu kılınır, Tanrı olan o Suret’e tebdil edilir ve O’nunla birleşir, ki bu meleklere, âleme yahut başka hiçbir mahluka değil, yalnızca insana bahşedilmiştir, yani Tanrı’nın Oğlu kılınma ve O’nunla birleşme kudreti yalnızca insandadır. Fakat insan Tanrı ile birleştiğinde, insanda olan her şey de birleşir, bilhassa zihni, sonra ruhları ve hayvani kuvvetleri ile nebatî melekesi, ve unsurlar maddeye bağlanır, sureti olduğu bedeni dahi kendiyle birlikte sürükleyip daha yüce bir hale ve semavi bir tabiata sevk eder, ta ki ölümsüzlük içinde tebcil edilene dek. Ve bu zikrettiğimiz şey, ilahi suretin bu haysiyetine mahzar olan insana has bir lütuftur ve başka hiçbir mahlukla müşterek değildir.
Fakat bazı ilahiyatçılar vardır ki, insanın hafıza, idrak ve irade kuvvetlerini İlahi Teslis’in sureti kılarlar, ve daha da ileri gidip bu sureti yalnızca birinci fiiller dedikleri bu üç melekede değil, ikinci fiillerde de vazederler. Hafızanın Baba’yı, idrakin Oğul’u, iradenin Kutsal Ruh’u temsil etmesi gibi, idrakimizden doğan kelam, irademizden taşan muhabbet ve hazır bir nesneye sahip olup onu vareden idrakin kendisi de Oğul’u, Ruh’u ve Baba’yı beyan eder, ve daha batıni ilahiyatçılar öğretirler ki suretini taşıdıkları [okunamadı], ve ihtiraslarımızda dahi Tanrı’yı temsil ettiğimizi, lakin bunun muayyen bir kıyas yoluyla olduğunu bildirirler. Zira mukaddes kelamda Tanrı’nın gazabını, hiddetini, nedametini, rızasını, sevgisini, buğzunu, zevkini, telezzüzünü, sürurunu, infialini ve benzerlerini okuruz, ve yukarıda Tanrı’nın azaları hakkında buraya muvafık düşebilecek şeyler zikretmiştik. Keza Hermes idrak, hayat ve aydınlık [okunamadı], ki başka bir yerde bunlara kelam, zihin ve ruh der, ve Tanrı’nın suretine göre yaratılmış olan insanın aynı Teslis’i temsil ettiğini söyler, zira onda idrak eden bir zihin, hakikat kılan bir kelam ve bunları birleştiren [okunamadı] vardır. Fakat bu, nefsin et ve bedenle birleşmesini sağlayan vasıta olan, bedenin kendisiyle yaşadığı ve hareket ettiği, bir azanın diğeri üzerinde kendisiyle tesir gösterdiği tabii ruhtan ibaret anlaşılmamalıdır, ki bu ruhtan birinci kitapta bahsetmiştik. Lakin biz burada her ne kadar kesif, dokunulur ve görülür bir cismi olmayıp gayet latif ve zihinle, yani içimizdeki o ulvi ve İlahi olanla kolayca birleşebilen bir cismi haiz olsa da bir bakıma cismani olan tabii ruhtan söz etmekteyiz. Eğer Platoncularda nefsin o Esîrî bedeninin ve binitinin ne manaya geldiğini fehmedebilirseniz, akli nefsin bu ruh ve cismani bir şey olduğunu yahut bedende bulunup onu bir alet gibi kullanırken cismaniyetten bir şey taşıdığını veya andırdığını söylememize kimse hayret etmesin. Bu sebeple Plotinos ve bütün Platoncular, aynı şekilde Trismegistus’un ardından insanda en yüce, en aşağı ve orta dedikleri üç şey vazederler, En Yüce olan, zihin yahut ulvi cüz veya nurlanmış akıl dedikleri o İlahi şeydir, Tekvin’de Musa buna hayat nefesi der, yani Tanrı’dan üflenen nefes yahut O’nun bize ilham ettiği ruhudur, En aşağı olan, aynı zamanda Suret de dedikleri Hissi nefistir, Resul Pavlus buna Hayvani insan adını verir, Orta olan ise her iki ucu, yani Hayvani nefis ile zihni birbirine bağlayan ve her iki ucun tabiatından pay alan makul ruhtur, yine de nurlanmış akıl, zihin, ışık ve ulvi cüz denilen o En Yüce olandan farklıdır, aynı şekilde Resul’ün Tanrı kelamının kudretiyle ayırmamız gerektiğini öğrettiği Hayvani nefisten de ayrılır, nitekim şöyle der, Tanrı’nın kelamı diridir ve kudretlidir, iki ağızlı kılıçtan daha keskindir, nefis ile ruhu birbirinden ayıracak kadar derine işler. Zira o ulvi cüz asla günah işlemez, kötülüğe asla rıza göstermez ve daima hataya mukavemet edip en hayırlı olanı öğütler, buna mukabil o aşağı cüz ve Hayvani nefis daima kötülüğe, günaha ve şehevete batmıştır ve en fena şeylere sevk eder, ki Pavlus bundan bahisle şöyle der, Azalarımda beni günah kanununa esir eden başka bir Kanun görüyorum. Binaenaleyh ulvi cüz olan zihin asla lanetlenmez, lâkin yoldaşları...
cezalandırılacak olanlar, kendi kökenlerine dokunulmadan çekilip giderler.
Zira Plotinos tarafından akli ruh olarak adlandırılan tin, tabiatı gereği hür olduğundan ve kendi iradesi uyarınca bunlardan herhangi birine bağlanabileceğinden, şayet sebatla üst kısma bağlanırsa, nihayetinde onunla birleşir, onunla güzelleşir ve Tanrı’ya kabul edilir, fakat şayet alttakine bağlanırsa yozlaşır, kötücül bir tin haline gelinceye dek bozulur. Akıl ve tin hakkında bu kadarı kâfidir, şimdi kelam ya da söz üzerine eğilelim, Hermes [NOT: Metinde Mercurius] bunun ölümsüzlük bakımından aynı kıymette olduğunu düşünür, çünkü kelam veya söz, o olmaksızın hiçbir şeyin yapılamayacağı yahut var olamayacağı şeydir, zira o, ifade edenin ve ifade edilen şeyin tezahürüdür, konuşanın konuşması ve konuşan şey kelamdır veya sözdür, kavrayanın kavrayışı ve kavrayan şey kelamdır, yazanın yazısı ve yazan şey kelamdır, biçim verenin biçimlendirmesi ve biçimlendiren şey kelamdır, Yaratan’ın yaratımı ve yaratan şey kelamdır, yapanın edimi ve yapılan şey kelamdır, bilenin bilgisi ve bilinen şey kelamdır, söylenebilecek her bir şey yalnızca bir kelamdır ve buna eşitlik denir, zira herkese karşı eşit davranır, çünkü bir şeyi diğerine üstün tutmaz, ne eksik ne fazla, ne iseler o olabilmeleri için herkese eşitçe bahşeder, kendisi hissedilir olduğundan, tıpkı ışığın kendini ve her şeyi görünür kılması gibi, kendini ve her şeyi hissedilir kılar, bu sebeple kelam, Hermes tarafından aklın parlak oğlu olarak tesmiye edilmiştir, zira aklın kendisini kavradığı mefhum, akıldan neşet eden deruni kelamdır, yani kendi kendisinin bilgisidir. Ancak harici ve sesli kelam, o kelamın bir semeresi, tezahürüdür ve ağızdan sadâ ile ses halinde çıkan, bir manaya delalet eden tindir, lâkin Tanrı’nın sesiyle biçimlenmedikçe bizim her sesimiz, konuşmamız ve sözümüz havaya karışıp yok olur, oysa Rabbin tini ve kelamı, yaşam ve duyu ona eşlik ettiği halde baki kalır. Bu nedenle, ilahi kelam ile biçimlendirilmedikçe bütün sözlerimizin, kelimelerimizin, tinimizin ve sesimizin büyü ilminde hiçbir kudreti yoktur, nitekim Aristoteles bizzat Meteorologica’sında ve Ethica’sının hitamında, Tanrı vasıtasıyla olmadıkça ne tabii ne de ahlaki hiçbir faziletin bulunmadığını ikrar eder, gizli öğretilerinde ise, eğer ilahi kudretin tesiri mevcutsa, aklımızın selim ve sağlam olmak kaydıyla tabiatın sırları üzerinde pek çok şey yapabileceğini, aksi halde hiçbir şey yapamayacağını teyit eder. Tıpkı bunun gibi, şayet sözlerimiz Tanrı’nın kelamı ile biçimlenmişse pek çok mucize husule getirebilir, İşaya’nın da dediği gibi, evrensel tevellüdümüz de onda kemale erer, “Senin cemalinle ya Rab gebe kaldık, tıpkı kadınların zevçlerinin cemaliyle hakiki manada gebe kalmaları gibi, ve bir tin dünyaya getirdik”. Hindistan’ın Gymnosophistleri tarafından aktarılan rivayet de bir bakıma buraya aittir, yani bu itikadın önderi olan Buda’nın, yan tarafından bir bakire vücuda getirdiği söylenir, Muhammediler arasında da yaygın bir kanaat vardır ki, kendi lisanlarında Veled-i kalb [metinde: Weselobli] tesmiye ettikleri birçok kimse, tenani münasebet olmaksızın, ilahi takdirin gaybi bir suretiyle doğarlar, bu sebeple onların hayatı hayret vericidir, elem kabul etmez, adeta meleklere mahsustur ve bütünüyle doğaüstüdür, fakat bu ehemmiyetsiz şeyleri bir kenara bırakalım, yalnızca Mesih Kral, pederin ete kemiğe bürünmüş kelamı olan İsa Mesih bu sırrı ifşa etmiştir ve zamanın kemale erdiği bir vakitte onu daha da zahir kılacaktır, nitekim Lazarillus, Hermes’in Krater’inde şöyle terennüm etmiştir,
Ey ne mutlu kadrini bilene ve nasıl İnsanları kurtaracağını, iyiyi mükâfatlandırıp fenayı Tedip edeceğini ve böylece Tanrı’nın iradesini yerine getireceğini,
Bunlar şakirtlerdir ve Tanrı’nın oğullarıdır, Ettin veya insanın yahut hayızlı bir kadının iradesinden değil, Tanrı’dan doğmuşlardır, zira bu öyle evrensel bir tevellüttür ki, onda Oğul her türlü benzerlik içinde Peder’e benzer, meydana getirilen şey tür bakımından meydana getirenle aynıdır, işte aklın biçimlendirdiği ve neslin devamı için döl yatağına giren tohum gibi layıkıyla istidatlı bir mevzuya kabul edilen kelamın kudreti budur, fakat layıkıyla istidatlı ve kabul edilmiş derim, çünkü herkes kelamdan aynı surette pay almaz, bazıları farklı nasiplenir, ve bunlar tabiatın en gizli sırlarıdır ki ifşa edilmemelidir.
İnsan Ruhuna ve Hangi Vasıtalarla Bedene Bağlandığına Dair
İnsanın ruhu, sebeplerin sebebi, ilk örnek ve Tanrı’nın cevheri olan kelamın suretinde yaratılmış, nişanı ezeli kelam olan bir mühürle nakşedilmiş ilahi bir Nurdur, insan ruhu aynı zamanda bedenin her bir cüzünde gayrikabil-i tecezzi ve bütünüyle hazır bulunan ilahi bir cevherdir, cismani olmayan bir Müellif tarafından öyle var edilmiştir ki, maddenin bağrına değil, yalnızca Fail’in kudretine tabidir. Ruh cevheri bir sayıdır, yeknesaktır, kendi içine dönebilir ve akıl sahibidir, bütün cisimlerden ve maddi şeylerden fersah fersah üstündür, onun taksimatı maddeye göre olmadığı gibi süfli ve kaba şeylerden de neşet etmez, bilakis illet-i fâileden gelir. Zira o kemiyete dayalı bir sayı değildir, bütün cismani kanunlardan münezzehtir, bu yüzden cüzlere ayrılamaz ve çoğaltılamaz. Dolayısıyla insanın ruhu, ilahi bir pınardan fışkıran, kendisiyle birlikte sayıyı taşıyan ilahi bir cevherdir, lakin bu sayı Yaratan’ın her şeyi onunla tanzim ettiği ilahi sayı değil, her şeye nispeti bulunduğundan ötürü her şeyi idrak edebildiği akli bir sayıdır. Bu minvalde insan ruhu, Platoncuların kanaatine binaen, doğrudan doğruya Tanrı’dan neşet ettiğinden, münasip vasıtalarla bu daha kaba bedene rabtolunur, bu sebeple nüzulü esnasında evvelemirde bir örtüye bürünür.
Semavi ve havai beden ki buna bazıları ruhun semavi taşıtı, diğerleri ise ruhun arabası derler, âlemin merkezi olan Tanrı’nın emriyle bu aracı vasıta üzerinden ilkin insanın bedeninin merkezi olan kalbin orta noktasına zerk edilir, oradan da kalpten hararet vasıtasıyla hasıl olan bir tinsel öz niteliğindeki doğal hararete arabasını bağladığında, insanın bedeninin bütün kısımlarına ve uzuvlarına yayılır, bunun vasıtasıyla hıltların içine dalar, onlar aracılığıyla bütün uzuvlara nüfuz eder ve her birine ayrı ayrı yayılmış olsa da hepsine eşit derecede en yakın kılınır, tıpkı ateşin hararetinin, havayla suya aktarılsa bile havaya ve suya son derece yakın temas etmesi gibi, böylece ölümsüz ruhun [okunamadı] kaba ve ölümlü bedene nasıl bağlandığı aşikâr olur, lakin bir hastalık ya da bir illet sebebiyle bu aracı vasıtalar çözüldüğünde yahut tükendiğinde, ruh bizzat bu vasıtalar üzerinden kendi içine çekilir ve ruhun ilk makamı olan kalbe geri akar, fakat kalbin tinsel özü tükendiğinde ve hararet söndüğünde ruh bedeni terk eder, insan ölür, ruh ise bu semavi taşıtla uçup gider, koruyucu cini ile demonu bedeninden ayrılan ruhun peşinden giderek onu Yargıcın huzuruna çıkarırlar, orada iyi ruhlar yüceliğe erdirilirken, kötü ruhları azgın iblis aşağıya sürükler.
Akılların ve Göklerin Mertebeleri
Yedi Gezegen vasıtasıyla, adeta birer alet gibi, bütün kudretler en yüce hayır kaynağından insana yayılır, Satürn vasıtasıyla yüce bir tefekkür ve derin bir kavrayış, muhakeme sağlamlığı, sarsılmaz bir temaşa, sebat ve kararlı bir azim, Jüpiter vasıtasıyla sarsılmaz bir basiret, itidal, kerem, takva, haya, adalet, inanç, inayet, din, hakkaniyet, merhamet ve hükümdarlık, Mars vasıtasıyla hakikat, yılmaz ve sebatkâr bir cesaret ile metanet, dizginlenemez bir celadet arzusu, eyleme kudreti ve ameli tatbik kabiliyeti ile zihnin döndürülemez bir vecdi aktarılır. Güneş vasıtasıyla zihnin asaleti, tahayyülün berraklığı, ilim ve kanaatin mahiyeti, kemalat, basiret, gayret, adalet nuru, doğruyu yanlıştan ayıran akıl ve muhakeme, aydınlığı cehaletin karanlığından arındırma gücü, keşfedilen hakikatin şerefi ve bütün erdemlerin melikesi olan muhabbet bahşedilir, Venüs vasıtasıyla hararetli bir aşk, pek tatlı bir ümit, arzunun hareketi, nizam, şehvet, güzellik, letafet, kendi nefsini çoğaltma ve yayma arzusu, Mercury (cıva) vasıtasıyla kalbe işleyen inanç ve itikat, berrak akıl yürütme, tefsir ve beyan kudreti, kelamın vekârı, zekâ keskinliği, aklın muhakemesi ve duyuların çevik hareketleri, Ay vasıtasıyla barış getiren bir ahenk, doğurganlık, türetme ve büyüme, artma ve eksilme kudreti, mutedil bir itidal, zahiri ve batıni şeylerle hemhal olup her şeye istikamet kazandıran inanç, ayrıca yaşam tarzına göre toprağı işleme hareketi ile hem kendine hem de başkalarına inkişaf sağlama kabiliyeti bahşedilir, lakin bu tesirler Tanrı’nın huzurunda bulunan Akıllar hiyerarşisi vasıtasıyla indirilir, bu erdemlerin makamı olan ruhu tanzim edenler onlardır, oysa gezegenler yalnızca bedeni tanzim eder, her bir hayra münasip ve itidalli, yumuşak başlı bir mizaç verirler ve onlar adeta Akılların aletleri gibidir, asıl fail olan Tanrı ise hepsine hem tesiri hem de inkişafı bahşeder, bu sebeple ruhun erdemlerini ve muhtelif istidatlarını araştıranlar, bize ulaşmalarına vesile olan vasıtaların çeşitliliği hasebiyle ruhların farklı tabiatlar iktisap ettiğine ve bu Yıldızlar tarafından muayyen bir nispet verilmedikçe bu ruhların bedenlerle birleşemeyeceğine hükmederler, nitekim Jüpiter tarafından mutedil bir kıvama getirilen bir bedene zerk edilen ruhun, Jüpiter’in kudreti ve aklı tarafından itidale kavuşturulduğunu düşünürler, diğerleri için de durum böyledir. Ruh bu istidada muvafık olarak şayet bu bedende hayır üzere amel ederse, arınıp günahlarından temizlendiğinde, bir vakitler indiği o ilahi kudrete ve makama geri döner. Dahası, Meleki mertebeler vasıtasıyla insan harikulade erdemlerle tahkim edilir, şöyle ki meleklerden ilahi iradenin bir elçisi ve Tanrı’nın zihninin bir tercümanı olma kudretini alır, başmeleklerden, kendisine hâkimiyet bahşedilmiş olan kırlardaki bütün hayvanlara, denizdeki balıklara ve havadaki kuşlara hükmetme kudretini alır, Beyliklerden, son derece gizli ve fevkalade semavi bir kuvvetle bütün kudretleri idrak edip kendi nefsine celbederek her şeyi kendine tabi kılma kudretini alır, Faziletlerden, bu hayatta mükâfatı uğruna bir yarış koştuğumuz hakikatin düşmanlarına karşı sebatla savaşırken kuvvet bulduğu gücü alır, Hükümranlıklardan, bu dünyevi çadırın düşmanlarına karşı güç alır, Hâkimiyetlerden, beraberimizde taşıdığımız her türlü dâhili düşmanı alt edebileceğimiz ve arzuladığımız gayeye erişebileceğimiz yardımı alır, Tahtlardan, bir araya kenetleniriz ve kendi içimize çekilerek hafızamızı o ebedi rüyetlere raptederiz, Kerubilerden, zihin nuru, hikmet kuvveti ve ilahi şeyleri dahi temaşa etmemizi mümkün kılan pek yüce tahayyüller ile suretler hasıl olur, Serafilerden ise kemale ermiş muhabbet alevi vasıtasıyla nihayetinde onlara nüfuz etme kabiliyeti gelir, İnsanların beden ve zihnin muhtelif istidatlarına göre, bedenin tanziminde Yıldızların ve onları yöneten Akılların lütfuyla, fıtri bir irtibat ve araba vasıtasıyla her türlü kudrete kolaylıkla yükseldiği dereceler ve basamaklar bunlardır, ruh nüzulü esnasında, tıpkı ışığın içinden geçtiği camın rengine bürünmesi gibi bu Akılların tabiatına bürünür, bütün bunların menşei olan Yaratıcının en yüce kudretinin inayetiyle,
...bütün hayırların menbaı olan ve O olmaksızın hiçbir hayırlı yahut yetkin şeyin elde edilemeyeceği Tanrı'dır. Bu sebeple, yalnızca doğanın akışına, aşağı derecedeki şeylerin kudretine ve lütfuna bel bağlayarak ilahi şeylere erişebileceğini sananlar beyhude çabalamaktadır, keza bir ayağını göklerdeymiş gibi gösterip yalnızca Tanrı'dan alınması icap eden şeyleri göklerin lütfundan elde etmeye gayret edenler de öyledir. Zira bu aşağı derecedeki şeyler, yani hayvanlar, otlar, taşlar ve madenler, kudretlerini göğe tabi kılar, gök bu kudreti zekâlardan (intelligences) alır, zekâlar ise her şeyin en yüce kudretle önceden var olduğu Tanrı'dan alır, nitekim küçük bir evren olan insanda da, daha önce gösterdiğimiz üzere, ilkörnekte (archetype) bir unsura, bitkiye, zekâya, bir ölçü ve sayıya tekabül etmeyen hiçbir uzuv yoktur.
Tabiatları Gereği Hayırlı Olan Üstün Tesirlerin Aşağıdaki Şeylerde Nasıl Bozulduğu ve Şerrin Sebebi Haline Geldiği
Mademki her kudret ve fazilet yukarıdan, yani ne hata yapabilen ne de kötülük işleyebilen Tanrı'dan, zekâlardan ve yıldızlardan gelir, şu halde bu aşağı mertebedeki şeylerde bulunan her türlü kötülüğün, uyuşmazlığın ve ahenksizliğin, tesirin bizatihi fenalığından değil, alıcının kötü istidadından kaynaklanması zaruridir. Nitekim Chrysippus haklı olarak şöyle terennüm etmiştir,
Ahmaklar gibi tanrıları suçlarlar haksız yere, Bütün dertlerinin sebebi sayarlar onları, Oysa kendi ahmaklıklarıdır kendilerini inciten.
Bundan ötürüdür ki Homeros'ta, tanrılar meclisinde Orestes tarafından katledilen Aigisthos'un halini hatırlayan Jüpiter şöyle der,
İnsanlar biz tanrıları suçlar (ne büyük kabahat), Bütün aksiliklerin sebebi ve kaynağı diye, Oysa onlar kendi kötülükleriyle...
Bu sebeple, failin çarpıklığı tesirleri sapkınca kabul ettiğinde yahut acziyeti üsttekilerin tesir gücüne dayanamadığında, göklerin tesirinin uyuşmazlıklarla dolu bir maddeye böylesine kabul edilmesiyle ahenksiz, biçimsiz ve kötü bir şey ortaya çıkar. Yine de semavi kudretler daima hayırlı kalır, zira kendi içlerinde var olduklarında ve nuru bahşedenden mukaddes zekâlar ve gökler vasıtasıyla tesirlerini alıp Ay'a ulaşıncaya dek, onların tesiri adeta birinci derecede hayırlıdır, lakin daha aşağı mertebeden bir mefule kabul edildiğinde alçalır.
Dahası, alıcının muhtelif tabiatı hasebiyle türlü şekillerde kabul edilir, aynı mefulün içinde birbiriyle uyuşmayan nitelikler sebebiyle başkalaşır ve mefulün bünyesinde edilgen biçimde ıstırap çeker. Nihayetinde mefulün ihtiva ettiği her şeyden, göklerin akışından bütünüyle farklı başka bir netice hasıl olur. Bu sebepledir ki, çapaklı gözün rahatsızlığı ışığa, yanıklar ateşe, yaralar kılıca, bukağılar ve zindanlar da hakime değil, bilakis kötü mizaçlılara ve suçlulara hamledildiği gibi, kötülerin kabahati de semavi tesirlere yüklenemez.
Dolayısıyla bizler iyi bir istidat üzere olduğumuzda, semavi tesirler her şeyi hayra tebdil etmek için birlikte iş görür, ancak kötü bir istidatta isek ve günahlarımız yüzünden içimizdeki o ilahi hayır bizi terk etmişse, her şey şer için işler. Şu halde bütün kötülüklerimizin sebebi, ruhumuzun nizamının bozulması ve mizacının fesada uğraması olan günahtır. Ruh bu şekilde kötü yönettiğinde yahut semavi tesirlerin iktiza ettiği halden aşağı düşüp saptığında, her şey isyan eder ve bizim helakimiz için ifsat olur. İşte o vakit, insanın aksi takdirde gayet mutedil ve pek tatlı bir ahenkle terkip edilmiş olan bedeninde unsurların dengesi bozulur, kötü hıltlar baş gösterir, iyi olanlar dahi nizamını yitirip birbirinden ayrışarak bir nevi nöbetleşmeyle bedene eza ve cefa verir. Ardından, gerek ifrat yahut tefrit sebebiyle, gerek dahilî bir arazla, gerekse fazla gıda alınması yüzünden ziyadesiyle şiddetli bir ahenksizlik hissedilir, bundan da fazla hıltlar doğar ve aynı sebepten hastalıklar peydah olur, hatta hayvani ruhlar, dizginleri kırıldığından çatışmaya düşer.
İşte o zaman, esasen kendi içlerinde hayırlı olan semavi tesirler, tıpkı güneş ışığının marazlı gözlere zarar vermesi gibi, bizim için muzır hale gelir. Satürn o vakit keder, bezginlik, melankoli, delilik, hüzün, inatçılık, katılık, küfür, yeis, yalan, tekinsiz hayaller, dehşetler, ölülerin dolaşması ve iblislerin kışkırtmalarını fırlatır. Jüpiter o vakit tamahkarlık, servet edinmek için kötü vesileler ve doymak bilmez bir hırs gönderir. Venüs, şehvet hileleri, müstehcen aşklar ve sefil arzular salar. Mercury (cıva) hileler, düzenbazlıklar, yalanlar, şerre yönelik ince arzular, günaha meyil getirir. Ay ise her şeyin kararsızca seyrini ve insanın tabiatına aykırı olan ne varsa onu iletir. Bu suretle insanın kendisi, semavi şeylerle arasındaki benzeşmezlik yüzünden, menfaat sağlaması gereken yerden zarar görür.
Semavi şeylerle olan bu uyuşmazlık sebebiyle (Proclus'un dediği gibi) insanlar, Tanrı'nın memurları sıfatıyla cezalandırma vazifesini ifa eden kötü ruhlara dahi tabi kılınır. O vakit, usulünce tertip edilmiş arınmalarla günahların kefareti ödenene ve insan ilahi tabiata dönene kadar kötü ruhların elinden eziyet çekerler. Bu sebeple mümtaz bir mecus (mâg), yıldızların tabiatını önceden bilip tedbir alarak, sakınarak ve müdafaa ederek, onların kendi üzerine gelmesine meydan vermez ve yukarıda zikrettiğimiz üzere kötü mizaçlı bir mefulün fayda umduğu yerden zarar görmesini engellemek suretiyle, yıldızların vaziyetinden üzerine çökecek pek çok musibeti menedebilir.
Her İnsana İlahi Bir Mührün Nakşolunduğu ve İnsanın Bu Fazilet Sayesinde Mucizeler Husule Getirmeye Erişebileceği
İnsanın tabiatına hükmetme ve galebe çalmaya dair belirli bir kudretin yerleştirildiği, azımsanmayacak tecrübelerle sabittir. Zira (Plinius'un şehadet ettiği üzere) çölde başıboş gezen bir adama rastlayan bir filin, uysal ve nazik davranıp ona yolu gösterdiği rivayet edilir. Hatta aynı mahlukun, insanı görmeden evvel bile bir tuzak korkusuyla titrediği, durduğu, etrafına bakındığı, insanın ayak seslerinden ürktüğü söylenir. Benzer şekilde, canavarların en yırtıcısı olan kaplan da insanı gördüğünde yavrularını oradan uzaklaştırır. Hayvanlar üzerine koca ciltler yazmış olan muhtelif müelliflerde bu kabil daha pek çok şey okuruz, peki ama bu hayvanlar, insanın...
Korkulmalıdır ki, onları asla görmemişlerdir, şayet görüp tanımışlarsa, büyüklük, kuvvet ve çeviklik bakımından ondan katbekat üstün oldukları halde neden ondan korkarlar, yabanıl canavarların içine bu dehşeti salan insanın bu tabiatı nedir, hayvanları inceleyen bütün vakanüvisler bunu tespit edip kabul ederler, lakin bunu öğretip kanıtlamayı başkalarına bırakmışlardır. Bu hususta Tyana'lı Apollonios (Philostratos'ta okuduğumuz üzere), devasa bir fili güden bir çocuğu gördüğünde, böylesine muazzam bir mahlukun bu küçük çocuğa gösterdiği itaatin nereden neşet ettiğini soran Damis'e şöyle cevap vermiştir, bu durum, Yaratanı tarafından insanın içine nakşedilmiş olan muayyen bir tabii dehşetten ileri gelir ki, aşağı derecedeki mahluklar ve cümle hayvanat bunu idrak ederek insandan korkar ve ona hürmet ederler, bu adeta dehşet verici bir alamet, Tanrı'nın insana vurduğu bir mühürdür ve gerek hizmetkar gerek hayvan olsun her şey bunun vasıtasıyla ona boyun eğer, onu fevkinde kabul eder. Zira aksi halde ne bir çocuk sürüsüne ve fillere hükmedebilir, ne bir kral tebaasına korku salabilir, ne de yargıç suçluyu yıldırabilirdi. Binaenaleyh bu alamet, insana İbrani Kabalistlerin Pachad [okunamadı] ve Tanrı'nın sol eli yahut kılıcı dedikleri ilahi fikirden (idea) nakşolunmuştur, üstelik insanın üzerinde yalnızca kendisinden korkulmasını sağlayan bir mühür değil, aynı zamanda sevilmesini temin eden bir mühür de mevcuttur ki, bunun ilahi sayımlardaki (sefirot) karşılığına Hesed denir, bu da merhamet, Tanrı'nın sağ eli ve asası manasına gelir, bu ilahi sayımlardan, akıllar ve yıldızlar vasıtasıyla, her birimize istidadı ve safiyeti nispetinde mühürler ve alametler nakşedilir, yaratılan ilk insanın, bütün mahlukat gizli bir letafetle cezbolunup dehşetle boyun eğerek kendilerine isimler versin diye efendileri olan ona geldiklerinde, bu işaretlere şüphesiz tam bir kemalat ve dolulukla malik olduğu muhakkaktır, lakin hakikatten sapma günahından sonra o, bütün zürriyetiyle birlikte bu mertebeden düşmüştür, yine de o alamet bizde bütünüyle silinip gitmiş değildir. Lakin her kim günahla ne kadar yüklüyse, bu ilahi alametlerden o nispette uzaklaşır ve onlardan daha az pay alır, dostluk ve hürmet görmesi icap eden yerden, hem hayvanların hem de insanların ve iblislerin köleliğine ve dehşetine duçar olur, nitekim Kain bunu idrak ettiğinde dehşete kapılmış ve Tanrı'ya, "Beni her kim bulursa öldürecek" demiştir, zira o yalnızca sayıları pek az olan insanlardan değil, canavarlardan ve iblislerden de korkuyordu, fakat eski zamanlarda masumiyet içinde, pek faziletli bir ömür süren nice insan bu itaatin ve kudretin sefasını sürmeye devam etmiştir, nitekim Şimşon, Davud ve Daniel aslanlara, Elyesa ayıya, Pavlus engereğe hükmetmiştir, nice münzevi çöllerinde, mağaralarda ve yabanıl canavarların inlerinde hiçbir korku duymadan ve hiçbir zarar görmeden yaşamıştır, zira günah ile o ilahi alamet nasıl kararıp gölgelenirse, günah temizlenip kefareti ödendiğinde de öylece [okunamadı].
İnsanın Ölümünden Sonrasına Dair Çeşitli Fikirler
Umumiyetle bütün insanların bir kez ölmesi takdir edilmiştir, ölüm herkes için mukadderdir, lakin biri tabii, diğeri cebri, bir başkası kendi rızasıyla karşılanan, bir diğeri ise kabahatler sebebiyle beşeri kanunlar marifetiyle veya günah yüzünden Tanrı tarafından infaz edilen ölümdür ki, bunlar tabiata bir borcun ödenmesi gibi değil de günahlara verilmiş bir ceza gibi görünür, İbrani üstatlarının dediği üzere Tanrı bu cezayı kimseden esirgemez, nitekim Meclis (Sanhedrin) Hizkiya'ya bildirmiştir ki, Mukaddes Mabet yıkıldıktan sonra, geriye adli bir infaz nizamı kalmamış olsa dahi, haklarında hüküm verilebilecek dört neviden bir ceza mevcut olmalıdır ki, ölümle mahkum olan hiçbir kimse kısastan kaçamasın, zira Tanrı'nın takdiriyle, taşlanarak öldürülmeyi hak etmiş olan kimse ya bir evin damından aşağı baş aşağı atılır, ya yabanıl canavarların ayakları altında çiğnenir ya da bir yıkıntı veya çöküntünün altında kalırdı, yakılmayı hak etmiş olan ise ya yangınlarda kül olur ya da hayatını zehirli ısırıklarla, bir yılanın sokmasıyla yahut zehir ile noktalardı, kılıçla ölmesi gereken kimse ya kaza dairesinin şiddetiyle yahut halkın yahut bir güruhun kargaşasında veya haramilerin hilesiyle katledilirdi, asılması icap eden ise ya sularda boğulur ya da başka bir boğma cezasıyla can verirdi, nitekim büyük Origenes, Mesih'in İncili'ndeki "Kılıç çeken kılıçla helak olur" kelamının bu doktrinin temeline işaret ettiğini kabul etmiştir. Bundan maada putperest (Ethnick) filozoflar da beyan etmişlerdir ki, [okunamadı].
Bu türden bir mukabele, ilahi yasaların kaçınılmaz bir kudretidir, bununla gelecek akışlarda herkese önceki hayatının aklı ve hak edişine göre karşılık verilir, öyle ki önceki hayatında haksızlıkla hüküm süren kimse öteki hayatta kölelik mertebesine düşsün, ellerini kana bulamış olan kimse kısasa mecbur edilsin, hayvanca bir ömür süren kimse ise hayvani bir bedene fırlatılıp devredilsin, Plotinos her bir ferdin kendine has cinini anlattığı kitabında bu meseleleri şöyle yazar, kim ki insani vasfı korumuşsa yeniden insan olarak dirilir, lâkin yalnızca duyularını kullananlar hayvanlara dönüşür, ancak duyularını bilhassa gazapla birlikte kullananlar vahşi hayvan suretinde ortaya çıkar, duyularını şehvet ve zevk uğruna kullananlar ise sefih ve obur hayvanlara döner, fakat eğer hayatlarını bu duyularla birlikte değil de duyuların yozlaşmasıyla sürdürmüşlerse, onlarla birlikte yeniden bitkiler yeşerir, zira yalnızca yahut esasen hayatiyet taşırlar ve bütün dertleri bitkiye dönüşebilmek olmuştur, Lâkin başka hususlarda yoldan çıkmayıp sadece musikiye haddinden fazla kapılarak yaşayanlar, yeniden nağmekâr hayvanlar suretinde doğarlar ve akıldan yoksun olarak hüküm sürenler, şayet herhangi bir fesada bulaşmamışlarsa, kartal olurlar, Fakat medenice ve erdemle yaşamış olan kimse insan olarak döner, Nitekim Süleyman dahi Meseller’de insanı bazen aslan, kaplan, ayı ve yaban domuzu, bazen tavşan, av köpeği ve ada tavşanı, bazen karınca, kirpi, yılan ve örümcek, bazen kartal, leylek, horoz yahut herhangi bir kuş ve bunlara benzer pek çok suretle anar, Lâkin İbranilerin Kabalacıları ruhların hayvanlara dönüştüğünü kabul etmezler, Yine de aklını büsbütün yitirenlerin öteki hayatta hayvani bir meyil ve muhayyileye terk edileceğini inkâr etmezler, ruhların buraya üç defa ve bundan fazla olmayacak surette devrettiğini de iddia ederler, zira Eyüp’ün şu sözüne binaen bu sayı günahların arınması için kâfi görünmektedir, "Ruhumu çukura gitmekten esirgedi, yaşasın ve ışığı görsün diye, İşte bütün bunları Tanrı, canlarını çürümeden döndürsün ve onları yaşayanların nuruyla aydınlatsın diye her biri için üçer defa yapar,"
Şimdi kadimlerin ölüler hakkındaki kanaatine bakalım, İnsan öldüğünde bedeni alındığı toprağa geri döner, ruh ise Vaiz’in buyurduğu vechile indiği göklere döner, "Beden geldiği toprağa döner, ruh ise onu bağışlayan Tanrı’ya döner," Lucretius da bunu şu mısralarla ifade etmiştir,
Topraktan gelen yine toprağa döner, Tanrı’dan gelen, geldiği yere döner,
Fakat Ovidius bunu şu mısralarda daha güzel dile getirir,
İnsanda dört cevher vardır, Tin, Can, Hayalet ve Beden, Bu dördü dört ayrı makamı tutar ve mesken eyler, Toprak bedeni örter, Hayalet mezar üzerinde süzülür, Orcus canı alır, Yıldızlar ise tini arzular,
Terk edilen et ve hayatiyetten yoksun kalan cisim, ölü leş diye adlandırılır, İbrani din âlimlerinin buyurduğu üzere bu leş, Kutsal Yazı’da kendisi için, "Bütün ömrünce toz yiyeceksin," ve başka bir yerde, "Toprağın tozu onun ekmeğidir," denilen Zazel adlı iblisin kudretine terk edilir, İnsan toprağın tozundan yaratılmıştır, bu sebeple beden usulünce kefaret edilip kutsanmadığı müddetçe bu iblise etin ve kanın efendisi dahi denir, Bu yüzden kadimler boş yere leşler için kefaret usulleri tayin etmemiştir, öyle ki murdar olan şey kutsal suyla serpilebilsin, buhurla tütsülenebilsin, mukaddes dualarla efsunlansın, toprak üstünde kaldığı müddetçe yanına ışıklar konsun ve nihayetinde mukaddes bir yere defnedilsin, Homer’deki Elpenor bu sebeple, "Yalvarırım sana Odysseus, beni an ve beni gömülmemiş bırakma, ta ki gömülmediğim için tanrıların gazabına uğramayayım," der, Oysa insanın mukaddes bir tabiattan ve ilahi zürriyetten gelen tini, daima masum olduğu için hiçbir cezaya müstahak olmaz, Lâkin can eğer iyilik etmişse tin ile birlikte sevinir ve havaneden arabasıyla [NOT: Yeni-Platoncu nefs/araba öğretisi] dışarı çıkarak kahramanların meclislerine serbestçe geçer yahut bütün duyularının, kuvvetlerinin, kesintisiz kutlu saadetinin, her şeyin kâmil bilgisinin, keza ilahi rüyetin ve göklerin melekûtunun tasarrufunun tadına vardığı semaya ulaşır, ilahi kudretten pay alarak, sanki ölümsüz bir Tanrı imişçesine bu süflî âleme cömertçe türlü lütuflar ihsan eder, Fakat şayet kötülük etmişse, tin onu mahkûm eder ve iblisin hevesine terk eder, o kederli can tinsiz bir halde, tıpkı Vergilius’ta Dido’nun yakındığı gibi bir gölge misali cehennemde dolanır durur,
Ve şimdi benim ulu gölgem gidecek Yerin dibine,
Bu sebeple akledilir bir cevherden mahrum kalan ve azgın bir hayalin pençesine bırakılan bu can, günahları yüzünden yaratılış gayesi olan ilahi rüyetten ebediyen mahrum kaldığını bilerek, cismani hallerin azabına daima maruz bırakılır, zira Kutsal Yazı’nın şahitlik ettiği üzere, ilahi rüyetten mahrum kalmak bütün kötülüklerin aslı ve cezaların en şiddetlisidir ki Kutsal Yazı buna Tanrı’nın gazabının boşalması der, Canın bu sureti, tıpkı havai bir beden gibi hayaletin içine girer, onunla örtünerek bazen dostlara akıl verir, bazen düşmanları kışkırtır, nitekim Vergilius’ta Dido Aeneas’ı şu sözlerle tehdit eder,
Zira can bedenden ayrıldığında, hafızanın ve hissin ıstırapları baki kalır, Platoncular derler ki ruhlar, bilhassa katledilenlerin ruhları, düşmanları kışkırtır, bunu yapan insanın hiddeti değil, ilahi [okunamadı] ve bunu önceden görüp izin veren iblistir, Nitekim Nabot’un [okunamadı] (İbrani üstatların tefsir ettiği üzere), hayatının sonunda intikam arzusuyla çıktığı için intikamı infaz etmek üzere yalan ruhuna dönüştürülmüş ve Tanrı’nın izniyle, peygamberlerin ağzında yalancı bir tin olarak ortaya çıkmıştır,
...kıvrak peygamberler, ta ki Ahab’ın Ramot-Gilat üzerine yürümesine sebep olana dek. Bizzat Vergilius da, Aziz Augustinus’umuzun da kendilerine muvafakat ettiği Pisagorcular ve Platoncular ile birlikte, bedenden ayrılmış ruhların bu hayatta işledikleri şeylerin ve iradelerinin taze hatırasını koruduklarını ikrar eder, nitekim şöyle terennüm etmektedir,
Sağ iken duydukları o yiğit at ve silah kaygısı ne idiyse, Aynısı mezara dek takip eder onları da.
