Gökteki Âdem ve Mikrokozmos
"Ain Soph ve On Sefirot ile Yüce Âdem": Isaac Myer'in Qabbalah'ının (1888) ön levhası. Sefirot, taçtaki Keter'den ayaklardaki Malkut'a kadar insan bedeni üzerine yerleştirilmiştir. Archive.org taraması.
Gizli Cemiyetler

Gökteki Âdem ve Mikrokozmos

Isaac Myer — Qabbalah (1888), Spekülatif Kabala Bölümünden
Isaac Myer· 1888· Özgün: İngilizce· archive.org

Isaac Myer (1836-1902), Amerikalı hukukçu ve şarkiyatçıydı. 1888'de Philadelphia'da yayımladığı Qabbalah, İbn Gebirol'ün felsefesini Zohar geleneğiyle karşılaştıran, dönemin en kapsamlı İngilizce Kabala incelemelerinden biridir. Buradaki bölüm, kitabın Spekülatif ya da Metafizik Kabala başlığı altında sudur öğretisini, Ain Soph'u, Tzimtzum'u ve Adam Kadmon'u anlattığı kısımdan alınmıştır.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

AYN SOF VE ON SEFİROT İLE YÜCE ADAM

Ve bunların İbrani Kabalası ve Sefer ha-Zohar ile rabıtası, adı geçen eserin kadimliği ve muhtevası üzerine mülahazalar ve mezkûr metinden seçilmiş kısımların tercümeleri.

Zohar’dan tercüme edilmiş, Kadim Bir İnisiyeler Locası,

Ve Yih King adlı kitapta yer alan Çin Kabalası üzerine bir risalenin hülasası, Areopagit Dionysios’un Mistik Teolojisi’nin bir cüzünün tercümesi, kadim Akad ve Keldani Evreni’nin inşasına dair bir izahat ve saire. Şemalar ve resimler eşliğinde.

Philadelphia Nümizmatik ve Antikacılar Derneği Üyesi, Belçika Kraliyet Nümizmatik Derneği Üyesi, Amerikan Nümizmatik ve Arkeoloji Derneği Muhabir Üyesi, Pensilvanya Eyaleti Tarih Derneği Üyesi ve saire.

HAKİKATİN PEŞİNDEKİ TÜM SAMİMİ, BEYİN VE VİCDAN HÜRRİYETİNE SAHİP, ÖN YARGISIZ ARAŞTIRMACILARA, İLAHİYATÇILARA, RUHBANLARA VE SIRADAN İNSANLARA, BU ESER YAZARI TARAFINDAN HÜRMETLE İTHAF OLUNUR.

Aşağıdaki sayfalar, filozof Solomon ben Yehudah İbn Gabirol veya diğer adıyla Avicebron’un hayatı ve eserlerinin kısa bir hülasasına, Zohar yazmalarının ve Kabala’nın kadimliğine dair delillere, Kabalacı felsefenin kimi kısımlarının muhtasar bir izahına, Zohar kitaplarından alıntılara ve Ekler kısmında mezkûr hususlara taalluk eden muhtelif makalelere hasredilmiştir.

Kabala ve Zohar metinlerinin kadimliği ile muhtevasının tetkiki, ehli ilim tarafından ihmal edilmiş, İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa’daki pek az kimse müstesna, bu asrın müelliflerince neredeyse bütünüyle görmezden gelinmiştir. Dinlerin yahut onların felsefelerinin kökenlerini, bilhassa erken dönem Hristiyanlığın itikadi umdelerinin, dogmalarının ve doktrinlerinin menşeini tetkik eden araştırmacılar için İbrani Kabalası ve Zohar üzerine yapılacak bir çalışma fevkalade kıymetli ve ehemmiyetli olup, hak ettiği ve iktiza ettiği ilgiyi henüz görmemiştir. Bu Kabalacı felsefenin, Yeni Ahit’teki ve erken dönem Patristik literatürdeki doktrinlerle arz ettiği pek çok benzerlikten açıkça anlaşılmaktadır ki, son iki mezkûr kaynak, en kuvvetli ihtimalle, müşterek bir tohumu ve menşei İbranilerin hem ezoterik öğretilerinde hem de İbrani Mukaddes Metinleri’nin daha zahiri ve aleni öğretilerinde bulmuştur.

Okumalarım esnasında zihnimi meşgul eden ve meselenin tetkikine vesile olan, işte bu çarpıcı benzerliklerdi, araştırma ilerledikçe bu benzerliklerin birçoğu nazarımda daha da belirginleşti ve müşterek bir menşein mevcudiyetine olan kanaatim pekişti. Pek çok mütebahhir ilahiyatçı, fazlaca bir muvaffakiyet elde edemeksizin, bu kökenleri Talmud’da bulmaya gayret etmiştir, oysa Talmud, neredeyse bütünüyle İsrailoğulları’nın zahiri hayatı için elzem addolunan Halaha’dan yahut Örfî Hukuktan, adetlerden ve ritüellerden bahseder, bununla birlikte, bazen şerhler zımnında, kuvvetle muhtemel İbranilerin Gizli İlimler’inden, yani kadim Sod’undan [NOT: İbranicede sır veya gizem manasına gelen kelime] alınmış kısa Agada beyanlarına yer verir, fakat İngiliz felsefesinin muhtevasını kavramak maksadıyla İngiliz Örfî Hukuk Raporlarını ve derlemelerini tetkik etmek ne derece beyhude ise, kadim İsrailoğulları’nın deruni, ezoterik metafiziğinin ve felsefesinin tam muhtevasını Talmudik metinlerde bulmayı ummak da o derece beyhudedir. Yeni Ahit’te İncil yazarları tarafından İsa’nın ve Havarilerinin fikirleri olarak vazolunan mefhum ve dogmaların birçoğunun, devrin Yahudi düşüncesinde bu denli kolay bir kabul ve zemin bulabilmesi, Gizli İlim öğretilerinin maneviyatı sayesinde gerçekleşmiştir.

Yeni Ahit, çağdaşı olan metinlerle, hususiyle metinlerinin birçoğu günümüze kadar ulaşmış bulunan İskenderiyeli Philo’nun eserleriyle birlikte mütalaa edildiğinde, Yahudi zihninin, bu metinlerin şekillendiği çağda, onda yer alan birçok doktrin ve neticeyi pek fazla sorgulamaksızın kabule amade olduğunu gösterir. O devirde pek çok Yahudi, nesiller boyu Davud soyundan kendilerine gelecek bir Mesih’in zuhurunu her gün beklemekteydi, fakat hepsi de İsa’yı o Meshedilmiş Olan, her gün yolu gözlenen o Mesih olarak kabul etmedi. İsa’nın ve Havarilerin çağdaşlarının daha yüksek manevi tasavvurlarını bulmayı ummamız gereken yer, Ferisilerin dini kanaatlerinin pek yüzeysel kalıp, manevi dini hakikat ağacının özüne ve kalbine fazlaca nüfuz edemediği zahiri kanunları, ritüelleri ve şekilcilikleri değil, Yahudi *Disciplina Arcana*’sının [NOT: İnancın sırlarının yetkin olmayanlardan saklandığı öğreti geleneği] tetkikidir. Lakin Kabalacı felsefenin ilahiyatçı açısından taşıdığı ehemmiyet bir yana, felsefi zihin nazarında, “İnsan düşüncesini herhangi bir dönemde kuvvetle tesiri altına almış olan her türlü tefekkür biçimi, onu anlamak için sarf edilen gayretin karşılığını fazlasıyla verecek ve er ya da geç yeniden teveccüh görecektir. İnsan tabiatının tezahürleri, kendi inkişaflarından herhangi birini büsbütün ilgi sahasının dışına itmeyecek kadar mahduttur.”

Haliihazırda, dinin maneviyatındaki her türlü süratli terakkinin önündeki en büyük hasımlar, maddecilik ve şekilciliktir. İlki agnostisizme, panteizme veya ateizme doğru evrilme meylindeyken, ikincisi ise amentülerin, dogmaların ve ritüelizmin kalıplarına hapsolma temayülü taşır. Tıpkı şekilciliğinin...

İsa devrindeki Ferisiler gibi, ikincisi de yalnızca ayinlerin icrasında, itikatların veya belirlenmiş kalıpların, kanunun lafzının tekrarında ve sadece ibadethanede hazır bulunmakta, hakiki içsel inanca ve gerçek manevi bağlılığın gereklerine bir uygunluk görmektedir. Sözde dinin bu vechelerine karşı, hakiki manevi ve yüksek insanın hür içsel şuuru ile serbestiyeti daima isyan eder, zira Tanrısallık (thearkhia) tarafından cezbedilen içsel insan, itikatların ve kitapların şeklî tatbikatını, kurtarıcı bir inayet ve kurtuluşa giden hakiki bir yol addolunan sözlerin kuruca tekrarını ve bedenin rükularını değil, kalpten, histen ve ruhtan gelen bir ibadeti görmek diler. Hakikaten arandığında, tefekkür edildiğinde ve fehmedildiğinde, Kabalistik sistemin yüksek safhalarının maneviyatçı felsefesi, böylesi kimselere kollarını açar ve En Yüce Tanrısallığın (thearkhia), Ebedî ve Sınırsız Olan’ın Bilinmeyen Özü’ndeki yüce irtifasından, şerrin en alttaki maddeciliğinde bulunan derinliğine dek, dini manevi tefekkürün en yüksek ve en latif mertebesine, en muazzam ve en asil fikirleri idrak etme ve temellük eyleme imkânı bahşeder. Geçmişin en büyük mistikleri, ister John Tauler, Thomas A’ Kempis (Hamerken), Azize Teresa veya Areopagite Dionysios olsun, hepsi Kabalistik felsefede kâmilen mevcut olan fikirlerin tesiri altında kalmışlardır. Maddecilere gelince, ‘‘Neşterin ve mikroskobun gösterebildiği bütün fenomenlerin, olguların derinliklerinde, gitgide daha fazla ne buluyorlar? İsimsiz, görünmez, tartılamaz, fakat her yerde hazır ve nazır, her şeye kadir görünen, onlar daha derine indikçe önlerinden daha da derinlere çekilen bir şey, yani biçim veren ve var eden hayatı buluyorlar. * * * İçlerindeki en asil zihinliler, kendileri ondan asla kaçamasalar da önlerinden durmaksızın kaçan, tabiattaki o meçhul ve hakikaten mucizevi unsurun sırrına gitgide daha çok kapılmaktadırlar [okunamadı]

Yeni Ahit’in Sırları’nı içinde saklayan Kadim İsrail’in Sırları’nın tahkikine yönelik daha yüksek bir manevi hissi uyandırmak arzusundayım, ki bu his Hristiyan Mistisizmi içinde onun kurucu unsurlarını, Hakiki Olan’a imanı ve itikadı uyandırmaya yardım edecek, onu Kilise Babaları’nın, bilhassa ilk Hristiyan kilisesinin en mütebahhir düşünürleri olan büyük Grek Babaları’nın metafiziğini tetkik etmeye sevk edecek ve teolojinin o muazzam binasını, insanın değişken itikatları ve formülleri yerine, derin felsefi ilkeler ile Hakiki Olan’a itikat üzerine inşa edecektir, böylece hâlihazırda bölünmüş bulunan bütün dini fırkaların yeniden birleşmesi adına müşterek bir merkez hazırlayacaktır. Aynı zamanda, böylesi araştırma ve tahkiklerin, insanlığın iptidai tarihindeki hakiki ilkelerin fehmedilmesine zemin hazırlayacak mahiyette olduğuna, mitlerin, sırların ve arkaik dinlerin karanlık labirentinde yardımcı bir rehber vazifesi göreceğine, bugün belirsiz olan pek çok hususu muhkem bir temele oturtup daha kuvvetli ve berrak bir ışığa kavuşturacağına ve böylelikle Tanrısallığın (thearkhia) asla ayrılmasını murat etmediği şeyin, yani selim akıl ve sahih felsefenin hakiki din ile vuslatının yolunu açacağına inanıyorum.

Bu münasebetle büyük bir Alman mütefekkirin şu sözlerini aktarmaktan geri duramayız, ‘‘İster dinde, siyasette, medeniyette, isterse sanat veya ilimde olsun, mevcut kurumlarda az yahut çok tadilatla dahi olsa, içsel unsur harici mahsullerinde alabildiğine neşvünema bulduğu ve manevi olan samimiyetle arandığı her vakit terakki pek yakındır, zira hayat hariçtekine doğru, merkezden muhite doğru içten neşet eder. Binaenaleyh hayata götüren yol budur, Ruh için daima yeni menfezlerin açıldığı ve Deha’nın, ilahi bir itimatla kanatlarını serebildiği yol işte burasıdır. Şayet bu doğruysa, harici veya maddi hayatın durmaksızın tebcil edildiği, sembolün özün yerine geçip gittikçe onun makamına kaim olduğu, zihni eylemin veya vicdanın yerine lafızların yahut zahiri bir amelin ikame edildiği, simetrik sathın dahili muhteva yerine, harici tektipliğin hayati vahdet yerine ve suretlerin hakikat yerine kabul edildiği her yerde tabii olarak zıt bir netice hasıl olacaktır. Böyle her hadisede, hâlihazırın manzarası ne olursa olsun, talihsiz bir istikbal kapıdadır. * * * Bir kere bu yola girildiğinde, müşterek vicdanın icaplarını dalalet saymak, vicdani itirazları itaatsizlik addederek bastırmak ve ferdi hürriyeti isyan telakki ederek ezmek pek yakında bir zaruret halini alır. Ve akabinde, ister ruhbani ister siyasi olsun, istibdat bir mecburiyet haline gelir, vesaire.’’* Bugün etrafımızda bu ikinci temayül galebe çalıyor görünmektedir,

servete ve hâlihazırdan zevk almaya aşırı bir rağbet varken, İlahi Nefes (Divine Afflatus) yeterince talep görmemektedir. Voltaire’in, Condillac’ın ve Descartes’ın zihniyetine fazlaca kapılınmış, müstakbel varlığımız yahut mazinin Kabalistlerine, hakiki Teozoflarına ve Mistiklerine can veren hisler kafi derecede düşünülmemiştir. Savonarola, Tauler ve Jacob Böhme’nin müteessir olduğu hissiyatla mücehhez daha nice insana muhtacız.

İbrani Kutsal Metinleri’nde görünen âlem veya hilkat, İlahi Celal’in yahut Şehina’nın (She’kheen-ah) zuhuru kabul edilir. Dolayısıyla Tanrısallığın (thearkhia) sıfatları O’nun eserleri vasıtasıyla müşahede edilir, nitekim Pavlus şöyle der, ‘‘Çünkü O’nun görünmeyen sıfatları, ebedi kudreti ve tanrılığı, dünyanın yaratılışından beri yaratılan şeylerle anlaşılmakta ve açıkça görülmektedir.’’ (Romalılar i, 20.)

Ne var ki fikirlerini bu madde dünyasında edinen insan zihni, bu âlemde var oldukça perdeyi asla sonuna kadar kaldıramayacak ve onun ardında gizlenen sırları bütün manasıyla kâmilen fehmedemeyecektir.

En soyut bilimlerde, dinde ve felsefede en yetkin soyutluğu belirtmek üzere kullanılan kelimeler dahi yalnızca kısmen belirli bir anlama sahiptir, zihinlerin çoğunda ise belirsizdirler ve bireysel aklın kavrayışıyla, çevreyle, düşünce tarzlarıyla, muhayyileyle, tecrübeyle ve hatta onları kullananların zihinlerindeki önyargılar, hoşnutsuzluklar ve düşünce hissiyatıyla lekelenmiş, Tincture (tentür) gibi boyanmışlardır, böylelikle hakiki, soyut ve gerçek olana yönelik temayülü zedelerler. Aydınlanmış soyut düşünürler cephesinde bundan mümkün mertebe kaçınma yönünde bir gayret mevcuttur, nitekim başka bir lisanın saf ve yalın fikirlerini onlar vasıtasıyla ifade etmek maksadıyla, yabancı kelimeleri ve bir lisanın "karma kiplerini" sıklıkla sahiplenirler, zira bu kelimeler yeni konumlarında, tecrübelerin alaşımından ve eski efendilerinin duyularının yol açtığı yanılgılardan arınmıştır. Bu sebeple İbrani Eski Ahit metninin doğalcılığı, daha büyük bir idealleştirme ve soyutlama olarak, büyük ölçüde Grek diline meczolmuştur, bunu ilk evvela Septuaginta’da, yani Grekçe tercümede, ardından daha eksiksiz bir surette, İbrani ve Helen düşüncesinin bir kaynaşması olan Yeni Ahit’te görmekteyiz. İlk başlangıçlarında aklın her bir eyleminin ve işleyişinin, her bir fikir ve münasebetin maddi bir suret yahut sembolle ifade edildiği, bütünüyle duyulara ve maddi olana dayanan, kelimeleri kadim Mısır hiyerogliflerinin örnek teşkil edebileceği yazılı sembolleri misali yalnızca zihinsel resimlerden ibaret bir lisan tahayyül edebiliriz, bundan daha yüksek bir seviyede ise akıl âlemi ile madde âleminin birbirinden tefrik edildiği bir lisan hayal edebiliriz, fakat böyle bir şey bu madde dünyasında var olamaz. Bütün diller iki uç arasında mevcuttur ve durmaksızın birinden diğerine geçmektedir, tıpkı yıldızların ve evrenin hiçbir vakit durmaması gibi o da asla hareketsiz kalmaz.

Mukaddes Kitap’taki dil ve kelimeler, görünen ile görünmeyen arasında aracıdır, düşünceler ise tıpkı Kitab-ı Mukaddes’in melekleri gibi hem görünür olandan hem de görünmez olandan pay alan kanatlı meleklerdir.

Onlar insanın nefesindeki esîr ile giyinebilen ve böylelikle görünür hâle gelen ruhlardır, fakat bu her zaman vaki olmaz, zira perde ardında olan şeyleri dil her daim tanımlayamaz ve formüle edemez, hissettiğimiz fakat kelimelere dökemediğimiz şeyler vardır, kederin iç çekişi, çaresizliğin feryadı, öfkenin haykırışı, semavi saadetin, aşkın, umudun ve dünyevi mutluluğun vecdi, asla kelimelerle ifade edemeyeceğimiz düşüncelerden birkaçıdır.

İnsanın görünmeyene yapabileceği en yakın yaklaşım, ruhunda sessizce işleyen fakat mutlak bir dille yahut herhangi bir kelimeyle ifade edilemeyen, kelime sembolizminin bütün formülasyonlarının ötesinde olan, yine de onunla bilinmeyen manevi âlemin sınırında duran o içsel irtibattır. Bu, kavramcılıktır. Biz bu hisleri yalnızca kalplerimizde ve içsel düşüncelerimizde tecrübe ederiz, vicdanımıza doğru yahut yanlış olarak çarpan şey bize davetsizce ve mantıksal bir sıra olmaksızın gelir, bir rüya gibidir. İnsan en yüksek aklîliği ne denli şiddetle hissederse, ruhu bu manevi irtibata o denli derinlemesine nüfuz eder ve bu duyguları, bu tanımsız bilinci, bu başka bir âlemle hasbihali başkalarına ifade etmek de o denli müşkülleşir, onları kelimelerle formüle edip dile döktüğümüzde, kaba, karanlık ve maddi bir düzleme çekmiş oluruz. Sessizlik, tefekkür, kendiyle içsel birlik, görünmeyene en yakın yaklaşım budur. Bunlar birer süblimleşmedir. Fikirlerimizin birçoğu yalnızca nefiylerden, olumsuzlamalardan ibarettir, En Yüce Tanrısallık (thearkhia), zatı ve tezahürü bakımından sonlu düşünceye karanlıklar içinde bürünmüştür. Yine de bu nefiyler dahi birer tasdiktir ve biz olumsuzlamanın zıddını düşüncelerimiz için yalnızca bir belirsizlik ve şüphe durumu olarak bırakırız. "Ruhani bir beden vardır ve tabii bir beden vardır", fakat bu durum bizi madde dünyasından çıkarmaz, bir ruh ancak maddeye zıt, belirsiz, mat bir şey olarak tasavvur edilebilir, oysa bizim içsel muharrikimiz ruhtur.

Tanrısallık ve O'nun sıfatları tarif edilemez, bizim sözde mutlak bilgimizin tümünün mutlak bir nefyidir onlar, zira mutlak bilgimizin tamamı madde dünyasındaki bilgimiz ve sembolizmimiz üzerinden temellenir, yükselir, merkezlenir ve sürdürülür, meselâ Ebediyet geçmiş, şimdi yahut gelecek değildir, bunlar Zamanın içindedir, Ebediyet ancak Zaman fikrinin tümünün mutlak bir nefyi olarak kavranabilir, maneviyat da tıpkı bu minvalde madde dünyası düşüncesinin ve madde dünyası mevcudiyetinin mutlak bir nefyi olabilir. Ben-Olmayan, görünmeyene en yakın yaklaşımdır, Ben ise bir tezahürdür.

Kabala felsefesine dair bilgi eksikliğinden ötürü, hem Eski hem de Yeni Ahit’teki birçok ifadenin tercümesi sıklıkla hatalıdır ve bu durum bilhassa tashih edilmiş nüshalardaki sözde düzeltmelerin birçoğunda barizdir, meselâ Efesliler 3, 15 ayetinde, eski nüshalar Tanrısallığa yakın olan Yüce melekleri ve ruhları belirtmek üzere "gökteki aile" tabirinin kullanılması hususunda hem Kabala hem de Talmud ile mutabakat hâlinde olunduğuna delalet eder, keza Matta 6, 13 ayetinde, Kabala’da her insana hayatı boyunca refakat ettiği öne sürülen Ye'tzer ha-rah’tan, yani kötü eğilimden kurtulma arzusu İblis’e atfedilmiştir.

Okuyucu, kimi zaman geleneksel dini fikirlerine aykırı düşebilecek ifadelerim karşısında bazen irkilebilir, buna dair ancak meseleyi bulduğum şekliyle aktardığımı ve bu bir cedel eseri olmadığından onu tenkit etmediğimi söyleyebilirim.

Asuroloji ve kadim Babil düşüncesi talebesi, bu düşünce ile kadim İbrani Kabalası arasında pek çok benzerlik bulacaktır. Her ikisi de Sâmîdir fakat kanaatimce nüve hâlinde başka kaynaklardan neşet etmiştir. Kadim Hindu Aryan düşüncesi talebesi de bilhassa Vedalar’ın Upanişadlar’ında, eski Hindu Mitolojisinde, ayrıca Bhagavad Gita ile Vedantalarda pek çok benzerlik fark edecektir. Amelî Kabala’nın sırlarının çoğu şüphesiz Tantralarda keşfedilecektir, ancak henüz ikincisini görme fırsatım olmadı.

Şer kuvvetlerinin Kabala’yı düşürmeyi başardığı bu tahrif edilmiş vaziyette onu tetkik etmek son derece çetin bir iştir ve Alman tarihçi I. M. Jost’un şu sözlerindeki tüm tesiri derinden hissetmiş bulunuyorum, kendisi şöyle der,

‘‘Bütün bunları kavramayı arzu eden kimse, şimdiki zamanın tamamını terk etmeli ve kendini büsbütün tek başına duran bir düşünce dünyasına taşımalıdır.

* * * Muhayyilenin eşlik ettiği yüce bir müşahede idrakinin eseri olarak hayranlık uyandırır, bu da daha ziyade maksadından ileri gelir, * * * zira maksat, Kabala’nın insanın ruhunu Tanrı ile şüphe götürmez bir rabıtaya ulaştırdığını beyan eder; bu rabıta da onun düşüncelerini ve yaşantısını bütünüyle takdis eder.’’

Zohar, tercümesi fevkalade güç bir eserdir; zira Aramice, Süryanice, İbranice ve Keldanice dillerinde tuhaf kelimelerle doludur, ayrıca Yunanca, Farsça, Sanskritçe ve Süryanice köklerden türetilmiş pek çok kelime ihtiva eder, bunlara ilaveten, sisteminin izahı serimlenirken şerh gerektiren pek çok karanlık ve örtülü ima ile işaret barındırır.

Güç bir mevzunun bu yeni sergilenişindeki muhtemel hatalar için de münekkidin müsamahasına sığınıyorum. Yayıncılık işiyle iştigal edenlerin meseleye yabancı olmalarından ve mali muvaffakiyete dair endişelerinden kaynaklanan çekingenlikleri sebebiyle bir naşir bulamadığımdan, hatırı sayılır bir masraf ve ilave külfetle eseri neşretme ve tabı masraflarını telafi edebilme riskini bizzat üstlenmek mecburiyetinde kaldım, böylece kendi kendimin naşiri oldum.

ZOHAR METİNLERİNİN KADİMLİĞİ, DEVAM.

Dr. Hirsch Graetz, Dr. Christian D. Ginsburg ve diğerlerinin bunların kadimliğine vaki itirazlarının mütalaası. Eski Ahit’teki bazı kısımları aydınlatan Zohar metinlerinden iktibaslar [okunamadı].

ZOHAR’DAN DİĞER İKTİBASLAR. MESELLER.

Yeni Ahit metinlerinin izahı. Dinlerdeki kurucu unsur. Herbert Spencer’dan nakil. Kadim Çin Taoizmi. Eskilerde İdea mefhumunun manası. Gayb ve şahadet alemleri üzerine Yeni Ahit ve Pagan müellifleri. İdeal ve reel, vesaire [okunamadı].

HERMAS’IN ÇOBANI VE BENZERİ METİNLERİN MESİH’İN MAHİYETİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ.

On İki Havari’nin Kozmik Sır üzerine talimi.

TEKVİN’DEKİ YARATILIŞ RİVAYETİNİN SIRRI.

Ex nihilo nihil fit. Maddenin yok edilemezliği akidesi. Yaratılışa dair bazı Kabalacı rivayetler. Semavi Adem. Kelam ile yaratılış. Zohar, Kopernik’ten asırlar evvel Yeryüzünün dairesel hareketini serimlemektedir. Eskilerin Yeryüzünün dairesel hareketine dair kanaatleri [okunamadı].

İBN CEBİROL’ÜN MEKOR HAYİM ADLI ESERİNİN TAHLİLİ.

VEcd NAZARİYESİ.

İbn Cebirol’ü zikreden yahut onun felsefesinden istifade eden müellifler. Sözde Arap filozofları [okunamadı].

KABALA’NIN KADİMLİĞİ.

Kabala’ya atıfta bulunan kitaplar ve müellifler. Aziz Jerome’un İlahi İsimler üzerine mektubu. Erken Hristiyanlık ile rabıtası. Kabala için talep edilen ali mevki. İdeal İnsan ve İnsanlığın büyük Kardeşliği. İrade-i cüziyye, Hayır ve Şer. Zıtlıklar ve ahenk.

İBN CEBİROL’ÜN ESERLERİ, ZOHAR METİNLERİ VE KABALA ARASINDAKİ BENZERLİKLER [okunamadı].

İBRANİ KABALASI VE MENŞEİ.

Muhtevası ve halletmeye çalıştığı meseleler. Görünen vasıtasıyla gaybı tahkik etmek. Kabala’nın muhtelif şubeleri. Kadim Keldani ve Hindu dinlerindeki dört mahluk ile Merkaba mahlukları, bunların renkleri, vesaire. Nazari Kabala. Roma Katolik Kilisesi’nin ve Şeriatın Kabalası. Yılan, Dünya Ağacı ve Edom’un Yedi Kralı hakkında Zohar metinleri ile Çivi Yazılı vesikalar arasındaki garip müşabehetler [okunamadı].

ÇİVİ YAZISI İLE KABALA ARASINDAKİ DİĞER PARALELLİKLER.

Akad ve Sami Babil dinlerinin, mabetlerinin ve İsrailoğullarınkilerin tasviri. Akad ve Babil kozmogonisi. Demiurgos hakkında. İnsanın Toprak Bedeni. Lilith hakkında. Kadim [okunamadı].

EYN SOF VE ON SEFİRA HAKKINDA.

EYN SOF VE SEFİRALAR, DEVAM.

Ayin hakkında. Eskilerin İdealar hakkındaki görüşleri. Hakikat ve vehim hakkında. Ses, renk, ritim. Sefiralar hakkında Zohar’dan iktibaslar. Prototipik İnsan. Kendi aralarında Sefiralar. Sefirotik Direkler. Azriel ve telifatı hakkında. Şerhinin tahlili [okunamadı].

SEFİRA VE SEFİRALAR KELİMELERİNİN MANASI HAKKINDA.

Sefiralara dair fikirlerin menşei. Emirlerin ve Rabbin Duasının onlu taksimi.

DÖRT ALEM.

Prana hakkında. Makrokozmos olarak Pan hakkında. Makrokozmosa dair sair fikirler. Dört Alem fikrinin iddia edilen menşei.

ZOHAR’DAN İKTİBASLAR:

Ağır yüklü adam hakkında. Mesih’in kefaret kurbanı olması. Şehina. Büyük İsimlerin bir formülü. Asli günah. Şeytan’ın kudreti. İrade-i cüziyye. Tanrı ile insan arasındaki semavi arabulucu. Kurtuluş için tövbenin zarureti. Gelecek Hayatta ebedi mükafat ve ceza. Cesetle diriliş. Fasıkların ruhlarının muhakemesi, vesaire.

ZOHAR’DAN İKTİBASLAR, DEVAM.

Kuddus olan, Şehina ile alemi halk etti. Hayır ve Şerrin varlık sebebi. Metatron hakkında. Yusuf oğlu Mesih ve Davud oğlu Mesih. Tanrısallık (thearkhia) ve buna dair üçlü tasavvurun tavsifi. İsimler. Yaratılış.

ALEMİN NİZAMI. ZITLIKLARIN SEBATI.

Aşağı alem yukarı alem gibidir. Makrokozmos ve mikrokozmos. Yukarıdaki Adem. Büyük Ağaç ve İnsan olarak Makrokozmos. Adem ile Havva’nın yaratılışı. Düşüşten evvelki ve sonraki halleri. Tanrısallığı (thearkhia) müşahede etmenin dört yolu. Söylenmiş Kelamın bekası. Muhabbet ve Havf. İnsan darda kaldığında mutlak tevekkül Tanrısallığa (thearkhia) olmalıdır. Cennet ve Cehennem. Samael ve Lilith, vesaire. Ölüm Meleği, vesaire. Mesih’in gelişi ve Yüce Tanrısallığın (thearkhia) Yeryüzündeki Hükümranlığı [okunamadı].

EK C.

Akad, Keldani ve Babil aleminin inşası.

EK E.

İznik Amentüsündeki dogmalar ve [okunamadı].

EK F.

İbrani hareke noktalarının kadimliği.

1. Bu gravür sahife 45 haşiyesinde izah edilmiştir.

2. Bu gravür sahife 46 haşiyesinde izah edilmiştir.

3. Bu şekil Luksor’daki bir Mısır Mabedi harabelerinde bulunan bir tasvirin suretidir, aralarında bir daire yahut küre bulunan iki kanat suretinde zıtlıkları ve ahengi temsil eder. Benzer sembollere kadim Mısır mabetlerinin duvarlarında ve kapı üstlerinde sıklıkla rastlanır.

Tasvirler ve Levhalar Üzerine Açıklamalar

5, s. 121, Vedik tanrı İndra’ya ait olduğu söylenen bir tasvirdir, fakat kanımca hiç şüphesiz üç Yüce Sefirot’un ve feyzin bir temsilidir. Hokmah ve Binah olarak ellerin duruşuna dikkat ediniz.

6, s. 141, Evrenin, sanki bir tür halkalı küre (armillary sphere) imişçesine, üç el tarafından taşınan ve üzerine üç İbrani harfi hakkedilmiş Kabalistik bir tasviridir. א Alef, אמת Emeth, yani Hakikat anlamına gelir, ד Daleth, דין Din, yani Hüküm anlamına gelir ve ש Şin, שלום Şalom, yani Barış anlamına gelir.

Pirke Avot’taki deyiş şöyledir, ‘‘Rabban Şimon ben Gamaliel (yaklaşık M.S. 164) şöyle demiştir, ‘Dünya üç şey üzerinde durur, Hakikat üzerinde, Hüküm üzerinde ve Barış üzerinde.’’’ (i, 19.) Bunlar, dünyanın sayesinde varlığını sürdürdüğü bir içsel enerjiler nizamıdır. Benzer şekilde

gök cisimleri de, kendilerini אהיה Ehyeh, yani 'Ben Olanım'a çeken חמדה Hemdah, yani Arzu ve אמונה Amunah, yani İman vasıtasıyla yerlerinde tutulurlar. Barış, Yeni Ahit’te mühim bir kelimedir. Tanrı için kullanılan Talmudik bir İsimdir. ‘‘Her şey Barış ile yetkinleşir.’’ Kabalistlere göre Barış, Hesed yani Sevgi veya Merhamet ile, Hüküm, Pahad yani Korku ile, Hakikat ise Gedulah yani Büyüklük ile bir tutulur. Bunların her biri Telaffuz Edilemeyen İsim ile ve dolayısıyla birbiriyle eşdeğer kılınmıştır. Sefer Berit Menuhah, yani Sükûnet Ahdi Kitabı.

8, s. 157, Kadim Meksika Makrokozmosunun bir Tasviri.

Lord Kingsborough’nun Kadim Meksika üzerine kaleme aldığı muazzam eserinin ikinci cildinde, levha 75’te yer alır, bu levha Vatikan Kütüphanesi’ndeki Kadim bir Meksika el yazmasından istinsah edilmiştir. Cilt vi, s. 222-223’te levhanın bir tavsifi bulunmaktadır. Bir haşiyede şöyle denmektedir, ‘‘Heures a l’usage de Rome, 1498 başlıklı bir Dua Kitabı’nda, başlıca iç organları açıkta duran bir insan figürü vardır ve kalpten, karaciğerden vb. organlardan hâkim burçların sembollerine çizgiler çekilmiştir. XV. yüzyılda astroloji, Kilise’nin tasdikine sahipti.’’

Kadim Meksikalıların 9 göğe inandıkları anlaşılmaktadır, bir Meksika kralı, her şeyin Yaratıcısına ibadet etmek maksadıyla, bu 9 göğün timsali olarak 9 katlı bir kule inşa ettirmiştir. İcra ettikleri vakur raks da semavatın hareketini temsil etmekteydi.

Meksika Zodyak işaretlerine dair mezkûr kaynaklara müracaat edilebilir.

9, s. 158, Eski bir Hint çiziminden. Kanaatimce bu, Dünya Yumurtası’na kök salmış ve Kaotik Deniz üzerinde yüzen Sefirotik Ağaç’ı temsil etmek üzere tasarlanmıştır.

10, s. 164, Mısır Makrokozmosunun bir tasviridir ve

11, s. 165, Bu, Kerubim ve Şekinah ile birlikte İbrani Çadırı’ndaki Ahit Sandığı’nı gösterme gayretidir. Bunu mutlak surette aslına uygun olarak takdim etmiyoruz. Modern keşifler bizlere hayli farklı fikirler kazandırmıştır.

Sefirot’un [okunamadı]. Bunun aslı Philadelphia’daki bir dostun mülkiyetindedir.

14’ten 19’a kadar, s. 218, Teslis’in (Triad) okült Kabalistik tasvirleri,

No. 15, aynı zamanda Yahudi kâhinlerinin takdis esnasında ellerini tutma usulüdür. No. 16, ellerin Kabalistik bir tutuluş tarzıdır.

20, s. 219, Kartaca harabelerinden Sefirotik Ağaç.

21, s. 219, İskoçya’daki harabelerden Sefirotik Ağaç. Bunların her ikisi hususunda mezkûr eserlere bakınız.

23 ve 24, s. 236, Yahudi Kohanim veya Kâhinlerinin, takdis esnasında tatbik ettikleri el tutma usulünün tasvirleridir.

25, s. 237, Babil menşeli bir oyma mühür kopyası. Akik taşı üzerinde Teslis bulunan tılsım.

26, s. 249, Asur menşeli bir oyma silindir mühür kopyası [okunamadı].

27, s. 251, Bir Hint çiziminden Hint Makrokozmosu.

[okunamadı], Boğa, Tavus Kuşu ve Timsah ile birlikte Krişna suretinde Hint Makrokozmosu.

30, s. 321, Hinduların Dört Âlemi. Baş, Üst Ruhani olan tarafsız Brahman’dır. Göğüs, yaratıcı veya Ruh İlkesi olan Brahma’dır. Kalp. Mide, canlılık, Krişna suretinde Vişnu’dur. Göbek ve devamı, Tenasül ve Helak Kuvvetidir.

almanaklarımızdaki şekil 33’e benzeyen gravürler.

35, s. 334, Dört âlemin Hint Kabalistik sembolü. Dünyayı ayakta tutan ebedi kollar.

36, s. 414, Nokta’nın, On Sefirot’un okült bir temsili,

37, s. 438, Yaratıcı ilah Brahma’nın meskeni olarak İnsan, Hint Makrokozmosunun bir sureti. Bu çizimin aslı, Vedalar’daki fikirler dairesinde bir Brahman tarafından vücuda getirilmiştir. Bu tasvirde insan, Yaratıcı tanrının şehri olan Brahma-loka’da, Mikrokozmos olarak resmedilmiştir. A, sanki bir iç kaleyi kuşatıyormuşçasına hisar duvarlarının etrafında ve arasında uzanan su hendeğidir, bu hendek dış insanı ve ruhun, yani Bhut-atma’nın dalgalanan ihtiraslarını temsil eder.

Bu niza ve çalkantıda, şer fırtınalarının rüzgârlarıyla kamçılanan ihtiras dalgaları ve kem düşünceler yer alır. 11 kapı ve asma köprü mevcuttur, bunlar hislerin 11 menfezidir ve hendek üzerinden aşırırlar. 1, Ağız kapısı. 2 ve 3, Burun delikleri kapıları. 4 ve 5, Göz kapıları. 6 ve 7, Kulak kapıları. 8, Pek çok menfeziyle deri. 9, Kalp kapısı. 10, Rektum. 11, Lingam veya yoni. B, gençleşme ve ölümsüzlüktür, hemen yakındaki Behra gölünde C, yani fallik ağaç bulunur.

Daha sonra müstahkem şehir Sabeh gelir, D sur çizgisinin dâhilindeki her şey buraya aittir. Sabeh’in içinde nüfuz edilemez kale E, yani Apradyat yer alır. E kalesi, idrak ruhları veya İndra ve Prajapati tarafından iskân edilir, muhafaza edilir ve aydınlatılır. İkinci bir katı, F katı vardır. Burası Akıl ve atmanın, yani ruhun Nurudur. Bunun fevkinde, kalenin çatısı F’nin etrafındaki çelenk üzerine istinat eden G yer alır, bu, İlk Sureti sembolize eden Hiranyagarbha’nın, yani altın embriyonun şualar saçan nur tahtıdır. Burada Mansi veya Brahma-şakti olan H ikamet etmektedir, [okunamadı]

Zihnin Güzelliğinin hanımı, esasen Brahma’nın ta kendisidir, lakin Hayal Aleminin hanımı Brahma-Maya olarak telakki edilir. Başındaki tacın üzerinde bulunan I, her şeyi aydınlatan Hakikat güneşi, Brahma-güneşidir, ancak başı ile Hakikat arasına Maya veya Aldatıcı İllüzyon örtüsü girmekte ve Aşağıda bulunan her şeyi sarmalamaktadır.

No. 38

Bu, İbrani Kutsal Metinlerine göre mevcut tüm hayvan yaşamının atalarını bünyesinde barındıran ve muhafaza eden, dolayısıyla Yukarı Adam’a dair Kabalistik fikirlere yakın bir benzerlik gösteren Nuh’un Gemisi içindeymişçesine Makrokozmos’un okült bir temsilidir. Bu gravürde, uzunlamasına merkez, her iki yanında dekanlarla birlikte toplam otuz eden Zodyak Ekliptiğine tekabül edecektir. Zodyak’ın on bölmesi, androjen olan Akrep-Başak hariç tutularak ve son beşin ilki Akrep’in kuyruğuymuş gibi kabul edilerek verilmiştir, zira kadim gökbilimcilerin bize bildirdiğine göre Akrep, daha sonra Terazi’nin teşkil edildiği tüm o boşluğu kaplamaktaydı. Androjen Akrep-Başak birbirinden ayrıldığında ve Akrep’ten Terazi yahut Denge meydana getirilip Akrep, yani eril ile Başak, yani dişil arasına yerleştirildiğinde, bugün bildiğimiz on iki burç veya takımyıldız zuhur etmiştir.

Gemi, belki de Cennet, İnsan ve Yeryüzünü sembolize etmek üzere üç katlıdır. İnsan figüründe, saçın alnın ortasından ayrılışına ve sakalın, favorilerin, bıyığın ve ensedeki ile omuzlardaki saçların tertibine dikkat ediniz.

Bunu Ze’ir An-peen, yani Küçük Yüzler’e dair Siphrah D’Tznioothah, Idrah Rabbah ve Idrah Zootah’daki beyanlarla mukayese ediniz. Ayrıca stigmatalara ve nun harfinin 50 + 8 = 58 değerine dikkat ediniz, şimdi he ve het, yani Hen 8 + 50 = 58, yani Lütuf (Kurtuluş?) ile aynı sayıya sahiptir.

No. 39

Brahma-Maya’nın bir tasviri, Mahat-Maya yahut Brahma Viraj, Hinduların Büyük Androjen İllüzyon İlahı.

Alınlık

On Sefirot ile Birlikte Yüce yahut Semavi Adam.

Sütunlarıyla Birlikte Sefirotik Hayat Ağacı.

Çizim I

Telaffuz Edilemeyen İsim ile Birlikte Daireler Halinde Sefirot Tablosu [okunamadı].

Çizim II

İlahi İsimler ve Kanalları yahut Yollarıyla Birlikte Sefirot Tablosu.

Çizim III

Kanallar, Telaffuz Edilemeyen İsim ve Gezegenlerin İsimleriyle Birlikte Sefirot Tablosu.

Çizim IV

Batlamyus Sistemine Göre Evren.

Çizim V

Orta Çağ’da Evren Tasavvuru.

Çizim VI

Akadlılara Göre Evren.

Temel yahut Kaide, SOL SÜTUN, SAĞ SÜTUN.

ŞİDDET YAHUT MERKEZ SÜTUNU, LÜTUF YAHUT HÜKÜM, MERHAMET.

Arkadan Görünümüyle Sefirotik Hayat Ağacı.

Solomon İbn Gabirol

Kordobalı Solomon ben Yehudah İbn Gabirol, Yahudiler tarafından Seferadlı Solomon, yani İspanyol ilahi yazarı ve isminin baş harflerinden teşkil edilen akrostişle RaSHBaG olarak anılır, Araplar tarafından Ebu Eyyub Süleyman bin Yahya İbn Cebirol, skolastikler tarafından ise Avicebrol, Avicebron, Avicembron ve benzeri isimlerle yad edilir, 1021 civarında Malaga’da doğmuş, Saragossa’da tahsil görmüş ve 1070’te Valensiya’da vefat etmiştir. Bir rivayette, sahip olduğu büyük dehasını kıskanan bir Müslüman tarafından katledildiği, katilin onu kendi bahçesindeki bir incir ağacının altına gömdüğü, ağacın fevkalade tatlılıkta o kadar çok meyve verdiği söylenir ki, bu harikulade hadiseden haberdar olan kral bahçe sahibini huzuruna çağırtmış, suallerle sıkıştırılan katil nihayetinde cürmünü itiraf etmiş ve bedelini canıyla ödemiştir. İbn Gabirol, asrının en büyük filozofu olarak kabul edilebilir.

On birinci asrın ortalarına doğru İbn Gabirol, insan tefekkürünün bu iki şubesinin ekseriyetle birbirine gösterdiği ve aynı şahsiyette nadiren bir arada bulunmalarına yol açan imtinaya rağmen, bir filozof ve şair olarak temayüz etmeye başladı. Bununla birlikte, İbn Gabirol’ün şiirinde en derin felsefi tefekkürler yer alırken, felsefi eserlerinde de şairin belagatinin, canlı tahayyülünün ve ilhamının izlerine rastlanır. Felsefi eserlerini Arapça, şiirlerini ise İbranice kaleme almıştır. Şiir sahasında, Orta Çağ Yahudi şairleri arasında birinci derecede bir mevki işgal etmiş ve kanaatimizce söylenmesi haklı bir tespittir ki, çağdaşı olan bütün şairler meyanında devrinin en büyük şairi olmuştur.

Orta Çağ Yahudi şiiri, Arap şiirinden çok daha ulviydi, kadim İbrani peygamberleri ile şairlerinin muhteşem imgelerine dayanıyor, harikulade geçmişlerinin hatıralarından, halihazırdaki ıstıraplarından ve daha parlak bir istikbalin ümitlerinden neşet ediyordu. Daha evrenseldi. Bu devir Yahudi müelliflerinin mersiyeleri kasvetli bir melankoliyle, ilahileri ve duaları derin bir dini hissiyat ve müessir bir tevekkülle doluydu, harabeler ve kabirler ortasında devşirilmiş ahlak ve hikmet dersleri, her devirde bütün insanların kalplerinde bir akis buluyordu, zira bu derslerde bütün memleketlerin ve bütün asırların insanlarına hitap eden fikirler, hissiyat ve duygular mevcuttu. Dünyevi şeylerin faniliği, bu dönemin Yahudi şiirinde binbir surette tecelli eden hâkim fikirdir. Bilhassa İbn Gabirol, nazarını daima semaya çevirmişti, yeryüzü ona pek az cazibe sunmuştu, saadet kendisinden durmaksızın uzaklaşmıştı ve gördüğü her şeyden neşet eden yerleşik bir keder, onu en meşru ve en saf neşeleri dahi reddetmeye sevk etmişti. Bu melankoli, henüz on altı yaşındayken kaleme aldığı yazılarında bile açıkça müşahede edilmektedir.