Ve Gazali, De Scientia Divina adlı eserinde ve diğer kimi Arap müellifler ile filozof olan İslam bilginleri, ruhun, birleştiği bedenle müşterek olan amellerinin ruha bir kullanım ve alışkanlık damgası vurduğunu düşünürler, ayrılmış olan ruh, hayattayken yok edilmemiş benzer amellere ve tutkulara kuvvetle yönelmiş olduğundan bunu kullanacaktır, beden ve uzuvlar çürüyüp bozulsa dahi amel kesintiye uğramayacak, benzer meyil ve istidatlar baki kalacaktır. Ve kadimler bu ruhları umumi bir adla, Manes diye tesmiye ederler, bunlardan bu hayatta masum olup ahlaki erdemlerle arınmış olanlar pek bahtiyardılar, haklarında Vergilius’un söylediği veçhile,
Vatanları uğruna can verenler, Hayatlarında bekaret yemini etmiş rahipler, Ve Phoebus’u bihakkın hoşnut kılan mukaddes şairler, Yahut icat ettikleri sanatlarla insan hayatına medar olanlar, Ve hatıralarıyla nam salmış diğerleri,
Pek çok din bilgininin düşündüğü üzere, her ne kadar bu hayattan imanın ve inayetin aklayıcılığı olmaksızın göçmüş olsalar da, ruhları hiçbir azaba duçar kılınmaksızın mesut, ferah sahalara taşınmıştır, nitekim Vergilius der ki,
Vardılar o menzillere, o hoş yeşilliklere, Ve latif koruluklar arasındaki ferah makamlara.
Orada harikulade hazlar tatmakta, aynı zamanda hissi, akli ve vahiy kaynaklı bir bilginin hazzını sürmektedirler, hatta belki de, vaktiyle Mesih’in zindandaki ruhlara İncil’i tebliğ ettiği gibi, kendilerine iman ve aklanma hususunda talim verilmektedir. Zira Mesih’in imanı olmaksızın hiç kimsenin kurtuluşa eremeyeceği ne kadar kesin ise, bu imanın, kurtuluşa ermeleri için ruhların bu toplandığı menzillerde pek çok Putpereste ve Doğuluya [NOT: "Saracen", dönemin Hristiyan metinlerinde Müslüman ve Doğuluları niteleyen terim] ölümden sonra tebliğ edildiği ve ulu Hâkim’in amellerimizi tetkik edeceği vakit gelene değin onların müşterek bir zindandaymışçasına bu menzillerde tutuldukları da o nispette muhtemeldir. Lactantius, Irenaeus, Clemens, Tertullianus, Augustinus, Ambrosius ve daha pek çok Hristiyan müellif bu kanaate iştirak eder. Lakin murdar, nefsine hakim olamayan ve şer üzere ayrılan ruhlar böylesi mesut rüyalara nail olamazlar, en menfur vehimlerle dolu halde ve daha fena yerlerde başıboş gezinirler, kendilerine bahşedilen yahut zuhur eden hariç hiçbir serbest bilgiye eremezler, bedensel çürümüşlükleri hasebiyle daimi bir cismani arzuyla acı hissine mahkum edilirler, kılıçlardan ve bıçaklardan korkarlar. Şüphesiz Homeros, Odysseia’nın on birinci kitabında, kurban sunmakta olan Odysseus’un yanına ölmüş olan anasını getirdiğinde bunu idrak etmiş görünmektedir, Odysseus çekilmiş kılıcıyla hayaletleri kurban kanından uzak tutarken anası onu ne tanımakta ne de onunla konuşmaktadır. Ancak kâhin Teiresias’ın tavsiyesi üzerine kurbandan tadıp kanı içtikten sonradır ki derhal oğlunu tanımış ve ağlayarak onunla konuşmuştur. Lakin kâhin Teiresias’ın ruhu, çekilmiş kılıca rağmen, kandan tatmadan evvel dahi Odysseus’u tanımış, onunla konuşmuş ve yanı başında duran anasının hayaletini ona göstermiştir. Binaenaleyh, ruhlar bu hayatta kefareti ödenmemiş ne türlü günahları bedenlerinde işlemişlerse, bunların itiyatlarını yanlarında taşıyarak cehennemde kendilerini bunlardan arındırmaya ve bunlar için ceza çekmeye mecbur bırakılırlar, şair bu beyitlerde bunu izah etmektedir,
Öldüklerinde dahi, Terk etmez onları bütün o sefalet. Cürümlerine tövbe etmemiş olduklarından, Şimdi cezalandırılmalıdırlar zayi edilmiş vakitleri için.
Zira insanların bu hayattaki ahlak ve itiyatları ne ise, ölümden sonra ruhu ekseriyetle takip eden meyil de öyle olur, ruh o vakit vaktiyle hayatında işlediklerini hatırlar ve onlar üzerine daha bir dikkatle düşünür, zira o dem beslenme, büyüme, üreme gibi hayatın muhtelif vazifeleri ile duyuların muhtelif meşgaleleri, insani meşgaleler ve teselliler, kesif bir bedenin engelleri zeval bulmuştur. O vakit muhayyile kuvvesine suretler arz olunur, bunlar örtülmedikleri yahut büsbütün söndürülmedikleri nispette pek daha çalkantılı ve hiddetlidirler, şer güçler marifetiyle oraya sevk edilirler. Şimdi şehvani kuvvede, vehmedilen bir hayrın yahut hayattayken vaktiyle arzuladığı şeylerin iştiyakıyla azap çeker, onlardan zevk alma iktidarından mahrum kılınmıştır, gerçi kimi vakit zevklerine neredeyse erişiyormuş gibi görünse de şer ruhlar tarafından acı azaplara doğru onlardan sürülür, tıpkı şairlerin anlattığı Tantalos’un ziyafetten, Sardanapalus’un kucaklaşmalardan, [okunamadı] altından, Sisifos’un iktidardan sürülmesi gibi, ve onlar bu ruhlara hortlak [NOT: Orijinal metinde "Hobgoblins"] derlerdi, bunlardan biri şayet ev idaresine ihtimam gösterir ve hanede sükunetle yaşayıp ikamet ederse, ona hane tanrısı yahut aşina ruh denir. Lakin gadabi kuvvede, vehmedilen bir şerrin nefretiyle son derece feci surette işkence görürler, o vakit onun ihtilaçlarına, keza batıl şüphelere ve gayet korkunç vehimlere kapılırlar, kendilerine kederli manzaralar gösterilir, bazen göğün başlarına çöktüğü, bazen alevlerin şiddetiyle kül oldukları, bazen bir girdapta boğuldukları, bazen yerin dibine yutuldukları, bazen türlü canavarlara dönüştürüldükleri, bazen çirkin canavarlarca parçalanıp yutuldukları, bazen ormanlar, denizler, ateş, hava ve ürkütücü cehennem mekanları boyunca savruldukları ve bazen de iblisler tarafından yakalanıp azap edildikleri temaşa ettirilir. Bütün bunların, ölümden sonra onlara, tıpkı bu hayattaki kimselerin başına geldiğinden farksız şekilde vuku bulduğunu tasavvur etmekteyiz...
Cinnet getirmiş, melankolik bir illetin pençesine düşmüş yahut rüyalarında gördükleri korkunç şeylerden dehşete kapılan ve bu suretle, hakikatte var olmayıp yalnızca muhayyilede kavranan suretlerden ibaret olan bu şeyleri sanki gerçekten başlarına geliyormuşçasına azap çeken kimseler gibi, günahların korkunç tezahürleri de ölümden sonra bu ruhları sanki bir rüyadaymışçasına dehşete düşürür ve kötülüğün getirdiği suçluluk onları muhtelif mekanlar boyunca baş aşağı sürükler. Bu sebeptendir ki Orpheus onlara rüya kavmi adını verir ve Plutos'un kapıları açılamaz, içeride rüya kavmi vardır der. Böylesi lanetli ruhlar bu yüzden hayırlı mekanlara eremezler, havari bir beden içinde dolanıp gözlerimize herhangi bir surette göründüklerinde cadı ve gulyabani diye adlandırılırlar, iyilere bir zararları dokunmaz lakin kötülere cefa verirler, kimi vakit daha latif, kimi vakit daha kesif bedenlerde, hayattayken tabiatını taşıdıkları muhtelif hayvanların ve canavarların suretinde zuhur ederler, nitekim Şair şöyle terennüm eder,
Hayvanların türlü biçimleri ve suretleri görünür, Yahut bir kaplana, domuza ve ayıya dönüşür, Pullu bir ejderha ve bir dişi aslan olur, Veyahut ateşten korkunç bir gürültü koparır, Kendini türlü türlü kılıklara sokar, Ateşe, vahşi canavarlara ve çağlayan sulara.
Zira bu hayatta bedenine ziyadesiyle alışkanlık peyda etmiş murdar bir insan ruhu, unsuri bedenin deruni bir meyli marifetiyle, unsurların buharlarından kendine bir başka beden çatıp, sanki bir emişle, kolayca dağılan bir maddeden mütemadiyen yok olup giden o bedeni tazeler. Dahası, ilahi bir Kanun gereğince bu bedene bir zindana ve hissi bir alete bağlanır gibi kul köle olarak, onun içinde soğuğu, sıcağı ve bedeni, ruhu ve hissi rencide eden her ne varsa çeker, fena kokular, ulumalar, feryatlar, diş gıcırtıları, kırbaçlar, yırtılmalar ve prangalar gibi, nitekim Vergilius şöyle terennüm etmiştir,
"Ve bu yüzden cürümleri sebebiyle Cezalandırılmalıdırlar ve boşa harcanmış vakitler için İşkenceler çekmelidirler, kimileri rüzgarlarda asılı durur, Diğerleri lekeli günahlarından arınmak için Uçsuz bucaksız girdaplara atılır yahut ateşte paklanır"
Ve Homeros'ta, Nekyomanteia bahsinde Alkinoos, Odysseus'a şu anlatıyı nakleder,
Toprağın aziz sevgilisi Tityos hakkında,
Bu ruhlar kimi vakit yalnızca bu kabil bedenlerde ikamet etmekle kalmaz, ete ve kana duydukları aşırı meyil sebebiyle kendilerini başka hayvanlara tebdil ederler, sürüngenlerin ve dilsiz hayvanların bedenlerini istila edip ne türden olurlarsa olsunlar onların içine girer ve onlara İblisler gibi musallat olurlar.
Pythagoras da aynı fikirdedir ve ondan evvel Hermes Trismegistus, kötü ruhların ekseriyetle sürüngenlere ve dilsiz hayvanlara geçtiğini, o bedenlere cevheri suretler olarak can ve biçim vermediklerini, lakin bir kiracı gibi orada bir zindandaymışçasına ikamet ettiklerini yahut hareket ettirilen şeye nispetle bir iç muharrik gibi mekansal bir bitişiklikle yanı başlarında durduklarını, yahut onlara bağlanıp İksion'un yılanlı çarklarda, Sisifos'un bir kayayla azap çektiği gibi azap gördüklerini iddia eder. Üstelik yalnızca hayvanlara değil, kimi vakit insanlara da girerler, nitekim Peygamberlerin ağzında yalancı bir ruh olarak ortaya çıkan Nabot'un ruhu hakkında bahsettiğimiz gibi.
Bu sebepten ötürü kimileri, kötü insanların canlarının yahut ruhlarının kimi insanların bedenlerine girerek onları huzursuz ettiğini ve kimi vakit helak ettiğini öne sürmüşlerdir. Bu hal, kutlu ruhlara çok daha hayırlı bir surette ihsan edilmiştir ki, tıpkı iyi Melekler gibi içimizde ikamet edip bizi tenvir ederler, nitekim İlyas hakkında, o insanların arasından alındığında ruhunun Elişa'nın üzerine indiğini okuruz, başka bir yerde de Tanrı'nın Musa'daki ruhtan alıp yetmiş adama verdiğini okuruz. Burada büyük bir sır yatmaktadır ve uluorta ifşa edilmemelidir. Kimi vakit de, ki bu pek nadirdir, ruhlar öylesi bir cinnete sürüklenirler ki yalnızca dirilerin bedenlerine girmekle kalmaz, cehennemi bir kudret marifetiyle ölü cesetlerin içine girip dolanırlar ve sanki dirilmişçesine korkunç kötülükler işlerler, nitekim Saxo Grammaticus'ta okuduğumuza göre, Asuitus ve Asmundus adındaki iki muayyen şahıs, hangisi daha çok yaşarsa ilk ölenle birlikte gömüleceğine dair birbirlerine ahdetmişlerdi. Nihayetinde önce ölen Asuitus köpeği ve atıyla birlikte büyük bir mahzene defnedilir, Asmundus da dostluk yemini gereğince kendisini onunla birlikte diri diri gömdürür, uzunca bir müddet yemesi için kendisine yiyecek getirilir. Zaman geçtikçe İsveç Kralı Ericus bir orduyla oradan geçerken, defineli olduğunu zannederek Asuitus'un kabrini kırıp açar, mahzen açıldığında Asmundus'u dışarı çıkarırlar. Onu taze bir yaradan akan murdar ve bozulmuş kanla sıvanmış, korkunç bir çehreye bürünmüş halde gördüğünde, zira dirilen Asuitus geceleri vuku bulan çetin güreşler esnasında onun sağ kulağını koparmıştır, bu yaranın sebebini anlatmasını emreder, o da şu dizelerle beyan eder,
Solgun çehrem sizi neden böyle hayrete düşürür? Zira ölüler arasında yaşayan bir kimse, güzelliğin letafetini Elbet yitirmek mecburiyetindedir, henüz bilmem Asuit'in cehennemden gönderilen o cüretkar Stiks ifriti ruhu ne idi ki, Orada bir atı ve köpeği yedi ve bu etle Henüz doymamışken, pençelerini bana geçirdi, Yanağımı ve kulağımı koparıp aldı, işte bu yüzden görürsünüz Bu çirkin, yaralı, parçalanmış, kanlı yüzü, Kafasını kestim ve bir kazıkla ben [okunamadı]
Pausanias, Delphoi tefsircilerinden naklen buna benzer bir hikaye anlatır, şöyle ki, muayyen bir kimse...
... cehennemi iblis ki ona Eurynomus [metinde: Exrinomus] derlerdi, ölülerin etini yer ve kemikleri bile neredeyse geride kalmayacak denli onları oburca yutardı. Keza Karintiyalıların [metinde: (¥-etexfians] vakayinamelerinde de okumaktayız ki, Catechazae dedikleri hayaletler bedenlerine geri dönmeyi, zevcelerinin yanına girip onlarla yatmayı adet edinmişlerdi, bundan kaçınmak ve zevcelerini bir daha taciz edemesinler diye, umumi kanunlarda dirilenlerin yüreğine bir çivi çakılması ve bütün cesetlerinin yakılması hükme bağlanmıştı. Kuşkusuz bunlar şaşılacak ve neredeyse inanılmaz şeylerdir, ne var ki mezkûr kanunlar ve kadim tarihler bunları inanılır kılmaktadır.
Hristiyan dininde de, umumi kıyametten evvel birçok ruhun bedenlerine iade edilmiş olması büsbütün garip bir hal değildir, dahası, Tanrı’nın müstesna lütfuyla pek çok kimsenin bedenleriyle birlikte izzete kabul edildiğine ve nicelerinin cehenneme diri diri indiğine inanırız. İşitmişizdir ki, ölülerin bedenleri ekseriyetle iblisler tarafından mezarlarından çıkarılmıştır, hiç şüphesiz bunun tek gayesi, ellerinde hapsedilmek ve azap görmektir. Bedenlerinin bu zindan ve bağlarına, Etna ateşlerinin, su girdaplarının, gök gürültüsü ve şimşek sarsıntılarının, yer yarılmalarının bulunduğu, mezkûr mıntıkanın ışıktan mahrum olduğu, Güneş ışınlarını almadığı, yıldızların aydınlığını bilmeyip daima karanlık kaldığı en pis ve iğrenç yerlerin musallatları da eklenir. Homeros’un terennüm ettiği üzere, Odysseus’un da oraya vardığı rivayet edilir,
Burada Kimmeryalılar namıyla anılan bir kavim vardır, Ebedi karanlığa gömülmüşlerdir, şöhretleri böyledir, Onları ne doğan güneş görür ne de batan, Zira ezeli bir geceyle ezilmişlerdir.
Patricius’un mağarası, Vulcanus’un ini, Etna mağaraları ve [okunamadı, muhtemelen: Narnia] ini hakkında pek çok kimsenin kaydettiği şeyler de salt masaldan ibaret değildir, zira buraları görüp bilen nicesi aynı şeye şehadet etmektedir. Keza Saxo Grammaticus, Geruthus’un Sarayı ve Ugarthilocus’un mağarası hakkında bunlardan da büyük hadiseler nakleder, keza Plinius, Solinus, Pytheas ve Klearkhos da Kuzey denizinin harikulade alametlerinden bahseder; nitekim Tacitus da Drusus’a dair tarihinde, Germen denizinde dolaşan askerlerin muhtelif mucizevi ve işitilmedik şeyler, yani anaforların şiddetini, duyulmamış kuş nevilerini, insan ve hayvan suretindeki deniz canavarlarını gördüklerini gösterir; Almanya üzerine yazdığı kitabında da yüzleri insan, lakin diğer uzuvları hayvanlara denk olan Hellusilerin ve Oksiyonların orada ikamet ettiğini anlatır. Bunlar hiç şüphesiz hayaletlerin ve iblislerin işleriydi. Claudianus da çok evveliyatında bunlar hakkında şöyle terennüm etmiştir,
Fransa’nın nihai hudutlarında bir yer vardır, Denizle çevrilidir, koşusunda orada, Ve gezgin ruhların kederli feryatları işitilirdi, Ki bunlar köylüleri ziyadesiyle dehşete düşürürdü.
Aristoteles, İtalya yakınlarındaki Aiolia Adaları hakkında, Lipara’da geceleri kimsenin selametle yaklaşamadığı muayyen bir mezar bulunduğunu, orada zillerin ve tiz seslerin birtakım manasız ve yüksek kahkahalarla birlikte duyulduğunu, ahalinin kuvvetle teyit ettiği üzere kargaşalar ve boş seda sesleri çıkarıldığını nakleder, ayrıca bir vakit sarhoş bir gencin oraya gittiğini, gece vakti mezar mağarasının yakınında uyuyakaldığını, üçüncü günün ardından kendisini arayanlarca bulunup ölü zannedilerek kaldırıldığını, dışarı çıkarılıp cenaze merasimi hazırlandığı sırada aniden doğrulduğunu ve herkesin büyük hayreti karşısında görüp çektiklerini sırasıyla anlattığını aktarır. Norveç’te de denizle kuşatılmış, cehennemi andıran, umumiyetle Hethelbergius tesmiye edilen, cümle dağların en dehşetlisi olan bir dağ vardır, oradan bir mil mesafeden büyük feryatlar, ulumalar ve çığlıklar işitilir, üzerinden ulu akbabalar ve kapkara kargalar en korkunç sesleri çıkararak uçar ve kimsenin oraya yaklaşmasına izin vermezler. Dahası, buradan iki pınar kaynar ki, biri nihayet derecede soğuk, diğeri nihayet derecede sıcaktır, diğer tüm unsurları fersah fersah aşar. Aynı memlekette, cenup cihetine doğru Nadhegrin namında bir burun vardır, burada o mahallin iblisleri havai bir beden içinde herkes tarafından görülür. İskoçya’da da dehşetli feryatların işitildiği Dolorosus Dağı vardır; Thüringen’de ise namın ve tecrübenin öğrettiği, sadık müelliflerin şehadet ettiği üzere, orman ilahlarının ve Satirlerin ikamet ettiği Horrisonus adında bir dağ mevcuttur. Muhtelif memleketlerde ve vilayetlerde buna benzer harikalar mevcuttur, gözlerimle gördüğüm ve ellerimle dokunduğum şeyleri burada zikretmeyeceğim, ta ki bunların fevkalade hayret vericiliği ve garipliği sebebiyle inançsızlar nezdinde yalancı sayılmayayım. Şimdi bahsettiklerimizden pek de farklı olmayan, asrımızın birçok bilgininin ruhların barınakları hakkındaki fikirlerini de teğet geçmeyi münasip görmüyorum, nitekim Tertullianus, Markion’un sapkınlıklarına karşı kaleme aldığı dördüncü kitabında şöyle der, Elysium çayırlarını işitmiş olan her hikmet sahibi kimse için aşikardır ki, oğullarının ruhlarını kabul etmek üzere muayyen bir mekânsal tayin (İbrahim’in bağrı tesmiye edilen yer) mevcuttur ve bu mıntıka semavi olmamakla birlikte cehennemden daha yücededir, orada salihlerin ruhları, eşyanın tekemmülü her şeyin kıyamını tam bir mükafat ile iade edene dek istirahat eder. Keza Resul Petrus da kendisine bu hususları sual eden Clemens’e şöyle der, beni dile gelmez şeylere dair bir şeyler neşretmeye icbar ediyorsun ey Clemens, yine de elimden geldiğince söyleyeceğim, bidayetten beri var olan ve daima baki kalan Mesih, her nesil boyunca gizlice de olsa takva ehliyle, bilhassa kendisini arzulayanlarla ve kendilerine en sık göründüğü kimselerle daima birlikteydi. Fakat o vakit bedenler çözülmüşken bir dirilişin vuku bulması zamanı değildi, bilakis bu, Tanrı’dan gelen bir mükafat gibi görünmekteydi, öyle ki salih bulunan kimse bedende daha uzun süre kalmalı yahut Rab onu (şöylece) nakletmeliydi...
insanlar. Benzer bir misal ile Tanrı, kendisini hoşnut eden ve iradesini yerine getirerek bir krallık için ayrılmış olan Cennet’e nakledilen diğer kimselere de muamele etmiştir. Lakin adalet kaidesini tam manasıyla yerine getiremeyip etlerinde kötülüğün kimi kalıntılarını barındıranların bedenleri hakikaten çözülür, ancak ruhları iyi ve latif diyarlarda muhafaza edilir ki, ölülerin dirilişinde, çözülme vasıtasıyla artık arınmış bedenlerini tekrar aldıklarında, iyi yaptıkları ameller sebebiyle ebedi bir mirasa nail olabilsinler. Irenaeus dahi Valentinusçuların sapkınlıklarına karşı kaleme aldığı eserinin nihayetinde şöyle der, Mademki Rab, ölülerin ruhlarının bulunduğu ölüm gölgesinin ortasına indi, ardından bedenen tekrar dirildi ve dirilişin akabinde yukarı alındı, o halde şurası aşikardır ki, (uğurlarına bu fiilleri icra ettiği) talebelerinin ruhları da Tanrı tarafından tayin edilmiş görünmez bir makama gitmeli ve dirilişe dek orada beklemelidir, bilahare bedenlerine kavuşup kusursuzca, yani tıpkı Oğul’un dirildiği gibi cismani surette dirilerek Tanrı’nın huzuruna çıkacaklardır, zira hiçbir talebe efendisinden üstün değildir, lakin herkes Efendisi gibi kamil olacaktır. Binaenaleyh, nasıl ki Efendimiz derhal uçup gitmeyip Peder tarafından tayin edilen ve İlyas vasıtasıyla da bildirilen diriliş vaktini beklediyse ve üç gün sonra dirilerek yukarı alındıysa, bizler de Tanrı tarafından takdir buyurulan ve Peygamberlerce önceden haber verilen diriliş vaktimizi beklemeliyiz, böylelikle tekrar dirilerek, Rab her kimleri bu şerefe layık görürse, yukarı alınacağız. Lactantius Firmianus dahi İlahi Müesseseler adlı eserinin İlahi Mükafat başlığını taşıyan kitabında buna iştirak ederek şöyle der, Kimse ruhların ölümden hemen sonra yargılandığını zannetmesin, zira ulu Hakim’in liyakatleri teftiş edeceği vakit gelene değin hepsi müşterek bir muhafazada alıkonulur, o vakit doğruluğu tasdik edilenler ölümsüzlük mükafatını alacaklardır, lakin günahları ve kötülükleri aşikar olanlar tekrar dirilmeyecek, bilakis muayyen bir azap için tayin olunarak habis meleklerle beraber aynı karanlığa kapatılacaklardır. Augustinus ile Enchiridion’unda şöyle diyen Ambrosius da aynı fikirdedir, İnsanın ölümü ile son diriliş arasına giren zaman, bedende yaşadığı esnada elde ettiği hal uyarınca her biri sükuna yahut kedere layık görüldüğü üzere, ruhları gizli mahzenlerde barındırır, fakat Ambrosius ölümün faydalarına dair kitabında şöyle demektedir, Ezra’nın yazısı ruhların meskenlerini kilerler [NOT: Latincesi *promptuaria*, ruhların bekletildiği gizil ambarlar] diye tesmiye eder.
muhtemeldir ki, Aziz Gregorius’un şefaatleri sayesinde Traianus yeniden yaşamış ve günahın cezasından ve vebalinden kendisini azat eden kerem dolu bir kudrete nail olmuştur, kimi ilahiyatçılar da vardır ki, ölüler için icra edilen cenaze dualarıyla ne cezanın ne de vebalin büsbütün kaldırıldığını yahut eksiltildiğini, lakin yalnızca azapların bir nebze hafiflemesi ve teskin edilmesinin temin olunduğunu düşünürler, bunu da üzerine bir miktar su serpilmesiyle yükünün ağırlığı hafiflemiş gibi görünen yahut sırtından hiçbir yük eksilmese de onu daha zahmetsizce taşımasına yardım edilen terli bir hamal teşbihiyle izah ederler. Ne var ki ilahiyatçıların umumi kanaati, duaların yahut cenaze ayinlerinin Plüton’un kapıları dahilindeki suçlular için herhangi bir lütuf hasıl ettiğini inkar eder, lakin bütün bu hususlar idrak edilemez bir müphemiyet ihtiva ettiğinden, pek çok kimse zihinlerini bunlar üzerinde beyhude yere bilemiştir. Dolayısıyla bizler, Augustinus’un Tekvin üzerine onuncu kitabında buyurduğu üzere onun reyine tabi olarak ikrar ederiz ki, Muğlak şeyler hakkında şüphe etmek, gayrimuayyen hususlarda münakaşa etmekten evladır, zira o zengin adamın azap alevleri içinde, o fakir adamın ise sevinçlerin ferahlığında anlaşıldığından şüphe duymam, lakin o cehennem alevinin, o İbrahim’in bağrının, zengin adamın o dilinin, o susuzluk azabının, o bir damla serinliğin nasıl idrak edilmesi gerektiği vakur bir araştırmacı tarafından dahi güçlükle keşfedilir, münakaşacı kimse tarafındansa asla bulunamaz. Lakin şimdilik bu bahisleri bir kenara bırakarak daha ileri mevzulara intikal ediyor ve ruhların iadesi meselesini münakaşa etmek istiyoruz.
Büyücüler ve Nekromansicilerin Ölülerin Ruhlarını Çağırabileceklerini Düşündükleri Yollar
Buraya kadar serdedilen hususlardan aşikardır ki ruhlar, tıpkı bedenleri layıkıyla defnedilmemiş olan yahut şiddet dolu bir ölümle bedenlerinden ayrılmış bulunan ruhlar gibi, ölümden sonra da geride bıraktıkları bedenlerini sevmeye devam ederler ve kederli, nemli bir ruh hali içinde, kendileriyle bir hısımlığı bulunan şeylerin cazibesine kapılmışçasına naaşlarının etrafında dolaşırlar. Geçmişte bedenlerine hangi vasıtalarla bağlandıkları bilindiğinden, ruhun muhayyilesini ve manevi ahengini harekete geçiren kimi yapay ışıklar, şarkılar, nağmeler ve benzerleri kullanılmak suretiyle, benzer buharlar, mayiler ve kokularla kolaylıkla çağrılabilir ve cezbedilebilirler, ayrıca akli ruhun tabiatüstü olan hissesi sebebiyle, dine taalluk eden mukaddes yakarışlar ve benzeri şeyler de ihmal edilmemelidir. Nitekim cadının Samuel’i çağırdığı, Lucan’daki Teselyalı kahine kadının da bir naaşı dimdik ayağa kaldırdığı rivayet edilir. Bundan ötürü şairlerde ve bu hadiseleri nakledenlerde, ölülerin ruhlarının kan ve bir ceset olmaksızın çağrılamayacağını, lakin gölgelerinin bu şeylerin tütsüleriyle kolayca cezbedildiğini okuruz, nitekim ruhların bedenlerini yeniden kuşanmaları için münasip bir deva teşkil edercesine yumurta, süt, bal, yağ, şarap, su ve un da istimal olunur, Homeros’ta Kirke’nin Odysseus’a etraflıca talimat verdiği kısımda görüldüğü üzere. Yine de bu kabil şeylerin yalnızca bu türden ruhların en çok iştigal ettiği bilinen mahallerde yapılabileceğine inanırlar.
Gerek ölü bedenlerinin onları cezbetmesi gibi bir yakınlık sebebiyle, gerek hayattayken üzerlerine kazınmış ve ruhun kendisini belirli mekânlara çeken bir bağlılık sebebiyle, yahut o yerin cehennemi tabiatı dolayısıyla ve bundan ötürü ruhların cezalandırılmasına ya da arındırılmasına elverişli olması münasebetiyle vuku bulur, bu tür yerler en iyi gece görüleri, musallatları ve bu kabil hayaletlerle karşılaşılmasıyla bilinir. Bazıları ise kendiliğinden yeterince malumdur, mezarlıklar, idam mahalleri, yakın vakitte umumi katliamların vuku bulduğu yahut katledilenlerin henüz kefareti ödenmemiş ve usulünce defnedilmemiş cesetlerinin birkaç yıl evvel toprağa verildiği yerler gibi, zira bir mekânın arındırılması, oradaki habis etkilerin kovulması ve cesetlere usulünce icra edilen mukaddes defin merasimi, ruhların bizzat yukarı çıkmasını sıklıkla meneder ve onları hüküm mahallerinden daha uzağa sürer. Nekromansi [ölü çağırma büyüsü] adını buradan alır, çünkü ölülerin bedenleri üzerinde tasarrufta bulunur, ölülerin hayaletleri ve suretleri vasıtasıyla cevaplar verir, kimi cehennemi tılsımlar, yeraltı yakarışları, ölümcül kurbanlar ve meşum sunularla yeraltı ruhlarını cezbedip onları ölü cesetlerin içine sokar. Lucanus’ta, Pharsalia Savaşı’nın tüm neticesini Sextus Pompeius’a evvelden haber veren ve ölüleri çağıran cadı Erikhtho hakkında böyle şeyler okuruz. Arcadia’nın Phigalia şehrinde de mukaddes ayinlerde son derece mahir ve ölülerin ruhlarını kaldıran birtakım büyücü rahipler vardı, mukaddes metinler de cadı bir kadının Samuel’in ruhunu çağırdığına şehadet eder. Tıpkı bunun gibi, azizlerin ruhları da bedenlerini hakikaten sever ve kutsal emanetlerinin rehin tutulduğu yerlerde daha ziyade işitirler. Ne var ki iki nevi Nekromansi vardır, biri cesetleri kaldıran ve kansız icra edilemeyen Nekyomansidir. Diğeri ise yalnızca gölgenin çağrılmasının kâfi geldiği Skiyomansidir. Netice itibarıyla, tüm tecrübelerini katledilenlerin cesetleri, kemikleri, uzuvları ve onlardan neşet eden şeyler vasıtasıyla yürütür, zira bu nesnelerde onlara muvafık ruhani bir kudret mevcuttur. Bu sebeple, benzerlik ve mülkiyet münasebetiyle pek aşina olduklarından habis ruhların akıp gelmesini kolaylıkla celbederler, Nekromansist bunların yardımıyla kuvvet bularak insani ve dünyevi işlerde pek çok şey yapabilir, gayrimeşru şehvetleri körükleyebilir, rüyalara, hastalıklara, nefrete ve buna benzer ihtiraslara sebebiyet verebilir. Bunlara, henüz rutubetli ve bulanık bir ruha sarılı bulunan, terk ettikleri bedenlerin etrafında dolaşan ve habis ruhların işlediği fiillerin aynısını icra edebilen mezkûr ruhların kudretlerini de katabilirler. İmdi, bedenlerinden zorla koparılmış olan ve kefareti ödenmemiş, definden mahrum kalmış kimselerin habis ve nâpak ruhlarının cesetleri civarında kaldığını, yakınlık sebebiyle onlara çekildiğini tecrübeyle gördüklerinden, cadılar büyülerini icra etmek maksadıyla bu durumdan kolaylıkla istifade ederler; bedenlerinin yanına yaklaşarak yahut ondan bir cüz alarak bu bedbaht ruhları cezbeder, şeytani tılsımlarıyla, engin arazilere saçılmış biçimsiz cesetler, definden mahrum kalanların avare gölgeleri, Akheron’dan geri gönderilen hayaletler, ölümün cehenneme sürüklediği cehennem sakinleri ve lanetlilerin dehşetli arzuları ile kötülüklerin intikamcısı kibirli iblisler hürmetine yakararak onları tazyik altında tutarlar. Fakat ruhları bedenlerine hakikaten iade etmek isteyen kimse, evvelemirde ruhun ayrıldığı yerdeki hususi tabiatını, kaç ve ne denli büyük kemalat dereceleriyle donandığını, hangi akılla tahkim edildiğini, bedene ne suretle nüfuz ettiğini, onunla hangi ahenk vasıtasıyla birleşeceğini, Tanrı ile, feleklerin akıllarıyla, semavatla, unsurlarla ve suretini taşıdığı diğer her şeyle ne gibi bir rabıtası olduğunu bilmelidir.
Hülasa, ölülerin diriltilmesi için bedenin hangi tesirlerle yeniden örülebileceğini bilmek, insanlara değil yalnızca Tanrı’ya ve Tanrı’nın bunu ihsan etmek istediği kimselere ait olan bu hususların tamamını iktiza eder, nitekim Şunemli kadının oğlunu dirilten Elyesa böyledir; Alkestis’in de Herakles tarafından diriltildiği ve bundan sonra uzun süre yaşadığı rivayet edilir, Tyanalı Apollonius dahi ölü bir kızı hayata döndürmüştür. Burada şunu kaydetmek gerekir, bazen insanların hayat verici ruhunun içeri çekildiği ve bedende zihni tabiat halen birleşik bulunmasına, aynı sureti haiz olmasına ve aynı beden olarak kalmasına rağmen ölü ve hissiz göründükleri vaki olur; her ne kadar diriltici kudret bedenin içine fiilen yayılmayıp zihni tabiatla olan birlik içinde çekilmiş vaziyette kalsa da, var olmaktan geri durmaz, ölüm diriltici ruhun yokluğu demek olduğundan her ne kadar o kimsenin hakikaten öldüğü söylenebilse de, ruh bedenden hakikaten ayrılmış değildir; o beden yeniden uyandırılabilir ve yaşayabilir. İşte bunlarda pek çok mucize tezahür eder, geçmiş devirlerde Yahudiler ve diğer milletler arasında bu kabil pek çok vaka görülmüştür; Platon’un Devlet adlı eserinin onuncu kitabında naklettiği hadise de bu kabildendir, zira Pamphylialı Er [NOT: Metindeki baskı hatası 'Phereu', Platon'un bahsettiği Pamphylialı Er'dir] savaşta katledilenlerin arasında on gün boyunca yatmış, oradan alınıp iki gün ateşin yanında tutulduktan sonra dirilmiş ve ölümü esnasında müşahede ettiği pek çok harikulade şeyi anlatmıştır; bu meselelerden kısmen ilk bölümde de bahsetmiştik.
Vecd, Cezbe Halinde ve Ölüm Döşeğindeki İnsanların İhtilacında Zuhur Eden Kehanetler Hakkında
İnsan Ruhunun Zihin, Akıl ve Muhayyiledaki Kudreti Hakkında
İnsanın ruhu zihin, akıl ve muhayyileden mürekkeptir,
Akıl istidlali aydınlatır, istidlal ise muhayyileye akar, hepsi tek bir ruhtur. İstidlal, akıl tarafından aydınlatılmadıkça hatadan vareste olamaz, fakat Tanrı aydınlatmadıkça, yani ilk ışık olmadıkça akıl da istidlale nur veremez, zira ilk ışık Tanrı'dadır ve her türlü idraki fersah fersah aşar, bu sebeple kavranılır bir ışık olarak adlandırılamaz, ancak bu ışık akla zerk edildiğinde aklî kılınır ve anlaşılabilir hale gelir, ardından akıl tarafından istidlale zerk edildiğinde rasyonel kılınır ve yalnızca anlaşılmakla kalmaz, tefekkür de edilebilir, ardından istidlal tarafından ruhun vehim gücüne zerk edildiğinde yalnızca tasavvur edilir değil, hayal de edilir kılınır, fakat henüz cismani değildir, ne vakit ki buradan ruhun semavi vasıtasına geçer,
ister basit ve havadar olsun, ister ışığın göze apaçık görünür kılındığı mürekkep yapıda olsun, unsuri bedene intikal etmiştir. Işığın bu tedricini mülahaza eden Keldani filozoflar, aklımızın fevkalade bir kudretini beyan ederler, şöyle ki, aklımız Tanrı'ya sebatla raptolunduğunda ilahi kudretle dolabilir, böylesine ışıkla dolup taştığında, şuaları tüm vasıtalar boyunca bu kesif, karanlık, ağır ve fani bedene varıncaya dek yayılarak onu bol miktarda ışıkla donatabilir, onu yıldızlar gibi kılabilir ve aynı derecede parlatabilir, ayrıca şualarının bolluğu ve hafifliği sayesinde, tıpkı saman çöpünün ateş aleviyle havaya kalkması gibi onu yükseğe kaldırabilir ve bedeni derhal bir ruh gibi uzak diyarlara nakledebilir. Nitekim Resullerin İşleri kitabında, Hindistan'da Habeş hadımı vaftiz eden ve ardından bir anda Azotos'ta bulunan Filipus hakkında bunu okuruz. Benzer bir hali Daniel kitabında Habakkuk için ve başkaları için de okumaktayız.
Muhafızlar ve hapislik durumunda da, Resul Petrus ve Cin Çıkarıcı Petrus hakkında okuduğumuz üzere bu böyledir. Uykularında yürüyen, geçit vermez yerlerden geçen, erişilmez mevkilere tırmanan ve bizzat uyanıkken yapamayacakları uyanıklık işlerini icra eden o meşhur malihulyalı kimseleri görmüş olanlar buna daha az şaşırabilir, bu hadiselerin tabiatta kuvvetli ve yücelmiş bir muhayyileden başka hiçbir sebebi yoktur, lakin bu kudret her insanda mevcuttur ve yaratılışının kökünden itibaren insanın ruhundadır, ancak muhtelif insanlarda kuvvet ve zaaf bakımından farklılık gösterir, tatbikat ve istimal ile artıp eksilir ve bu sayede kuvveden fiile çıkarılır, bunu hakkıyla bilen kimse, hayal gücü aşkınlık gösterip Al-Kindi, Bacon ve Guillaume de Paris'nin fıtrat hissi, Vergilius'un esiri his ve Platon'un vasıta hissi tesmiye ettiği evrensel kudrete raptolununcaya dek bilgisiyle yükselebilir, üzerine o esiri ve semavi kudret döküldüğünde muhayyilesi fevkalade kuvvet bulur, hakiki şeylerin suretlerini, mefhumlarını ve bilgisini idrak edinceye değin o kudretin parlaklığıyla teselli bulur, öyle ki zihninde düşündüğü şey tam da düşündüğü gibi vuku bulur ve öylesine muazzam bir kudret kesbeder ki, insanların zihinlerine dalabilir, onlara intibak edebilir ve süzülebilir, tıpkı duyularıyla hazır bir nesneyi algılıyorlarmışçasına fersah fersah geniş ve uzak mesafelerden dahi onları kendi düşüncelerinden, iradesinden ve arzusundan haberdar edebilir, sanki zamanın haricinde yapılmışçasına kısa bir müddette pek çok işi icra edebilir, yine de bu hususlar herkese bahşedilmemiştir, yalnızca hayal ve tefekkür kudreti ziyadesiyle kuvvetli olan ve nazarın nihayetine vasıl olmuş kimselere mahsustur, kişi üzerindeki evrensel kudretin veya aklın ve ruhani idrakin ihtişamıyla her şeyi idrak etmeye ve izhar etmeye müheyya kılınmıştır, hakikatin peşinden giden herkesin tabi olması ve itaat etmesi gereken zaruri kudret budur. İmdi şayet muhayyilenin kudreti bu denli büyükse, ne zamanın ne de mekanın uzaklığıyla engellenmeksizin dilediği kimseye sirayet edebiliyorsa ve bazen hayal edip düşlediği yere o ağır bedenini de peşi sıra çekip götürebiliyorsa, aklın kendi hakiki tabiatına vasıl olması, duyuların ayartmalarıyla hiçbir surette zedelenmeyerek hem bozulmamış hem de kendi cevherine sadık kalması halinde kudretinin daha da büyük olacağına şüphe yoktur, lakin şimdi misal kabilinden zikredersek, ruhlar semavi yıldızların pek bol ışığıyla taştığında, bedenlerine fevkalade bir ışık bereketi sirayet eder, nitekim Musa'nın yüzü öylesine parlamıştı ki, çehresinin parlaklığı sebebiyle İsrailoğulları ona bakamamıştı, nitekim Sokrates'in tecellisinde ışık cihetiyle Güneş'in nur saçan tekerlerini bastırdığını okuruz, Zerdüşt de aynı şekilde başkalaşım geçirmiş ve bedeni yukarı çekilmiştir.
Aynı şekilde İlyas ve Hanok da bir nevi ateşten araba ile semaya yükselmiştir, Pavlus da üçüncü kat semaya ragbetle ragzolunmuştur, nitekim dünya hükmünden sonra bedenlerimiz de Yüceltilmiş tesmiye edilecek ve benzer surette semaya çekilecektir, bu vesileyle söyleyebiliriz ki Güneş ve Ay misali parlayacaklardır, bunun kabil olduğunu ve vaktinde vuku bulduğunu Mağribi İbn Gebrol, İbn Sina, İstanköylü Hipokrat ve tüm Keldani mektebi ikrar ve teyit eder. Dahası tarihlerde nakledilir ki, Büyük İskender Hindistan'da kuşatılıp büyük bir tehlikeye düştüğünde zihnen öyle bir galebe ile alevlenmiştir ki, barbarlara ışık saçıyor gibi görünmüştür, Theodoricus'un pederinin de bütün bedeni boyunca ateş kıvılcımları saçtığı rivayet edilir, bilge bir zat da kendisi hakkında aynı şeyi nakletmiş, yer yer çıtırtılarla kıvılcımlı alevlerin parladığını söylemiştir, ruhun bu kudreti yalnızca insanlarda değil, vaktiyle Tiberius'un ağzından alevler saçtığı görülen atında olduğu gibi bazen hayvanlarda dahi müşahede edilir. Fakat akıl, inayet dahilinde kaderin fevkindedir, binaenaleyh ne semavi ecramın tesirlerinden ne de tabii şeylerin keyfiyetlerinden müteessir olur, bu sebeple onu yalnızca Din şifaya kavuşturabilir, lakin
Ruhun duyumsallığı kaderin içindedir, doğanın üzerindedir; bu hal, beden ile ruhun bir nevi düğümüdür ve kaderin altında, bedenin fevkindedir, bundan ötürü semavi cisimlerin tesirleriyle başkalaşır, tabii ve cismani şeylerin keyfiyetlerinden müteessir olur, nitekim ben ruhun duyumsallığı derken, bedenin o diriltici ve ıslah edici kudretini, duyuların menşeini kastediyorum, ruhun kendisi bu bedende duyusal kudretlerini izhar eder ve cismani şeyleri beden vasıtasıyla idrak eder, bedeni mekânsal olarak hareket ettirir, onu kendi makamında idare eder ve onu bir beden içinde besler. Bu duyumsallıkta en mühim iki kudret galebe çalar, biri fantezi, tahayyül yahut tefekkür melekesi diye tesmiye olunur ki, ruhun infiallerini ele aldığımız yerde bu melekenin kudretinden evvelce bahsetmiştik, diğeri ise doğa duyusu olarak adlandırılır ki, büyü bahsini açtığımız yerde bundan da söz etmiştik. İnsan binaenaleyh bedeninin tabiatı hasebiyle kaderin tahtındadır, insanın ruhu, duyumsallık vasıtasıyla doğayı Kader içinde harekete geçirir, fakat akıl vasıtasıyla kaderin fevkindedir, inayet nizamı içindedir, yine de us kendi ihtiyarınde serbesttir, bu sebeple ruh, us marifetiyle akla uruc eder ve orada ilahi nur ile dolar, bazen de duyumsallığa nüzul eder, semavi cisimlerin tesirleriyle ve tabii şeylerin keyfiyetleriyle müteessir kılınır, tutkularla ve duyulur nesnelerle karşılaşmak suretiyle dikkati dağılır, bazen ruh bütünüyle usa rücu eder, gerek istidlal yoluyla gerekse bizzat kendini temaşa ederek diğer şeyleri taharri eyler, zira Peripatetiklerin bilkuvve akıl dedikleri usun bu cüzünün, hayallerine iltifat etmeksizin serbestçe akıl yürütebilecek ve işleyebilecek mertebeye ulaştırılması mümkündür, zira bu usun hâkimiyeti öyle büyüktür ki, akla, duyumsallığa, doğaya yahut bedene her ne vakit bir şey arız olsa, us bizzat ona yönelmedikçe o şey ruha nüfuz edemez, bu suretle ruh, mütefekkir us onu evvelemirde kavramadıkça, ne gördüğünü ne işittiğini ne de hissettiğini fark eder, ne de harici duyulardan bir eza çeker, lakin us, başka bir şeyin peşinde hırsla koştuğunda değil, ancak fariğ olduğu vakit idrak eder, nitekim başka bir şeyi pek ziyade derin düşündüklerinde karşılaştıkları kimselere dikkat etmeyenlerde bunu bariz surette müşahede ederiz. İmdi biliniz ki ne ulvi tesirler ne de tabii meyiller...
ve tiranın yüzüne tükürdü.
Ruhların Derecelerine ve Onların Fenasına Yahut Ölümsüzlüğüne Dair
Akıl, Tanrı'dan yahut makul âlemden geldiği cihetle ölümsüz ve ebedidir, lakin us, felekten neşet eden semavi menşeinin bereketiyle uzun ömürlüdür, duyusal olan ise maddenin bağrından çıktığı ve ay-altı tabiata tabi olduğu için yok oluşa ve fesada maruzdur, bu sebeple ruh aklı hasebiyle ölümsüzdür, usu hasebiyle semavi nakil vasıtası içinde uzun ömürlüdür, fakat yeni bedeninin devranında iade olunmadıkça çözünmeye mahkûmdur, binaenaleyh ölümsüz bir akılla birleşmedikçe ölümsüz değildir, nitekim ruhun duyumsallığı yahut duyusal veya hayvani ruh, cismani bir maddenin bağrından husule geldiği için, bedenin çözülmesiyle birlikte onunla beraber helak olur yahut onun gölgesi, çözülen bedeninin buharları içinde uzun süre baki kalmaz, daha yüce bir kudretle birleşmedikçe ölümsüzlükten hiçbir nasip alamaz, bundan ötürü akılla birleşmiş ruha düşmeyen, sebat eden ruh denir, fakat Hermes'in buyurduğu gibi, Tanrı aklı sanki ruhların bir mükâfatı ve ödülü imişçesine vazetmeyi murat ettiğinden, bütün insanlar bu akla nail olamazlar, onu ihmal edenler ise akıldan mahrum kalıp cismani duyularla lekelenerek gayrinatık mahluklara benzerler ve onlarla aynı helake duçar edilirler, nitekim Vaiz şöyle der, insanın ve hayvanların helaki birdir, ikisinin de ahvali müsavidir, insan nasıl ölürse onlar da öyle ölür, evet, hepsinin nefesi birdir, öyle ki insanın hayvana bir üstünlüğü yoktur, buraya kadar onun sözleridir. Bu sebepten ötürü pek çok ilahiyatçı, bu nevi insanların ruhlarının bedenlerini terk ettikten sonra hiçbir bekasının olmadığını, sadece bütün insanların ihya edileceği gün vuku bulacak kıyamet ümidine malik bulunduklarını düşünür. Augustinus, bunun ruhların bedenleriyle birlikte yok olduğunu ve ceza gününde onlarla beraber yeniden dirileceğini iddia eden Arapların bidati olduğunu nakleder, binaenaleyh ilahi lütuf ile teyit edilerek bir akıl elde etmiş olan kimseler, Hermes'in dediği gibi, yeryüzünde, denizde ve göklerde bulunan her şeyi ve şayet göğün fevkinde bunlardan maada bir şey varsa onu da fehimleriyle ihata etmiş olarak, hatta bizzat hayrın kendisini temaşa ederek amellerinin nispetince ölümsüz kılınırlar, lakin ilahi idraki elde edemeyip de onun sadece muayyen bir akli idrakine malik olarak vasat bir ömür sürmüş olanların ruhları bedenlerinden ayrıldığında, duyusal kudretlerle müteessir kılındıkları ve muayyen bir fiil nevinde meşgul edildikleri bazı gizli menzillere sevk olunurlar, tahayyül vasıtasıyla, gazabi ve şehevi kuvvetleriyle ya hadsiz bir sürura gark olurlar yahut kederle feryat ederler. Ruh ve can üzerine kaleme aldığı eserinde Aziz Augustinus dahi bu reydedir, Hintlilerin, Farsların, Mısırlıların ve Kildanilerin hakimleri, bu ruhun bedeninden çok daha uzun süre hayatta kaldığını, lakin tenasüh haricinde büsbütün ölümsüz kılınmadığını rivayet etmişlerdir. Fakat bizim ilahiyatçılarımız bu hususlarda çok daha farklı felsefe yaparlar, şöyle ki bütün ruhların müşterek bir menşei ve mebdei bulunsa da, bunlar Yaratan tarafından sadece arizi değil, aynı zamanda zatlarında mündemiç, bizzat cevherlerine dayanan muhtelif derecelerle tefrik edilmişlerdir, ruhlar bunlarla, kendilerine has olan vasıf marifetiyle birbirinden temeyyüz eder, ki John Scotus da bu reydedir.
böyle kabul eder ve Parisli İlahiyatçılar da maddelerinde bu yönde hüküm vermişlerdir, Nitekim hikmet sahibi şöyle der, Ben fıtratı temiz bir çocuktum ve iyi bir ruha nail oldum, yani pek çoklarından daha iyi bir ruha, ve ruhların bu eşitsizliğine göre herkes kendi mertebesinde kendi vazifesine muktedirdir, ki bu mevhibe İncil’de okuduğumuz üzere Tanrı tarafından karşılıksız bağışlanmıştır, zira O birine beş Talant, bir başkasına iki, bir diğerine ise bir Talant vermiş, herkese kendi faziletine göre taksim etmiştir; ve Resul der ki, O kimilerini resul, kimilerini nebi, kimilerini müjdeci ve muallim kılmıştır, mukaddeslerin hizmet işinde kemale ermeleri ve Mesih’in bedeninin inşası için, zira (der Origenes) yeryüzünde paylaştırılan şeylerin tevdi edildiği birtakım görünmez kemalat vardır ki bunlarda azımsanmayacak bir tefavüt bulunur, nitekim insanlarda da bu tefavüt aranır, bu sebeple kimi hikmet ve haysiyetin en yüce mertebesine erişir, kimi hayvanlardan pek az farklıdır ve hayvanları otlatırken kendisi de yarı hayvana döner, bir başkası faziletler ve zenginlik içinde yüzer, bir diğeri ise pek az şeye sahiptir yahut hiçbir şeyi yoktur ve ekseriya elindeki o azıcık şey dahi kendisinden alınıp çok olana verilir, işte mevhibelerin tevziatındaki ilahi adalet budur, ta ki her bir alıcının faziletine tekabül etsin ve onlara amellerine göre mükafatlar verilsin, mevhibeler arasındaki nispet ve liyakatler arasındaki nispet ne ise, mükafatlar arasındaki nispet de aynı olsun, hülasa bilmeliyiz ki her necip ruhun dört veçheli bir ameli vardır, Birincisi ilahi olanıdır, tanrısallık (thearkhia) hassasının Sureti vasıtasıyla, ikincisi aklî olanıdır, akıllar ile iştirak sureti vasıtasıyla, üçüncüsü mantıkî olanıdır, kendi zatî cevherinin kemalatı vasıtasıyla, dördüncüsü hayvanî yahut tabiî olanıdır, bedenle ve bu süfli şeylerle ünsiyet vasıtasıyla, Öyle ki bütün bu âlemde, insanın ruhunun, Büyücülerin düşmeyen ve sebat eden ruh dedikleri kendi uluhiyet Sureti ile birleştiğinde, haricî hiçbir yardım olmaksızın kendi kudretiyle başaramayacağı kadar hayranlık verici, fevkalade ve mucizevi hiçbir amel yoktur, binaenaleyh bütün Büyüsel kudretin sureti, insanın düşmeyen ve sebat eden ruhundandır.
[okunamadı], rahiplerin yahut başkalarının kendisiyle kendinden geçtiği, şeylerin sebeplerini temyiz ettiği ve gelecekteki şeyleri önceden gördüğü haldir, yani Kehanetler ve Ruhlar Tanrılardan yahut Demonlardan onların üzerine indiğinde ve onlar vasıtasıyla tebliğ edildiğinde vuku bulur, ki Platoncular bu inişleri ulvi ruhların bizim ruhlarımıza nüzul etmesi diye tesmiye ederler, Mercurius ise bunlara Demonların duyumları ve Demonların ruhları der. Eskiler bu tür Demonlara Euricleae ve Pythone adını verirlerdi, ki onlar,
Musalardan Gelen İlk Tür Vecd Hali Üzerine
Vecd hali, Tanrılardan yahut Demonlardan gelen ruhani bir aydınlanmadır. Nitekim Ovidius’un şu beyti bundandır,
Tanrı içimizdedir, Tanrı’nın tahtının temasları, O ruh yukarıdan aşağıya indi.
Platon bunu tecrit ve rabt ile tarif eder, zira o, cismani duyuların kendisiyle harekete geçtiği şeylerden tecerrüt eder ve hayvani insandan yabancılaşarak, kendi kudretiyle nüfuz edemeyeceği şeyleri kendisinden telakki ettiği bir uluhiyete raptolur, zira akıl hür ve serbest kaldığında, bedenin dizginleri çözülüp dar bir zindandan çıkar gibi çıktığında, azaların bağlarını aşar ve aşkınlık kazanır, hiçbir şey ona mani olmaksızın, kendi sevk-i tabiileriyle galeyana gelip ilahi bir ruhla harekete geçerek her şeyi idrak eder ve istikbali haber verir. Muhtelif uluhiyetlerden neşet eden dört tür ilahi vecd hali vardır, yani Musalardan, Dionysos’tan, Apollon’dan ve Venüs’ten. Musalardan neşet eden ilk vecd hali, aklı harekete geçirip ona itidal verir ve tabiî şeyler vasıtasıyla ulvi olanı süfli olana celbederek onu ilahileştirir. Musalar semavi feleklerin ruhlarıdır, bunlara göre ulvi olanın süfli olana doğru bir cezbini sağlayan muhtelif dereceler mevcuttur. Bunlardan Ay feleğine benzeyen süfli derece, nebatat kabilinden olan şeylere, yani bitkilere, ağaç meyvelerine, köklere ve Taşlar, Metaller, bunların bağları ve tılsımlı asıları gibi daha sert maddelerden olan şeylere tasarruf eder. Nitekim Selenites yani Aytaşı ile Misk kedisi taşının kehanete vesile olduğu söylenir, Mine çiçeği ile Theangelis otu da daha önce zikredildiği üzere gaipten haber vermeyi sağlar. Mercury (cıva) feleğine benzeyen ikinci derece, hayvanlardan neşet eden ve çeşitli tabiî şeylerin birbirine karışmasından mürekkep olan nesnelere, mesela Kadehlere ve Taamlara tasarruf eder, bu sebeple bir Köstebeğin yüreği, eğer henüz sıcak ve çarpıyorken yenirse, rivayet olunduğu üzere istikbaldeki hadiselerin önceden bildirilmesine medar olur. Haham Moses de Levililer üzerine şerhlerinde bildirir ki, insan suretinde, göbeğinin ortasından bir kordon çıkan, kabak gibi bu kordonla toprağa bağlı ve o kordonun uzandığı yere kadar etrafındaki bütün yeşilliği yiyip tüketen, nazarları yanıltıp bir kargı darbesiyle o kordonu kesilmedikçe yakalanamayan, kordonu kesildiğinde ise derhal ölen, [okunamadı] Yedua adlı bir hayvan vardır. İşte bu hayvanın kemikleri muayyen bir usulle ağzın üzerine konulduğunda, ağzına konulan kimse derhal bir vecd haline tutulur ve gaipten haber verir. Üçüncü derece Venüs feleğine tekabül eder, Bu mertebe latif tozlara, buhurlara, ıtrlara, merhemlere ve yukarıda zikrettiklerimizden mamul tütsülere tasarruf eder. Dördüncü derece Güneş feleğine aittir, bu mertebe seslere, kelimelere, nağmelere ve ahenkli sadalara tasarruf eder, ki bunların tatlı imtizacı vasıtasıyla akıldaki her türlü kederi defedip ona inşirah verir. Bundan ötürü Hermes, Pythagoras ve Platon kederli bir aklı teskin etmeyi, nağme ve ahenk ile ferahlatmayı tavsiye ederler. Nitekim Timotheus’un çıkardığı sadalarla Kral İskender’i bir vecd haline sevk ettiği rivayet edilir, Rahip Calamus da (Aurelius Augustinus şahittir) tiz bir ahenk vasıtasıyla kendi bedeninden dışarı, bir istiğrak ve cezbe haline kendi arzusuyla çıkmayı itiyat edinmişti, bunlardan da evvelce bahsetmiştik. Beşinci [NOT: Metindeki "first" ibaresi felekler sıralamasında sehven yazılmış olup bağlam gereği Mars'a tekabül eden beşinci derecedir] derece Mars’a tekabül eder, bu mertebe şiddetli tahayyüllere, aklın temayüllerine, aynı zamanda mefkurelerine ve hareketlerine tasarruf eder, ki bunların hepsinden evvelce söz edilmiştir.
Altıncı derece Jüpiter’e tekabül eder, bu derece aklın muhakemelerini, müzakereleri, istişareleri ve ahlaki arınmaları ihtiva eder, bunlardan yukarıda kısmen söz etmiştik ve ileride daha da bahsedeceğiz. Bu derece aynı zamanda hayranlık ve tazimleri de barındırır ki bunların uyandırdığı dehşetengiz hayret karşısında vehim ve akıl bazen öylesine dizginlenir ki, kendi fiillerinin tamamını aniden terk ederler, öyle ki zihnin kendisi hür kalarak yalnızca bir ilaha, ister herhangi bir Tanrı’ya [okunamadı], daha önce üzerinde müzakere ettiği hususlara maruz kalır. Nitekim Sibyllerin ve Pythia rahiplerinin Jüpiter ve Apollon mağaralarında kehanetler almaya alışkın olduklarını okuruz. Yedinci derece Satürn’e benzer, bu derece zihnin daha gizli idraklerini ve sükûnet dolu tefekkürlerini haizdir. Burada tefekkür derken, hikmetin temaşası karşısında hayranlıkla muallakta kalmış zihnin hür vukuftan söz ediyorum. Zira bilmeceler ve suretler vasıtasıyla yapılan akıl yürütmeler bir nevi spekülasyon yahut Jüpiter’e ait bir muhakemedir, tefekkür değildir. Sekizinci derece yıldızlı göğe benzer, bu derece semavi cisimlerin vaziyetini, hareketini, ışınlarını ve nurunu müşahede eder, ayrıca yukarıda zikrettiğimiz üzere, semavilerin kaidesine göre yapılmış suretleri, tılsımlı yüzükleri ve benzeri şeyleri ihtiva eder. Dokuzuncu derece primum mobile’ye, yani bizatihi evren gibi olan dokuzuncu feleğe tekabül eder, bu derece Sayılar, Şekiller, Karakterler gibi daha formel olan şeyleri haizdir ve göğün akıllarının gizli tesirlerini ve diğer sırları müşahede eder. Bunlar semavi tanrıların ve davet edilen ruhların suretlerini taşıdıklarından, onları kolayca cezbeder ve muayyen bir uygunluk mecburiyetiyle tazyik ederek bir araya gelmeye zorlar ve kolayca geri dönmesinler diye alıkoyar, nitekim bu hususu kâhinin sözlerinde okuruz [okunamadı].
Ve aynı kitaptaki bir başka yerde,
Çözün çelenkleri ayaklardan, temiz suyla Serpilsin onlar ve yeşil defne Çıkarılsın ellerden, her bir hat Ve Karakter silinsin büsbütün.
İkinci cinnet Dionysos’tan neşet eder, bu cinnet harici ve dâhili kefaretlerle, efsunlarla, gizemlerle, merasimlerle, ayinlerle, mabetlerle ve riayetlerle ruhu kendi en yüce cüzü olan zihne sevk eder ve onu tanrısal ruhların ikamet edebileceği, Tanrıların layık ve pak bir mabedi haline getirir. Ruh daha sonra hayatın refakatçisi olarak bu ruhlara malik olduğunda, onlar tarafından işaretler, alametler yahut tahminlerle değil, zihnin muayyen bir heyecanı ve hür hareketiyle saadet, hikmet ve kehanetlerle doldurulur. Nitekim Bacchus Boiotialılara, Epimenides Kos ahalisine ve Erythraialı Sibylla da Troyalılara böyle kehanette bulunmuştur.
Kimi zaman bu cinnet berrak bir rüya vasıtasıyla, kimi zaman da sarih bir sesle vuku bulur, nitekim Sokrates, öğütlerine gayretle itaat ettiği, sesini kulaklarıyla sıkça işittiği ve sureti kendisine defalarca görünen Demon’u tarafından idare edilirdi. Birçok peygamberlik ruhu da arınmış olanların ruhlarına görünmeye ve onlara yoldaşlık etmeye alışkındı, bunun Mukaddes Kitap’ta İbrahim’de ve cariyesi Hacer’de, Yakub’da, Gideon’da, İlyas’ta, Tobias’ta, Daniel’de ve daha nicelerinde pek çok misali mevcuttur. Nitekim Âdem Melek Raziel ile ünsiyet kurmuştu. Nuh’un oğlu Sam Zaphiel ile, İbrahim Zadkiel ile, İshak ve Yakub Peliel ile, Yusuf, Yeşu ve Daniel Cebrail ile, Musa Metatron ile, İlyas Maltiel ile, genç Tobias İsrafil ile, Davud Cerniel ile, Manoah Phadael ile, Kenaz Ceriel ile, Hezekiel Hasmael ile, Ezra Uriel ile, Süleyman Mikail ile ünsiyet halindeydi. Kimi zaman Ruhlar, ruhların kudretiyle gerek hayvanların gerekse insanların uzvi bedenlerine girip onları zapt ederler ve bu bedenlerin ruhlarını bir kaide ittihaz ederek uzvi aletler vasıtasıyla sesler çıkarırlar, nitekim bu hal Balam’ın Eşeği’nde ve üzerine Rabbin ruhu inip kehanette bulunan Saul’de açıkça görülür. Bunlar hakkında Apollon, Porphyrios’taki cevaplarında şöyle buyurur,
Apollon’dan Neşet Eden Üçüncü Nevi Cinnet Hakkında
Üçüncü nevi cinnet Apollon’dan, yani âlemin zihninden neşet eder. Bu cinnet birtakım mukaddes sırlar, adaklar, kurbanlar, tazimler, davetler ve kimi mukaddes sanatlar yahut tanrılarının ruhlarının fazilet aşıladığı muayyen gizli terkipler vasıtasıyla, ruhu tanrısallık (thearkhia) ve Demon’larla birleştirerek zihnin fevkine yükseltir, nitekim takındıklarında derhal kehanette bulundukları Efod hakkında da böyle okuruz. Yine Senato kitaplarında, Eleazar baplarında okuruz ki, Haham İsrail üzerlerine muayyen ilahi ve meleksi isimler yazılmış ve böylece takdis edilmiş kimi çörekler yapmıştı; bunları iman, ümit ve muhabbetle yiyenler derhal bir kehanet ruhuyla coşarlardı. Aynı yerde, Yohabad oğlu Haham Yoheza’nın büsbütün ümmi olan Eleazar adındaki kaba bir köylüyü bu usulle aydınlattığını, adamın ani bir parlaklıkla kuşatılarak hikmet ehlinin meclisine Şeriat’ın öyle yüce sırlarını beklenmedik şekilde vaaz ettiğini ve yanındaki herkesi hayretler içinde bıraktığını okuruz. Mısırlı Heraiskos adında bir zatın da öyle ilahi bir tabiatla mücehhez olduğu rivayet edilir ki, içinde herhangi bir tanrısallık bulunan suretleri görür görmez derhal harekete geçerdi.
...bir tür ilahi çılgınlıkla dolup taşar. Kutsal metinlerde de okuruz ki Saul peygamberlerin arasına girdiğinde Rabbin ruhu onun üzerine gelmiş ve o da kehanette bulunmuştur, peygamberler meclisinden ayrıldığında ise kehanette bulunmayı bırakmıştır. Saul’un Davud’u yakalamak için gönderdiği muhafızların başına da aynı şey gelmiştir, onlar da peygamberler topluluğunu ve aralarında duran Samuel’i gördüklerinde üzerlerine Rabbin ruhu inmiş ve onlar da kehanette bulunmuşlardır. İlahi bir çılgınlığa tutulmuş peygamberlerdeki ilahi ışığın taşması ekseriya öylesine büyüktür ki, onların yakınında bulunanları da sarar ve onları aynı çılgınlık ruhuna sevk eder. Bu sebeple cahil bir kimsenin birdenbire bilge kılınması ve keza bilge bir kimsenin cahilleşmesi akıl almaz bir şey değildir, zira arı bir zihni terbiye etmenin, bezemenin ve aydınlatmanın (pek az kişi tarafından bilinen) muayyen bir sanatı vardır, öyle ki o zihin cehaletin karanlığından derhal kurtarılıp hikmetin ışığına çıkarılabilir, aksine, kirli ve imansız zihinlere sahip olanları, halihazırda âlim ve bilge olsalar dahi, belirli gizli sırlar vasıtasıyla yeniden cahil kılmanın bir yolu da mevcuttur. İnsanın zihni, bilhassa saf ve arı olanı (Apuleius’un şehadetiyle), bazı mukaddes ve esrarlı teskin ve yatıştırmalarla öyle bir uykuya daldırılıp hayrete düşürülebilir ki, halihazırdaki şeyleri büsbütün unutarak kendi ilahi tabiatına kavuşabilir, böylece ilahi ışıkla aydınlanıp ilahi bir çılgınlıkla ilham bularak gelecek şeyleri önceden haber verebilir ve bununla birlikte bazı harikulade tesirlerin erdemine nail olabilir. Nitekim İamblikhos der ki, peygamberlere tanrısallık (thearkhia) ilham edildiğinde hiçbir şeyden korkmazlar, zira geçit vermez yollardan geçerler, hiçbir zarar görmeksizin ateşin içine taşınırlar ve nehirleri aşarlar. Nitekim Apollon veya Trophonios mağaraları, üç ayaklı sehpalar, inler, pınarlar, göller ve benzeri yerlerin tanrılara bu suretle vakfedildiğini yahut rahiplerin oradan kehanet ruhunu çekebilmeleri için mezkûr gizemle tesis edildiğini okuruz, Porphyrios’taki İamblikhos’un aktardığı üzere, Delfi’deki kâhine tanrıyı iki yolla kabul etmeye alışıktı, ya latif bir ruh ve ateş vasıtasıyla,
Ki bu ateş mağaranın ağzından bir yerlerden dışarı fışkırırdı, burada kâhine bir tanrıya vakfedilmiş tunçtan üç ayaklı sehpa üzerinde otururken ilahi ilhama mazhar olur ve kehanetler fısıldardı, yahut mağaradan uçup çıkan büyük bir ateş bu kadın kâhini çevreler, bir tanrıyla dolarak kehanette bulunması için onu harekete geçirirdi, kutsanmış tahtında otururken nail olduğu bu ilhamla derhal kehanetler savururdu. Bundan maada Brankhidai’de [NOT: Didima’daki Apollon kâhinliği kastedilmektedir] bir ağaç kütüğü üzerinde oturan ve elinde bir tanrı tarafından verilmiş bir asa tutan, yahut ayaklarını ve kimi zaman elbisesinin eteğini sularda yıkayan ya da sulardan ateş buharını çeken bir kadın kâhin vardı. Bütün bunlar vasıtasıyla ilahi bir ihtişamla dolar ve pek çok kehaneti açığa vururdu. Trakya diyarında da Bacchus’a vakfedilmiş muayyen bir geçit bulunduğunu, kehanetlerin ve gaipten haberlerin buradan verildiğini okuruz, nitekim bu tapınakların rahipleri bolca şarap içtikten sonra garip işler yaparlardı. İlahi hakikatleri dile getirme kudreti bahşedilmiş Klaros Apollon’unun tapınağının bulunduğu Klaroslularda da, çokça şarap içtikten sonra tuhaf işler görürlerdi. Ceres tapınağının önünde kurulmuş, Patrai Ahayası’na ait kehanette bulunan bir pınar da vardı, burada hastaların akıbetini sual edenler küçük bir ipe bağlı bir camı yavaş yavaş suyun yüzeyine indirirlerdi, belirli yakarışlar ve buhurlar yapıldıktan sonra meselenin neticesi camda belirirdi. Lakonia’nın bir şehri olan Epidauros’tan pek uzak olmayan bir yerde, İno suyu tesmiye edilen derin bir çukur vardı, içine arpa çörekleri atılır ve cevaplar alınırdı, şayet sular içine atılanı sessizce tutarsa talihli, yok eğer sanki onları hor görürmüşçesine geri fırlatırsa bahtsız sayılırdı. Benzer şeyleri Etna mağaralarının da yaptığı söylenir, içine atılan para yahut kurbanların alıkonması veya geri püskürtülmesi hayra yahut şerre delalet ederdi. Benzer hususları Dio da Roma Tarihi’nde, Nymphaium adını verdikleri bir mevkide nakleder, buradaki alevlerin içine akgünlük atıldığında, bilhassa ölüm ve evliliklere dair bilinmek istenen her hususta kehanetler alınırdı.
Aristoteles’in Sicilya’daki Palikoi pınarına dair naklettiği şey de pek harikuladedir, öyle ki ant içenler bunu levhalara yazar ve pınara atarlardı. Şayet yazılanlar doğruysa levhalar yüzer, yalansa batardı, derken aniden fışkıran bir ateş yalan yere yemin edeni yakıp küle çevirirdi. Dodona şehrinde de bir meşe ağacı vardı ki, bir cevap almak için içeri girildiğinde derhal hareketlenir ve ses çıkarırdı, ayrıca elinde asa tutan ve bir çanağa vuran bir heykel mevcuttu, böylece çanak ölçülü vuruşlarla cevap verirdi. Augustinus’un Paulinus’a yazdığı mektupta da buna rastlanır.
Dördüncü tür çılgınlık ise Venüs’ten neşet eder, hararetli bir aşk vasıtasıyla zihni Tanrı’ya döndürür ve dönüştürür, onu adeta Tanrı’nın hakiki bir sureti kabilinden bütünüyle Tanrı’ya benzer kılar, nitekim Hermes şöyle der, Ey Asklepios, insan büyük bir mucizedir, hürmet ve tazim edilecek bir canlıdır, zira Tanrı’nın tabiatına geçer ve böylelikle Tanrı olur, cinlerin doğuşunu bilir ve kendisinin de onlarla aynı menşeden geldiğinin farkındadır, kendi içindeki insani tabiatın cüzünü hakir görerek diğerinin tanrısallığına mutlak bir güven besler. Binaenaleyh ruh dönüştürülüp Tanrı’ya benzer kılındığında Tanrı tarafından öyle şekillendirilir ki, bütün aklın fevkinde, tanrısallığın (thearkhia) muayyen bir cevheri rabıtasıyla her şeyi bilir, bu sebeple Orpheus aşkı gözsüz olarak tasvir eder, zira o aklın ötesindedir. İmdi, aşk vasıtasıyla Tanrı’ya dönüştürülen ve akli feleğin üzerine yüceltilen ruh, kemalatı sayesinde kehanet ruhunu elde etmesinin yanı sıra, bazen mucizeler de meydana getirir,
...harika ve dünyanın tabiatının yapabileceğinden daha ulu şeylerdir ki bu işlere mucize denir. Zira gök, sureti, nuru ve harareti vasıtasıyla, ateşin kudretinin kendi tabii niteliğiyle yapamadığı şeyleri nasıl meydana getirirse (ki bu simyada tecrübe ile ziyadesiyle bilinir), Tanrı da kendi sureti ve nuru vasıtasıyla, dünyanın kendi doğuştan gelen erdemiyle yapamadığı şeyleri öylece vücuda getirir. İmdi, Tanrı'nın sureti insandır, en azından Venüs'ten neşet eden bir cuşiş ile Tanrı'ya benzer kılınan, yalnızca zihinle yaşayan ve Tanrı'yı kendi içine kabul eden bir insandır. Yine de İbrani alimlerine ve Kabalistlere göre insan ruhu, Tanrı'nın nuru olarak ve sebeplerin sebebi, ilk örnek ve Tanrı'nın tözü olan Kelam'ın suretinde yaratılmış, mührü ebedi Kelam olan bir hatemle şekillendirilmiş olarak tarif edilir. Bunu mülahaza eden Hermes Trismegistus, böyle bir insanın semada bulunanlardan daha mümtaz, yahut en azından onlara denk olduğunu söyler.
Vecd, İstiğrak ve Sara veya Baygınlığa Tutulanlarda Zahir Olan Kehanetler Üzerine
Vecd hali, ruha Tanrı'dan gelen bir tecrit, bir yabancılaşma ve bir aydınlanmadır ki onun vasıtasıyla Tanrı, yukarıdan cehenneme düşmüş olan ruhu, cehennemden semaya tekrar geri çeker. Bunun bizdeki sebebi, ulvi şeylerin daimi tefekkürüdür, bu tefekkür zihnin en derin gayretiyle ruhu cisimsiz hikmete bağladığı nispette, şiddetli çalkantılarıyla onu cismani şeylerden ve bedenden o denli geri çeker ve (Platon'un dediği gibi) bazen öyle bir tarzda tecelli eder ki ruh adeta bedenden dışarı uçar ve sanki çözülmüş gibi görünür, nitekim Aurelius Augustinus Calamia'lı bir rahip hakkında şöyle rivayet eder, [okunamadı] nefessiz kalmış bir ölü gibiydi, ateşle yakıldığında ve yaralandığında bunu hissetmezdi, binaenaleyh ruhun hakimiyeti pek büyüktür, zira kendi tabiatına kavuştuğunda ve duyuların cezbesiyle ezilmediğinde, kendi kudretiyle ansızın yükselir, yalnızca bedende kalmakla yetinmeyip bazen bağlarından dahi boşanarak bedenin dışına, semavatın fevkindeki menzillere doğru uçar, orada artık Tanrı'ya pek yakın ve O'na pek benzer olup ilahi şeylerin kabul mahalli haline geldiğinde, ilahi Nur ve gaybi hitaplarla dolar. Bu sebepten Zerdüşt şöyle der, nura bizzat ve Ruhunun sana oradan gönderildiği, ziyadesiyle akılla teçhiz edilmiş Peder'in şualarına doğru yükselmelisin, Trismegistus der ki, feleklerin fevkine yükselmen ve ruhlar korosundan (hiyerarşisinden) uzak durman elzemdir, Pisagor ise der ki, şayet bedeni terk ederek o geniş semalara geçersen, ölümsüz bir tanrı olursun. Böylece Hermes, Sokrates, Ksenokrates, Platon, Plotinus, Herakleitos, Pisagor ve Zerdüşt'ün kendilerini cezb ile dünyadan tecrit etmeyi ve bu suretle pek çok şeyin ilmini öğrenmeyi adet edindiklerini okuruz, keza Herodotos'ta Prokonnesos'ta harikulade ilim sahibi, Aristeas [NOT: Metindeki Athens ifadesi Aristeas olmalıdır] adında bir filozofun var olduğunu, ruhunun bazen bedenden çıktığını ve pek uzak yerleri ziyaret ettikten sonra daha da âlimleşmiş olarak yeniden bedene avdet ettiğini okuruz, Plinius da aynı minvalde, Hermotimus Clazomenius'un ruhunun bedenini terk ederek gurbette dolaşmayı ve gayet uzak şeylerin hakiki haberlerini getirmeyi adet edindiğini nakleder, bugün dahi Norveç ve Lapland'da kendilerini tam üç gün boyunca bedenlerinden tecrit edebilen ve geri döndüklerinde uzaktaki birçok şeyi haber veren pek çok kimse vardır, bu esnada üzerlerine hiçbir canlı mahlukatın gelmemesi ve onlara dokunmaması için muhafaza edilmeleri icap eder, aksi halde bedenlerine geri dönemeyeceklerini rivayet ederler. Binaenaleyh bilmeliyiz ki (Mısırlıların akidesine göre), mademki ruh bir nevi ruhani nurdur, bedenden çözüldüğünde, her mekanı ve zamanı öyle bir tarzda ihata eder ki bu hal, bir fenerin içine hapsedilmiş, fener açıldığında her yere yayılan ve hiçbir yerde eksilmeyen bir nur gibidir, zira o her yerdedir ve kesintisizdir, Çiçero da Kehanet Üzerine adlı kitabında şöyle der, insan ruhu ancak bedenle münasebeti pek az kaldığında yahut hiç kalmadığında layıkıyla gaipten haber verir, binaenaleyh tefekkür kemalatının en yüce mertebesi olan bu hale eriştiğinde, yaratılmış bütün suretlerden soyutlanır ve sonradan edinilmiş suretlerle değil, İdeaların temaşasıyla idrak eder ve her şeyi İdeaların nuruyla bilir, Platon bu nurdan bu hayatta pek az insanın pay aldığını, lakin tanrıların katında herkesin nasiplendiğini söyler, keza baygınlık ve sara illetinden muzdarip olanlar da bir bakıma bu cezbe halini taklit ederler ve bu hastalıklarda bazen tıpkı bir istiğrak halindeymişçesine peygamberane sözler söylerler ki bu nevi kehanette Herakles'in ve pek çok Arabın ziyadesiyle mahir olduğunu okuruz, tabii tahminler ile tabiatüstü kehanetlerin (tanrısallık neşidelerinin) sınırları arasında berzah olan bir takım gaip bildirme usulleri de vardır, bunlar aşırı sevgi, keder gibi ifrat derecesindeki bir histen, yahut sık vuku bulan dövüşler esnasında veya ölüm sekeratında geleceği haber verirler, tıpkı Statius'un naklettiği Akhilleus'un validesinde olduğu gibi.
Zira zihinlerimizde her şeye muktedir, vazıh bir kudret mevcuttur, lakin bedenin karanlığı ve fanilik sebebiyle perdelenmiş ve engellenmiştir, ölümden sonra ise ölümsüzlüğü elde edip bedenden azade kılındığında tam ve kamil bir bilgiye erişir. Buradan hareketle anlaşılır ki, eceli yaklaşmış ve ihtiyarlıkla zayıf düşmüş olanlarda bazen alışılmadık bir aydınlık hasıl olur, zira ruh duyular tarafından daha az engellendiğinden gayet keskin bir idrake malik olur, artık bağlarından bir nebze çözüldüğü için bütünüyle bedene tabi olmaz ve gitmek üzere olduğu menzile adeta daha yakın bulunduğundan, sekerat hallerine karışarak kendisine o esnada sunulan vahiyleri kolaylıkla idrak eder, nitekim Ambrosius diriliş inancı üzerine yazdığı kitabında der ki, azade kalındığında...
havadaki harekette, "nereye gittiğini ve nereden geldiğini bilmez", yine de onun bedenden sonra da varlığını sürdürdüğünü, duyularının zincirlerinden kurtulup serbest kaldığında, bedendeyken daha önce görmediği şeyleri serbestçe idrak ettiğini biliriz, bunu da uyuyanların misalinden anlayabiliriz, zihinleri dinginleşip bedenleri adeta gömülmüşçesine dururken kendilerini daha yüce şeylere yükseltirler, bedene gaybın, hatta semavi şeylerin rüyetlerini bildirirler.