Kether Malkhuth, yani Krallığın Tacı, onun tarafından ilahileri arasında ilk sıraya yerleştirilmişti ve kendisi bu eserin ömrünün son yıllarında kaleme alındığını bildirmektedir. Bu eser, tek ve hakiki Tanrı’yı ve O’nun yaratılışının harikalarını yücelten bir ilahidir. Şair, çağının bilimsel birikimi vasıtasıyla Tabiat’ın gizemlerini örten perdeyi aralamaya ve kavramaya gayret eder. Bu vazife ruh ile kalp, akıl ile hissiyat, ilim ile muhayyile arasında paylaştırılmıştır. Yalnızca dini bir manzume olmakla kalmayıp, Peripatetik, Şark, İskenderiye ve Kabalistik kozmolojinin manzum bir hülasası mahiyetindedir, şair bu eserde din ile felsefeyi, yahut manevi olan ile cismani olanı kusursuz bir ahenk içinde birleştirerek yegâne Hakiki Varlık’ı ululamayı ve övmeyi hedefler.

Burada o ilahiden birkaç satıra yer veriyoruz,

“Sen Tanrı’sın ve bütün mahlukat Senin kulların ve Sana secde edenlerdir, Senden başkasına tapsalar dahi Senin İzzetin zerrece eksilmez, zira gayeleri bütünüyle Sana yakınlaşmaktır, lâkin onlar âmâ gibidirler, yöneldikleri yol Şahane Güzergâh’tır fakat doğru yoldan sapmışlardır, kimi bir helak uçurumuna yuvarlanmış, kimi bir çukura düşmüştür. Arzulanan menzile bütünüyle eriştiklerini zannetmişler, fakat nafile yere çabalamışlardır. Lâkin Senin hakiki kulların, dosdoğru yolda yürüyen ve Kral’ın sarayının avlusuna dahil olana dek ne sağa ne de sola sapan o yolculara benzerler.

Sen Tanrı’sın, tanrısallığın (thearkhia) ile biçim verilmiş bütün Şeyleri ayakta tutar, birliğin ile bütün varoluşları idame ettirirsin. Sen Tanrı’sın, Senin Tanrısallığın, Birliğin, Ezeliyetin ve Varlığın arasında hiçbir ayrım bulunmaz, çünkü hepsi tek bir sırdan ibarettir ve isimler farklı olsa dahi hepsinin tek bir manası vardır. Sen Alîm’sin, hayat pınarı olan Hikmet Senden fışkırır ve Senin Hikmetin karşısında beşeriyetin bütün ilmi hamakatten ibarettir.

Sen Alîm’sin, ezelden berisin ve Hikmet daima Senden beslenmiştir. Sen Alîm’sin ve Hikmetini Kendinden gayrı bir kimseden iktisap etmedin. Sen Alîm’sin ve bir usta yahut sanatkâr gibi, gözden çıkan ışığın yayılması misali Varlığı Hiç-Şey’den çekip çıkarmak üzere Hikmetinden belirleyici bir İrade vücuda getirdin. Sen Işık Kaynağı’ndan hiçbir mühür, yani form intibaı olmaksızın çekip aldın ve her şeyi hiçbir alet olmaksızın var ettin.” Sınırsız kaldığında yalnızca Sonsuz’u hasıl eden Yüce İlah’ın bu kabiliyetini sınırlayan İlahi İrade teorisi, müellifin Me’qor ’Hayyim, yani Hayat Pınarı adlı eserinde geniş ölçüde serimlenmiştir. Kanaatimizce bu Ulvi İrade, İdeal İnsan’da, Kabalistlerin Adam Kadmon’unda yer alır ve Sefirot’un Kether’inde, yani İdeal İnsan’ın beyninin yahut başının en yüksek noktasında bulunur. İbn Gabirol, Kether Malkhuth’ta ayrıca şöyle der, “Kudret Senindir, tefekkürlerimiz onun sırrı karşısında duramayacak kadar cılızdır.” “Hikmet menzillerinden gelen gizli İsim Senindir.” “Bütün mevcudatın, nurunun gölgesinden vücut bulduğu Varlık Senindir.” “Sen Bir’sin ve Senin Birliğinin sırrı kalp ehli arifleri hayrete düşürür, zira onun ne olduğunu idrak edemezler.” “Sen Hayy’sın, Senin sırrına eren kimse ebedi bir lezzete kavuşur, yer ve ebediyen yaşar.” Şair, yaratılış amelini “gözden yayılan nurun uzanması” teşbihiyle izah eder ve şöyle söyler, “Kudret ile kuşatılmış olan o yüce İsim, bütün kuvvetlerinde birdir, tıpkı muhtelif tecellileri içindeki bir ateş alevi gibi, gözün siyahından neşet eden göz nuru gibi, kokunun kokudan, nurun nurdan sudûr etmesi misali, biri diğerinden feyizlenir.”

İbn Gabirol henüz 16 yaşındayken şiirler ve ilahiler, 19 yaşında ise manzum bir İbranice grameri kaleme almıştır. Ahlaki vecizelerden müteşekkil Seçme İnciler adlı bir risale ona atfedilir. Bu eser 64 fıkradan oluşur. Latince bir neşri 1630 senesinde Frankfurt an der Oder’de Ebert tarafından yayımlanmış, o tarihten bu yana muhtelif lisanlarda defalarca basılmıştır. Ona atfedilen bir diğer eser Ruh Üzerine’dir, bu metin Başdiyakoz Dominic Gundissalinus yahut Gundisalvi tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Gabirol, İrade Üzerine başlıklı hususi bir risale kaleme aldığını belirtir, lâkin bu eser zayidir. Miladi 1045 senesinde, Tiqqun Middoth han-Nephesh, yani Ruhun (yahut Hayati Ruh, Nephesh) Hallerinin (Melekelerinin, Hasletlerinin) Islahı tesmiye edilen ahlaki-felsefi eserini yazmıştır. Mezkûr eserde insan Mikrokosmos olarak mütalaa edilmiş, Makrokosmos ile, yani Kabala’nın Büyük Evrensel İdeal İnsanı yahut Adam Kadmon’u olarak telakki edilen kâinatın bütünü ile münasebeti zaviyesinden ele alınmıştır. Bu metinde Ahd-i Atik’ten, Talmud’dan, Sokrates, Eflatun ve Aristo’dan, Arap filozoflarından ve bilhassa Hefez Al-Kuti isimli bir Yahudi filozofun vecizelerinden iktibaslar yapar. Eserdeki birtakım şahsi imalar neticesinde müellif 1046’da Saragossa’yı terk etmek mecburiyetinde kalmış, Nagdilah olarak da anılan ve Yahudilerce han-Nagid, yani Emir tesmiye edilen, Endülüs’ün meşhur veziri Samuel ha-Levi ben Josef İbn Nagréla’nın teveccüh ve teşvikine mazhar olana kadar İspanya’da dolaşıp durmuştur.

İsrailoğulları peygamberlerinin sesi bu kavme rehberlik etmeyi henüz bırakmadan evvel, Tora’nın, yani Şeriat’ın veya Pentatök’ün müfessirleri, Mişna ve Talmud’un bilgeleri, arifleri ve üstatları çalışmalarına başlamışlardı, Mezopotamya ve Babil’deki büyük Şark Yahudi medreseleri ve mektepleri kapanmadan önce ise Batı’da, İtalya’da, Fransa’da ve bilhassa İspanya’da Yahudi tefekkür merkezleri serpilip gelişmekteydi.

Son idareci, Akademi Başkanı ve Sürgün Prensi olup Rosh Hag-golah yahut Resh-galutha unvanıyla anılan Hizkiya’nın vefatının ardından Akademiler kapatıldı ve yeni Geonim tayin edilmedi. Fakat bu hadiseden hayli evvel, Bari’den yola çıkan bir gemi, Abdurrahman en-Nasır’ın (M.S. 912-961) donanma komutanı İbn Rumağis tarafından ele geçirilmişti.

Bu gemide, Sura'nın meşhur Babil Yahudi okuluna mensup dört seçkin haham bulunmaktaydı, bunlar R. Hananel'in babası R. Huşiel, R. Hanoh'un babası R. Moşe, R. Elhanan'ın oğlu R. Şemaryahu ve adı verilmeyen dördüncü bir hahamdı. Köle olarak satıldılar, R. Huşiel (Afrika'daki) Kayrevan'a götürüldü, R. Şemaryahu İskenderiye'de bırakıldı, R. Moşe ise Kurtuba'ya getirildi, burada eğitimsiz bir kimse zannedilerek fidyesi ödendi. Bu şehirde Keneseth ham-Midraş, yani tedrisat cemaati adıyla bilinen bir sinagog vardı ve büyük dindarlığıyla tanınan R. Nathan adında bir zat, cemaatin başı (yahut hâkimi) idi. Cemaat mensupları, Talmud'un okunup tartışıldığı meclisler tertip etmekteydi. Bir gün R. Nathan Talmud'dan bir pasajı şerh ederken tatmin edici bir izah getiremedi. R. Moşe söz alarak güçlüğü derhal giderdi ve kendisine yöneltilen diğer bazı sualleri de cevaplandırdı. Bunun üzerine R. Nathan meclise şöyle hitap etti, "Artık sizin lideriniz ben değilim, çul kuşanmış bu yabancı bundan böyle benim muallimim olacaktır ve siz de onu kendinize reis tayin etmelisiniz." Eski esirinin yüksek ilmî kudretini işiten amiral satışı iptal etmek istediyse de, tebaası olan Yahudilerin dinî tedrisat bakımından artık Şark medreselerine muhtaç olmadığını öğrenmekten hoşnutluk duyan Halife buna müsaade etmedi.

İbn Cebirol'un ilmî vukufu, miladi 993 civarında doğup takriben 1055'te 62 yaşında vefat eden, evvelce zikrettiğimiz Samuel ha-Levi ben Yosef İbn Nağrela'nın, namıdiğer han-Nagid'in himayesi ve engin vukufuyla şüphesiz inkişaf bulmuştur. Ekseriyetle Samuel han-Nagid, yani Reis Samuel olarak anılan bu muazzam âlim, 1046'da Saragossa'dan [Zaragoza] sürülüşünün ardından İbn Cebirol'a hamilik etmiştir. Müellifimiz manzumelerinin birçoğunu Samuel'e ithaf etmiştir. Samuel han-Nagid, İspanya'da Kurtuba'daki Yahudi mektebinde, az evvel andığımız Babilli R. Moşe'nin oğlu R. Hanoh tarafından Talmud ve kavminin tarihi hususunda eğitilmiş, İbrani gramerinin en yetkin kurucularından biri olan R. Yehuda Hayyuc'tan da İbranice tahsil etmiştir. 20 yaşında vuku bulan bir ihtilal neticesinde tahsilini yarıda bırakmak mecburiyetinde kalmıştır, zira Halife'nin muhafız kıtasını teşkil eden Berberiler, Araplar ve Slavlar arasındaki dehşet verici çatışma 1013 yılında Kurtuba'yı harabeye çevirmiştir. Samuel bir liman kenti olan Malaga'ya kaçmıştır. Burada evvelki tetkiklerine devam etmiş ve bilhassa filolojiye eğilerek başka sahalara da intisap etmiştir. Altı lisan bilmekteydi, İbranice, Keldanice yahut Aramice ve Arapçanın yanı sıra Berberi, Latin ve Kastilya dillerine vakıftı. Bu durum muazzam bir gayrete, zihnî kuvvete ve sebatkârlığa delalet eder, zira o devirde lisan tahsilini kolaylaştıracak hiçbir usul mevcut değildi. Münevver Araplar nadiren Latince bilir, İspanya Hristiyanları ise Arapçaya nadiren layıkıyla vakıf olurdu. Samuel 1027 yılında Endülüs Gırnata'sının hükümdarı Halife Habus'un Veziriazamı ve Devlet Bakanı tayin edildi. Bu krallıkta yaklaşık 30 yıl boyunca bu makamı muhafaza etti. Bu müddet zarfında Talmud üzerine muhtelif eserler, bir Yahudi tarihi, meseller, vecizeler, dualar, şiirler üzerine kitaplar ve bir gramer kitabı kaleme alacak vakti bulabildi. Servetini yalnızca İspanya'da değil, Babil, Yahudiye, Sicilya ve Afrika'daki Yahudi irfanına mensup her talebeyle paylaştı. Suriye, Mısır, Irak ve Afrika'nın tüm seçkin Yahudileriyle eksiksiz bir muhaberat yürüttü, onların tetkikleriyle yakından ilgilendi ve Yahudilik hususundaki Afrikalı mercilerle sıkı münasebetler tesis etti. Ayrıca yoksul talebelere hediye etmek maksadıyla Talmudların ve Mukaddes Metinlerin pek çok nüshasını istinsah ettirmek üzere müstensihler istihdam etti.

Böylesine büyük bir âlimin tesiri ve tedrisatı altında yaşayan İbn Cebirol'un felsefi vukufunun temelinde, sonraları Rivayet yahut Kabala olarak tesmiye edilen ve bilahare Zohar ile Zohar külliyatı metinleri halinde tahrir edildiğine inandığımız, Sod yahut Sırlar, yani Gizli İlim üzerine kurulu kadim Midraşlara dair bir aşinalık bulmamız şaşırtıcı mıdır? Bu kadim metinlerin İspanya'da toplanıp tahrir edilmesinden evvelki ilk, münferit, Midraşik hallerine dair bir vukuf edinmiş idiyse, onun Me’kor Hayim, yani Hayat Pınarı adlı eserinde ve Kether Malkhuth'ta, sonraları Zohar ve Zohar metinlerinde karşımıza çıkacak pek çok ifadenin öncülü niteliğindeki kelamı serdetmiş olduğunu görmek hayret uyandırır mı? Zohar ve onunla ciltlenmiş olan kitaplar, el yazması halinde neşredilmelerinin akabinde Yahudi uleması tarafından neredeyse derhal bir hakikat olarak kabul görmüştür, Kabalacı R. Şimon ben Yohay'ın bizzat kendisine ait görülmese dahi, en azından makbul ve kadim bir gizli geleneği ihtiva ettiği ve bir kısmının muhtemelen onun vasıtasıyla intikal ettiği kabul edilmiştir. Bütün emareler buna işaret etmekte ve birçok münekkidin İspanyalı R. Moşe ben Şem-Tov de Leon'a isnat ettiği müelliflik ve tahrifat iddialarını cerh etmektedir, zira adı geçen zat metinlerinde daha eski Kabalacı eserlerin müellifi olduğunu değil, yalnızca bir müstensihi ve mürettibi olduğunu iddia etmiştir.

Bu acayip, harikulade, tekinsiz metinlerin vücuda getirilebilmesi için birden fazla dimağın mesaisi gerekmiştir ve bunlar kadim Şark felsefi tefekkürünün bir madenini ihtiva etmektedir.

Bununla birlikte İbn Cebirol'un felsefi sistemini ele alış usulü, Zohar ve Zohar külliyatında takip edilen usulden farklılık arz eder. Asıl Zohar, en derin ve en mukaddes ehemmiyeti haiz felsefi tefekkürün sayısız meselesine temas eden ve en büyük dehalardan neşet etmeye layık bir dirayetle birçok fikir ve doktrin vazeden, Beş Kitap yahut Tevrat üzerine müteselsil bir şerhtir. Zohar ve zikredilen külliyat, iddialarını Ahd-i Atik'e yapılan mütemadi atıflar ve iktibaslarla tahkim eder. İbn Cebirol ise "Hayat Pınarı"nda bu yolu takip etmez ve Kutsal Metin'den iktibasta bulunmayarak Orta Çağ'ın neredeyse diğer tüm Yahudi felsefe müelliflerinden ayrılır, mamafih aralarındaki benzerlik hasebiyle, onun metinleri ile Zohar ve külliyatı, kuvvetle muhtemeldir ki aynı kadim kökün filizleridir. Zohar ve muhtevasındaki fragmanlar, Cebirol'un vefatından sonra 225 yılı aşkın bir müddet boyunca el yazmaları halinde alenileşmemiştir, lakin bundan, bahse konu gizli ananevi kaynakların, o büyük Yahudi âlimi ve ilim hamisinin dostuna kapalı olduğu manası çıkmaz, nitekim Babil medreseleri Rektörlerinin ananeleri, ilmi ve cübbesi, Endülüs İspanyası'nın iki Müslüman Halifesi nezdinde Yahudilerin Prensi ve Veziriazam olan, Nagdilah ve han-Nagid namıyla da maruf, allâme ve meşhur Samuel ha-Levi ben Yosef İbn Nağrela'nın omuzlarına emanet edilmiştir.

İbn Cebirol, meşhur felsefi eseri Me’kôr Hayyim’i, yani Yaşam Pınarı’nı, Şmuel ha-Nagid tarafından tanınmasının ardından, takriben 1050 senesinde Arapça olarak kaleme almıştır. Latince De Materia Universali ve Fons Vitæ olarak tesmiye edilen bu metin, hakikatte felsefi ve Kabalist bir eser hüviyetindedir. Bununla birlikte müellif, dindaşları arasında ekseriyetle, Aristoteles’in De Mundo’suna dayanan ve Batlamyusçu felekiyat nizamını esas alan kozmik Kabalist ilahisi Keter Malhut, yani Krallık Tacı ile tanınır. Yukarıda zikrettiğimiz üzere bu isim, en yüksek ve en alçak Sefirot mertebelerine atıfta bulunmasından ötürü, belki de pek isabetsiz sayılmayacak bir nitelemeyle Taçlanmış Krallık manasına gelmektedir. Bu risalede bilhassa onun Me’kôr Hayyim’ine ve bu eserin, İbrani Kabalistlerin temel müracaat metni sayılan o muazzam Sefer ha-Zohar, yani İhtişam Kitabı ile olan irtibatına müracaat edeceğiz. Me’kôr, Nazari Kabala’nın esrarını ifşa eden en eski metinlerden biridir. İlk defa Şem-Tov ben Yosef İbn Falakera tarafından İbraniceye tercüme edilmiştir. Bu tercümenin bir el yazması, Paris’teki Fransız İmparatorluk Kütüphanesi kütüphanecilerinden biri olan, Arapça ve İbranice mütehassısı Alman bilgin Salomon Munk (doğumu 1802) marifetiyle, kütüphanedeki İbranice yazmalar tanzim edildiği sırada Bibliothèque Impériale bünyesinde gün yüzüne çıkarılmıştır. Munk, bu metnin, skolastiklerce Avicebron’a nispet edilen Latince Fons Vitæ ile neredeyse kelimesi kelimesine mutabık olduğunu görmüştür. Akabinde aynı kütüphanede Fons Vitæ’nin Latince bir el yazmasını bulmuştur. Daha sonra ise Bibliothèque Mazarine’de aynı eserin ikinci bir Latince nüshası, Almanyalı Dr. Seyerlen tarafından keşfedilmiştir. Mösyö Munk, 1859 senesinde neşrettiği Mélanges de philosophie juive et arabe adlı eserinde, Falakera’nın İbranice tercüme nüshasından hareketle ve metindeki boşlukları Latince yazmalardaki ifadelerle ikmal ederek Me’kôr Hayyim’i Fransızca olarak yayımlamıştır. İbn Cebirol’ün felsefi metinlerinin muhtevasına dair bu risalede bize sunduğu katkılardan ötürü Mösyö Munk’un mesaisine şükran borçluyuz.

1167 ile 1186 yılları arasında bir vakitte, "Mütercimlerin Babası" unvanıyla maruf Rabi Yehuda İbn Tibbon, Rabi Yosef İbn Kimhi ile müştereken, İbn Cebirol’ün metinlerini Arapçadan İbraniceye aktarmıştır.

Bu tercüme, Lunelli Meşullam ben Yakov’un oğlu Kabalist Aşer (vefatı miladi 1170) namına yapılmıştır. Aşer’in ismi büyük Kabalist Azriel ile karıştırılagelmiştir ve tercümenin bizzat Azriel için yapılmış olması da muhtemeldir. Zira Azriel, "On Sefirot’a Dair Sual ve Cevaplar" adlı risalesinde, Tanrı ile bütün mevcudat arasındaki bu Kabalist vasıtalara, yani hiyerarşi basamaklarına dair şimdiye değin neşredilmiş en ilmi ve felsefi izahlardan birini vücuda getirmiştir.

12. asırda, Sevilla’lı yahut Hispalensis olarak anılan, Abendehut ve muhtemelen İbn Davud ile Andreas adlarıyla da bilinen, üstelik Roger Bacon’ın beyanına göre Büyücü namıyla maruf Michael Scot’un (vefatı takriben 1290) kendi eseriymiş gibi neşrettiği metinlerin asıl müellifi olan Joannes, Albenzubrun’un (İbn Cebirol) kimi eserlerini Arapçadan tercüme etmiştir.

1180 senesinde şehit olarak can veren İspanya Tuleytula’lı (Toledo) Yaşlı Abraham ben David ha-Levi (Araplarca İbn Davud, ayrıca Ben Dior olarak da tesmiye edilir), miladi 1160 senesinde İspanya’da, Yüce İman adlı eserinde İbn Cebirol’ün felsefesini şiddetle cerhetmeye girişmiş, bu eserinde Yahudi dinini Aristotelesçilik ile telif etmeye gayret etmiştir. Kendisi yukarıda zikredilen Sefer ha-Kabbala’yı kaleme alan zattır.

1209 senesinde müellifimizin Fons Vitæ’si ile meşhur De Causis kitabı, Aristotelesçi telakki edildikleri gerekçesiyle Paris Üniversitesi tarafından menedilmiştir. 1502 senesinde, Kont Giovanni Pico della Mirandola ekolüne mensup Yeni-Platoncu Yahudi Kabalist, Messer Leone Hebreo ve Leo Hebræus adlarıyla da bilinen Rabi Yehuda Abravanel, müellifimizden haberdardır, lâkin onu yalnızca Hristiyan menbalarından tanımakta ve Albenzubrun olarak anmaktadır. Zohar metinlerinin sıhhati, aidiyeti ve muteberliği ile Kabalist felsefenin kadimliği, ilk formüle edilmiş fikirleri ve menşei meselelerinin karara bağlanmasına sağladığı katkı hasebiyle, İbn Cebirol’ün eserleri şarkiyatçılar nezdinde pek büyük bir ehemmiyeti haizdir.

SEFER HAZ-ZOHAR, BU METNE DAİR YAZILAR, BİBLİYOGRAFYASI, MÜELLİFLERİ VE KADİMLİĞİ

Daha evvel ifade ettiğimiz üzere Zohar külliyatı, el yazması halinde ehil olmayanların nazarına ancak İbn Cebirol’ün vefatından yaklaşık 225 sene sonra sunulabilmiştir, bununla birlikte onun yazıları bu metinlerle mukayese edildiğinde, müşterek ve daha eski bir menbaın mevcudiyeti kanaati kuvvet kazanmaktadır. Nitekim mütebahhir Alman Yahudisi şarkiyatçı Salomon Munk da tahkikat neticesinde, Zohar’ın ve onunla bir arada ciltlenmiş cüzlerin heyet-i mecmuasının alelade bir hilekârın eseri yahut sırf bir uydurma olmadığını, bilakis musannif yahut derleyicinin gayet kadim vesikalardan, ezcümle bugün elimizde bulunmayan birtakım Midraşlardan istifade ettiğini itiraf etmek mecburiyetinde kalmıştır. Falakera dahi İbn Cebirol’ün Me’kôr Hayyim’inin, kadim zamanların en büyük filozoflarına kadar uzanan kökleşmiş veya antik bir nizam ihtiva ettiğini ifade eder. Mezkûr metinlere muhalif olanların ekserisince bunların sahtekârı olarak tesmiye edilen Rabi Moşe Şem-Tov de Leon ise, bu metinleri yalnızca eski müelliflerin eserlerinden, bilhassa Tannaist Rabi Şimon bar Yohai mektebine atfedilen kaynaklardan derleyip tanzim ettiğini sarih bir surette beyan etmektedir.

Zohar metinlerinin sahihliği veya sahteliği hususunda telif edilen kitaplar koca bir odayı dolduracak vüsattedir. Asrımızda Dr. Adolph Jellinek, Dr. [okunamadı]

Mütebahhir M. H. Landauer, bu metinlerin Rabi Abraham ben Samuel Abulafia tarafından kaleme alındığı hususunda katı bir kanaate sahipti. Allâme Samuel Cahen ise Büyük Fransızca Kitab-ı Mukaddes’inde, bu metinlerin İspanya’da bir manastırda sırf bu gaye için bir araya gelen ve telif ettikleri eseri neşretmesi için Rabi Moşe de Leon’u istihdam eden ihtida etmiş Hristiyan hahamlar heyetince vücuda getirildiğinden emindir.

Modern zamanlarda bu metinlerin kadimliğini müdafaa eden ve Moşe de Leon tarafından yazılmadığını ileri sürenler meyanında Franz Joseph Molitor, Dr. Adolphe Franck, Dr. D. H. Joel, Salomon Munk, Dr. J. W. Etheridge, David Luria, Dr. [okunamadı] yer almaktadır.

Müellifin kimliği hususunda tereddüt izhar eden lâkin mezkûr kitaplara muhalefet edenler arasında pek çok ortodoks Yahudi Talmudisti ve mezu üzerinde etraflı bir tedkik noksanlığı bulunduğunu itiraf etmesine rağmen allâme bibliyograf M. Steinschneider bulunmaktadır. Akrostiş yoluyla YaBETz olarak anılan Rabi Yakov Emden, Morin’in delillerine istinaden bu metinlere muhalefete girişmiştir. Profesör Adolphe Franck’ın La Kabbale adlı eserine yaptığı Almanca tercümenin Dr. Adolph Jellinek (yahut Gellinek) marifetiyle kaleme alınan fevkalade mükemmel mukaddimesinden şunları hulasa etmekteyiz, Kabala’nın bu muazzam abidesi bilhassa üç isim tahtında tezahür etmektedir, I. Rabi Şimon ben Yohai Midraşı.

Jellinek, ‘‘Bu ad,’’ der, ‘‘eserin hakikiliğine şehadet etmektedir.’’ II. Midraş va-Yehi Or, yani, ‘‘Midraş, Işık Olsun!’’ Bazı el yazmalarında Tekvin i, 3’teki Vehi Or ayetinin tefsiri eserin başlangıcını teşkil ettiği için yahut daha muhtemel olanı, okuyucuyu bu kitap vasıtasıyla kendisine bahşedilen nura sevk ettiği için böyle adlandırılmıştır. III. Zohar, yani Parıltı yahut Işık, Daniel xii, 3’ten mülhem bu şekilde tesmiye edilmiştir. Bu son isim, 1502 senesinde Konstantinopolis’te tabedilen Yuḥasin adlı derlemeden bu yana hâkim ad vasfını kazanmıştır. Ya nur temasıyla başladığından yahut Zohar kelimesi ilk sayfada sıkça geçtiğinden böyle adlandırılmıştır. Eserin kendi içinde de bazen bu isimle anılır. İtalya’dan Menahem di Recanati, takriben 1290 ila 1320 yılları arasında, onun şüphe götürmez biçimde hakiki olduğunu belirterek şerh etmiş, eseri Zohar Kitabı, Zohar’ın Harikulade Kitabı, Büyük Zohar Kitabı olarak adlandırmıştır. R. İshak İbn Minir (1330) onu Midraş Haz-Zohar ve aynı zamanda R. Şimon ben Yohai’nin Midraşı olarak tesmiye eder. Diğer erken dönem Kabalacıları ise eseri R. Şimon ben Yohai’nin Kutsal Zohar Kitabı olarak anarlar. Zohar, sahtekârlıkla itham edilen R. Moses de Leon tarafından diğer yazılarında da iktibas edilmiştir, Toledo’lu Yosef ben Abraham İbn Vakar (etkin dönemi MS 1290 ila 1340) tarafından ismiyle zikredilmiştir, bir Kabalacı olarak On Sefirot’a atıfta bulunan İbn Vakar, güvenilir rehberler meyanında Talmudları, Midraş Rabba’yı, Sifra’yı, Sifre’yi, Bahir’i, R. Eliezer’in Perakim’ini, Nahmanides ve Todros Ha-Levi Abulafia’nın mütalaalarını ve Zohar’ı tavsiye eder, lakin sonuncusunun bazı hatalar barındırdığını ifade eder. Bu mülahazanın sebebi, İbn Vakar’ın Yahudi felsefesine Aristotelesçiliği dâhil etmek istemesi ve Zohar’ı kendi yoluna mani bulmasıydı. Zohar, Todros (Theodorus) Ha-Levi Abulafia (d. takriben 1204, ö. MS 1283, Sevilla) tarafından da takdirle zikredilmiştir. Bu yazıda mevzuyu bütün tafsilatıyla ele alacak yerimiz bulunmamaktadır, lakin Zohar’ın neşrinin hemen akabinde ortodoks İbrani Kabalacılığının sahih bir beyanı olarak kabul gördüğü muhakkaktır, bu umumi hüsnükabul ise eserin ihtiva ettiği doktrinlerin kadimliğine kuvvetli bir delildir.

Muhalifleri, hemen tamamen Yahudi Aristotelesçilerdi, bunlar İsrailoğullarının kadim Gizli İlimler’ine karşı çıkıyorlardı, zira bu ilim Eflatun ve Pisagor felsefesiyle daha ziyade uyum içindeydi ve esasen en muhtemel surette aynı menbalardan, yani Ari ve Keldani batıni doktrininden neşet etmişti.

Asıl Zohar kitabı, Tevrat üzerine kaleme alınmış kabalistik bir tefsirdir, İbrani Kabalası’nın bütün nizamı burada derlenmiştir.

Kısmen İbranice, kısmen de Keldanice yahut Aramice kaleme alınmış olup bir okültizm madenidir, Musevi emirlerin tasavvufi zeminini, Âlemin Kozmogonisi ve Kozmolojisi üzerine şairane ve felsefi görüşleri, ruhu, kurtuluşu, üçlüyü, günahı, şerri vesaireyi sunar, ışıktan, unsurlardan, astronomiden, mıknatıstan vesair tabiat kanunları ile tezahürlerinden birçoğunun tasavvufi izahatını ihtiva eder, Süleyman’ın Ezgileri’nin sembolizmini, Tabernakl’ın [NOT: Çadır Tapınak] inşasını ve benzerlerini açıklayarak kâmil bir kabalistik teozofi meydana getirir. Aşağıda belirtilen baskılardaki mevcut şeklinde, asıl Zohar’ın içine dercedilmiş müstakil eserler mevcuttur.

Birlikte ciltlenen ve umumi manada Zohar diye tesmiye edilen kitaplar şunlardır,

1. Asıl Zohar denilen metin. Bu, Eski Ahit’in ilk beş kitabı, yani Tevrat üzerine devam eden bir tefsirdir.

3. İdra Rabba, Büyük Meclis (Harman Yeri Meclisi).

4. İdra Zuta, Küçük Meclis (R. Şimon ben Yohai’nin hanesinde akdedilen).

5. Sava D’Mişpatim, Mişpatim’deki Yaşlı Zatın (hitabı). (Çıkış xxi ila xxiv dâhil.)

6. Midraş Rut, (Fragmanlar).

11. Sitrey Tora, Tora’nın Gizemleri (Sırları).

14. Midraş Hazit, Süleyman’ın Ezgileri üzerine bir Midraş.

15. Maamar Ta-Hazi, Gel ve Gör! (diye başlayan) Hitap.

16. Yenuka, Çocuğun Hitabı.

17. Pekuda, Tora’nın yahut Şeriatın (Tevrat’ın) İzahı.

19. Matnitin, Öğrendik yahut Rivayet Yoluyla Aldık, (Doktrinler).

John Christopher Wolf’a göre Zohar’ın görünüşe göre iki editio princeps’i [ilk matbu baskısı] mevcuttur, Cremona ve Mantua baskıları. Cremona baskısı folyo boyuttadır, Büyük Zohar (Zohar hag-gadol) olarak adlandırılır, daha ziyade modern ve Garplı Yahudiler tarafından kullanılır. 1558 ila 1560 senelerinde neşredilmiştir ve Kabalacılar nezdinde en yüksek otoriteye sahip olandır. Yukarıda zikredilen kitapların tamamını ihtiva eder, Hayim (b. Samuel) Gatino ve Vittorio Eliano tarafından tashih edilmiştir. Vincensio Conti, 400 sayfa. İbranice olan mukaddimesinin tamamı yalnızca bir buçuk sayfadır. Pek çok Avrupalı bibliyografın iddia ettiği gibi İshak de Lattes yahut başkaları tarafından yazılmış bir mukaddime mevcut değildir. Cremona ve Mantua baskıları metin okumalarında kimi zaman farklılık gösterir.

Diğer editio princeps ise kuarto boyutta, üç cilt halindedir ve Küçük Zohar olarak tesmiye edilir. Daha ziyade Şarklı ve kadim İtalyan Yahudileri tarafından kullanılır. Mantua’da R. Meir b. Ephraim Da Padova ve Jacob b. Naphtali tarafından neşredilmiştir. I. cilt, 251 sayfa, II. cilt, 269 sayfa, III. cilt, 300 sayfa. İshak de Lattes’in 1558 tarihli mühim bir mukaddimesini ihtiva eder.

Zohar’ın 1506 kadar erken bir tarihe ait İbranice el yazması bir nüshasının halen mevcut olduğu zikredilmiştir. Bartolocci da 1558 civarına ait bir Venedik baskısından bahseder, lakin bu nüsha bulunamamıştır. Muhtemelen 1558 civarında Zohar’ın muhtelif ciltleri intişar etmiştir. Eserin nihayetindeki bir akrostiş şiirden anlaşıldığı kadarıyla Almanya’nın Germersheim beldesinden Joseph Onkel (yahut Winkel) adında, binaenaleyh muhtemelen bir Alman yahut Alman menşeli olduğu anlaşılan Cremona baskısının naşiri, önsözünde şu beyanda bulunur, ‘‘Bu eseri, icap eden bütün bilgi şubelerinde emsalsiz, fevkalade âlim bir Yahudi’nin paha biçilmez yardımı ve nezareti altında vücuda getirdim, öyle ki bu mevcut baskı, evvelce umumun istifadesine sunulmuş diğer muhtelif baskılarda bolca bulunan tüm hata ve tahrif edilmiş okumalardan ari, mutlak surette sahih bir nüsha olsun. Bundan maada, üzerlerinde insan ruhunun tecelli ettiği ve durmaksızın semaya doğru kanatlanan kimseler vardır, bunlar Mısır’ın gayet bilge erleridir, diğerleri ise hikmet bahşeden semavi nur ile teçhiz edilmişlerdir, her ikisi de kendi ulvi makamlarında eşit derecede salahiyet sahibidir.’’

aleme dâhil olduk ve her ikisinin ilmiyle kendimizi rabtettik.

Zohar'ın ruhuna bütünüyle vâkıf olup bize yardım eden ve böylece bu eserin neşrine vesile olan diğer bazı zatları da zikretmeliyiz. Bu büyük meşaleleri teşebbüsümüze celbederek ve onların ittifakla verdikleri hükmü yegâne kaide addederek, yegâne sahih nüshayı vücuda getirmeyi başardık, münferit kaynaklardan neşet eden diğer hususi nüshalar dahi ihmal edilmemiş, bunlar İspanyol Haham yazı karakteriyle basılmış, umumi metinde ise ekseriyetle mutad kare İbrani harfleri (umumiyetle Aşurit diye tesmiye olunur) tercih edilmiştir. Asıl kitaba raptedilen bütün cüzler, metin boyunca münasip bir tertip dahilinde birbirini takip eder, öyle ki bu silsile içinde kolayca bulunabilirler, Tosefta (Zeyl), Saba (İhtiyar), Sifra Ditzniuta (Gizli yahut Sır Dolu Şeylerin Kitabı), Yenuka (Çocuk), Pekuda (Emir yahut Kanun), Midraş Haneelam (Gizli Şeyin Midraşı), Midraş Hazit (Ezgiler Ezgisi Üzerine Midraş), Midraş Rut, Bahir (Parlaklık), Maamar Tohazi (‘‘Gel ve Gör!’’ hitabıyla başlayan risale), Raya Mehemna (Sadık Çoban), Heyhalot (Saraylar). Eserin mükemmeliyete ermesi uğruna folio ebadında karar kıldık, ne parayı, ne vakti, ne meşakkati, hatta ne de sahife boşluklarını esirgedik, mevcut muhtelif metinlerin tek bir kelimesi dahi noksan bırakılmamış, layıkıyla işaretlenmiştir,

vesaire.’’ Binaenaleyh, ‘‘eserimizi küçümsemek ve tatbikatında kusur bulmak hevesiyle halkın onu satın almasına mani olmaya gayret eden, aynı zamanda böylesi bir eseri tedarik edenin bizzat tetkik suretiyle hüküm verebilecek kudrette olduğunu ve kütüphanesine nefsini tezkiye gayesiyle koyma niyetinde bulunmadığını unutan rakiplerimizin aleyhteki fikirlerinden havf etmemize mahal yoktur. Yine de itiraf ederiz ki, hepimiz bir Peder’in evlatları sıfatıyla, binlerce ve on binlerce hata işlemeye müheyyanız,

lakin on binler onlarındır, binler ise bizimdir, vesaire.’’

1623 senesinde Lublin baskısı, Cremona nüshası esas alınarak, R. Nathan Spira'nın birkaç şerhiyle birlikte Levi b. Kalonymos tarafından folio ebadında neşredildi. Bu baskı Cremona nüshasının sahife tertibini takip eder. I. cilt, s. 132, II. cilt, 122, III. cilt, 146.

Baron Rosenroth bu nüshayı fevkalade kusurlu ve gayrisahih addetmektedir. 1684 senesinde, Dr. Franz Mercurius van Helmont'un muaveneti ve Baron Christian Knorr von Rosenroth'un tahririyle, dizgisi Moses Bloch tarafından yapılan Sulzbach nüshası tabolundu, bu nüshada Zohar kitabının arasına Midraş Rut, Hab-bahir kitabından seçmeler, bazı fıkhi kısımlara zeyl mahiyetindeki Tosefta, Raya Mehemna, Hibura Kadmaa, Heyhalot, Sitre Tora, Midraş Haneelam, Raze Derazin, Saba, Yenuka, Midraş Hazit, Maamar Tohazi, Matanitan ve Pikudin mezcedilmiştir. Yer yer Âdem, Hanoh (Enoh), İbrahim, Süleyman, R. Krespia ve R. Akiba'nın kitaplarından iktibaslar ile birlikte R. Şimon bar Yohai'ye ait üç risale, yani Sifra Ditzniuta, İdra Raba ve İdra Zuta müşahede edilir. Metnin kendisi kare harflerle, muhtelif okuma farkları ise R. İshak Luria ile R. Moses Cordovero'nun yazılarından, Arzın Hekimleri'nin el yazmalarından ve matbu nüshalardan, ayrıca Hakikat Yolu manasına gelen Dereh Emet kitabındaki tashihlerden mülhem olup yuvarlak (Haham) karakterleriyle dercedilmiştir. Metnin altında, İssahar Bar'ın (b. Petahya) İmre Bina, yani Fehm Kelamları serlevhalı şerhinden müşkül kelimelerin tavzihleri serpiştirilmiştir. Sütunların açık boşluklarında, evvelki Mantua ve Cremona nüshalarının sahifeleri itina ile kaydedilmiştir, hitamında ise Zohar'da yer yer izah edilen Kitab-ı Mukaddes tabirlerinin bir fihristi ilave olunmuştur ki bu fihrist evvelce Krakov'da müstakilen, 1647 senesinde, 4to ebadında, Petah Eynayim, yani Gözlerin Açılışı serlevhasıyla neşredilmişti.

Evvelki nüshalarda münasebetsiz bir mahalle konulmuş olan risaleler, işbu nüshada münasip mevzilerine iade edilmiş, ihmal edilmiş olan diğerleri dahi ilave olunmuştur. İbtidada, R. Moses ben Uri Şeraga Bloch'un yeni mukaddimesinin ardından, İshak de Lattes'in kadim medhali yer almaktadır. Amsterdam nüshasının ilki 1714 tarihlidir, 4to ebadında, küçük kıtada, üç cilt halindedir, Mantua nüshasını takip eder ve onun sahife tertibine maliktir. Derkenarda R. İshak Luria'nın Hakikat Yolu kitabından tashihler, ayrıca Ahd-i Atik'ten iktibaslar ile Meir Cordovero tarafından tanzim edilen mahal fihristi, keza İssahar Bar'ın (b. Petahya) İmre Bina, yani Fehm Kelamları'ndan müşkül kelimelerin izahları mevcuttur ki bunların zahiren Sulzbach nüshası numune ittihaz edilerek yapıldığı anlaşılmaktadır. Nihayet her cildin nihayetine, asıl Mantua nüshasında bulunmayıp Cremona ve Lublin nüshalarında tesadüf edilen hususlar ilave edilmiştir. Üçüncü cildin hitamında, alfabe harflerinin tesmiyesine göre tanzim olunmuş Zohar'a dair muteber bir fihrist yer alır (I, 251 s., II, 270, III, 299 + 10). Amsterdam'da diğer nüshalar da tabolunmuştur, 1728, 8vo, Schal Bosoglio'nun şerhleriyle, 3 cilt, 1740, 1772, 8vo, 1805, 8vo. İşbu nüsha Kostantiniyye'de, 1736 senesinde Yona b. Yakob tarafından, Krotoschin'de, 1844-5, 8vo, Bar Monaş tahririyle, aynı yerde, 1858, 8vo, Brody, Galiçya'da, 1873, III cilt,

8vo, Przemysl, Galiçya'da, 1880-1, 4to, Vilna, Rusya'da, 1882 senesinde yeniden basılmıştır. Harekeli bir nüsha, halen Livorno, İtalya'nın büyük Kabalisti Mösyö Elia Benamozegh'in matbaasında basılmaktadır. Parşömen kağıdı üzerine üç cilt halinde, Massud Alfassi ve Moses Salum'un şerhlerini muhtevi, harekeli ve folio ebadındaki bir nüsha dahi Livorno'da, 1872 senesinde basılmıştır. Zohar'ın diğer nüshaları Selanik, Königsberg, Zolkiew ve sair mevkilerde neşredilmiştir.

##

Haham Şim-on ben Yohay, Kudüs'teki ikinci Mabedin yıkılış döneminde, yaklaşık milattan sonra 95 ile 190 yılları arasında yaşamıştır. Bütün ömrünü, sonraları Kabala olarak adlandırılan ve kendisinin daima en seçkin üstatlarından biri sayıldığı İbrani Gizli İlminin tetkikine vakfetmiştir. Katıksız bir zahit olarak, alelade hayatın sahasının ötesinde, muhayyilesinin yarattıklarıyla ve bu ilimde kendisinden önceki üstatların aktardıklarıyla dolup taşan dini bir metafiziğin cevelanında, kendine has bir alemde yaşamıştır. Ruhani alemle kurduğu iddia edilen irtibattan ötürü dindaşları tarafından kendisinden çekinilen, tefekküre meyyal ve münzevi tabiatlı, şüphesiz güçlü bir iradeye ve dini hissiyata sahip, çevresindekilerce anlaşılamayan bu zat, uysal bir yoldaş değil, doğru olduğuna inandığı şeyi tatbik etme hususunda tavizsiz ve çetin bir muarızdı. Roma İmparatoru Antoninus'un saltanatında, Jamnia ya da Yabneh'deki Okulun Romalı idareciler tarafından en derin şüpheyle izlendiği, öyle ki talebelerin Yahudi Patriği tarafından derslerde not tutmaktan dahi menedildiği bir devirde, R. Şim-on zalimlerin aleyhinde uluorta konuşacak kadar pervasız davranmıştır. Bir gün kendisi, Yehuda b. İllay ve Yoseh b. Halefta cemaatte bir haham meşki icra ederlerken, Yahudiler ile Romalıların mukayeseli hususiyetleri mevzubahis olmuş, mevzunun vehametini kavrayan Yehuda, Romalıları methederek söze başlamıştır. Lakin bahsi Talmud'dan aktaralım,

yeniden toplanmışlar ve birlikte oturup hasbihal ediyorlardı, yanı başlarında ise R. Yehuda ben Gerim adında biri bulunmaktaydı. (Bu isim, der Rashi, ihtida edenlerin soyundan gelen manasına gelir.) Hasbihal esnasında R. Yehuda, Romalılardan bahisle şöyle dedi, 'Bu millet inşa ettiği her şeyde büyüktür.

Bakınız her yere nasıl köprüler, çarşılar kurmuş ve umumi hamamlar inşa etmiştir!' Bu sözler karşısında R. Yoseh sükut etti, lakin R. Şim-on mukabelede bulundu, 'Evet, muhakkak, lakin kendi menfaatine hizmet etmeyen hiçbir şey yapmamıştır, çarşıları oraya düşkün kadınları çekmek için, hamamları bizzat ferahlamak için ve köprüleri ise onlardan haraç toplamak için kurmuştur.' R. Yehuda ben Gerim derhal gidip işittiklerini ihbar etti ve sözler Sezar'ın kulağına kadar ulaştı. Sezar derhal bir ferman neşrederek, 'Beni yücelten R. Yehuda'nın mevkisi yükseltilsin, sükut eden R. Yoseh Sepphoris'e sürülsün, beni hakir gören R.

Şim-on ise derdest edilip idam edilsin' dedi. Bu hükmü işitir işitmez adı geçen zat, oğlu (El’azar) refakatinde, zevcesinin (bazıları bir muhafız der) kendilerine her gün bir somun ekmek ile bir çanak su getirdiği Tedris Evinde gizlenmeyi başardı. Fakat üzerindeki takip pek şiddetli olduğundan, R. Şim-on oğluna, 'Kadınlar zayıf tabiatlıdır, binaenaleyh suallerle sıkıştırıldığında muhafızımızın bizi nihayetinde ele vermesinden korkmalıyız!' dedi. Bu mülahazalar üzerine bu sığınaktan ayrılıp gizlice başka bir mahalle sıvıştılar ve bir mağaranın dibinde saklandılar. Orada lehlerine bir mucize tecelli etti, Tanrı maişetleri için yıl boyunca meyve veren bir keçiboynuzu ağacı ile ferahlamaları için daimi bir su kaynağı halketti. Elbiselerini korumak maksadıyla, namaz vakitleri müstesna, soyunup onları bir kenara koydular ve diğer vakitlerde, çıplak bedenlerini nazarlardan sakınmak için, tamamıyla tedrise dalmış halde boyunlarına kadar kumun içine oturdular. Mağarada bu minval üzere on iki sene geçirdikten sonra, İmparatorun öldüğünü ve fermanının kendilerine dokunmaktan aciz kaldığını bildirmek üzere İlyas gönderildi.