Şimdi rüya diye, ya hayal ve akıl ruhunun bir araya gelip birleşmesinden, ya ruhlarımızın üzerindeki Fail Aklın aydınlatmasından, yahut dingin ve arınmış bir zihinde bir ilahi kudretin hakiki ifşasından neşet eden şeye deriz, zira bunun vasıtasıyla ruhumuz hakiki kehanetleri (oraculum) kabul eder ve bize bolca gayb haberleri bahşeder, zira rüyalarda hem sual sorar, hem de okumayı ve bunların künhüne varmayı öğrenir görünürüz, ayrıca pek çok şüpheli mesele, nice tedbirler, bilinmeyen, arzu dahi edilmeyen ve zihnimizin asla teşebbüs etmediği nice şeyler Rüyalarda bize ayan olur, bilinmeyen mekânların suretleri tezahür eder, hem dirilerin hem de ölülerin İmgeleri ile geleceğe dair hadiseler önceden haber verilir, ayrıca herhangi bir vakitte vuku bulmuş olup da şayiadan öğrenmediğimiz şeyler ifşa edilir, bu rüyalar, birinci kitapta bahsettiğimiz ve önceden bilmeye değil de kehanete (divinatio) ait olanlar gibi herhangi bir tabir sanatına muhtaç değildir, ekseriyetle vaki olur ki bu rüyaları görenler onları anlamazlar, zira (Arap filozofu [okunamadı] dediği gibi) rüya görmek nasıl muhayyilenin kuvvetinden ileri gelirse, onları anlamak da idrak kuvvetinden ileri gelir, bu sebeple nefsin fazlaca meşgalesiyle boğulmuş olan aklı derin bir uykuda bulunan yahut hayali veya fantaztik ruhu pek donuk ve cilasız olan kimse, üstün akıldan süzülen suretleri (species) ve temsilleri kabul edemez ve kabul ettiğinde de muhafaza edemez, bu kimse rüyalar vasıtasıyla kehanette bulunmaya asla layık değildir. Binaenaleyh, hakiki rüyaları almak isteyen kimsenin saf, dingin ve huzuru kaçmamış bir hayal ruhunu muhafaza etmesi, onu zihnin ve idrakin bilgisine ve idaresine layık olacak veçhile tanzim etmesi icap eder, zira böyle bir ruh peygamberlik ve gaybı bilmeye gayet uygundur ve (Synesius'un dediği gibi) her şeyden dört bir yana yayılan bütün İmgelerin en berrak aynasıdır, öyleyse bedenimiz sıhhatte olduğunda, zihnimiz kederle bulanmadığında, et veya içkiyle uyuşmadığında, fakirlikle mahzun olmadığında, nefsani bir şehvet veya gazap illetiyle tahrik edilmeyip bilakis iffetle yatağa girip uykuya daldığımızda, saf ve ilahi ruhumuz bütün zararlı düşüncelerden azade kılındığından ve artık rüya ile serbest kaldığından, bu ilahi ruhla bir alet gibi donatılır, ilahi zihinden kendi içine fışkıran ve parıldayan o şuaları ve temsilleri kabul eder, adeta tanrısallaştıran (thearkhia) bir aynada olduğu gibi, aklın alelade tahkiki ve aklın yürütülüşü vasıtasıyla olduğundan çok daha kesin, berrak ve tesirli bir surette her şeyi müşahede eder, gece yalnızlığının sağladığı imkânla onların meclisine davet edilen ilahi kudret ruhu talim eder, uyandığında da onun bütün fiillerini yöneten o tanrısallık (thearkhia) kendisinden eksik olmayacaktır, binaenaleyh her kim dingin ve dindarca bir tefekkürle, fıtrata uygun mutedil ve ölçülü bir perhizle ruhunu saf tutarsa, bu vasıtayla ilahi ve her şeyi bilir hale gelmek üzere kendisini pekala hazırlamış olur, lakin bunun aksine, her kim bozuk bir hayal ruhuyla gevşeyip mecalsiz düşerse, açık ve vazıh rüyetler elde edemez, zira ilahi basiret zayıflığı sebebiyle karışık ve belirsizce hüküm verir, ayrıca şarap ve sarhoşlukla galebe çalındığında, ruhumuz muzır buharlarla bastırıldığından (tıpkı bulanık bir suyun muhtelif şekillerde görünmeye meyilli olması gibi) aldanır ve donuklaşır, bu sebepten ötürü Peygamber Amphiaraus (Philostratos'ta okuduğumuz üzere) Kehanetleri kabul etmek isteyenlere bir tam gün etten ve üç gün şaraptan imsak etmelerini emretmiştir, zira ruh şaraptan ve etten ari olmadıkça layıkıyla gaybı haber veremezdi, çünkü Tanrılar, ibadete müdavim olan ayık ve dindar zihinlere Kehanetler bahşetmeye alışıktır, nitekim
Gidersin büsbütün sükunla uyuyan ruhlara, Ve Tanrıların bilgisini ilham edersin onlara,
Bu sebeple kadimler arasında bir adet idi ki, Cevapları alacak olanlar, evvela birtakım mukaddes kefaretleri ve kurbanları yerine getirip ilahi ibadeti ikmal ettikten sonra, dindarca bir hürmetle kutsanmış bir odada yahut kurban edilen hayvanların postları üzerinde uzanırlardı, bu Merasimi Vergilius şu mısralarla zikreder,
Şüphelere cevap ararken, takdim edince rahip armağanları, Burada uzandı boğazlanan koyunların postları üstüne, Ve sessiz gecenin altında hazırlanır uykuya.
Ve postlarının, serilen yapağılarının üzerine uzanır,
Ve Lakedaimonluların reisleri (Cicero'nun dediği gibi) rüya görebilmek için Pasiphae Mabedi'nde uzanmayı adet edinmişlerdi. Aynı şey, hakiki rüyaların kendisinden gönderildiğine inanılan Asklepios'un Mabedi'nde de yapılırdı. Ve Asklepios'un oğlu Podaleirios'a danışan Kalabriyalılar, onun Kabri civarında kuzu postları içinde uyurlardı, zira böyle yaptıklarında bilmek istedikleri her şey rüyalarında kendilerine bildirilirdi, zira [okunamadı] için en mutat vakit gecedir, o vakit ki
...hisseler başıboş nesnelerden, gün ortası yanılgılarından ve nafile heveslerden arınır; ne zihne korku çarpar, ne düşünceler titrer ve zihin son derece dinginleşerek Tanrısallığa (thearkhia) sebatla bağlanır, zira (Rabbi Johanan'ın Senatörler Kitabı'nda söylediği gibi) dört tür hakiki rüya vardır, ilki uyku ile uyanıklık arasında hâsıl olan Matutine [sabah rüyası], ikincisi kişinin bir başkasına dair gördüğü, üçüncüsü tabiri gece rüyetinde bizzat rüyayı görene bildirilen, dördüncüsü ise Yusuf'un Firavun'a söylediği veçhile aynı rüya görene tekrarlanan rüyadır, "Rüyanın aynı meseleye dair ikinci kez görülmesi, onun tasdik edildiğine işarettir"; lakin en kesin rüya, kişinin yatağa girerken zihninde evirip çevirdiği, tefekkür ettiği şeylere dair olandır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ey Kral, yatağında yatarken bu şeylerin akıbetinin ne olacağını düşündün"; fakat başkalarının rüyalarını tabir edenin, her şeyin benzerliklerini tefrik ve tefhis edebileceği ve tüm kavimlerin Tanrı'dan ve O'nun meleklerinden aldıkları yasalara göre adetlerini bilebileceği bir bilgiye sahip olması zaruridir, bundan gayrı bilinmelidir ki, samanı olmayan buğday tanesi bulunmadığı gibi içinde bir nebze boşluk ve vehim barındırmayan rüya da neredeyse yoktur; bu hususu Patrik Yusuf'un rüyası dahi açıkça gösterir, nitekim babası Yakup bunu şöyle tabir etmiş ve demiştir, "Gördüğün bu rüya ne anlama gelir? Ben, anan ve kardeşlerin gelip senin önünde yere kapanıp secde mi edeceğiz?" Oysa kısa süre sonra vefat eden validesine dair bu netice tahakkuk etmemiştir. Mezkûr kitapta Rabbi Johanan da bunları söyler; ayrıca Rabbi Levi de hiçbir peygamberane rüyanın hükmünün yirmi iki yıldan fazla geciktirilemeyeceğini tasdik eder; nitekim Yusuf rüyayı on yedi yaşında görmüş, bu rüya otuz dokuz yaşında kemale ermiştir; binaenaleyh ilahi rüyalara nail olmak isteyen kimse, bedenen iyi hazırlanmalı, dimağı buharlardan, zihni kargaşadan arınmalı ve o gün akşam yemeğinden imtina etmeli, aklı bulandıracak nesneler içmemelidir; [okunamadı] efsunlanmış ve takdis edilmiş bir yerde, buhur yakılıp şakakları meshedildikten, parmaklarına rüya celbeden nesneler takıldıktan, başının altına göklerin tasviri konulduktan ve takdis edilmiş kâğıt üzerine duaları eda edildikten sonra yatağına girmeli, bilmeyi arzuladığı şey üzerine samimiyetle tefekkür etmelidir, böylece aklının hakiki tenviriyle en doğru ve şüphesiz rüyaları görecektir; bu kitaplarda bu meseleye dair dağınık halde aktardığımız şeyleri bir araya getirmeyi bilen her kimse, kehanet ve rüya ihsanına kolaylıkla erişecektir.
Kehanetlerin Kesin Kudretine Sahip Kuralar ve İşaretler Üzerine
Ayrıca, kehanetlerin ilahi kudretine malik ve adeta ilahi hükmün fihristleri mesabesinde olan birtakım Kuralar da vardır ki bunlar evvelce samimi niyazlarla aranmış ve kimi vakit bizzat Tanrı tarafından icrası emredilmiştir, nitekim Levililer kitabında Rabbe sunulacak keçi ile günah keçisi bahsinde ve Sayılar kitabında İsrail Sıbtlarının asaları hakkında böyle okunur. Gerek Musa gerekse Yuşa, Rabbin huzurunda kura çekerek, Tanrı'nın emri mucibince toprakları ve mülkleri İsrail sıbtları arasında taksim etmişlerdir. Mesih'in Havarileri, evvelinde dualar ederek, hain Yahuda'nın makamına kura ile Matthias'ı seçmişlerdir. Yunus Peygamber Tanrı'nın huzurundan kaçıp Tarşiş'e yelken açtığında, tehlikeli bir fırtına kopmuş, gemicilerin çektiği kura ile tehlikenin müsebbibi olduğu anlaşılmış ve denize atıldığında fırtına dinmiştir. Sezar, düşmanları tarafından esir alınan M. Valerius Procillus hakkında, derhal yakılması mı yoksa başka bir vakte mi tehir edilmesi gerektiği hususunda istişare edilirken, kurayla sağ salim kurtulduğunu nakleder. Vaktiyle Akhaia'nın bir kasabası olan Boura'da, bir satranç tahtası [NOT: fal için karelere bölünmüş kehanet levhası] üzerinde icra edilen bir Herakles kehanet ocağı vardı; bir şey danışmaya giden kimse, duasını ettikten sonra dört zar atar, kâhin de ne vuku bulacağını bu tahtada yazılı bulurdu, bu zarların hepsi kurban kemiklerinden yapılırdı. Şunu bilmek gerekir ki, kadimler her ehemmiyetsiz meselede kura çekmezlerdi, ancak bir zaruret hasıl olduğunda yahut hayırlı bir gaye için ve ancak büyük bir huşu, hürmet, kefaretler, oruç, taharet, dualar, tazarru, adaklar, kurbanlar, takdisler ve dinin bu kabil mukaddes sırlarıyla hareket ederlerdi. Zira bu mukaddes usullerin amelimizden evvel gelmesi âdettendi, bilhassa ilahi rızayı, hoşnutluğu ve ilahi ruhların mevcudiyetini celbetmek için, zira kura onların tasarrufuyla sevk edilir ve böylece aranan şeylere dair hakiki bir hüküm elde edebiliriz. İmdi, kura ile amel eden herkes bu işe zihni sükun içinde, kederden ve dağınıklıktan uzak, kuvvetli bir arzu, sarsılmaz bir basiret ve talep edeceği şeyi bilmeye dair sebatkâr bir niyetle girişmelidir. Dahası, Tanrı'ya ve semavilere karşı taharet, iffet ve kudsiyet vasıflarını kuşanarak, şüphesiz bir ümit, kavi bir iman ve mukaddes dualarla onlara yakarmalıdır ki ilahi ruhları kabule ve ilahi rızayı bilmeye liyakat kesbetsin; zira şayet ehil olursan, onlar sana kuraların faziletiyle en büyük sırları faş edeceklerdir ve sen hakiki bir Kâhin mertebesine erişip, sana sorulan geçmişe, hale ve geleceğe dair meselelerde hakikati söylemeye muktedir olacaksın. Burada kuralar hakkında zikrettiklerimiz, bütün tefrik işaretlerinin remizlerinde de gözetilmelidir, yani korkuyla lakin sarsılmaz bir intizar ile gaybı bilmek maksadıyla ruhlarımıza birtakım ameller tahsis ettiğimizde yahut İbrahim'in hemşehrisi Eliezer ile İsrail Hâkimi Gideon'un yaptığı rivayet edildiği üzere bir alamet talep ettiğimizde. Vaktiyle Akhaia şehri Pharai'nin pazar yerinin ortasında bir Merkür heykeli vardı, oraya bir kehanet işareti almaya giden kimse, buhur yakıp heykelin önüne konulan kandilleri tutuşturduktan ve heykelin sağ tarafına o memleketin sikkesini sunduktan sonra, soracağı her ne ise Heykelin sağ kulağına fısıldar ve derhal iki eliyle kulaklarını tıkayıp pazar yerinden hızla uzaklaşırdı, orayı geçer geçmez derhal...
[okunamadı] kulakları açıldığında, herhangi bir kimseden işiteceği ilk sesi kendisine verilmiş kesin bir kehanet olarak gözetmelidir.
Dolayısıyla bu tür kuralar cahillere tesadüfi yahut rastlantısal görünse ve içlerinde akıldan hiçbir pay bulunmadığı sanılsa da, bunlar Tanrı ve daha üstün erdemler tarafından belirli gayelerle tertip edilir, onları sevk ve idare edenin muradı haricine düşmezler. Şaul'un İsrail'e kral seçilmesinde çekilen kuranın onun üzerine rastlantısal ve tesadüfi düştüğü düşünülmemiş miydi? Oysa o, daha evvel Rab tarafından kral olarak tayin edilmiş ve Peygamber Samuel tarafından meshedilmişti. Onu kral tayin eden Tanrı, kurayı da onun üzerine düşecek surette tanzim etti. Bu hususlara dair söylenecekler bu kadardır.
Bölüm 53, Kehanetleri kabul edecek kimsenin kendini nasıl tanzim etmesi gerektiği üzerine
Her kim ruhun en yüce mertebesine erişmeyi arzulayarak kehanetleri karşılamaya varırsa, oraya iffetle ve takvayla donanmış, arı ve tertemiz gitmelidir, öyle ki ruhu hiçbir murdarlıkla lekelenmemiş ve tüm günahtan azade olsun. Zihnin sükunetine taalluk eden hususları layıkıyla tertip ve tanzim ederek, zihnini ve bedenini elinden geldiğince tüm marazlardan, tutkulardan ve demire yapışan pas misali ona yapışıp kalan akıl dışı hallerden arındırmalıdır, zira bu sayede daha hakiki ve daha tesirli kehanetler alabilecektir.
Zihnin ne gibi vesilelerle temizlendiğini ve tanrısal bir saflığa erdirildiğini ise Dinden ve hikmetten öğrenmek icap eder. Zira ne dinsiz hikmet ne de hikmetsiz Din makbuldür. Zira Süleyman'ın buyurduğu veçhile hikmet, ona sarılanlar için bir hayat ağacıdır. Lucretius da onun Tanrı'nın muradı yahut Tanrı'nın nefesi olduğunu söyler,
Pek meşhur Memmius, o Tanrı ki işte odur, Hayatın hükümdarı, hepimizin hikmet dediği aklı İlk bulan ve hüneriyle Hayatı dertlerin karanlığından ayıran, Azat eden, ışığa ve esenliğe kavuşturan.
O, bunu aynı zamanda tanrısal bir aydınlanma olarak telakki eder, nitekim Demokritos da bazı ilahi vecd halleriyle sarsılanlar müstesna hiçbir insanın bilge olamayacağını düşünür; tıpkı her şeyi Jüpiter'den öğrendiği rivayet edilen ve İda Dağı'nda Tanrı ile sık sık hasbihal eden o Giritli Minos gibi. Atinalılar da Eleusisli Melasagoras'ın [NOT: Metindeki "Melofagora", Eleusisli bilge Melasagoras'a atıftır] Nemfler tarafından eğitildiğini naklederler. Benzer şekilde okuruz ki, Hesiodos Boiotia'da bir çobanken ve sürüsünü Helikon Dağı yakınlarında otlatırken, kendisine Musalar tarafından bazı kamış kalemler verilmiş ve bunları alır almaz derhal bir şair oluvermiştir; böylesine ansızın bir şair haline gelmek beşerin harcı olmayıp, ilahi bir ilham iledir. Zira Tanrı mukaddes ruhlara nüzul ederek insanları peygamberler ve mucizeler icra edenler kılar; Platon ile Hermes'in (Mercurius) ve dahi Pisagorcu Xistus'un teyit ettiği gibi amelde ve kelamda kudretli eyler; Xistus böylesi bir insanın Tanrı'nın mabedi olduğunu ve Tanrı'nın onda misafir bulunduğunu söyler. İnsanı Tanrı'nın mabedi diye tesmiye eden ve bir başka yerde kendisinden bahisle, beni takviye edende her şeyi yapabilirim, diyen Havarimiz Pavlus da buna muvafakat eder; zira O bizim kudretimizdir, O olmaksızın kendi ifadesiyle hiçbir şey yapamayız. Aristoteles de Meteoroloji ve Etik eserlerinde bunu ikrar ederek ister tabii ister ahlaki olsun Tanrı'dan gayrı hiçbir erdem bulunmadığını belirtir; sırlarına dair bahiste ise selim ve sıhhatli bir aklın, tanrısal erdemin tesiri olmaksızın tabiatın sırları dahilinde hiçbir şey yapamayacağını ifade eder. Bizler bu tesire ancak ve ancak külfetli engellerden, nefsani ve dünyevi meşgalelerden ve her türlü harici galeyandan kendimizi halas ettiğimizde mazhar oluruz. Ne çapaklı yahut lekeli bir göz ziyadesiyle parlak şeyleri temaşa edebilir, ne de zihnini arındırmaktan bihaber olan kimse tanrısal hakikatleri telakki edebilir. Zihnin bu saflığına ise [okunamadı] ile erişmeliyiz.
[okunamadı]
Bu gizemlere henüz yeni inisiye olmuş hiç kimse apaçık hakikatleri derhal kavrayamaz; zekası daha aydınlık hale gelene, kendini tanrısal nura vakfedip onunla hemhal olana dek zihni tedricen alıştırılmalıdır.
Binaenaleyh bir insan ruhu layıkıyla temizlenip kefareti ödendiğinde, tüm kirden azade kılınarak hür bir hareketle kabuğunu kırar, yukarıya uruç eder, tanrısal olanı kabul eder; zahiren başka bir yerden talim ediliyormuş gibi göründüğü anlarda dahi kendi kendini irşat eder. Ne bir hatırlamaya ne de kendi cehdine dayalı bir ispata muhtaç olur; zira ruhun başı ve dümencisi olan aklı vasıtasıyla, kendi tabiatı gereği melekleri taklit ederek arzuladığı şeye zaman ve silsile yoluyla değil, bir lahzada nail olur. Nitekim Davut hiçbir tahsili yokken bir çobandan peygamber ve tanrısal hususların en mahiri kılındı. Süleyman bir gecelik rüyada yukarısına ve aşağısına dair cümle eşyanın ilmiyle dolduruldu. İşaya, Hezekiel, Daniel ve diğer peygamberler ile resuller de böyle talim edildiler. Zira ruh, Pisagorcular ile Platoncuların müşterek kanaati uyarınca, başka hiçbir mütalaa yahut tecessüse hacet kalmaksızın, yalnızca yukarıdan vasıl olan bu makulatın kolay ve arızi bir şekilde derlenmesiyle, arınma yolu vasıtasıyla bilinebilir olan her şeyin kamil bilgisine erişebilir. Keza harici bir kefaret tarikıyla da cevheri sureti vasıtasıyla her şeyi gayrigayb surette idrak etme mertebesine vasıl olabilir. Zira zihin temizlikle, perhizle, tövbeyle ve sadakayla arınır ve paklanır; ileride izah edileceği üzere birtakım mukaddes usuller de buna hizmet eder. Zira ruh, sıhhatine yeniden kavuşması, hakikat ile perçinlenmesi ve tanrısal inayetlerle tahkim edilmesi maksadıyla Dinlerin tetkikiyle ve bilhassa umumiyetle okült (gizli) tesmiye edilen usullerle sağaltılmalıdır.
İmdi, evvelemirde gıdada temizliği gözetmeliyiz,
amellerde, arzularda bulunmalı, her türlü murdarlık ile zihnin kargaşasını ve rencide eden her bir hissi yahut ruhu, zihinde semalara benzemeyen ne varsa hepsini defetmelidir, bunlar yalnızca zihinde ve ruhta bulunduklarında değil, aynı zamanda bedende yahut bedenin etrafında olduklarında dahi uzaklaştırılmalıdır, zira böylesi harici bir temizliğin zihnin safiyetine azımsanmayacak bir fayda sağladığına inanılır. Bu sebeptendir ki Pisagorcu Filozoflar kehanet arzusuna kapıldıklarında, ilahi senalar icra edildikten sonra, hamamda yıkanır gibi bir nehirde yıkanır, beyaz libaslar ve ketenler kuşanırlardı, zira yünü, hayvanların ifrazatı olduğundan murdar bir kisve sayarlar, tertemiz ve bütünüyle lekesiz bir odada ikamet ederlerdi. Benzer şekilde, Hintlilerin bilge kişileri olan Brahmanlar da, başları evvelemirde amber damlaları ve bu maksada münasip kokularla meshedildikten sonra, Boiotia'daki Dirke adı verilen bir pınarda çırılçıplak yıkanmayı adet edinmişlerdi, ardından adete uygun surette kafi derecede temizlendikten sonra, parmaklarında yüzükler ve ellerinde asalarla, beyaz bir kisve içinde, ak ketenlere bürünmüş olarak öğle vakti civarında dışarı çıkarlardı.
Benzer biçimde Himnosofistler arasında da kutsal mekanlara girmeden evvel günde üç kez ve geceleri iki kez soğuk suyla yıkanmak bir teamüldü. Keza her gün, her gün yeni yıkanmış keten elbiseler giyerlerdi. Bu nevi yıkanmanın usulünü Hesiodos'un İşler ve Günler adlı eserinde de okumaktayız, orada şöyle terennüm eder,
Kimse cesaret edemez yıkanmamış ellerle Jüpiter'e şarap dökmeye, ne de yukarıdaki tanrılara, Zira o vakit reddederler işitmeyi, Kötü insanlar nehirlerden geçerken yıkanmamış ellerle, gazaplanır tanrılar, Onlara öfkelenir ve keder verirler.
Bundan mülhem, Vergilius'ta Aeneas babasına şöyle hitap eder,
Ey baba, al hane tanrılarını ve tut, Onları mukaddes ellerinde, böylesi cüretkar olmaya, Onlara dokunmaya böylesi büyük cenklerden sonra, Cesaret edemem en berrak ırmaklarda yıkanana dek.
Müşrikler arasında da tanrılara herhangi bir mukaddes hizmet ifa edecekleri vakit, bedenlerini yıkayarak arındırmak bir adetti, ve cenk edecekleri vakit,
Gel, ve bedenimi pak suyla yıka.
Ve bir başka yerde, Aeneas yeraltındakiler arasına girip Proserpina'ya bir dal götürürken, şair şöyle terennüm eder,
Geçidi tutar Aeneas, ve yıkar Bedenini taze suyla.
Keza Misenus'un defnedilişini naklederken şöyle der,
Dostlarını üç kez pak suyla yıkadı, Ve çiy ile ıslanmış bir zeytin dalıyla.
İşte insan bu suretle temiz kılındığında semavi ve ruhani hale gelir, Tanrı'yı müşahedeye ve O'nunla vuslata ehil kılınır, bu esnada temiz bir beden ve pak bir zihinle Tanrı'ya hizmet eder, ten, libaslar, haneler, kap kacak, adaklar ve kurbanlar gibi her şeyin temizliğinden inbisat duyar, bütün bunların temizliği zihni dahi arındırır, semavi ve ilahi şeylerin en saf tesirini celbeder, Tanrı'nın pak hizmetkarlarını ve iyi demonları kendine çeker, gerçi bazen murdar ruhlar ve kötü demonlar, iyi demonların kılığına bürünerek, ya kendilerine tapınılsın yahut aldatmak için bu türden bir temizliği takınırlar, binaenaleyh evvelemirde zihnin pak, kalbin saf olmasına dikkat etmeliyiz, o vakit murdar kudretler yükselemez.
Riyazet dahi, buna riayet edenleri umumiyetle reziletlere ve kötü demonlara karşı tahkim edip müdafaa eder, zihni Tanrı'nın lekesiz bir mabedi kılarak onu Tanrı'ya rapteder. Zira sıhhate ve mizaç itidaline, fazlalıkları yığmamaktan ve zaruri gıdanın hudutlarını aşmamaktan daha ziyade hizmet eden bir şey yoktur. Bize galebe çalacak kadar kuvvetli besinler de alınmamalı, bilakis tabiat gıdadan daha kuvvetli olmalıdır, nitekim bazılarının Mesih hakkında dediği gibi, o, gıdayı üçüncü hazmın hiçbir ifrazatını hasıl etmeyecek bir nispette alırdı. Pek çok kimse de gıdayı az almak suretiyle sıhhat ve beden çevikliği bulmuştur, nitekim Musa ve İlyas kırk gün oruç tutmuşlardı, bu sebeple Musa'nın vechi nurlanmış ve bedeni adeta bir ruhmuşçasına onu zahmetsizce sevk edebilecek derecede terfi etmiştir. Zira Majisyenler ve Filozoflar tasdik ederler ki, bizim ruhumuz toprağa ait bir nesne yahut beden gibi yiyecek ve içeceğin hazmı neticesinde muayyen uzuvlar vasıtasıyla alınan besinlerle beslenmez, bilakis gıdasını süngerler gibi bütün beden boyunca, yani bedene her taraftan nüfuz eden latif buharlardan çeker. Binaenaleyh bu ruhun saf ve muktedir olmasını arzu edenler, taamları azaltsınlar ve bu kesif bedeni oruçlarla zayıflatarak kolayca nüfuz edilebilir kılsınlar, ve onun ağırlığı sebebiyle ruh kesifleşmesin yahut boğulmasın diye, bedeni yıkamalarla, ovmalarla, idmanlarla ve libaslarla temiz tutsunlar, ruhlarını ise ışıklar ve buhurlarla takviye edip saf ve latif bir inceliğe erdirsinler. Bu yüzden gıda alımında dahi, mukaddes ve mutedil bir sofra kurarak hayatlarını tam bir itidal içinde sürdüren Pisagorcu Filozoflar gibi pak ve perhizkar olmalıyız. Hayatın ve mizacın itidali, tahayyülü köreltebilecek hiçbir fuzuli hıltın hasıl olmaması hasebiyle, ruhumuzun ekseriya rüyada ve bazen uyanıkken daima üst tesirlere tabi olmasını temin eder. Bundan gayrı Pisagorcular, şayet bir kimse riyazetle zihnin ve bedenin her bir hareketini basiretle itidale kavuşturursa, her ikisi için de daimi sıhhat ve uzun ömür vadederler. Nitekim Brahmanlar da meclislerine şaraptan, etten ve reziletlerden perhiz edenlerden başkasını kabul etmezler, Tanrı'yı ancak bu kimselerin felemedeceğini söylerlerdi.
Onlar ki ilahi bir muaşeret ile onu taklit ederler, nitekim Philostratus’un aktardığı üzere Phraotes de bunu aşağı Hindistanlılara öğretmiştir. Dahası zihni lekeleyen her türlü şeyden, haksızlığın hizmetçileri olan (Hermes’in buyurduğu gibi) ve aklı ile eli şer işlere zorlayan tamahkarlıktan ve hasetten uzak durulmalıdır, keza tembellikten ve sefahatten de, zira beden ve şehvet ile boğulmuş bir can, semavi olan hiçbir şeyi önceden sezemez. Bu sebeptendir ki (Hieronymus’un bildirdiğine göre) Grekçede Hierophant olarak adlandırılan Atina rahipleri, mukaddes vazifelerinde daha pak bir ömür sürebilmek ve şehvetten azade bir halde ilahi işlerinin ardınca gidebilmek için baldıran zehri içerek kendilerini hadım ederlerdi. Bundan gayrı, Tanrı’ya vakfedilmiş bir zihnin iffeti, zihnimizi (Orpheus’un bütün tanrılara adanmış ilahisinde Musaeus’a öğrettiği veçhile) Tanrı’nın bir [okunamadı] kılar. Keza duyuların, tutkuların, tahayyüllerin, kanaatlerin ve zihni dağıtan ve aklın hükmünü saptıran her türlü çokluktan sakınmalıyız, nitekim bunu şehvetperestlerde, hasetçilerde ve muhterislerde açıkça görmekteyiz. Bundan ötürü Cicero, Tusculanae Disputationes adlı eserinde bu tutkuları zihnin marazları ve [okunamadı] veba saçan illetleri olarak adlandırır, oysa Horatius onları gazap yahut cinnet diye vasfeder, nitekim mısralarında şöyle terennüm eder,
Aynı zat, bütün insanların bir hususta ahmak olduğu kanaatini taşıyor görünür. Bundan ötürüdür ki Sirak kitabında, ahmakların sayısının nihayetsiz olduğu okunur. Bu sebeple Stoacılar, bilge bir insana tutkuların arız olabileceğini reddederler, kastettiğim duyusal idraki takip eden tutkulardır, zira akli ve zihni tutkulara bilge bir kimsenin sahip olabileceğini teslim ederler. Boethius da hakikatin tahkikinde bazı tutkuların bir kenara bırakılması gerektiğini şu mısralarla terennüm ederken bu reye meyleder görünmektedir,
Eğer hakikati berrak bir nazarla keşfetmek, Ve doğru yolda yürümek dilersen, o vakit terk et nefsinden
Bu sebepledir ki basit hakikate nail olabilmek namına zihinlerimizi her türlü çokluktan ve bu kabilden tutkulardan tecrit etmeli ve uzaklaştırmalıyız, ki nitekim pek çok feylesofun uzun bir uzlet müddetince buna vasıl oldukları rivayet edilir. Zira uzlet ile beşeri meşgalelerin cümlesinden azade kılınan zihin, ferahlığa kavuşur ve semavi tanrıların ihsanlarını kabul etmeye amade hale gelir. Nitekim İbranilerin kanun koyucusu ve peygamberlerin en ulusu olan, Keldaniler ile Mısırlıların bütün ilimleriyle mücehhez Musa dahi nefsini duyulardan tecrit etmek dilediğinde, Habeşistan’ın engin sahralarına çekilmiş, burada cümle beşeri umur bir kenara bırakılarak zihnini yalnızca ilahi şeylerin tefekkürüne hasretmiş ve bu ameliyle kadir-i mutlak Tanrı’yı öylesine hoşnut kılmıştır ki, Tanrı kendisini cemal cemile müşahede etmesine müsaade buyurmuş ve mukaddes metinlerin de şahadet ettiği üzere ona mucizelerin mucizevi kudretini bahşetmiştir. Keza mecusilerin babası ve [okunamadı] olan Zerdüşt’ün de yirmi yıllık bir uzlet sayesinde bütün tabii ve ilahi şeylerin bilgisine vasıl olduğu rivayet edilir, [okunamadı] kehanet ve gaipten haber verme sanatının cümlesine dair pek garip şeyler yazmış ve icra etmiştir. Benzer şeyleri Orpheus’un Musaeus’a hitaben kaleme aldığı yazmaları da onun Trakya çöllerinde eylediğini beyan eder. Keza Giritli Epimenides’in gayet uzun bir uyku vasıtasıyla kemale erdiğini okuruz, zira onun elli yıl boyunca uyuduğunu, diğer bir deyişle bu kadar zaman gizlendiğini naklederler, Pisagor’un dahi benzer minval üzere on yıl boyunca gizlendiğini, Heraklitos ile Demokritos’un da aynı sebepten ötürü yalnızlıktan haz duyduklarını biliriz. Zira hayvani ve beşeri hayattan ne denli uzaklaşırsak, meleklere ve Tanrı’ya o denli benzer yaşarız, ki bunlarla birleşip daha ali bir mertebeye eriştiğimizde, her şey üzerinde bir iktidar sahibi olur ve her şeye hükmederiz. Şimdi zihnimizin hayvani bir hayattan ve her türlü çokluktan nasıl tecrit edileceğini ve bilinebilir şeylerin ve ilimlerin her bir derecesi vasıtasıyla bizzat o Bir’e, iyiye, doğruya ve mükemmele yükselene dek nasıl yüceltileceğini Proklos, Alkibiades üzerine Şerhler’inde öğreterek, ilkin cismani olmayan bir cevhere geçebilmemiz için duyulur şeylerden kaçınmamız gerektiğini izah eder, orada türlü kaideler, melekeler ve muhtelif nispetler, pek çok bağlar ve kuvvetlerin çok yönlü çeşitliliği ile henüz çoğalmış olan canlar hiyerarşisini aşmamız, akli ve anlaşılır bir melekuta cehd ile yönelmemiz ve bunların canlardan ne denli üstün olduğunu tefekkür etmemiz iktiza eder. Dahası birleşik ve bölünmez olsa dahi akli bir çokluğa tahammül göstermeli ve her türlü çokluktan münezzeh, hayrın ve hakikatin ta kendisi olan pınara, akıl-üstü ve zatî vahdete vasıl olmalıyız.
Aynı veçhile en basit hakikati elde edebilmek için zihni herhangi bir surette dağıtan ve idraki aldatan her türlü malumattan sakınmalıyız. Dolayısıyla kendi içinde, herhangi bir mevzudaki zıtlıklar kadar ihtilaflı olan tutkuların, duyuların, tahayyüllerin ve kanaatlerin çokluğu terk edilmelidir, ve her ne kadar içlerinde muhtelif bir çokluk barındırsalar da hiçbir zıtlığın bulunmadığı ilimlere uruc edilmelidir. Zira hepsi birbirine rabtolunmuştur ve bir diğerinin altında bir diğerine hizmet eder, ta ki hepsi tarafından önceden varsayılan ve ötesinde hiçbir şey varsayılmayan o Bir’e gelene kadar, ki geri kalan her şey nihayetinde ona irca edilmelidir, yine de bu ilimlerin en yüce zirvesi değildir, zira onun da fevkinde saf bir akıl mevcuttur. Bu sebeple canın en ali varlığına nail olabilmemiz namına, ki onun vasıtasıyla biz biriz ve çokluğumuz onun tahtında vahdete erer, her türlü terkip, tefrik, [okunamadı] akli hayat ve [okunamadı] nazar, bölünmez ve basit kaideler ile o ilahi cevheri müşahede etmelidir. Binaenaleyh cevherimizin adeta bir çiçeği mesabesinde olan o bir vasıtasıyla cümle eşyada bir ittihad vücuda getiren o ilk vahdete yönelelim, ki ona ancak ve ancak her türlü çokluktan sakındığımız vakit nail oluruz.
Arınmaların en büyük kısmı, kusurlar için duyulan iradi bir nedamettir, zira Seneca'nın da dediği gibi, suç işlediğine kederlenen kimse bir bakıma masumdur. Bu durum, hazların karşısına acıları koyduğu, ahmakça bir neşeyi ruhtan temizlediği ve bize aşkın olan şeylere yönelten belirli bir hususi kudret bahşettiği için en yüce kefareti temin eder. Dolayısıyla tövbe, yalnızca bedensel kusurların bertaraf edilmesi değil, ruhun kılıcıyla her cihetten fenalıklardan arındırılan ruhun manevi bir şehadetidir, nitekim ruhun kılıcı Tanrı'nın kelamıdır. Bundan ötürü Yeremya Peygamber ve Efeslilere yazan Pavlus, "Kılıcını kandan esirgeyen lanetlidir" der, Mezmur yazarı ise "Dudaklarında bir kılıç vardır" diye terennüm eder. Bu sebeple zihnimizin tefekkürleri, hisleri ve kalbimizden, ağzımızdan dökülen bütün şerler günah itirafı esnasında rahibe beyan edilmelidir ki rahip, Tanrı'nın kelamına göre bunları yargılayabilsin, Tanrı'nın kendisine bahşettiği iktidar ve buna eklenen tövbe marifetiyle onları arındırsın, temizlesin ve hayra tevcih etsin, zira dinde meşum cürümlerin kefareti için bundan daha kuvvetli bir sakrament bulunmaz.
Sıklıkla dindirir acıları, iade eder ışıkları, Vaktiyle fani varlıkların elinden çekilip alınan.
Kefaretin bir diğer sakramenti ise sadaka vermektir, buna dair filozoflarda pek az şey okuduğumu hatırlıyorum, lakin hakikatin bizzat kendisi bize bunu öğreterek şöyle demiştir, "Sadaka veriniz, her şey sizin için temiz olacaktır." Sirak kitabında da şöyle geçer, "Su ateşi nasıl söndürürse, sadaka da günahı öyle söndürür." Daniel, Babil Kralı'na günahını sadakayla telafi etmesini öğütlemiştir, Melek Rafael ise Tobit'e şehadet ederek sadakanın ölümden kurtardığını, günahları arındırdığını ve bize ebedi hayatı bahşettiğini bildirmiştir. Bu sebeple Mesih, Baba'ya şu minvalde dua etmemizi buyurmuştur, "Biz başkalarını bağışladığımız gibi sen de bizi bağışla, bizim başkalarına verdiğimiz gibi sen de bize ver." Başka bir yerde de bunun için, "Yüz mislini alacaksınız ve sonsuz hayata malik olacaksınız" demiştir. Dirileri ve ölüleri yargılamak için geldiğinde, fasıkları her şeyden evvel sadakayı ve merhamet amellerini ihmal ettikleri için kınayacak ve şöyle diyecektir, "Açtım, susuzdum, bana ne yiyecek ne de içecek verdiniz." Bir başka yerde yoksullardan bahisle şöyle buyurur, "Bunların en ehemmiyetsizine ne yaptıysanız, bana yapmış oldunuz." Nitekim Homeros da Antinoos'a talip olan bir gencin dilinden şu sözleri aktarırken bunu hissetmiş görünmektedir, "Antinoos, zavallı bir dilenciyi ne kadar da kolay katlettin! Şayet gökte Tanrı varsa o seni helak edecektir, zira tanrılar bizzat birer yabancı ve misafir kılığına girip şehirleri altüst ederek, insanların zulümlerini ve fenalıklarını müşahede etmek üzere bütün dünyayı dolaşırlar."
Zahiren tatbik edilerek kefarete vesile olan şeyler hakkında
Kutsal meselelerde mahir olanlarca inanılır ve nakledilir ki, zihin dahi zahiren tatbik edilen belirli usuller ve sakramentlerle arındırılabilir, tıpkı kurbanlar, vaftizler, teshir duaları, kutsamalar, takdisler, kutsal su serpmeler, meshetmeler ve buhur yakmalar vasıtasıyla olduğu gibi. Bunlar yalnızca bu gayeyle kutsandıkları için değil, bu ameli ifa edecek tabii bir kudrete haiz oldukları için böyledir, bu sebeple Sulphur (kükürt), dumanı vasıtasıyla habis demonları kovup arındırmak maksadıyla dinlerde yer bulmuştur. Arınmalarda yumurta kullanmak da bir adetti, bu yüzden yumurtalara kutsal denirdi, nitekim Ovidius şöyle der,
Yaşlı kadın gelsin, yatağı ve mekânı temizlesin, Getirsin kükürdü ve kutsal yumurtaları.
Proklos da rahiplerin arınmalarda Sulphur (kükürt), zift veya deniz suyuyla yıkama ameliyesini tatbik ettiklerini yazar, zira Sulphur kokusunun keskinliğiyle, deniz suyu ise bünyesindeki ateş unsuru sebebiyle arındırır. Benzer şekilde beşparmakotu da böyledir, nitekim kadim rahipler safiyeti hasebiyle onu ve zeytin dallarını arınmalarda istimal ederlerdi. Zira bunların o denli büyük bir safiyete malik olduğu söylenir ki, bir fahişe tarafından dikilen bir zeytin ağacının bu sebeple ebediyen kısır kaldığı yahut kuruduğu rivayet edilir. Benzer şekilde günnük, mür, mineçiçeği, kediotu ve Phu adı verilen nebat da kefarete vesile olur. Keza mübarek karanfil çiçeği ile siyah bir köpeğin tütütülen ödünün hem habis ruhları uzaklaştırmada hem de her türlü sihri izale etmede son derece müessir olduğu söylenir, kızkuşunun tütütülen tüyleri de vehimleri defeder.
Vakar sahibi ve muteber müellif Josephus'un Kudüs tarihinde naklettiği Baaras köküne dair rivayet hayret vericidir ve onun şahadeti olmasa neredeyse inanılmazdır, Yahudiye beldelerinden Makherus yakınlarındaki bir mahalden adını alan bu kök sarı renklidir, geceleri parıldar ve yakalanması pek güçtür. Kendisini toplamaya gelenlerin ellerini sıklıkla boşa çıkarır, gözden kaybolur ve üzerine hayızlı bir kadının idrarı serpilene dek asla yerinde durmaz. Bu suretle zapt edilse dahi tehlikesizce sökülemez, söz konusu kökten yapılmış bir tılsımla muhafaza altına alınmamışsa, onu kökünden çıkaran kimsenin üzerine ani bir ölüm çöker. Böyle bir tılsımı olmayanlar toprağın çevresinde kurban keserek kökü bir urganla köpeğe bağlarlar ve derhal oradan uzaklaşırlar, nihayetinde köpek büyük bir zahmetle kökü söker ve adeta efendisinin yerine kurban olarak oracıkta can verir, bundan sonra kök herkes tarafından tehlikesizce tutulabilir. Bunun kefaretteki kudreti gayet üstündür, nitekim murdar ruhların tasallutuna uğrayanların necat bulmasında açıkça müşahede edilir. Bu tür unsurların ruhani cevherleri firar ettirerek, cezbederek, teskin ederek yahut tahrik ederek onlar üzerinde tesir icra etmesi bahsinde, Sicilya ateşinin ruhlar üzerindeki tesirinden gayrı bir kanaate sahip değillerdir, ki Parisli Guillaume'un da şahitlik ettiği üzere bu ateş bedenlere zarar vermeksizin civardakilerin ruhlarına tahammülfersa azaplar çektirir. Fakat bu meseleleri evvelce kısmen tetkik etmiştik.
İbadetler ve adaklar, kurbanlar ve takdimeler, kutsal şeylerde belirli dereceler olup Tanrı’yı buldurur, ilahi rızayı her şeyden çok celbeder ve Tanrı ile ruhlar arasında mukaddes ve çözülmez bir rabıta temin eder, zira hisli ve muhabbetli bir biçimde, hakiki ve kutsal kelimelerle döktüğümüz dualar vasıtasıyla büyük bir kudret elde ederiz, bunları herhangi bir uluhiyete yönelttiğimizde onu öylesine harekete geçiririz ki, sözünü ve cevabını ilahi bir yolla bildirebilir, nitekim Dionysios’un dediği üzere Tanrı insanlarla bu yolla konuşur, lakin öylesine gizli konuşur ki bunu pek az kimse idrak eder. Fakat o Hükümdar ve Peygamber Davud, Tanrı’nın içimde ne söyleyeceğini işiteceğim, dediğinde bunu sıklıkla idrak eder. Binaenaleyh ibadet uzun bir zaman sürdürülüp sıklıkla yinelendiğinde aklı kemale erdirir, ruhu ilahi nurları kabul etmesi için daha geniş kılar, ilahi aşkı alevlendirir, iman, ümit ve mukaddes ahlak hasıl eder, ruhu her türlü zıtlıktan ve kendisine herhangi bir şekilde aykırı olan şeyden arındırır, aksi takdirde tabii olarak vuku bulacak muhtelif şerleri de defeder. Nitekim Ovidius şöyle terennüm eder,
Dualarla yumuşar Jove, sıklıkla görmüşümdür, Göklerden dehşetli yıldırımlar salacakken, Günlük kokusuyla yatıştığını.
İmdi, insan dualar vasıtasıyla Tanrı’ya rücu eder, bu vuslat ile, Platon’un Phaidros’ta dediği üzere, atları durdurur ve istirahat odalarına dahil olur, orada ambrosia ile beslenir ve nektar içer. Bundan ötürü, herhangi bir faziletten nasipdar olmak isteyenler, bütün fazileti zatında bulundurana sıklıkla dua ve niyazda bulunmalıdır. İmdi en makbul dua, kelimelerle telaffuz edilen değil, dindarane bir sükut ve halis bir tefekkür ile Tanrı’ya arz olunan, zihnin sesi ve akli alemin kelimeleriyle O’na sunulandır. Adak ise, Tanrı’ya vakfedilmiş pak bir zihnin hararetli bir iştiyakıdır ki adakta bulunmak suretiyle hayırlı görüneni diler. Bu iştiyak, İamblikhos ve Proklos’un şehadet ettiği üzere, ruhu Tanrı’ya öyle bir rapteder ki zihnin ve Tanrı’nın ameli bir olur, yani Tanrı bir sanatkar, zihin ise ilahi bir alet hükmündedir. Bütün kadim devirler şehadet eder ki adaklar sayesinde bazen mucizeler zuhur eder, hastalıklar şifa bulur, fırtınaların yönü değişir ve benzeri haller vuku bulur. Nitekim okumaktayız ki bütün kavimlerin en mümtaz ve arif kişileri, Hintlilerin Brahmanları, Farsların Mecusileri, Mısırlıların Çıplak Bilgeleri [Gymnosophist], Greklerin ve ilahi sırlarda mahir Keldanilerin teologları kendilerini ilahi adaklara ve dualara vakfetmiş, bu sayede pek çok harikulade iş husule getirmişlerdir.
İmdi bir adağın ve ibadetin kemali için, zira ne ibadetsiz bir adak ne de adaksız bir ibadet kamil olabilir, bilhassa iki şey matluptur, ilki, tazim edilecek ve kendisine adakta bulunulacak olanın zatını, ne surette, hangi hiyerarşi ve nizam dahilinde ve hangi vasıtalarla ibadet edilmesi gerektiğini bilmektir, zira Tanrı’nın muhtelif yardımcıları ve aletleri vardır, yani felekler, yıldızlar, hizmetkar ruhlar, semavi ruhlar ve Kahramanlar ki bunları kapıcılar, tercümanlar, vazifeliler, aracılar olarak istimdat etmeliyiz, fakat her şeyden evvel, ibadetin yegane nihai gayesi olan o Asli Tanrı’ya [Archetype God] yönelen kimse istimdat edilmelidir, zira diğer uluhiyetler adeta bizzat o Tanrı’ya giden birer geçittir. Şu halde biliniz ki ibadetler ve adaklar, pak ve dindarane bir zihinle, evvelemirde bütün tanrıların en yüce babası, Hükümdarı ve Rabbi olan o tek Tanrı’ya mahsus kılınmalıdır. Fakat bunlar daha alt derecedeki tanrıların huzuruna vardığında, tasarruf kastı onlarda nihayete ermelidir, bundan ötürü alt derecedeki uluhiyetlere tevcih edildiğinde, Zerdüşt ve Orpheus ibadetlere ve adaklara tütsülerin ve tılsımlı işaretlerin eşlik etmesini münasip görmüşlerdir, lakin bunlar en yüce Tanrı’nın haşmetine arz edildiğinde katiyen böyle yapılmamalıdır, nitekim Hermes ve Platon da bunu meneder. Bu sebeple Tanrı’ya dua ettiğinde buhur yakmayı ve benzeri şeyleri arzulama, zira Porphyrios’un dediği üzere bunlar takvaya muvafık değildir, zira cisimden münezzeh Tanrı’nın indinde murdar sayılmayacak hiçbir maddi nesne bulunamaz. Binaenaleyh ne kelimelerle telaffuz edilen dua O’na muvafıktır, ne de zihin günahla lekelenmişse kalbi olan dua makbuldür.
İkincisi, saflık, iffet ve kudsiyette hayatımızın ilahi hayata belirli bir surette teşbihi ile dilediğimiz şeye dair meşru bir arzu da şarttır, zira ilahi inayete bilhassa bu vasıtayla nail olur ve ilahi ihsana mazhar kılınırız, zira zihinlerimiz tasfiye edilip işitilmeye layık olmadıkça ve dilediğimiz şeyler de yerine getirilmeye değer bulunmadıkça, tanrıların dualarımıza kulak vermeyeceği aşikardır, nitekim ilahi Platon, Tanrı’nın dualarımız yahut hediyelerimizle adil olmayan işler yapmaya icbar edilemeyeceğini söyler, şu halde Tanrı’dan, dilemeyi yakışıksız bulacağımız hiçbir şeyi talep etmeyelim, zira pek çok kimsenin dua ve adaklarından mahrum kaldığını sadece bu sebeple görmekteyiz, çünkü ne kendileri dindarane bir meşrebe sahiptir ne de arzu ve duaları Tanrı’nın hoşnut olacağı şeyler içindir, ne de hangi nizam dahilinde dua etmeleri ve Tanrı’ya hangi aracılar vasıtasıyla vasıl olmaları gerektiğini tefrik etmeyi bilirler, bunların cehli ise dualarımızı ve niyazlarımızı pek sıklıkla hükümsüz kılar, talep ve temennilerimizin reddedilmesine sebebiyet verir.
BÖLÜM LIX, Kurbanlar, takdimeler ve bunların nevileri ile usulleri üzerine
Kurban, hem takdim edilmesi hasebiyle mukaddes olan hem de hürmetsizlik yahut başka bir günah mani teşkil etmedikçe takdim edeni takdis edip mukaddes kılan bir adaktır, bundan ötürü bu kurbanlar ve takdimeler bize büyük bir ümit bahşeder, bizi Tanrı’nın ehlinden kılar ve başımıza musallat olan pek çok şerri bizden defeder, İbrani alimleri de bunu bilhassa tasdik ederek kurban vasıtasıyla canlılarımızı boğazlayıp malımızı sarf etmekle başımızın üstünde asılı duran felaketleri savuşturduğumuzu ifade ederler, zira bu fani rahip bu aşağı alemde bedeni ruhtan ayırmak suretiyle gayrinatık mahlukların ruhunu Tanrı’ya nasıl kurban ediyorsa, yüce alemin rahibi olan Başmelek Mikail de [metin burada kesiliyor]
dünya, insanların ruhlarını kurban eder, bu da beden ile ruhun birbirinden ayrılması yoluyla değil, ruhun bedenden ayrılmasıyla vuku bulur; meğerki öfke nöbetinde, cezbede, vecd halinde, uykuda yahut İbranilerin bedenin ölümü tesmiye ettikleri ruhun benzeri tecerrüt hallerinde vaki olsun. Lakin kurbanlar ve takdimeler her şeyden önce ve bilhassa en yüce Tanrı’ya sunulmalıdır, ikincil ilahi güçlere yöneltilecekleri vakit ise, bu amel tıpkı dualar ve adaklar bahsinde zikrettiğimiz minval üzere icra edilmelidir. Kurbanların pek çok nev’i mevcuttur, bir nev’ine, kurban edilen nesne ateş marifetiyle tüketildiğinde yakmalık takdime denir, bir diğeri kan akıtma takdimesidir, bundan maada sıhhat bulmak maksadıyla icra edilen şifa kurbanları, barış temin etmek için yatıştırıcı kurbanlar, bir şerden azat olmak yahut bir hayra nail kılınmak gayesiyle şükran kurbanları, ilahi ibadet ve hamd için tebrik kurbanları da vardır. Lakin kimi
kurbanlar ne Tanrı’nın şerefi ne de hüsnüniyet saikasıyla takdim edilir, İbraniler beyninde gizli zinanın ifşası
gayesiyle icra olunan ve kıskançlık kurbanı tesmiye edilen kurban bu kabildendir. Geçmiş devirlerde putperest kavimler arasında, şehirleri kıtlıktan, vebadan yahut dehşet verici bir felaketten arındırmaya matuf kefaret kurbanı cari idi, bunun ayinleri mucibince o şehirdeki en şerir kimse aranıp bulunur, elinde bir peynir, mayasız ekmekler ve kuru incirlerle tayin edilen mahalle sevk edilir, akabinde değneklerle yedi kez kamçılanır, bilahare aynı değneklerle yakılarak kül edilir ve külleri denize savrulurdu, Lycophron ile Hipponax bunlardan bahseder, Philostratus dahi Tyanalı Apollonius’un vebayı Efes’ten defedişini naklederken bundan pek farklı şeyleri rivayet etmez. Bundan maada Agonalia, Daps, Farreationes, Hekatomb, Hostia, Hyacinthia, Armilustrium, Janualia, Lucalia, Lupercalia, Munychia, Novendialia, Noctiluca, Palatialia, Pastillaria, Popularia, Protervia, Scenopegia, Suovetaurilia, Stata, Robigalia, Fontinalia, Ovina, Parentalia, Inferiae, Consualia, Lampteria, Amburbium, Ambarvalia, Vinalia, Thyia, Holokavstoma, Orgia, Latialia, Dianataurica, Bacchanalia, Trieterica, Liberalia, Cocytia, Cerealia, Thesmophoria, Adonia, Theonia, Laurentalia, Opalia, Parilia, Quirinalia, Vertumnalia, Gynacta, Panathenaea, Quinquatrus, Diapalia, Diasia, Horma, Hormea, Nemea, Mithriaca, Paleogygia gibi pek çok kurban ve takdime nevi mevcut idi. Bunların takdimeleri dahi kendine mahsus ve muhtelifti, zira Bacchus’a bir teke ile bir eşek, Ceres’e bir dişi domuz, Güneş’e bir at, Diana’ya bir geyik ile köpekler, Priapus’a bir eşek, Isis’e bir kaz, Gece’ye bir çöplük horozu, Faunus’a bir keçi, Neptunus’a bir boğa, Minerva’ya bir keçi, Hercules’e bir boğa, Saturnus’a bir sabi, Maia’ya yavrulu bir domuz, Aesculapius’a bir horoz kurban edilirdi, bundan maada Knidoslu Hercules’e sövgü ve beddualar ile kurban keserlerdi, başrahipler, Flamenler, Archiflamenler, Phyladeler, Salialar, Hierophantlar gibi muhtelif rahip mertebeleri ve dinlerin, hurafelerin, kurbanların, merasimlerin, yortuların, takdislerin, tahsislerin, adakların, niyazların, kefaretlerin, yeminlerin, takdimelerin ve tazmin edici amellerin muhtelif tesmiyeleri mevcuttu ki, yoldan çıkmış putperestler bunlar marifetiyle batıl tanrılara ve iblislere kurban sunarlardı, lakin insanı pak kılan ve onu Tanrı’ya vasıl eden hakiki kurban iki veçhelidir, biri,
yüce rahip Mesih’in günahların affı zımnında haçının kanı marifetiyle her şeyi arındırarak sunduğu kurbandır, diğeri ise insanın, yüce rahip Mesih’in kendini sunduğu ve kendi sunulduğu gibi bizim de kendisiyle birlikte sunulmamızı öğrettiği vechile, kendi nefsini Tanrı’ya lekesiz, diri bir kurban olarak sunmasıdır, nitekim kendi bedeninin ve kanının sırrı hakkında, "Bunu beni anmak için yapın" buyurmuştur, yani fani bedeninin ıstırabıyla nefsimizi öldürerek ve ruhta dirilerek kendimizi cem’an kurban etmemiz murat olunur, Porphyrios bunun hakkında şöyle der, Hayatın takvasını kurban olarak sunmaya cehd edelim, zira kendi nefsini bir kurban kabilinden öne sürmeyen, kendi ruhunu adeta bir suret gibi inşa etmeyen, zihnini ve idrakini ilahi nuru kabul edeceği bir mabet kabilinden tesis eylemeyen hiçbir kimse Tanrı’nın salih bir rahibi olamaz, lakin ezeli kurbanlar (Herakleitos’un buyurduğu vechile) en Yüce Tabip marifetiyle vaz’edilmiş ruhun muayyen şifalarıdır, zira habis ruh (Proklos’un dediği gibi) insan kurbanlar ile arındırılıncaya değin ona musallat olur, bu sebeple hem Tanrı’nın hem de cihanın suretini taşıyan insanı arındırmak, Tanrı’yı ve semavi güçleri teskin etmek içün kurbanlar elzemdir, Fakat hakiki yüce rahip olan Efendimiz İsa Mesih, kurbanların cümlesini, insanın gıdasının ilk maddesi kabilinden yalnızca ekmek ve şarapta nihayete erdirmiş, paklanmamız yolunda hayvanların yahut gayrı nesnelerin takdimine veya kan akıtılmasına hacet bırakmamıştır, zira bizler onun kanında kamilen arınmış bulunmaktayız. Mısırlılar beyninde dahi altı yüz altmış altı nevi kurban vardı, zira onlar, akli bir ruha ve ilahi bir zihne iştirak eden semavi canlılar oldukları cihetle her bir yıldıza ve seyyareye ilahi hürmet ve mukaddes kurbanlar tahsis etmişlerdi, bu sebepledir ki yıldızlara tazarru ile yakarıldığında, onların fıtri bir uyuşmadan ziyade kendi iradeleri ile nidası duyup semavi ihsanlar bahşettiklerini söylerler. Iamblikhos’un dahi beyan ettiği husus budur, semavi cisimler ve cihanın ilahları, kendi içlerinde muayyen ilahi ve ali kudretlere malik oldukları gibi, Orpheus’un açıp kapayan anahtarlar tesmiye ettiği tabii ve süfli kudretlere de maliktirler, nitekim ilk marifetiyle mukadder tesirlere raptolunur, ikincisi marifetiyle kaderden azat ediliriz. Bundan ötürüdür ki,
bir kimsenin üzerine Saturnus yahut Mars cihetinden bir bedbahtlık çökecek olsa, mecusi üstatları o kimsenin derhal Iuppiter’e veya Venus’e değil, bizzat Saturnus yahut Mars’ın kendisine iltica etmesini emrederler.
Nitekim Apuleius’un naklettiği, hüsnü cemalde kendisine denk olduğu içün Venus tarafından zulme uğrayan Psyche dahi inayet dilenmek maksadıyla Ceres yahut Iuno’ya değil, bizzat Venus’ün kendisine yalvarmak mecburiyetinde kalmıştır.mdi onlar Güneş’e, defne ağacı, horoz, kuğu ve boğa gibi Güneş tabiatlı nesneler ve hayvanlar ile kurban sunarlardı, Venus’e ise kumru yahut üveyik gibi onun hayvanları ve mine çiçeği gibi nebatatı ile takdime yaparlardı, nitekim Vergilius şöyle terennüm eder,
Yumuşak çelenklerle çevreleyin sunağın dört yanını, Ve yakın semiz dallar ile o katıksız, Kuvvetli günnüğü.
Bundan maada mecusiler, herhangi bir yıldıza ait muayyen bir kurban terkibi hazırladıkları vakit, bu ameli
gerek doğal gerekse [okunamadı], sonrasında aynı yıldıza dindarca sunar ve kurban ederler, bunun etkisinden yalnızca vaktinde alınmış doğal bir tesir elde etmekle kalmaz, bu dini takdim vasıtasıyla onu ilahi surette pekiştirilmiş ve daha güçlü kılınmış olarak alırlar. Zira herhangi bir şeyin takdimi, usulünce Tanrı’ya sunulduğunda, o nesne kurban gibi takdim ile Tanrı tarafından takdis edilir ve onun bir parçası haline gelir. Dahası, semavi ve esiri ilahlara beyaz kurbanlar takdim edilirdi, lakin yersel ya da cehennemi olanlara siyah, yersel ilahlara sunaklar üzerinde, cehennemi ilahlara ise çukurlar içinde sunulurdu, havadaki ve sudaki uçan varlıklar için de böyledir, bunlara beyaz, şunlara siyah. Nihayetinde, yersel ve cehennemi olanlar haricindeki tüm ilahlara ve demonlara uçan varlıklar takdim edilirdi, ancak anılanlara yalnızca dört ayaklı hayvanlar kurban edilirdi, zira benzer olan benzerinden hoşnut olur. Yalnızca semavi ve esiri olanlara sunulan kurbanların yenilmesine cevaz verilmişti, uç uzuvları saklı tutulmak kaydıyla. Apollo’nun Kehaneti tüm bunları şu dizelerle ifade etmiştir,
Onlara ait nesneler ile [okunamadı], Onlar için beyaz katledilmelidir, aşağıdakiler içinse Üç katlı hem de, fakat kara olanlar onlar içindir, bununla birlikte Kara kanla boyanmış ve balçıkla dolmuş çukurlar, Ve hoşnut olmazlar hiçbir şeyden, gömülen Bir kurbandan gayrı, lakin havanın ilahları Haz alırlar baldan ve en berrak şaraplardan, Ve ateşin yakılmasından sunaklar üstünde, Lakin toprağın ilahları hoşnut olur, Denize hükmeden tanrılar içinse sen Uç uzuvları vermelisin, ve ateşlerle tüketmelisin onları, Yiyip bitir, ve havanın kesif buharlar Ve hoş kokulu damlalarla [okunamadı]
Porphyrios, cevaplar kitabında bunlardan bahseder ve diğerleri de ona muvafakat eder. Zira bu kurbanların tanrılar ile insanlar arasında belirli doğal aracılar olduğunu söylerler, Aristoteles de bunu teyit ederek Tanrı’ya kurban sunmanın insanın tabiatında bulunduğunu belirtir. Dolayısıyla, her ikisinin de tabiatından pay alan, ilahi şeyleri analojik olarak temsil eden ve kendilerine kurban sunulan ilah ile belirli uygun analojilere sahip bulunan vasıtalar olduklarını söylerler, fakat bu analojiler öylesine gizlidir ki insan aklı bunları güçlükle kavrar, Tanrı ve ilahlar günahlarımızın kefareti için bunları hususen talep ederler, semavi tesirler bunlarla hoşnut olur ve günahlarımızın hak ettiği cezanın infazından geri dururlar. Ve bunlar (Orpheus’un adlandırdığı veçhile) unsurların ve göklerin kapısını açan anahtarlardır, öyle ki insan bunlar vasıtasıyla göklerin ötesindeki aşkınlığa yükselebilir, gökler ve unsurların demonları da ona nüzul edebilir.
Yetkin ve hakikaten dindar olan insanların bunlara ihtiyacı yoktur, fakat yalnızca Trismegistus’un dediği gibi intizamsızlığa düşerek göklerin ve mahlukatın kulu haline gelmiş olanlar muhtaçtır, bu kimseler göklere tabi kılındıklarından ötürü, daha yükseğe uçup onların riyasetinden azade oluncaya ve onlardan daha yüce hale gelinceye değin, semavi tesirin lütfuyla takviye edilebileceklerini düşünürler.
Kadimlerin Kurbanlarda Kullanmayı Adet Edindikleri Niyaz ve Ayinler
Şimdi takdimlere ve kurbanlara ne tür beddualar ve dualar eklediklerini görelim, zira Tanrı’ya herhangi bir kurban sunan kimse şu ya da benzeri sözleri söylerdi, Ben kulun, bunları sana takdim ve kurban ediyorum, bütün kutsiyetin menbaı olduğunu ikrar ediyor ve bu adağı takdis etmen için sana niyaz ediyorum, ta ki yüce ve ali ruhunun tesirini onun üzerine dökesin, böylece dilediğimiz şeye onun vasıtasıyla nail olalım. Bundan maada, sunulan bu nesne herhangi bir adak vasıtasıyla nasıl senin kılındıysa, senin için yaşamak ya da ölmek üzere, bu takdim ve iştirak ile, sana takdim ve kurban etmeye geldiğim bu nesne ile senin ehlinden ve ibadet edenlerinden biri olduğunu ikrar eden ben de öylece senin olayım. Kurban takdimlerinde ayrıca şöyle denilirdi, Bu hayvanı dilersem katletmek, dilersem bağışlamak nasıl benim kudretim dahilindeyse, arzuladığımız şeyi gazap ile çekip almak yahut muhabbet ile bahşetmek de öylece senin kudretindedir.
Son olarak, herhangi bir kötülüğün def’i ya da kefareti için bir kurban sunulacağı vakit şöyle denilirdi, Bu hayvan elimde nasıl ölüyorsa, bendeki tüm günahlar, tüm murdarlıklar da öylece ölsün, yahut filanca kötülük ya da meşakkat öylece ölsün ve yok olsun. Keza, Bu hayvanın kanı bedeninden nasıl akıp gidiyorsa, tüm günah ve murdarlık da benden öylece akıp gitsin. Yakılmak üzere sunağa konulan kurbanlarda ise şöyle denilirdi, Bu takdim, önümüzdeki ateş tarafından nasıl geriye hiçbir şey kalmayacak surette tüketiliyorsa, bendeki tüm kötülükler de öylece tüketilsin, yahut defetmek ve sakınmak istediğimiz filanca şer öylece tüketilsin.
Bir niyaz yapıldığında, böylesi bir kurbanın kendisi için yapıldığı veya kurbandan pay almayı arzu eden herkesin elleriyle sunağa dokunması da bir adetti, zira dua eden kimse elleriyle sunağa dokunmadıkça yalnız başına dua galebe çalamaz, nitekim Vergilius’ta şöyle geçer,
Bu sözlerle dua edip sunağa dokunanları Kadir-i mutlak işitir, ve başka bir yerde,
Dokunurum sunaklara ve ortadaki ateşlere, Ve niyaz ederim ilahlara.
Bu Şeylerin Hem Tanrı’ya Hem de Tali Varlıklara Nasıl İcra Edilmesi Gerektiği
Dolayısıyla her tazim, takdim yahut kurban, tazarru ve yakarış şu şekilde tefrik edilir, yani ya yalnızca Tanrı’ya yapılırlar yahut melekler, yıldızlar ve kahramanlar gibi tali ilahlara sunulurlar. Binaenaleyh bunlarda şu kaidelere riayet edilmelidir, herhangi bir neticeyi elde etmek maksadıyla yalnızca Tanrı’ya bir dua takdim edileceği vakit, kutsal metinlerin bir yerinden alınmış bir amelin, mucizenin, sakramentin veya vaadin yad edilmesiyle icra edilmelidir, nitekim düşmanların helak edilmesi için bir tazarru yapılıyorsa, Tanrı’nın tufan sularında Devleri, dillerin karışmasında Babil’in banilerini, ateş yağdırarak Sodom ve Gomorra’yı, Kızıldeniz’de Firavun’un ordusunu ve benzerlerini helak ettiği yad edilmelidir, bunlara ek olarak [okunamadı]
...Mezmurlar’dan ya da Kutsal Yazıların diğer yerlerinden derlenebilecek bir lanetleme anılmalıdır. Benzer şekilde, suların tehlikelerine karşı yalvarıp yakaracağımız vakit, Nuh’un tufanda kurtuluşunu, İsrailoğullarının Kızıldeniz’den geçişini, Mesih’in ayakları ıslanmaksızın suların üzerinde yürüyüşünü, bir gemiyi batmaktan kurtarışını, rüzgarlara ve dalgalara buyuruşunu, denizin sularına batan Petrus’u kaldırıp çıkarışını ve benzeri hadiseleri yad edelim. Şayet gaipten haberler yahut rüyalar elde etmek için bir dua gerekliyse,
ister Tanrı’ya, ister meleklere, ister kahramanlara yönelik olsun, Eski Ahit’te Tanrı’nın insanlarla konuştuğu söylenen, pek çok yerde kehanetler ve vahiyler vadettiği sayısız bahis kendiliğinden öne çıkar, Eski Ahit’teki Yakub’un, Yusuf’un, Firavun’un, Daniel’in, Nabukadnezar’ın peygamberane rüyaları ve Yeni Ahit’teki Yuhanna ile Pavlus’un vahiy ve rüyetleri de buna dahildir, keza Helena, Konstantin ve Şarlman gibi kutsal majisyenler, ayrıca Methodius [NOT: Metindeki "Zetbedisa" muhtemelen Pseudo-Methodius geleneğine atıftır], Cyrillus, Joachim, Merlin, Brigitta, Mechtildis, Hildegard gibi daha sonraki dönem peygamberleri de anılabilir, zira bunların kutsiyetlerine dindarca yakarılması bizi çoğu kez ilahi vahiylere ortak kılar. Dahası, Tanrı’nın kutsal isimlerine yakarmalıyız, lakin bilhassa arzulanan şeyi ifade eden yahut bir şekilde onunla uyuşan isimlere yönelmeliyiz, nitekim düşmanların helaki için Tanrı’nın gazabı, Tanrı’nın intikamı, Tanrı korkusu, Tanrı’nın adaleti, Tanrı’nın kudreti isimlerini çağırmalıyız, herhangi bir tehlikeden sakınmak için ise merhamet, muhafaza, kurtuluş, inayet ve benzeri isimlere yakarmalıyız. Bundan başka, arzulanan şeyi meydana getirenlere, yani o vazifenin tevdi edildiği meleğe, yıldıza yahut kahramana niyaz etmeli ve talepte bulunmalıyız, ancak onlara yönelik yakarışımızın layıkıyla sayı, ağırlık ve ölçü dahilinde ve efsunlara dair aktarılan kaidelere uygun yapılmasına dikkat edilmelidir. Zira bunlar arasında, efsunların zihnimizi tesir altına alıp onun tutkularını kimi tanrısallıklara (thearkhia) uyumlu hale getirmesi, duaların ise bir ibadet ve hürmet nişanesi olarak herhangi bir uluhiyet makamına arz edilmesi haricinde hiçbir fark yoktur, bir sonraki bahiste ele alacağımız takdis etme usulü de aynı kökten neşet eder.
Takdis Üzerine
Takdis, amellerin yukarıya taşınmasıdır, bu vasıtayla ruhi bir can, orantı ve uyum yoluyla cezb edilerek, majikal sanatın usulünce hak ve nizamına uygun hazırlanmış amellerimizin maddesine zerk edilir ve işimiz fehm ruhu ile hayat bulur. Takdislerin tesiri bilhassa iki şeyle kemale erer, yani bizzat takdisi icra eden kimsenin fazileti ve bizatihi duanın fazileti. Takdisi icra eden kimsede hayatın kutsiyeti ve takdis etme iktidarı aranır, bunlardan ilkini fıtrat ve liyakat temin eder, ikincisi ise başka bir yerde bahsettiğimiz inisiyasyon ve yetkinleşme yoluyla kazanılır. Bundan ötürü kurbanı takdim edenin, sarsılmaz ve şüphesiz bir iman ile kendi içindeki bu fazileti ve kudreti bilmesi zaruridir. Duada aranan hususlar ise şunlardır, onda ya Tanrı tarafından bahşedilmiş muayyen bir kutsama kudreti bulunur, sanki şu veya bu iş için Tanrı tarafından öyle takdir edilmiş (kutsal yazılarda böylesi çokça okunur) yahut Kutsal Ruh’un faziletiyle, Kilise’nin nizamı uyarınca şu ya da bu maksat için ihdas edilmiş gibidir, bunların her yerde mevcut olan pek çok örneği vardır, ya da bu kutsiyet duanın bizatihi kendi içindedir, ihdas edilme faziletinden ötürü değil, bilakis kutsal harflerin, kıssaların, mucizelerin, amellerin, tesirlerin, lütufların, vaatlerin, sakramentlerin ve takdis edilecek şeyle gerek tam manasıyla, gerek mecazen, gerekse analoji yoluyla uyuştuğu görülen bu kabil sakramental unsurların yad edilmesi faziletiyle mevcuttur. Şimdi bunlara, meselenin bütün mütalaasına kolayca yol açabilecek kimi misaller verelim, nitekim su takdis edilirken şu anmalar yapılır, zira Tanrı gökkubbeyi suların ortasına yerleştirmiştir, yeryüzü cennetinin ortasında, içinden çıkan dört ırmakla bütün yeryüzünü sulayan mukaddes bir pınar var etmiştir, suları, yeryüzünün tamamını kaplayan umumi tufan vasıtasıyla devlerin helak edilmesinde adaletinin bir aleti kılmıştır, Firavun’un ordusunun Kızıldeniz’de helak edilmesinde de öyle yapmıştır, zira kavmini Kızıldeniz’in ortasından ve Şeria Nehri’nin ortasından ayakları ıslanmaksızın geçirmiştir, çöldeki bir kayadan mucizevi biçimde su çıkarmış ve bir çene kemiğinden hayat veren bir su pınarı fışkırtmıştır...
Şimşon’un duaları üzerine bir eşeğin çene kemiğinden su akıtıldığını, O’nun suları merhametinin ve kurtuluşunun bir vasıtası kıldığını, Mesih’in Şeria Nehri’nde vaftiz edilerek suları arındırıp takdis ettiğini anmak ve benzer şekilde Tanrı’nın diri bir pınar, diri su, diri bir nehir olarak anıldığı bu hususlara münasip ilahi isimleri zikretmek gerekir. Benzer tarzda ateşin takdisinde, Tanrı’nın ateşi cezalandırma, intikam ve günahlardan arınma uğruna adaletin bir vasıtası olarak yarattığı, dünyayı yargılamaya geldiğinde önünden giden bir yangın emredeceği, Musa’ya yanan bir çalı içinde göründüğü, İsrailoğulları’nın önünde ateşten bir sütun halinde ilerlediği, Ahit Sandığı’nın çadırında sönmez bir ateşin muhafaza edilmesini buyurduğu ve suyun altında ateşi sönmeden tuttuğu yad edilmelidir. Ayrıca Tanrı’nın yakıp tüketen bir ateş, eriten bir ateş olması dolayısıyla kendiliğinden zuhur eden ilahi isimler, Tanrı’nın ışıltısı, Tanrı’nın nuru, Tanrı’nın parlaklığı ve benzeri yakarışlar istimal edilmelidir.
Aynı şekilde yağın takdisinde de bunlara ait merasimler yad edilmelidir, nitekim Mısır’dan Çıkış bahsinde geçen meshetme yağı ve hoş kokulu buhurlar ile bunlara uygun düşen kutsal isimler, ezcümle meshedilmiş manasına gelen Mesih ismi ve Vahiy bahsinde Tanrı’nın huzurunda yanan kandillere damlatılan takdis edilmiş yağ anılmalıdır. Mekânların takdisinde ise Sina Dağı, Ahit Sandığı Çadırı, Kutsalların Kutsalı, Süleyman Mabedi ve Mesih’in çektiği çilenin gizemiyle Golgota Tepesi’nin takdis edilişi, Mesih’in kanının bedeliyle satın alınan tarla, keza başkalaşımın ve göğe yükselişin vuku bulduğu Tabor Dağı yad edilmelidir. Bu esnada Tanrı’nın makamı, Tanrı’nın tahtı, Tanrı’nın kürsüsü, Tanrı’nın çadırı, Tanrı’nın sunağı, Tanrı’nın mevkii ve Tanrı’nın meskeni gibi kutsal isimler kullanılmalıdır.
Diğer nesnelerin teberrükünde de aynı usul izlenmeli, mukaddes metinler ilahi isimler ve din ikrarı vasıtasıyla araştırılarak şu veya bu nesneye bir cihetten uygun düşebilecek olanlar aranmalıdır. Misal vermek gerekirse, şayet yad etmemiz icap eden gizemlerden bazılarını havi bir kâğıt yahut bir kitap söz konusu ise, Sina Dağı’nda Musa’ya verilen On Emir levhaları, şeriatın, peygamberlerin ve Kutsal Ruh marifetiyle vahyedilen Kutsal Yazıların takdis edilişi anılmalı, Tanrı’nın ahdi, Tanrı’nın kitabı, hayat kitabı, Tanrı’nın ilmi, Tanrı’nın hikmeti ve benzeri ilahi isimler zikredilmelidir. Şayet bir kılıç takdis edilecekse, Makabeler’in ikinci kitabında İsrailoğulları’nın düşmanlarını helak etsin diye Yehuda Makabi’ye Tanrı katından bir kılıç gönderildiği hatırlanabilir, ayrıca peygamberlerin bahsettiği keskin kılıçlar, İncil’de geçen, urbasını satıp kılıç alması gerektiği ifadesi ve Davud’un kıssasında kanlı bir kılıcı gizlerken görülen Melek yad edilebilir, peygamberlerin sözlerinde ve Vahiy bahsinde bunlara benzer pek çok misal bulunacağı gibi, Tanrı’nın kılıcı, Tanrı’nın asası, Tanrı’nın değneği, Tanrı’nın intikamı gibi mukaddes isimler de zikredilebilir.
Maddi nesnelere matuf takdis ve teberrükler hakkında serdedilen bu misaller kafi görülsün, zira şahıslara mahsus takdis ve teberrükler bunlardan kolayca anlaşılabilir. Ne var ki batıl itikat kabilinden sayılan, lakin son derece kudretli ve tesirli bir başka takdis ve kefaret ayini daha mevcuttur, bu da takdis veya teberrük edilmek istenen bir nesneye herhangi bir sakramentin ayini tatbik edildiğinde, mesela vaftiz, konfirmasyon, cenaze merasimi ve benzeri usuller uyarlandığında hasıl olur. Bundan maada bilinmelidir ki adak, takdime ve kurbanın, adanan yahut sunulan nesneler ile şahıslara bağlı olarak, gerek maddi gerekse şahsi planda muayyen bir takdis kudreti mevcuttur.
BÖLÜM LXIII. Hangi Şeylere Kutsal, Hangilerine Takdis Edilmiş Denir, Bunlar Bizler ile İlahlar Arasında Nasıl Bu Hale Gelir ve Mukaddes Vakitler Hakkında
Tanrıların yahut onların demonlarının bizatihi kendileri vasıtasıyla kutsanan ve tabir caizse bizlere tanrılar tarafından hasredilen nesnelere mukaddes denir. Bu zaviyeden demonlara mukaddes deriz, zira Tanrı onlarda ikamet eder ve onların ekseriya Tanrı’nın ismini taşıdığı söylenir. Nitekim Mısır’dan Çıkış bahsinde, senin önünden gidecek meleğimi göndereceğim, ona dikkat et ve onu hor görme, zira ismim ondadır, diye okunur. Sırlar da aynı suretle mukaddes addolunur. Zira sır, tanrılar yahut demonlar tarafından bahşedilen yahut bizzat Yüceler Yücesi Tanrı tarafından tevzi edilen kutsal ve gizli bir fazilete ve inayete malik olandır, tıpkı yukarıda zikredilen kutsal isimler ve remizler gibi. Haç dahi, İsa Mesih’in çektiği cefa vasıtasıyla mukaddes kılınmış olup aziz ve sırlı olarak adlandırılır.
Keza insanın dindarlığıyla değil, ilahi vahiy ile ihdas edilen muayyen dualara mukaddes ve mistik denir, nitekim İncil’de Mesih’in Rabb’in Duası’nı bizzat talim ettiği yazılıdır. Benzer tarzda, Tanrı’nın faziletinin hususi bir şuasını zerk ettiği muayyen terkipler mukaddes sayılır, nitekim Mısır’dan Çıkış bahsinde hoş kokulu buhur ile meshetme yağından ve bizde mevcut olan [okunamadı] bahsedilir. İnsanlar tarafından Tanrı’ya hasredilen ve takdis edilen nesneler de böyledir, tıpkı evvelce bahsettiğimiz adaklar ve kurbanlar gibi. Şairin dediği veçhile,
Bir şenlik kuruldu ki orada Aiakosoğlu, Kyknos’un ölümü hürmetine düve kanıyla hoşnut etti İnayetkâr Pallas’ı, yanan sunaklara konan bağırsaklar Tanrılara ulaştırıldığında mukaddes gaye için, Geri kalanını kabul etti sofra meclisi.
Benzer surette tanrıların suretine göre yapılan yahut onlara ithaf edilen temsiller, suretler, putlar, heykeller, tasvirler ve resimler de mukaddes addedilir, nitekim Orfeus dahi Likyalı Venüs’e methiyesinde şöyle terennüm eder,
Memleketimizin mukaddes emanetlerini koruyan reisler, Şehrimiz için diktiler kutsal bir heykeli.
İlahi Platon, Kanunlar adlı eserinin on birinci kitabında tanrıların kutsal tasvirleri ile heykellerine hürmet edilmesini buyurmuştur; bu hürmet heykellerin kendileri için değil, bizlere tanrıları temsil etmelerinden ötürüdür, tıpkı kadim insanların Jüpiter tasvirine tapınırken onu şu şekilde tefsir etmeleri gibi, zira onun bir insan suretinde olması, tohumlayıcı kudretiyle her şeyi var eden bir akıl olduğuna delalet ederdi; sarsılmaz ve sabit kudretini beyan etmek gayesiyle oturur vaziyette tasvir edilirdi; üst kısımları çıplaktı, zira akıllar ile yüksek mertebedeki varlıklara karşı aşikârdır; lakin alt kısımları örtülüdür, zira daha aşağı derecedeki mahlukattan gizlenmiştir; sol elinde bir asa tutar, çünkü bedenin bu kısımlarında hayatın en ruhani menzili bulunur.