İmparator Marcus Aurelius Antoninus'un naibi ve mağarada yaklaşık on üç yıl, milattan sonra 169'da Lucius Verus'un ölümünden sonrasına kadar ikamet etti. Bu müddet zarfında kendisi ve oğlu şifahi Talmud tetkikine, Zühde, Gizli İlime ve Mistisizme vakit ayırdılar. Bundan evvel R. Şim-on, Roma'ya delege olarak gönderilmiş ve Roma hükümetinin teveccühünü kazanmıştı.

Mağaradan çıktıklarında, çift sürüp ekin eken bazı kimseler gördüler, içlerinden biri 'bu insanlar ebedi şeyleri terk edip yalnızca fani olanlarla meşgul oluyorlar' diye haykırdı. Gözlerini o mahalle diktiklerinde bir ateş peyda olup orayı yakıp kül etti. Bunun üzerine semavi bir ses işitildi, şöyle diyordu, 'Ne! Yarattığım alemi helak etmeye mi geldiniz? Mağaranıza dönün ve saklanın.' Oraya geri döndüler ve orada on iki ay daha kaldıktan sonra, Cehennemdeki fasıklar üzerindeki hükmün dahi on iki aydan fazla sürmediğini öne sürerek itirazda bulundular, bunun üzerine gökten yeniden semavi bir ses duyuldu ve şöyle dedi, 'Çıkınız mağaranızdan.' Bunun üzerine kalkıp emre itaat ettiler.

R. Şim-on'un bu tedbirsiz beyanatları yüzünden Jamnia'daki Yahudi okulu yasaklandı, mamafih R. Yehuda'ya havrada vaizlik vazifesini icra etmesi için müsaade verildi. İmparator Antoninus'un vefatından sonra R. Şim-on, Yehuda kabilesine ait, Kudüs ve Beytüllahim'in hemen güneyinde bulunan ve günümüzde Tekti’a denilen Teqo’a'da bir okulun kurucusu olarak yeniden ortaya çıkar, Amos peygamber buralıydı ve İşaya'nın da burada medfun olduğu rivayet edilir. R. Şim-on b. Yohay'a ait yaklaşık 300 hüküm Talmud'da kayıtlıdır. Zohar'ın İdrah Zootah kısmı, onun vefatı ve defnine dair malumat verir. Taberiye Gölünün kuzeybatısındaki Meiron'da defnedildiği söylenir ve anıtı halen mevcuttur. Tekt’a'nın birkaç mil kuzeybatısındaki Ayn-etam'da, inşa ettiği rivayet olunan

kadim bir havranın harabeleri yer almaktadır ve bu mabet R. Şim-on'a atfedilir.

Rabbi Şimon’un saklandığı mağara, fazlasıyla takdir edildiği ve tanındığı için kendi okulunu kurduğu Teki’a civarında bulunmuş olabilir. Buranın yakınlarında sayısız mağara ve derin yarıklar mevcuttur, bunlardan bazıları yüzlerce kişiyi alabilecek büyüklüktedir ve az sayıda insan tarafından her türlü kalabalığa karşı savunulabilir. İçlerinden birinde çok sayıda dolambaçlı geçit yer alır ve Tobler bu geçitlerde pek çok lahit ile Fenike yazısıyla yazılmış kitabeler bulmuştur.

Tiberias Gölü civarında, Tebarieh mevkisinde bir başkası daha bulunmaktadır. Carmoly onun kabrinin bir çizimine yer vermektedir. Jamnia’daki okulun dağıtılmasına yol açan karışıklıklar yatıştığında, Şimon b. Gamaliel tarafından yaklaşık Milattan Sonra 165 yılında Tiberias’ta sonradan şöhret kazanacak yeni bir okul kurulmuştur.

Zohar’ın kadimliğini savunan basılı eserler arasında, aynı maksatla daha pek çok çalışma kaleme alınmış olsa da, okuyucunun hususi dikkatini bu meseleye dair iki kitaba çekmek isteriz, bunlardan biri Konitz’e, diğeri ise Luriah’a aittir. İlki, Ofenli (yani Buda-Peşte, Macaristan) Moses ben R. Me’na’him Mendel Konitz tarafından Viyana’da 1815 yılında neşredilen şu eserdir, "Kutsal Tanna Rabbi Şimon ben Yohay’ın (hatırası mübarek olsun) bütün Babil ve Yeruşalim Talmudlarında ve Sifra, Sifre ile Tosefta kitaplarında yer alan hükümlerinde, kaidelerinde ve kıssalarında geçen sözlerindeki Gizli Şeyleri; gerek R. Şimon ben Yohay gerekse yalnızca Rabbi Şimon adıyla anılmış olsun bu aziz zatın zikredildiği yerleri; mağarada inzivaya çekilmesinden önce ve oradan ayrıldıktan sonra işgal ettiği müstesna mevkiyi açıklayan; bundan başka Kutsal Zohar, Raya Mehemna, Midraş Hanne’elam ve Tikkunim kitaplarının R. Şimon b. Yohay (ekolünün) telifi olduğunu gösteren sarsılmaz delilleri; mezkûr müellifliğe karşı ileri sürülen itirazların çürütülmesini ve son olarak Zohar’da Talmud’dan bağımsız yahut Talmud ile mutabık surette vazedilen fıkhi meselelere dair hükümleri havi Ben Yohay Kitabı." Bu kitap, ikişer sütunluk 149 sayfadan müteşekkil büyük boy bir cilttir ve ilk 62 sayfaya yayılan yedi Kapı’ya (Şearim) ayrılmıştır. Eser Rabbanî dilde kaleme alındığı ve kolay temin edilemediği için, muhtevasının kısa bir tahlilini sunacağız. Kapı 1, Talmud’da ne vakit yalnızca R. Şimon ismi geçse, bundan R. Şimon ben Yohay kastedilmektedir. Kapı 2, R. Şimon,

onun mağaraya girmeden önceki ismiydi, mağaradan çıktıktan sonra buna ilaveten Ben Yohay olarak anılmıştır. Kapı 3, Yaşamı boyunca kendisine gösterilen ve atfedilen hürmet ve yüce mertebe Talmud’dan alıntılarla tevsik edilmektedir. Kapı 4, Mağaradan, yani münzevi hayatından ayrıldıktan sonra verdiği kararlar Talmud Bilgelerince nihai hüküm olarak kabul edilmiştir.

Kapı 5, Büyük Rabbenu Hak-Kadoş dahi kendi kararlarını R. Şimon’unkilere dayandırmakta ve onun adına söz söylemektedir. R. Yohanan (ben Zakkai) da aynı şekilde hareket eder ve Talmud’dan, "R. Yohanan, R. Şimon b. Yohay’ın adına söyledi" ifadesini içeren 50’den fazla iktibas sunulur. Kapı 6, Bu kısımda, R. Şimon b. Yohay’ın diğer hahamlardan farklı düşündüğü hususlarda, diğerlerinin nihai merci olarak daima onun reyine tabi oldukları gösterilir. Bu kapıda mezkûr iddiayı teyit eden 145 Talmud pasajının zikredildiği 145 alt bölüm yer alır. Kapı 7, Bu kısımda Konitz, "Kutsal Zohar"dan R. Şimon ben Yohay’ın manevi semeresi olarak bahseder ve Emdenli R. Yakob ben Z’vee’yi (yahut YaBETZ’in baş harfleriyle Tze’vee), Zohar’ın kadimliğine saldıran kişi ve Dr. Graetz’in Zohar’a yönelttiği itirazların çoğunu devşirdiği Kitapların Örtüsü anlamına gelen Mitpahat Sefarim adlı eserin müellifi sıfatıyla zikreder. Yabetz, Milattan Sonra 1591 doğumlu ve 1659 vefatlı bir Fransız din adamı olan Jean Morin’in, ilki 1631’de, vefatından sonra ise 1669’da Exercitationes Biblicae ile birlikte basılan kitabında serdettiği itirazlardan geniş ölçüde istifade etmiştir. Yabetz, zikredilen eserde Zohar’ın kadimliğine dair 132 itiraz sıralar, Konitz ise kitabının Cevaplar ve Kıymetli Örtüler anlamına gelen Maanot u-Mitpahot başlıklı ikinci cildinde bunları cerhedeceğini ifade eder. Yedinci Kapı 149. sayfada nihayete erer ve arka kısmında yukarıda bahsi geçen iktibas edilmiş kitapların ve ele alınan meselelerin bir fihristi mahiyetindeki "Kapıların Anahtarları"nı ihtiva eder.

Birinci Kapı’da Talmud’dan, R. Şimon ben Yohay’ın şüphesiz münzevi hayatına delalet eden mağaraya girişinden evvel Rabbi Şimon namıyla anıldığını ve oradan tecelli edişinden sonra kendisinden "Ben Yohay" yahut "Rabbi Şimon ben Yohay" diye bahsedildiğini ispatlayan pek çok satır aktarılır. İkinci Kapı’da bu isim değişikliğinin etraflı gerekçeleri serdedilir.

Üçüncü Kapı, Mağarada geçirilen zamandan önceki sıradan Rabbi Şimon ile oradan ayrıldıktan sonraki tekemmül etmiş zat Rabbi Şimon ben Yohay arasındaki tefavütü açıklar. Yaklaşık on iki yıllık bu fasıla, ona her iki Talmud’un ve Midraş Rabba’nın çarpıcı misaller sunduğu semavi bir üstünlük ve ulviyet kazandırmaya yaramıştır. Talmud’da (Şabbat Risalesi 33b), İlyas peygamberin kendisine can düşmanı Roma İmparatoru Antoninus’un vefat haberini getirdiği nakledilir. Kendisinin nefesiyle şerir kimseleri helak ettiği de rivayet olunmaktadır (aynı yerde, 34a).

Talmud Yeruşalmi’de, bir adamın yalnızca R. Şimon ben Yohay’ın önceden bildirmesi neticesinde bir yılan tarafından ısırıldığı zikredilir. Mağaradan çıktığında kuş suretinde bir zuhurat görmüş ve buna dair semavi bir ses (Bat-Kol) işitmiştir. Tiberya’daki mezarlıkla irtibatlı bir kehanet ve mucize de aktarılmaktadır. Konitz, burada yer veremeyeceğimiz pek çok başka misali de zikreder. Konitz şöyle demektedir, “Amoraim’in bilge kişileri, onun makamının Büyük Meclis İnsanları’nı dahi aştığına şehadet eder ve derler ki, ‘Dünya çağları içinde R. Hizkiyah’ın çağı ile Büyük Meclis’in çağları arasında ne gibi bir tefrik vardır?’ R. Hizkiyah’ın çağı Büyük Meclis’inkini kapatır ve R. Şimon ben Yohay’ınkini açar.” Nihayetinde, “Talmud bilgeleri, R. Şimon ben Yohay’ın mertebesini bütün İsrail cemaatinin tüm reislerinin fevkinde tutmuş ve şöyle demişlerdir, ‘Bütün İsrail, tayin edilmiş vakitte Şema’yı ve On Sekiz Şükür Duası’nı okumak üzere Tora tedrisine ara vermekle mükelleftir; ancak dünyadan dünyaya yegâne müstesna olan R. Şimon ben Yohay müstesnadır, zira onun bütün ömrü münhasıran semavi gayelere hasredilmiştir ve bu sebeple Şema ile On Sekiz Duası’nı okumak için ilim tahsilinden (yahut mütalaasından) ayrılmayacaktır.’”

Bu durum, meşgul olduğu o ilahi derecede yüce tahsil ve tedrisi ortaya koymaktadır ki bu da, sonradan Kabala [yani şifahi gelenekle kabul edilen] tesmiye kılınan Gizli İlim’e, Sod yahut Sır’ra dair şifahi ananedir.

Yine Talmud’da kendisi hakkında, “Geleceği Ruhü’l-Kudüs vasıtasıyla müşahede ederdi,” denmektedir. Konitz ayrıca Talmudlar ve Midraş Rabba’dan, R. Şimon ben Yohay’ın bizzat kendi şahsı, rüyetleri, doğaüstü kudretleri vesairesi hakkındaki sözlerini, başkalarının aynı doğrultudaki beyanlarını ve karakterinin haşinliği, tavizsizliği ve ciddiyetine dair kısımları nakleder; öyle ki o, Kral Süleyman’ı dahi olumsuz tenkide tâbi tutmayı ve Şabat gününde haddinden fazla konuştuğu için kendi validesini azarlamayı kendisinde hak görmüştür. Yeryüzünde ikamet ederken dahi semanın bir vatandaşı olduğunu, dünyevi meşgalelere karşı lakayt kalarak tamamıyla Tora tetkikine daldığını, manevi hayata nüfuzunu ve Tanrı’nın celalini müşahede edip iradesini icra eden hizmetkâr meleklerle birleştiğini tevsik etmek gayesiyle bu minvalde pek çok iktibasa devam edilmektedir. Dördüncü Kapı’da Konitz, bu büyük zatın görüşlerinin, kime karşı veya ne derece zıt serdedilmiş olursa olsun daima galebe çaldığını, mağaradaki münzevi hayatından avdetinden sonra adının tam olarak zikredildiği her ahvalde, bütün fıkhi münakaşalar ve meseleler üzerindeki hükümlerinin nihai addolunduğunu göstermektedir. Kendisine muhalefet ettiği için meşhur R. Eliezer b. R. Yosi’yi kırıcı tekdirlerle sindirmiş, hocası (üstadı) meşhur Kabalacı R. Akiba’ya dahi karşı çıkarak kendi haklılığında ısrar ettiği rivayet edilmiştir. Hocası Akiba’ya mugayir dört hususu şerh ettiği aktarılmaktadır. Beşinci Kapı, Mişna’nın büyük derleyicisi Rabbenu Hak-Kadoş’un dahi hükümlerini R. Şimon ben Yohay’ın namına verdiğini ve büyük âlim R. Yohanan b. Zakkay’ın Ben Yohay adına 62 hüküm vazettiğini teyit eden pek çok misal serdetmektedir.

Altıncı Kapı, her birinde R. Şimon b. Yohay’ın bir hükmünün geçtiği her mevkide Talmud bilgelerinin buna muvafık bağlayıcı bir yasa koyduğunu teyit eden talmudik iktibasların yer aldığı 145 alt bölüme ayrılmıştır. Yedinci Kapı’da Konitz, evvelemirde R. Şimon ben Yohay ile mektebinin bir mahsulü olan Zohar kitabını, saniyen ise anagramı YABETZ olan R. Yakob ben Tzvi namındaki muhterem zatı takdim eder; bu zat, mezkûr kitabın R. Şimon b. Yohay’a asılsızca isnat edildiğini iddia ederek tam 132 defa itiraz sesini yükseltmiştir. Konitz buna mukabil, son derece derin, ilmi ve ikna edici 132 izahat ve tenvirat ile cevap vermektedir; bunların arasında şunlar yer alır, Talebeler derler ki, “Bütün erkeklerin Adonay Elohim’in vechi huzuruna çıkacaktır.” Zohar II, 38a, bütün insanların huzuruna çıkması icap eden R. Şimon b. Yohay’a işaret etmektedir. Gaon Yabetz, Zohar II, 38a’daki şu kelamlara hiddetlenmiştir, “Penê ha-Adon YHVH, yani ‘Adonay YHVH’nin vechi’ ifadesinin manası nedir? Bu, Rabbi Şimon ben Yohay’dır.” Yabetz bunu, “Sonraki bir müellifin küfrü; R. Şimon bunun müellifi olamaz, hâşâ ki kendisini Tanrı mertebesine koymayı düşünmüş olsun!” tesmiye etmiştir. Konitz ise şöyle der, “Bize öyle görünmektedir ki, iktibas edilen kelamların hakiki manası ‘YHVH’nin efendisinin vechi’dir; yani YHVH’nin intihap ettiği ve bu sebeple adon, yani YHVH’nin bir efendisi kıldığı kimsedir; nitekim ‘YHVH’nin dağı’, ‘YHVH’nin Mesihi’ vesaire tabirlerinde olduğu gibidir. Daha modern gramere nazaran bütünüyle gramatik olmasa da, Zohar’daki bu mevkiinde şu beyanla ahenk içindedir, ‘R. Akiba, R. Şimon’a şöyle dedi, Benim ve Yaratıcının senin kudretini tasdik ettiğimizi bilmen sana kifayet eder.’ R. Şimon bizzat şöyle demektedir, ‘Yukarı Odanın oğullarını gördüm, onlar pek azdır; şayet iki kişi iseler, onlar ben ve oğlumdur.’ Midraş Bereşit Rabba bunu, ‘Ve şayet Bir kişi ise, o bizzat benim,’ kelamıyla ikmal eder. Rashi’nin Talmud Şerhi’ne, Sanhedrin 98a risalesine de müracaat edilmelidir; buradan anlaşılmaktadır ki Rashi, R. Şimon ben Yohay mektebinin teşekkülünden itibaren hahamdan talebeye şifahi olarak tevarüs eden Zohar’a ait pek çok sözü ve cümleyi, muallimlerinden Kabala yoluyla tebellüğ etmiştir.

Gaon’un Zohar II, 132b, İdra Rabba hakkındaki itirazına gelince, yani, “R.

Şim-on şöyle dedi, “Yüceler yücesi gökleri ve semavi yeri şahit tutarım ki, Moşeh’in Sina Dağı’na ikinci kez çıkışından bu yana hiçbir insanoğlunun görmediğini şu anda görmekteyim; zira yüzümün, dünyaya bir şifa olarak indiğinde güneşin yaydığı ışık kadar parlak bir biçimde ışıdığını görüyorum; nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Fakat benden korkan sizler için, kanatlarında şifa ile Adalet Güneşi doğacak.’ Dahası, yüzümün ışıdığını biliyorum, oysa Musa bunu ne biliyor ne de anlıyordu; çünkü ‘Musa, yüzünün derisinin ışıltı saçtığının farkında değildi’ diye yazılmıştır [NOT: Yüzün ışıldaması, simanın semavi ve ruhani ifadesini anlatan bir mecazdır].” Ve aynı eserde, “Moşeh’in Sina Dağı’nda durduğu andan bu yana hiçbir vakit vahyolunmamış olan, bize ve bizim tarafımızdan vahyedilmiştir” denilmektedir.

Şöyle ki, gizlenmiş olan bu kelam ve içlerindeki berrak, seçkin mana buraya kadar uzanır; bu şeyleri bilen, onlara dikkat kesilen ve bu hususta hataya düşmeyen kişinin nasibi ne kutludur. Zira bu kelam yalnızca Üstatların Üstatlarına ve içeri girip tekrar dışarı çıkmış olan tarla Orakçılarına verilmiştir.

Nitekim şöyle yazılmıştır, “Zira YHVH’nin yolları doğrudur ve salihler o yollarda yürür, fakat isyankârlar o yollarda tökezler.” Öğrenmiş bulunuyoruz ki, R. Şim-on ağlayarak sesini yükseltti ve şöyle dedi, Eğer burada ifşa edilen bu kelamımızla yoldaşlarımız gelecek dünyanın meclis odasında bulunmak üzere bir araya toplanmış ve bu dünyadan yukarı kaldırılmışlarsa, bu bütünüyle hak ve yerindedir; zira bu sözler dünya evlatlarından hiçbirine faş edilmemiştir. Yine şöyle dedi, Kendime geliyorum, zira Kadimlerin Kadimi, her türlü Gizliliğin ardında Gizli Olan’ın huzurunda gerçekten ifşaatta bulundum; lakin bunu ne kendi şanım, ne babamın evinin şanı, ne de sizlerin, ey yoldaşlarım, şanı için yaptım; yalnızca insanlar O’nun yollarında sapmasın, mahcup bir çehreyle O’nun Sarayı’nın kapılarından girmeye kalkışmasın ve kendi yanılgılarıyla helak olmasınlar diye eyledim. Gelecek dünyada onlarla birlikte olan nasibim ne kutludur. Öğrenmiş bulunuyoruz ki, yoldaşlarımız bu mahalleden, yani Harman Yerinin Büyük Meclisi’nden ayrılmadan evvel, R. Yo-seh bar Yakob, R. Hizkiyah ve R. Yezah vefat ettiler; ve yoldaşlar, mukaddes meleklerin onları bu serpilmiş örtü vasıtasıyla alıp götürdüklerini gördüler. R. Şim-on konuştu ve nihayetinde yere yığıldı. Feryat ederek dedi ki, Belki de, Kuddûs Olan esirgesin, Sina Dağı’nda Moşeh’in durduğu günden bu yana ifşa edilmemiş bir şeyi tarafımızdan ifşa ettiğimiz için aleyhimize cezalandırılmamıza dair bir hüküm verilmiştir; nitekim şöyle yazılmıştır, “Ve orada, Rab (YHVH) ile birlikte kırk gün kırk gece kaldı.” O halde ben burada niçin oyalanmaktayım; eğer bu sebeple cezalandırıldılarsa? Bir sesin şöyle dediğini işitti, Ne kutlusun sen, R. Şim-on, senin ve seninle birlikte olan yoldaşların nasibi ne kutludur; zira bütün yukarı orduya, yani meleklere vahyolunmayan şey, cümlenize vahyolunmuştur.

Gelin ve görün. Yazılmıştır ki, “Temelini ilk doğan oğlu üzerine atacak ve kapılarını en küçük oğlu üzerine kuracaktır”; burada durum çok daha fazlasıyla böyledir, zira şiddetli ve haddinden fazla bir tedris gayretiyle ruhlarını bu vakitte hasrettiler ve kabul edildiler. Onların hissesi ne kutludur, zira kemalat içindeyken yukarı alınmışlardır; R. Şim-on’un kendisi hakkında bu şekilde konuşmasının mümkün olamayacağı savına karşı Konitz, okuyucuyu Üçüncü Kapı’da daha evvel söylediklerine yönlendirir ve şöyle bağlar, “Her iki Talmud’un Hahamları, R. Şim-on ben Yohai’yi bütün âlimlerin fevkine yerleştirmiş, onu, ahlakını ve harikulade amellerini hudutsuz ifadelerle methetmiş, ona tıpkı atalar Moşeh ve Ahron’a hürmet ettikleri gibi hürmet göstermiş, onu peygamberler mertebesine koymuş ve Büyük Meclis erbabının üzerine yükseltmişlerdir; Zohar’ın onun kendisi hakkında konuştuğunu rivayet ettiğinden çok daha geniş tazim ifadeleriyle ondan bahsetmişlerdir; bu durum, Zohar’daki mezkûr sözlerin hakikatine delalet etmez mi?”

Tikkune Zohar’da şunu okumaktayız, “Gramer üstatları, uzun bir sesli harf olan Kamets’i tespit etmişlerdir.” Bu durum Yabetz’e göre, Zohar’ın telifinin nispeten yakın bir döneme ait olduğunun delilidir; zira “gramer üstatları” tabiri, R. Şim-on’un yaşadığı devirden çok daha sonrasına, hatta Geonim devrine aittir ve “bu ilmin banisi Faslı bir R. Yehudah Hiyug idi.” Bunun cerhi sadedinde Konitz, daha evvel Üçüncü Kapı’da serdettiklerine müracaat ederek şunu ilave eder, “Zohar’ın yukarıda iktibas edilen lafzına gayet yakın bir surette, sesli harflerin R. Hiyug ile ondan sonra gelenlerin bir icadı olmaktan fersah fersah uzak bulunup, Sina’da Moşeh’e verilmiş bir Halaha (kanun, kaide) olduğu Talmud’da açıkça beyan edilmiştir.” Nitekim Talmud’da şunu okuruz,

onların önündeydiler. Neden öldüler? Öğrendik ki, Henüz sözler vahyedilmekteyken, arabanın (merkabah) üst ve alt kısımları hareket halindeydi ve 250 âlem boyunca bir ses yankılandı, zira kadim kelam (kadim meseleler) aşağıda vahyolunmaktaydı. Ve onlar bu sözler karşısında soluklarını (canlarını) henüz yeniden toparlayamadan, hayatları bir öpücükle çekilip gitti, o açılmış örtüye sarındılar ve yukarıdaki melekler onları alıp götürdü. R. Şimon dedi ki, bu üçünün nasibi ne mübarektir ve onlar vesilesiyle bizim nasibimiz de ne mübarektir. İkinci kez bir ses yükseldi ve dedi ki, ‘Fakat sizler, Tanrınız Rabbe (YHVH Elohim) bağlı olanlar, hepiniz bugün hayattasınız.’ (Tesniye 4, 4.) Doğrulup kalktılar ve her taraftan hoş bir koku yayıldı. R. Şimon dedi ki, Şu andan itibaren idrak ediyorum ki, bizim sayemizde dünyaya bereket inecektir. Ve hepsinin yüzü öyle parıldıyordu ki, insanlar onlara bakamıyordu. Öğrendik ki, On kişi girdi ve yedi kişi çıktı, vesaire.”

R. Yitshak dedi ki, ‘Yazıcıların okuyuşu (Mikra Soferim, yani kelimelerin ve cümlelerin telaffuz edilme biçimi), yazıcıların atladığı kısımlar (İttur Soferim, yani yazıda ve konuşmada bazı harflerin hazfedilmesi), öyle yazılmadığı halde (Lo Ketiv) okunması gerekenler (Keri) ve öyle yazıldığı halde (Ketiv) okunmaması gerekenler (ve-lo Keri), Sina’da Moşe’ye bildirilmiş birer kanundur (halakha).’ Mikra Soferim’e örnekler şunlardır, Erets yerine ah-rets, şamayim yerine şa-moyim okunması gereken yerler, bilhassa Etnatha adı verilen vurgu işaretinin bulunduğu yerler, Aruh kitabının müellifi R. Nathan’ın belirttiği üzere, yahut Mısrlılar manasına gelen Mitsrim ile Mısır manasına gelen Mitsrayim’in okunacağı yerler gibi hususlardır ki, bu erken dönem ayrımları o vakitler muhakkak birtakım işaret veya alametlerle gösterilmiş olmalıdır. İttur Soferim ise esasen ו (vav) harfinin bir sesli harf olarak u veya o şeklinde kullanılması veya terkedilmesiyle yahut bağlaç olan ‘ve’ manasında bir sessiz harf olarak kullanılmasıyla ilgilidir, örneğin Tekvin 24, 55, ‘Bırakın kız sizinle bir yıl yahut on ay kalsın, ahar, yani sonra (ve sonra değil, ve-ahar yani hakkıyla ve bundan sonra değil, ahar) gidebilir!’ Bir diğer örnek (bundan evvelki), Tekvin 18, 5, ‘sonra yahut akabinde (ve-ahar yani ve akabinde veya ve sonra değil, ahar)’. Yine, Çölde Sayım 12, 14, ‘sonra (ahar) içeri alınsın (Talmud’da böyle alıntılanmıştır, gerçi bizim elimizdeki metinde ve-ahar yazılıdır).’

Ayrıca Mezmurlar 68, 26’daki ahar ifadesi ve Mezmurlar 36, 7’de yer alan senin hükümleri manasındaki mişpateha kelimesinden evvel gelen ו, ve harfinin hazfedilmesi de böyledir. Bilhassa Sanhedrin 99a’ya dikkat edilmelidir ki, orada açıkça şöyle denmektedir, ‘Velev ki bir kimse, bütün Tevrat göklerdendir, ancak şu gramer kuralı (dikduk) müstesnadır dese dahi,’ ki bu kural ve kaidelere yukarıda zikredildiği üzere hem Talmud’da hem Zohar’da ve diğer kadim eserlerde de atıfta bulunulmuştur. Bu metinler tetkik edildiğinde, Talmud’un Behorot 30b risalesinde ifade edildiği üzere, Tevrat’ın incelikleri (Dikdugey Tora) ile yazıcıların incelikleri (Dikdugey Soferim) arasındaki fark görülebilir. Ayrıca Şabat 37b risalesinde hahamların şöyle söylediğini aktaran Sukka 28a risalesindeki Raşi şerhine de bakınız, ‘R. Nathan işinin ehli bir ustaydı, bu da demek olur ki o, işinde titizdi, yani dikduk kelimesinin gramerdeki asıl anlamına uygun düşecek şekilde medakdek idi.’ Bu durum, dikduk kelimesinin başlangıçta gramer için kullanılan manasından hareketle diğer sahalara tatbik edilişini göstermektedir. Vurgu işaretlerinin kadimliğini destekleyen delil ise şudur, Nehemya 8, 8’de geçen ‘Ve okunanı (bam-Mikra) anladılar’ ifadesi, Talmud’un Nedarim 37a risalesinde Raşi’nin layıkıyla ‘noktalama ve vurgular’ olarak izah ettiği üzere, cümlelerin vurgu işaretleriyle tefrik edilmesine işaret eder biçimde anlaşılmalıdır. Ve Soferim risalesi ikinci bölüm yedinci kuralda öğrenmekteyiz ki, ‘Noktalanmış ve vurgu işaretleri konulmuş bir Sefer Tora [NOT: Sinagoglarda kullanılan, deri üzerine elle ve harekesiz yazılmış Tevrat rulosu], tilavet amacıyla kullanılamaz,’ zira Beyt Yosef adlı eserde R. Moşe ben Nahman (Nahmanides) namına belirtildiği üzere, bir Sefer Tora ancak Sina’da verildiği şekliyle yazılmalıdır, R. Yeruham ise şöyle yazmaktadır, ‘Zira rivayetle sabittir ki, bir okuyuşun esası (em le-mikra), bir de metin geleneğinin esası (em le-masoret) mevcuttur, harekeleme ise bu ikincisini ortadan kaldırır.’ Bu bağlamda, Tevrat’taki on kelimenin harfleri üzerinde yer alan noktalar kaydedilmelidir ki, bunların kadimliği tartışılamaz. Bu noktalar, okuyucunun dikkatini o kelimenin bir tarif gerektirdiğine çekmeye yaramaktaydı, örneğin Çölde Sayım 9, 10’da, uzak manasına gelen rehoka kelimesindeki he harfi, mesafenin pek fazla olmasının icap etmediğini ima edecek tarzda noktalanmıştır. Konitz şöyle demektedir (Cevap 119, s. 103, sütun 2, Zohar Hadaş 69a), ‘Talmud’un Tanaim devrinde zaten mevcut olduğunu ve Mişna’nın derleyicisi olan Kutsal Yehuda’nın, yani Rabbenu Ha-Kadoş’un bizzat R. Şimon bar Yohay’ın bir talebesi olduğunu bilmek lazımdır, kendisi, arkadaşları ve muallimleri, Mişna’dan hayli zaman sonrasına kadar nihayete erdirilememiş olan Gemara’yı mütalaa etmekteydiler.’

Yavetz, ‘kitap yüklü merkebe dönmek’ tabirinin Zohar Hadaş 77a’da geçtiğini ve başka hiçbir yerde bulunmadığını iddia etmektedir.

Sefer Hovot ha-Levavot, yani Kalbin Vazifeleri Kitabı’nın “Tanrı’ya Hizmet Kapısı” başlıklı kısmı haricinde başka bir kitap bulunmamaktadır. Bu eserin müellifi, miladi takriben 1050 senelerinde parlamış olan ve RABAD ile hemen hemen muasır sayılan Saragosalı Rabi Behayi b. Yosef İbn Bakuda veya Pakuda’dır. Yabetz, Rabi Moşe de Leon’un asıl metni buradan iktibas edip ona Zoharvari bir kisve bürüdüğünü iddia eder. Yabetz, bunun Ezop Masalları’ndan biriyle olan rabıtasını görememektedir. Konitz şöyle der, “Hovot ha-Levavot kitabının müellifi Rabbenu Behayi, Sefer Yetsira üzerine bir şerh kaleme almış olan RABAD’ın neredeyse çağdaşıydı ve Rabi Şimon bar Yohay’ın Midraş’ı adı altında Zohar’dan pek çok iktibas yapmıştı. ‘Kalbin Vazifeleri’nin müellifi, hiç şüphesiz ifadesini Zohar’dan ödünç almıştır. Çok sonraları değil, takriben miladi 1291 civarında parlamış ve Tevrat üzerine Behayi kitabının müellifi olan Rabbenu Behayi b. Aşer de yaşamıştır, kendisi Zohar kitabını görmüş olan mualliminin namına sık sık yazmış ve Zohar’dan, mesela Çıkış XXI, XXII ve benzeri kısımlar üzerine alıntılar yaparak onu, yani Zohar’ı, Rabi Şimon bar Yohay’ın Midraş’ı tesmiye etmiştir.” Avodat ha-Kodeş ile Berit Menuha müellifleri olan ilk Kabalistlerin ona verdikleri isim de budur.

Konitz, günümüzde Patah, Kamets ve Dageş olarak adlandırılan hareke noktalarının Talmud’da mevcut olduğunu gösteren misaller serdeder. Midraş ha-Ne’elam’ın Aramice yazıları arasında İbrani lisanının kullanılışını, Talmud’dan benzer misaller getirerek müdafaa eder. Konitz sarih bir surette şöyle der, “Zohar’ın bütün bu kitapları, yani asıl Zohar, Raya Mehemna, Midraş ha-Ne’elam, keza Tikunim ve Zohar Hadaş, ya Tanna Rabi Şimon bar Yohay yahut oğlu Rabi Eleazar ile onların meslektaşları, talebeleri ve ananelerinin demetlerini taşıyan talebelerinin talebeleri tarafından telif edilmiştir. O, yani bar Yohay, Mişna’nın, iki Talmud’un, Safra, Sifre ve Tosefta kitaplarının Rabi Akiva’nın talebesi, Rabi Yehuda b. İllay ve Rabi Yose b. Halafta’nın meslektaşı olan Rabi Şimon adı altındaki meşhur Tanna’sıdır. Başlangıçlarından itibaren müellif odur ve başkası değildir, gizli ilimlerin yüce ve harikulade bir kabiliyetle donatılmış muallimi, mümtaz Kabalist, tabiatüstü ve mucizevi kudretlerin sahibi odur ki, bu kitabın ilk Altı Kapı’sında gösterildiği üzere, hahamlık literatüründe yüzlerce yerde bu ulvi vasıflarıyla tecelli eder.” Burada şunu belirtmek isteriz ki, Zohar’da Rabi Şimon’un onun herhangi bir cüzünün müellifi olduğu asla iddia edilmemiş, yalnızca şifahi geleneği tesellüm ettiği şekliyle talim ettiği ve bunun bilahare tahrir edildiği kaydedilmiştir. Müteakiben Rabi Şimon’un kelamından mülhem, Talmud ile Zohar’daki kısımların mukayese edildiği yüzden fazla muvazi pasaj gelir.

Zohar Hadaş 774’te, iki nevi Filakteri’ye [NOT: Tevrat ayetlerini içeren deri mahfazalar] bir atıf vuku bulur ki Yabetz, bu halin kitabın tamamının geç bir döneme ait olduğunu ispatladığını düşünür, gerçi bu atıf yalnızca o mahalle sonradan dercedilmiş de olabilir. Zira bu husus, Rashi ile Rabbenu Tam arasında, Tefilin yahut Filakteriler içerisindeki Kutsal Metin iktibaslarının tertibine dair zuhur eden ve neticesinde Rashi’ninkiler ve Tam’ınkiler namıyla maruf iki nevini intaç eden ihtilafın bir neticesiydi. Konitz, Filakterilerde istimal edilecek Kutsal Metin pasajlarına dair re’y ihtilaflarının ta Talmud devrinde, belki de daha evvelinde mevcut bulunduğunu ve Talmud zamanında iki nev’in birden istimaline müncer olduğunu beyan eder.

Talmud’da, Avoda Zara Risalesi 44a’da şöyle denir, “Rabi Şmuel b. Rabi Yitshak der ki, Baş üzerinde iki nevi Tefilin’in vaz’edilmesine müsait bir mahal vardır.” Bu ifade, o devirde İsrail’in dini reisleri arasındaki ihtilaflara müstenit iki nevi Tefilin’in mevcudiyetine delalet eder. Keza Talmud’da, Eruvin Risalesi 95b’de ve bilahare Tur Orah Hayim § 34 kitabında, kol üzerinde de böyle bir mahalin bulunduğu zikredilir. Bunlar, her iki re’yden birinin yahut diğerinin taraftarları beyninde iki nev’in de istimalde olduğunu ispatlar, bunun üzerine Rabi Şmuel b. Yitshak, iki re’yi telif etmek maksadıyla, hahamlarca evvelce tavsif edilenin haricinde Filakterilerin yerleştirileceği baş üzerindeki o ikinci “mahal”e, mezkur Tur kitabında sarih bir surette ifade edildiği veçhile, şüphesiz kol üzerindeki ikinci bir mahali de dahil ederek işaret etmiştir. Konitz, bu makamda Yabetz’e tevcih ettiği cerh ve iptal fikrini teyit etmek gayesiyle Talmud’dan ve diğer salahiyetli zatlardan, hatta Rashi ve Tam’dan takriben yüz sene evvel yaşamış olan Hay Gaon’dan muhtelif başka pasajları da iktibas eder.

Şayet Zohar kitabı, Rayah Me’hemnah, Tiqqoonim ve Midraş Hanne-e’lam gerçekten R. Moses de Leon’un eseri olsaydı ve R. Şimon b. Yohay’ın, oğlunun ve yoldaşlarının ağzından aktarılan sözlerin asıl sahibi o bulunsaydı, daha sonraki bir dönemde yaşamış olan Amora bilginlerinin adlarını anmamaya özen gösterirdi, üstelik Babil ve Kudüs Talmud’unda, Safra, Sifre ve Midraş kitaplarında geçen bütün Tenaim ve Amoraim kelamına onları akıcı ve doğru biçimde iktibas edebilecek derecede vakıf, seçkin bir âlim idiyse, kendisinden sonraki otoriteleri zikretme ahmaklığı onun muazzam ilmiyle nasıl bağdaşabilirdi. Sonraki hahamların bu şekilde zikredilmesi, bu kitapların, içlerinde alıntılanan tüm otoritelerin devrini kuşatan ve nihayetinde tamamlandıkları o pek kadim zamanların özgün eserleri olduğuna, dolayısıyla kitapların asıllığına şehadet eder.

İbrani Kutsal Metinlerinin tamamının, Talmud’da beyan edildiği üzere, müelliflerinin ve metinlerde adı geçen şahsiyetlerin vefatından sonra kayda değer bir zaman geçene kadar bütünüyle kaleme alınmadığı ve kanonunun kesinleşmediği o kavmin bilgelerince ileri sürülür. Tevrat’ın Yeşu tarafından ikmal edildiğini, Yeşu kitabının kısmen kendisi tarafından yazılıp vefatından sonra El’azar ve Pinhas tarafından bitirildiğini iddia ederler. Samuel kısmen kendisi tarafından yazılmış, lâkin peygamberler Gad ve Natan tarafından nihayete erdirilmiştir. İşaya, Hizkiya ve yardımcıları tarafından kaleme alınmıştır. Yeremya, Krallar ve Ağıtlar, kısmen Yeremya, akabinde kâtibi Baruh tarafından yazılmıştır. Hezekiel,

On İki küçük peygamberi, Daniel ve Ester’i de kaleme almış olan Büyük Meclis Heyeti tarafından yazılmıştır. Mezmurlar’ın bir kısmı Davud, bir kısmı ondan önce ve onunla birlikte yaşamış On İhtiyar, bir kısmı da başkaları tarafından telif edilmiştir. Süleyman’ın Meselleri, Neşideler Neşidesi ve Vaiz, Hizkiya’nın Cemiyeti tarafından, Eyüp Musa tarafından, Nehemya Ezra tarafından ve Ezra da Nehemya tarafından yazılmıştır.

Tarihler kısmen Ezra tarafından yazılıp Nehemya tarafından bitirilmiş, Rut Samuel tarafından, Ester ise Büyük Meclis Heyeti tarafından kaleme alınmıştır. Keza Mişna, Berayta, Kudüs Talmudu, Babil Talmudu, Masehet Soferim, Mesehtot ketannot, yani Küçük Risaleler, Safra ve Sifre, Tosefta, Midraş Rabba, Pirke de-Rabbi Eliezer, Targum Yonatan, muhtevalarının büyük bir kısmı itibarıyla kemale ermiş halde ortaya çıktıkları tarihten çok daha eskiye dayanır. Müelliflerinin yahut metne başlayanların vefatından sonra nihayete ermeleri asırlar almış ve hepsinde çok daha eski bir vaktin sayısız şifahi geleneği tecessüm etmiştir. Nitekim Zohar da R. Şimon ben Yohay’ın vefatından yaklaşık 80 yıl sonrasına kadar bütünüyle yazıya dökülmemiş, onun Rayah Me’hemnah, yani Sadık Çoban, Midraş Hanne-e’lam, yani Gizli yahut Sırrı Midraş ve Tiqqoonim, yani Kaideler veya Nizamlar adını taşıyan kitapları, sonraki Amoraim’in eseri olmuş ve Kudüs Talmudu’nun tamamlandığı döneme kadar, yaklaşık 200 yıl boyunca nihayete erdirilememiştir. Zohar Hadaş ise 100 yıl sonra, yani Zohar Hak-kadoş’tan 300 yıl sonra, Babil Talmudu’nun tamamlanması devrinde ortaya çıkmıştır. Bu zeyil mahiyetindeki eserlerin yanı sıra, rivayet yoluyla aldıkları hikmetin kemaliyle, bilgilerini sayfaların derkenarlarına şerh düşüp dile getirerek halef nesillere aktarmaktan çekinmeyen sonraki talebelerin kitaba bizzat dahil ettiği kimi ilaveler dahi mevcuttur. "Zohar’a Mukaddime (Hakdamah)" meselesine gelince, İbranice terim daha sonraki devirlerin bir mahsulü olduğundan, Zohar’ın, hatta Midraşlar ve çağdaşı diğer metinlerin dahi Hakdamah yerine "Feth" (Petiha) kelimesini kullandığını bilmek icap eder, nitekim "R. Hizkiya fethetti", yani açtı veya başladı denir ve sonraki müellifler hakdamah, yani önsöz veya mukaddime kelimesini bunun yerine ikame etmiştir.

Okuyucu, R. Şimon b. Yohay’ın bizzat hiçbir şey yazmadığını, onun şifahi geleneklerinin mektebi tarafından, evvela R. Abba, ardından da onun peşi sıra gelenler marifetiyle kaleme alındığını unutmamalıdır. Şalşelet Hakabbala, yani Geleneğin Silsilesi kitabına atıfta bulunan Konitz şöyle demektedir, "Şöyle okuyoruz, Bazıları Zohar kitabı hakkında, R. Moses de Leon’un gayet bilgili bir kimse olduğunu ve bu şerhleri menfaat gayesiyle meydana getirip onları ulu bir ağaç olan R. Şimon b. Yohay’a isnat ettiğini söylerler, nitekim Yu Hazin kitabı İstanbul Baskısında (M.S. 1566) bunu daha tafsilatlı aktarır. Bu zannın ne denli mesnetsiz olduğu, Zohar’ın XIII. Yüzyıldaki neşrinden evvel yaşamış kutlu hahamların şarabından alınacak yudumlarla ispat edilecektir." Konitz buna 130. Cevap, s. 120, 2. sütunu hasreder ve Zohar’ın R. Moses de Leon’dan çok önce bilindiğini gösterir. M.S. 892-942 yılları arasında yaşayan R. Saadyah Gaon, babasından ve hocasından rivayet yoluyla Tevrat’ın sırlarını bilen ulu bir Kabalistti, ki bu sırlar tıpkı şimdi Zohar’da bulunduğu gibi R. Şimon b. Yohay’ın Midraş’ında mevcuttu ve bunları talebelerine bizzat o aktarmıştı. Zohar, bu Gaon’dan takriben 300 yıl sonra, yeni bir telif olarak değil, eski devirlerin bir eseri sıfatıyla neşredilmiştir. R. Paltvi Gaon’un oğlu, Pumbedita’dan Rab Tsemah Gaon,

M.S. 871-876 yıllarında Pumbedita Gaon’u idi, yani Zohar’ın intişarından 400 yıldan fazla bir zaman evvel, Yahudi Merasim Hukuku Külliyatı Tur Orah Hayim’de sabah dualarına dair öyle bir kaide koymuştu ki, Talmud’da buna dair en ufak bir ize rastlanmaz ve Masehet Soferim bunun tam aksini vazeder, oysa Zohar § Teruma bölümünün,

Beyt Yosef kitabı § 59’da onun dayanağı olarak zikredildiğini görürüz. Hayim Vital’e göre mümtaz bir Kabalist olan R. Sar Şalom Gaon, Minha, yani İkindi vaktinde Tevrat mütalaa etmeme adetinin, Talmud’un "Bir Hakham, yani Bilge kişi vefat ettiğinde şehirdeki bütün mektepler tatil edilir" demesinden ve Musa’nın da tam o saatte vefat etmiş olmasından neşet ettiğine hükmetmiştir. Bu tatbikata hiçbir muteber ders kitabında tesadüf edilmez, bilakis Musa’nın vefatının Şabat akşamı vuku bulduğu rivayet edilir, gelgelelim Zohar § Teruma 156a’da şöyle bir ifadeye rastlarız,

Bu husus, Akkalı İshak’tan neşet ettiği rivayet edilen ve Filipowski tarafından Londra, İngiltere baskısıyla yeniden ikame edilene değin (1857) sonraki tüm neşirlerin haricinde bırakılmış olan rivayete taalluk etmektedir. Dr. Graetz, Akkalı İshak’ın bu rivayeti besbelli ya kaleme almadığını ya da buna itimat etmediğini teslim etmektedir, zira adı geçen zat Zohar’a ait pasajları istinsah etmiştir...

...âdetin ve Sebt gününün ikindisinde vuku bulan Musa’nın vefatının.

Aynı minval üzere, umumiyetle Yonatan ben Uziel Targumu tesmiye olunan ve Hillel I’in bir talebesi marifetiyle milattan önce takriben 50 ilâ milattan sonra 10 seneleri civarında kaleme alındığı rivayet edilen Kudüs Targumu’nda, müellifimizin iktibaslarına yer verdiği üzere, Zohar’dan iktibas edildiği yahut aynı bâtıni mektepten neşet ettiği bedihi olan pek çok ifade mevcuttur. Keza R. Nathan tarafından (doğumu 1030, vefatı takriben M.S. 1106) telif olunup Zohar’ın intişarından takriben iki asır evvel, M.S. 1101 senesinde ikmal edilen el-Aruk isimli eserde, tahririnden evvel Zohar’ın unvanlarından biri olan R. Şimon b. Yohay Midraşı’ndan gayrısında tesadüf edilmeyen ibareler yer almaktadır. Kendi kavminin uleması beyninde bir dev olan Raşi (M.S. 1040-1105), Zohar’dakilerle tıpatıp aynı ifadeleri zikretmekte ve tasarruf etmektedir ki Konitz bunlara dair pek çok misal serdetmektedir. Tosafot müellifleri dahi, bugün Zohar’da tahrir edilmiş suretiyle müşahede ettiğimiz R. Şimon b. Yohay Midraşı’ndan tevarüs eylemişlerdir. İbn Meymun dahi, Ye’sodeh Ha-Tora, yani Şeriatın Esasları nam eserinde Zohar’dan iktibasta bulunmuştur.