Zira aklın yaratıcısı, alemin meliki ve ona can veren ruhudur; fakat sağ elinde hem bir kartal hem de zafer tutar; biri tüm tanrıların efendisi olduğunu gösterir, tıpkı kartalın diğer kuşların efendisi olması gibi; diğeri ise her şeyin ona tabi olduğunu bildirir; aynı surette bizler de Mesih’i temsil ettiği için bir Kuzu tasvirine ve Kutsal Ruh’a delalet ettiği için bir Güvercin resmine hürmet ederiz; İncil yazarlarına delalet eden Aslan, Öküz, Kartal ve İnsan suretlerine ve buna benzer peygamberlerin vahiylerinde ve Mukaddes Kitap’ın muhtelif yerlerinde beyan edildiğini gördüğümüz şeylere de hürmet gösteririz; dahası bu unsurlar benzer vahiylere ve rüyalara vesile olur, bundan ötürü de kutsal resimler olarak adlandırılır; tanrılara hürmet etmek ve din gayesiyle icra edilen kutsal ayinler ve merasimler de mevcuttur, dindarca tavırlar, diz çökmeler, başı açmalar, yıkanmalar, kutsal su serpmeler, buhurlar, zahiri kefaretler, huşu dolu alaylar ve ilahi senalar için tertip edilen musiki ahengi, balmumu kandillerin ve ışıkların yakılması, çanların çalınması, mabetlerin, sunakların ve tasvirlerin tezyini gibi zahiri ziynetler bunlardandır; bütün bunlarda en yüce ve hususi bir hürmet ile zarafet aranır; bu sebeple bu işler için altın, gümüş, kıymetli taşlar ve benzeri en mümtaz, en güzel ve en nadide nesneler istimal edilir; bu tazimler ve zahiri ayinler, tanrıların lütfunu celbetmek için adeta ruhani ve mukaddes şeylere birer davet ve derstir.
Rahiplere de kutsal kişiler, tanrısal kudretlerin ve tanrıların hadimleri denir; kendileri takdis edilmiş olduklarından hem cümle mukaddes vazifeleri idare eder hem de onları takdis ederler, nitekim Lucan şöyle der,
Kutsanmış rahipler, kendilerine büyük kudret verilen...
Ve Vergilius, Apollon’un rahibi Helenus hakkında şöyle buyurur,
Tanrılardan sulh diler ve çözer Kutsal başındaki çelenkleri...
Bu mukaddes ayinler, tanrılar ile bizim aramızda övgü, hürmet yahut itaat ile beyan olunan bir nevi mukaveledir; bunlar vasıtasıyla, kendisine bu tazimin sunulduğu tanrısal kudretten pek çok kere harikulade bir feyz elde ederiz; aynı şekilde tanrıların senası ve ilahi ibadetleri için tanzim edilmiş ve adanmış kutsal ilahiler, vaazlar, kovma duaları, tılsımlı sözler ve kelamlar vardır, nitekim Orfeus yıldızlar için inşad ettiği bir beyitte şöyle der,
Kutsal kelamlarla yakarırım şimdi tanrılara,
Ve ilk Hristiyan Kilisesi hastalıklara ve fırtınalara karşı kimi mukaddes sözler istimal ederdi; bunları ya kimi tanrısal kudretlere münacatta bulunarak telaffuz ederiz yahut bazen yazılı surette boynumuza asarak veya üzerimize bağlayıp yanımızda taşırız ve bu sayede insanların pek ziyade hayret ettiği kimi kudretleri o azizden çok defa temin ederiz; bu minval üzere tefekküre dalmış zatların, zihin pâklığı içinde, gizli adakları uğruna Tanrı ibadetine hasrettiği, tahsis ettiği ve takdis ettiği kutsal isimler, şekiller, tılsımlı işaretler ve mühürler de vardır; bu şeyler hakikaten, şayet bir kimse tarafından ilk vaz edildikleri zihin pâklığı ile telaffuz edilecek olursa, o kimse de benzer şekilde mucizeler izhar edecektir; dahası, ilk vaz eden zatın bildirdiği usul ve kaidelere riayet edilmelidir, zira bu hususlardan bihaber olanlar emeklerini zayi eder ve nafile yere çalışırlar; böylelikle yalnızca manasız sayılan sözlerle değil, İbrani, Mısır, Grek, Latin ve sair dillerin Tanrı’ya adanmış, O’nun zatına, kudretine yahut fiiline atfedilmiş ve hasredilmiş isimleriyle dahi bazen harikalar vücuda getiririz; Iamblikhos’ta bu kabil isimler zikredilir, Osiris, [okunamadı], Emeph, Ptah, Epies, Amun gibi; Platon’da ve Grekler arasında da böyledir, Grekler Jüpiter’i yaşamak manasına gelen sözden mülhem bu adla anarlar, zira O her şeye hayat verir; aynı şekilde içinden, vasıtasıyla manasına gelen tabirle anarlar, çünkü her şey O’nun vasıtasıyla vücut bulmuştur; keza ölümsüz manasına gelen kelimeyle de zikrederler; Latinler arasında ise Jüpiter olarak tesmiye edilir, yani medetkâr peder ve buna benzer isimlerle anılır; insanlara da kimi isimler tahsis edilmiştir, Eutychus, Sosia, Theophilus gibi, yani bahtiyar, hadim, Tanrı’nın sevgilisi manasında. Aynı surette kimi maddi nesneler de, hususiyle bir rahip eliyle icra edildiğinde, takdis edilmekle azımsanmayacak bir kudsiyet ve fazilet kesbeder; nitekim üzerlerine Kuzu sureti basılmış balmumu mühürlerin, Roma Başrahibinin takdisiyle yıldırım ve fırtınalara karşı bir feyz aldığını, bunları taşıyanlara zeval gelmediğini görürüz; zira bu veçhile takdis edilmiş tasvirlere tanrısal bir tesir ilham olunur ve Tanrı’nın suretini taşıyan mukaddes bir sahifedeymişçesine onların derununda muhafaza edilir; aynı fazileti Paskalya’da ve Meryem’in arınma yortusunda kutsanmış balmumu kandiller de kesbeder; aynı minval üzere çanlar, takdis ve teberrük ile bir kudret kazanır, öyle ki seslerinin işitildiği mahallerde fırtına ve yıldırımları savıp defeder, zarar vermelerini meneder; keza tuz ve su da takdisler ve kovma dualarıyla habis ervahı kovup defetme kudreti iktisap eder; bu kabil hususlarda, her dinden milletlerin daima pek büyük bir hürmetle riayet ettiği kutsal vakitler de vardır; bu vakitler ya tanrıların bizzat kendileri tarafından takdis etmemiz buyurulan zamanlardır yahut tanrılardan nail olunan bir lütfun yadı ve daimi bir şükran nişanesi olarak ecdadımız ve pirlerimiz tarafından onlara hasredilmiştir. Nitekim İbraniler
...kendi Şabat günlerini almışlar, putperestler kendi kutsal günlerini edinmişler, bizler de en yüce ciddiyetle her daim hürmet gösterilmesi gereken kutsal ayinlerimizin meclis günlerini kabul etmişizdir, bunlara zıt olan ve onların tövbe günleri, bizim ise kara günler dediğimiz zamanlar da mevcuttur, zira o günlerde devlet mühim bir darbeye ve felakete maruz kalmıştır, Romalılar arasında Ağustos ayının dördüncü nones'inden önceki gün bunlardandır, çünkü o gün Cannae Muharebesi'nde o fevkalade darbeyi almışlardır. Benzer şekilde, tüm postriduan [bir günün hemen ertesine denk gelen] günler kara günler olarak adlandırılır, zira savaşlar çoğunlukla bu günlerde kötü neticelenmiştir, nitekim Yahudiler arasında da Tammuz'un on yedinci günü kara gündür, çünkü o gün Musa Levhaları kırmış, Menaşşe Kutsallar Kutsalı'na [Sanctum Sanctorum] bir put dikmiş ve Yeruşalim'in surlarının düşmanları tarafından yerle bir edildiği kabul edilmiştir, aynı şekilde Av ayının dokuzuncu günü de onlar nezdinde bir kara gündür, zira her iki Tapınağın yıkılışı da o gün vuku bulmuştur, işte bu sebepten ötürü bunlar eski devirde Mısırlılar tarafından gözetilen "Mısır günleri" diye anılır ve her millet bu yolla kendisi için uğurlu veya uğursuz günlerin benzer bir hesabını kolayca yapabilir, büyücüler de bu mukaddes ve dini günlerin, gezegen günlerinden ve semavi durumlardan daha az önemsenmemesini emrederler, zira bunların, bilhassa ruhani ve ilahi meziyetleri elde etme hususunda çok daha tesirli olduğunu iddia ederler, çünkü onların kudreti unsurlardan ve semavi cisimlerden neşet etmez, bilakis akılla kavranan ve feleğin ötesindeki aşkınlık aleminden iner, azizlerin ortak yakarışlarıyla desteklendiğinden, semavi cisimlerin hiçbir menfi tesiriyle zedelenmez, unsurların bozucu sirayetiyle akamete uğramaz, yeter ki sarsılmaz bir inanç ve korku ile titremenin eşlik ettiği dini bir ibadet eksik olmasın, zira din hakikatte tam da bunu vazeder, bundan ötürü ihlal edilmesi günah sayılan bu günlere dini günler denmiştir, şayet bunlara dikkatle riayet edersek büyük bir musibetten korkmayız, aksini yaparsak ise başımıza gelebilir.
Belirli Dini Riayetler, Merasimler ve Tütsüleme, Yağlama ve Benzeri Ayinler Üzerine
Bu ilim dairesinde amel etmek isteyen her kim isen, evvelemirde bir ve tek olan Baba Tanrı'ya niyazda bulun ki sen de O'nun lütfuna mazhar olmaya layık bir fert olasın, içi ve dışı temiz, pâk bir mekânda bulun, zira Levililer kitabında şöyle yazılıdır, üzerinde murdarlık olduğu halde Rabb'in huzurundaki takdis edilmiş şeylere yaklaşan her can, Rabb'in huzurundan yok edilecektir, bundan ötürü sıkça yıkanınız ve sayıların gizemlerine uygun olarak tayin edilen günlerde temiz elbiseler giyiniz, her türlü murdarlıktan, kirlenmeden ve şehvetten sakınınız, zira tanrılar (Porphyrios'un dediği gibi) uzun günler boyunca zührevi fiillerden uzak durmamış olan kimseyi işitmezler, murdar veya hayızlı bir kadınla, yahut basuru olan kadınla birleşme, necis bir şeye dokunma, leşe de el sürme, nitekim Porphyrios der ki, bir ölüye dokunan her kimse kehanet ocaklarına yaklaşamaz, belki de bunun sebebi, cenazenin fena kokusunun getirdiği bir tür meyil ile zihnin ifsat olması ve ilahi tecellileri kabul edemez hale gelmesidir, yıkanacak, meshedilecek, tütsülenecek ve kurbanlar takdim edeceksin, zira paklanmış ve hüsnüniyet sahibi bir kimsenin kendisine takdim ettiği şeyleri Tanrı en tatlı bir koku addeder ve o tütsü ile birlikte senin duana ve adağına lütfeder, nitekim Mezmurlar yazarı şöyle terennüm eder, duam senin huzuruna bir buhur gibi yükselsin Rabbim, dahası, bizzat Tanrı'nın sureti ve zürriyeti olan ruh da bu ıtır ve kokulardan hoşnut olur, bunları vaktiyle kendisinin de bu cismani insana duhûl ettiği burun deliklerinden kabul eder ve (Eyüp'ün şehadet ettiği gibi) insanın gerek öfke gerek zahmet sebebiyle kaynayan yüreğinde tutulamayan en canlı ruhlar bazen buradan salıverilir, bu sebepten ötürü bazıları koku alma duyusunun tüm duyular içinde en diri ve en ruhani olanı olduğunu düşünürler. Bundan gayrı, tütsüler, kurban ve meshetme her şeye nüfuz eder, unsurların ve göklerin kapılarını açar, öyle ki insan bunlar vasıtasıyla Tanrı'nın sırlarını, semavi şeyleri ve göklerin fevkindekileri müşahede edebilir, aynı şekilde melekler, derin çukurların ve dipsiz mekânların ruhları, çöl yerlerinin tecellileri gibi göklerden inen varlıkları görebilir ve onları kendine celbedip gözle görünür kılabilir ve emrine amade edebilir, bunlar bütün ruhları teskin eder ve mıknatısın demiri çekmesi gibi onları cezbeder, unsurlarla birleştirir ve ruhların cisimler iktisa etmesini sağlar, zira hakikatte ruhani beden bunlar vasıtasıyla ziyadesiyle yoğunlaşır ve daha kesif hale gelir, çünkü o; buharlarla, tütsülerle ve kurbanların kokularıyla beslenir, dahası, her ne amel işlersen işle, bunu samimi bir meyil ve yürekten gelen bir arzu ile icra et ki göklerin ve semavi cisimlerin inayeti sana yâr olsun, onların lütfunu daha zahmetsizce elde edebilmek için mekânın, vaktin, mesleğin, âdetin, perhizin, libasın, talimin ve dahi ismin muvafakati harikulade bir fayda sağlar, zira bunlar sayesinde tabiatın kudreti yalnızca tebeddül etmekle kalmaz, aynı zamanda mağlup da edilir, nitekim uğurlu bir mekân lütfa mazhar olmaya büyük katkı sunar, Rabb'in İbrahim'e, kendisine göstereceği diyara gitmesini buyurması sebepsiz değildir, İbrahim de kalkıp güneye doğru seyahat etmiştir, benzer şekilde İshak da Gerar'a gitmiş, orada ekin ekip yüz katını biçmiş ve fevkalade zenginleşmiştir, lakin kime hangi mekânın muvafık düştüğü onun doğum haritasından anlaşılmalıdır, bunu bilmeyen kimse ise ruhunun bilhassa nerede ferahladığını, duyularının nerede daha keskin olduğunu, beden sıhhatinin ve kuvvetinin nerede kemale erdiğini, işlerinin nerede en iyi neticelendiğini, insanların kendisine nerede en çok teveccüh gösterdiğini ve düşmanlarının nerede hezimete uğradığını teftiş etsin, bilsin ki o memleket, o mekân Tanrı ve O'nun melekler hiyerarşisi tarafından kendisi için takdir edilmiştir ve gökler tarafından da layıkıyla tanzim edilip hazırlanmıştır. Binaenaleyh bu mekâna hürmet gösteriniz ve onu vaktinize ve işinize göre tebdil ediniz, lakin uğursuz mekândan daima ictinap ediniz, zira uğurlu isimler de işleri daha uğurlu kılar, uğursuz isimler ise bedbaht eder, bundan ötürü Romalılar asker toplarken, ilk askerin isminin zerrece meşum olmaması hususunda pek ihtiyatlı davranırlardı...
Ve haraçların ödenmesi, ordular ile sömürgelerin teftişi için hayırlı isimlere sahip nüfus sayım memurlarını seçerlerdi. Dahası, uğursuz isimler talihli olanlarla değiştirilirse, eşyanın talihinin de daha iyiye doğru değişeceğine inanırlardı, nitekim denizciler o güzergâhtan geçerken zarara uğramasınlar diye Epidamnos’un Dyrrhakhion olarak adlandırılmasını buyurdular, aynı sebepten ötürü, bir kötülüğe yol açmasın diye Maleventum’u Beneventum diye tesmiye ettiler, ancak ismin getirdiği hayır sebebiyle, cümle yerlerin en bahtiyarı olduğundan Lacus’a Lucrinus demeyi uygun buldular, sen de ameliyatın için saat ve gün seçiminde bulun, zira Kurtarıcımız sebepsiz yere, "Günde on iki saat yok mudur?" ve saire dememiştir.
Zira astrologlar, vakitlerin işlerimize muayyen bir talih bahşedebileceğini öğretirler, büyücüler de aynı şekilde bunu gözlemlemiştir ve nihayetinde, kadim bilgelerin tamamı şu hususta ittifak ederler ki, tabii olsun suni olsun, her şeyin bu dünyada vücut bulduğu anın ve göklerin o andaki vaziyetinin ehemmiyeti pek büyüktür, çünkü ilk anın öylesine büyük bir kudreti olduğunu bildirmişlerdir ki, talihin bütün seyri ona bağlıdır ve onun vasıtasıyla önceden haber verilebilir, aynı şekilde, her şeyin talihinin neticeleri üzerinden, bir şeyin başlangıcının da keşfedilebileceğine hem kamilen inanmışlar hem de tecrübe buna şahitlik etmiştir, nitekim Astrolog Sulla, tabiatına dair kendisine danışan Caligula’ya mutlak bir helakin yaklaştığını önceden haber vermiştir, Astrolog Meton, Syrakousai ahalisine karşı sefere çıkan Atinalıların başına sonradan gelen savaş felaketlerini önceden görmüştür, aynı şekilde Sicilya’ya yelken açmak üzere olanlara Astrolog Hestieos büyük bir fırtınayı önceden haber vermiştir. Anaxagoras, vakitlerin ilmi sayesinde, Güneş’ten büyük bir taşın hangi günlerde düşeceğini evvelden bilmiştir, nitekim bilahare Trakya’nın bir nehri olan Aigospotamoi’de bu vaki olmuştur, aksine, L. Tarutius Firmanus ise Romulus’un fiilleri ve talihi üzerinden hem onun rahimde teşekkül vaktini hem de doğum anını bulmuştur, aynı zat, Roma şehrinin başarılarını ve talihini tetkik ederek o şehrin de teşekkül anını keşfetmiştir, Maternus dahi bu âlemin başlangıcının ve yaratılışının bile eşyanın hadiseleri üzerinden bulunduğunu nakleder, zira vakitlerin tabii şeyler üzerinde pek tesirli olduğu birçok misalle beyan edilebilir, nitekim gün dönümünden sonra yapraklarını tersine çeviren ağaçlar vardır, kavak, karaağaç, zeytin, ıhlamur, ak söğüt gibi, kabuklu deniz mahlukları, yengeçler ve istiridyeler, Ay büyüdükçe semirir ve Ay küçüldüğünde zayıflarlar, denizler ise cezir ve med hareketlerinde Ay’ın hareketlerini ve vakitlerini gözetirler, Eğriboz’daki Evripos Boğazı, harikulade bir süratle günde yedi defa kabarıp çekilmez mi? Üstelik her ayın üç günü, yani Ay’ın 7, 8 ve 9. günlerinde durgun kalır, Troglodytler arasında öyle bir göl vardır ki, günde üç kez acılaşıp tuzlanır ve yeniden tatlılaşır, dahası, kış vaktinde, her şeyin solup kuruduğu demlerde yarpuz neşvünema bulur, rivayet ederler ki, aynı günde şişirilmiş mesaneler çatlar ve söğüt ile nar yaprakları dönüp kıvrılmaya mecbur kalır, hem Fransa’da hem de İtalya’da bizzat müşahede ettiğim ve ekim vaktini de bildiğim bir hakikattir ki, bütün yıl kurumuş gibi görünen bir ceviz ağacı, Aziz Yuhanna gününün arifesinde hem yaprak, hem çiçek, hem de olgun meyveler verir, bu mucize ise kamilen ekim vaktinin gözetilmesinden neşet eder, dahası, vakitlerin suni şeylere de harikulade bir kudret bahşedebileceğini astrologlar İhtiyarat ve Tılsımlar hakkındaki kitaplarında sebatla tasdik ederler, nitekim Plutarkhos’ta okuruz ki, Pellene ahalisi arasında öyle bir sanatla yapılmış bir suret vardı ki, ne yana baksa her şeye dehşet ve pek büyük bir tehevvür salardı, öyle ki korkudan hiç kimse ona bakmaya cüret edemezdi, Apollonius’un hayatında ise Babil büyücülerinin evlerinin damına, tanrıların dilleri tesmiye ettikleri dört altın kuş bağladıklarını ve bunların avamın zihnini Kral’ın sevgisine ve itaatine celbetme kudretine sahip olduğunu okuruz. Sakız Adası’nda Diana’nın yükseğe yerleştirilmiş bir çehresi vardı, sureti içeri girenlere kederli, dışarı çıkanlara ise mütebessim görünürdü, Troas’ta, Minerva suretinin çevresinde bırakılan kurbanlar çürümezdi, Baf’taki Venüs mabedinde, avluya asla yağmur yağmazdı, eğer Orpheus’un mezarından bir nesne çıkarılsa, kazılıp alınan şey yerine iade edilene dek gökten sağanaklar boşalırdı, Pontos Kralı Bybrias’ın mezarında bir defne ağacı yeşermişti, ondan bir dal koparılıp gemiye götürülecek olsa, denize atılana kadar kavgalar asla dinmezdi. Borysthenes Adası’nda hiçbir kuş Akhilleus’un hanesine musallat olmazdı, Roma’da, sığır pazarındaki Herakles Sarayı’na ne sinek ne köpek girerdi. Trakya’daki Olynthos’ta öyle bir mevki vardı ki, şayet bir kınkanatlı oraya düşse bir daha çıkamaz, her yana kıvrana büküle can verirdi, kadimliğin tılsım sanatı ve vakitlerin gözetilmesiyle vücuda geldiğini naklettiği, bunlardan çok daha harikulade, sayısız misal getirebilirim, fakat bir kimse bunların çoktan köhnediğini düşünmesin ve bunları masal addetmesin diye, daha yeni ve günümüzde dahi kimi mahallerde baki kalan şeyleri zikredeceğim ve bunlara bazı suni harikaları ilave edeceğim, zira derler ki, tılsım sanatı vesilesiyle Bizans’ta yılanlar zarar vermez ve küçük kargalar surların üzerinden içeri uçmaz, Girit’te gece baykuşları bulunmaz, Napoli civarında cırcır böcekleri asla işitilmez, Venedik’te berber dükkanlarına hiçbir sinek türü girmez, Toledo’daki umumi mezbahalarda bütün yıl boyunca fevkalade beyazlıkta tek bir sinek görülür, ve
Önceki kitapta, hem bu tür şeylerin ve benzerlerinin icra edilebileceği usulleri hem de gözetilmesi gereken vakitleri zaten beyan etmiştik, bundan gayrı bilhassa nutukların ve kelimelerin tesirini gözetmelisiniz, zira bunlar vasıtasıyla can süfli cevherlere, taşlara, madenlere, nebatata, hayvanlara ve cümle tabii mevcudata sirayet eder, üzerlerine muhtelif suretler ve tesirler nakşeder, bütün mahlukatı icbar eder veya muayyen bir meyil ile onları cezbedip peşinden sürükler. Nitekim Cato, yorgun öküzlerin sözlerle dinlendirildiğini ve yine dualar ve sözler vesilesiyle Tellus’tan [NOT: Roma mitolojisinde yeryüzü tanrıçası] alışılmadık ağaçlar bitirmesinin talep edilebileceğini tasdik eder, ağaçlar dahi bu suretle başka bir mahalle intikal etmeye ve başka bir toprakta neşvünema bulmaya ikna edilebilir. Şalgamlar ekildikleri vakit, kendilerine, hanelerine ve komşularına hayırlı olmaları niyaz edilirse daha iri yetişirler, tavus kuşu da methedildiği anda derhal tüylerini sergiler, lakin bunun aksine, tecrübe ile sabittir ki fesleğen otu beddualar ve hakaretlerle ekildiğinde daha gür biter, keza bir nevi ıstakoz da, bu esnada adı anılmamak şartıyla, yanıkları ve haşlanmaları şifaya kavuşturur. Dahası, büyücülükle iştigal edenler ağaçları överek kuruturlar, ekilmiş ekinlere ve çocuklara da bu suretle ziyan verirler, üstelik insanın ettiği beddualarda öyle muazzam bir kudret bulunduğunu söylerler ki, bunlar şerir ruhları dahi kovup defeder. Eusebios, Mısırlılar arasında Serapis’in bu minval üzere iblisleri defeden kısa kelamlar vazettiğini ve iblislerin vahşi hayvan suretlerine bürünerek insanları nasıl tuzağa düşürdüğünü de öğrettiğini beyan eder. Hasılı, her işinizde Tanrı’yı gözünüzün önünde tutun, zira Tesniye’de şöyle yazılıdır, Tanrınız Rab’bi aradığınızda, O’nu bulacaksınız.
Nitekim Markos’ta şöyle okuruz, İman ederek dileyip dua ettiğiniz her ne ise, ona nail olacağınıza inanın, sizin için vaki olacaktır, ve Matta’da, Eğer bir hardal tanesi kadar imanınız olursa, sizin için hiçbir şey imkânsız olmayacaktır, keza salih bir kimsenin samimi duası pek müessirdir, zira İlyas (Yakup’un dediği gibi) bizim gibi ihtiraslara tabi bir insandı ve yeryüzüne yağmur yağmasın diye hararetle dua etti ve üç yıl altı ay boyunca yağmur yağmadı, sonra tekrar dua etti, gök yağmurunu verdi ve yer mahsulünü bitirdi, fakat dualarınızda batıl bir şeyi yahut Tanrı’nın iradesine mugayir olanı istemekten sakının, zira Tanrı her şeyin hayırlı olmasını murat eder, Rabb Teala’nın adını da boş yere ağza almayasın, zira O’nun adını beyhude bir iş için anan kimse cezasız kalmayacaktır, nefsine hâkim ol ve sadaka ver, zira Melek, Tobit’e şöyle der, Oruç ve sadaka ile birleşen dua makbuldür, ve Yudit’in kitabında şöyle okuruz, Biliniz ki Rab, huzurunda oruç ve dualarda sebat ederseniz, yakarışlarınızı işitecektir.
Bütün Eserin Hatimesi
Bunlar, büyü sanatına bir mukaddime mahiyetinde kadimlerin tevatüründen derlediğimiz ve bu kitapta muhtelif veçhelerle, muhtasar lafızlarla lakin idrak sahipleri için kâfi gelecek surette cemettiğimiz hususlardır, bunların bir kısmı intizam üzere, bir kısmı intizamsız yazılmış, bazı şeyler parça parça aktarılmış, bazı şeyler ise bütünüyle gizlenmiş ve idrak sahiplerinin tahkikatına terk edilmiştir ki, yazılanları daha keskin bir nazarla temaşa eden ve gayretle araştıran bu kimseler büyü sanatının noksansız esaslarına ve şaşmaz tecrübelerine nail olabilsinler. Zira biz bu sanatı, basiretli ve anlayışlı kimselerden gizlenmeyecek, lakin şerir ve imansız kimseleri de bu sırların gizemlerine dâhil etmeyip onları cehalet ve yeis karanlığı içinde mahrum ve hayretler içinde bırakacak bir tarzda teslim ettik. İmdi sizler, ey hikmet ve irfan evlatları, bu kitapta gayretle araştırın, muhtelif yerlerde serdettiğimiz dağınık maksatlarımızı bir araya toplayın, bir yerde gizlediğimizi diğer yerde ayan beyan eyledik ki siz arifler için zahir olsun, zira biz yalnızca zihni ifsat olmamış, bilakis doğru bir hayat nizamına göre tanzim edilmiş olan, iffet, namus ve kâmil bir iman ile Tanrı’dan korkup O’na hürmet eden, elleri günahtan ve kötülükten beri, ahlakı halim, mutedil ve mütevazı olan sizler için yazdık. Sizin için muhafaza edilen bu marifete ancak sizler erişeceksiniz ve pek çok muamma ile örtülmüş olan bu sırlar ancak derin bir idrak ile kavranabilir ki, buna nail olduğunuzda, mağlup edilemez büyü terbiyesinin bütün ilmi ruhunuza sirayet edecektir, geçmiş devirlerde Hermes’in, Zerdüşt’ün, Apollonios’un ve mucizeler izhar eden diğerlerinin nail olduğu o tesirler sizlere de ayan olacaktır. Fakat sizler, ey hasetçiler, iftiracılar, sefil cehaletin ve ahmakça fıskın evlatları, yazılarımıza yaklaşmayın, zira onlar sizin düşmanınızdır ve uçurumun kenarında durmaktadırlar ki dalalete düşüp felakete yuvarlanasınız. Şayet biri imansızlığı yahut idrakinin kıtlığı sebebiyle muradına eremezse, cehaletinin kabahatini bana yüklemesin, yahut yanıldığımı, kasten hilaf-ı hakikat yazıp yalan söylediğimi iddia etmesin, bilakis yazılarımızı fehmedemeyen bizzat nefsini itham etsin, zira bu yazılar müphemdir ve muhtelif gizemlerle örtülmüştür ki, bu yüzden pek çoklarının yanılması ve manayı kaybetmesi pek muhtemeldir, binaenaleyh bu ilmin hakikatini pek çok muamma ile sarıp sarmaladık ve muhtelif yerlere dağıttık diye kimse bana tehevvür göstermesin, zira biz onu ariflerden değil, şerir ve fasık kimselerden gizledik ve ahmakları zaruri olarak körleştirecek, lakin ariflerin fehmetmesine kolayca kapı aralayacak kelimelerle teslim ettik.
Muhterem Peder, İlahiyat Doktoru ve Augustinus Tarikatı Rahibi Aurelius de’ Aquapendente’ye, Heinrich Cornelius Agrippa selamlarını iletir.
Muhterem Peder’e Mektup
Bu ayın ikisinden bu yana bana göndermiş olduğunuz mektuplardan ötürü, en muhterem Peder, şahsıma yönelik samimiyetinizi, engin ilminizi ve hakikaten karanlıkta gizli kalmış şeylerin peşine düşen meraklı tahkik arzunuzu müşahede etmekteyim. Derhal sevinç duydum ve kabiliyetlerimi birlikte geliştirebileceğim böyle bir dostla teşriki mesaiye başladığım için kendimi bahtiyar addettim. Nitekim, bu el yazım şahidimdir ki, sizi artık en güzide dostlarım arasında saymaktayım.
Lakin heyhat, ardından gittiğiniz rehberleriniz kimlerdir ki dönüşü olmayan Daidalos’un hanesine ve en dehşetli felaketlere girmeye cüret etmektesiniz, nöbetçilerin arasından geçip kendinizi kaderin kız kardeşlerine teslim etmeye nasıl cesaret edebilmektesiniz. Bu derece muazzam meselelerle meşgul olurken üstatlarınız kimlerdir ki, sergerdan bir ilahı sebatkâr, dönek olanı sadık ve tanrıların en firarisini Adrastia’dan daha metin kılmaya yeltenmektesiniz. Kendileri aldanmış olanların sizi aldatmasından sakınınız. Keza çok kitap okumak da burada size yol gösteremez, zira bunlar birer bilmeceden ibarettir.
Büyü sanatının karşı konulmaz kudretine, müneccimlerin hayret verici suretlerine, simyacıların akıl almaz dönüştürmelerine ve Lapis (taş) [NOT: Felsefe Taşı] kastedilerek, Midas misali, temas ettiği her madeni derhal altına yahut gümüşe dönüştüren o mübarek taşa dair nice muazzam metinler kaleme alınmıştır. Fakat bunların tamamı harfi harfine tatbik edildiğinde boş, uydurma ve asılsız çıkmaktadır. Yine de böylesi hakikatler büyük ve vakur filozoflar ile mukaddes zevat tarafından aktarılmış ve yazılmıştır, onların rivayetlerinin asılsız olduğunu kim iddia edebilir. Bilakis, bunların yalan olduğunu düşünmek dindarlıkla bağdaşmaz.
Şu halde, harflere dökülenin ötesinde diğer bir mana mevcuttur, bu mana muhtelif gizemlerle örtülüdür, bugüne dek hiçbir üstat tarafından açıkça izah edilmemiştir ve kani olduğum üzere pek az kimseye nasip olan ilahi bir aydınlanmaya mazhar olunmadıkça, mahir ve sadık bir üstat bulunmaksızın sırf kitap okuyarak hiç kimse buna nail olamaz. Bu sebeple tabiatın sırlarını tahkik eden bir kimsenin yalnızca okumaya bel bağlaması beyhudedir. Zira böyle yapanlar, hükmetme salahiyeti kendilerine verilmiş harici ruhların tuzaklarına düşerek, kendilerini bilmeyen tehlikeli birer köleye dönüşürler, sürülerinin izini takip ederek gerisin geriye giderler ve kendi içlerinde olanı kendi dışlarında ararlar.
Sizin bilmenizi istediğim husus şudur, bütün bu hayranlık uyandırıcı tesirleri vücuda getiren fail bizim içimizdedir. O, akıl almaz riyaziyecilerin, hayret verici büyücülerin, hasetçi simyacıların ve efsuncu nekromansistlerin ruhlar vasıtasıyla yapabildiği her şeyi, hiçbir günaha girmeden ve Cenab-ı Hakk’a karşı kusur işlemeden nasıl tefrik edip icra edeceğini bilir. Tekrar ediyorum, mucizelerin faili bizim içimizdedir.
Ne göğün parlak yıldızları ne cehennemin narlarıdır bu, Onları var eden ruh, bizzat içimizde ikamet eder.
Fakat bunlardan ancak sizin huzurunuzda etraflıca bahsedeceğim, zira bu kabîl meseleler yazıya dökülemez, yüz yüze gelindiğinde ancak birkaç mukaddes kelam ile aktarılabilir, nasip olup da sizinle mülaki olduğum vakit bu vuku bulacaktır. Benden talep ettiğiniz o kitaplara gelince, vaktiyle bir kısmı bendeydi, lakin artık elimde bulunmamaktadır. Bende mevcut olup gençlik yıllarımda kaleme aldığım ve "Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe" adını taşıyan kitaplarıma gelince, bunların ilk ikisi pek çok yönden noksandır, üçüncüsü ise baştan sona kusurlu olup metinlerimin muayyen bir hülasasından ibarettir.
Yine de, Allah’ın izniyle, eserin tamamını tashih edip mükemmel hale getirerek neşredeceğim, anahtarını ise yalnızca en has dostlarıma saklayacağım, hiç şüphe yok ki sizi de onlardan biri addetmekteyim.
Esen kalınız ve muvaffak olunuz. Lyon’dan, 24 Eylül, Miladi 1527.
Dosttan Cevap
Bütün zihninizi bir aynada seyreder gibi gördüm, bunu tüm kalbimle kucaklıyorum ve bilmenizi isterim ki katımda kelimelerle tarif edilemeyecek derecede makbul ve muhabbetimde son derece derin bir mevkidesiniz. Kalbimin coşkusuyla yazmaktayım ki, dostlarını herhangi bir vesileyle yüzüstü bırakacak bir kimse değilim.
Bu sebeple, benimkinden geri kalmayan arzularınıza nail olabilmeniz maksadıyla süratle yanınıza gelmeye gayret edeceğim. Karşı karşıya gelip birbirimizi işittiğimiz ve yekdiğerimizle hasbihal ettiğimiz vakit dostluğumuzun çözülmez bir rabıtaya dönüşeceğini ve ebediyen payidar kalacağını bilmekteyim.
Öğrenmek istediğiniz o felsefeye gelince, bilmenizi isterim ki bu, her şeyin faili olan Allah’ı bizzat bilmek, kâmil bir benzerlik suretiyle, cevheri bir ahit ve bağ vasıtasıyla O’na intikal etmektir. Tıpkı Rabbin Musa hakkında buyurduğu gibi,
"İşte, seni Firavun’a tanrı kıldım."
Harikulade işlerin hakiki ve yüce Gizli Felsefesi budur. Bunun anahtarı ise akıldır, zira ne kadar yüce şeyleri derk edersek o nispetle âli faziletlerle teçhiz ediliriz, o derece büyük işler icra ederiz ve bunu çok daha kolay, çok daha tesirli bir surette yaparız.
Lakin zeval bulucu et kemik arasına hapsolmuş aklımız, tensel olanın yolunu aşmadıkça ve kendine has bir tabiat kazanmadıkça bu faziletlerle birleşemez, zira benzer benzerini celbeder. Tanrı’nın ve tabiatın bu gizli sırlarını tahkik etmek hususunda büsbütün kifayetsiz kalır, zira semalara uruç eylemek bizim için kolay bir iş değildir.
Ölümlü toz ve külün içinde kendini kaybetmiş olan kimse Tanrı’yı nasıl bulacaktır. Ete ve kana gark olmuş kimse ruhani şeyleri nasıl kavrayacaktır. İnsan Tanrı’yı görüp de hayatta kalabilir mi. Bir buğday tanesi evvela toprağa düşüp ölmedikçe ne meyve verebilir.
Zira bu sırların halvetgahına dahil olmak isteyen kimsenin ölmesi iktiza eder, dünyaya, tene, cümle hislere ve bütünüyle hayvani insana ölmesi gerekir diyorum. Bu, bedenin ruhtan ayrılması demek değildir, bilakis ruhun bedeni terk etmesidir. Havari Pavlus Koloselilere mektubunda bu ölüm hakkında şöyle yazmıştır,
"Zira siz öldünüz ve hayatınız Mesih ile birlikte Tanrı’da gizlendi."
Ve bir başka yerde kendisinden daha sarih bir surette şöyle bahseder,
"Bir adam tanırım, beden içinde miydi yoksa beden dışında mıydı bilemem..."
İlahî Hediyeler ve Saraydaki Büyücülük Üzerine
anlatamam, Tanrı bilir, üçüncü göğe dek ragmolunarak çıkarıldığını ve saire. Derim ki, Tanrı katında pek kıymetli olan bu ölümle ölmeliyiz, ki bu pek az kimseye nasip olur, belki de her daim vuku bulmaz. Zira Tanrı'nın sevdiği ve erdem sahibi kıldığı pek az kimse bu denli bahtiyar kılınmıştır. Ve ilkin onlar, etten ve kandan değil, Tanrı'dan doğmuş olanlardır.
İkincisi, doğuşlarında tabiatın ve feleklerin inayetiyle bu mertebeye liyakat kesbetmiş olanlardır. Geri kalanlar ise bunu liyakat ve hüner ile elde etmeye gayret ederler, bunlardan yüz yüze geldiğimizde daha mufassal bahsedeceğim. Lakin benim hakkımda yanılgıya düşmeyesiniz diye sizi ikaz ederim, sanki ben böylesi ilahî şeylere mazhar olmuşum da size bunlarla övünürmüşüm, yahut kendi nefsime böylesi bir paye biçermişim, veyahut şimdiye değin insan kanıyla takdis edilmiş bir asker olan, neredeyse ömrü boyunca Kraliyet Sarayı'na mensup bulunan, cismanî bağlarla pek sevgili bir zevceye rabt edilmiş, sebatsız talihin cümle rüzgarlarına maruz kalmış, teninde, dünyada ve dünya meşgalelerinde türlü engellerle karşılaşmış ve bu veçhile ölümsüz Tanrı'nın o yüce hediyelerine erişememiş biri olarak bunların bana bahşedileceğini umabilirmişim gibi düşünmeyiniz. Bilakis ben, daima kapı eşiğinde bekleyip başkalarına hangi yoldan gitmeleri gerektiğini gösteren bir kılavuz addedilmek isterim. Size olan muhabbetime gelince, doğrusu bir parça yanılıyorsunuz, fırsat zuhur ettiğinde her şeyi bahşetmeye amade olduğumu nasıl [okunamadı], esen kalın ve felah bulun. Lyon'dan, 19 Kasım, Miladi sene [okunamadı].
Eskiler dillere destan ahmaklığı, "Atina'ya baykuş taşımak" darbımeseliyle yaftalamayı adet edinmişlerdi, gelgelelim cehenneme iblisler göndermek bundan daha az bir ahmaklık değil, bilakis pek azim bir dinsizliktir. Cehennem dediğim şeyin ne olduğunu bilirsiniz, vaktinde başka bir yerde tekmil hususiyetleriyle teşhir ettiğim, Saray'ın ta kendisi olan o fenalıklar mektebidir. Lakin meselenin tamamını hakkıyla ele almak caiz olsaydı, yazmak ve infial duymak için hiçbir vakit şimdiki kadar haklı bir vesile zuhur etmemişti, yine de kendimi tutamayıp size bunun bir hülasasını sunacağım. Şimdi hem ahmakça hem de mülhidane olan şu hadiseyi dinleyin, Almanya'dan azımsanmayacak masraflarla bir tür ervah üstadı, yani ruhlara hükmeden bir Nekromant (ölü çağırıcı) getirtildi, ta ki Yannes ve Yambres'in Musa'ya karşı durduğu gibi, o da Sezar'a karşı koyabilsin. Zira yalanların babası tarafından kandırılmışlardı, onun gelecekteki her şeyi önceden haber verebileceğine, tekmil gizli meclisleri ifşa edebileceğine, hatta akıllardan geçenleri dahi zahir kılabileceğine inandırılmışlardı. Dahası, kendisine öylesine büyük bir kudret bahşedilmişti ki, Habakkuk'un aşıyla birlikte aslanlar çukuruna taşındığını okuduğumuz gibi, o da Kral'ın çocuklarını hava yoluyla geri getirebilirdi, Dotan'da muhasara altındayken Elyesa'nın yaptığı gibi, dağları atlılarla, ateşten arabalarla ve muazzam bir orduyla dolu gösterebilirdi. Bundan maada, yerin definelerini bulup çıkarabilir, dilediği evlilikleri ve muhabbetleri cebren yaptırıp dilediğini bozabilir, müzmin humma, kök salmış istisga, kemiklere işlemiş cüzzam gibi en ümitsiz illetleri Stiks nehri kaynaklı [NOT: Yeraltı dünyasına, yani cehenneme ait ölümcül ve karanlık büyüsel tıp kastedilmektedir] bir deva ile sağaltabilirdi, ki o zat,
Düğümlü gut illetini çabucak defedip maharetle, Şifa bahşederdi en ümitsiz dertlere bile.