Nahmanides yahut R. Moşe b. Nahman (M.S. 1200-1272) şüphesiz R. Şimon b. Yohay Midraşı’na vukufiyet kesbetmişti. Konitz bu minval üzere mezkûr müelliflerden iktibaslar yaparak ve bu devirde Yahudiler arasındaki temayüz etmiş bütün bilginlerin, bilahare Zohar nam kitapta tahrir olunmuş bulunan Şimon b. Yohay Midraşı’na aşina olduklarını göstererek yoluna devam eder, diğerleri meyanında meşhur R. Şelomo b.

Aderet’in (RaŞBA, Nahmanides’in bir talebesi), M.S. 1198’de vefat eden R. İbrahim b. Davud’un (RABAD), Rabbenu Yeruham’ın ve daha pek çoklarının isimlerini zikreder, R. Şimon b. Yohay Midraşı’nın Talmud hahamlarınca malum olduğunu ve mezkûr iktibasların lafzını ve manasını aynen muhafaza eden Zohar’ın, bu Midraş için yalnızca sonraki bir tesmiyeden ibaret bulunduğunu ispat sadedinde her iki Talmud’dan sayısız nakiller getirir. Rabbenu Ha-Gadol, yani Büyük Haham, telifatında kendisinin ve hocalarının, Zohar’da münderiç bulunan Tenaim ve Amoraim zevatının bütün kelamını safiyetiyle telakki etmiş, yani kabul etmiş olmaları icap ettiğini ve talebelerinin cümlesinin büyük Kabalacılar olduğunu izhar eder. Tur Orah Hayim kitabı, ortodoks İsrail’in kanun mecmuasıdır ve Zohar’ın talimlerine tevfikan hüküm tayin eder. Konitz müteakiben bundan ve diğer yirmi beş adet bihakkın ortodoks Yahudi kaynağından, Zohar’daki talimler ile mutabakat halinde olan sayısız ahkâm ve kaide iktibas eder ve mezkûr eserlerin müelliflerinin talebelerini sıralar ki bunlar

tamamen büyük Kabalacılardı. 130. sahifede, 1. sütun, 51. satırda, Yabetz’in İbrani Kabalası’nın kadimliğini ve mukaddesiyetini tevsik eden Mitpahat Sefarim nam eserinin 1. kısım, 44. varakından yapılan bir nakilden sonra, bizzat mezkûr eserin 1. kısım, 5a varakında Yabetz’in şöyle dediğini gösterir, “Zohar, Kabalacıların ziynet bahşeden hakiki tâcıdır, nitekim kendi üzerine Ruhü’l-Kudüs hulul etmiş kudsiyyet ve tanrısallık (thearkhia) sahibi bir zat olan R. Yitzhak Luria dahi onun hakkında şehadet etmiş olup, kendisinin o yüce ve muazzam hikmeti dahi onun, yani Zohar’ın üzerine bina kılınmış ve temellendirilmiştir. Hâşâ, hiç kimse onun kelamından şek ve şüpheye düşmesin.” Konitz bilahare Zohar ile Talmud beynindeki tefavütü gayet mufassal surette vazeder ve diğer hususlar meyanında şöyle der, “Musa şeriatı ve ananeleri üzerine, sırf ve mücerret vaz-ı kanun başka şeydir, mezkûr yazılı ve şifahi şeriat hakkında felsefi ve metafizik tefekkür ve münazara bambaşka şeydir. Ruha ve mektum manaya nüfuz eden ikincisi inisiyasyondan geçmiş seçkin azınlık içindir, birincisi ise avam tabakası içindir. Bu hal her birinin üslup ve libasını izah eder, birinde tahdit edilmiş, hatta sırf kırıntı kabilinden, diğerinde sarih, vazıh ve musanna, burada remizli ve mesellerle tekellüm eden, orada ise külfetsiz ve fehmedilebilir surettedir. Kabala ve Zohar, spekülatif tefekküre geniş bir saha bahşeder, Talmud ise gündelik hayatla ve Şeriat tahtındaki beşeriyet ile meşgul olur, evvelkisi, yani Kabala, ruhani bir nazar noktasından hareket ederek Şeriat ve onun izahı hususunda ruhani bir nihayeti temaşa eder, halbuki ikincisi, yani Talmud, gerek mebdei gerekse meadı itibarıyla fevkalade amelidir ve avamın cehaleti, idrak noksanlığı ve fıtri serkeşliği karşısında, Şeriat’ın bilcümle teferruatıyla harfiyen tatbikinden gayrı bir gaye gütmez. İşte bu durum, Kabalacı hahamların, Maase Bereşit ve Maase Merkaba sırlarını, alelade ulemaya ve hele hele bu nevi bir maârife fıtraten gayrikabiliyet kesbetmiş olan cumhura faş etme hususundaki tereddütlerini izah eder, binâenaleyh talebelerine umumiyetle bu kabil tetebbuat ile iştigal eylememeleri yolundaki nasihatlerini bu vechile anlamak ve takdir etmek icap eder.” Maarifin pek az intişar ettiği kadim zamanlarda, asıl Kabalacı zümre, cahil ve idraksiz kimselerden tecrit olunmuş zahitane ve mukaddes bir hayat sürerlerdi, zira böyle bir maişet muktaziydi ve mezkûr mektum ve gizli ilmin alakadar olan herkese zarar iras etmesine mâni olmak gayesi güdülürdü, ilme dâhil olma ve inisiyasyon izne tâbi kılınmıştı, lakin bu dahi sadece kemal yaşına vasıl olmuş ve seciyesi teşekkül etmiş bulunan pek az sayıda ârif, güzide, basiretli ve layık talebeye münhasırdı. Hikmet ve basiretin tebeyyün ettiği bu merhale, 40 yaş ve üzeri olarak takdir edilmişti. Hayli erken bir tarihte bu, Babil Talmudu’nda (Berahot 33a), Kudüs Talmudu’nda (Berahot 85) ve diğer kadim asırlara ait kitaplarda müşahede olunacağı üzere, Tenaim ve Amoraim tarafından bir “İlim” tesmiye edilmiştir. Bu şifahi ananevi “İlm”in hafiye tutuluşu Kudüs Talmudu’nda şöyle tevsik edilir, “R. Şimon b.

Lakiş buyurdu, İsrailoğulları Ürdün kıyısında nistarot’u, yani mektum şeyleri, sırları ahd ve kabul eylediler. Yeşu onlara dedi, nistarot’u kabul etmedikçe sular sizi gark edecektir. R. Levi buyurdu, Yavne’de bu mükellefiyet, bir Bat-Kol’ün, ‘Sizin nistarot ile bir işiniz yoktur’ nidasıyla ilga edilmiştir.” Yabetz, yine kendi nazariyeleriyle tearuz ederek şöyle der, “Zohar’ın kelamı, Hayy olan Tanrı’nın kelamıdır, pek derindir, onu kim ihata edebilir? Malum olduğu üzere R. dahi...”

Yitz’haq Luriah, bu ilimdeki celaletine erişene dek uzun bir müddet muntazam ve kararlı bir hazırlık devresi geçirmiştir, vefatı ânında ise bu ilmin ancak küçük bir cüzüne talebesi Rabbi Hayim Vital’in vakıf olduğunu ifade etmiştir. Konitz’in bu faslı, Midraş Mişle’den (Süleyman’ın Meselleri) yapılan bir iktibasla nihayete erer, bu iktibasa göre, ruhu yücelerdeki hüküm makamı huzuruna çıktığında her bir İsrailoğluna tevcih edilecek suallerden biri şu olacaktır, “Merkaba’yı temaşa ettin mi (tsa-feeta, yani nazar kıldın mı)? Şi’ur Koma’ma, yani Boyut yahut Boy Bos Ölçüsü’ne baktın mı (tsa-feeta)?” “Bu ilmi tahsil ettin yahut onunla iştigal ettin mi?” denilmemektedir.

Zira bu ilim, yani Kabala, tıpkı Şeriat ve onun tatbiki gibi yalnızca mekanik bir tedrisatı değil, açık gözleri ve uyanık dimağları icap ettirir. Yazar, 132 numaralı Cevap’ta Zohar’ın taliminin, bir İsrailoğlunun bütün hayatını her cihetiyle tanzim eden dört Turim yahut dört şeriat kitabı ile tam bir muvafakat içinde olduğunu izah etmekte, Zohar’dan Orah Hayim’de geçen 90, Yoreh Deah’ta 31, Hoşen Ham-mişpat’ta 6 ve Even Ha-ezer’de 8 olmak üzere yekûnu 135’i bulan iktibaslar zikretmektedir. Bir fihrist ile devam eden bu kısım eserini nihayete erdirir.

Doktor Hirsch Graetz, Konitz’e, Luriah’a ve Kabala’nın yahut Zohar’ın kadimliğine delalet eden her hususa şiddetle muhalefet etmesine rağmen, Geonim devrinde, miladi 657 ile 1038 yılları arasında İslamiyet intişar ettiğinde, müellifinin meçhul olduğunu söylediği “Nistarot de-Rabbi Şimon ben Yohay”, yani Rabbi Şimon b. Yohay’ın Sırları namında bir kitabın zuhur ettiğini teslim etmek mecburiyetinde kalmıştır, bu kitapta diğer hususların yanı sıra Rabbi Şimon’un şöyle serzenişte bulunduğu nakledilir, “Edom (Roma, yani mezkûr devirde Bizans) hâkimiyetinden çektiğimiz azap yetmezmiş gibi, bir de İsmailîler yüzünden mi ıstırap çekeceğiz?” Suret prensi, yani İlahi Huzur Meleği Metatron buna cevaben şöyle demiştir, “Korkma ey insanoğlu, zira Kuddûs olan, O Mübarek Zat, sizleri bu şerirden (Roma) tahlis etmek maksadıyla İsmail’in hâkimiyetini tesis etmekte ve onların başına, kendi muradına ram olacak, memleketi fethedip akabinde İsrail’e iade edecek bir nebi tayin edecektir.” Bu kitap kuvvetle muhtemeldir ki Rabbi Moses de Leon’un tevellüdünden takriben 600 sene evvel mevcuttu, lakin aslını bizzat tetkik etmeksizin Doktor Graetz tarafından nakledilen bu iktibasın sıhhatini bütünüyle tasdik etmemekteyiz.

İleride Doktor Graetz’e ve onun temsil ettiği muhalif mektebe daha tafsilatlı surette temas edeceğiz.

Mütedeyyin doktor, Konitz’i tek bir kalem darbesiyle saf dışı bırakmaktadır, buna rağmen Yabets’in delillerinin tesirsizliğini itiraf etmek mecburiyetinde kalır, zira Yabets, Zohar’ın nüvesinin pek kadim olduğunu, Musa’ya ve hatta ilahi bir vahye, bir tanrısallık (thearkhia) ifşasına kadar dayandırılabileceğini beyan etmektedir. Doktor Graetz, vüsatli malumatına rağmen, diğer pek çok nazariyatçı gibi, mesnetlerini kendi faraziyesine uydurmak adına bükmektedir, lakin onun istinat ettiği mehazlar dikkatle tetkik edildiğinde, talebenin önüne serilecek netice, bizzat kendi nazariyesinin külliyen nakzedilmesinden ibaret olacaktır. Kendisi, İsrailoğullarının ilmi ve en münezzeh metafizik felsefesine karşı kökleşmiş bir husumet beslediğinden aşikâr bir taassup içindedir, mevzuya dair kıymettar müelliflerin birçoğunu, bilhassa Doktor Peter Beer, Doktor J. M. Jost, Doktor Leopold Zunz, Doktor August Tholuck, Salomon Munk, Ignatz Stern, D. H. Joel, N. Krochmal ve hakikatte Kabala ile Zohar’a şu veya bu surette müspet yaklaşan herkesi görmezden gelmiştir.

Zohar’ın kadimliğini ve aidiyetini müstebit bir edayla hükümsüz kılan müellif, fikirlerinin birçoğunu Viyanalı Doktor Adolph Jellinek’e dayandırmaktadır, Jellinek ise tıpkı kendisinden evvel Roma Katoliği Jean Morin’in yaptığı ve Yabets’in de başlangıçta niyetlenip mevzu vukufla tetkik edildikçe vazgeçtiği üzere, eserin tamamının İspanyalı Rabbi Moses b. Şem-Tov de Leon tarafından kendi zihninden uydurulduğunu iddia etme temayülündedir.

Doktor Graetz, tarihi teselsül bağını koparıp atmakta, 13. asrın bütün Kabalacılarını, kendilerinden evvelki İsraili Gizli İlimlerden, Teozofiden ve Mistisizmden derin bir uçurumla tefrik etmektedir. Doktor Jellinek o kadar ileri gitmemekle birlikte, 10. ve 11. asırlarda Pumbedita’daki Babil Mektebi’ne mensup Rabbi Şerira Gaon, Eliya ha-Zaken, Rabbi Hay Gaon ve Rabbi Yekutiel eliyle bir Kabalistik vukufun varlığını kabul eder. İspanya’daki ilk Kabalacılardan biri Rabbi Hasday (yahut Hisday) İbn Şaprut ben Yitz’haq ben Ezra ha-Nasi veya Nagid, yani İspanya’daki Yahudilerin reisi yahut dünyevi hiyerarşi dâhilindeki lideriydi. Arapça ismi Hasday Ebu Yusuf İbn Şafrut idi.

Babası Jaénli Yitz’haq İbn Şafrut idi. Hasday, miladi 912 ile 961 seneleri arasında hüküm süren Halife III. Abdurrahman ve halefi Hakem devrinde İspanya’nın Kurtuba şehrinde yaşamış, miladi 961 ile 976 seneleri arasında Endülüs İspanyası’nın Başvezirliğini deruhte etmiştir. Bu metinde onun akidelerine tafsilatıyla yer vermeye imkân bulunmamaktadır, fakat bunların ilk devir Kabalacılarından, ezcümle Hay Gaon ve İbn Gabirol’den bildiklerimizle tam bir ahenk arz ettiğini ifade etmek iktifa edecektir.

Ardından İspanya’dan İbn Gabirol, Lunelli Jacob Nazir, Abraham Ab-Bet-Din, Posquièresli Abraham ben David, Beaucaireli Kör (Isaac) Yitz’haq, Azriel ile Ezra, Yehuda b. Yakar ve Jacob b. Şeşet gelmiş, bu silsile İspanya’daki Kabala’yı miladi 1270 senesine, Todros b. Joseph Hallevi Abulafia ve Abraham ben Samuel Abulafia devrine kadar ulaştırmıştır.

âlim Nahmanides ve Zohar el yazmalarının kamuoyuna intikal ettiği sıralardaki diğer Kabalistler. Dr. Jellinek bunun izini, Babil'deki Yahudi Üniversitelerinden Almanya'ya kadar sürer. Hayy ve İbn Gabirol'un da "Hohmat ha-Kabbala", yani Kabbala Hikmeti ifadesini kullandıklarını belirtir. Dr. Jellinek, takriben 1160 doğumlu ve M.S. 1238 vefat tarihli Valladolidli R. Azriel b. Menahem'in büyük tesirini de ileri sürer. Dr. Jellinek, Ye'tsira kitabının 10. yüzyılda bilindiğini kabul etmektedir, biz de burada, takriben 800 doğumlu ve M.S. 840 vefat tarihli Aziz Agobard'ın bu kitaba ve diğer mistik Yahudi metinlerine dikkat çektiğini kaydediyoruz, ki bu durum metni 9. yüzyılın öncesine ve başlangıcına taşır. Jellinek ayrıca, takriben 1090 ila 1125 yılları arasında eser vermiş Şehristanî'den iktibasla, M.S. 892-942 yılları arasında yaşamış Saadia Gaon'dan önceki mistik Yahudi fırkalarına dair kısa bir izahat sunar. Dr. Graetz'in hipotezine göreyse Kabbala, Rabad olarak anılan Nîmes ve Beaucaireli R. İbrahim b. Davud mektebinden yeni bir zuhur olarak neşet etmiştir, bu zatın muallimi de 12. yüzyıldan Yakub Nazir adında bir kimsedir.

Ve bu mektep, Aristotelesçi telakki edilen Meymunî'nin yeni vazettiği felsefesine muhalefet maksadıyla vücut bulmuştur. Ne var ki Meymunî, More Nevuhim kitabından ve bilhassa Babil Talmudu'nun tanzimi gibi muazzam bir mesaiye girişen Rav Aşi'den bahsettiği "Talmud'a Mukaddime" risalesindeki "dördüncü mesele" kısmından anlaşılacağı üzere, Spekülatif Kabbala'ya fevkalade mütemayildi, mezkûr yerde sonraları Avrupa'da umumiyetle Kabbala olarak adlandırılan İbrani Gizli Öğretisi ve İlminden en sitayişkâr ifadelerle söz açar. Bir diğer yazısında sarf ettiği sözler şöyledir, "Eğer bu nevi bilgiye (Kabbala'ya) daha evvel vakıf olsaydım, dünyaya çok daha fazla eser kazandırırdım."

1283 doğumlu ve 1332 vefat tarihli Kabalist Şem-Tov b. İbrahim İbn Gaon, Meymunî'nin "Yad" tefsiri mahiyetindeki Migdal Oz, yani Kudret Kuleleri eserinin bidayetinde şöyle der, "Şahadet ederim ki, eski ve sararmış parşömen üzerine yazılı bir kitapta şu ifadenin yer aldığını bizzat gördüm, 'Ben Meryem oğlu Musa [Musa bin Meymun], arabanın gizli dehlizlerine daldığımda, bunun ahire, yani İsrail'in necatına matuf olduğunu idrak ettim.' Ve onun kelamı, hakiki Kabalistlerinkiyle mutabıktır." Meymunî sadece Pratik Kabbala'ya muhaliftir. Tarihî tevali kanunu, Dr. Graetz tarafından, Pratik Kabalistlerin gösterdiği iddia olunan harikulade hallerin tamamından çok daha hayret verici bir surette bertaraf edilir. Dr. Graetz'in bu meyanda vazettiği ve tenkidi mülahazaları tetkik edilirken hatırda tutulması icap eden bir kaziyesi mevcuttur, "Tenkit, Kabbala'nın kadimliğini müdafaa eden müntesiplerinden daha müşkülpesent olmak mecburiyetinde değildir."

Buchau'lu David Luria'nın Zohar'ın Kadimliği lehine kaleme aldığı Kadmut haz-Zohar adlı eseri, 44 çift sayfadan ibaret küçük bir oktavo formundadır. Kısmen Rabbanî, kısmen de murabba İbrani harfleriyle basılmış olup, Avrupa'da fevkalade nadir ve kıymetlidir. Kitabın serlevhası şöyledir, "Hakkı ve İstikameti Beyan Eden Risale. Menşei pek eski devirlere dayanan Sefer Haz-Zohar'ın Kadimliği. R. Şimon bar Yohay ve tilmizlerinden neşet eden muteber membaı, onun takdis edilmiş kelamı ve nurların mebzuliyeti, Tanrı'dan korkan ve O'nun İsmini zikredenler için haşmet kıvılcımları.

Bunun esası Talmudlarda ve Geonim ihtilaflarındadır.

Güzide sürgünler versin diye bir sıra halinde dikilmiş Beş kola ayrılmıştır. (Buchaulu) David Luria tarafından kaleme alınmıştır." Julius Fürst, eserin 1857'de Johannisburg'da neşredildiğini ifade eder.

Söz konusu Kollar şunlardır, I. Zohar'ı R. Moşe de Leon'un derlemediğine dair hüccet. II. Babil'deki Geonim zümresinin Zohar'dan ve Midraş Hane'elam'dan, Midraş Yeruşalmi namı altında iktibasta bulunması. III. Zohar'ın, Talmud'un ikmalinden evvel derlenmiş olmasının zaruriyeti. IV. Zohar'ın mühim bir kısmının R. Şimon b. Yohay ve talebeleri devrinde tahrir edildiğinin ispatı. V. Zohar'ın Aramice lisanı hususu. Kol I. Müellif bu kısmı üç bürhana taksim eder. 1. Moşe de Leon'un Sefer Ha-Şem, yani İsim Kitabı'nda zahir olan hususlardan ve R. Moşe Kordovero'nun Pardes adlı eseriyle sair metinlerinden anlaşıldığı üzere, R. Moşe de Leon Zohar'ın üslubunu takiben yazmamıştır ve pek çok noktada onunla tezat teşkil eder. 2. Zohar'dan nakiller yaptığı Nefeş ha-Hohma, yani Hikmetin Canlı Ruhu, diğer adıyla Sefer ha-Mişkal, yani Mizan Kitabı'ndan bedihattır ki, de Leon ya Zohar'ın manasını tahrif etmiş veya elinde metnin gayrisahih bir nüshası bulunmuştur. Zohar'ın mefhumunu pek az yerde takip etmekte, üslup ve tarz itibarıyla kendisinden evvelki ve kendi devrindeki Kabalistlerin lafzını tevarüs etmektedir. Mamafih, menbaını zikretmeksizin Zohar'dan kimi ibareleri kendi kelamına mezcetmişse de, sıklıkla Zohar'la çelişkiye düşer. Luria bunu tevsik eden nakiller sunar.

3. R. Moşe de Leon devrinden mukaddem ya da kendisinden daha ziyade yaş ve itibar sahibi olan muasırlarınca Zohar'dan pasajlar aktarılarak yazılmış kitapların muhteviyatı nazar-ı itibara alındığında, mezkûr eserin kadimiyeti münakaşa götürmez. Daha evvelki devirlerin Geonim zümresi, Zohar'dan Midraş Yeruşalmi adıyla nakiller yapar. David Luria, bu üçüncü müddeasını takviye etmek maksadıyla eski eserlerden pek çok delil serdeder. R. Todros (Theodorus) ha-Levi yahut Hallevi'nin (vefatı 1283, R. Meir Hallevi'nin yeğenidir) Otar ha-Kavod, yani İzzet Hazinesi nam kitabında Midraş adına bazı kitaplardan iktibaslar bulunduğunu, bu iktibaslara ise yalnızca Zohar'da rastlandığını gösterir. R. Moşe de Leon devrinde pir-i fani olan Todros'un haiz olduğu mevkii, kendi çağdaşı R. Moşe de Leon tarafından henüz yeni tahrir edilmiş bir kitabı kadim bir Midraş imişçesine iktibas etmesine katiyen cevaz vermezdi.

Zohar, Migdal Oz, yani Kudret Kuleleri adlı eserin müellifi tarafından Vistar ve-ne'elam, yani Esrarlı ve Gizli Midraş adı altında da zikredilmiştir. Bu eserin müellifi R. Moses de Leon'un çağdaşıydı. İtalya'da ikamet eden meşhur İtalyan Haham Recanati, Tevrat Tefsirlerinde ve diğer yazılarında Zohar'dan pek çok parçaya atıfta bulunur. Kendisi R. M. de Leon'un çağdaşıydı. Adı son zikredilen şahıs, günümüzde Zohar'da yer alan pasajları sıklıkla "önceki bilgelerden" veya Sithrai hat-Thorah'tan, yani Tevrat'ın Sırları'ndan aktarıldığı şekliyle iktibas eder. İtalya'da yazan Recanati ise "önceki bilgelerden" ve Sithrat hat-Thorah'tan diyerek başka ve çoğu zaman aynı pasajları zikreder. Bu olgular, Recanati'den, Moses de Leon'dan, R. Shalomo ben Adereth'ten veya RaŞBA'dan ve diğer çağdaşlardan önce, Tevrat'ın Gizemleri üzerine bir kitabın varlığını kanıtlama eğilimindedir.

İkinci Kol

Burada Luriah, MS 657 ile 1038 yılları arasındaki erken dönem Geonim'in, Kabalist meseleleri "Midraş Yeruşalmi" adı altında ele aldığını, Zohar'ın dilini ve muhtevasını kullandığını, bunların Amora-im'den (MS 220 ile 540 yılları arası) veya özel bir atıf yapılmaksızın kadim kaynaklardan basitçe aktarıldığını, bunların ise Zohar'ın Midraş Hanne-elam'ının sözleri olduğunu alıntılar yoluyla öne sürmekte ve delilleriyle göstermektedir. Bu metin, günümüzde Zohar'da yalnızca bazı bölümlerde bulunsa da başlangıçta şüphesiz bütün Tevrat üzerine yazılmıştı. Geonim'in, mevcut Zohar ve Midraş Hanne-elam'ın biçim ve tabiatında, Aramice dilinde gelenek yoluyla aktarılan bir Midraş Ne-elam'a sahip olduğu tatminkar bir biçimde gösterilebilir. Bu Kol şu kısımlara ayrılır, 1. Diğer kadim eserlerde "Midraş Yeruşalmi" adı altında Geonim'in açıklamalarından geriye kalanlar, 2. Bunlardan Luriah tarafından neşredilenler, 3. Diğer kadim yazıtlarda, Geonim'in adı anılmaksızın Yeruşalmi adı altında tartışılan, fakat Geonim'den nakledildiği varsayımını ve Zohar'daki Midraş Hanne-elam'ın muhtevasını Yeruşalmi olarak iktibas ettiklerini haklı çıkaran hususlar.

[okunamadı] kaynaklar ve benzeri, herhangi bir özel atıf olmaksızın, ki bunlar da tereddütsüz Midraş Hanne-elam'a atfedilebilir. Erken dönem Geonim, Kabalist meseleleri zahiren "Yeruşalmi" olarak adlandırılan gizli bir kitap adı altında tartışmış, orada karara bağlanan hususların yetkili kaynağı olarak, isimleri günümüzde Zohar külliyatında bulunan pek çok yol arkadaşına, metinde anıldıkları şekliyle atıfta bulunmuşlardır. Başvurulan dil, muhteva ve bilgeler ekseriyetle Zohar külliyatındaki Midraş Hanne-elam'da bulunanlardır ve Zohar dışındaki Talmudlar ile diğer Midraşlarda yer almazlar. Bu gizli kitap, daha önceki Geonim'den veya daha da eski kaynaklardan gelmekteydi. MS 969 doğumlu ve 1038 vefatlı Hay Gaon ve diğer Geonim, Midraş Yeruşalmi'den sıklıkla alıntı yapar, Hay ayrıca Noosah Yeruşalmi'den, yani Yeruşalmi'nin kopyasından yahut transkripsiyonundan da alıntı yapar ve bu alıntı ne Talmud Yeruşalmi'de ne de Midraşların herhangi birinde bulunmaz, fakat biz bunu Zohar'da, Paraşath Terumah'ta (Mısır'dan Çıkış xxv–xxviii), Aramice dilinde buluruz ve Gaon Hay bunu İbraniceye tercüme etmiştir, bu durum onun neden "Noosah Yeruşalmi", yani bir kopya yahut versiyon Yeruşalmi dediğini açıklayabilir, bunu kendi diline tercüme edildiğini belirtmek amacıyla kullanmaktadır. Luriah, bugün yalnızca Zohar'ın Midraş Ne-elam'ında bulunan meseleleri "Yeruşalmi"den aktaran diğer Geonim'i zikreder. Ardından kadim kitaplardan yaptığı alıntılarla, ilk dönemlerde, günümüzde Zohar kitapları arasında yer alan Midraş Hanne-elam'dan yahut Gizli Midraş'tan pek çok şeyin alındığını gösterir. Muhtevası Hanne-elam'ınkinden daha derin ve yüce kabul edilen Zohar kitabının adının dahi anılmadığına, inisiye olmayanların onun varlığından habersiz kalması ve yalnızca bilinmesi münasip görülen şeylerin bildirilmesi gayesiyle, kitaptan yalnızca inisiyelerin anlayabileceği ifadelerle, örneğin bir kitaptan bahsedilmeksizin "böyle öğrendik" yahut "kadim olanların adına söylediler" şeklinde alıntılar yapıldığına inanmak için haklı nedenler mevcuttur. Zohar yazılarından Siphrah D'Tznioothah adının gerçek manası, halkın nazarından tevazuyla yahut gizlice saklanan kitap olduğudur. Kuşkusuz bu dönemde yazılı olarak değil, yalnızca şifahi olarak biliniyordu. Babilli inisiye Yahudiler, kadim üstatlarından ve bu üstatların haleflerinden tevarüs ettikleri teozofik gelenekleri yahut Gizli Öğreti'yi inisiye olmayanlardan saklama hususunda son derece katıydılar. Bir misal verelim, Rab Şereerah Gaon'a, R. Yişmael'in Pirkeh Haikhaloth, yani Salonlar adlı eserinin Boraitoth kısmında bulunduğu şekliyle, son derece mistik bir kitap olan Şee-oor Qomah, yani Boyutun Ölçüsü kitabı hakkında bir sual yöneltildiğinde şöyle demiştir, "Bu meselenin teferruatıyla açıklanması asla mümkün değildir, yalnızca soyut bir biçimde (ima yoluyla) izah edilebilir, zira bu meseleyi R. Yişmael ihdas etmemiştir ve bu hiçbir beşer zihninden neşet etmemiştir."

Ayrıca, haşa, insanın Yaratan’dan sanki cismani uzuvları ve boyutları varmış gibi bahsetmesi asla kabul edilemez. ‘Boyutların Orantısı’ meselesi, insan kavrayışının fevkinde bir Kabala konusudur ve bu hususta daha mistik hiçbir şey söylenemez, zira hiçbir benzetme O’nu tasvir etmeye kifayet etmez, yalnızca bu derin ve yüce ilme vakıf olan bilgeler bununla meşgul olabilir. Ne var ki bu sırları ve gizemleri, bize aktarılan vasıflara ve ehliyete haiz olmayan herhangi bir kimseye ifşa etmeleri kesin surette men edilmiştir. Bu hususa ve Maaseh Merkavah’ın, yani Taht Arabası’nın altındaki mertebelere dair hiçbir kimseye bir özet dahi açılamaz, ayrıntılar ise asla zikredilemez, nitekim bilgelerimiz şöyle buyurmuştur, R. Hiyya der ki, tüm bunlardan daha aşağı mertebedeki meselelerde dahi, yüreği kendi içinde sakınan bir Av Bet Din, yani mahkeme başkanı haricinde hiç kimseye Raşey Perakim’in, yani Bölüm Başlıkları’nın özetlerinin verilmesine dahi müsaade edilmez. R. İmmi der ki, Tora’nın Gizemleri’nin, ‘danışman, usta zanaatkâr ve mahir hatip’ (Yeş. 3, 3) vasıflarını taşımayan kimseye aktarılması caiz değildir, (doğrusu ‘mahir hatip’ yani nevon lahaş, lahaş’ı anlayan kişi demektir, bu da sükût veya sır manasına gelir), bu kişiye genel esasların aktarılmasına müsaade edilir, o bunları anlayacak ve kalbinin gizli dehlizlerinde semadan aydınlanacaktır. Midraş’ta buyrulduğu üzere, nevon lahaş, yani mahir hatip, aldığı öğretilerden sükût içinde, yani sır halinde çıkarımlar ve neticeler elde eden kimsedir, böylesi bir zat Tora’nın Gizemleri’ne mazhar olmaya layıktır ve bu sırlar kendisine sükût içinde, yani gizlilikle bahşedilir. Bu sebepledir ki bilgeler, fizyonomi ilmini ve çehre hatlarının bilgisini birbirlerine aktarmışlardır, bu bilgiler kısmen ‘insanın soy kütüğünün kitabı şudur’ (Tekv. 5, 1) ayetinde, kısmen de takip eden ‘onları erkek ve dişi olarak yarattı’ ayetinde bildirilmektedir. Babil’deki bu muazzam Yahudi okulunun başı olan Rab Şerira Gaon’un verdiği yanıt budur, Nahmanides de Tora Şerhi’nde bu sözleri iktibas etmiş ve şu ifadeleri eklemiştir, ‘Bizler o mertebeye erişebilmiş değiliz.’ Babil’den Rabbenu Hag-gaon Avraham da aynı şekilde,

Hayvani Tipler ve İlahi Potansiyeller

İkinci numara bir öncekine benzemektedir, yalnızca Brahman'ın beş potansiyeli hayvani tipler dahilinde verilmiştir. İnsan bilgeliğin, Aslan kudretin, Kartal her yerde hazır ve nazır oluşun, Boğa en yüksek mefhumu içindeki üretici potansiyelin, Keçi ise hissi temayülün simgesidir. Hayvanlar, ilahi tabiatlarını belirtmek üzere kanatlara sahiptir, Brahman'ın simgesi olan insan figürü ise bir hale ile kuşatılmıştır. Aziz Dionysius, dört incil yazarının simgesi olarak zikrettiğimiz mahlukları bilmiyor görünmektedir. Aziz Dionysius, yazıları vasıtasıyla İbrani ve Yahudi Kabala öğretilerini erken dönem ortodoks Hristiyanlığına kazandırmak hususunda çok şey yapmıştır. Filozof lakaplı Aziz Synesius da Rüyalar Üzerine adlı risalesinde Kabala'ya dair dikkate değer bir vukufiyet sergilemektedir.

Jerome Cardan, “Rüyalar” üzerine kapsamlı bir şerh kaleme almıştır. Ruhani insan, onun bedeni ve evrenin tüm cüzleri arasındaki duygudaşlık öğretisi, Makrokozmos ile Mikrokozmos arasındaki yakınlık misali, kadim Hinduların, Çinlilerin, Mısırlıların, Kildanilerin, İbranilerin, Greklerin ve benzerlerinin alimleri ile Musa, Pisagor, Platon, Aristoteles, Kabalistler ve Yeni-Platoncular tarafından vazedilmiştir. Bu öğreti Yeni Ahit'in pek çok yerinde karşımıza çıkar. Bu, Paradigmatik Semavi Tefekkürün yahut Kusursuz Yüce Semavi İnsanın ve onun görünürdeki Yersel tezahürünün öğretisidir.

Uluhiyetin Kusursuz Krallığı yahut Mekanı, Semavi ve Göksel İdare ve onun kusurlu gölgesi olan bütünlüğü içindeki görünür evren. Tanrı'nın İdeal Krallığı ve görünür madde aleminin Krallığı.

Şöyle denmektedir, ‘‘Ve onlar bu sırları yalnızca zikredilen alametler sebebiyle layık görülen kimselere tevdi ettiklerinden, kalbimizde sizi layık gördüğümüzü bildirmek isteriz, lakin tam üç yıl boyunca bir münzevi hayatı sürmeden bunları size açamayız, bu müddet zarfında gözlerinizi aydınlatması için semaya dua etmekteyiz.’’ İnisiyeler, Kabalistik meseleleri yalnızca basiretli, zeki ve böylesi bir imtiyaza layık olduklarını şahsen bildikleri kimselere ve sır saklama yemini altında aktarırlardı. Aynı fikir Zohar Yitro bölümünde de mevcuttur, insanın yüzündeki her bir hat, bu yüce ilahi sırlara ve büyü meselelerine inisiye edilip edilemeyeceğini gösterir, [NOT: Eski dönemlerde büyü, Orta Çağ'dan bu yana modern zihinlerde kazandığı anlamdan çok daha farklı bir manaya sahipti.] nitekim Gaon Rab Şerira şöyle yazmaktadır, ‘‘Aforoz cezası tehdidi altında, bu meselelerin güvenilir kişiler ve yalnızca simaları lehlerine tanıklık eden kimseler haricindekilere ifşa edilmesi yasaktır.’’ Telaffuz Edilemeyen İsim YHVH'nin, yani Kefaret Günü'nde yalnızca Başkahin tarafından telaffuz edilen Şem Ha-Meforaş yahut Tetragrammaton'un telaffuzu hakkında Şerira şöyle der, ‘‘Bu, Kabala yoluyla yalnızca Akademi Reislerine teslim edilmiştir,’’ herkese değil, yalnızca Yeşiva Reislerine. Hay Gaon'un, Babil'den oldukça uzakta yaşayan güvenilir birkaç çağdaşına bu Gizli İlimden bazı kısımları aktardığı risalelerinden anlaşılmaktadır ve kuvvetle muhtemeldir ki bu aktarım, Zohar'ın ve Gizli Midraş'ın parçalarını da ihtiva etmekteydi. Zohar kitabının Afrika'daki Fez şehrinde çok eski zamanlardan beri mevcut olduğu belirtildiğinden, Hazar Denizi kıyısındaki Şirvan bilgelerinin Gaon'u Rab Hay'dan, Rab Nissim'den ve bilgilerini gerek Sami gerekse Orta Asya'nın kadim Aryan Hikmet dinine ait pek eski kaynaklardan alan Babil okullarının diğer büyük teozoflarından bu bilgiyi edinen zatlar vasıtasıyla oraya ulaştığını varsayabiliriz.

Bu gizlilik, Zohar metinlerinin ilk basılan nüshalarındaki farklılıkları ve ulema dünyasının bu gizli ve hürmet gören metinlerden bu denli geç bir dönemde haberdar oluşunu açıklamaktadır. [NOT: Bu metinlerin büyük kısmı kaybolmuş yahut tahrip edilmiştir.] Dahası, Zohar metinlerinin anıldığı “Yeruşalmi” ismine gelince, daha önceki bilgelerden birkaçı Midraşları bu şekilde tesmiye etmiş olsa da Geonim böyle yapmamış, onları kendi isimleriyle anmıştır, ayrıca asıl Talmud Yeruşalmi'yi de pek az istisna dışında bu isimle değil, “Batı'nın Evlatlarının Talmudu” yahut “İsrail Diyarı Talmudu” olarak zikretmişlerdir.

Talmud Yeruşalmi, Kudüs şehrinde değil, bu şehrin 45 mil kuzeyindeki Taberiye Gölü kıyısında yer alan Taberiye okulunda, R. Yohanan ben Eliezer'in talebeleri tarafından tedvin edilmiştir. Milattan sonra dördüncü yüzyılın ikinci yarısına kadar bugünkü yazılı formunda derlenmemiştir. Babil Talmudu yahut Babli ise, esas itibarıyla beşinci yüzyılda, Sora Akademisi'nin Baş Müderrisi Rab Aşi bar Simai tarafından eski şifahi kaynaklardan derlenmiştir. Kendisi bu eseri ikmal edememiştir.

Nihai redaksiyonu A’mora-im zümresinin sonuncusu olan R. Yosseh tarafından yapılmış olup, hakikatte M.S. VI. yüzyıla aittir. Talmudlar, Halakha’nın birer muhtasarı, İsrailoğullarının teamül hukukunun veya adet ve merasimlerinin yazılı fıkhi derlemeleridir, bunların telif ediliş gayesi dini metafizik yahut tabiat felsefesini izah etmek değildir. Babil Talmudu, Ye’rushalmi’den dört kat daha geniştir ve onu Filistin Talmuduna yeğleyen Yahudilerce ShaS [NOT: Shishah Se’darim, yani Altı Düzenlenmiş Kitap ifadesinin kısaltması] tesmiye edilir. Daha kısa ve anlaşılması daha çetin olan ikincisi, Hristiyan Şarkiyatçılar tarafından yeğlenmişse de, asıl ehemmiyeti haiz olan Babli’dir.

The’na-im taifesi bütünüyle Filistin’dendi. R. Yo’ha’nan devrinde Kudüs, Filistin Yahudileri için bir ilim merkezi vasfını yitirmiş, bu vasıf Taberiye’ye intikal etmişti. R. Shim-on b. Yo’hai’nin medresesi Kudüs civarındaydı, bu medreseden neşet eden eserlerin “Midrash Ye’rushalmi” tesmiye edilmesi bu keyfiyetle izah olunabilir. Luriah nakiller yoluyla iddia eder ki, Zohar, Kudüslü takva ehli R. Ne’hunyah tarafından bilinmekteydi, kendisi The’na-im devrinden itibaren tanzim edilmiş pek çok Kabalistik müzakereyi nakletmişti ve bunlar Zohar’dan ibaretti, Zohar ve Kabalistik Midraşları Kudüs’ten beraberinde getirdiğinde, bunlar “Ye’rushalmi” namını aldı. Bahir kitabı da,

büyük Kabalist, RA Ba D’ın oğlu R. Yehudah’ın talebesi R. Azriel (yahut Ezrah) tarafından Neşideler Neşidesi üzerine kaleme alınan bir şerhte “Yerushalmi” tesmiye edilmiştir. Recanati, birtakım cümleleri “Ye’rushalmi”den imişçesine iktibas etmiş ve evvelemirde bunların Talmud Ye’rushalmi’de yer aldığını zannetmişti, lakin bilahare bunların Bahir kitabında bulunduğunu keşfetti. Bahir’in bu suretle anılması, Filistin ve Kudüs menşeli olmasından ileri gelmekteydi.

Kol III

Luriah bu kısımda, kadim metinlerden iktibaslar yapmak suretiyle, Zohar metinlerindeki fikirlerin Talmudim’in tanzim ve intişarından çok evvel mevcut olduğunu gösterir. Bu beyanları büyük bir itina ve teferruatla, birbiri ardınca aktardığı alıntılarla serdeder, lakin bunlar işbu metinde zikredilemeyecek kadar şümullüdür.

Kol IV

Luriah bu kısımda, Zohar’ın pek çok cüzünün menşeinin R. Shim-on b. Yo’hai devriyle muasır olduğunu ispat gayesiyle mantıki istidlaller serdeder. Dört yüz sene sonra “Yishmaél’in Oğulları” yani Araplar için zuhur edecek olan hakimiyete ve onların nihayetinde mukaddes topraklara malik kılınacaklarına dair kehâneti delil getirir. Arapların Halifesi Ömer, Kudüs’ü ve mukaddes toprakları takriben M.S. 637 senesinde, yani beşinci binin 397. senesinde fethetti. Bu vaka, dördüncü bin senenin hitamından 173 sene evvel vuku bulan İkinci Mabed’in tahribinden 569 sene sonraydı ve Luriah bu beyanın Zohar’ın kıdemine delalet ettiğini gösterir. Kezalik der ki, Zohar § Shemoth sahife 6’da şunu okuruz, “R. Eliezer b. R. Shim-on dedi ki, Bir Roma meliki Mısır diyarına şiddet ve ceberut ile hükmedecek ve oraya silahlı emirler tayin edecektir.” Bu hal, bizzat Rabbi ile muasır olan R.

Eliezer b. R. Shim-on devrinde, yani Roma İmparatoru Antoninus Mısır’a karşı harp ilan ettiğinde fiilen vuku bulmuştur. Talmud, Mısır’ın fethinden sonra, Rabbi ve R. Eliezer devrinde Yusuf’un hazinelerinden birinin Antoninus ben Asverus’a [NOT: Roma İmparatoru Lucius Aurelius Verus] gösterildiğini nakleder.

Luriah, Zohar’ın kadimliğine itiraz edenlerin şöyle söylediklerini beyan eder,

onlara göre muahhar müellif geçmişe dair vakaları kurnazca tanzim etmiş ve bunları gelecekte vuku bulacakmış gibi tasvir etmiştir, oysa Zohar müelliflerinin zihninde bu kabil tezvirat asla mevcut değildi, şayet hatırlarında böyle bir maksat bulunsaydı ve bunlar muahhar bir devirde yaşamış olsalardı, bilahare Talmud’da yer alacak hususları lafza dökerken ve naklederken şüphesiz çok daha ihtiyatlı davranırlardı. Luriah der ki, “Moses de Leon zamanında ve sonrasında Zohar’ı hürmetle okuyan ve idrak eden o büyük zatlar bu sahtekarlığı fark etmemişlerdi, hatta onun (M. de Leon) kendi uydurmalarını kuvvetlendirme gayretiyle haddi aşıp kendi aleyhine bir iş yaptığını dahi görmemişlerdi, ne var ki bu hileyi keşfedip faş etmek asrımızın niza ehli münekkitlerine nasip oldu, gelgelelim hakşinas hiçbir zat yahut bitaraf hiçbir mütefekkir onlarla hemfikir olmayacaktır.” O, Talmud’un hitamından önceki The’na-im devrinin (M.Ö. 200 ile M.S. 200 arası) Zohar’ın veladet çağı olduğunu, Zohar metinlerinin asıl özünün onların devrinde ve R. Shim-on b. Yo’hai zamanında ve sonrasında, talebesi Babilli katip R.

Abbah vasıtasıyla hazırlandığının kuvvetle muhtemel bulunduğunu teyit eder, bu keyfiyet ileride gösterilecektir. Fakat Zohar kitabında, R. Shim-on b. Yo’hai’nin medresesinde talebeleri ve talebelerinin talebeleri marifetiyle A’mora-im devrinde cereyan eden ve ulema tarafından “R. Shim-on b. Yo’hai’nin Beytü’l-Midraş’ındaki Tedrisat” tesmiye edilen münazaralar da mevcuttur, bunlar bazı cüzlerde, sonradan inisiye edilmiş olan Hakimlerin cüzi ilavelerine mazhar olmuştur. Luriah der ki, “Bu hal halihazırda elimizde bulunan bütün The’na-im kitaplarında mevcuttur ve bilhassa Zohar külliyatından olan Midrash Hanne-e’lam kitabında pek aşikardır, zira mezkur eserde iktibas olunan otoritelerin ekseriyeti A’mora-im zümresindendir, Binaenaleyh mezkur eser şüphesiz o devirlerden (yani Talmud’un mühürlenmesinden evvelki devirden) kalmadır.” Yahudilerce ulu Rabbimiz tesmiye edilen Gaon R. Abraham, “kendisinin de bu reyi benimsediğini” ifade eder. Luriah müteakiben kendi iddialarını tevsik eden pek çok muteber kaynağı zikreder.

Kol V

Zohar’daki Aramice lisanına dair. Bu

hususta şöyle der, asrımızın niza düşkünleri The’na-im devrinde Tevrat ile alakadar meselelerin tıpkı Mişna, Tosefta ve Tevrat’ın cümle Midraşlarında olduğu gibi İbranice tahrir edildiğini, zira o günlerde Aramicenin amiyane bir halk lisanı olup dini metinlerde ve bilhassa Tevrat’ın Esrarının [NOT: Kabalistik / ezoterik sırlar kastedilmektedir] tahririnde asla istimal edilmediğini ileri sürerler.