Görün işte, unsurları, Feleği, Kaderi, Tabiatı, İnayeti, Tanrı'yı ve cümle mevcudatı bir büyücünün fermanına tabi kılmaya yeltenenlerin imanı nereye bağlanmış, umutları nereye emanet edilmiştir. Ve onlar, kamunun selametine düşman olan iblislerden bir krallığın muhafazasını talep etmektedirler, Ahazya ile birlikte yüreklerinde, "İsrail'de Tanrı yok mudur ki gidip Ekron'un ilahı Baal-Zebub'a danışalım?" diyerek ve Saul'un cadıya hitaben, "Filistliler bana karşı cenk eder, Tanrı ise beni terk etti ve artık bana icabet etmez, bu sebepten sana geldim" dediği gibi feryat ederek.
Acaba Tanrı'dan böylesine ümit mi kestiler ki, iblislerden medet ummayı elzem addettiler? Bu hal, Luka ve Petrus'un kelamınca, bizi feda ederek kurtaran Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih'i ve Tanrı'yı inkar etmek, kendi üzerlerine tez elden bir helak celbetmek değil midir? Rabbin şedit gazabını kendi üzerlerine biriktirmiyorlar mı, ki Rab bu gazabı habis ruhlar vasıtasıyla onların üzerine yağdıracaktır? Yalanların babası olan iblisten gizli meclislerin hakikatini talep edenler ve zaferi Orduların Rabbi'nden gayrısında arayanlar, merdut bir akla teslim edilmiş değiller midir? Dahası, bu putperestlik ve mukaddesata tecavüz cürmünü işleyen meluna cesaret veren husus şudur ki, Ortodoks valide bu kabil işlere ziyadesiyle arka çıkmakta, pek Hristiyan olan Mahdumunun salahiyeti buna uydurulmakta, kutsal akçelerden hediyeler ihsan olunmakta, Kilise'nin direkleri sayılan Piskoposlar ve Kardinaller bu menfur amele göz yummakta, hatta buna önayak olmakta ve fasık asilzadeler, kargaların kurdun leşine üşüşmesi gibi, bu imansızlık icraatını alkışlamaktadırlar.
Firavun, Balak, Saul, avenesi İzebel ile Ahab, Ahazya, Buhtünnasır, Belşatsar, Sanherib ve Balaam'ın diğer tapıcıları bundan daha büyük hangi hıyaneti irtikap etmişlerdir? Firavun, Musa'ya karşı büyücülerini meydana sürmüştü, onlar üçüncü belada aciz kalıp mağlup düşünce bunun Tanrı'nın parmağı olduğunu ikrar ettiler, lakin on belanın tamamında inadını sürdüren Kral, Kızıldeniz'de helak oldu. Moablı Balak, İsrail'e lanet okusun diye Büyücü Balaam'ı saldı, fakat Tanrı laneti bizzat berekete tebdil eyledi ve lanetlenen Balak oldu. Samuel'in yahut cadının verdikleri cevapların Saul'a ne faydası dokundu, Gilboa Dağı'nda katledilmedi mi? Birbirleriyle fasıkane bir izdivaç kuran Ahab ile İzebel, Baal'in peygamberlerine itimat ettiler ve Rabbin kelamı uyarınca, Ramot-Gilat üzerine sefere çıkan Ahab'a zafer vadeden tekmil peygamberlerin ağzına yalancı bir ruh hulul etti, nihayetinde Ahab düştü, İzebel surlardan aşağı fırlatıldı ve köpekler onun etini yedi. Yahuda Kralı Asa, hastalığında Rabbi aramayıp hekiminin maharetine güvendiği için Rabbin peygamberi tarafından tekdir edilmiştir, öyleyse kurtarıcı ve şifa bahşeden Tanrı'yı terk edenlerin günahı çok daha azim değil midir?
tabiatın faziletlerini bırakıp Şeytan’dan mı medet ummaktasınız, Ahazya geçmişte böyle yapmış ve bu sebeple Rabbin peygamberinden şu sözü işitmişti, Çıktığın yataktan inmeyecek, muhakkak öleceksin. Diğer haksız kralların silsilesi ve dahi putperest milletlerin tarihleri gözden geçirilsin. Zerdüşt, Diotarus, Krezüs, Pompeius, Pyrrhus, Crassus, Neron, Julianus, kendilerine sahte bir refah vehmeden büyücülerinden ve kâhinlerinden ne kazandılar, hepsi hiçliğe indirgenmediler mi ve günahları içinde alçakça helak olmadılar mı, İşte bu türden tanrısızca delilikler, hayranlarına yıkım getirmeye meyyaldir ve doğrusu bunlara en çok bel bağlayanlar, insanların en bedbahtı kılınırlar.
İnkâr etmem ki, Tanrı’yı incitmeksizin yahut imana ve dine zarar vermeksizin krallıkları muhafaza edebilen, gizli meclislerin derinliklerine nüfuz eden, düşmanları alt eden, esirleri kurtaran, serveti artıran, insanların teveccühünü celbeden, hastalıkları kovan, sıhhati koruyan, ömrü uzatan ve gençliğin kuvvetini iade eden tabii ilimler, metafizik sanatlar, gizli hünerler mevcuttur. Dahası mukaddes dini şefaatler, umumi yakarışlar, iyi insanların hususi duaları vardır ki bunlar vasıtasıyla yalnızca Tanrı’nın gazabını savuşturmakla kalmaz, aynı zamanda bize lütufta bulunması için O’na niyazda bulunabiliriz, bundan gayrı, kadimlerin Calomagia yahut Theurgia [NOT: İlahi tesirlerle yapılan ak büyü, teürji] tesmiye ettiği, geleceği haber verme ve mucizeler icra etme kabiliyeti haiz muayyen bir sanat varsa, bu şüphesiz mezkûr ahmakların ve İblis’in kölelerinin malumu değildir, zira gelecekte vuku bulacak olanı keşfetmek, başımızın üzerinde asılı duran, gizli olan ve göklerden insanlara işmar edilen hususlarda hakikati telaffuz etmek ve tabiatın umumi seyrini aşan şeyleri vücuda getirmek, pek beyhude ve cahil adamlara değil, yalnızca derin ve kâmil bilgi sahibi, fevkalade pak bir hayata ve imana malik bir kimseye aittir. Lakin her mahluk, masum olanlara ve Tanrı’nın kanununda yetkinleşmiş bulunanlara imanları uğruna hizmet eder ve onlar her ne dilerlerse kendilerine verilecektir, nitekim kargalar İlyas’ı beslemiş, onun duaları üzerine yeryüzü mahsulünü esirgemiş, gök yağmuru men etmiş ve şerirlerin üzerine ateş yağdırmıştır, kargalar Elyesa’ya da hizmet etmiş, melekler onun namına cenk etmiş, nehirler ayak basılan kuru toprak gibi geçilmiş, aslanlar hırçınlıklarını bir kenara bırakıp açlıklarına aldırmaksızın Daniel’in ayaklarına kapanmış ve alev alev yanan fırın çocukları yakmamıştır. Bunlar nekrömansi [NOT: Ölülerle irtibat kurarak yapılan büyü] erbaplarının, büyücülerin yahut iblislerin değil, mümin ve dindar insanların işleridir, zira onlara iblisler değil, Tanrı’nın ruhu muavenet eder.
İtiraf ederim ki şu zamanda dahi gayet bilge, hayret verici bir ilme, fazilete ve kudrete malik, saf bir hal ve gidişata sahip, ziyadesiyle basiretli, yaşları ve kuvvetleri icabı meclisleri ve amelleriyle cumhura fevkalade fayda sağlayabilecek bazı (belki de pek çok) kimseler mevcuttur, lakin saray efradınız bu kimseleri, kendi maksatlarından fersah fersah uzak kimseler olarak görüp tezyif eder, zira onların nazarında hikmetin yerini habislik, hile ve aldatmaca, istişarenin yerini desise, bilginin yerini kurnazlık, basiretin yerini hilekârlık ve gadr almıştır. Dinin makamında batıl itikat oturmakta, musibet anlarında Tanrı’ya küfredilmektedir ve (Resul’ün dediği vechile) zaafta kemale eren iman istihfaf edilmekte, lakin şerir ruhların çağrılmasına koşulmaktadır. İyi olan her insan onlar tarafından tahkir edilir, cüretkâr riyakârlık taltif bulur, hakikat cürüm addolunur, övgü ve mükâfatlar ise ahmaklığa ve fısk ü fücura hasredilir.
Ey ahmaklar ve gafiller, vaktiyle en kudretli imparatorlukların sukutuna ve büsbütün yıkımına sebep olmuş bu sanatlarla bir krallık tesis etmek hevesindesiniz, Yeremya onlar hakkında ne doğru söylemiştir, Tacımız düştü, vay halimize çünkü günah işledik, temenni ederim ki bu söz sizin üzerinize de böylesine doğru ve tam layıkıyla tatbik edilmesin. Zira hakikaten o beytin ebcedi olan M.C.V.I. harfleri bir araya getirildiğinde, hesaba göre kralınızın Pavia’da esir düştüğü M. D. XXI V. [1524] senesini ifham eder, vuku bulmazdan evvel imkânsız addettiğiniz bu şeyleri bizzat görüp hayretler içinde kalmadınız mı, ve yine de musibetinize rağmen kibirli ve mütemerritsiniz. Peygamberleri hor görürsünüz, Tanrı’nın tehditleri ise size masal gibi gelir.
İşte yakındır, Tanrı’nın bütün yeryüzündeki azametli işlerini henüz görecek ve hissedeceksiniz, bilmediğiniz sefalet ansızın üzerinize çullandığında titreyeceksiniz, o vakit nereye kaçacaksınız, Şayet bir nebze faydaları dokunacaksa yahut bu sayede daha güçlü kılınabilecekseniz, efsuncularınızla ve büyücülüklerinizin kesretiyle bir arada durun. Çağrılan o Gerizim büyücüsü sizi kurtarmayacak, yalan söyleyen peygamberler peydah etmeyecek, Rabbin gazabına galebe çalıp sizi şerden azat etmeyecek midir, Hayır, ey fesat ehli, hayır, Rab o şehirleri ve krallığı inşa edip muhafaza etmedikçe, onun tüm bekçileri beyhude yere didinir ve uykusuz kalır. Peygamberlerin hükmünü askıya almak yahut tebdil etmek büyücülerin veya iblislerin değil, yalnızca Tanrı’nın işidir. Şayet bütün kalbinizle O’nun merhametine döner ve kötülüğünüzü terk ederseniz, Daniel’in nasihatiyle günahlarını sadakalarla, haksızlıklarını fukaraya merhamet göstermek suretiyle kefarete bağlayıp, Tanrı’nın mutlak gazabını, Babil sarayında kibirli bir nutukla onu kendi üzerine yeniden davet edene dek bir müddet savuşturan Nebukadnezar gibi siz de şerden kurtulabilirsiniz. Rabbin İlyas vasıtasıyla ölümle tehdit ettiği pek facir Ahab ile karısı İzebel, Ahab Tanrı’ya rücu ettiği için, Rabbin sözü İlyas’a yeniden gelmişti, Ahab huzurumda kendini alçalttığı için onun günlerinde bu felaketi getirmeyeceğim. Ninovalılar, kralın ve emirlerin fermanı mucibince Yunus’un vaazı üzerine tövbe ettiklerinden ötürü, başlarındaki cezadan tamamen kurtuldular. İşaya bu hükmü Hizkiya’ya tebliğ etmiş, öleceğinden ötürü evine çekidüzen vermesini söylemişti, o ise dua etti, ağladı ve şifa buldu, ömrüne on beş yıl eklendi, zira Rab aynı adama aynı peygamber vasıtasıyla şöyle buyurmuştu, Gözyaşlarını gördüm, dualarını işittim, işte günlerine on beş yıl ekleyeceğim, dahası seni ve bu şehri Asur kralının elinden kurtarıp himaye edeceğim. Bu dindar kralın rücu edişi ve duası işte bu derece muktedirdi ki, her ne kadar yalnızca kendi nefsi için dua etmiş olsa da, sadece kendisi için değil, şehir ve kavim için dahi inayet elde etti, Kralı muhafaza eden ve onu
Kralın Oğluna hikmet bahşeden bu Üstada yönelmelidir kurtuluşu arayanlar, büyücülere ve sihirbazlara değil. Doğruluğu kuşanın ve Rab'den korkun, ey refah dileyenler. Şayet bir krallığın bekası aranıyorsa, yazılmıştır ki adil olanlar yeryüzünü miras alacak, adil olan daima anılacak ve asla sarsılmayacaktır. Şayet emniyet aranıyorsa, Rab'den korkanlar kötü havadislerden ürkmeyecek, bilakis tüm düşmanlarını hakir görecektir.
Şayet itibar ve zenginlik aranıyorsa, O'nun evinde izzet ve servet mevcuttur. Şayet övgü ve lütuf aranıyorsa, doğruların nesli mübarek kılınacaktır. Şayet kudret aranıyorsa, o kimse ve zürriyeti yeryüzünde muktedir kılınacaktır. Kuvveti celal ile tebcil edilecektir. Şayet izdivaç ve evlilikte refah aranıyorsa, refikası evinin cephesinde serpilip boy atan bir asma misali, evlatları ise zeytin dalları gibi olacaktır. Şayet beden sıhhati ve derman aranıyorsa, Rab aziz kulunun çürümesine müsaade etmeyecektir. Velhasıl, her hususta Rab'den korkan kimse ne mübarektir, zira o doğru yoldan sapmaz, şerirlerin meşveretine uymaz, yoksula ve muhtaca merhamet eder. Zira kem günde Rab onu felaha erdirecek ve düşmanlarının eline teslim etmeyecektir. Cümle şerirler bunu görüp teessüre kapılacak, dişlerini gıcırdatıp kederden eriyecektir, arzuları da zeval bulacaktır. Bu nasihat kâfi gelsin. Zira mevzunun kötülüğü icap edenden fazlasını yazmaya beni sevk etmesin diye meseleyi daha da merakla deşelemeyeceğim. Elveda, Paris'ten, Şubatın XIII. günü, M.D. senesi.
Henry Cornelius Agrippa'nın, İlimlerin Boşluğu ve Tanrı Kelamının Üstünlüğü Adlı Deklamasyonundan Sonra Büyüye Dair Kaleme Aldığı Tekzibi yahut İnkârı
Umumi Manada Büyü Üzerine
Bu makamda büyüden bahsetmek icap eder, zira büyü astrolojiyle pek yakından irtibatlı ve onunla akrabadır, öyle ki astroloji olmaksızın büyü icra ettiğini iddia eden kimse hiçbir şey yapamaz ve bütünüyle dalalet içindedir. Suidas, büyünün ismini ve menşeini Maguslardan aldığı kanaatindedir. Umumiyetle kabul gören fikir ise bu adın Farsça olduğudur, Porphyrios ile Apuleius da buna iştirak eder ve bu dilde rahip, bilge yahut filozof manasına geldiğini belirtirler. Büyü bu sebeple hem tabii hem riyazi felsefenin tamamını ihata ederek dinlerin kuvvetlerini de bunlara bağlar. Bundan ötürü kendi bünyesinde Goetia ve Theurgia pratiklerini barındırır, ki tabii büyünün tabii ilimlerin en yüce kudretinden gayrı bir şey olmadığı düşünülür, bu haseple de tabii felsefenin zirvesi ve onun en mükemmel nihayeti, ayrıca tabii erdemlerin müşterek ve muvafık surette tatbik edilmesiyle hayranlık uyandıracak tesirler vücuda getiren ameli veçhesi addedilir. Bu büyüyü bilhassa Etiyopyalılar ve Hintliler tatbik etmekteydi, zira oralarda nebatatın, taşların ve mezkûr amaca bakan diğer nesnelerin erdemleri buna kifayet ediyordu. Rivayet olunur ki Hieronymus, Paulinus'a yazdığı mektupta bundan bahsetmiş ve Tyanalı Apollonios'un bir büyücü yahut filozof olduğunu, keza Pisagorcuların da bu vasıfta bulunduğunu kaydetmiştir. Doğumu esnasında Mesih'e hediyelerle taat kılmaya gelen bilgeler de bu zümredendi, Kaldelilerin müfessirleri onları Kaldeli filozoflar olarak izah ederler, tıpkı Brahmanlar arasındaki Hiarchas, Gimnozofistler arasındaki Tespion, Babilliler arasındaki Budda, Romalılar arasındaki Numa Pompilius, Trakyalılar arasındaki Zamolxis, Hiperborealılar arasındaki Abaris, Mısırlılar arasındaki Hermes ve Persler arasındaki Oromasus'un oğlu Zerdüşt gibi. Zira Hintliler, Etiyopyalılar, Kaldeliler ve Persler bilhassa bu büyü ilminde mümtaz idiler. Nitekim Platon'un Alkibiades'te naklettiğine göre, Pers krallarının oğulları bu büyüyle terbiye olunurlardı, ta ki kendi suretlerini cihan cumhuriyetine, bu cumhuriyeti de kendi nefislerine nasıl tevzi ve idare edeceklerini öğrensinler. Cicero da kehanet üzerine yazdığı risalelerinde, Persler arasında büyüyü evvela tahsil etmemiş hiçbir kimsenin krallık makamına erişemediğini belirtir.
Binaenaleyh tabii büyü, gerek tabii gerekse semavi bilcümle şeylerin kuvvetlerini temaşa eden ve aralarındaki sempatiyi tecessüsle tahkik ederek tabiatın hafi kudretlerini aşikâr kılan bir ilimdir, öyle ki süfli olanları ulvi şeylerin ihsanlarına birer cazibe unsuru kılarak onların müştereken tatbiki vasıtasıyla öyle harikalar husule getirir ki, bunlar sanattan ziyade tabiatın eseridir, zira sanat bunları vücuda getirirken tabiata yalnızca bir muavin vazifesi görür. Zira büyücüler, tabiatın en mütecessis araştırıcıları sıfatıyla, tabiatça hazırlanmış olan nesneleri kullanarak ve faal olanları münfail olanlara tatbik ederek, ekseriya tabiatın tayin ettiği vakitten evvel semereler husule getirirler, avam ise bunları mucize zanneder, halbuki bunlar sadece vaktin öne alınmasından ibaret tabii işlerdir. Nitekim bir kimsenin mart ayında gül, olgunlaşmış üzüm yahut ekilmiş bakla yetiştirmesi, yahut birkaç saat içinde maydanozu kâmil bir nebat haline getirmesi, hatta daha da büyük işler yaparak bulutlar, yağmurlar, gök gürültüleri ve envaiçeşit hayvanlar ile şeylerin pek çok başkalaşımını husule getirmesi kabilindendir, ki bunların birçoğunu Roger Bacon sırf tabii büyü vasıtasıyla icra ettiğini iddia eylemiştir. Bu amellere dair Zerdüşt, Hermes, Arabistan Kralı Eranthes, Babilli Zekeriya, İbrani Yusuf, Bocus, Aaron, Zenotenus, Kifamider, Ainzadal, Abetel, Alkindi, Abel, Batlamyus, Câbir, Zabel, Nazabar [okunamadı] eserler kaleme almıştır. Bu eserlerin bir kısmı halen tamdır, pek çok fragmanı da bugüne intikal etmiş olup bizzat elime geçmiştir. Bazı müteahhir zatlar da tabii büyüye dair yazmışlardır lakin pek az şey kaydetmişlerdir, tıpkı [okunamadı] ve Apponus ile Alfonso'ya ithaf edilip Picatrix namıyla neşredilen kitabın müellifi gibi, ki bu müellif tabii büyünün içine pek çok hurafeyi de mezcetmiştir. Tabiatı taklit eden diğer son derece maharetli kimseler de mevcuttur.
[...nadir] ve en cüretkâr araştırmacılar, tabii erdemler olmaksızın, yalnızca riyazi ilim vasıtasıyla semavatın tesirlerini celbederek tabiatınkine benzer eserler meydana getirebileceklerini iddia ederler, bunlar hayvani erdemlerden mahrum oldukları halde yürüyen yahut konuşan cisimlerdir. Nitekim Arkhitas'ın uçan tahta güvercini, Mercury (cıva) heykeli ki konuştuğu rivayet edilir, bir de Albertus Magnus tarafından imal edilen ve konuştuğu söylenen pirinçten baş böyledir. Büyük bir zekâya ve derin bir ilme sahip olan Boethius bu hususlarda temayüz etmişti, Cassiodorus benzer şeylere dair ona hitaben yazdığı mektupta şöyle der, çetin meseleleri kavramak ve mucizeler göstermek sana takdir edilmiştir, sanatının maharetiyle madenler konuşur, tunçtan Diomedes borazan çalar, pirinçten yılan tıslar, sahte kuşlar peydahlanır ve kendilerine mahsus bir sesi olmayanlar tatlı nağmeler terennüm ederken işitilir, gökleri taklit etme kudretine sahip olan bu zatın ancak pek cüzi marifetlerini zikretmekteyiz. Zannımca Platon'un Kanunlar'ın on birinci kitabında okuduğumuz şu sözleri mezkûr sanatlara dair söylenmiştir, fani insanlara bahşedilmiş öyle bir sanat vardır ki onunla hakikatten ve tanrısallıktan (thearkhia) pay almayan bazı sonradan olma şeyler vücuda getirirler, ancak bunlarla aralarında bir yakınlık teşkil eden birtakım temsiller çıkarırlar, her cüretkârlığa teşne olan büyücüler de işte bu mertebeye kadar varmışlardır, bilhassa bütün ilimlerin vaatkârı olan o kadim ve kudretli İblis onları kayırdığı için, maymunlar misali gayret gösterirler.
Bundan gayrı, büyüleyerek tedavi eden türden bir tabii büyü daha mevcuttur ki bu da kadehler, aşk iksirleri ve sihirbazların muhtelif ilaçları vasıtasıyla icra edilir. Demokritos'un bu nevi birtakım tertipler vücuda getirdiği, bunlar sayesinde hayırlı, mesut ve talihli evlatların dünyaya gelmesinin sağlandığı söylenir, ayrıca Philostratos ve Porphyrios'un Apollonius hakkında naklettikleri vechile, kuşların seslerini bihakkın anlamaya yarayan bir başkası daha vardır. Vergilius dahi mezkûr Pontos otlarından bahsederken şöyle der,
Kurt donuna bürünür, ormanlarda gizlenirdi, Kabirlerden çıkarıp bağlardı göçmüş canları, Taşırdı elin tarlasından boy vermiş başakları.
Plinius ise Demarkhos Parrhasios adında bir zatın, Arkadyalıların Lykaion Jüpiteri namına icra ettikleri bir insan kurbanı ayininde, kurban edilen bir oğlan çocuğunun sakatatını tattığını ve bir kurda dönüştüğünü nakleder, Augustinus insanların böyle kurda dönüşmesi sebebiyle Pan Lyceus ve Jüpiter Lyceus isimlerinin verildiği kanaatindedir. Yine Augustinus nakleder ki kendisi İtalya'dayken, Kirke misali bazı büyücü kadınlar vardı, yolculara peynir vererek onları davara çevirirler, diledikleri yükleri taşıttıktan sonra onları yeniden insana döndürürlerdi, Præstantine adında bir babanın da başına aynı hal gelmişti.
Lakin hiç kimse bu anlatılanları ahmakça maskaralıklar ve imkânsız şeyler addetmesin, zira Kutsal Kitap'ın Kral Nebukadnezar hakkında zikrettiklerini, nasıl bir öküze dönüşüp yedi sene samanla yaşadığını ve nihayetinde Cenab-ı Hakk'ın merhametiyle tekrar insana rücu ettiğini hatırlamalıdır, nitekim ölümünden sonra oğlu Evil-Merodak, bir hayvandan insana dönen bu zat mezardan tekrar dirilmesin diye naaşını akbabalara yem etmiştir, Mısır'dan Çıkış bahsi de Firavun'un büyücülerine dair buna benzer pek çok hadise nakleder. Ancak Süleyman, ister büyücü ister sihirbaz olsunlar, aynı kimselerden bahsederken şöyle der, Ey Tanrım, efsunlarla dehşetli işler yaptıkları için onları dehşete düşürdün! Biliniz ki bu büyücüler yalnızca tabii şeyleri değil, tabiata refakat eden ve bir bakıma onun sınırlarını aşan hareketler, sayılar, şekiller, sesler, avazlar, ahenkler, ışıklar, ruhi haller ve kelimeler gibi hususları da tahkik ederler. Nitekim Psylloslar ve Marsoslar yılanları bir araya toplar, başkaları ise başka şeylerle onları bastırıp firara mecbur ederdi. Orpheus, Argonotların fırtınasını bir ilahiyle böyle dindirmişti, Homeros da Odysseus'un kanının sözlerle durdurulduğunu nakleder. On İki Levha Kanunları'nda ise ekinleri efsunlayanlar için cezalar tayin edilmişti, şüphe yoktur ki büyücüler yalnızca sözler, ruhi haller ve benzeri vasıtalarla sadece kendi üzerlerinde değil, harici nesneler üzerinde de harikulade tesirler meydana getirirlerdi. Bütün bu mevcudatın, mıknatıs taşının demiri, kehribarın samanı çekmesi yahut elmasın ya da sarımsağın onları bağlaması gibi, kendi fıtri erdemlerini diğer nesnelere aktardıkları, onları kendilerine çektikleri, kendilerinden uzaklaştırdıkları veya başka bir surette tesir altına aldıkları kabul edilir. Öyle ki eşyanın bu dereceli ve birbirine raptedilmiş sempatisi vasıtasıyla, Iamblikhos, Proklos ve Synesios'un büyücülerin reyine dayanarak tasdik ettikleri üzere, yalnızca tabii ve semavi ihsanlar değil, akli ve ilahi olanlar da aşkınlık mertebesinden telakki edilebilir. Nitekim Proklos, kurban ve büyüye dair eserinde şunu ikrar eder, büyücüler bu kabil şeylerin muvafakatiyle bizzat ilahları çağırmayı itiyat edinmişlerdi. Bazıları ise cinneti öyle bir mertebeye vardırmışlardır ki yıldızların muhtelif vaziyetlerinden, zaman aralıklarından ve muayyen nispet kaidelerinin riayetinden hareketle, bir ilah suretinin bir işaretle hayat ve akıl ruhunu celbedebileceğini, böylelikle kendisinden akıl danışanlara cevap verip gizli hakikatlerin sırlarını ifşa edebileceğini zannederler. Buradan zahir olmaktadır ki bu tabii büyü bazen Goetia'ya ve Theurgia'ya meyleder, şerir ruhların hilelerine ve dalaletlerine dolanır.
##
Törensel Büyünün kısımları Goetia ve Theurgia'dır. Goetia, murdar ruhlarla kurulan irtibatlar sebebiyle meşumdur, fena tecessüslerin ayinlerinden, gayrimeşru efsunlardan ve beddualardan müteşekkildir, bütün kanunlarca terk edilmiş ve lanetlenmiştir. Günümüzde necromancer (ölüçağıran) ve cadı tesmiye ettiğimiz kimseler bu kabildendir,
Tanrıların haset ettiği bir güruh, marifetleri var, Şerir olanın döllediği, kendi hevalarınca, Kirletmek için semavatı ve ne varsa göklerde, Yeryüzündekileri nizamsızlığa sürüklemek, Kutuplara cebr ile boyun eğdirmek, Nehirlerin mecrasını tebdil eylemek, Dağları yerle bir edip, o şahı sürmek Yerin ta yedi kat dibine.
İşte bunlar, ölülerin ruhlarını çağıranlar ve Kadimlerin Epodi dedikleri kimselerdir ki sübyanları efsunlayıp kehanet sözleri söyletirler, Sokrates bahsinde okuduğumuz üzere yanlarında tanıdık ruhlar taşırlar.
Rivayete göre cam fanuslarda besledikleri bu gibi ruhlar vasıtasıyla gaipten haber verir görünürler. Bütün bunlar iki tarik üzere cereyan eder.
Nitekim bazıları, bilhassa tanrısallığın (thearkhia) isimleri başta olmak üzere, muayyen bir kudretle yemin verdirerek habis ruhları çağırmaya ve onları mecbur kılmaya gayret ederler, zira yaratılmış her varlığın kendini yaratanın isminden korktuğu ve ona tazim gösterdiği göz önüne alındığında, Goetialıların, imansızların, putperestlerin, Yahudilerin, Sarazenlerin ve her türlü din dışı fırka ile zümreye mensup kimselerin, ilahi ismi anarak iblisleri bağlamalarında şaşılacak bir cihet yoktur. Lakin içlerinde öyleleri de vardır ki, gerçekten son derece fena bir dinsizlikle kendilerini iblislere tabi kılar, onlara kurbanlar sunup tapınırlar ve böylelikle putperestlik ile alçalışların en rezilanesinin suçuna ortak olurlar, evvelkiler bu cürümlerden berî kalsalar dahi, kendilerini apaçık tehlikelere maruz bırakırlar. Zira mecbur kılınmış olsalar bile iblisler, nereye gidersek gidelim bizi daima aldatırlar. Hukukçu Ulpianus’un okunması menedilmiş kitaplar olarak tesmiye ettiği ve derhal imha edilmelerini emrettiği bütün o karanlık kitaplar işte bu Goetia fırkasından neşet etmiştir, rivayet olunur ki gayrimeşru sanatlara müptela olan Zabulus bu kabilden eserleri ilk uyduran kimsedir, ardından Kıbrıslı Barnabas gelmiştir ve şimdilerde Âdem, Habil, İdris, İbrahim, Süleyman, keza Pavlus, Honorius, Cyprianus, Albertus, Thomas, Hieronymus ve Yorklu muayyen bir zatın adları altında uydurma başlıklı kitaplar elden ele dolaşmaktadır, Kastilya Kralı Alphonsus, İngiliz Robert, Bacon, Apponus ve zihni teessüfe şayan nice diğer kimse de bu hezeyanların peşinden ahmakça sürüklenmiştir.
Dahası, bu menfur fikirlerin müellifi olarak yalnızca insanları, azizleri, patrikleri ve Tanrı’nın meleklerini göstermekle kalmamış, bu kitapların Âdem’in ve Tobias’ın melekleri olan Raziel ile Raphael tarafından vahyedildiğini de iddia etmişlerdir, oysa bu kitaplara dikkatle nazar eden bir kimse için bunların yalnızca kendi kaidelerinin, ayinlerinin ve adetlerinin bir nizami düzeni, birtakım kelimeler ve tılsımlı işaretler, nafile bir lafazanlık dizisi, boş sözlerden ibaret olduğunu, hezeyan ve sahtekarlıktan gayrı bir şey ihtiva etmediğini, yakın devirlerde kadim büyü ilminden tamamen habersiz kimseler ile bu muzır sanatın düşkün icracıları tarafından, dinimizin merasimleri arasına karışmış din dışı müşahedelerden ve safdil ile cahil kimseleri dehşete düşürüp hayrete sevk etmek gayesiyle araya serpiştirilmiş nice meçhul isim ve mühürlerden ibaret kılındığını anlamak hiç de güç değildir. Bununla birlikte, mezkûr sanatların büsbütün masaldan ibaret olmadığı da henüz aşikardır, zira şayet bunların bir hakikati bulunmasaydı ve onlar vasıtasıyla nice hayret verici ve muzır fiiller irtikap edilmeseydi, köklerinin kazınması maksadıyla haklarında bu derece katı ilahi ve beşeri kanunlar vazedilmezdi.
Peki Goetia erbabı niçin yalnızca bu şerir ruhları istihdam eder, şüphesiz iyi melekler Tanrı’nın emrini intizar ettiklerinden nadiren tezahür ederler ve yalnızca kalbi temiz, hayatı pak kimselere gelirler, habis olanlar ise kolaylıkla davete icabet eder, batıl olana arka çıkıp takva kisvesine bürünerek hürmet ve tazim görmek maksadıyla hileleriyle aldatmaya her daim amade beklerler, kadınlar da sırlara ziyadesiyle meraklı, daha az temkinli ve batıl itikatlara daha meyyal olduklarından çok daha kolay kandırılırlar, bu sebeple kendilerini onlara daha çabuk teslim eder ve büyük harikalar husule getirirler. Şairler Kirke’yi, Medea’yı ve bu kabilden diğerlerini terennüm ederler, Cicero, Plinius, Seneca, Augustinus ve gerek filozof gerekse Katolik teologlar ile müverrihlerden oluşan pek çok zatın yanı sıra Kutsal Yazılar da aynı hususa şehadet eder. Nitekim Krallar Kitabı’nda, Endor’da mukim bir kadının Peygamber Samuel’in ruhunu çağırdığını okuruz, gerçi pek çokları bunu peygamberin kendi ruhu değil, onun suretine bürünmüş şerir bir ruh olarak tevil eder. Yine de İbrani üstatları, Augustinus’un Simplicianus’a cevaben bunun Samuel’in hakiki ruhu olabileceğini inkar etmediğini söylerler, zira Goetia erbabının da talim ettiği üzere, Samuel’in ruhu vefatının üzerinden tam bir sene mürur etmeden evvel bedeninden kolaylıkla çağrılabilirdi. Keza büyücü nekromansistler de Gizli Felsefe [NOT: Yazarın 'De Occulta Philosophia' adlı eserine atıf yapılmaktadır] kitaplarımızda beyan ettiğimiz veçhile, bunun muayyen tabii kuvvetler ve bağlar marifetiyle icra edilebileceğini kabul ederler. Binaenaleyh, manevi sahalarda mütehassıs olan kadim pederler, mevtanın bedeninin mukaddes bir mahalle defnedilmesini, cesede kandillerin refakat etmesini, üzerine kutsal su serpilmesini, akgünlük ve buhurlarla tütsülenmesini ve yeryüzünde kaldığı müddetçe dualarla tezkiye edilmesini sebepsiz yere emretmemişlerdir. Zira İbrani üstatlarının buyurduğu veçhile, beden ve cismani hayvaniyet tekmil bir bütündür ve içimizde etin maddesine tabi olup fena nizamlanmış ne varsa hepsi yılana yiyecek olarak terk edilir, İbranilerin tesmiyesiyle etin ve kanın efendisi, bu dünyanın prensi olan ve Levililer Kitabı’nda çöllerin prensi diye zikredilen Azazel’e kalır, nitekim Tekvin’de ona, ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin, denmiştir. İşaya’da ise, ekmeğin toprak olacaktır, buyrulur, yani topraktan halk edilmiş olan bedenimiz, artık yılanın değil Tanrı’nın bir eseri haline gelsin diye takdis edilip daha hayırlı bir surete tahvil edilmedikçe, bir diğer deyişle Pavlus’un, bedeni ekilen şey ruhi olarak kıyam edecektir, sözü mucibince cismaniden mürekkep bir ruhaniyet kılınmadıkça durum böyledir.
Nitekim bir başka yerde, şüphesiz herkes dirilecektir, lakin herkes tebdil edilmeyecektir, denir, zira pek çokları ebediyen yılanın yiyeceği olarak kalacaktır. Dolayısıyla etin bu murdar ve dehşetengiz maddesini ve yılanın azığını ölüm vasıtasıyla üzerimizden atar, onu mevtaların dirilişinde vuku bulacak olan daha hayırlı ve ruhani bir mahiyetle tebdil ederiz, nitekim bu tebeddül, dirilişin ilk semerelerini tatmış kimselerde şimdiden tahakkuk etmiştir ve İdris, İlyas ve Musa gibi, bedenleri ruhani bir fıtrata dönüşerek çürüme yüzü görmeyen kimseler bu hayattayken ilahi ruhun faziletiyle buna çoktan nail olmuşlardır, ne de onların naaşları yılanın kudretine terk edilmiştir. İşte Yahuda’nın kendi risalesinde bahsettiği, Başmelek Mikail ile iblis arasında Musa’nın bedeni üzerine vuku bulan münazara da bundan ibaretti. Ancak Goetia ve nekromansi bahsinde bu kadar kafi gelmelidir.
Pek çok kimse Teurji'nin (theurgia) meşru olmadığını, sanki iyi melekler ve ilahi bir tanrısallık (thearkhia) tarafından yönetiliyormuş gibi görünse de çoğu zaman Tanrı'nın isimleri kisvesi altında ve kötü meleklerin hileleriyle, şeytanların habis aldatmacalarıyla kuşatıldığını düşünür. Zira bizler yalnızca tabii güçlerle değil, birtakım ayinler ve merasimler vasıtasıyla da semavi tesirleri ve onlar aracılığıyla ilahi faziletleri kendimize celbeder, kendimize doğru çekeriz, ki kadim büyücüler birçok kaideyle birlikte bu hususu pek çok ciltte ele almışlardır. Lakin bütün merasimlerin en mühim kısmı, evvelemirde zihnin, ardından bedenin ve deride, giysilerde, meskenlerde, kaplarda, aletlerde, sunularda ve kurbanlarda olduğu üzere bedeni çevreleyen şeylerin temizliğine ve saflığına riayet etmekten geçer, bunların paklığı insanı ilahi şeylerin idrakine ve müşahedesine hazırlar, İşaya'nın "Yıkanın, temizlenin ve düşüncelerinizin kötülüğünü uzaklaştırın" kelamınca mukaddes şeylerde ziyadesiyle talep edilir. Şimdi ise murdarlık, havayı ve insanı sıklıkla ifsat ettiği için, semavi ve ilahi şeylerin o en saf tesirini bozar ve Tanrı'nın pak ruhlarını kaçırır. Fakat kimi zaman murdar ruhlar ve aldatıcı kudretler de kendilerine birer ilah gibi tapınılması ve tazim edilmesi gayesiyle bu saflığı talep ederler. Bu sebeple burada büyük bir ihtiyat lazımdır, nitekim Gizli Felsefe kitaplarımızda bu meseleyi son zamanlarda etraflıca tartışmıştık. Lakin bu Teurji yahut ilahi şeylerin büyüsü hakkında uzun uzadıya münakaşa eden Porphyrios, nihayetinde teurjik takdisler vasıtasıyla insan ruhunun ruhları ve melekleri kabul etmeye, Tanrı'yı görmeye layık hale getirilebileceği neticesine varır, ancak bu sanat ile Tanrı'ya geri dönebileceğimizi katiyen reddeder. Dolayısıyla onun ekolünden Almadel Sanatı, Noterlik Sanatı, Pavlus Sanatı, Vahiyler Sanatı ve buna benzer pek çok hurafe türemiştir, bunlar cahillere ne kadar ilahi görünürlerse o nispette muzırdırlar.
Burada zihnime, büyü fırkasının Yahudi olan Musa'ya ve Lutopea'ya dayandığını söyleyen Plinius'un sözleri gelmektedir, bu kelimeler bana İbranilerin kanaatince bizzat Tanrı tarafından Sina Dağı'nda Musa'ya bahşedilen, ardından harflerin abideleri olmaksızın halefiyet dereceleriyle Ezra'nın zamanına dek başkalarına yalnızca şifahi olarak nakledilen Yahudi Kabala'sını hatırlatır, tıpkı vaktiyle Yunanistan'da, Tebai'de mektepleri bulunan ve talebelerinin üstatlarının düsturlarını zihinlerinde muhafaza ederek kitaplar yerine zekalarını ve hafızalarını kullandıkları Arkhippos ile Lysis tarafından Pisagorcu görüşlerin aktarılmış olması gibi. Nitekim yazılı metinleri hakir gören birtakım Yahudiler de bu ilmi hafızaya, müşahedelere ve sözlü geleneklere yerleştirmişlerdir, bundan ötürü Kabala İbranilerce sanki bir şeyi başkasından sırf işitme yoluyla teslim almak manasında tesmiye edilmiştir. Bu sanatın, rivayet edildiğine göre, pek kadim olduğu söylenir, lakin ismi Hristiyanlar arasında ancak son zamanlarda duyulmuştur.
Bundan ötürü onlar iki yönlü bir ilim vazederler, biri Bereşit dedikleri ve Kozmoloji tesmiye ettikleri ilimdir, yani yaratılmış, tabii ve semavi şeylerin kudretlerini açıklayan, Şeriat'ın ve Kutsal Kitap'ın sırlarını felsefi gerekçelerle şerh eden kısımdır, ki bu cihetiyle bizim Süleyman'ın onda mahir olduğuna inandığımız tabii büyüden hiç mi hiç ayrılmaz. Zira İbranilerin mukaddes tarihlerinde okunur ki o, Lübnan'ın sedir ağacından duvarda biten zufaotuna varıncaya dek her şeyde, aynı zamanda davarlarda, kuşlarda, sürüngenlerde ve balıklarda dahi vukuf sahibiydi, bütün bunlar onun tabiatın büyüsel faziletlerini bildiğini gösterir. Sonraki müellifler arasında Mısırlı Musa [NOT: İbn Meymun kastedilmektedir] Tılsımlar (Pentacles) üzerine şerhinde bu yolu takip etmiştir, pek çok Talmudcu da öyle.