Bu kısım kezalik Zohar’ın ve Zoharik eserlerin üslubunu, lafzını ve mahiyetini tetkik eder. Luriah, R. Shim-on b. Yo’hai’nin şifahi talimlerini yazıya geçiren katibin Rabbi Abbah olduğunun bizzat Zohar metninden anlaşıldığını ifade eder.

Üstat R. Şim-on, İdrah Zootah’ta, ‘‘R. Abbah yazacaktır’’ der ve İdrah Zootah’ın nihayetinde şu ifadeler yer alır, ‘‘R. Abbah dedi ki, Çok şey yazmam icap ettiğine inanarak yazdım, vb.’’ ve keza Zohar’da, ‘Kutsal kandilden (yani R. Ş. b. Y.) yazdım, vb.’ denir. Bu R. Abbah bir Babilli idi ve bu sıfatla, tüm Babilliler gibi, Keldani yahut Arami lisanına bütünüyle vakıftı, binaenaleyh Zohar’ı kendi lisanında kaleme aldı; bu lisan aynı zamanda bu meselelerle meşgul olan ve Filistin’dekilerden çok daha fazla mistisizme teveccüh gösteren Babil Bilgelerinin de kullandığı lisandı. Babil Yahudileri keza Ameli Kabala’ya da fevkalade ehemmiyet vermişlerdi. Zohar’da Babilli olarak ve R. ’Heeyah’tan üstün sıfatıyla zikredilen R. Abbah bizzat kendisiydi, fakat şüphesiz ki Babil Talmudu’ndaki R. Abbah değildir.

İdrah Zootah şöyle der, yoldaşlar R. Şim-on’un hanesinde bir araya geldiklerinde ve o veda sözlerini tanzim ettiğinde, R. Şim-on dedi ki, ‘Şimdi sizinle alakalı tertibim şudur, R. Abbah kâtip olacaktır ve oğlum El’azar görüşlerimi serdedecektir, diğerleri ise kalplerinde tefekküre dalacaktır. R. Abbah onun arkasındaki mevkiden kalktı ve oğlu R. El’azar onun önünde oturdu. Ona dedi ki, Kalk oğlum, zira o makama başka biri oturacaktır ve R. El’azar kalktı. R. Şim-on başını örttükten sonra oturdu, başladı ve dedi.’ Devamla, “R. Abbah dedi ki, Kutsal kandil ‘hayat’ kelimesini henüz bitirmişti ki sözleri kesildi. Lakin ben yazıyordum ve daha fazlasını yazacağımı zannederek hiçbir şey işitmedim. Yine de başımı kaldırmadım, zira ışık pek ziyadeydi ve bu ana değin o cihete bakmaya muktedir olamamıştım. Bu sebeple bir ses işittiğimde titredim,’ vb.

R. Abbah, gerek Kabala’da gerekse gizli ilmin, İlahi Kabala’nın tüm talebeleri tarafından konuşulan ve anlaşılan Keldani lisanındaki bir talebe ve üstat olarak haiz olduğu vukufiyeti sebebiyle, sözlerini kayda geçirmek üzere R. Şim-on b. Yo’hai tarafından bilhassa intihap edilmiştir. Abbah’ın kayınpederinin, Tarşa olarak tesmiye edilen ve meşhur bir Yahudi İlim Akademisi ile Teozofik Gizli Öğreti meclisine sahip Sora olarak da anılan Babil şehrinin bir sakini olduğu anlaşılmaktadır. Burası R. Şim-on’un ve meslektaşlarının pek çok dost ve yoldaşının ikametgâhıydı. Babil’deki meslektaşlar yahut yoldaşlar, Zohar’da beyan edildiği üzere, Gizli Bilgi’nin, Kabala’nın sırlarını lisanın, ıstılahların ve tabirlerin hususiyeti altında ve semboller vasıtasıyla gizlemeye fevkalade itina gösterirlerdi; öyle ki, sırlar üzerinde umumi bir mecliste dahi, inisiyelerce anlaşılan ve kıymetli mistik doktrinleri etraflarındaki ehil olmayan, cahil ve gafil kitlelerin zihni idrakinden gizlemeye matuf usullerle mütalaa ve hasbihal edebilirlerdi; böylelikle incilerini, onları ayakları altında çiğneyecek ve ardından belki de dönüp Gizli İlim üstatlarını helak edecek olan domuzlardan sakınmış olurlardı. Bu husus Zohar’da sıklıkla serdedilir ve bunun hakkaniyeti ile hikmeti, günümüzde dahi ehli vukuf tarafından takdir edilmelidir. R. Şim-on b. Yo’hai’nin hikmetinin alenen ifşa edilmesi, herkesçe anlaşılabilecek açık bir lisanla verilmek için amiyane efkâra nispetle pek yüceydi, bu durum Talmud’da da tezahür eder. R. Şim-on’un üstadı olan R. A’keebah, mezkûr zata şöyle demiştir, ‘‘Senin kudretini benim ve Yaradanının bilmesi kâfidir,’’ ki bu da, doktrinini ve azim hikmetini halka ifşa etmenin muvafık olmadığı manasına gelir. Bundan ötürü R. Şim-on, yazma vazifesini icra etmesi için R. Abbah’ı intihap etmiştir; nitekim Zohar’ın bir başka yerinde onun hakkında şöyle der, ‘‘Abbah! Abbah! Düğümü çöz ve bunu torbana koy.’’ Telakki ettiğin sırları daha evvel sımsıkı bağladığın düğümü çöz ve bu ilave sırrı da kabul eyle, zira

onu derlemendeki diğerlerinin arasına gizle. Bu sistemli gizlilik, Babil'deki yoldaşlar için bir rehber ilke haline geldi ve bunu kendilerinden sonra gelen Geonim nesillerine aktararak, onları gelecek tüm zamanlarda buna harfiyen uymakla yükümlü kıldılar. Zohar, Aramice yani Targum dilinde yazılmıştır ve Targumların kendileri de mistiktir, bu da içeriğinin genel olarak insanlığa ifşa edilmek üzere sunulmadığını, bilakis hakikatte olduğu gibi görünüşünde örtülü kaldığını ve kutsal veya İbrani dilinin temsil ettiği vech veya ön kısımdan ayırt edilen "a'horayim" yani arka veya geri kısmın, daha alt derecelerin kisvesi altında bulunduğunu ima eder, diğer bir deyişle, Zohar'da yer alan öğreti, Tanrı'nın zahirî veya görünür kelam vasıtasıyla tecellisidir, lakin ilahi derecede mistik ve gizli olan, ancak satır aralarından anlaşılmalı ve okunmalıdır. Büyük Haham olarak anılan Gaon R. Abraham'ın, Siphrah D’Tznioothah Şerhi'nin sonunda belirttiği gibi, "Kendi çağımızda bile yalnızca en alttaki Asiyah Dünyası'nın, yani Eylem veya Yapılış Dünyası'nın topuğuna ulaşabildik, şüpheci muhaliflerin sayısının bu denli çok olması bundandır, ve Adam Qadmon'a, yani Ezeli Fikrediş Adamı'na, Atziluth'a, yani Sudûr Dünyası'na, Beriah'a, yani Yaratılış Dünyası'na, Yetzirah'a, yani Şekilleniş Dünyası'na ve Asiyah'a dair söylediğimiz her şey, evrenin tüm Dünyalarında kesintisiz vuku bulur, dolayısıyla bütün tahkikatlar buna uygundur ve yalnızca nihai a'horayim'in, yani arka kısmın tahkikatıdır, açıkça tanımlanmış değildir, muhaliflerin (inisiye olmayanların) hiçbir şekilde anlamadığı meselli ve alegorik dilin sebebi budur." Aynı durum Daniel kitabında da geçerlidir. Başlangıcı, Peygamberlerin tüm yazılarında olduğu gibi İbranicedir, ta ki Babil kavminin krala Aramice seslendiği ikinci bölümün dördüncü ayetine kadar, zira bundan sonra gelenler kralın huzurunda söylenmiş sözlerdir, kralların sözleri ve rüyalar, telaffuz edildikleri dille, Aramice kaydedilmiştir. Aynı şekilde Ezra dördüncü, beşinci ve altıncı bölümlerde, kralların sözleri harfiyen aktarıldığından, bunlarla bağlantılı bütün hususlar Aramicedir. Daniel'de, Peygamberin kendi sözleri, tüm Peygamberlerin kelamında adet olduğu üzere İbranicedir, yalnızca Daniel'in rüyasının Aramice anlatıldığı yedinci bölüm müstesnadır, rüyanın nakli sona erdiğinde dil yeniden İbraniceye döner. Luriah bunu, daha önce ifade ettikleriyle tam bir uyum içinde açıklar.

Aramicenin bir diğer sebebi şu olabilir, Siphrah D’Tznioothah ile Idroth Rabbah ve Zootah, bütün Kabala'nın temel ilkelerini ihtiva eder, bunlar adeta Zohar'ın Mişna'sıdır ve çıkış noktaları Daniel kitabındaki "Kadim Günler oturdu, giysisi beyaz kar gibiydi ve başının saçı saf yün gibi bembeyazdı" ayetidir. Bu üç kitabın temelini teşkil eden bu sözler, tabir caizse bütünün metnidir ve kendileri Aramice olduğundan, bu temele uygun olarak tüm yapı da Aramicedir, Zohar'ın Aramice dilinin menşei budur. Kabalistik meseleler, Sepher Ham-maggid yani Beth Yoseph'in Habercisi'nde ve B'rith Menuhah yani Sükun Ahdi kitabında olduğu gibi, başka birçok eserde de Aramice tartışılır. David Luriah yer darlığından buraya alamayacağımız çok daha fazla şey söyler, lakin Luriah ve Konitz'in yazıları bütünüyle çürütülene kadar, Zohar'ın ve Zohar külliyatının içeriğinin büyük kısmı, üslup ve muhtevalarının diğer Doğu halklarının Kutsal Kitaplarıyla mukayesesinden de anlaşılacağı üzere, pek kadim kabul edilebilir.

Zohar metinlerinin dili kimi zaman büyük bir düşünce ihtişamına yükselir, lakin kimi yerlerde de çocukça bir nitelik sergileyen duygu ve fikirlere alçalır, sadelikleri ve coşkularıyla Eski Ahit'te rastladığımız İbrani entelektüalizminin en yüksek devriyle aynı mertebeye yerleşen fikirlerin yanı sıra, en alt devrinin cehaletine yaklaşan bir vukufiyet mevcuttur. Bununla birlikte içeriğinde, kadim literatürleri günümüze parçalar halinde ulaşan Mezopotamya, İran, Hindistan, Mısır ve Çin başta olmak üzere, Kadim Doğu düşünce dünyasıyla büyük bir uyum içinde olan pek çok unsur keşfederiz. İki Talmud, Zohar metinlerini ismen anmaz, ancak Gizli Öğreti'ye ve bunlarda bulduğumuz fikirlere sıklıkla atıfta bulunur, nitekim Talmudlar'da rastlanan formülasyonların birçoğu Zohar külliyatında da mevcuttur.

ZOHAR METİNLERİNİN KADİMLİĞİ, DEVAM. DR. HIRSCH GRAETZ, DR. CHRISTIAN D. GINSBURG VE DİĞERLERİNİN BUNLARIN KADİMLİĞİNE YÖNELİK İTİRAZLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ. YENİ VE ESKİ AHİT'TEKİ PASAJLARI AYDINLATAN BAZI ZOHAR ALINTILARI

Şimdi bu meseleye dair bazı ek müelliflerden alıntı yapacağız, "Işınları dünyayı aydınlatan, Tora ve Kabala'nın en derin sırlarını ihtiva eden Zohar, her ne kadar onun adıyla neşredilmiş olsa da R. Şimon ben Yohay'ın eseri değildir, bilakis onun sözlerinden mülhemle, vazifelerini sürdürme itinasını bizzat başka (sonraki) talebelere tevdi etmiş olan talebeleri tarafından tedvin edilmiştir. Onlardan gelen Zohar kelamı hakikate son derece uygundur, zira Mişna'yı ve Şifahi Yasa'nın tüm hüküm ile buyruklarını bilecek kadar geç bir devirde yaşamış kimseler tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitap, onu bilmeyen R. Moses ben Nahman yani Nahmanides ve R. Asher'in vefatından sonrasına kadar ifşa edilmemiştir." Yuhasin'in nüshaları hususunda bir ihtilaf doğmuştur. Franck, Krakov nüshasını kullanmıştır. Bir nüsha da 1566 yılında Konstantinopolis'te basılmıştır.

E. Carmoly, 1566 baskısını kullanmadığı için Franck’ı tenkit etmekte ve söz konusu baskının Fransızca olduğu iddia edilen bir nüshasını sunmaktadır. Dr. Hirsch Graetz, Filipowski tarafından hazırlanan Konstantinopolis baskısının tıpkıbasımından (Londra, 1857) İbranice bir metin aktarmakta, Dr. Christian D. Ginsburg ise bundan son derece taraflı ve tahrif edilmiş bir tercüme sunmaktadır. Dr. Graetz’in İbranice alıntısı, Carmoly’nin Fransızca tercümesine kıyasla çok daha kapsamlıdır ve Zohar’ın kadimliğine daha lehte yaklaşmaktadır. O tarihten bu yana Heinrich Ellenberger, Kabala ve Zohar aleyhindeki haksız iddiaları sebebiyle Dr. Graetz’i muaheze etmiş ve diğer hususların yanı sıra şunları kaydetmiştir, ‘‘Dr. Graetz’in Sefer Yu’hasin’e, yani eserin 42. sayfasında yer alan ‘O (Şimon b. Yohai) Zohar’ı vücuda getirmemiştir’ ifadesine müracaatı mesnetsizdir, zira Sefer Yu’hasin takip eden cümlede şöyle demektedir, ‘Lakin onun talebeleri, oğlu ve talebelerinin talebeleri, kendilerine intikal eden ananeye binaen eserin müellifleri olmuşlardır!’ ’’ Dr. Graetz’in Yu’hasin kitabından (1857 Londra baskısı) iktibas ettiği bu parçanın tamamı, Zohar’ın kadimliği aleyhindeki başlıca dayanaklardan biridir, buna rağmen Dr. Graetz tarih eserinde şu itirafta bulunmak mecburiyetinde kalmıştır, ‘‘Akkolu İshak’ın itimadının bu delillerle nasıl tatmin bulduğu tayin edilememektedir, zira metnin son kısmı noksandır.

Zahirde, nihayetinde Zohar’ın hakikiliğine kani olmuş görünmektedir, zira Me’irat Enayim, yani ‘Gözlerin Nurlanması’ adlı eserine Zohar kaynaklı pek çok fikri dercetmiştir.’’ Yukarıda zikredilen beyanda, Akkolu İshak’ın şunları söylediği rivayet edilir, R. Moses de Leon, İspanya’nın Valladolid şehrinde kendisine yeminle, Zohar kitabının el yazmalarının Avila’daki evinde bulunduğunu ve orada bizzat göstereceğini ifade etmiştir. R. Moses de Leon evine doğru yola çıkmış, lakin yolda, Arevolo’da vefat etmiştir. Bunun üzerine İshak Avila’ya gitmiş, orada de Leon’un akrabası, fakat besbelli bir hasmı olan Korfu’lu R. David Rafon ile karşılaşmıştır, o da şöyle demiştir, ‘‘R. M. de Leon savurgan bir adamdır, yazılarından çok para kazanır, fakat

Zohar’ı kendi kafasından uydurmaktadır, karısına ve kızına da pek fena muamele eder.’’ De Leon’un öldüğünü öğrenen İshak, hali vakti yerinde bir zat olan R. Joseph di Avila ve zevcesinin yardımıyla, de Leon’un dul eşinden ve kızından Zohar el yazmalarını gizlice ele geçirmeye teşebbüs etmiş, lakin muvaffak olamamıştır. Akabinde Avila’dan ayrılarak Talavera’ya gitmiş ve orada ‘Kabalacı Todros’un oğlu R. Joseph Hallevy’ ile mülaki olarak ona Zohar hakkında sual etmiştir. İkincisi şu cevabı vermiştir, ‘‘Bilesin ve iman edesin ki, R. Şimon ben Yohai’nin telifi olan Zohar, R. Moses’in elindeydi ve o, dilediği kimseler için bu metinden istinsah etmekteydi,’’ ayrıca İshak’a, kendisinin, yani Joseph’in bu hakikati ne suretle kesin olarak ispatladığını nakletmiştir. Bunun üzerine İshak Toletola’ya (Toledo) gitmiş, burada ‘‘bazı âlimlerden, R. Moses de Leon’un ihtiyar ve mümtaz bir talebesi olan R. Jacob adında bir zatı gördüklerini, bu zatın yer ve gök hakkı için yemin ederek, müellifi R. Şimon b. Yohai olan Zohar kitabının...’’ devamını öğrendiğini nakletmiştir. İfade burada nihayet bulmaktadır. Kaydedilmelidir ki metin şöyle başlamaktadır, ‘‘(Miladi 1291 senesinde Yahudilerin katledildiği) Akko şehrinden olan R. İshak, kaçıp kurtulduğu Akko’nun zaptından sonra İtalya’da, Novara’da bulunuyordu, orada İspanya’da bir hahamın Zohar kitabına malik olduğunu işitmişti, kendisi de Kabalistik bir eser telif etmiş olduğundan, R. tarafından yazılan Zohar’ı görmeye pek arzuluydu.

‘Şayet Yeruşalim lehçesiyle yazılmışsa haktır, lakin İbranice ise muteber değildir’ demiştir.’’ Bundan sonra o, yani İshak İspanya’ya gitmiştir. ‘‘Nihayetinde öğrendim ki, Moses Nachmanides kitabı (Zohar’ı) Filistin’den Katalonya’ya, oğluna göndermiş, lakin rüzgâr onu (gemiyi) Aragonya’ya (bazıları Alicante’ye der) sürüklemiş ve kitap burada R. Moses de Leon’un eline geçmiştir.’’ Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, Moses de Leon 1250’de doğmuş, 1305’te vefat etmiştir.

Carmoly şöyle der, ‘‘Konstantinopolis baskısında, Dünya Yaratılışının (A. M.) 5053, Miladi 1293 senesine ait metinde şunları görmekteyiz, ilk baskıda sayfa numarası bulunmadığından sahifeyi zikretmiyorum, bahsi geçen R. Moses de Leon o tarihte (1293) hayattaydı.’’ Yu’hasin’deki beyanat da de Leon’un sonrasındaki bir devre işaret etmektedir.

Bu ifadenin kendisi dahi gariptir, zira Zohar’da eserin bir mağarada yazıldığını gösteren hiçbir kayıt yoktur. Mağara, Roma takibatı devrinde yalnızca talim gördükleri ve gizlendikleri bir mahalden ibaretti. Bir sonraki ifade de aynı derecede tuhaftır.

Filhakika, Yu’hasin’deki bu kısmın tamamı hilaf-ı hakikat bir mahiyet arz etmektedir.

Akkolu İshak, Nachmanides’in talebesiydi ve Ameli Kabala ehli bir zat sıfatıyla, İbrani alfabesindeki harflerin yer değiştirmesi ve terkibi vasıtasıyla izhar ettiği kerametlere dair risaleler kaleme almıştı, iddia ettiğine göre bu usulü, kendisine esrarın vahiyleriyle gelen meleklerden öğrenmişti. Kendisinin, İlah’ın kutsal İbrani İsimlerinin havas ilmine vâkıf zatlarca istimali neticesinde harikulade neticeler husule geleceğini iddia eden Ameli Kabala kısmıyla pek yakın bir alakası bulunmaktaydı.

Konstantinopolis 1566 baskısı ‘‘Yu’hasin’’ kitabı hakkında Jost şöyle der, ‘‘Krakov ve Amsterdam baskılarından daha mufassaldır, lakin [okunamadı] dair

doğrudur ve ancak azami ihtiyatla müracaat edilmelidir.

Yabetz tarafından daha önce zikrettiğimiz Mitpa’hath Se’pharim adlı eserde Akko’lu İshak’ın rivayetinin yeniden aktarılması üzerine, R. Azulai, ilk cildi Ma-a’rekheth gedolim adını taşıyan ve yukarıda anılan Ma-a’rekheth Se’pharim adlı eserinin ikinci cildinin 20a sayfasında, Zohar başlığı altında şöyle demektedir, ‘‘Kısa süre önce elime geçen Mitpa-hath Se’pharim’in muhteviyatını incelerken, ‘Tevrat’ın arslanları’ olan R. Moses b. Cordovero ve R. Yitz’haq Luriah’ın ve onların izinden giden pek çok yüce azizin buna en sert biçimde karşı çıkmasına rağmen, Tanna’nın (R. Şimon bar Yohai) Zohar’ın hiçbir cüzünün müellifi olmadığının iddia edildiğini görerek hayrete düştüm. Binaenaleyh bana öyle gelmektedir ki, R. Yabetz de Zohar’ın muhteviyatının hakikat ve kemalat olduğunu pekala biliyordu, lâkin Beyt Din’in hükümlerini çiğneyen ve ‘Zohar’ın muhtelif ifadelerine batıl ve aldatıcı bir surette sarılan’ o lanetli zümreye duyduğu öfke sebebiyle, onları ezmek gayesiyle, Tanrı rızası için bu esere muhalefet etmeyi tercih etti!’’ Bu mütalaa hakikaten pek makul görünmektedir. Akko’lu İshak’ın rivayetinin Semila’lı R. Elikom tarafından 1837’de Ofen’de (Budapeşte) basılan Rabiyah adlı kitabında neşredilmesine gelince, bunun metne pek itimat edilemeyeceğini göstermeye kafi gelecek tahrifatlar ihtiva ettiği belirtilebilir. Şayet bu rivayeti Yu’hasin’den alacak olursak, karşımıza şu neticeler çıkmaktadır,

1. Akko’lu R. İshak, Zohar’ın Aramice kaleme alınmış kısmının kadimliğine, sıhhatine ve R. Şimon bar Yohai’den neşet ettiğine inanmaktadır.

2. M. de Leon’un hayatta olduğu takriben m.s. 1291 senesinde Novara’da bulunduğu esnada eserin mevcudiyetinden haberdardı ve yukarıda tanzim edilen ifadeden anlaşıldığı üzere, Zohar hakkında Suriye’de iken malumat sahibi olmuş görünmektedir.

3. R. Şimon bar Yohai’ye ait bu kitabın kendi devrinde nasıl şöhret bulduğunu tahkik etmek maksadıyla İspanya’ya gider.

4. Çelişkili ifadeler meyanında kitabın sahte olduğuna dair iddia da mevcuttur.

5. Valladolid’de R. M. de Leon ile mülaki olur, o da yemini tahtında Zohar’ın asıl nüshasının kendi mülkiyetinde olduğuna dair teminat verir ve Avila’yı ziyaret ettiğinde bunu kendisine göstermeye canıgönülden rıza gösterir. Bu hadise, M. de Leon’un vefatından (m.s. 1305) hemen önce vuku bulmuştur, o tarihte Zohar İspanya haricindeki memleketlerde öylesine iyi bilinmekte ve tetkik edilmekteydi ki, M. de Leon’un müellifliğine dair itikat, Yu’hasin’deki onun bu eseri Şem ko-theb, yani Yazı İsmi veya yazıya nezaret eden melek rehberliğinde kaleme aldığına dair ifadeyle eşdeğer bir mertebede durmaktadır.

6. ‘‘Zohar kitabının hiçbir yerde mevcut olmadığını’’ ifade edebilecek derecede malumat sahibi olan R. David Raphon Ke’robo veya Daphon Korpo yahut Korfu’lu Rafon adındaki yaşlı zat, bu kıssada geçen muhayyel bir şahsiyettir.

7. İshak’ın, Avila’nın zengini R. Joseph ve zevcesinin muavenetiyle dul kadına ve yetime kurmaya kalkıştığı hile pek zayıftır ve işe gereğinden fazla kadının karıştığı intibaını vermektedir.

8. Bu rivayete nazaran karısını ve kızını ihmal eden mezkur M. de Leon’un, onlara hiçbir nafaka temin etmeksizin sırf kendi keyfi için har vurup harman savuracağı parayı elde etmek maksadıyla her gün irtikap ettiği bu sahtekarlığın sırrını onlarla paylaşmış olması mümkün müdür?

9. Şayet zevcesi ve kızı bu sırrı ifşa ettiyseler, niçin bizzat M. de Leon’un eliyle yazılmış yazmaları ortaya koymadılar? O kurnaz zengin ve düzenbaz Haham, sahtecilikten emin olmak ve bunu faş etmek gayesiyle niçin bu metinleri talep etmediler?

10. Bu hacimli el yazmasını kim görmüştür? Nerededir bu metin?

11. Yu’hasin’deki rivayetin nihayeti pek garip ve ziyadesiyle şüphelidir. Kıssanın tamamı kulaktan dolma, çürük ve Zohar’ın kadimliğine karşı öne sürülen diğer beyhude itirazlar gibi hükümsüz kalarak un ufak olmaktadır.

Moses de Leon’un Zohar’ı uydurduğunu iddia edenlerce, M. de Leon tarafından kaleme alındığı şüphe götürmeyen beş eserin hiçbir edebi meziyet taşımadığı, hiçbirinde Kabala’nın derinliğine ve ruhuna nüfuz edemediği, hatta Talmud ilminin dahi noksan olduğu ileri sürülmektedir. M. de Leon’un ömrü boyunca pek çok seyahat ettiği, Guadalajara, Vevira, Valladolid ve nihayet Avila’da ikamet eylediği, pek müsrif olup dünyevi zevklere düşkün bulunduğu ve günlük ekmeğini kazanabilmek için mütemadiyen yazmaya mecbur kalacak derecede sefil olduğu iddia olunur. M. de Leon,

evvela 1285 senesinde Şuşan Ha-eduth, yani Şahadetin Zambağı’nı, ardından 1287’de Sefer Ha-rimmon, yani Nar Kitabı’nı yazmıştır.

Üç sene sonra, 1290’da, Mefeş Hah-hokhmah, yani Hikmetin Ruhu adlı eseri telif etmiştir, bu metin aynı zamanda Sefer Ham-mişkal, yani Mizan Kitabı olarak da tesmiye olunur ve 1608’de Basel’de tabedilmiştir. 1292’de Sefer Şekel Hag-kodeş, yani Mukaddes Şekel Kitabı, 1293’te Sefer Has-sodoth, yani Sırlar Kitabı ile Mişkan Ha-eduth, yani Şahadetin Meskeni vücuda getirilmiştir. Keza bir Sefer haş-Şem kaleme aldığı da anlaşılmaktadır. Bunlar İbranice olarak yazılmıştır, oysa Zohar ve Zohar zümresine ait eserlerin ekseriyeti Aramice’dir. Görülüyor ki zevahiren alim geçinen bu şahıs tarafından pek çok kitap yazılmıştır ve bir cahil olduğu ileri sürülen bu zatın, aynı zamanda Gizli İlim üzerine bina edilmiş o muazzam ve gayet derin Zohar’ı ve onunla rabıtalı diğer cüzleri yazabilecek kudrete malik olduğu iddia edilmektedir. M. de Leon’a ait olduğunu zikrettiğimiz bu eserler, Zohar’ın kadimliğine muhalif olanların müellifin serseri bir hayat sürdüğünü ve diyar diyar gezdiğini öne sürdükleri 1285 ile 1293 seneleri arasında telif edilmiştir. İlk eserin hazırlanmasının bir sene sürdüğünü kabul etsek dahi, dönemin Yahudi ulemasının, Arapça bir istisna teşkil etmek üzere, umumen tercih ettiği lisan olan İbranice ile mezkur eserleri kaleme alması dokuz seneyi bulmuştur. O devirde hiçbir surette Aramice kitap telif etmezler, lakin bu lisanı Talmudim’in dili olması hasebiyle anlarlardı. Zohar ise M. de Leon’a ait olduğu kabul edilen bütün eserlerin yekunundan daha hacimli, pek cesim bir külliyattır, o eserlerin telifi dokuz sene aldığına göre, şayet yazmaya iktidarı yetseydi, Zohar’ı kaleme alması on iki ila on beş seneyi bulurdu.

Zohar'ı yazmış olduğu kabul edilir. M. d. L. 1305 yılında vefat etmiştir ve bu esere yaklaşık 1290 senesinde başlamış olması gerekirdi. O vakit, yalnızca bu zaman zarfında eseri kaleme almakla kalmamış, Dr. Graetz, Jellinek ve Ginsburg'un aktardığına göre, eseri zengin ve âlim kimselere yüksek meblağlar karşılığında bizzat istinsah edip satmıştır. O dönemde matbaa henüz icat edilmemişti, buna rağmen İspanya'nın Avila şehrinde telif edilen ve akabinde sırf satılmak gayesiyle yalnızca müellifi tarafından gizlice istinsah edilen bir kitap, neredeyse aynı tarihlerde İspanya'nın, İtalya'nın ve hatta Almanya'nın diğer şehirlerindeki zengin ve mütebahhir zümrenin kütüphanelerinde muteber bir mevki edinmiştir. Zenginler M. d. L.'nin meçhul ve sahte metasına akçe dökmeye amadedir, âlimler ise onun hilesini keşfedip sahtekârı teşhir edemeyecek kadar safdil ve bihaberdir. Çevresindeki ilim muhitinde böylesine fena bir şöhrete ve şüpheli bir konuma sahip bu müsrife, bu cahil ve kifayetsiz müellife aldanan XIII. ve XIV. yüzyıl hahamlarının ilmine ne büyük bir leke sürülmektedir. Eserin aleyhinde olanlar garip bir şekilde, "Musa" isminin zikredildiği yahut esrarlı biçimde ima edildiği bütün pasajların, M. d. L.'nin Zohar'ın hakiki müellifinin bizzat kendisi, yani M. d. L. olduğunu basiretli okuyucunun fehmetmesini arzuladığına, fakat buna rağmen eseri R. Shim-on b. Yo’hai'nin hakiki telifiymiş gibi yutturmak istediğine delil teşkil ettiğini iddia etmektedirler. Mütebahhir tarihçi Dr. J. M. Jost şöyle demektedir, "Aristoteles ekolünün uyandırdığı sistem tutkusu ve umumi manada hahamlarca ahlak felsefesi ile teozofi üzerine pek çok eserin vücuda getirilmesi, bilhassa Haçlı Seferleri esnasında Gizli İlim mensuplarının zihnini pek kuvvetle cezbetmiştir. Kabala yazıya dökülmeye başlamış ve XII. yüzyılın bir mahsulü olan mevcut şekliyle Zohar kitabı, Kabala'yı mutad usul dairesinde daha şümullü bir tarzda temsil etmiştir. Metindeki sembollerin ve ıstılahların anlaşılmasındaki müşkülat, bilhassa İspanya ve Fransa hahamlarının mesaisini kamçılamıştır." Müellif ayrıca şunları kaydeder, "Zohar'da atıfta bulunulan kitapların sırf muhayyel olup olmadığı tayin edilmiş değildir, eser en ulvi sembolizmi ihtiva etmekte ve pek kifayetsiz bir lisan vasıtasıyla, hem Yahudi Şeriatı'nın hem de zahiri tabiatın aşırı derecede sembolleştirilmesi suretiyle, o kesif peçe ardında muhafaza edilmesi kastolunan fevkalade derin bir dini doktrin vazetmektedir."

1549'da Ravenna'da telifine başladığı, Gelenek Silsilesi manasına gelen Shalsheleth hag-Qabbalah adlı eserinde şöyle der, "Yaratılışın 5050 senesinin nihayetine doğru (Miladi 1290), Zohar'ın Kudüs lehçesiyle (Talmud lehçesi) kaleme alınmış olan kısımlarının tamamının R. Shim-on ben Yo’hai'nin telifi olduğunu, mukaddes lisanda (saf İbranice) yazılmış olan kısımların ise ona atfedilmemesi icap ettiğini iddia eden birtakım kimseler zuhur etmiştir. Başkaları ise R. Moses ben Na’h-man'ın (Nahmanides) bu kitabı (Zohar'ı) mukaddes topraklarda keşfettikten sonra Katalonya'ya (İspanya'ya) gönderdiğini, oradan Aragon'a geçtiğini ve nihayet R. Moses de Leon'un eline düştüğünü teyit etmiştir. Nihayetinde bir diğer güruh da bu Moses de Leon'un, bütün bu şerhleri kendi muhayyilesinde tasarlayan mütebahhir bir kimse olduğunu ve âlimlerden yüklü meblağlar devşirebilmek maksadıyla eseri R. Shim-on ben Yo’hai ile yoldaşlarının namına neşrettiğini düşünmüştür. Fakir ve masraflar altında ezilmiş olması hasebiyle bu surette hareket ettiğini ilave ederler."

Müellif Gedalyah der ki, "Bana gelince, kanaatimce bütün bu mütalaaların hiçbir esası yoktur, bilakis R. Shim-on ben Yo’hai ve onun mukaddes cemiyeti hakikaten bütün bu söylenenleri ve daha nicesini serdetmiştir, ancak bunların o devirde münasip bir surette kayda geçirilmesi kabil olamamış, muhtelif nüshalar halinde uzun müddet tefrika edildikten sonra nihayet bir araya getirilip tanzim edilmiştir (redakte edilmiştir)."

"Bunda şaşılacak bir cihet yoktur, zira efendimiz Mukaddes Ye’hudah dahi Mişna'yı, daha evvelinde arzın dört bir bucağına dağılmış olan muhtelif el yazmalarından işte bu minval üzere derleyip redakte etmiştir. R. Ashi de Gemara'yı keza bu usulle cem etmiştir."

Dr. Graetz nihayetinde Isaac of Acco'nun, "Gözlerin Nurlanması manasına gelen Me’-irath Enayim adlı eserine muhtelif Zohar fikirlerini nakşetmiş olması hasebiyle, neticede Zohar'ın hakikiliğine kani olduğunu" itiraf etmek mecburiyetinde kalmıştır. Yukarıda zikredilen hususları ihtiva eden yazıları [okunamadı]

kaydın ilk kez aktarıldığı nüshaların kaybolduğu anlaşılmaktadır.’ Cambridge Üniversitesi Rabbânî ve Talmudik Çalışmalar Okutmanı olan bilgili Dr. S. M. Schiller-Szinessy, Midraşlar üzerine kaleme aldığı ve tarafımızca henüz görülen yetkin makalesinde şöyle der, ‘‘Kitabın (Zohar) çekirdeği Mişna devrine aittir, R. Şim’on b. Yohay, Filistin Talmudu’nun müellifi R. Yohanan hangi anlamda yazar kabul ediliyorsa aynı anlamda Zohar’ın yazarıdır, yani eserin telifine ilk ilhamı ve ivmeyi veren kişidir. Buna mukabil Leonlu R. Moşeh, Zohar’ı Avrupa’da yalnızca istinsah edip yayan ilk kişi olmakla kalmamış, aynı zamanda muhtelif açıklayıcı ilavelerle metnin asıl suretini bozmuştur.’’ ‘‘Zohar, Filistin’de milattan sonra ikinci yüzyılın sonlarında yahut üçüncü yüzyılın başlarında yazılmaya başlanmış ve en geç altıncı veya yedinci yüzyılda ikmal edilmiştir. Dil ve muhtevanın açıkça ortaya koyduğu üzere, bu dönemden sonra ve Rönesans’tan önce kaleme alınmış olması gayrimümkündür.’’ Bu görüş The Speaker’s Commentary tarafından da teyit edilmektedir. Mezkûr eserde diğer hususların yanı sıra, dilin Zohar metinlerinin Filistin’de telif edildiğini gösterdiği, fakat Kudüs Talmudu’nda Filistin’e ait kitapların ‘‘diyarın haricine’’ çıkarılmasının yasaklandığı belirtilir. Zohar metinleri, hiç şüphesiz 1267 civarında parlamış olan Nahmanides tarafından İspanya’daki oğluna ve talebelerine gönderilmiştir. Moses de Leon’un şu anda Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen el yazmalarından birinin üzerine kendisi bizzat şu kaydı düşmüştür, ‘‘Bu kitabı derinlemesine inceleyen, istinsah eden veya okuyan herkese, ismimi mülkümden (mirasımdan) silmemeleri için ant verdiririm, zira onu ben telif ettim.’’ Dr. Szinessy, böylesi bir kibrin ardından onun Zohar’ı yazıp bir başkasına atfetmesinin muhtemel olup olmadığını sorar. Doktor ayrıca onu ‘‘ikinci derece bir kabalacı’’ olarak nitelendirir.

Zohar metinlerinde bizzat söz alan nadiren R. Şim’on’dur, Kabalistik doktrinler onun vefatından sonra hatıralarını birbirlerine nakletmek ve Kabalistik Gizli İlim’de karşılıklı olarak yetkinleşmek maksadıyla yeniden bir araya gelen yoldaşlarının ağzından dökülür. Kendi ahvallerine şu Kutsal Yazı ayetini tatbik ederler, ‘‘Kardeşlerin birlik içinde bir arada kalışını görmek ne güzeldir.’’

Yoldaşlar, gerek kalkarken gerek yatarken Tora’nın Mukaddes Yazılarını daima önlerinde bulundururlar.

Dei Rossi veya Rubeis, yani ‘‘kızıllardan’’ lakabıyla bilinen, 1513-1577 yılları arasında parlamış Ferraralı büyük münekkit R. Azzaryah Min Ha-adomim, yani Me’or Aynayim (Gözlerin Nuru) adlı eserin müellifi, sesli harf işaretlerinin kadimliği hususunda Zohar’ın talimatına uymuştur. Yu’hasin adlı kitabı bilmektedir, nitekim Me’tsaref Li’kesef, yani Gümüşü Tasfiye Eden adlı eserinde şöyle der, ‘‘Şalşeleth Hak-Kabala, yani Rivayetler Zinciri, bir diğer deyişle Kabala kitabı, büyük Kostantiniyye şehrinden gelen Sefer Yu’hasin devrinde neşredilmiştir.’’ Dei Rossi, Zohar’ın modern bir telif olduğuna dair Yu’hasin kitabında ileri sürülen ifadenin bariz hilaf-ı hakikat olduğunu görmüş ve bu sebeple o iddiayı benimsememiştir.

Allame Rahip Dr. Peter Allix ve Rahip Thomas Maurice de Zohar’ı erken bir döneme ait bir eser olarak değerlendirmektedir. Kariyi daha önce zikredilen yahut bundan sonra zikredilecek olan metinlere ve aynı zamanda Joel’in Leipzig’de basılan Die Religionsphilosophie des Sohar adlı eserine havale ederiz.

Münsterli âlim Roma Katoliği Franz Joseph Molitor, erken Kabala ve Yeni Ahit ile Hristiyan Kilisesi Babalarının yazılarıyla azami uyum içinde bulunan Zohar ekolü yerine, Yitshak Luria ve Cordovero gibi Modern Kabala ekolüne fazlaca tabi olma kusurunu taşır. Baron Christian Knorr von Rosenroth’un 1677-1684 yıllarına ait büyük eseri Kabbala Denudata, bu felsefenin ilk unsurlarını kavramış olan talebe için büyük kıymet taşır. O da Modern Kabala’ya gereğinden fazla bağlı kalmıştır. Burada atıfta bulunabileceğimiz daha pek çok eser mevcuttur, fakat uzun bir liste ile kârinin zihnini yormak istemeyiz.

Ginsburg’un İtirazları

Dr. Christian D. Ginsburg, Graetz, Beer, Jellinek, Steinschneider, Geiger, M. Sachs, Yabetz, Morin ve benzerlerinin görüşlerini hülasa ettiği on üç itiraz ile Zohar’ın kadimliğine ve sıhhatine taarruz etmiştir. Bizler onun itirazlarını sırasıyla ele alacağız.

I.

İlk meseleye Konitz ve daha önceki notumuz tarafından kısmen cevap verilmiştir. Zohar’ı bizzat Şimon b. Yohay yazmamış, eser onun ekolünün bir mahsulü olarak ortaya çıkmıştır; talebelerinin bir veya iki yerde kendisinden "Bu-tsina Kadoşa", yani mukaddes ışık diye bahsetmiş olmaları da Zohar metinlerinin genel sıhhati aleyhine bir delil teşkil etmez. Benzer ifadeler Doğu imgeleminde son derece mutat olup hem Eski Ahit’te hem de Yeni Ahit’te sıklıkla karşımıza çıkar.

II.

Zohar metinlerinin İbranice sesli harf işaretlerinden (harekelerden) bahsetmesi meselesi.

Zohar, R. Şimon b. Yohay ekolü tarafından yaklaşık 6. veya 7. yüzyıla kadar bütünüyle tamamlanmamışsa, önceki asırların birikimini metne dercetmek için önünde geniş bir zaman bulunmaktaydı. Günümüzde mevcut biçimiyle İbranice hareke işaretlerinin simgesel kökeni meselesi son derece müşküldür, asırlar boyunca ulema arasında büyük ihtilaflara sebebiyet vermiştir ve halen hallolunmuş değildir. Vardığımız netice kanaatimizce şu şekilde hülasa edilebilir, 1. Bütün İbranice metinler, en eski devirlerdeki başlangıçlarından itibaren bir şekilde sesli kılınmış olmalıdır. Tıpkı diğer Sami dilleri gibi sessiz harflerle kaleme alınmıştır; dilin canı ve ruhu mesabesindeki sesli unsurlar ise her lisan için zaruridir. Buradaki güçlük, Milattan Sonra 916 senesinden evveline tarihlenen eski el yazmalarında veya 6. yüzyıldan önceki anıtlarda harekeli İbranicenin çok eski örneklerine henüz rastlanamamış olmasından ileri gelmektedir. Dr. Ginsburg, hareke işaretlerini Taberiye ekolü hahamlarının icat ettiğini ve bunların talebelerinin Kutsal Yazıları okumasını kolaylaştırmak gayesiyle Milattan Sonra takriben 570 yıllarında faaliyet göstermiş olan Filistinli Karay R. Moha tarafından ilk defa vaz edildiğini ileri sürer. Bize göre onlar bu işaretleri yalnızca tatbik etmiş ve yaymışlardır, fakat icat etmemişlerdir. Bu mevzu fevkalade çetin ve etraflı olduğundan, kendisini bir Zeyl dahilinde ele alacağız.

III.

Zohar, "Raya Mehemna", yani Sadık Çoban bahsinde, İbn Cebirol’un Lehistan Yahudilerinin Kefaret Günü’nden önceki akşam dualarının bir cüzünü teşkil eden Keter Malhut eserindeki ifadelerle neredeyse aynı olan şu ibarelere yer verir, "Ve ay ile güneş, ruhsuz bir beden gibi kalakaldı, zira üzerlerindeki efendi ışıklarını karartmıştı." Zohar metni böyledir. Keter Malhut ise sadece şunu söyler, "Fakat üzerlerinde, ışıklarını karartan bir efendi vardır." Dr. Ginsburg bunu teyit etmek adına Michael Sachs’ı zikreder, fakat Zohar’ın bağlamının bu kelimeler olmaksızın da eksiksiz olduğunu, filhakika bu ibarelerin oraya yersiz bir ilave gibi durduğunu da belirtebilirdi. Şayet bu kısım buraya ait idiyse ve Zohar metinlerinin müellifi insanları aldatmak kastıyla hareket eden Moses de Leon idiyse, bu kelimeleri Aramiceye çevirip asıl metnin bir parçası haline getirmez miydi?

Esas Zohar ile bir arada ciltlenmiş bir cüzden ibaret olan Raya Mehemna, daha sonraki kitaplardan biri ve aslen İbranice yazılıp bilahare Aramiceye tercüme edilmiş bir metin olarak kabul görmüştür. İbn Cebirol’un Milattan Sonra 1020-1070 yılları arasında yaşadığını ve muteber ilk Kabalacı kaynaklara erişim vasıtalarına sahip bulunduğunu göstermiştik; nitekim ileride onun felsefi yazılarındaki pek çok noktanın Zohar kitaplarında serdedilenlerle mutabık olduğunu da ortaya koyacağız. Zohar yazmalarını tertip eden zatın Raya ile birlikte bir kenar notu yayımladığını kabul etsek dahi, bunun insanları aldatma kastı taşımadığı aşikardır, zira söz konusu kısım İbranice verilmiştir, Raya’nın mütebaki kısmı ise Keldanicedir; kaldı ki bunun bir derkenar ilavesi olduğu kabul edilse bile, tek başına bir derkenar eserin yakın tarihte yazıldığına delil teşkil etmez. Cebirol, Zohar metinlerinin inisiye edilmemiş kitleye ifşa edilmesinden 225 yılı aşkın bir süre önce yaşamıştır. Hatta İbn Cebirol, Milattan Sonra 1045 tarihli Tikkun Middot ha-Nefeş adlı eserinde "Kabala İyyunit", yani Nazari veya Teorik Kabala’ya telmihte bulunur; Hay Gaon ise (Milattan Sonra 987-1038), "Kabala Maasit", yani Pratik Kabala’ya atıf yapmaktadır.

IV.

Zohar, beşinci binyılın sonunda, takriben 1240 senesinde Fransa’dan İspanya’ya intikal eden "YHVH ELoHENU YHVH" lafzı yerine Mezuzah’ın dış yüzüne "KhVZV BMVKhSZ KhVZV" harflerinin yerleştirilmesi usulünü nakletmekte ve izah etmektedir. Bu durum, "Atbaş" adı verilen ve ta Eski Ahit devrinde dahi bilinen kadim İbranice tefsir sistemine göre harflerin permütasyonu veya transmutasyonu (harf değişimi) kabilinden bir misaldir; binaenaleyh 13. asırda İspanyol hahamlarıyla ihtilaf halinde olan ve onların dini talimlerini etkileme ihtimali bulunmayan Fransız hahamlarının bir ihdası değildir. Zohar’da mezkur harflerin geçtiği referans verilen yerlerde Mezuzah’tan katiyen bahsedilmez; Mezuzah’ın Kitab-ı Mukaddes’e ait bir emir olarak zikredildiği kısımlarda ise bu harflere dair hiçbir telmih yoktur. Bahsi geçen iddianın muhterem Doktor’un zihnine nasıl intikal ettiğini anlayabilmiş değiliz, yine de kendisi şu an elimizin altında bulunmayan bir kaynağa atıfta bulunmuştur.

V.

Diğer bir itiraz da Zohar’ın şu ifadesidir, "Şehina ışıktır ve ışık ateşe aittir, toplanma evine Eş Noga, yani parıldayan bir ateş yahut göz kamaştırıcı ışık denilmesinin sebebi de bundandır." Metnin aslında harflerin yer değiştirmesi söz konusudur ve bu husus kavranmaksızın, mantıksal [okunamadı]

anlaşılamıyorsa, şu şekilde izah edilebilir, İbranicede Şekinah (She’kheen-ah) [İbr. שכינה] Zohar’da Şekintah (She’khintah) [Aram. שכינתא] olarak okunur ve "toplanma evi" İbranicede Beyt ha-Kneset (Beth hak k’neseth) [İbr. בית הכנסת] iken Zohar’da Bey Knişta (Bai k’nishiah) [Aram. בי כנישתא] biçiminde yer alır, dolayısıyla Şekintah ile Kniştah’ın, yani [Aram. שכינתא] ve [Aram. כנישתא] kelimelerinin bu karşılıklı dönüşümünden hareketle, ilkinin tabiatına sahip olması hasebiyle ikincisine bir ad olarak "parıldayan ışık" manasında Eş Nogah (Esh nogah) denmiştir. Nitekim Tikkuney haz-Zohar 6a’da şöyle buyrulur, "Yukarıdaki 'dua evi' 'Eş Nogah'tır ve aşağıdaki 'Benim evim' ise bir toplanma evidir." İşaya 56, 7 ile karşılaştırınız, "Benim evime," [İbr. ביתי] Beyti, bir "dua evi" denecektir, İbranicede Beyt Tefilah (Beth Te’phillah) [İbr. בית תפלה] ve Zohar’da Bey Knişta (Bazi k’nishtah) [Aram. בי כנישתא]. Burada evvelki izahı nazarıitibara almalıyız. Keza Yeremya 23, 29 ile de mukayese ediniz. Dr.

Ginsburg meseleyi bu cihetten tetkik etmemiştir. İtiraz, Eş Nogah (Esnoga) kelimesinin Portekizce bir kelime olduğu, Sinagog kelimesinin bozulmuş bir şekli sayıldığı ve bu sebeple bir İspanyol ve Zohar’ın müellifi sıfatıyla Moses de Leon’dan kaynaklanan bir Zohar hatası teşkil ettiği fikrine istinat eder, halbuki Portekizcede sinagog karşılığı Esnoga değil Synagoga’dır, İtalyancada ise Sinagoga’dır. Ne var ki Esnoga kelimesi, Yahudilerin "dua evi" için kullandıkları Portekiz Yahudilerine mahsus bir tabirdir ve bu vasfıyla Portekizli Hristiyanlara da geçmiş ve onlar tarafından da benimsenmiştir. Aynı şekilde,

Alman Yahudilerinin kullandığı Schule ve İtalyancadaki scuola, yani sinagog manasına gelen mektep kelimesi de (esasen sinagog yetişkinler için bir mektep, kadim devirde Beyt ha-Midraş, yani İlim Evi yahut Tedris Mektebi olduğundan ötürü Schule ve scuola denmiştir) Almanya ve İtalya Hristiyanlarına geçmiş ve onlar tarafından sinagogu ifade etmek üzere kullanılır olmuştur. Fakat fasih Almancada sinagog Synagoge’dir, Portekiz ve İspanya’da synagoga, İtalya’da ise sinagoga kelimesi mevcuttur.

VI.

"Zohar, I. Cilt, 32a, Haçlı Seferlerinden, Kudüs’ün Kafirlerin elinden Haçlılarca muvakkaten zaptından ve akabinde Sarazenler tarafından geri alınışından bahseder."

Luria’nın zikredilen eserinin Dördüncü Kolunda, müellif Zohar’daki ifadelerden hareketle şunu gösterir, "Dört yüz yıl sonra İsmailoğullarından (Araplardan) bir hükümdar zuhur edecek (yahut yükselecek) vesaire ve mukaddes belde ona kendi hissesi olarak verilecek (yahut o beldeye malik olacak)." Arapların meliki Ömer, Kudüs’ü ve mukaddes beldeyi beşinci binin 397. senesinde (Dünyanın Yaratılışından [A. M.] sonra 4397, Miladi 637’ye tekabül eder) fethetmiştir, bu vaka ikinci Mabedin yıkılışından 569 yıl sonra vuku bulmuştur ki mezkur yıkılış dördüncü bin yılın hitamından 173 sene evvel cereyan etmişti, dolayısıyla yıkılış ile mezkur fetih arasında 569 yıl mevcuttur, öyleyse Zohar niçin 400

yıl demiştir? Moses de Leon, şayet Zohar’ı bizzat yazmış idiyse, fethin vuku bulduğu Miladi 637 senesi kendi asrında gayet iyi bilindiğinden, metne sarih bir gayb haberi yerleştirebilirdi. Luria şöyle der, Hakikat şudur ki, Zohar’daki bu pasaj Rabbi Şimon bar Yohay ve ashabının devrine aittir. O tarihte ikinci Mabedin harabiyetinden bu yana takriben 100 yıl geçmişti, binaenaleyh Arap fethine değin geriye 469 sene kalıyordu ve bu miktar yuvarlak bir hesapla 400 yıl olarak kabul edildi. Bu vakıalardan hareketle Zohar’ın geç bir tarihte telif edildiğini ispata yeltenenleri Luria, aynı pasajda geçen diğer bir gaybi müjdeyi izah etmeye davet eder, "Mukaddes belde Edomoğullarına," yani Hristiyanlara, "teslim edilmeyecektir (yahut onlarda kalmayacaktır)." [NOT: Edom, vaktiyle müşrik Roma manasına gelirken, bilahare Bizans’ı, yani bütünüyle Doğu Roma İmparatorluğu’nu temsilen payitahtı, daha sonra da Hristiyanları ve modern Katolik Roma’yı ifade eder olmuştur. Orta Asya ahalisi, bugüne değin Kostantiniyye’deki Sultan’a Rum Sultanı der.] Şayet Tanrı tarafından mukaddes beldeye sahip olmamaları murat edilmemiş olsaydı, geride kalan asırlar zarfında Hristiyan devletlerin ittifak ederek bu toprakları Türklerin elinden alması müşkil mi olurdu? Şunu da ifade edebiliriz, Hristiyan hükümdarların kendi nazarında aşikar olan ve giderek artan iktidarına bakarak istikbale dair böyle bir tahminde bulunmak, De Leon’un kaleminden çıkacak bir metne layık düşmez miydi? Luria, İsmailoğullarının (İbrahim’in oğlunun) Filistin’e hükmetmesinin ve Avrupalı Hristiyan güçlerin mukaddes beldeyi yeniden fethetme ve elde tutma hususunda akim kalmasının açıkça ilahi takdirin (providence) bir tecellisi olduğunu belirtir. Luria, İsmailoğulları imparatorluğunun akıbetinin ve bu mülkün Davud’un Oğlu’nun kolu tarafından onlardan geri alınışının, her iki Talmud derlemesinden de evvel kaleme alınmış olan Pirke de-Rabbi Eliezer’de zikredildiğini ifade eder.

Aynı fikir Rabbi Şimon bar Yohay’ın Sırları’nda da mevcuttur. La Kabbale adlı eserinde Prof. Franck, Zohar’ın kadimliğine ve aidiyetine dair menfi tenkitlere telmihte bulunarak şöyle der, "Pek çok münekkit, İsmailoğulları tesmiyesi tahtında,

modern Yahudilerce neşredilen bilcümle metinlerin aynı isimle tavsif ettiği Müslüman Araplara bir atıf müşahede ettiklerini zannetmiştir... İşte Rabbi Şimon bar Yohay’ın bir tilmizinin, bizzat Üstadının fem-i muhsininden işittiğini iddia ettiği söz, 'İsmail’in dünyayı gördüğü ve sünnet nişanesini kabul ettiği o ana yazıklar olsun!' "

Zira İsmi mübarek kılınası Kutsal Olan ne yaptı? İsmailoğullarını (Be’nai Yishmaél) semavi vahdetten menetti ve sünnet olmaları hasebiyle onlara aşağıda, kutsal topraklarda bir nasip bahşetti, böylece İsmailoğulları, bütün İsrail orayı terk edip boşalttığında (raignayah), sünnetleri de boş (vazgnayah, yani nafile, noksan) olduğu nispette, uzun bir müddet kutsal topraklara hükmetmeye mukadder kılındı (yahut tayin edildi, ze’meenin), ve İsmailoğullarının (adı geçenlerin) liyakati tükenene dek İsrailoğullarının (Be’nai Yisraél) kendi yurtlarına dönmelerine mâni olacaklardır. Ve İsmailoğulları dünyada korkunç savaşlar uyandırmaya, Edomoğullarının (Be’nai Edom) da onlara karşı toplanıp bir kısmı denizde, bir kısmı karada ve bir kısmı da Yeruşalim civarında olmak üzere onlarla cenk etmesine mukadder kılınmıştır (adı geçen ze’meenin), birbirlerine galebe çalacaklar ve kutsal topraklar Edomoğullarına teslim edilmeyecektir.

Franck devamla, bu satırların manasını kavramak için, Yahudi müelliflerin, yani İbranice yazanların, Edom ismiyle evvelemirde putperest Roma’yı, bilahare Hristiyan Roma’yı ve umumiyetle Hristiyan kavimleri kastettiklerini bilmenin kâfi geleceğini söyler. Bu pasaj putperest Roma’ya hamledilemeyeceğinden, maksat Sarazenlerin Hristiyanlara karşı yürüttüğü harpten ve hatta Yeruşalim’in zaptından önceki Haçlı Seferlerinden bahsetmektir. Franck’ın mütalaası buraya kadardır. Zohar’ın ihtiva ettiği talimin R. Şimon ben Yohay’a ait olduğunu kabul eden Franck, besbelli bu kısmı daha sonraki bir müellifin metne yaptığı bir ilave sayma temayülündedir.

Abravanel’in İşaya lxiii, 6 üzerine yazdığı şerhte şu satırlar yer alır, “R. Şimon ben Yohay’ın üstadı R. Akiba’nın muasırı olan Rabbi İsmail der ki, İsmailoğulları ahir zamanda üç dehşetengiz harp icra edecektir, nitekim İşaya xxi, 15’te, ‘Kılıçtan kaçarlar’ denmiştir.

İlk harp, ‘çekilmiş kılıçtan’ ifadesinde buyrulduğu üzere karada, ikincisi, ‘ve gerilmiş yaydan’ ifadesi mucibince denizde, üçüncüsü ise ‘ve cengin ağırlığından’ buyrulduğu veçhile Roma İmparatorluğu’nun büyük şehrinde, yani Kerah gadol Şebba-Romi’de vuku bulacaktır.” Zohar rivayetinin Roma yerine Kudüs’ü ikame ederek R. İsmail’in bu kadim kehanetiyle büyük bir benzerlik arz ettiği pek vazıhtır, fakat mezkûr kehanette atıf zahiren Katolik Roma’ya veya en azından Bizans’a yapılmıştır, zira bu hadiseler “ahir zamanda”, yani İsrail’in felaha erip kutsal topraklara iade edileceği vakitte cereyan edecektir. Zohar putperest Roma’ya yahut Grek Kilisesi’nin Kutsal Şehri olan Bizans’a işaret ediyor olabilir, lakin bunun behemehal Muhammedilere atfedilmesi icap etmez, zira R. İsmail devrinde Muhammediler mevcut değildi. “İsmailoğulları”, İbrahim’in Hacer’den doğan oğlu vasıtasıyla gelen zürriyetiydi, “İsrailoğulları” ise İbrahim’in İshak vasıtasıyla gelen nesliydi. Muhammedilerin “İsmailoğulları” namıyla tarihte tebarüz etmesi R. İsmail’in kehanetinden asırlar, takriben 500 sene sonradır, hal böyleyken Zohar’daki kehaneti neden mutlak surette Haçlı Seferlerine hamletmeli? İsmail’in hâkimiyeti, Muhammedilikten çok evvel tanzim edilmiş olan Talmud’da zikredilir, orada, “İsmail’in idaresi altında yaşamak hayırlıdır” denmektedir. Bu tesmiye Avrupa’daki Türklere miladi 742’den itibaren teşmil edilmiştir, fakat İsmail soyundan gelen Muhammed’den çok evvel “İsmailoğulları” tabiri, İbrahim’in oğlu İsmail’in zürriyetinden olduğu iddia edilen herkesi ifade etmekteydi. Zohar’daki pasajın layıkıyla anlaşılabilmesi için tetkik erbabının bu hakikati göz önünde bulundurması icap eder. Dr. Ginsburg bu hataya düşer, Zohar’ın bu dinden olanlara atıfta bulunduğunu varsayarak mezkûr metinden “İsmail’in nesli, yani Muhammediler” şeklinde iktibas yapar, onlara en az üç defa bu sonuncu isimle hitap eder, üstelik Zohar’da yazıldığı üzere “İsmailoğulları” demek yerine daima “İsmail’in nesli” tabirini kullanır, öyle anlaşılıyor ki maksadı, İbrahim’in çocuklarının bu kolunun tarihindeki daha yakın bir devre telmihte bulunmaktır.

Müellif keza “Edomoğulları” ibaresini de “Hristiyanlar” olarak tercüme eder. Ne var ki bu netice zaruri değildir, “Be’nai Edom” bugün Hristiyanlar manasına gelse de, aslen Putperest Romalılar için kullanılan Yahudice bir tesmiyeydi, nitekim Abravanel’in Mayenei HaYeşua, yani Kurtuluş Çeşmeleri adlı eserinde ve R. Liva’nın Netsah Yisrael, yani İsrail’in Zaferi adlı kitabında, Talmud’daki Rab sözünün Edom krallığına, yani Roma’ya delalet ettiğini okumaktayız.

Midraş Vayikra Rabba’da “Edom”, Daniel’in rüyeti (vii, 7) vesilesiyle zikredilir, Matnot Kehunna, yani Rahiplik İhsanları adlı şerh bu hususta, “O (Daniel), Edom hükümranlığının diğer üçünden daha üstün olduğunu gördü” der. İbn Ezra ise şöyle buyurur,

“Kendisi tanrılaştırılan o zata (İsa’ya) inanan az sayıda kimse vardı, lakin bütün dini tecdit eden ve o zatın suretini sancağına nakşeden Konstantinos zamanında Roma ona iman edince, dünyada birkaç Edomlu haricinde yeni şeriata riayet eden kimse kalmamıştı, bu sebeple Roma’ya Edom krallığı tesmiye edilmiştir.” Bu iktibaslar, “İsmailoğulları” ve “Edomoğulları” tesmiyelerinin kadimliğini, birincisinin Araplara henüz Muhammed’e tabi olmadan çok evvel, ikincisinin ise evvelemirde putperest Romalılara teşmil edildiğini göstermektedir. Kaldı ki, Dr. Ginsburg tarafından iktibas edilen pasaj, Zohar’ın kadimliğine hücum etmek maksadıyla intihap edilmiş bir parçadan ibarettir.

Metnin tamamının tercümesi şöyledir,

Yose, R. Hiyya’ya, “Niçin sükût edersin? Bir yol ancak Tevrat meseleleri üzerine hasbihal ve izahat ile istikamet kazanır” dedi. R. Hiyya intibaha gelip ağladı. Söze başlayıp şöyle dedi, Tekvin’de (xi, 30), “Ve Sara kısırdı, çocuğu yoktu” diye okumaktayız. [NOT: Bu açıkça, o devirde Şark İmparatorluğu dâhilinde bulunan Roma sıfatıyla Bizans’a ve Grek Kilisesi’ne bir atıftır.]

Bunun üzerine vaylar olsun, Hacer’in İsmail’i dünyaya getirdiği vakte vahlar olsun. Bunun üzerine R. Yose ona şöyle dedi, Niçin böyle dersin, bizzat kendisi (Sare) daha sonra bir oğul, kutsal bir dal doğurmadı mı? R. Hiyya ona dedi ki, Benim gördüğüm ve Rabbi Şimon’un (b. Yohay) ağzından işittiğim vechile göreceksin ki ben, O vakte vahlar olsun, diye feryat ettim. Zira Sare çocuksuz olduğundan, İbrahim’e ‘Rica ederim, cariyemin yanına gir’ demişti (Tekvin xvi, 2), bunun neticesinde Hacer, hanımı Sare’nin yerini almayı ve İbrahim’den bir oğul sahibi olmayı başardı. Ve İbrahim (Tanrı’ya), ‘Keşke İsmail senin huzurunda yaşasa!’ dedi (Tekvin xvii, 18). Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, kendisine İshak hakkında teminat vermiş olmasına rağmen İbrahim, Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, ona ‘İsmail’e gelince, seni işittim!’ cevabını verene dek İsmail’e bağlı kaldı. Sonrasında o (İsmail) sünnet edildi ve İshak dünyaya gelene değin kutsal ahde kabul olundu.

İmdi, gel ve gör. ‘İsmail oğulları’nın koruyucu meleği bu minvalde 400 yıl mevcudiyetini sürdürmüştü ki, o (İsmail’in meleği) Kutsal Olan’a, O mübarek kılınsın, müracaat edip şöyle sordu, Sünnet olan kimsenin senin İsminde bir payı var mıdır? O da kendisine, Evet, cevabını verdi. Bunun üzerine ona dedi ki, İsmail sünnetlidir (ve üstelik on üçüncü yaşındadır), neden İshak gibi Sende bir nasibi yoktur? O da ona şöyle buyurdu, Zira ikincisine ahit nişanesi usulünce verilmiştir, diğerine ise böyle verilmemiştir. Yalnız bu da değil, İshak’ın oğulları Bana sekiz günlük iken, münasip vakitte raptolunurlar, İsmail’in oğulları ise uzun bir müddet (13 yıl) Benden uzak kalırlar. O da O’na dedi ki, Bu böyle olsa dahi, sünnet edilmiş olmasından ötürü hayırlı bir mükâfattan mahrum mu kalmalıdır?

İsmail’in dünyada doğduğu ve sünnet edildiği vakte vahlar olsun! Daha evvel iktibas ettiğimiz kısım bu ‘Vahlar olsun’ nidasıyla başlar, bu minvalde okunduğunda bu ‘Vahlar olsun’ ifadesi, Zohar metninin kadimliğine muhalif olanların göstermek istediği gibi Zohar pasajının müellifince serdedilmiş bir ünlem ve hitabet sonu cümlesinden bütünüyle farklı bir mana ve ağırlık taşır. Dahası paragraf, Dr. Ginsburg tarafından iktibas edilen parçanın zahiren nihayete erdiği ‘ve kutsal toprak Edom oğullarına teslim edilmeyecektir’ kısmında bitmez, şöyle devam eder, O vakitte, dünyanın ötelerinden bir kavim suçlu Roma’ya karşı ayaklanacak ve ona karşı üç ay boyunca bir harp yürütecektir ve pek çok kavim orada toplanıp onun eline düşecektir, ta ki Edom’un bütün evlatları dünyanın her bir ucundan ona karşı toplanana dek, ve ardından Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, İşaya’nın (xxxiv, 6) ‘Çünkü Rabbin Bosra’da bir kurbanı var’ kelamına muvafık ve bunu ikmal edecek surette onların üzerine kıyam edecektir.

Böyle bir harbin Haçlı Seferleri ile ne alakası olabilir? Bosra, Roma demektir.

Mesih çağında ‘Roma İmparatorluğu’ndaki büyük şehir’, Tohu va-Bohu (kaos ve boşluk) ile yoklanacaktır. Bu ‘büyük şehir’ Bosra’dır, Abravanel de Meşia Yeşua, yani Kurtuluş Müjdecisi adlı eserinde böyle ifade eder. İbrani şarihlerin en muteberleri, Bosra’nın Roma manasına geldiği hususunda müttefiktir ve Zohar’ın beyanına göre, yeryüzünün köşelerini tutmak gayesiyle Rabb’e büyük bir zebah (kurban) kabilinden ‘kutsal topraklarda, hem karada hem denizde ve Yeruşalim yakınlarında’ cereyan edeceği önceden bildirilen mezkûr harp ile eşzamanlı olarak, tahripkâr bir muharebe Roma’ya karşı yürütülecektir.

Zohar bu kehaneti şu sözlerle hitama erdirir, Ve O, İsmail oğullarını oradan (kutsal topraklardan) helak edecek, her üstün orduyu (yahut kuvveti) kıracaktır ve dünyada bir kavim üzerinde, yalnızca İsrail’in ordusu (yahut kuvveti) müstesna, hiçbir üstün ordu (yahut kuvvet) kalmayacaktır. Mezmurlar’daki (cxxi, 5) ‘Rab senin koruyucundur, Rab sağ elinde senin gölgendir’ ayetinin manası budur. Muhalif tenkitçiler Ginsburg, Graetz ve benzerlerinin yalnızca cüzi bir kısmını istimal ettiği ve bütün pasaj eksiksiz okunduğunda kendileri tarafından iktibas edilen paragrafın hiçbir rabıtası bulunmadığı halde tahrif edilmiş parçayı tarihteki bir vakıaya tatbik ettikleri iktibas burada nihayete erer, zira Haçlı Seferleri’nden sonra vuruşan milletlerin ordularının imha edildiği ve yalnızca İsrail’inkilerin muhafaza olunduğu bir vaka mıdır? İsrail’in muzafferane muhafazasından mukaddem, kutsal topraklardaki Haçlı Seferleri harbi esnasında Roma’da vuku bulan o büyük kırıma ne demeli? Ne var ki münekkitlerimiz, kehanetin nihai kısmına dayandırılabilecek bu sualleri zahiren görmemiş ve bunlara hiç ehemmiyet vermemişlerdir. Dahası Zohar...

Daha önce alıntılanan yerde bu bahis tümüyle tüketilmemiştir, nitekim Üçüncü Kısım tetkik edildiğinde, İsrail ve İsmail’in sembolik Sare ile Hacer şahsında hanımefendi ve cariye olarak birbirlerine nispetle mevkilerinin orada tartışıldığı ve cariyenin (İsmail) muvakkat üstünlüğü altında hanımefendinin (İsrail) durumu acınası görünse de gelecekte hanımefendinin eski yüceliğine kavuşacağı neticesine varıldığı görülecektir. Bu son atfın başlıca kısımları şöyledir, ‘‘Başka bir yerde öğrendik ki, bir defasında öğrencileriyle yürüyüşe çıktığında R. Şimon onlara şöyle demiştir, Bütün milletleri yukarıda, İsrail’i ise hepsinin altında görüyorum, bunun sebebi nedir? Sebebi, Kral’ın Matronita’yı azledip yerini cariyesine vermiş olmasıdır. Bundan ötürü denilmiştir ki, ‘Yeryüzü bu şeyler yüzünden sarsılır... Hanımefendisinin mirasına konan cariye yüzünden.’ ‘Cariye’ ne demektir? O, Kutsal Olan, O mübarektir, Mısır’da ilk doğanını katlettiği yabancı taçtır, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Hatta değirmen arkasındaki cariyenin ilk doğanına kadar.’ Eskiden o kadın değirmenin ardında otururdu, şimdiyse hanımefendisinin mirasına konmuştur. R. Şimon ağladı ve dedi ki, Matronita’sı olmayan Kral’a ‘Kral’ denemez, Matronita’nın cariyesine iltihak eden bir kralın izzeti nerede kalır? Yine de bu meselede, Matronita’ya müjde vermek ve ona şöyle söylemek üzere bir sesin tayin edilmiş olması vakıasıyla izah olunan bir sır gizlidir, ‘Ey Siyon kızı, ziyadesiyle sevin! Ey Yeruşalim kızı, haykır, işte kralın sana geliyor, o adildir ve kurtuluş sahibidir, mütevazıdır ve bir eşeğe binmiştir.’ Ve yine başka bir yerde öğrendik ki, Eskiden Matronita’nın yaptığı gibi, aşağıdaki mukaddes diyar üzerinde hüküm sürmek üzere o cariye tayin edilmiştir ve şimdi her şeyin üzerinde hanımefendisinin mirasına konan cariye olmuştur, lakin Kutsal Olan, O mübarektir, Matronita’yı evvelce olduğu gibi makamına iade etmeye azmetmiştir. Kral ona dönmesinden ve cariyeden ayrılmasından ötürü sevinir ve Matronita kral ile yeniden birleşmesinden dolayı tarifsiz bir neşeyle dolar, bundan ötürü yukarıdaki gibi ‘Ey Siyon kızı, ziyadesiyle sevin’ denilmiştir.’’ Zohar III, 69a’dan alınan bu kısım, II, 32a’daki diğer kısmı izah etmekte ve tamamlamaktadır. Hiç şüphesiz Haçlı Seferlerinden çok evvel kaleme alınmış olan R. Simon ben Jochai’nin Gizemleri [NOT: Metinde bozuk basılan 'A4sterien' kelimesi 'Mysteries' (Gizemler) eserine işaret etmektedir] adlı metin de aynı meseleye değiniyor görünmektedir. Bu mülahazaların meseleyi aydınlattığı kanaatindeyiz.

VII

Dr. Ginsburg, Dr. Adolph Jellinek, B. Beer ve Zuckerman’ın Zohar külliyatının telif zamanı ve muhtevasının modern dönemlere ait olduğunu göstermek gayesiyle giriştikleri beyhude teşebbüsler esnasında serdettikleri yazılardan istifade etmiştir. Bunları ileride aktaracağız ve her birinin kendi arasında ihtilaf ettiği, tarihin de kendi tezlerine tatbik ettikleri iddialarını doğrulamadığı görülecektir. Dr. Ginsburg şöyle demektedir,

‘‘4. Zohar, Miladi 1264 senesinde vuku bulan hadiseleri kaydetmektedir. Nitekim Zohar’ın Mesih’in zuhurundan önceki zamana atfettiği Sayılar 24, 17 bahsinde şu mütalaada bulunulur, ‘Kutsal Olan, O mübarektir, Yeruşalim’i yeniden inşa etmeye hazırlanmaktadır. Yeniden inşasından evvel, yetmiş gün boyunca parlayacak harikulade ve muhteşem bir yıldızı zuhur ettirecektir. Bu yıldız ilk olarak Cuma günü, Elul yani 25 Temmuz’da görülecek ve yetmiş günün nihayetinde Cumartesi veya Cuma akşamı kaybolacaktır.

Kayboluşundan bir gün evvel, yani 2 Ekim’de, Roma şehrinde halen görülmekteyken, tam o gün Roma şehrinin üç yüksek suru ile büyük saray yıkılacak ve şehrin ruhani hükümdarı [pontifex] vefat edecektir.’ (Zohar III, 212b). Burada bahsi geçen kuyrukluyıldız Roma’da 25 Temmuz 1264 tarihinde zuhur etmiş ve tam olarak Zohar’da zikredilen yetmiş gün boyunca, 2 Ekim’e kadar görünür kalmıştır. Dahası, kuyrukluyıldızın ilk zuhur ettiği 25 Temmuz hakikaten bir Cuma gününe tesadüf etmiştir, kaybolduğu gün olan 2 Ekim’de ise Roma’nın egemen hükümdarı Papa IV. Urbanus Perugia’da vefat etmiş, kuyrukluyıldızın zuhurunun onun ölümüne işaret eden bir alamet olduğuna inanılmış ve büyük ve muhkem Vincimento Sarayı tam da o gün,

2 Ekim’de isyancıların eline geçmiştir.’’

Atıfta bulunulan kısım Sayılar 24, 17 olup metnin tamamı şöyledir,

‘‘Onu görüyorum, lakin şimdi değil. Bu sözler kısmen o devirde, kısmen daha sonra ve kısmen de Kral Mesih devrinde tahakkuk edecektir. Öğrendik ki, Kutsal Olan, O mübarektir, Yeruşalim’i yeniden inşa etmeye karar vermiş olup gökkubbenin merkezinde 70 alevli kanalda ve 70 parlak şuada ışıldayan bir sabit yıldızı zuhur ettirecektir ve diğer 70 yıldız ışıklarını ondan ödünç alacaktır.

Ve yetmiş gün boyunca parıldayıp alev saçacaktır, altıncı günde, altıncı ayın yirmi beşinci gününde görülecek ve yetmiş günün hitamında, yedinci günde gözden kaybolacaktır. İlk gün Roma şehrinde görülecektir, o gün Roma’nın üç ana suru ile ulu mabedi yıkılacak, o şehrin hükümdarı ölecek, böylelikle o yıldız dünyada görünmek üzere yayılacaktır. O vakit dünyanın dört bir yanında çetin savaşlar cereyan edecek, aralarında ve dünyanın merkezinde hiçbir sadakat bulunmayacaktır. O yıldız gökkubbenin ortasında parıldadığında, ulu bir kral zuhur edip dünyada hüküm sürecek, tüm krallara kibirle tepeden bakacak, iki cenaha doğru savaş açıp onlara galebe çalacaktır. Lakin yıldızın kaybolduğu gün, Mabed’in bir vakitler durduğu yerin çevresindeki kırk beş millik daire dâhilinde bütün kutsal topraklar sarsılacaktır. Yerin altından bir mağara açılacak ve oradan parlak bir yangınla alevler fışkıracaktır. O mağaradan çıkan iri ve kudretli bir kuş serpilip dünyada hâkimiyet kuracak, idare ona tevdi edilecek ve yüce azizler onun huzurunda bir hiç gibi yok olacaktır. Böylece Kral Mesih tüm dünyada tecelli edecek, saltanat ona verilecektir, onun zuhuruyla cihanın evlatları dert üstüne dertle karşılaşacak ve İsrail’in hasımları güçlenecektir, böylece Mesih’in ruhu onlara karşı harekete geçecek, suçlu Edom’un sonunu getirecek ve Edom diyarının tamamını ateşe verecektir. Nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve İsrail yiğitçe davranacaktır." Yahut bu kısmın tamamında dendiği üzere, "Edom mülk olacak ve Seir dahi düşmanlarının mülkü haline gelecektir, böylece İsrail yiğitçe davranacaktır." O vakit Kutsal Olan, O mübarektir, kavminin ölülerini diriltecek, aralarında ölümü unutturacaktır, nitekim "YHVH’nin sağ eli yiğitlik gösterir, ölmeyeceğim, yaşayacağım" denmiştir.

"Ve kurtarıcılar Sion Dağı’na çıkacaklar" ve "Ve YHVH bütün yeryüzünün kralı olacaktır." Zohar’dan iktibas edilen bu metnin tamamından açıkça anlaşılmaktadır ki kehanette bulunan yazar, tüm bu hususların tahakkuk edeceği çok uzak bir istikbali nazar-ı dikkate almıştır ve önceden haber verilenin teyit edilmesi için bunların hepsinin vuku bulması icap etmektedir, binaenaleyh işaret edilen hadiselerden birinin yahut ikisinin gerçekleşmesi, bütünü karşılamış addedilemez. Yetmiş sayısı burada temayüz etmektedir ve bu durum, yetmiş rakamının mühim bir yer tuttuğu Danyal kitabının ve Eski Ahit’in diğer kısımlarının üslubuna uygundur, altıncı ve yedinci günler, yani Şabat arifesi ile Şabat günü, İbrani haftasını nihayete erdirir ve haftanın bütün günlerinin gayesini, muhtevasını ve nihayetini kendinde ikmal eder, on hafta, yani yetmiş gün için de vaziyet böyledir, altıncı ay sivil yılı sona erdirir ve o ayın yirmi beşi yetmişten daha muayyen bir sayı değildir, fakat bütün bu hadiseler istikbalde vuku bulacağından, ay ve güne dair tarih, Zohar yılı tesbit etmediğinden, senenin altıncı ayının, yani Elul’ün yirmi beşinci günü kabilinden bir kabulle ve aynı manada serbestçe benimsenmiş ve kullanılmış sayılabilir. Lakin Zohar’ın kadimliğine muhalif bazı münekkitler, yukarıda zikredilen Zohar pasajında yahut bunun tahrif edilmiş bir cüzünde, benzerlik zemininde zorlama bir tefsire kapı aralayan bir iki tali unsurdan hareketle, şu veya bu asırda, geçmiş tarihte vuku bulmuş hadiselere bir atıf bulduklarını vehmederler. Bunların gerçekleştiği iddia edilen, birbirine benzemez devirlerdeki üç veya dört farklı hadiseye işaret ederler, tahminlerinde her biri diğerinden ayrılsa da, taraftarları bu belirsizlik, bariz peşin hüküm ve zorlama kurgu sebebiyle söz konusu tenkidi ve ona dayanan bütünü reddetmek yerine, onların muhtelif çarpık ve çelişkili ifadelerini hüsnükabulle karşılarlar. Bunun yerine, başkaları meyanında Dr. Ginsburg, bu muhtelif iddialara sarılarak Zohar metinlerine karşı bunlardan son derece makul bir netice çıkarmaya gayret eder ve şöyle haykırır, Kabala’nın bu hazinesinin on üçüncü asrın mahsulü olduğuna dair sarsılmaz delil işte buradadır. Adeta tartışmasız bir hakikatmişçesine, Zohar’ın Miladi 1264 senesinde cereyan eden hadiseleri kaydettiğini iddia eder ve bunu, tırnak işaretleri arasına asıl metinde bulunmayan ifadeleri katarak, yukarıdaki iktibasın tahrif edilmiş bir parçasıyla teyit etmeye çalışır. Bu yazar, Kabala üzerine kaleme aldığı eserinde burada ve diğer yerlerde, Zohar’dan aldığı tahrif edilmiş ve bağlamından koparılmış parçaları kullanarak, onun on üçüncü asra ait modern bir kitap olduğunu ispatlamak gayesiyle okuyucunun safdilliğini ve mevzudaki vukufiyet noksanlığını istismar eder görünmekte ve her fırsatta ona karşı açık bir teessüf sergilemektedir. Diğer hususlar meyanında, "yomah gadma-ah" ibaresinin, yani "ilk günde" ifadesinin, "kaybolmasından önceki günde [yani 2 Ekim’de]" şeklinde yanlış tercüme edilmesine dikkat çekeriz, oysa ayet "böylece o yıldız dünyada görünmek üzere yetmiş gün boyunca yayılacaktır" ifadesiyle nihayete ermektedir.

Dr. Adolph Jellinek’in ifadesi şöyledir, ‘‘Birçok âlim bu kitaba (Zohar) hâlâ kadim bir köken atfettiğinden, metinde 22 Ağustos 1280 tarihinin zikredildiğini göstereceğim. Zohar III, 212b kısmını şu şekilde okuruz, ‘Tanrı Kudüs’ü yeniden inşa etmeye hazırlanmakta ve yetmiş gün boyunca parlayacak mucizevi parlaklıkta bir yıldızın görünmesini sağlayacaktır. Bu yıldız, Elul ayının 25’inde, bir cuma günü görünür olacak ve yetmiş günün hitamında, bir cumartesi günü kaybolacaktır. İlk gün (yani Elul’un 25’inde), Roma’da görünür olacaktır; ve o gün üç yüksek sur ile büyük bir mabet yıkılacak, Naip ise ölecektir.’ Bu pasaj şu hesaplamayla açıklık kazanır, 1280 yılında Roş Hodeş Elul (Elul hilali), 29 Temmuz’a denk gelecek şekilde pazar ve pazartesi günlerine tesadüf etmiştir; dolayısıyla Elul’un 25’i, yani 22 Ağustos günü, akşamında yıldızın görünür hale geldiği perşembe gününe rastlamıştır; yıldızın yetmiş günü ise cuma akşamı sona ermiştir; bu akşam ise bir sonraki günün, yani cumartesinin içinde sayılır ve Dünya Yaratılışı’nın (Anno Mundi) 5040 senesinde, 25 Elul perşembe günü, yahut 22 Ağustos 1280’de, Papa III. Nicolaus Roma’da vefat etmiştir. Halefi ise, Abraham Abulafia’nın bir sonraki yıl dinini değiştirmeye gayret ettiği IV. Martinus olmuştur.’’

Ocak 1856’da Dr. B. Zuckermann, Dr. Jellinek’in bu ifadesine atıfta bulunarak şöyle der, ‘‘Bir tarafta Zohar’a büyük bir kadimiyet atfedenler, diğer tarafta ise onun geç dönemde ortaya çıktığını iddia edenler bulunmaktadır. İlgili taraflarca deliller, ya haricî alametlerden yahut bizzat Zohar’da ima edilen tarihlerden devşirilmektedir; ikincisine gelince, bunlar metnin hiçbir yerinde muhtelif yorumlara meydan vermeyecek ölçüde sarih bir surette verilmemiştir. Binaenaleyh, mezkûr tarihler iyi bilinen diğer tarihsel hakikatlerle teyit edilmelidir ve tam bir teyit olmaksızın, varsayımlara kapı aralanmış olur ki bu varsayımlar dahi tahdide tabidir. Bu tür ifadelerden, tetkik edilen vakaları riyazi bir kesinlikle olmasa bile, en azından belli bir ihtimal dahilinde vazıh bir biçimde çıkarabilmeliyiz. Şayet tarihsel bir işaret verilmişse, bir neticeye varılabilmesi için en mühim delillerin (judicia) asgari düzeyde de olsa bir izaha kavuşturulması icap eder.

Şayet metinden diğer hususları nazara almadan tek bir münferit misali cımbızlarsak, o vakit farazi kurgu pek çürük bir temel üzerine bina edilmiş olur ve süratle çöker.’’ Dr. Zuckermann bilahare Dr. Jellinek tarafından zikredilen Zohar pasajını aktarır ve şöyle devam eder, ‘‘Birkaç vaka iddia edilmektedir, birincisi, Kudüs’ün yeniden inşası. İkincisi, muayyen tabiat hadiselerinin zuhuru ve kayboluşu. Üçüncüsü, üç yüksek surun ve büyük bir mabedin yıkılışı. Dördüncüsü, bir hükümdarın vefatı. Dr. Jellinek’in izahatı, 1280 yılının Kudüs’ün yeniden inşasıyla ne tür bir irtibatı bulunduğunu zikretmemekte ve dahası tabiat hadiselerini de göz ardı etmektedir.’’ Dr. Zuckermann ardından yeni bir hipotez ileri sürerek şöyle der, ‘‘A.M. 4127, yani Miladi 367 senesinde, 25 Elul perşembe gününe tesadüf etmiştir. Bu yılda Hevel, Lubieniecki ve Casius adlı üç müellif tarafından, gündüz vakti dahi görülebilen, Venüs gezegeninin ışığı misali (ihtişamlı) bir kuyruklu yıldızın zuhur ettiği zikredilmektedir. Takriben bu tarihlerde Mürted Roma İmparatoru Julianus, Kudüs’teki Mabedin yeniden inşası için bir emirname neşretmiş ve tarihin bize naklettiği üzere, pek çok amele oraya gitmiş, lakin inşaata başlandığında, birtakım surların aniden çökmesiyle faaliyet akamete uğramıştır. Bunun üzerine İmparator’dan yeni emirler intizar edilmiş, lakin kendisi Perslere karşı giriştiği muharebede maktul düşmüştür. Burada mukayese yapıldığında tarih uyuşmaktadır, zira 25 Elul perşembe gününe rastlamıştır ve en mühim hadise olan tabiat olaylarının şüphesiz Kudüs ile alakadar olduğu, bunun ve mezkûr tarihlerde vuku bulan Roma imparatorunun vefatının tahakkuk ettiği sabittir; vaki itiraz ise, tarihçilerin Julianus’un ölüm tarihini Miladi 363 senesi olarak kaydetmeleridir. Bu itiraz, David Gans’ın Tzemah David adlı (eserinde) bu yılın 367 olarak verilmesiyle ve Zohar’ın müellifinin, her kim idiyse, aynı tarihi esas almış olabileceği ihtimaliyle karşılanabilir; binaenaleyh A.M. 4127 yahut M.S. 367 yılı, bu pasajın izahında daha hakkaniyetli bir surette istihdam edilebilir.’’

Aynı yıl Dr. B. Beer, Dr. Jellinek ve Dr. Zuckermann’ın mezkûr beyanlarını tetkik etmiş ve ikincisi hakkında, zikredilen kuyruklu yıldız zuhur ettiğinde Julianus’un esasen vefat etmiş olduğunu teslim ettiğini belirtmiştir; zira Julianus Roma’dan pek uzakta, 26 Haziran 363 tarihinde ölmüş, kuyruklu yıldız ise M.S. 367’de görünmüştür; dolayısıyla her iki hadisenin aynı anda cereyan ettiğini varsaymak için David Gans’ın son derece gayrisarih menbaına müracaat etmek mecburiyetinde kalmaktayız ki Zohar’da bulunduğu varsayılan günlerin bu denli dakik tayininin, Julianus’un devrine işaret etmesi muhtemel değildir. Zohar ya IV. asırdan daha eskidir yahut birtakım münekkitlerin zannettiği üzere çok daha geç bir tarihe aittir; bu sebeple çoktan maziye karışmış bir hadiseye bu neviden bir telmihte bulunulduğunu düşünmek kabil değildir.

Rivayetlere nazaran Kudüs Mabedi’nin surları yıkılmamış, bilakis topraktan alevler fışkırarak yeniden inşanın sürdürülmesine mani olmuştur. Zohar’daki mezkûr pasaj hakiki ruhuyla ele alınmalıdır, orada Kudüs’ün ‘tam o vakitte’ yeniden inşa edileceği ifade edilmiş değildir; mukaddimede, (anlatılanların) bir kısmının bu devirde, bir kısmının daha sonra ve bir kısmının ise yalnızca Mesih’in günlerinde vuku bulacağı beyan edilmektedir. Eski nazariyelerin dayanaktan mahrum olduğunu müşahede eden Dr. Beer, şu sözlerle yeni bir teori ileri sürer, ‘‘Benim kanaatime nazaran bu pasaj ne 1280’e ne de 367’ye işaret etmektedir, bilakis 1264 yılına matuftur. Son zikredilen yılda, bilhassa Roma’da, temmuz sonundan 2 Ekim’e değin muazzam bir kuyruklu yıldız görünür olmuştur ki bu kuyruklu yıldızın günümüzde yeniden zuhur etmesi intizar edilmektedir. Yüz derecelik kılıç benzeri bir kuyrukla haşmetli bir surette tezahür etmiş ve Papa IV. Urbanus’un vefat ettiği gün zuhur eylemiştir; mezkûr büyük kuyruklu yıldızın, papanın mevtinin bir habercisi olduğuna inanılmıştır.

O dönemde Roma içinde ve civarında muhtelif ayaklanmalar ve çatışmalar vuku buldu, isyancılar kaçan Papa’yı Orvieto’da aradı ve nihayetinde Vincemento’nun geniş ve muhkem kalesi ellerine geçti, Papa canını kurtarmak adına bir tahtırevan içinde taşınmak mecburiyetinde kaldı, yolda hastalandı ve Ekim ayının ikinci gününde vefat etti. Onun (Papa’nın) vefatından sonra Roma Katolik itikadında bir çözülme meydana geldi, hatta kendisi tarafından ihdas edilmiş olan Corpus Christi yortusu dahi unutulmaya yüz tuttu. Kardinaller bir halef tayin etmekte uzun müddet tereddüt etti, Ghibellinolar dünyevi kudreti Papalık makamının elinden çekip almayı ciddi surette tasarladı. Latin İmparatorluğu bundan kısa bir müddet evvel Greklerin eline geçmişti, Almanya’da bir İmparator bulunmamaktaydı ve büyük bir kargaşa hüküm sürmekteydi, çok geçmeden Kudüs Hristiyan haçlıların elinden alındı. Kuyruklu yıldız 2 Ekim’de kayboldu, şayet yetmiş gün geriye sayacak olursak, ilk defa 25 Temmuz’da görünür hale gelmişti. 1264 yılındaki bu gün Cuma’ya tesadüf etmekteydi.

Kuyruklu yıldızın son kez görüldüğü 2 Ekim 1264 tarihi Perşembe gününe rastlamaktaydı, dolayısıyla Cuma akşamı gözden kaybolmuştu. Henüz görünür olduğu 2 Ekim tarihinde mezkûr muhkem kale isyancıların eline geçti, bu esnada muhtemelen bazı surlar yıkılmış olabilir fakat bundan bahsedilmemektedir, ve Papa IV. Urbanus vefat etti. İşte Dr. [okunamadı] böyle demektedir.

Şimdi bu beyana mukabil deriz ki, 1264 senesinin büyük kuyruklu yıldızı 14 Temmuz’da, bazılarına göre ise 1 Temmuz 1264’te keşfedilmişti. Görünür kalma müddeti üç aydı. Bazıları dört ay olduğunu ifade eder. Kuyruğu 100 derece uzunluğundaydı. Çin’de 26 Temmuz’da görülmüş ve dört ay boyunca müşahede edilmiştir. Watson, 1264 kuyruklu yıldızının ilk defa takriben 1 Temmuz’da görüldüğünü, en yüksek parlaklığına Ağustos’un sonları ile Eylül’ün başlarında eriştiğini ve en son, IV. Urbanus’un vefat tarihi olan 3 (2?) Ekim akşamı görüldüğünü nakletmektedir.

Papalık ordusu başlangıçta muvaffak olduysa da nihayetinde Manfred galip geldi ve Roma’yı muhasara altına aldı. Ordusu neredeyse tamamen Sarazenlerden müteşekkildi. Papa, Roma’dan elli mil mesafedeki Orvieto’ya çekildi. Bu hadise 1261 senesinde vuku buldu. Bilahare ahali tarafından bu şehirden sürüldü ve hasta olmasına rağmen bir sedye üzerinde Perugia’ya kadar nakledildi, 2 Ekim 1264’te orada vefat etti.

Böylelikle, Dr. Jellinek, Zuckermann ve Beer tarafından, zikredilen pasajdan hareketle Zohar için daha yakın bir tarih tayin etme gayesiyle sergilenen ve hepsi birbirinden farklı olan üç teşebbüsün de tarihi verilerce teyit edilmediğini görmüş bulunmaktayız. Kuyruklu yıldız bazı astronomlara göre 1 Temmuz kadar erken bir tarihte görünür olmuş gibi durmaktadır, en geç tarih verenler ise 17 Temmuz demektedir. Çinli ve Avrupalı gözlemciler bunu kaydetmiştir. Süre ya doksan ya da yüz yirmi gündü.