[okunamadı]
Bu ilmin diğer kısmına ise Merkaba derler, ki bu ilahi ve meleksi faziletlerin, mukaddes isimlerin ve mühürlerin daha yüce tefekkürlerine dairdir, bir nevi sembolik ilahiyattır, onda harfler, sayılar, şekiller, eşyalar, isimler, unsurların dorukları, çizgiler, noktalar ve aksanlar, hepsi en derin şeylerin ve büyük sırların delaletidir. Bunu da kendi içinde Aritmansi'ye, yani Notarikon denilen ve meleksi faziletleri, isimleri, mühürleri, keza ruhların ve canların hallerini ele alan kısma ve ilahi haşmetin sırlarını, onun feyizlerini, mukaddes isimleri ve tılsımları araştıran Teomansiya'ya taksim ederler, ki bunu bilen kimse harikulade faziletlerle temayüz edebilir, dilediği vakit gelecekteki bütün şeyleri önceden bilebilir, bütün tabiata hükmedebilir, şeytanlar ve melekler üzerinde iktidar sahibi olup mucizeler gösterebilir. Onların zannınca Musa bu sayede pek çok alametler göstermiş, asayı yılana, suları kana çevirmiş, Mısırlıların üzerine kurbağaları, sinekleri, bitleri, çekirgeleri, tırtılları ve saireyi dolu, çıban ve urlarla birlikte göndermiş, insanların ve hayvanların bütün ilk doğanlarını katletmiştir, yine bu sayede denizleri yarmış, kavmini oradan geçirmiş, kayadan pınarlar fışkırtmış, gökten bıldırcınlar indirmiş, kavminin önünden gündüzleri bulutlar ve şimşekler, geceleri ateşten bir sütun göndermiş, dirilen Tanrı'nın sesini göklerden kavme işittirmiş, kibirlileri ateşle çarpmış, homurdananları cüzzam ile vurmuş ve hak edenlerin üzerine ani helak getirmiştir, yer yarılıp onları yutmuştur, dahası kavmi semavi gıdalarla beslemiş, yılanları teskin etmiş, zehirlenenleri iyileştirmiş, [okunamadı] bu kalabalık cemaati marazdan, giysilerini eskiyip yıpranmaktan korumuş ve onları düşmanlarına muzaffer kılmıştır. Hülasa, bu mucizeler sanatı ile Yeşu Güneş'e durmasını emretmiş, İlyas düşmanlarının üzerine gökten ateş indirmiş, ölü bir çocuğu diriltmiş, Daniel aslanların ağzını bağlamış, üç çocuk alevli fırının içinde ilahiler terennüm etmiştir, dahası imansız Yahudiler bu sanat vasıtasıyla [okunamadı] bu sanatı bildiğini iddia ederler ve Josephus'un bildirdiği üzere şeytanlara, onların bağlarına karşı efsunlar, hüddam usulleri ve hastalıklara karşı çareler nakletmişlerdir, lakin şüphem yoktur ki Tanrı, Şeriat kelamının kabuğu altında gizlenen ve avamın idrakine ifşa edilmemesi gereken pek çok sırrı Musa'ya vahyetmiştir. Nitekim itiraf ederim ki, İbranilerin övündüğü ve vaktiyle benim de gayretle ve zahmetle peşine düştüğüm bu Kabalist sanat, bir batıl inançlar derlemesinden ve Teurjik bir büyüden başka bir şey değildir, ancak şayet bu (Yahudilerin iddia ettiği gibi) Tanrı'dan sadır olmuşsa ve [...]
Hayatın yetkinliğine, insanların sıhhatine, Tanrı’ya ibadete ve hakikatin idrakine dair olanı, bu Sinagog’u terk edip bize bütün hakikati öğretmeye gelmiş olan o hakikat ruhu, Tanrı’dan olan her şeyi cidden bilen Kilisesi’nden şu son vakitlere değin asla gizlemezdi, zira O’nun takdisi, vaftizi ve kurtuluşa dair diğer sırları her dilde açığa vurulmuş ve kemale erdirilmiştir, çünkü aynı derecede takva mevcut olduğu takdirde her dil eşit kudrete sahiptir, gökte yahut yerde, kendisi vasıtasıyla kurtulmamız gereken ve mucizeler yarattığımız, içinde her şeyin hulasa edildiği ve ihtiva olunduğu şu yegane İsa isminden gayrı hiçbir isim yoktur. Bundan ötürüdür ki, Tanrı’nın isimlerini kullanmada mahir olmayan Yahudiler, kadim atalarının vaktiyle yaptığı gibi, Mesih’ten sonra pek az amel edebilmekte yahut hiçbir şey yapamamaktadır, ancak tecrübe ile bulup görmekteyiz ki, bu sanatın (onların tabiriyle) devri sayesinde, ekseriyetle büyük sırlarla dolu harikulade cümleler Kutsal Yazılar’dan zorla çekip çıkarılmaktadır, bu durum, anılan lisanın ve yazı usulünün kendi hevalarına göre uydurmaya ve tahrif etmeye pek müsait olmasından ötürü, avare kimselerin zihinlerini bütün noktalar, harfler ve sayılarla meşgul etmesinden ibarettir, bunlar kimi zaman ulu sırları öne sürer gibi görünseler de, ne bir şeyi ispat edebilir ne de delillendirebilirler, bilakis biz (Gregorius’un kelamınca) ne denli kolaylıkla iddia ediliyorlarsa, aynı kolaylıkla onları hiçe sayabiliriz. Keşiş Rabanus da aynı hileye başvurarak birçok şey uydurmuştur, lâkin bunu Latin harfleri ve mısralarıyla, araya birtakım resimler dercederek yapmıştır, bu resimler ve yüzeydeki çizgiler vasıtasıyla her ne surette okunursa okunsun, resmedilen şeylerin kıssalarını temsil ederek mukaddes bir sırrı beyan eder, şüphe yok ki aynı şey, Valeria Proba’nın Vergilius’un dizelerinden Mesih’e dair tanzim ettiği derlemeleri okumuş olan herkesin bileceği üzere, dünyevi yazıtlardan da zorla çıkarılabilir, bu kabil şeylerin tümü avare dimağların vehimleridir, lakin mucize gösterme bahsine gelince, aranızda onların bu hususta herhangi bir hüner yahut ilme malik olduğuna inanacak kadar ahmak idrakli bir kimse bulunmadığını zannederim, binaenaleyh Yahudilerin bu Kabala’sı, Kutsal Yazılar’a dağınık halde serpiştirilmiş kelimeleri, isimleri ve harfleri kendi keyiflerine göre bir araya getirdikleri, böldükleri, yerlerini değiştirdikleri ve bir şeyden bambaşka bir şey devşirerek hakikatin rabıtalarını, hitapları, kıyasları ve meselleri bozdukları, bunları şurada burada kendi uydurmalarıyla tevil ettikleri, Tanrı’nın kelamını kendi hezeyanlarına alet etmeye yeltendikleri, Kutsal Yazılar’a iftira edip kendi kuruntularının bunlara dayandığını öne sürdükleri pek meşum bir hurafeden gayrısı değildir. Tanrı’nın Şeriatı’na kara çalarlar, yüzsüzce gasbedilmiş kelime, hece, harf ve sayı hesaplamalarıyla, küfürlerine cebren ve küstahça deliller getirmeye kalkışırlar. Üstelik bu incir çekirdeğini doldurmaz şeylerle kibirlenerek, Tanrı’nın dile gelmez sırlarını ve Kutsal Yazılar’ın fevkindeki gizemleri bulup araştırdıklarını iddia eder, hatta bunlarla kehanette bulunabileceklerini, mucizeler ve harikalar yaratabileceklerini hayasızca ve yüzleri dahi kızarmadan tasdik ederler, fakat başlarına gelen, ağzındaki ekmeği bırakıp sudaki gölgenin peşinden koşan ve böylece rızkından mahrum kalan Ezop’un köpeğinin hâlinden farksızdır, nitekim bu hain ve dik kafalı kavim, daima Kutsal Yazılar’ın gölgeleriyle ve kendi beyhudelikleriyle meşgul olarak, yapay fakat batıl Kabala’larıyla metne galebe çalmaya uğraşırken, ebedi hayatın ekmeğini yitirmekte, boş sözlerle beslenerek hakikat kelamını helak etmektedir, (tahminimce) Kabalistik hurafenin bu Yahudi mayasından, Ophit, Gnostik ve Valentinianusçu zındıklar neşet etmiştir, bunlar çömezleriyle birlikte Hristiyan inancının bütün sırlarını saptırarak Grek harflerine ve sayılarına zorla uydurdukları bir tür Grek Kabala’sı uydurmuş, bidatçi tahrifatlarıyla bunlardan (kendi deyimleriyle) bir hakikat gövdesi teşkil etmiş ve bu harf ile sayı sırları olmaksızın İncil’deki hakikatin bulunamayacağını vaaz etmişlerdir, zira oradaki yazılar çeşitlidir, kimi zaman birbiriyle çelişir ve mesellerle doludur, ta ki görenler görmesin, işitenler işitmesin, anlayanlar anlamasın ve bunlar körler ile dalalette olanlara, körlükleri ve dalaletlerinin kabiliyeti nispetinde serdedilsin, oysa bunların altında gizli yatan halis hakikat, yazıyla değil ancak şifahi olarak yalnızca kamil olanlara tevdi edilmiştir ve bu, Mesih’in havarilerine gizlice bildirdiği, Pavlus’un da sadece kamil olanlara fısıldadığı o elifba ve hesap teolojisidir, çünkü bunlar en ali sırlar olduğundan yazılmamıştır ve yazılmamalıdır, aralarında en azman bidatleri zapt etmeyi bilmeyen kimse yoktur.
Fakat biz, bir kısmı el çabukluğu hileleri ve yalnızca görünüşe dayalı yanılsamalardan ibaret olan o büyüye dönelim. Büyücüler bu yolla hayaller sergiler, döngüsel aldatmacalarla nice mucizeler icra eder ve düşlere sebep olurlar. Bunları da gnostik efsunlar, beddualar ve şeytanların hilelerinden ziyade kimi buharlar, kokular, ışıklar, aşk macunları, göz merhemleri, bağlama ve asma usulleriyle, keza yüzükler, suretler, aynalar ve büyü sanatının benzeri ecza ve aletleriyle, ayrıca doğal ve göksel bir kudret vasıtasıyla yaparlar. Keza her gün el çabukluğuyla pek çok iş görülür, nitekim sahne oyuncularının ve el çabukluğunda mahir olup kirozof adını verdiğimiz cambazların bunları her gün yaptıklarını görürüz. Bu sanata dair Hermes'in El Çabukluğu ve başka bazı kitaplar günümüze kadar ulaşmıştır. Okuduğumuza göre Paseton adında gayet meşhur bir hokkabaz, misafirlerine mükellef bir ziyafet sofrası gösterir, dilediğinde ise bunu tekrar yok eder, aldatılan davetlilerin hepsi açlık ve susuzluk içinde kalırmış. Numa Pompilius'un da bu tür hokkabazlıklar kullandığını, keza pek âlim olan Pythagoras'ın kimi vakit şöyle bir oyun sergilediğini okuruz, dilediği şeyleri bir cama yazar, dolunaya karşı tutulan bu camın arkasında duran herhangi bir kimseye, ay küresinde beliren bu suretleri gösterirmiş. Şairlerin insanların başkalaşımı üzerine terennüm ettikleri ne varsa buraya dâhildir, bunlar tarihçiler ve bazı Hristiyan ilahiyatçılar tarafından da nakledilmiş, keza Kutsal Kitap'ta da yer bulmuştur. İnsanlar, büyülenmiş gözler yahut bulanık bir vasat sebebiyle ve tamamen tabii bir marifetle, eşek, at veya başka hayvanlar suretinde görünebilir. Bazen bunlar iyi ve kötü ruhlar vasıtasıyla, yahut Kutsal Kitap'ta kralın ordusunca kuşatılan Dotan şehrinde tahkim edilmiş peygamber Elişa bahsinde okuduğumuz üzere, bazı salih kimselerin niyazı üzerine bizzat Tanrı tarafından icra edilir. Lakin saf gözleri ve Tanrı tarafından basireti açılmış olanları bunlar aldatamaz, nitekim bir nevi sığır zannedilen o kadın, gözü açık bir kimseye böyle bir mahluk gibi değil, bir kadın olarak görünmüştür. Yalnızca görünüşe dayalı olarak yapılan bu işlere hokkabazlık denir. Fakat başkalaştırma yahut bir yerden bir yere nakletme sanatıyla icra edilen işlerden, örneğin Nabukadnezar'dan veya ekinlerin bir başka tarlaya taşınmasından daha evvel bahsetmiştik, lakin bu hokkabazlık sanatı hakkında Iamblikhos şöyle der, hokkabazlık veya efsun eseri sayılan bu şeylerin, vehimden gayrı hiçbir fiil yahut öz hakikati yoktur. Bunların gayesi, ancak şeyleri görünüşe göre hayale sunmaktan ibarettir ki bunlardan geriye hemen hiçbir iz yahut işaret kalmaz.
İmdi, bu söylenenlerden anlaşılacağı üzere büyü, putperestliğin, astrolojinin ve batıl inançlara dayalı hekimliğin bir mecmuasından başka bir şey değildir. Günümüzde büyücüler tarafından Kilise içinde büyük bir sapkınlar güruhu türetilmiştir, bunlar tıpkı Musa'ya karşı duran Yannes ve Yambres gibi, elçisel hakikate karşı koymaktadırlar. Bunların reisi Samiriye'li Simon idi, bu sanatı sebebiyle Claudius Sezar devrinde Roma'da kendisine, "Mukaddes Tanrı Simon'a" yazılı bir heykel bahşedilmişti. Onun küfürlerinden Clemens, Eusebios ve İrenaeus bahseder. Bütün sapkınlıkların tohum yatağı olan bu Simon'dan silsile yoluyla korkunç Ofitler, murdar Gnostikler, dinsiz Valentinusçular, Kerdoncular, Markiyoncular, Montanusçular ve kazanç ile kuru şöhret uğruna Tanrı'ya karşı yalan söyleyen daha pek çok mülhid türemiştir, bunlar insanlara hiçbir fayda sağlamayıp onları aldatır, felakete ve dalalete sürüklerler, bunlara itimat edenler Tanrı'nın mahkemesinde perişan olacaklardır. Fakat büyüye dair, henüz pek gençken, Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe adını verdiğim üç ciltlik hacimli bir eser kaleme almıştım, o vakitler gençliğimin tecessüsüyle onda yer alan hataları, artık daha aklı başında biri olarak bu nedametle geri almayı arzu ediyorum, vaktiyle bu beyhudelikler uğruna çok zaman ve masraf ziyan etmiştim. Nihayet başkalarını bu helaktan caydırabilecek kadar basiret sahibi oldum. Zira her kim hakikat üzere ve Tanrı'nın kudretiyle değil, iblislerin hileleriyle, şerir ruhların marifetine uyarak kehânette bulunmaya ve gaybı bildirmeye kalkışırsa, büyü kabilinden beyhudelikler, cin kovmalar, efsunlar ve diğer şeytani usuller ve putperestliğin hileleriyle amel edip, yanılsamalar ve çabucak zeval bulan hayallerle övünerek mucizeler gösterebildiğini iddia ederse, derim ki bunların cümlesi Yannes, Yambres ve Simon Magus ile birlikte ebedi cehennem ateşinin azaplarına terk edilecektir.
Heinrich Cornelius Agrippa'nın Gizli Felsefesi, SON.
Miladi 1533 senesinde, Temmuz ayında.
Bu Eserde Yer Alan Cümle Bapların Fihristi.
Bap 1 Büyücülerin üç katlı âlemden meziyetleri nasıl devşirdikleri bu üç kitapta beyan olunur, sayfa 1
Bap 2 Büyünün ne olduğu, cüzlerinin nelerden ibaret bulunduğu ve bu mesleğin erbabının ne gibi vasıflarla donanması gerektiği, sayfa 2
Bap 3 Dört unsur, bunların keyfiyetleri ve birbirleriyle ihtilatı üzerine, sayfa 6
Bap 4 Unsurların üç mertebeli mülahazası üzerine, sayfa 7
Bap 5 Ateş ve Toprağın harikulade tabiatları üzerine, sayfa 9
Bap 6 Su, Hava ve Rüzgârların harikulade tabiatları üzerine, sayfa 11
Bap 7 Mürekkep varlıkların nevileri, bunların unsurlarla olan münasebeti ve unsurların bizzat kendi aralarında, insanın nefsi, duyuları ve mizaçlarıyla olan irtibatı üzerine, sayfa 15
Bap 8 Unsurların göklerde, yıldızlarda, şeytanlarda, meleklerde ve nihayet bizzat Tanrı'da ne veçhile bulunduğu üzerine, sayfa 20
Bap 9 Tabii şeylerin vasıtasız olarak [okunamadı] dayanan meziyetleri üzerine
Bap 10 Şeylerin gizli meziyetleri üzerine, sayfa 24
Bap 11 Gizli meziyetlerin muhtelif türlere nasıl zerk edildiği üzerine
Bölüm 11. Şeylerin İdealar yoluyla, Dünya Ruhu’nun ve yıldızların ışınlarının yardımıyla nasıl varlık kazandığı, bu erdemin hangi şeylerde daha bol bulunduğu üzerine.
Bölüm 12. Tikel erdemlerin, aynı türe mensup olsalar dahi tikel fertlere nasıl zerk edildiği üzerine.
Bölüm 13. Şeylerin gizli erdemlerinin nereden neşet ettiği üzerine.
Bölüm 14. Dünya Ruhu’nun ne olduğu, bir vasıta suretiyle gizli erdemleri özneleriyle nasıl birleştirdiği üzerine.
Bölüm 15. Şeylerin erdeminin benzerlik yoluyla nasıl keşfedilip tetkik edileceği üzerine.
Bölüm 16. Muhtelif erdemlerin tesirlerinin bir şeyden diğerine nasıl geçtiği, birbirlerine nasıl intikal ettiği üzerine.
Bölüm 17. Şeylerin erdemlerinin husumet ve muhabbet yoluyla nasıl sınanıp keşfedileceği üzerine.
Bölüm 18. Husumet temayülleri üzerine.
Bölüm 19. Şeylerde nev’an yahut herhangi bir fertte mahsus bir ihsan yoluyla bulunan erdemlerin nasıl sınanıp keşfedileceği üzerine.
Bölüm 20. Tabii erdemlerin kimi şeylerin cevherinin tamamında, kimi şeylerin ise muayyen kısımlarında ve azalarında saklı bulunduğu üzerine.
Bölüm 21. Şeylerde yalnızca hayatta bulundukları müddetçe var olan ve ölümlerinden sonra dahi bakî kalan erdemler üzerine.
Bölüm 22. Aşağıdaki şeylerin yukarıdaki cisimlere nasıl tâbi kılındığı, insanların bedenlerinin, amellerinin ve mizaçlarının yıldızlara ve burçlara nasıl atfedildiği üzerine.
Bölüm 23. Tabii şeylerin hangi yıldızların tahtında bulunduğunu ve Güneş’in emri altında olup Güneşî tesmiye edilen şeylerin neler olduğunu nasıl bileceğimiz üzerine.
Bölüm 24. Nelerin Kamerî olduğu yahut Ay’ın kudreti altında bulunduğu üzerine.
Bölüm 25. Nelerin Zuhalî olduğu yahut Satürn’ün kudreti altında bulunduğu üzerine.
Bölüm 26. Nelerin Jüpiter’in kudreti altında bulunup Müşterî tesmiye edildiği üzerine.
Bölüm 27. Nelerin Mars’ın kudreti altında bulunup Merihî tesmiye edildiği üzerine.
Bölüm 28. Nelerin Venüs’ün kudreti altında bulunup Zührevî tesmiye edildiği üzerine.
Bölüm 29. Nelerin Mercury (cıva) tahtında bulunup Utaridî tesmiye edildiği üzerine.
Bölüm 30. Ay-altı âlemin tamamının ve içindeki şeylerin seyyarelere nasıl tevzi edildiği üzerine.
Bölüm 31. Vilayetlerin ve memleketlerin seyyarelere nasıl taksim edildiği üzerine.
Bölüm 32. Burçların, sabit yıldızların ve onların suretlerinin tahtında nelerin bulunduğu üzerine.
Bölüm 33. Tabii şeylerin mühürleri ve tılsımlı işaretleri üzerine.
Bölüm 34. Tabii nesneler ve onların haiz olduğu erdemler vasıtasıyla semavi cisimlerin tesirlerini ve erdemlerini nasıl çekip celbedebileceğimiz üzerine.
Bölüm 36. Mürekkep şeylerin birleşmesi, daha asil bir suretin dâhil oluşu ve hayat hisleri üzerine.
Bölüm 37. Muayyen tabii ve suni [okunamadı] vasıtasıyla kimi semavi ve hayati ihsanları nasıl celbedebileceğimiz üzerine.
Bölüm 38. Yalnızca semavi ve hayati değil, aynı zamanda fevkalade birtakım zihni ve tanrısallık (thearkhia) vasfı taşıyan ihsanları yukarıdan nasıl celbedebileceğimiz üzerine.
Bölüm 39. Âlemin muayyen maddeleriyle, âlemin ilahlarını ve onlara hizmet eden ruhları nasıl celbedebileceğimiz üzerine.
Bölüm 40. Bağlar, bunların nevileri ve hangi yollarla yapılageldikleri üzerine.
Bölüm 41. Büyücülükler ve bunların kudreti üzerine.
Bölüm 42. Kimi büyü nevilerinin hayret verici erdemleri üzerine.
Bölüm 46. Tabii rabıtalar ve muskalar üzerine.
Bölüm 47. Yüzükler ve bunların tertipleri üzerine.
Bölüm 48. Mekânların erdemi ve her bir yıldıza münasip düşen mekânlar üzerine.
Bölüm 49. Işık, renkler, mumlar ve kandiller, muhtelif renklerin hangi yıldızlara, hanelere ve unsurlara atfedildiği üzerine.
Bölüm 50. Kem göz, nazar ve bunun sanatı üzerine.
Bölüm 51. Hayret verici erdemler hasıl eden muayyen müşahedeler üzerine.
Bölüm 52. Çehre, tavır, hatlar ve bedenin sureti, bunların her birinin hangi yıldızlara tekabül ettiği, kehanet sanatları olan ilmi sima, alın falı ve el falının esaslarını nereden aldığı üzerine.
Bölüm 53. Kehanet ve nevileri üzerine.
Bölüm 54. Kuş falında ve alametlerinde delalet taşıyan muhtelif hayvanlar ve sair hususlar üzerine.
Bölüm 55. Uğur alametlerinin tabii sevk-i tabii nuruyla nasıl teyit edildiği ve bunun keşfine dair kimi kaideler üzerine.
Bölüm 56. Parıltı ve yıldırımlarla yapılan kehanetler, hilkat garibesi ve harikulade şeylerin nasıl tevil edileceği üzerine.
Bölüm 57. Unsurlara dair dört kehanet olan remil, su falı, hava falı ve ateş falı üzerine.
Bölüm 58. Ölülerin diriltilmesi, uzun yıllar boyunca aralıksız uyumak ve azıktan mahrum kalmak üzerine.
Bölüm 59. Rüyalar vasıtasıyla yapılan kehanetler üzerine.
Bölüm 60. Cinnet, uyanıkken yapılan kehanetler ve ruhların bazen insan bedenine girmesine vesile olan melankoli hıltının kudreti üzerine.
Bölüm 61. İnsanın teşekkülü, zahiri ve batini duyular, akıl, nefsin üçlü arzusu ve nefis hevesleri üzerine.
Bölüm 62. Nefis hevesleri, bunların menşei, farkları ve nevileri üzerine.
Bölüm 63. Nefis heveslerinin arazları başkalaştırarak ve ruhu harekete geçirerek bizzat bedeni nasıl tebdil ettiği üzerine.
Bölüm 64. Nefis heveslerinin bir benzerlikten hareketle taklit yoluyla bedeni nasıl tebdil ettiği, insanların suret ve mekân değiştirmesi, muhayyile kuvvetinin yalnızca beden üzerinde değil, ruh üzerinde de haiz olduğu kudret üzerine.
Bölüm 65. Nefis heveslerinin kendi dışlarında nasıl tesir icra edebileceği üzerine.
Bölüm 66. Zihnin İhtiraslarına Semavi Bir Vaktin Nasıl Yardım Ettiği ve Her Amelde Zihnin Sebatkârlığının Ne Derece Zaruri Olduğu Üzerine
Bölüm 67. İnsan Zihninin Semavi Varlıkların Zihni ve Akılları ile Nasıl Birleşebileceği ve Onlarla Birlikte Aşağıdaki Şeylerin Üzerine Birtakım Harikulade Tesirleri Nasıl Nakşedebileceği Üzerine
Bölüm 68. Zihnimizin Aşağı Mertebedeki Şeyleri Nasıl Değiştirebileceği ve Kendi Arzuladığı Şeye Nasıl Bağlayabileceği Üzerine
Bölüm 69. Nutuk ve Kelimelerin Tesiri Üzerine
Bölüm 70. Has İsimlerin Tesiri Üzerine
Bölüm 71. Cümleler ve Dizeler Gibi Bir Araya Getirilmiş Pek Çok Kelime Üzerine, Bunların Büyüsel Bağlarının Tesirleri ve Nitelikleri Üzerine
Bölüm 72. Efsunların Harikulade Kudreti Üzerine
Bölüm 73. Yazının, Beddua Etmenin ve Tılsımlı Yazıtlar Meydana Getirmenin Tesiri Üzerine
Bölüm 74. Muhtelif Dillere Göre Harflerin Semavi Burçlar ve Gezegenlerle Olan Nispeti, Uyumu ve Onlara İr規範ı Üzerine, Bunu Gösteren Bir Tablo ile Birlikte
Bölüm 21. Tanrılara Hangi Sayıların Vakfedildiği ve Hangilerinin [okunamadı]
Riyazi İlimlerin Zaruriyeti ve Yalnızca Riyazi Sanatlar Vasıtasıyla Meydana Getirilen Pek Çok Harikulade İş Üzerine
Bölüm 2. Sayılar, Bunların Kudreti ve Tesiri Üzerine
Bölüm 3. Sayıların Gerek Tabii Gerekse Tabiatüstü Şeylerde Ne Denli Büyük Tesirlere Sahip Olduğu Üzerine
Bölüm 4. Birlik ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 5. İki Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 6. Üç Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 7. Dört Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 8. Beş Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 9. Altı Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 10. Yedi Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 11. Sekiz Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 12. Dokuz Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 13. On Sayısı ve Bunun Mertebe Cetveli Üzerine
Bölüm 14. On Bir Sayısı ile On İki Sayısı, Kabalist ve Orfik Olmak Üzere On İki Sayısının Çifte Mertebe Cetveli ile Birlikte
Bölüm 15. On İkinin Üzerindeki Sayılar, Bunların Kudretleri ve Tesirleri Üzerine
Bölüm 16. Belli Başlı El Hareketleriyle İfade Edilen Sayı İşaretleri Üzerine
Bölüm 18. Greklerin İşaretleri Yahut Rakamları Üzerine
Bölüm 19. İbranilerin, Kildanilerin ve Birtakım [okunamadı] İşaretleri Üzerine
Bölüm 20. Harflere Hangi Sayıların İsnat Edildiği ve Bunlar Vasıtasıyla Kehanette Bulunma Üzerine
Bölüm 25. Gezegenlerin Vefkleri [NOT: Tılsımlı sayı tabloları], Bunların Tesirleri, Şekilleri ile Bunların Üzerine Hangi İlahi İsimlerin, Akılların ve Ruhların Tayin Edildiği Üzerine
Bölüm 23. Hendesi Şekiller ve Cisimler, Bunların Büyüde Hangi Hasletle Kudretli Oldukları, Hangi Elementle ve Semayla Uyumlu Oldukları Üzerine
Bölüm 24. Musiki Ahengi, Bunun Kuvveti ve Kudreti Üzerine
Bölüm 25. Ses ve Ahenk, Bunların Ameldeki Harikuladeliğinin Nereden Neşet Ettiği Üzerine
Bölüm 26. Bunların Semavi Cisimlerle Olan Uyumu, Her Bir Yıldıza Hangi Ahenk ve Sesin Tekabül Ettiği Üzerine
Bölüm 27. İnsan Bedeninin Nispeti, Ölçüsü ve Ahengi Üzerine
Bölüm 28. İnsan Ruhunun Terkibi ve Ahengi Üzerine
Bölüm 29. Her Türlü Büyüsel Amel İçin Zaruri Olan Semavi Müşahedeler Üzerine
Bölüm 30. Gezegenlerin En Güçlü Teessüre Sahip Oldukları Vakitler Üzerine
Bölüm 31. Sabit Yıldızların Müşahedesi ve Bunların Tabiatları Üzerine
Bölüm 32. Güneş ve Ay ile Bunların Büyüsel Mülahazaları Üzerine
Bölüm 33. Ay'ın Yirmi Sekiz Konağı ve Bunların Tesirleri Üzerine
Bölüm 34. Sekizinci Felekte Müşahede Edilecek Semavi Cisimlerin Hakiki Hareketi ve Gezegen Saatlerinin Esası Üzerine
Bölüm 35. Tasvirler, Mühürler ve Benzeri Bazı Suni Nesnelerin Semavi Cisimlerden Nasıl Bir Nüfuz Elde Edebileceği Üzerine
Bölüm 36. Zodyak Tasvirleri ve Bunların Bahşettiği Tesirler Üzerine
Bölüm 37. Çehrelerin Tasvirleri ve [okunamadı] Tasvirler Üzerine
Bölüm 38. Satürn Tasvirleri Üzerine
Bölüm 39. Jüpiter Tasvirleri Üzerine
Bölüm 42. Venüs Tasvirleri Üzerine
Bölüm 43. Mercury (cıva) Tasvirleri Üzerine
Bölüm 44. Ay Tasvirleri Üzerine
Bölüm 45. Ay Ejderhasının Başı ve Kuyruğunun [NOT: Ay düğümleri] Tasvirleri Üzerine
Bölüm 46. Ay Konaklarının Tasvirleri Üzerine
Bölüm 47. Sabit Behenian Yıldızlarının Tasvirleri Üzerine
Bölüm 48. Tasvirler ile Tılsım Karakterleri Arasında Bir Vasıta Olan Remil Şekilleri Üzerine
Bölüm 49. Sureti Herhangi Bir Semavi Şeklin Benzerliğine Göre Değil, Zihnin Tasavvur Ettiği Şeyin Suretine Göre Olan Tasvirler Üzerine
Bölüm 50. Birtakım Semavi Müşahedeler ve Bazı [okunamadı] Tatbikatı Üzerine
Bölüm 51. Semavi Olanların Kaidesine ve Taklidine Göre İcra Edilen Tılsım Karakterleri ve Bunların Cetvelleriyle Birlikte Remil Şekillerinden Nasıl Çıkarıldığı Üzerine
Bölüm 52. Şeylerin Kendilerinden Belli Bir Benzerlik Yoluyla Çıkarılan Karakterler Üzerine
Bölüm 53. Astroloji Olmaksızın Hiçbir Kehanetin Mükemmel Olamayacağı Üzerine
Bölüm 54. Kura Çekimi, Kehanet Tesirinin Buna Ne Zaman ve Nereden Arız Olduğu Üzerine
Bölüm 55. Şairlerin ve Filozofların Rivayetlerine Göre Âlemin Ruhu ve Semavi Ruhlar Üzerine
Bölüm 56. Aynı Hususun Akıl Yoluyla Teyit Edilmesi
Bölüm 57. Âlemin Ruhunun ve Semavi Ruhların Akli Olduğu, İlahi İdrakten Pay Aldığı, Daha Ulvi Ruhlar ve Akıllara [okunamadı] Tabi Olduğu Üzerine
Bölüm 58. Semavi Varlıkların İsimleri ve Aşağı Mertebedeki Âlem, Yani İnsan Üzerindeki Hükümleri Üzerine
Bölüm 59. Âlemin Yedi İdarecisi Olan Gezegenler ve Bunların Büyüsel Kelamlara Hizmet Eden Muhtelif İsimleri Üzerine
Bölüm 60. İnsani Bedduaların Harici Şeyler Üzerine Kendi Kudretlerini Tabii Olarak Nasıl Nakşettiği ve İnsan Zihninin Her Bir Bağlılık Mertebesi Vasıtasıyla Makul Âleme Nasıl Yükseldiği ve [okunamadı] Hâline Geldiği Üzerine
Dinin Zaruriyeti, Kudreti ve Faydası Üzerine
Bölüm 2. Dinde Sır Olan Hususların Gizlenmesi Üzerine
Bölüm 3 Hakiki bir büyücü ve mucizeler yaratan biri olabilmek için ne tür bir yetkinleşmenin (dignificatio) iktiza ettiği üzerine.
Bölüm 4 Törensel büyünün iki dayanağı olan din ve hurafe üzerine.
Bölüm 5 Bizi hakikat yoluna ulaştıran dinin üç rehberi üzerine.
Bölüm 6 İnsan ruhunun bu rehberler vasıtasıyla tanrısal tabiata nasıl yükseldiği ve mucizeler yaratan bir mertebeye nasıl eriştiği üzerine.
Bölüm 7 Hakiki Tanrı’yı bilmenin bir büyücü için neden zaruri olduğu, kadim büyücüler ile filozofların Tanrı hakkında neler düşündükleri üzerine.
Bölüm 9 Tanrı ve en mukaddes teslis hakkında hakiki ve en muteber inancın ne olduğu üzerine.
Bölüm 10 İbranilerin Sephiroth (sayımlar), diğerlerinin sıfatlar, müşriklerin ise tanrılar ve ilahlar diye adlandırdığı ilahi sudurlar, bunlara hükmeden on mukaddes ilahi isim ve bunların tefsiri üzerine.
Bölüm 11 İlahi isimler, bunların kudreti ve fazileti üzerine.
Bölüm 12 İlahi isimlerin bütün aracı sebepler vasıtasıyla bu süfli varlıklara sirayeti üzerine.
Bölüm 13 Tanrı’nın sayıları ve bunların uzuvlarımız üzerindeki tesiri üzerine.
Bölüm 14 Müşriklerin tanrıları, semavi cisimlerin ruhları, geçmiş zamanlarda hangi mekânların hangi ilahlara takdis edildiği üzerine.
Bölüm 16 Aıllar (intelligentiae) ve ruhani varlıklar, bunların üçlü nevileri, muhtelif isimleri, cehennemi ve yer altı ruhları üzerine.
Bölüm 17 İlahiyatçıların kanaatlerine göre bu mezkûr varlıklar üzerine.
Bölüm 18 Şerir ruhların mertebeleri ve hiyerarşi (kutsal düzen) içindeki düşüşleri ile muhtelif tabiatları üzerine.
Bölüm 19 İblislerin cisimleri üzerine.
Bölüm 20 Şerir ruhların musallat oluşu ve iyi ruhların bizleri muhafaza etmesi üzerine.
Bölüm 21 Şahsi koruyucu ruha (genius) itaat edilmesi ve onun tabiatının tahkik edilmesi üzerine.
Bölüm 22 İnsanın üç muhafızı olduğu ve bunların her birinin nereden neşet ettiği üzerine.
Bölüm 23 Meleklerin lisanı, kendi aralarındaki ve bizlerle olan kelamları üzerine.
Bölüm 24 Ruhani varlıkların isimleri, bunların vaz ediliş biçimleri, yıldızlara, burçlara, göğün köşelerine ve unsurlara tayin edilmiş ruhlar üzerine.
Bölüm 25 İbrani kabalistlerin (Mecubals) mukaddes metinlerden meleklerin mukaddes isimlerini nasıl çıkardıkları, Tanrı’nın ismini taşıyan yetmiş iki melek, Ziraph tabloları ile harf ve sayı dönüşümleri üzerine.
Bölüm 26 Semavi cisimlerin vaziyetlerinden ruhların ve koruyucu güçlerin isimlerinin tespiti üzerine.
Bölüm 27 Kabalistlerin ananesine göre bu tür isimlerin hesaplama sanatı üzerine.
Bölüm 28 Ruhani varlıkların isimlerinin bazen nezaret ettikleri şeylerden nasıl alındığı üzerine.
Bölüm 29 Ruhani varlıkların tılsımlı karakterleri ve mühürleri üzerine.
Bölüm 30 Kabalistlerin naklettiği, karakter tanzim etmenin bir diğer usulü üzerine.
Bölüm 31 Karakterlerin tanzimine dair diğer bir tarz ve yalnızca vahiy yoluyla idrak edilen ruhaniyetler üzerine.
Bölüm 33 Ruhaniyetlerin bağları, kasemler ve celp etmeler üzerine.
Bölüm 36 İnsanın Tanrı’nın suretinde nasıl yaratıldığı üzerine.
Bölüm 37 İnsan ruhu ve onun hangi vasıtalarla bedene rabtolunduğu üzerine.
Bölüm 38 İnsanın yukarıdan, akılların ve semanın muhtelif mertebelerinden hangi ilahi lütufları kabul ettiği üzerine.
Bölüm 39 Tabiatları icabı hayırlı olan ulvi tesirlerin, bu süfli alemde nasıl bozulup kötülüğün sebepleri haline geldiği üzerine.
Bölüm 40 Her insanın üzerine nakşolunmuş ilahi bir karakterin mevcudiyeti ve insanın bu sayede mucizeler mertebesine nasıl vasıl olabileceği üzerine.
Bölüm 41 İnsanın ölümden sonraki haline dair muhtelif görüşler üzerine.
Bölüm 42 Büyücülerin ve ölü çağıranların (nekromansır), ölülerin ruhlarını hangi yollarla davet edebileceklerini düşündükleri üzerine.
Bölüm 43 İnsan ruhunun zihin, akıl ve tahayyül kuvvelerindeki iktidarı üzerine.
Bölüm 44 Ruhların mertebeleri, helak oluşları yahut ölümsüzlükleri üzerine.
Bölüm 45 Kehanet ve ilahi esrime (vecd hali) üzerine.
Bölüm 46 Müzlerden (ilham perilerinden) neşet eden birinci nevi ilahi esrime üzerine.
Bölüm 47 Dionysos’tan neşet eden ikinci nevi esrime üzerine.
Bölüm 48 Apollon’dan neşet eden üçüncü nevi esrime üzerine.
Bölüm 49 Venüs’ten neşet eden dördüncü nevi esrime üzerine.
Bölüm 50 Sara illetine tutulanlarda, baygınlık geçirenlerde yahut can çekişenlerde vuku bulan cezbeler, istiğrak halleri ve kehanetler üzerine.
Bölüm 51 Geleceği bildiren rüyalar üzerine.
Bölüm 52 Kuralar ve kehanet ocaklarının kati kudretini deneme usulleri üzerine.
Bölüm 53 İlahi kehanetlere nail olmak isteyen kimsenin nefsini nasıl terbiye edip hazırlaması gerektiği üzerine.
Bölüm 56 Nedamet ve sadaka üzerine.
Bölüm 57 Zahirde icra edildiğinde günahlardan arınmaya vesile olan şeyler üzerine.
Bölüm 58 Dua ve adaklar üzerine.
Bölüm 59 Kurbanlar, takdimeler, bunların nevileri ve icra usulleri üzerine.
Bölüm 60 Eski kavimlerin kurban ve adaklarında ne tür niyazlar ve ayinler icra ettikleri üzerine.
Bölüm 61 Bu ayinlerin Tanrı’ya ve süfli ilahlara ne veçhile ifa edilmesi gerektiği üzerine.
Bölüm 62 Takdis merasimleri ve bunların icra tarzları üzerine.
Bölüm 63 Nelerin kutsal, nelerin takdis edilmiş sayılacağı, bunların bizimle tanrısallık (thearkhia) arasında nasıl bir vasıta teşkil ettiği ve mukaddes mekanlar üzerine.
Bölüm 64 Tütsüler, mesh yağları ve benzeri amellere dair kimi dini kaideler, merasimler ve ayinler üzerine.
Bölüm 65 Bütün eserin hatimesi.
Bu metin neden önemli
Bu pasaj, Rönesans okült felsefesinin merkezindeki mikrokozmos öğretisini özlü biçimde dile getirir. İnsan bedeni, göksel düzenin küçültülmüş bir aynası olarak okunur ve tüm doğa bir işaretler ağı gibi görülür. Batı ezoterizminin temel metinlerinden biri olan bu eser, sonraki yüzyıllar boyunca büyü, astroloji ve doğa felsefesi anlayışlarını derinden biçimlendirmiştir.
Bu eser Büyü ve Okült Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Three Books of Occult Philosophy (De Occulta Philosophia Libri Tres), Henricus Cornelius Agrippa; Latinceden İngilizceye çeviren John Freake (J.F.)
- Neşir
- Londra: Gregory Moule, 1651
- Konum
- Üç kitabın tamamı — tabii, semavi ve aklî büyü
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- archive.org (Freake 1651, Wellcome Collection)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/agrippa-gizli-felsefe@misc{kk_agrippa_gizli,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Agrippa, Üç Kitap Okült Felsefe}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/agrippa-gizli-felsefe},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Heinrich Cornelius Agrippa},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