Pingre ikincisini zikretmektedir. IV. Urbanus’un vefat günü kesinleşmiş gibi görünmektedir fakat kuyruklu yıldızın zuhur ettiği ve kaybolduğu gün kati değildir, bütün astronomlar yıldızın yalnızca Zohar’da zikredilen yetmiş gün boyunca değil, daha uzun bir müddet görünür kaldığı hususunda müttefiktir. Şayet Zohar bu hadiselerin ardından kaleme alındıysa, vuku bulan vakaları niçin hakikatte cereyan ettiği şekliyle nakletmedi? Bahse konu üç yazar tarafından ileri sürülen tarihlerden herhangi birine dair varsayımı destekleyen bir veri mevcut mudur? Kudüs’ün yeniden inşası, Mesih’in zuhuru, yıldızın yetmiş gün boyunca görünmesi, yetmiş günün hitamında Cuma ya da Cumartesi değil, 2 Ekim 1264 Perşembe günü kaybolması, Roma’nın üç yüksek surunun ve büyük sarayının (Roma sarayının) yıkılışı hususunda ne denilebilir? Bu kehanetin batıl olması ya da henüz tecelli etmemiş bulunması daha muhtemel değil midir?

Mesih’in gelişinden evvel semada yeni bir yıldızın belireceği fikrinin pek kadim bir tasavvur olduğunu bilmek okuyucu için dikkat çekici olabilir, Aggadot Maşiah, yani Mesih Haggadaları şöyle başlar, “Yakup’tan bir yıldız doğacak.” Rabbanilerin namına nakledilen bir Barayta bulunmaktadır, Davut Oğlu’nun geleceği yedili dönem (hafta) hakkında, ilk yılda kafi derecede rızık olmayacak, ikinci yılda kıtlık okları fırlatılacak, üçüncüde büyük bir kıtlık vuku bulacak, dördüncüde ne kıtlık ne de bolluk olacak, beşincide büyük bir bereket hâsıl olacak ve yıldız Doğu’dan parıldayacak, işte bu Mesih’in Yıldızı’dır. Ve Doğu’dan on beş gün boyunca ışık saçacak, şayet bu süre uzarsa İsrail’in hayrına olacaktır, altıncıda sesler ve haberler işitilecek, yedincide harpler meydana gelecek ve yedincinin nihayetinde Mesih beklenmelidir. Benzer bir ifade İlyas’ın Kıyamet Kitabı’nda da yer almaktadır. Keza Mesih Hakkındaki Bablar’da ve Mesih’in doğumundan iki yıl evvel Şark’ta bir Yıldız’ın zuhur edeceğini okuduğumuz Şimon ben Yohay’ın Gizemleri metninde de bu mevcuttur.

Zohar dahi Mesih’in zuhuruna dair böyle söylemektedir. R. Şimon (b. Yohay) ellerini kaldırdı, ağladı ve şöyle dedi, “Mesih devrini görecek olana yazıklar olsun, onu görecek olana ne mutlu! Zira Kutsal ve Mübarek Olan, Kısır Olan’ı [NOT: İsrail cemaatini simgeleyen kabalistik bir mecaz] tefekkür etmeye geldiğinde, O’na kimin sadık kaldığını, O’nun katında halen kimin bulunduğunu ve her birinin ferdi amellerinin neler olduğunu görecektir, lakin hiçbir adil kişi bulamayacaktır, nitekim şöyle buyrulur, ‘Baktım, fakat yardım edecek kimse yoktu.’ (İşaya 63, 5). Ve ardından keder üstüne

İsrail’in üzerine dert ve keder çökecektir. ‘O vakti görecek kadar yaşayana ne mutlu!’ Zira imanda sebat eden kimse, Kral’ın sevincine erişecektir. O vakit hakkında şöyle denmektedir, ‘Gümüş nasıl arıtılırsa onları da öyle arıtacağım, altın nasıl sınanırsa onları da öyle sınayacağım.’ Bu meşakkatler İsrail’in üzerine döküldükten, krallarıyla birlikte milletler onun aleyhinde ortaklaşa istişarede bulunup herkesin üzerinde birleşeceği pek çok meşum kaide vazettikten sonra öyle bir darlık peyda olacaktır ki, bu son darlık şiddetinden ötürü ilkini unutturacaktır, ardından gökten yere kırk gün boyunca uzanan ve yeryüzündeki tüm milletlerce görülebilen bir ateş sütunu belirecektir. O gün Kral, yani Mesih, Cennet Bahçesi’nden, Kuş Yuvası (Gan Tzippor) denilen mekândan çıkıp Celile’de zuhur edecektir.

Onun oraya vardığı gün bütün dünya titreyecek, cihanın bütün evlatları kovuklara ve mağaralara gizlenecektir, çünkü artık kurtuluşu hayal dahi edemez olacaklardır. Bu hususta şöyle denir, ‘RAB’bin dehşetinden ve O’nun azametinin celalinden, O yeryüzünü sarsmak üzere kalktığı vakit kayaların kovuklarına ve yerin mağaralarına girecekler.’ ‘RAB’bin dehşetinden’ ifadesi bütün dünyanın titremesidir, ‘Azametinin celalinden’ Mesih’tir, ‘Yeryüzünü sarsmak üzere kalktığı vakit’ ise onun, yani Mesih’in Celile’de ayağa kalkıp zuhur edeceği andır. Kutsal toprakların vilayetleri içinde ilk harap olan yer Celile olduğundan, Mesih evvelemirde orada tecelli edecektir. Oradan itibaren bütün dünyaya karşı savaşı körükleyecektir. Yerden göğe uzanan o ateş sütununun dünya gözü önünde belirgin kaldığı kırk gün nihayete erip Mesih kendini aşikâr kıldıktan sonra, Doğu’dan her renkte parıldayan bir yıldız ve onu çevreleyen yedi diğer yıldız görünecektir. Dört bir yandan bu yıldıza karşı, günde üç kez olmak üzere yetmiş gün boyunca cihan ahalisinin gözleri önünde savaş yürüteceklerdir. Fakat Doğu’daki o Yıldız

diğerlerine karşı alev saçarak ve kıvılcımlar saçarak parıldayan ateş şuleleriyle cenk edecek, onlara karşı her cihetten öyle şiddetle hücum edecektir ki, onları her gece yutacak, fakat tüm cihanın gözleri önünde savaşı tazelemek üzere her sabah yeniden kusacaktır. Bu hal yetmiş gün boyunca sürecektir. Bu yetmiş gün dolduktan sonra, Mesih ile birlikte o yıldız on iki ay boyunca görünmez olacaktır. Vaktiyle beliren sütun evvelce olduğu gibi geri dönecek, Mesih onun içine gizlenecek, lakin sütunun kendisi de gaybubet edecektir. On iki ayın hitamında, ateş sütununda saklı duran Mesih semaya alınacak, orada kudreti ve Krallığın (Malkhut) Tacını (Keter) kuşanacaktır. Tekrar nüzul ettiğinde ise, o ateş sütunu yeniden dünya gözü önünde zahir olacaktır. Akabinde Mesih kendini ifşa edecek, nice millet onun etrafında toplanacak ve o bütün dünyaya karşı harp ilan edecektir.

Kutsal ve Mübarek Olan’ın kudretini dünya milletlerine karşı harekete geçireceği bu dönemde, Kral, yani Mesih dünyada tanınır hale gelecek, yeryüzünün bütün kralları ona karşı savaşmak üzere birbiriyle ittifak edecektir. Ancak reddedilmiş Yahudilerin soyundan gelen birçok kavim dahi Kral Mesih’e karşı cenk etmek üzere onlarla, yani o milletlerle birleşerek gelecektir. O vakit dünya on beş gün boyunca karanlığa bürünecek, bu karanlıkta İsrail’den pek çok kimse helak olacaktır.

Bu husus ‘ahhir zaman’a matuftur. Binaenaleyh mezkûr atıf Mesih’in zuhuruna tatbik edilmiştir. Meşhur müneccim Kepler, Jüpiter ve Satürn’ün, Yahudiye’nin astrolojik timsali olan Balık burcunda Roma’nın 747. senesinin ikinci yarısında kavuşum halinde bulundukları ve 748’de bunlara Mars’ın iltihak ettiği yönünde bir nazariye kurmuştur. Bu tarih, umumi tarihimizin başlangıcından takriben altı sene evveline tekabül eder. Wieseler, Kepler’in nazariyesini, Roma’nın 750. senesinde göklerde bir kuyrukluyıldızın belirdiğini ve yetmiş gün boyunca müşahede edildiğini gösteren Çin astronomi cetvellerinden elde ettiği bir keşifle birleştirerek uygulamıştır.

doğu semasında, kuzeydeki yedi yıldızı yutacak (yahut massedecek), göklerde altmış gün boyunca siyah bir ateş alevi asılı kalacak, dünyada kuzeye doğru savaşlar cereyan edecek ve bu savaşlarda kuzeyde iki kral helak olacaktır. Ardından tüm milletler, Yakub’un mülkünü (saraylarını) dünyadan sürüp atmak maksadıyla ona karşı ittifak edeceklerdir.

VIII

Bu itirazında Dr. Ginsburg şöyle der, Zohar, muhteviyatının niçin daha önce ifşa edilmediğine bir sebep tayin ederken, ‘Rabi Şimon bar Yohay’ın yaşadığı devrin fevkalade liyakatli ve şanlı olduğunu ve

Mesih’in gelişine yakın bulunduğunu’, bu tecellinin onun vasıtasıyla tebliğ edilmek üzere Rabi Şimon’un günlerine tehir edildiğini beyan etmektedir.

Ne var ki Zohar, başka bir yerde Mesih’in gelişinden bahsederken, bunu mezkûr Rabinin yaşadığı ikinci asra yerleştirmek yerine kendini unutur ve şöyle der, ‘Altıncı binyılın eşiğinden 60. yahut 66. sene geçtiğinde (Dünyanın Yaratılışından Sonra 5060-66, Miladi 1300-1306) Mesih zuhur edecektir’, binaenaleyh

bu durum müellifin Hristiyan tarihinin XIII. asrında yaşadığını göstermektedir.

6 ve 7 sayıları, Şabat arifesinin ve Şabat gününün kutsallığına ima ettiği gerekçesiyle kadim hahamlar nezdinde hürmet görmüştür. Şayet Dr. Ginsburg, az evvel nakledilen iktibası aldığı paragrafın biraz daha ilerisine bakmış olsaydı şunu bulacaktı, “Altıncı bin yılın her altısında [okunamadı] kuvvet kazanır ve nihayet eski derecelerine kavuşur, ardından altıncı bin yılın altı yüzüncü senesinde Yüce Hikmetin kapıları açılır ve böylece aşağı hikmetin (yani Krallık demek olan Malkhut’un) pınarları da açığa çıkar, dünya ise tıpkı altıncı gün günbatımında Şabat’a girmeye hazırlanan bir adam misali yedinci bin yıla girmeye layıkıyla hazırlanmış olur. Burada da durum böyledir ve senin dayanağın Tekvin VII, 11’de bulunabilir, yani, ‘Nuh’un ömrünün altı yüzüncü yılında, vesaire, enginlerin bütün pınarları fışkırdı ve göklerin kapakları açıldı.’”

Biraz daha ileride R. Yoseh, R. Yehudah tarafından serdedilen yukarıdaki tefsiri, “mm yani YHVH kelimesinin iki harfi olan ה (H = 5) ve ו (V = 6) üzerine gayet zekice bir mülahaza” olarak tasdik ederek dinleyicilerine şu malum hakikati hatırlatır, “İsrail’in kurtuluş vaktinin yalnızca Tanrı tarafından bilindiği, tamamen O’na tabi olduğu ve İşaya LX, 22 uyarınca onların iyi veya kötü amellerine bağlı bulunduğu aşikardır, ‘Ben YHVH, vakti geldiğinde bunu hızlandıracağım.’ Şayet layık olurlarsa ‘Onu hızlandıracağım!’ Layık olmazlarsa, ‘Vakti geldiğinde.’”

Bu durum, Zohar metinlerindeki hahamların Mesih’in geliş vaktini tayin etmeye kalkışmadıklarını, İsrail’in kurtuluş vaktiyle irtibatlı olarak ו — 6 harfine dair yapılan mülahazaların ise belirli bir döneme değil, ancak takdir edilmiş altı bin yılın nihayetine matuf olduğunu kati surette göstermektedir. Bu da ortaya koymaktadır ki, “Zohar, bu hahamın (S. b. Y.) yaşadığı ikinci yüzyıla yerleştirmek yerine kendisini unutmakta, vesaire” şeklindeki mülahaza hilafıhakikattir.

Talmud, Sanhedrin Risalesi 97a bizim bu kanaatimizi teyit eder, “Eliyah mektebinin talebeleri öğretir ki, dünya altı bin yıl boyunca payidar kalacaktır, bunun iki bin yılı virane [NOT: Tevrat'tan yoksun anlamında], iki bin yılı Tevrat ile mübarek kılınmış, iki bin yılı ise Mesih çağı olacaktır, lakin günahlarımızın çokluğu sebebiyle bunlardan geçen yıllar heba olup gitmiştir,” Rashi bu hususta şu şerhi düşer, “4000 yılın hitamından 172 yıl evvel Mabet harap edildi ve bu 172 yılın nihayetinde Tevrat’ın 2000 yılı (yani cihanın 4000 yılı) ikmal olundu, vesaire. Mesih’in 2000 yılına gelince, bu devrenin Tevrat’ın 2000 yılının hitama ermesinin hemen akabinde başlaması, Kötülük Krallığı’nın ve onunla birlikte İsrail’in esaretinin son bulması icap ederdi. Ne var ki katmerli günahlarımız, 4000 yılın sonunda Mesih’in zuhur etmemesine sebebiyet vermiş, üçüncü 2000 yıldan maziye karışan seneler akıp gitmiş ve onun gelişi halen engellenmektedir.” Aynı pasaj Talmud, Abodah Zarah Risalesi 9a’da da yer alır, Rashi buna dair der ki, “Dünya, haftanın günlerinin adedince altı bin yıl ayakta kalmaya mukadderdir, lakin yedinci gün Şabat’tır ve 7000’inci yılda dünya istirahate çekilecektir. İlk 2000 yıl, vesaire,” yukarıda zikredildiği gibidir. Zohar, R. Şimon devrinin “Mesih’in zuhuruna yakın” olduğunu beyan eder, Talmud ise Tevrat devrini takip eden 2000 seneyi Mesih çağı olarak vasfeder, binaenaleyh İsrail’in azatlığının Mesih devrinin 2000 yılı dolmadan evvel münasip bir anda vuku bulacağını söylerken Zohar kendisini unutmamaktadır; zira bu devir halen devam etmektedir, Zohar’ın R. Şimon’un yaşadığı dönemi Mesih devrine yakın addetmesinde de bir hata yoktur. Rashi’ye göre 4000 senenin ikmali M.S. 70 senesinde Mabedin yıkılışı + 172 yıl = M.S. 242 senesidir. R. Şimon takriben M.S. 190 senesinde, dolayısıyla M.S. 242 senesine, yani Mesih’in 2000 yıllık devrinin başlangıcına yakın bir tarihte yaşamıştır, bu da cihanın altı, altmış veya altı yüz gün yahut yıllık herhangi bir vaktinde ayakta kaldığı 6000 yılın son üçte biridir ki Zohar bunu “dünya üzerine semavi hikmetin dökülmesi”, Talmud ise “İsrail’in azatlığı” olarak tesmiye eder. Aziz Pavlus ve ilk Hristiyanlar da her gün böylesi bir ikinci gelişi intizar etmekteydiler, nitekim bütün ortodoks Hristiyan ve Yahudi alemi bugün dahi her gün bir zuhuru, sonuncular bir Mesih’i, evvelkiler ise Mesih’in ikinci gelişini beklemektedir.

Zohar’daki bu ifadenin, onun XIII. yüzyılda kaleme alındığını nasıl gösterdiğini fehmetmek kabil değildir.

IX

Bu kısım, işbu telifin metninde daha tafsilatlı surette cevaplandırılacak olan birtakım itirazları ihtiva etmektedir. Ruhgöçü akidesi Yahudiler arasında şüphesiz gayet kadimdir, bilhassa Levirat evliliğini [NOT: Kayınbirader evliliği / Yibbum] müşahede etmekteyiz

Evlilik bahsi, Yeni Ahit'in muhtelif yerlerinde sanki şüphe götürmez bir akideymişçesine, gerek açıkça gerekse istidlal yoluyla zikredilmektedir. Okuyucuyu, Dr. Ginsburg'un mezkûr eserinde yer alan kendi notuna da yönlendiririz. Midraşlar ve Talmud da bu hususta büsbütün sessiz kalmış değildir.

Aziz Hieronymus şöyle der, "Bu dinsiz ve meşum öğreti bir vakitler Mısır'da ve Doğu beldelerinde revaçtaydı, şimdiyse sanki engerek yuvalarındaymışçasına pek çokları arasında gizlice dolaşmakta, o havalinin saflığını kirletmekte ve sanki ırsi bir illetmişçesine pek çok kimseye sirayet etmek üzere az sayıda kimse arasında sinsice ilerlemektedir..." Bu ifade, mezkûr öğretinin erken dönem Hristiyanları arasında ezoterik bir doktrin olduğunu, lakin geleneksel addedilerek yalnızca seçilmiş pek az kimseye tevdi edildiğini bizlere göstermektedir. Origenes buna inanmaktaydı, onun bu fikirle dolu olan telifatına müracaat edilebilir. Bu öğreti, İsa'nın devrinden evvel asırlar boyunca pek çok Şark kavmi arasında mevcuttu ve bugün bilhassa Budist ve [okunamadı] müntesipleri arasında görülmektedir.

X. İtiraz, bu kitaptaki umumi izahat ile cevaplandırılmıştır.

XI ve XII. Bu itirazlar işbu eserde cevaplandırılmıştır ve bundan sonra da cevaplandırılacaktır.

XIII. Zohar'ın, M. d. Leon'un kendi eserlerinde geçen metinlere benzer pasajlar ihtiva etmesi, onun bunları o esnada elinde bulundurduğu orijinal Zohar yazmalarından istinsah ettiğine delalet eder. Leon tarafından Mezmurlar XLVI, 8'den nakledilen kısım doğru iktibas edilmiştir ve Dr. Kennicott'un zikredilen geniş hacimli eserindeki yazmalarda da mevcuttur, mezkûr müellifin zikrettiği çok sayıda yazmada, Rossi'nin İbrani Kitab-ı Mukaddes'e dair Varia Lectiones adlı eserinde ve Livorno'da Elia Benamozegh tarafından neşredilen İbranice Mezmurlar baskısında da bulunmaktadır, bunlarda Elohim lafzı hem Mezmurlar XLVI, 8'de hem de Mezmurlar XLVI, 5'te yer alır.

Livornolu büyük Kabalist Elia Benamozegh'in Tevrat Tefsirleri'nde, Zohar'ın kadimliğini teyit eden ifadeler mevcuttur, bunlardan bazılarını kendi şerhlerimizi de ilave ederek muhtasar bir surette buraya dercediyoruz.

Tekvin XXXVII, 36 şöyledir, Yusuf, İsmaililer tarafından Firavun'un saray memuru Potifar'a satıldı, yani eski Şark memleketlerinin kadim ananesine göre bir saras, yani hadım olan saray erkanından mühim bir memurdu, Süryanicede sa-ri-so denir. Nitekim Talmudcular da me'sa-res fiilini, burmak, hadım etmek, kökünü kazımak manasında, akraba fiil olan ve kökünden sökmek, imha etmek anlamına gelen şa-raiş manasında kullanırlar.

Milattan evvel yaklaşık 50 ile Milattan sonra 10 seneleri arasında yaşamış olan Onkelos, Targum'unda bu hususta "rabba d'Par-oh", yani Firavun'un bir beyi ifadesini kullanarak onun hadım olup olmadığı meselesini gayrimuayyen bırakır. Ne var ki Şark'ta, hadım olmakla irtibatlı bir ehemmiyet, vakar ve mertebe telakkisi mevcuttu ve bekârlığa, şayet saiki manevi ise, faziletli bir hal nazarıyla bakan Zohar, Talmide Hahamim'i, yani Hikmet Talebelerini, Tanrı Kelamı'nı tetkik ile meşgul olanları serisim, yani hadımlar olarak tesmiye eder. Bu vasıflandırmaya Talmud'da asla tesadüf edilmez, lakin Yeni Ahit'te, Matta XIX, 11-12'de sanki batıni bir sır imişçesine zikredildiğini görmekteyiz. Yeni Ahit'teki bu pasaj ancak Zohar zaviyesinden bihakkın fehmedilebilir. Mevzubahis ıstılahı, İsa'nın kelamının altında yatan aynı sırri manada kullanan Zohar pasajının, şayet daha evvel değilse bile onun devrinde mevcut olduğu gayet aşikârdır ve Zohar'ın bunu Matta'dan iktibas ettiği farz olunamaz. Muhtemeldir ki Nasıralı İsa ile Şimon bar Yohai, talimlerinin birçoğunu aynı mektepten, Gizli İlim mektebinden almışlardır, Zohar metinlerinin Yeni Ahit, Philon ve erken dönem Kilise Babaları edebiyatı ile pek çok müşterek noktaya sahip bulunması da bu keyfiyetle izah edilir.

Kilise Babası Origenes bu metne lafzıyla tabi olmuştur. Filhakika bu Peder, eski Kabalistlerin kanaatlerinin pek çoğunu benimsemiştir.

Çıkış II, 6, 10. Viyana 1829 tabı, sayfa 33'te yer alan Bikku-reh Ha-ittim, yani Zamanın İlk Mahsulleri adlı İbranice mecmuada şöyle denmektedir, "Musa'nın kadim Mısır tarihinde Typhon namıyla zikredildiğine dair kanaatin sıhhatini şimdilik tetkik edebilecek durumda değiliz, yine de şunu ifade edelim ki Typhon'un kızıl saçlı olduğu rivayet edilirdi, lakin Musa'nın kızıl olduğu bilgisinin hangi menbadan alındığını bilmemekteyiz." Şayet müellif Zohar'a müracaat etmiş olsaydı, birinci cilt, sayfa 28'de "besar d'Moşeh sumağ", yani Musa'nın teni koyu kızıldı ifadesini bulacaktı ki "Musa'nın çehresi güneşin çehresi gibiydi" kelamı da buna telmihtir. İbrani edebiyatının başka hiçbir yerinde bu veya buna benzer bir ifadeye tesadüf edilmez.

Bu beyan, Mısırlıların Musa'nın hayatını kendi Typhon'larının tarihine dercetmiş oldukları iddiasını teyit eden bir delildir ve aynı zamanda Zohar'ın fikirlerini ne denli kadim bir devirden tevarüs ettiğini gösterir.

Levililer XXIV, 15, "Her kim Tanrısına lanet ederse, günahının cezasını çekecektir." Cümlesi Gizli İlim tesiri altında bulunan Josephus, İskenderiyeli Philon ve Esseniler, bu kanunun aynı zamanda insanların putperestlerin tanrılarına hakaret etmesini de nehyettiği hususunda müttefiktirler. Ne garibtir ki Zohar ve ondan gayrı hiçbir İbrani metni bu kısmı aynı surette tefsir etmemiştir, metin açıkça beyan eder ki "Tanrı'nın bütün milletlere taksim ettiği" yabancı tanrılara her kim lanet ederse, günahını yüklenecektir. Ben Sira XXI, 30'da da "kişi kendi canına kıymış olmasın diye" Şeytan'a lanet edilmemesi yönünde aynı fikir mevcuttur. Nitekim Yahuda mektubu, 8-10. ayetlerde de Mikail'in Şeytan aleyhinde "sövücü bir ithamda bulunmaya cüret etmeyip, Rab seni tedip etsin" dediği nakledilir. İşte bu otoriteler ile Zohar arasındaki müşabehet arz eden tefsirlere bir misaldir.

Buradan varılan neticeye göre, Zohar'a ait fikirler bu otoritelerin devrinde fiilen mevcuttu ve kuvvetle muhtemeldir ki hepsi Sırri Gelenek dairesine dâhildi. Hatta Talmud dahi bundan müteessir olmuştur, zira şöyle okumaktayız, "Şeytan bir gün kendisine her gün lanet okuyan bir adama görünmüş ve ona şöyle demiştir, Bunu niçin yapıyorsun? Düşün ki Tanrı'nın kendisi dahi bana lanet etmedi, yalnızca 'Rab seni tedip etsin ey Şeytan!' buyurdu."

Kur'an'ın birçok kısmının, bilhassa da Pentateukhos [Tevrat'ın ilk beş kitabı] ve onun tefsirlerine dair olanların, Yahudiler tarafından Muhammed'e aktarıldığını biliyoruz, nitekim kendisi de Kur'an'da yabancı ilahlara lanet edilmesini meneder.

Zohar'ın, İsrail Cemaati'nin en gizli ve felsefi, kimi durumlarda ise en dindar ve mutaassıp zümresinin istifadesi adına Yeni Ahit'ten ve Kur'an'dan iktibaslar yaptığını varsaymak akla yatkın mıdır, ki bu cemaat Zohar'da, YHVH'nin pek sevgili kızı, O'nun yegane sevgilisi vasfıyla temayüz eder? Yeni Ahit, Geleneksel Gizli Öğreti'den, yani Yahudiliğin Metafizik veçhesinden beslenmiş, Kur'an ise Yahudi Gizli Geleneği ile Eski ve Yeni Ahit'ten iktibaslar yapmıştır.

Sayılar xii, 1, ‘‘O (Musa), Habeşli bir kadınla evlenmişti.’’ Pek nadir ve kadim bir eser olan Dibre hayyamim le-Moşeh, yani Musa'nın Vekayinamesi ve Irenaeus'un Fragmanlar'ında kendisinden alıntılar yaptığı Josephus'un Eski Eserler adlı metni, Musa'nın Tarihi bahsinde, onun Habeşlilere karşı Mısırlıların bir kumandanı olduğunu, onları mağlup ettiğini ve kralın kızıyla evlendiğini nakleder, oysa bunların hiçbiri Eski Ahit'te yer almaz. Eski Ahit, Musa'nın Amram adındaki babasının İsrail'de bir hakim, bir peygamber ve rüyetler gören bir basir olduğundan da söz etmez, halbuki Josephus Eski Eserler'in ilk babında bundan bahseder. Bu rivayete Talmud'da yahut Midraşlar'da da rastlamayız, lakin Mısır'da yaşamış olan Maymonides'te ve Zohar'da mevcuttur. Zohar bunu asla Maymonides'ten kopyalamış olamaz, Josephus'tan almış olması da şüphelidir, zira onun yazıları asırlar boyunca Yahudiler arasında bilinmemiş, nispeten yakın devirlerde tanındığında ise muteber bir merci olarak kabul görmemiştir. Zohar'daki bu ifadenin, böylesi geleneklerin Mukaddes Gizli Öğreti'ye inisiye olanların muhafazasında bulunduğu devre ait olduğunu kabul etmeliyiz, ki bu öğretinin menşei şüphesiz pek kadimdir. Bunlar, ‘‘Rabbimiz Elohim YHVH'ye ait olan gizli şeyler’’ arasındaydı.

Tesniye vi, 8, ‘‘Ve onları eline bir alamet olarak bağlayacaksın ve gözlerinin arasında alınlıklar gibi olacaklar.’’ Bu şeriat hükmü, kadim İsrailliler tarafından lafzı lafzına tatbik edilmesi gereken bir emir addedilmiş, nitekim muska (filakteri) yahut tefilin takma adeti buradan neşet etmiştir. Samoslu Choirilos (takriben M.Ö. 468-405 civarında yaşamıştır), Atinalıların Kserkses'e karşı kazandığı zaferi ölümsüzleştirdiği ‘‘Persika’’ adlı destanında, Pers ordusundaki Yahudiler hakkında şöyle yazar, ‘‘Ve onların ardından, tavırları ve kisveleriyle diğer bütün kavimlerden ayrılan kalabalık bir halk topluluğu geldi. Dilleri Fenikelilerinkine benziyordu ve Kudüs dağlarında ikamet ediyorlardı.’’ Kendilerini temayüz ettiren bu ‘‘kisve’’, şüphesiz muskalara, ‘‘eldeki alamete’’, ‘‘gözler arasındaki alınlıklara’’ ve ‘‘giysilerin eteklerindeki püsküllere’’ işaret etmektedir. Bunlar, mabetlerinin Romalılar tarafından yıkılmasından evvel İsrailli erkekler tarafından daimi surette taşınırdı. Bilahare Hahamlar, bu harici temayüz nişanelerinin takılmasını yalnızca sabah duası vakti ve ibadetiyle sınırlandırmış ve Şeriat'ın evvelki harfi tatbikatı tez zamanda bütünüyle unutulmuştur. Bununla birlikte Zohar, Choirilos'un beyanını teyit ederek, ‘‘R. Hiyya ve R. Yose'nin, Tevrat'ın emrettiği kisveler içinde ve bunların altında silahlar taşıyan bir adama rastladıklarını’’ zikreder. Bu da eserin kadimliğine bir delildir, zira şayet bu R. Hiyya ve R. Yose pek eski devirlerde yaşamamış olsalardı, Mabedin yıkılışından kısa bir süre sonra unutulup kaybolan ve Talmud'da zikredilmeyen bu hadiseyi pek tabiidir ki zikredemezlerdi.

II. Timoteos iii, 8, ‘‘Yannis ve Yambres Musa'ya nasıl karşı koydularsa, bunlar da, vesaire.’’ Mısır'dan Çıkış vii, 11, 12 ile mukayese ediniz. Talmud, iki Mısırlı büyücüden bahseder, ‘‘Yohane ve Mamre’’, Zohar'da ise bunlar karşımıza ‘‘Yonos ve Yombros’’ olarak çıkar. Champollion-Figeac, Egypte Ancienne adlı eserinde, sayfa 100 ve devamında, Sesostris (yani II. Ramses) devrinde yaşamış Nekepso ve Petosiris adında iki büyücüyü zikreder, yukarıdaki iki Talmudik ismin belki de bu adlardan bir tercüme olması muhtemeldir, ‘‘Pet-Osiri’’, Osiris'e vakfedilmiş manasına gelir, tıpkı ‘‘Potifera yahut Petephre’’nin, Phe'ri'ye vakfedilmiş demek olması gibi. Benzer şekilde Yohaneh, Tanrı'nın sevgilisi manasına gelir (İbranice Yohaneh = İbranice Yohanan yahut Yunanca Joannes) ve Nekepso da Yeremya'da geçen Neho (Firavun Neho) ismiyle aynı kabul edilmiştir.

Zohar'ın isimler hususunda Talmud'dan ayrıldığını görmekteyiz. Musa'ya karşı ayaklanan iki büyücü bittabi yaşamıştır ve Talmud'un onlar hakkında serdettiği malumat da haktır. Zohar onlardan iki defa bahseder, evvela iki büyücü olarak, ardından da Balam'ın oğulları sıfatıyla. İlk iktibasa düşülen bir kenar notu, bunların Midraş Şemot Rabba, bab ix, 73c'deki Yohane ve Mamreh ile aynı kişiler olduğunu telkin eder, nitekim öyledirler de. Bütün bunlardan şu neticeleri çıkarmaktayız,

1. Midraş, Talmud ve Zohar otoriteleri, Pavlus, Plinius ve Eusebios gibi şahsiyetlerin de itimat telakki edip reddetmedikleri malumatı, kadim ve muteber menbalardan derlemişlerdir. Zikredilen son iki şahsın Hahamlar ile hiçbir münasebeti olmamıştır.

2. Midraş ve Talmud'a göre verilen iki ismi, yani Yohane ve Mamreh'i bir tarafa, Zohar'ın zikrettiği diğer iki ismi, Yonos ve Yombros'u ise Pavlus, Plinius ve Eusebios'un okunuşlarıyla birlikte diğer tarafa koyduğumuzda, yapılacak mukayese Zohar nüshasının sıhhatini, Midraş ve Talmud nüshasının hilafına ortaya koyacaktır.

3. Zohar, bu iki isim hususunda Midraş ve Talmud ile mutabık kalmadığına göre, bu isimleri ya mezkur kaynaklarda görmemiş ve bilmemiştir yahut Yahudilikteki böylesi büyük otoritelerden ayrılmayı tercih etmemiştir (evvelemirde, mesele bir ihtilaf olarak ehemmiyet atfedilecek derecede mühim bir mevzuyu ihtiva etmediğinden, saniyen, Zohar Talmud ile hemfikir olmakla onun tartışmasız otoritesinin himayesine mazhar olacağından ötürü). Binaenaleyh Zohar'daki beyan, Talmud ve Midraş'tan daha büyük bir kadimliğe sahiptir.

Zohar, genel hatlarıyla diğer beyanlarla uyuşmaktadır, fakat müelliflerinin bunlardan haberdar olması muhtemel görünmediği gibi, şayet haberdar idilerse dahi, bunları kendilerine kaynak ittihaz edip oradan nakletmiş olmaları beklenemez. Zohar, mezkûr geleneği daha kadim menbalardan, isimlerin henüz tahrifata uğramadığı ve henüz Yo-haneh ve Mamreh şeklindeki Talmudik tensikata maruz kalmadığı bir devirde tevarüs etmiştir. Zohar bu isimlere İbranice yahut Aramice bir kisve büründürmeye gayret etmez, onları asli Mısır kılığı ve suretinde bırakır, zira bunlara Talmud’dan evvelki bir ana kaynaktan vâkıf olmuştur. Benamozegh böyle demektedir. Zahiren ehemmiyetsiz görünen bu teferruat, Zohar’ın kıdemine dair fevkalade kuvvetli bir delildir.

Bu isimler sair kadim Hahamiyat edebiyatında Yo-hanna ve Mamreh, Yanes ve Yambres, hatta Yoannes (yani Yohn = Yahya/Yuhanna) ve Ambrosius olarak da geçmektedir. Bu sonuncusu, Shalsheleth Hag-qabbalah’ta, varak 134’tedir. Talmud öncesi bir devirden kalma, Yonathan ben Uzziel’e atfedilen Targum istisnasız surette Yannes ve Yambres derken, yine Talmud öncesine ait olan Zohar daima Yonos ve Yombros demekte, Midraş Vay-yosa ise, tıpkı Talmud gibi, Yohaneh ve Mamreh şeklini benimsemektedir. Bu sonuncular, tıpkı Yonathan ve Pavlus’un naklettiği vechile, asli Mısır formları olan Yanes ve Yambres yahut Jannes ve Jambres’ten aşikâr bir biçimde İbranileştirilmiştir, Zohar’daki rivayet ise Süryanicenin “a” yerine “o” sesli harfine meylinde aranabilir. Champollion-Figeac’ın zikrettiği Nécepso ve Petosiris isimlerine gelince, bunlar mezkûr iki büyücünün şahsi adlarını ifade etmekten ziyade mevkilerini tayin eder. Plinius’un Jamne ve Jotape’si şüphesiz Latinceleşmiş bir tahrifattır, Vulgata’daki Jamnes ile mukayese ediniz. Bunların Balam’ın iki oğlu olduğuna dair telakki için, Sayılar xxii, 22’deki Yonathan Targumu’na müracaat edilebilir, zira burada geçen “iki uşağı” (ne’arav) ifadesi, “iki oğlu” manasında dercedilmiştir. Bu husus, Ambrosius’ta yer alan, “Jamnes ve Jambres, Büyücü kardeşler idi” ifadesini de izah etmektedir.

Musa’ya muhalefet eden büyücülerin isimleri, sabık adı Pontius Pilatus’un İşleri olan Nikodimos İncili’nde de (bap v, 5) Jannes ve Jambres olarak kaydedilmiştir.

Apuleius, Pius tarafından Sehven Aziz Yahya sanılan, Joannes namında büyük bir büyücüden bahseder. Dibreh hay-yamim l’ Moşeh, yani Musa’nın Vekayinamesi adlı kitapta, varak 56’da, kendilerine Yanne ve Mamre denilmekte ve Balam’ın iki oğlu oldukları rivayet edilmektedir.

Eflatun-Pisagor ekolüne mensup Yunan filozofu Apamealı Numenios, miladımızın ikinci asrında yaşamıştır. Ammonius Saccas’tan evvel gelmiş olup, muhtemelen Antoninler devrinde ömür sürmüştür. İskenderiyeli Klemens, Origenes, Theodoretos ve Eusebios tarafından zikredilir. Numenios, Hayır Üzerine adlı eserinde Musa’nın kıssasını nakleder ve büyücülerin isimlerini Jannes ve Jambres olarak kaydeder, bu husus Ptolemaios Philometor’a ithaf ettiği eserinde Aristobulos tarafından da teyit edilmektedir.

Tekvin v, 24, “Ve Hanoh Allah ile yürüdü, ve gözden kayboldu, zira Allah onu aldı.” Talmud ve Midraşların kadim hahamları, Yered’in oğlu Hanoh’un (Enoch) tavsifinde ihtilaf etmişlerdir, nitekim kimi onu şerirler meyânına dâhil ederken, kimi salihler zümresinden addetmiş, üçüncü bir zümre ise her ikisinin beyninde berzah kılmıştır. Pesikta onu “Cennet’e diri giren bir Aziz” ilan eder, Ben Sira dahi öyle yapar, Onkelos Targumu’nda ise yukarıda iktibas ettiğimiz pasajın, zahiren birbiriyle tezat teşkil eden, fakat her ikisi de Hanoh’un ebedi hayata intikal ettiği kanaatini teyit eden iki rivayeti mevcuttur. Biri şöyle der, “Ve vardı, zira Rab onu öldürmedi”, diğeri ise, “Ve yoktu, zira Rab onu öldürmedi.” Josephus şöyle der, “Ve filhakika İlyas ile Tufan’dan evvel yaşamış olan Hanoh’a gelince, Mukaddes Kitaplarda onların kayboldukları yazılıdır, lakin öyle ki, öldüklerini hiç kimse bilmedi.”

Mevsimlerin hesaplanması ilmini Nuh’a nakletti ve Tekvin v, 1’de geçen, “Âdem’in zürriyetinin kitabı budur” ifadesinde kastedilenin Hanoh’un Kitabı olduğuna işaret edilir. Zohar (Kısım I, 36b) şöyle der, “Hanoh’un bir kitabı vardı ki bu, ‘Âdem’in zürriyetinin kitabı’ ile aynıydı, hikmetin sırrı budur.” Bu eserden Zohar’da sıkça ve etraflıca iktibasta bulunulur. Yahuda Mektubu’nun 14. ve 15. ayetlerinde, bugün elimizde mevcut bulunan Hanoh’un Kitabı’nda yer alan bir atıf mevcuttur. Hanoh, Hristiyan Kilise Babaları tarafından iktibas edilmiş, lakin sekizinci asırdan on altıncı asra kadar gözden ırak kalmıştır. Jellinek muhtelif Hanoh parçaları neşretmiştir. Kitap, Yahuda devrinde ve miladi 300 senesine kadar mevcuttu, takriben sekizinci asırda kayboldu ve takriben on altıncı asırda tekrar zuhur etti. Zohar sık sık Hanoh’tan iktibasta bulunduğuna göre, bu vakıalar, Zohar’ın sekizinci ile on altıncı asırlar arasında kaleme alınmış olmasının kuvvetle muhtemel olmadığını göstermeye matuftur, binaenaleyh bu delilden hareketle, Zohar’ın miladi sekizinci asırdan evvel telif edildiği ihtimali gayet kuvvetlidir.

Çıkış iii, 1, “Allah’ın dağı Horeb,” Zohar der ki, Tevrat’ın Esrarını öğrenmek ve talim etmek gayesiyle yalnız Musa ve İlyas birlikte nüzul ettiler. Benamozegh’in beyanına göre, bu Kabalistik hissiyat tatbik sahasını Markos ix, 4, 5 ve Matta xvii, 3, 4’te bulmuştur.

Çıkış xiv, 30, “Ve İsrail, Mısırlıları deniz kenarında ölmüş gördü.” Zohar der ki, o saatte Mısır’ın koruyucu prensi (sar), mertebesinden tenzil edilerek Gai-hinnom’un prensi (sar şel gai-hinnom) kılındı. İbrani edebiyatında başka hiçbir yerde zikredilmeyen bu husus, altındayken Huruc’un vuku bulduğu on sekizinci hanedanın sukutundan sonra Mısır’ın tefevvukunu peyderpey kaybettiğini ifade eden muasır Mısırbilimcilerce doğrulanmaktadır. Malumdur ki Osiris, Mısır’ın koruyucu prensi idi ve Serapis tesmiyesiyle Gai-hinnom’un, yani ölüler diyarının prensi haline geldi. Zohar’ın kadim Mısır mitolojisinin bu cüzüne şifahi anane yoluyla vakıf olduğu anlaşılmaktadır.

Çıkış xx, 18, “Ve bütün kavim sesleri (yahut sadaları, kolot) gördü.” Zohar ii, 81a’da “sesler”, Sephiroth olarak tefsir edilmektedir.

[...]*roth*, dolayısıyla onları "gördüler" ve "işitmediler". Oradaki Rabbi El-azar’ın sözlerine dikkat ediniz. Philo şöyle der, "Aynı şekilde Tora Sina Dağı’nda tebliğ edildiğinde, sesin 'işitildiği' söylenmez, aksine metne göre toplanan tüm halk tarafından ruhani bir surette 'görülmüştür'."

Yukarıdaki şema, Kabalistlerin Sephiroth olarak adlandırdıkları, Yukarı ve Aşağı âlemler arasındaki aracıların tertibi ve isimleri hususunda okuyucuya bir fikir verecektir. Bunları daha mufassal izah edeceğiz.

ZOHAR’DAN DİĞER İKTİBASLAR. MESELLER. YENİ AHİT PASAJLARININ İZAHI. DİNLERDEKİ TEMEL UNSUR.

HERBERT SPENCER’DAN İKTİBAS. KADİM ÇİN TAOİZMİ. KADİM DÖNEMDE İDEA’NIN MANASI. GÖRÜNMEYEN VE GÖRÜNEN HUSUSUNDA YENİ AHİT VE PUTPEREST YAZARLAR. İDEAL VE GERÇEK, VB.

Siphrah D’Tznioothah’a bir mukaddime mahiyetinde şu mesel yer alır, "Gizemler Kitabı nedir? Rabbi Şimon ben Yohay onun muazzam bir sarayda mahfuz ve bütün kâinatı dolduran Beş Babdan müteşekkil olduğunu söyledi. Rabbi Yehuda cevap verdi, Şayet bunlar temel fikirleri ihtiva ediyorsa, her şeyin en mükemmeli olmalıdırlar! Rabbi Şimon mukabele etti, İnisiyeler için öyledirler, lâkin o kitaptan bihaber olan kimse, bu bakımdan daima dağların yabanında ikamet etmiş ve medeni hayatın teamüllerine yabancı kalmış bir dağlıya benzer. O buğday eker, fakat onu yalnızca tabii haliyle tüketmeye alışıktır. Günün birinde bu yabani bir şehre vardı ve orada iken önüne o vakte değin bilmediği bir taam olan nefis ekmek konuldu. Sordu, Bununla ne yapılır? Kendisine bunun yemek için ekmek olduğu söylendi. Onu aldı ve lezzetle tattı. Ardından sual eyledi, Hangi maddeden yapılmıştır? Buğdaydan yapıldığı cevabı verildi. Bilahare bir kimse ona yağla yoğrulmuş nefis bir çörek sundu. Ondan tattı ve tekrar sordu, Peki ya bu, neden yapılmıştır? Ona buğdaydan dendi.

Nihayet önüne yağ ve bal ile yoğrulmuş olan krallara layık bir hamur tatlısı konuldu. Evvelce sorduğu aynı suali yineledi ve aynı cevabı aldı. Bunun üzerine dedi ki, Benim evimde bunların hepsi mevcuttur, ben onlardan her gün kökleri halinde istifade ederim ve yapıldıkları buğdayı bizzat ekerim. Bu hamlığı sebebiyle buğdaydan elde edilen hazlara yabancı kaldı ve o (türemiş) zevkler onun için zayi oldu. Bilginin umumi kaidelerinde durup kalanların hali de böyledir, zira mezkûr kaidelerin daha derin tetkikinden ve tatbikinden elde edilebilecek lezzetlerden habersizdirler."

Kabala, İbrani Mukaddes Metinlerinin kelimeleri altında örtülü, gizli bir mana bulunduğunu kabul eder ve Zohar da bu fikri teyit eder, "Tora’da, yani Şeriat’ta yalnızca basit kıssalar ve alelade kelimeler gören kişinin vay haline, der. Zira hakikatte yalnızca bunları ihtiva etseydi, bizler bugün dahi takdire çok daha şayan bir Tora tanzim edebilirdik. Şayet orada yalnız basit kelimeler bulsaydık, yeryüzünün kanun koyucularına, azametine en sık tesadüf ettiğimiz o kimselere müracaat etmemiz kâfi gelirdi.

Onları taklit etmek ve onların kelamları ile misallerine göre bir Tora vücuda getirmek yeterli olurdu. Lâkin durum böyle değildir, Tora’nın her bir kelimesi ali bir mana ve yüce bir sır barındırır. Tora’nın kıssaları, Tora’nın kisveleridir. Bu elbiseyi Tora’nın kendisi zannedenin vay haline! Davud işte bu manada şöyle buyurmuştur, 'Ya Rab! Gözlerimi aç ki, Tora’nın acaibini müşahede edebileyim' (Mezmurlar cxix, 18). Davud, Tora’nın kisvesi altında gizlenmiş olan şeyden bahsetmek istemiştir. Güzel bir libasa bürünmüş bir insanı gördüklerinde nazarlarını daha ileriye erdirmeyen ve elbiseyi ceset zanneden bazı ahmak kimseler vardır, halbuki orada ruhtan ibaret çok daha kıymetli bir mevcudiyet vardır. Tora’nın da bir cesedi vardır. Emirlerden bazıları vardır ki, onlara Tora’nın bedeni denilebilir. Araya karışan alelade kıssalar ise o bedenin örtündüğü kisvelerdir. Avam yalnız elbiselere yahut Tora’nın lafzi kıssalarına dikkat eder, başka bir şey bilmezler, kisvenin altında gizli olanı görmezler. Daha mürekkep yalamış kimseler kisveye değil, onun ihata ettiği bedene nazar ederler. Nihayetinde Âlimler, Âli Sultan’ın hadimleri, Sina’nın doruklarında mukim olanlar yalnız ruh ile meşgul olurlar, ki bu ruh sair her şeyin esasıdır, Tora’nın ta kendisidir, ve istikbalde onlar Tora’da nefes alan o Ruhun Ruhunu (yani Tanrısallığı [thearkhia]) müşahede etmeye hazırlanacaklardır." Şöyle de denmektedir, "Şayet Tora Esav’ın, Hagar’ın ve Laban’ın sözleri gibi, Balam’ın eşeğinin ve bizzat Balam’ın telaffuz ettiği kelamlar gibi yalnızca alelade kelimelerden ve kıssalardan teşekkül etseydi, neden ona Hakikat Tora’sı, Mükemmel Tora, Tanrı’nın Sadık Şahidi denilsin ki? Neden Âlimler onu altından ve incilerden daha kıymetli saysınlar? Hayır, öyle değil, (Tora’nın) her kelimesinde daha ali bir mana gizlidir, her biri idrakimize ihtiva eder göründüğü hadiselerden bambaşka şeyler fısıldar. Ve işte o üstün ve en mukaddes Tora, Hakiki Tora’dır." Origenes de hemen hemen aynı lisanı kullanarak şöyle der, "Şayet metnin zahirine (Yahudilere veya umumiyetle kalabalıklara makbul görünen şekline göre) bağlı kalırsak, Şeriat’ta yazılanları harfiyen kabul edelim, ve şayet böyle yaparsak, Tanrı’nın bize bu kabil kanunlar bahşettiğini ikrar etmekten haya ederim, zira insanın vazettiği kanunlar daha zarif ve daha makul görünecektir. Misal olarak Romalıların, Atinalıların yahut Lakedaimonluların kanunlarını kıyas ediniz."

Kendisi aynı zamanda şöyle demektedir, "Bir parça anlayış sahibi hangi insan (Yaratılış'ın) birinci, ikinci ve üçüncü gününün, akşamın ve sabahın; güneş, ay ve yıldızlar olmaksızın var olabildiğini varsayabilir?

Ve ilk günün adeta bir gökyüzünden dahi yoksun olduğunu kim düşünebilir? Tanrı'nın alelade bir rençper gibi davrandığını, Doğu'ya doğru, Aden'de bir cennet bahçesi kurduğunu ve içine bedensel dişlerle meyvesini tadanın hayat bulacağı, görünür ve dokunulur bir Hayat Ağacı yerleştirdiğini varsayacak kadar ahmak bir zihne nerede rastlanabilir? Yahut ağaçtan koparılanı çiğneyerek kişinin iyiye ve kötüye ortak olduğunu kim kabul edebilir? Tanrı'nın akşam vakti cennette yürüdüğü, Adem'in ise bir ağacın altına gizlendiği söylendiğinde, vuku bulan hadisenin harfi harfine değil, zahiren cereyan etmesi hasebiyle, bu anlatıların mecazi surette birtakım gizemlere işaret ettiğinden herhangi bir kimsenin şüphe duyacağını zannetmem. Aynı şekilde Kabil'in Tanrı'nın huzurundan çıkıp gitmesi de, basiret sahibi kimseler nezdinde muhakkak ki okuyucuyu Tanrı'nın huzurunun ne olduğunu ve O'ndan ayrılıp gitmenin ne manaya geldiğini araştırmaya sevk edecektir", vesaire, vesaire.

Zohar'daki latif bir temsil de aynı fikirleri sergilemektedir, "Sarayın mahreminde gizlenen güzel bir kadının, dostu ve sevgilisi önünden geçerken gizli bir pencereyi bir anlığına aralaması ve yalnızca onun tarafından görülmesi, ardından yeniden geri çekilip uzun bir müddet gözden kaybolması gibi, öğreti de kendini yalnızca seçkinlere (yani ona canı ve bedeniyle bağlananlara) gösterir, fakat onlara dahi her zaman aynı veçheyle görünmez. Başlangıçta, koyu bir örtüye bürünmüş halde, önünden geçene yalnızca eliyle işaret eder, anlayışında bu zarif işareti fark edip etmemesi tamamen (o kişinin kendisine) bağlıdır. Daha sonra ona biraz daha yaklaşır ve kulağına birkaç kelime fısıldar, lakin çehresi bakışlarının güçlükle nüfuz edebileceği kalın bir örtünün ardında gizlidir.

Daha da sonra onunla sohbet eder, bu defa çehresi daha ince bir tülle örtülmüştür. Kişi onun sohbetine alıştıktan sonra nihayet ona yüz yüze görünür ve kalbinin en derindeki sırlarını ona emanet eder. Tora'nın Gizemleri'ne bu derece vakıf olan kimse, bütün o derin sırların zaten kelimenin yalın manasına dayandığını ve onunla ahenk içinde olduğunu, bu (harfi) manadan tek bir 'yod' harfinin dahi eksiltilemeyeceğini yahut ona eklenemeyeceğini kolaylıkla idrak eder."

İskenderiyeli Origenes yazılarında üç mananın varlığını kabul eder, bunlar tarihsel, teşrii yahut ahlaki ve mistik manadır. İlkini *somatikos*a, yani bedene, ikincisini *psikhikos*a, yani ruha, üçüncüsünü ise *pneumatikos*a, yani tine benzetir. Bunlar insanın kurucu unsurlarına dair Platoncu kavrayışa tekabül eder, *soma* (beden), *psikhe* (ruh), *pneuma* (hava veya tin). Origenes bunlardan adeta Kabala'nın lafzıyla bahseder. Takriben 1270 doğumlu, Miladi 1340 vefatlı muhterem Fransisken Nicolas de Lyra, Reform'un habercisi ve Kitab-ı Mukaddes'in mütebahhir bir şarihi olarak dört Yahudi tefsir tarzını benimser, PaRDeS = Sod (gizli, mistik), D’raş (alegorik), Remez (ruhani yahut ahlaki) ve Paşut (lafzi). İlk mukaddimesinde şöyle der, "Harf vuku bulan şeyleri öğretir, alegori inanman gerekenleri, ahlak yapman gerekenleri, anagojik olan (mistik tefsir) ise yöneldiğin nihai gayeyi." PaRDeS kelimesi, yani Cennet yahut Akıl, Yahudi tefsircilerin zihninde de aynı sahayı ihata etmekteydi.

Matta 5, 22, "Her kim kardeşine ahmak derse, cehennem ateşine müstahak olacaktır."

Zohar şöyle der, "Rabbi Hiskiya buyurdu, Kim din kardeşine fasık derse, onu Ge-hinnom'a, yani cehennem ateşine indirirler ve onu *le'il-oy*a kadar, lafzen 'kaburgalarına kadar' indirirler, yani çıplak tenini kırbaçlayarak veya bir iskelete dönene dek onu yokluğa ve açlığa mahkûm ederek cezalandırırlar." Aziz Matta'dan yukarıda iktibas edilen ayet, Talmudik manaları ihtiva eder. Talmud şöyle der,

"Kardeşine fasık diyen kimse, *yored immo le'hayyav*", yani onun hayatına kasteder yahut onun canına tak edecek şekilde, hatta maişetini temin etme imkanlarına halel getirerek onu cezalandırabilir veya cezalandıracaktır. Bu kelimeler üzerine

Rashi şerhinde şöyle der, "Hahamların, yani Bilgelerin, İsrail'in intikam almasına ve misillemede bulunmasına müsaade etmiş görünmesi bana anlaşılması güç gelmektedir." *Le'il-oy* kelimesinin sonundaki *oy* eki, yani onun kaburgalarına, İbranice *le'hay-yav* kelimesindeki *av* ekine, yani onun hayatına tekabül eder, her ikisi de çoğul isimle birlikte 'onun' manasına gelir, her iki kelimenin başındaki *l* ise '-e/-a' yönelme manası taşır, dolayısıyla Zohar'ın lafzında geriye *il-a* kalır ki bu da İbranice *tselah*, yani kaburga kelimesiyle aynıdır. Bunun, Talmud'daki cümleyi ve *le'hayyav* kelimesini anlamayıp onun *le'hee*, yani yanak yahut çene kemiğinden türediğini zanneden Moses de Leon'un bir hatası olduğu iddia edilmiştir.

Bununla birlikte, Zohar tenkitçisi, *le'il-oy* kelimesinin, yani onun kaburgalarına ifadesinin, *lo-ah*, yani çene veya yanak kelimesinden türemediğini anlaşılan kendisi de bilmemektedir.

II. Petrus ii, 4, "Çünkü Tanrı günah işleyen melekleri esirgemedi, bilakis onları cehenneme atıp yargılanmak üzere karanlık zincirlerine teslim etti." Genel kabul, bu ifadenin Tekvin vi, 4'e tatbik edildiği ve bahsi geçen meleklerin B'nai ha-Elohim, yani Elohim'in Oğulları olarak adlandırılanlar olduğu yönündedir, fakat Tekvin'de bu günahkârların herhangi bir cezaya çarptırıldığına dair bir kayıt bulunmamaktadır ve Petrus'un Mektubu'nda bilhassa üzerinde durulan husus cezalandırılmadır. Onlara Hanok Kitabı'nda da atıfta bulunulmaktadır. Koşut metin Yahuda vi'dır.

"Kendi saygınlıklarını (riyasetlerini, hâkimiyetlerini) muhafaza etmeyip kendi meskenlerini terk eden melekleri, büyük günün yargısına dek karanlık altında ebedi bağlarla sakladı." Efesliler i, 21 gibi pasajlardan da görüleceği üzere semavi âlem, Havariler tarafından sakinlerinin saygınlığına göre düzenlenmiş bir hiyerarşi dâhilinde tasavvur edilmiş ve zikredilmiştir.

Zohar şöyle beyan eder, "R. Yitshak söze başlayıp dedi, 'İnsan nedir ki onu anasın' (Mezmurlar viii, 4). Bu söz, Kutsal Olan'ın İradesi'ne insanı yaratmak geldiği vakit söylenmiştir. Kendi huzuruna yüce meleklerden müteşekkil pek çok orduyu çağırıp onlara buyurdu, 'İnsanı yaratmak dilerim.' Bunun üzerine onlar cevap verdi, 'İnsan izzeti içinde bir gece dahi baki kalmaz' (Mezmurlar xlix, 12). Bunun üzerine Kutsal Olan parmağını uzatıp onları yaktı. Ardından huzuruna başka orduları çağırdı ve onlara buyurdu, 'İnsanı yaratmak dilerim.' Ve O'nun huzurunda dediler, 'İnsan nedir ki

O'nu anasın?' 'Nedir bu insanoğlunun hayrı?' Ve onlara buyurdu, 'Bu insan bizim suretimizde olacak, öyle ki onun hikmeti sizin hikmetinizden üstün kılınacak.' Elohim insanı yaratıp da insan günah işlediğinde ve bir mücrim olarak ortaya çıktığında, Uzza ile Azael gelip Kutsal Olan'a şöyle dediler, 'Sana karşı bir şikâyet sebebimiz (harfiyen bir ağız açma, bir itham) vardır. İşte yarattığın insanoğlu, Senin huzurunda günah işledi.' Ve onlara buyurdu, 'Şayet siz onların arasında olsaydınız, onlardan daha beterini yapardınız.' O vakit Kutsal Olan ne yaptı? Onları sahip oldukları mukaddes makamdan, ta semadan aşağı fırlattı. * * *

YHVH onları mukaddes makamlarından, ta semadan aşağı fırlattıktan sonra, dünyanın kadınlarının peşine düşüp yoldan çıktılar ve dünyanın da yoldan çıkmasına sebebiyet verdiler. İşte bu, üzerinde tefekkür etmemize değer bir meseledir. Muhakkak ki 'O, meleklerini rüzgârlar (ruhlar) kılar' (Mezmurlar civ, 4) diye yazılmıştır, peki bunlar melek değil miydi? Yeryüzünde nasıl var olabilirlerdi? Gel ve gör! Yukarıdaki bütün bu melekler, üzerlerine parıldayan ve onları muhafaza eden Yukarıdaki Işık haricinde ne var olabilirler ne de mevcudiyetlerini sürdürebilirler, ve şayet bu Yukarıdaki Işık onlardan kesilirse varlıklarını sürdüremezler. Kutsal Olan'ın aşağı fırlattığı ve kendilerinden Yukarıdaki Işığın kesildiği kimseler için bu ne kadar daha ziyadedir? Zira onların izzeti tebeddül etmişti, aşağı inip bu dünyanın havası üzerlerinde hâkimiyet kurduğunda, bir başka (daha alt) dereceye tehavvül ettiler. İşte bunun izahı şudur. Çölde İsrail'e inen kudret helvası, aslen Kadim Olan'dan, cümle Gizlilerin Gizlisi'nden inen yukarıdaki çiyden neşet etmekteydi.

Ve o indiğinde, Işığı (yaratılmış) kâinatın tamamında parıldar ve elmalar tarlası ile yüce melekler onunla beslenir.

Lakin buraya, aşağıya indiğinde ve bu dünyanın havası onun üzerinde hüküm sürdüğünde katılaştı ve ihtişamı tebeddül etti, yalnızca kişniş tohumu gibi oldu, bundan fazlası değil. Meleklerin ahvali bundan ne kadar daha ziyadedir.

Aşağı indiklerinde hava üzerlerinde kudret sahibi oldu, bulundukları önceki dereceden başka bir hâle dönüştüler. O vakit Kutsal Olan ne yaptı? Dünyayı aldattıklarını gördü, böylece onları karanlık dağında demir zincirlerle bağladı. Nerede ikamet ederler?

Dağların derinliklerine Uzza'yı yerleştirdi ve yüzüne karanlık fırlattı, zira Kutsal Olan onları bağladığı vakit Uzza dikbaşlılık etmiş ve En Yüce Olan'a isyan etmişti. Bu sebeple Kutsal Olan onu boynuna kadar gayyaya fırlattı ve yüzüne karanlık saçtı. Dikbaşlılık etmeyen Azael'i ise Kutsal Olan arkadaşının yanına yerleştirdi, lakin karanlığın ona aydınlık olmasına izin verdi." Zohar yine der ki, "Onlar, Işığın ve Karanlığın ruhları, büyük denize dalarlar ve Uzza ile Azael'in zincirine vardıklarında onları uyandırırlar, onlar da karanlık dağlarına fırlar ve Kutsal Olan'ın kendilerini yargılamak üzere huzura çağıracağını zannederler."

Luka viii, 31'de şeytanların şöyle dediğini görürüz, "Kendilerine gayyaya (dipsiz derinliğe) gitmelerini emretmesin diye O'na yalvardılar."

Kadim dinlerin ekseriyetinin ve günümüze dek modern dinlerin birçoğunun temel unsuru, yukarıda kaim, aşağıdaki görünür kâinatın hakiki ve asıl paradigması veya ideal modeli olan kusursuz, gayrimaddi bir evren fikridir, aşağıdaki görünür âlem ise yukarıdaki kusursuz, gayrimaddi idealin bir tecellisi, simülakrı yahut gölgesidir. Bu aşkınlık ve ilahi nizam fikri, Kadim Mısırlılar tarafından, Semavi Âlemi temsil eden Nut veya Neith, Vasat olan Şu veya Ma, ve Yeryüzünü temsil eden Seb gibi tanrısallık (thearkhia) timsallerinde tezahür ettiği üzere bihakkın anlaşılmıştı. Hindistan'da aynı mefhum, Vedalar'ın Upanişadlar denilen ezoterik kitaplarında eksiksizce serdedilmiştir. Yegâne Hakiki olan, Yüce İdeal Brahm'dır. Kendisini evvelemirde mazi, hal ve istikbali, yani zamanı temsil eden Brahma, Vişnu ve Şiva'da, bunlar vasıtasıyla da görünür âlemde izhar eder, bu sonuncusu ise Maya, yani İllüzyondur. Asya ve Mısır'ın arkaik kavimlerinin ekseriyetine ait mabetler, Templum olarak tesmiye edilen semavi Mabedin, yıldızlı kubbenin cismani kopyaları olmak gayesiyle inşa edilmişti, aynı anlayış İbranilerin mabetlerinde de müşahede edilir. Philo ve Josephus, İsrailoğullarının Mabetlerini görünür kâinatın bir timsali olarak tavsif ederler ve bu da gayrimaddi bir evrene istinat etmekteydi. Arkaik pagan hür masonların hususi ilahı ise Jüpiter Megalistor, yani Kâinatın Jüpiter'i idi.

Sifra Ditzniuta ve İdrot, B’nai ha-Elohim olarak anılan melekler üzerine pek çok şey ihtiva eder.

‘‘Ve gökte Tanrı’nın tapınağı açıldı, tapınağında O’nun ahit sandığı görüldü.’’

İdeal lakin gerçek ve hakiki olan Yukarı ile, zahiren gerçek fakat hakikatte değişken ve gayrihakiki olan Aşağı fikri, Aziz Yuhanna’nın Vahiy kitabının tamamına sirayet etmiştir, Aziz Pavlus’ta ve İbranilere Mektup’ta da mevcuttur.

Zohar dahi şöyle der, ‘‘Yeryüzünde bulunan veya var olan her ne varsa, Yüceler Yücesi’nde de ruhani bir mukabiline sahiptir ve bu âlemde Yüceler’deki bir şeye merbut olmayan, ona bağımlı bulunmayan en ufak bir nesne dahi yoktur. Aşağı mertebe etkilendiğinde, Yüksek âlemde onun üzerine tayin edilmiş olan da aynı derecede etkilenir, zira hepsi tam bir mükemmeliyetle birbirine raptedilmiştir.’’ Bunu Yeni Ahit’te bulunan öğretiyle mukayese edebiliriz. Kadim bir Yahudi şârihi de şöyle demiştir, ‘‘Biliniz ki, bizden gizlenenler ile bizlere zahir kılınan şeyler arasında bir tefrik yapmak mecburiyetindeyiz.’’ Talmud’un vecizesi ise şöyledir, ‘‘Görünmeyeni bilmek dilersen, görünür olana basiretle bak.’’

‘‘Aşağı Âlem’de dercedilmiş olan her ne varsa, Yukarı’da da ilk örnek olarak mevcuttur. Aşağı ve Yukarı mütekabilen birbirine tesir eder.’’

‘‘Yeryüzünde bulunan her ne varsa, yukarıda da kâmil bir ilk örnek halinde mevcuttur ve bu dünyada yukarıdaki bir başkasına tâbi olmayan ehemmiyetsiz hiçbir şey yoktur, öyle ki aşağısı hareket ettiğinde, onun yukarısındaki mukabili de ona doğru meyleder. Binaenaleyh, aşağıda zikredilen muhtelif mahluk nevilerinin adedi ne ise, yukarıdaki köklerde de aynı adet bulunmaktadır.’’

Bu kanaat, Rabbi Yitshak Luria’nın da görüşüdür, ‘‘Dünyadaki mahlukatın her birinin fevkinde bir üst mertebesi vardır. Zatî sevinci bunlara feyz bahşetmek olan bu üst mertebe, onlar tazimde bulunmadıkça feyz akıtamaz.’’

Kabala’ya nazaran sudûr eden, deruni varlığı cihetiyle, hakikatte sudûr ettirenden ayrılıp hâsıl olmaz, meydana gelen şey yalnızca bir tezahürden ibarettir [NOT: Hindu felsefesindeki Maya veya İllüzyon fikrine benzer şekilde] ve hakiki tabiat içteki aşkın olanda baki kalır.

‘‘Ayn Sof’un ve onun Atzilut âleminin Büyük Nuru’ndan, Atzilut’u kendi zatından sudûr ettirdikten sonra hiçbir şey eksilmemiştir, O’nun genişleyen ve kendilerini izhar eden kudretleri, O’na ve O’nun varlığına raptolunmuş, O’nunla meczolmuştur.’’

Kabalistlerin garip bir fikri de, Nobeleth Hokhmah adlı eserde sudûr hakkında serdedilen şu husustur,

‘‘Kabalistler derler ki, âlemlerin vücut bulması bir sevinç vasıtasıyla vaki olmuştur, zira Ayn Sof kendi Zatında mesrur olmuş, Zatından Zatına şimşekler çakmış, nurlar saçmıştır, Zatının cüzlerinden yine Zatına yönelen ve sevinç tesmiye olunan bu müdrik hareketlerden, ruhani ve tanrısallık (thearkhia) arz eden parıltılardan, O’nun menbaları âleme tohum olmak üzere dışarıya doğru yayılmıştır.’’ Bu hareketlere Ulvi Zivug adı verilir.

Ruh, neşet edeceği menbaı Yüce Akıl’da bulur, iddiaya göre zuhur edecek mevcudatın suretleri burada birbirinden tefrik edilebilir hale gelmiştir ve bu Yüce Akıl, Külli Ruh olarak tesmiye olunabilir. Oradan itibaren, şayet eril bir ruh ise, İnayet yahut Genişleme ilkesinden (Sağ taraf) geçer, şayet dişil ise, Adalet yahut Temerküz ilkesinden (Sol taraf) feyz alır, nihayetinde, ruhun tevellüdü bakımından tıpkı cismin tevellüdündeki insan nevini andıran Kral ile Kraliçe’nin izdivacı vasıtasıyla içinde yaşadığımız bu âleme doğar. Böylece ruhun bu aşağı mertebeye nüzul ettiği ileri sürülür ve vazifesini ikmal edip faziletleriyle bezendiğinde, sema için hazır hale gelerek Tanrı’nın sinesine iade edildiği iddia olunur, kendi ameliyle ve hissettiği vecdin teşvik ettiği İlahi Aşk’ın inayetiyle nefsini sudûrun en ali mertebesine, hakiki vücuda yükselterek ideal suret ile ahenk ve irtibat tesis eder. Temeli bizce meçhul olsa da Kabala’nın müdafaasını üstlendiği fikir budur. Zohar şöyle der, ‘‘Bu suretle hayat hem Yüceler’den hem de Aşağı’dan aynı anda nebean eder, kaynak kendini tazeler ve daima lebalep olan bahr, sularını her mekâna tevzi eyler.’’

Kâmil olan gayrimeruî ile onun inikası yahut nakıs meruî fikrini Herbert Spencer, beşeriyetin iptidai fikirleri meyanında zikreder. Bu mefhumlara Çin’in kadim edebiyatında da tesadüf etmekteyiz. Dr. De Groot şöyle ifade eder,

‘‘Laozi’ye atfedilen Tao Te Ching, yani Tabiatın Kemali Kitabı, şu esasları ihtiva eder, Gök ve Yer’in henüz mevcut olmadığı, mutlak bir sükûnetin hüküm sürdüğü gayrimahdut bir Mekân’ın bulunduğu bir zaman vardı. Bilcümle meruî eşya ve vücut sahibi olan her ne varsa, kendi kendine kaim olan ve kendi zatından nefsini inkişaf ettiren, semavatı deveran ettirip külli hayatı muhafaza eden muktedir bir ilke vasıtasıyla mezkûr Mekân’da vücuda gelmiştir, felsefenin bildirdiğine nazaran ismini bilemediğimiz ve bu sebeple yalnızca Tao lafzıyla tesmiye olunan bir ilkedir bu, biz onu tabiatın külli ruhu, tabiatın külli enerjisi yahut alelâde tabiat olarak tarif edebiliriz. Tao, kendisiyle adeta bir olduğu Gök ve Yer’de tecelli etmiştir. Şayet insan saffete ve sükûna vasıl olursa, o

Kıyas ediniz, ‘‘Kuddûs, Mübarek Olan, şimdiki âlem vücuda getirilmeden evvel nice âlemler yaratmış ve onları tezyid etmiştir, O’nun bu son eseri ikmale yaklaştığında, bu âlemin cümle eşyası, kâinatın cümle mahlukatı, hangi asırda yaşayacak olurlarsa olsunlar, daha bu dünyaya dâhil olmadan evvel, hakiki suretleriyle Zat-ı Bari’nin huzurunda hazır bulunmaktaydılar. Vaiz’in şu kelamı bu vechile fehmedilmelidir, ‘Önceden ne idiyse, yine o olacaktır ve

ne yapılmışsa o yapılacaktır.”

yalnızca, ilki safiyetin, ikincisi ise edilginliğin yahut sükûnun ideali olan Gök ve Yer ile bir olmakla kalmayacak, bilakis bütün varlığı dahi yüce ilke Tao içinde massedilebilecektir. Safiyet ile sükûn veya barış, ana kucağına, tüm saadetlerin menbaı ve temeli olan o ilkeye rücu etmeyi tazammun eder. Safiyete erdemin tatbiki vasıtasıyla, huzura ise dünyanın kaygılarından ve insan ruhunun tedirginliğinden azade olarak erişmemiz icap eder.

Bu ilkeler, tatbik ediliş tarzlarına tâbi olarak, belki ahlaki bir Epikürcülüğe yahut ahlaki bir riyazete, aynı zamanda da ölümsüzlüğü elde etmenin mümkün olduğuna dair bir itikada sevk edebilecektir.

Taoizmin bütün sistemi, üzerine inşa edildiği bu üstün kısımdır. Ünlü Fransız Sinolog Pauthier, Laozi’nin yazıları hakkında şöyle demiştir, “İnsan hikmeti asla bundan daha kutsal ve derin bir lisan kullanamaz.”

Asiatic Journal dergisinde şu ifadelere yer verilir, “Çinlilerce insan bir mikrokosmos olarak telakki edilir, evren ise geniş mikyasta insandır, bu mevzu hakkında müspet olarak beyan edilmiş bulabildiğimiz her şey bundan ibarettir. İnsan aklı, evrenin aklıdır. Kutsal kişi yahut mümtaz bilge, adeta o yüce zirve ve ruhtur. O, bütün varlıkların evvelidir. Ruhu, Kusursuz Akıl’ın şaheseri olan ve mutlak bir benzersizlik arz eden göklerle birdir.”

Dr. Medhurst, Laozi’nin talebelerinden birinden şu nakli yapar, “Gökten ve Yerden daha üstün olan ve Yer ile Göğün kendisinden neşet ettiği şey nedir? Hatta, Mekândan üstün olan ve Mekânda hareket eden nedir?

Büyük Tao, Mekânın aslıdır, Mekân ise Gök ile Yerin aslıdır, Gök ve Yer de insanları ve eşyayı vücuda getirmiştir. Muhterem Prens (Akıl), Muazzam İptidai Olan’dan evvel zuhur etmiş, Kudretli Harikanın bidayetinde durarak Derin Müphemlik ummanında yüzmüştür. Kendiliğinden var olan ve zâtıyla kaim olan O’dur, boşluğun başlangıcından evvel hasıl olmuş, illetsiz varoluşlardan önce başlamış, başlangıcını ve sonunu hiçbir senenin sınırlandıramayacağı bütün Gök ve Yere sirayet etmiştir.”

Laozi (yaklaşık M.Ö. 604 doğumlu), Dr. Williams tarafından Akıl ve Erdem Kanunları şeklinde tercüme edilen Tao Te Ching adlı eserinin kırk ikinci babında şöyle der, “Tao biri hasıl etti, bir ikiyi hasıl etti, iki üçü hasıl etti ve üç bütün eşyayı hasıl etti.” Bu kadim Çinli filozofun yazılarının incelenmesi ve Kabala ile mukayese edilmesi, pek çok benzerlik noktasını gözler önüne serecektir.

Çinliler, diğer birçok kavim gibi, yaratılmış her bir varlığın yahut şeyin bir eşi olduğuna inanırlar.

Bu ilk devir mütefekkirlerinin, bilhassa da Platon’un “ideaları”, günümüzde idea kelimesinden ekseriyetle anladığımız manada zihni “fikirler” veya mefhumlar değildi, bunlar daha ziyade eşyanın kendine has cevherleri yahut mutlak hakikatleriydi, Pisagorcuların Hakiki-formlar ile kastettikleri de buydu ki maddi formlar bunların yalnızca birer vehmi olup değişken, gelip geçici suretlerinden başka bir şey değildir. Aristoteles ve Platon’un benimsediği görüş buydu. Platon bunları varlıklar, bütün ferdiyetlerin yalnızca birer fenomeni olduğu numenler olarak telakki etmeye gayret etmiştir. Philon dahi şöyle der, “Tanrı, görünür bir âlem vücuda getirmeyi murat ettiğinde, evvela makul olanı şekillendirdi, ta ki önünde cisimsiz ve gayet ilahi bir nümune bulunmak suretiyle onu yapabilsin.”

Yine de Platon’un, bunların iyilik, adalet, güzellik gibi alelade fikirlerimize benzediğini teyit eden bazı düşünceleri mevcuttur.

Görünür olanın görünmeyeni ilan ettiği fikri pek kadimdir ve Mezmurlar’da bunun pek beliğ bir şekilde tasvir edildiğini görmekteyiz, “Gökler Tanrı’nın izzetini beyan eder, kubbe de O’nun elinin işini gösterir.”

Ksenophon şöyle der, “Yüce Tanrı kendini görünmez kılar ve O’na hayranlık duymamız ancak eserleri vasıtasıyla kabil olur.”

Platon bize, ezeli Tanrı’yı, evrenin Âli Hâkimi ve yaratıcısını yalnızca zihnin müşahade ettiğini, lâkin hasıl olanı basiretimizle müşahede ettiğimizi söyler. Cicero da aynı minvalde, “Her ne kadar İlahı görmeseniz de, eserlerini temaşa etmek suretiyle bir Tanrı’yı ikrar etmeye sevk edilirsiniz,” der.

Ve Aziz Pavlus, Mesih’ten bahisle şöyle buyurur, “Zira O’nun görünmeyen şeyleri, yani ezeli kudreti ve tanrısallığı (thearkhia), dünyanın yaratılışından beri yapılan şeylerle anlaşılıp açıkça görülmektedir.” “Çünkü biz O’nda yaşarız, hareket ederiz ve varlığımızı sürdürürüz, nitekim kendi şairlerinizden bazıları da ‘Zira biz de O’nun zürriyetiyiz’ demiştir.”

Birinci ve ikinci Âdem’in tipi ve karşıt-tipi, Rabbanî metinlerde mevcuttur. Tekvin’in birinci ve ikinci babları okunurken, İsrailoğullarının uleması tarafından Âli Âdem, yani Dünyanın Nuru olan, ruhi yahut maddi bütün eşyayı yaratmış ve onlar üzerinde tasarruf sahibi kılınmış bulunan ve o ikisi tek bir beden olacak dendiği yerde mistik bir surette işaret edilen Adam Kadmon veya ilk Paradigmatik İdeal İnsan ile, sadece görünür hilkatin efendisi olan, yalnızca “hayat nefesine” malik bulunup “yaşayan ruha” malik olmayan dûn (dünyevi) Âdem arasında bir tefrik gözetilmiştir.

Zohar şöyle der, “İnsan, yani Ruhi İnsan, hilkatin hem ehemmiyeti hem de en yüksek mertebesidir, bu sebeptendir ki altıncı günde halk edilmiştir. İnsan yaratılır yaratılmaz, Âli ve Sefil âlemler de dahil olmak üzere her şey kemale erdi, zira her şey İnsanın içinde mündemiçtir. O, bütün suretleri Kendi Zâtında birleştirir.” Bu ifade, ezeli Semavi Tasavvur İnsanı olan Adam İlla-ah yahut Adam Kadmon’a yapılmış bir atıftır,

topraktan mamul dünyevi Âdem’e değil. İlki Sürgü yahut Gök ile Yeri, Görünmeyen ile Görünür Olanı birleştiren vasıta olarak tesmiye edilir. O’dur:

"Görünmez Tanrı’nın (Elohim) sureti, her yaratılmışın ilk doğanı odur, zira göklerde ve yerde olan, görünen ve görünmeyen bütün şeyler, ister tahtlar, ister egemenlikler, ister riyasetler, ister kudretler (yani Sefirot) olsun, onun aracılığıyla yaratılmıştır, her şey onun vasıtasıyla ve onun için vücuda getirilmiştir. O her şeyden öncedir ve her şey mevcudiyetini onda bulur. O, bedenin, yani Kilise’nin başıdır, her şeyde üstünlüğe sahip olmak üzere başlangıç, ölüler arasından ilk doğandır. Zira bütün doluluğun (pleroma) onda ikamet etmesi Peder’in rızasına uygun düşmüştür." "Beş serçe iki meteliğe satılmaz mı, yine de onlardan biri bile Tanrı katında unutulmaz. Oysa sizin başınızın telleri bile sayılmıştır. Bu yüzden korkmayın, siz pek çok serçeden daha değerlisiniz."

"Ezelî, ölümsüz, görünmez, tek Âlim Tanrı’ya (Elohim) ebediyen ve daima hürmet ve celal olsun. Âmin."

Muhammedîler, Tanrı’nın ilk yarattığı şeyin kalem olduğunu söylerler. "Hakikatte bütün Yaratılış bir suretten ibarettir ve Tanrı Âlem’i var ettiğinde, yalnızca ezelden beri Kendi İlahî idrakinde mevcut olan o nüshayı yazıya geçirmiştir. Küçük Âlemler (Mikrokosmos) yahut İnsanlar, Tıpkı Çocukların ve Kitapların kendilerinin birer sureti olması misali, Büyük Âlem’in (Makrokosmos) suretlerinden ibarettir."

HERMAS’IN ÇOBANI VE DİĞER METİNLERDE MESİH’İN TABİATI. ON İKİ HAVARİ’NİN ÖĞRETİSİ’NDE KOZMİK SIR. KARŞITLIKLAR VE ÂHENK. İSA HAKKINDA ÜÇ KAVRAYIŞ.

Hermas’ın Çobanı adlı eserde (yaklaşık M.S. 138), Mesih’in içinde ikamet etmeye gelen Kutsal Ruh, yani Yahudi Şekinah’ı, bir başka deyişle Mesih’in İlahî Tabiatı, aynı anda hem her şeyin fevkindeki Kutsal Ruh, hem Kâinat’ın Yaratılışı’ndan önceki hakiki Tanrı Oğlu, hem de Kâinat’ın müessifidir.

Hermas’ta o, İsrâil’in Büyük Meleği ve Ahd’in Huzur Meleği Metatron olan Başmelek Mikâil ile bir tutulur.

Her şeyin fevkindedir ve diğer tüm meleklerden sonsuz derecede üstündür. Yeni Ahit yazarları Mesih’i Yaratılış’ın ilk doğanı olarak tesmiye ederler. İskenderiyeli Clement (Pedag. Kitap i, b. 7) ve Celsus’a Karşı adlı eserinde Origenes’in (Kitap v, 53, keza viii, 27) yaptığı gibi, Justin Martyr de Tanrı Oğlu’nun bir melek olduğunu ifade eder.

Lactantius (İlahî Müesseseler, Kitap ii, b. viii), Kelâm’ı Şeytan’ın ilk doğan kardeşi ve mahlukatın ilki kılar. Hermas’a göre ise Tanrı Oğlu Tora’dır.

On İki Havari’nin Öğretisi’nin xi. bölümünde şu dikkat çekici ifade yer alır, "Ve her makbul hakiki peygamber, (yaptığını) Kilise’nin Kozmik sırrına atıfla yapar." "Kilise’nin Kozmik sırrı" ne anlama gelmektedir? İskenderiyeli Clement, Mesih hakkında aynı ifadeyi kullanarak, "Kozmik olmadığı halde, insanlara Kozmik olarak geldi," der (Strom. vi, 15). Bir arketipsel Kilise ve onun "Kozmik" tezahürü mevcuttur (İbr. ix, 1), nitekim Kabalistler, her "Ulvi Sır"ra karşılık bizim "Süfli" dünyamızda, yani Kozmos’ta bir sır bulunduğunu beyan ederler.

İbranilerce İsrâil Kilisesi mistik Gelin olarak adlandırılırdı, fakat ilk Hristiyanlar arasında Mesih’in Kilisesi hakiki İsrâil kabul edildiğinden, kadim peygamberlerin, bizim "Süfli" dünyamızda "Ulvi" âlemdeki Mesih ve Hristiyan Kilisesi semavî sırrının muadili olan "Kozmik Sır"ra atıfla amel edip konuştukları söylenebilir. Kozmik makam yahut mabet, Semavî veya Ulvi olanın bir numunesi olduğu gibi, bir "Kozmik Sır" da madde dünyasında remzedilmiş ruhanî bir fikirdir. Zohar der ki, *ra-za de’ alma illa-ah*, yani Ulvi Âlemin bir Sırrı (Çıkış, fol. 90a, sonu). Nitekim birkaç satır ilerisinde, "Bu *a-no-khee*, yani Ben üzerine, Yukarı’nın ve Aşağı’nın sırları, *razin illain u-tetha-in* taalluk eder," denmektedir.

Sahte Clement şöyle yazar, "Tanrı insanı erkek ve dişi olarak yarattı. Erkek Mesih’tir, dişi ise Kilise." Kabalistler Kutsal Ruh’u Anne, İsrâil Kilisesi’ni ise Kız Evlat olarak adlandırmışlardır. Süleyman, bu sırrı ihsas ettirmek gayesiyle Mabedinin duvarlarına eril ve dişil ilkelerin suretlerini nakşetmiştir, kerubim suretlerinin de böyle olduğu rivayet edilir. Ne var ki bu, Tora’nın lafzına mutavaat edilerek yapılmış değildi. Bunlar Ulvi olanı, ruhanîyi, şekil vereni yahut yapıcıyı, müspet veya erili ve ilki tarafından şekillendirilen veya vücuda getirilen Süfli olanı, münfaili, menfi yahut dişiyi remzetmekteydi. Âhenkle kayıtlanan karşıtlıklar, müspet ve menfi, insanın idrak edebildiği kadarıyla bütün kâinata hükmeder. Kâinatta her şey hareket halindedir, karşıtlık içindedir, buna rağmen bir terkip halinde tutulur. Bu durum fizik dünyası kadar zihnî dünya için de geçerlidir ve sükûnet yahut âhenkle idare edilen bu karşıtlıklardan yeni mahsuller neşet eder. Kadimler bunu bilmiş ve burçlar kuşağına yerleştirmişlerdir. Eril yahut müspet olan Akrep, bâkire ve menfi olan Başak ile karşıtlık içindedir, lakin aralarında terazi yahut mizan, yani âhenk olan Terazi durur.

Bu fikir, kadim Kabalistik metin *Sefer Yetsirah* boyunca serdedilmiştir.

Bu durum, kendi yeryüzümüzde, cinsiyet farkı ve varoluşun bizzat kendisinin muhafaza edilmesini sağlayan birleşme temayülü vasıtasıyla bilhassa göze çarpar.

Kabbâlâcılar arasında, yaratılışın ve varoluşun sürekliliğine yönelik bu zaruret Denge olarak adlandırılır ve Zoharî metinlerin en eskisi olan Siphrah D’Tznioothah, bilhassa bu konuyu ele alır, fakat bunun izahı Idroth’ta devam eder. D’Tznioothah şöyle başlar, ‘‘(Şifahi gelenekle) öğrendik ki, Gizem Kitabı, Denge’nin muvazenesini tasvir eden kitaptır. Denge var olmadan önce, Yüz Yüze bakamazdı ve ilk krallar öldü (karşılaştırınız Tekvin XXXVI, 31 ve devamı), rızıkları bulunamadı ve Baş, yani cümle Muradın Muradı olan, paha biçilmez libasları hazırlayana, yetkin kılana ve bahşedene dek yeryüzü ıssız kaldı. Bu Denge, Hiç-Şey olan Mekân’da asılı durur. Henüz var olmamış bulunanlar dahi onda dengeye kavuşturuldu. Denge, At-tee’qah, yani Kadim Olan sayesinde mevcuttur. Hiçbir yerde tutulmaz ve görünmezdir. Olmamış, olan ve olacak olan şeyler onda yükseldi ve onda yükselmektedir. Gizlilerin Gizlisi’nde, billurî bir çiğ ile dolu bir kafatasının temsili, havadan bir zar şekillendirilir ve hazırlanır. Saf yünden müteşekkil şeffaf ve gizli iplikçikler Denge’de asılı durmaktadır. Ve bunlar, asla uyumayan ve daima gözetleyen açık gözün bir bakışıyla, aşağıdaki mertebedekilerin duaları vasıtasıyla Muradların İyi Muradını tecelli ettirirler. Yukarıdaki İnayetin nûru (yahut gözü) ile aşağıdaki İnayet,’’ vesaire.

Yeni Ahit’te İsa’ya dair üç telakki mevcut görünmektedir,

I. Kutsal Ruh’un tam bir feyzine mazhar kılınmış bir peygamber olarak. Buna Sinoptiklerde ve Resullerin İşleri’nde rastlarız. Yine de, Tanrı’nın Oğlu isminin metafizik manada verildiği pasajları tefrik etmeliyiz, bunlar Markos XIII, 32, Luka X, 22 ile birlikte Matta XI, 27 ve Matta XXVIII, 19’dur. Mucizevi gebe kalış rivayetleri de Meryem’in oğlunu insanlığın dışına yerleştirme meylindedir.

II. Bütün Şeylerin Yaratılışının vasıtası olan Büyük bir melek olarak, Kurtarıcı sıfatıyla büründüğü konumda anlık olarak alçaltılmış, ardından bu fedakârlığının mükâfatı olarak Tanrı’nın Tahtı’na yükseltilmiştir.

III. İsa’yı Tanrısal Tabiat’a bilfiil iştirak eden bir varlık kılan, hepsinin en metafizik ve en mistik olanı Yuhanna teolojisi, İsa yeryüzümüze ihtişamından hiçbir şey kaybetmeksizin iner, lâkin kederle doludur ve bu ihtişam, ölümünden önce ne idiyse o hâliyle, kendi yüceltilişi uğruna olan vefatının ardından kendisinde yeniden bulunur. Aziz Yuhanna, Oğul’un ezeliyetine hiçbir imada bulunmaz, yalnızca âlemle olan yakınlığı vasıtasıyla onun önceden-varoluşuna işaret eder ve Oğul’un Baba’dan aşağı mertebede ve O’na tabi olduğunu sıklıkla teyit eder. İlk Hristiyanlar kendi dönemlerinde, İsa’nın Mesih sıfatıyla ikinci bir gelişle pek yakında geri döneceğine ve seçilmişler için 1000 yıllık bir hâkimiyet umuduna inanıyorlardı. Bu durum, ilk Hristiyanlığın muvaffakiyetine ve o zamanki inananların şevkine azımsanmayacak bir katkı sağlamıştır. Bu inanca Yeni Ahit’te pek çok yerde rastlanır. İsa’nın Mesih sıfatıyla ve Malkuth’un, yani kendi Krallığı’nın izzetiyle gelen Kurtarıcı olarak derhal gerçekleşecek ikinci geliş fikri, orada bütünüyle serdedilmiştir. Miladi takriben 68 veya 69’un başlarında kaleme alınmış olan Vahiy kitabının tamamında da aynı fikir hâkimdir. Onda 1000 yıla ve Deccal’in hezimete uğratılmasına dair atıflar mevcuttur.

TEKVİN’DEKİ YARATILIŞ RİVAYETİNİN SIRRI. EX NIHILO NIHIL FIT. MADDENİN YOK EDİLEMEZLİĞİ DOKTRİNİ. BAZI KABBÂLÂCI YARATILIŞ RİVAYETLERİ. SEMÂVÎ ÂDEM, KELÂM İLE YARATILIŞ. ZOHAR, YERYÜZÜNÜN DAİREVÎ HAREKETİNİ KOPERNİK’TEN ASIRLARCA ÖNCE SERDETMEKTEDİR.

ESKİLERİN YERYÜZÜNÜN DAİREVÎ HAREKETİNE DAİR FİKİRLERİ.

Yeryüzünün üzerinde, göklerde, evrende yaratılmış görünen ya da görünmeyen her şeyin hakiki ve mükemmel bir tasavvurunun mevcut olduğuna dair kadim Asya fikrine temas etmiştik. Bu mükemmel ideal, hakiki ve gerçek paradigmanın, kusurlu gölgesi olan, değişken, insan tarafından gerçek kabul edilen, lâkin hakikatte doğru ve gerçek olmayan evrenle hem bir zıtlık hem de bir ahenk içinde olduğu fikrine. Görünmeyen evren, görünene nispetle bir Makrokosm idi, ikincisi ise ilkiyle mukayese edildiğinde bir Mikrokosm idi, ikincisi aynı zamanda azalan mertebedeki kendi aşağı kopyalarına nispetle bir Makrokosm idi ve yine de kopyası olduğu daha yüksek varlıklarla mukayese edildiğinde bir Mikrokosm idi, bu durum konuma bağlı olarak yükselen yahut alçalan mertebede böyleydi. Bu görüş, her ikisi de Samî ve Şarkiyat metinleri olan hem Yeni hem de Eski Ahit’te sergilenmektedir. Kabbâlâ bu fikri bütünüyle muhafaza eder. Aynı zamanda,

Tekvin’deki ilk Yaratılış rivayetinin, münhasıran bu ideal âleme ve ideal bir insana taalluk ettiğini iddia eder. Uluhiyetin İradesi tahtındaki on ‘‘söz’’ yahut arzu, evrenin bu mükemmel ideal paradigmasını vücuda getirmiştir.

Tekvin’deki ilk anlatıda ne bir Aden Bahçesi ne bir Havva mevcuttur, İdeal İnsan ise Elohim’in benzerliğinde fakat bir androjen olarak yaratılmıştır. On "kelam" taksim edilmiştir, yedisi aşağı yaratılışa, üçü ise yukarıdakine, dişil-erkil olana bahşedilmiştir. Anlatı en aşağıdan başlar ve en yükseğe doğru çıkar, bu Kabalacıların değişmez usulüdür. Bu İnsanın canlılığı bütünüyle nebati esaslara dayalı olarak idame ettirilecektir, hayvanların ölümü tasavvur dahi edilmemiştir. Bu ilk anlatının geniş kapsamlı bir tahliline girişmek için şu an yerimiz müsait değildir, elimizde bu hususta kaleme alınmış pek çok yeni görüş ve gayet merak uyandırıcı analitik bir tetkik mevcuttur.

Şimdi Tekvin’deki bu anlatıya dair geliştirdiğimiz kimi mülahazaları, modern müspet fizik ilmiyle irtibatlandırarak okuyucunun dikkatine arz ediyoruz. Yaratılışın ilk anlatısı okunduğunda görülecektir ki, evvelemirde ikiliği, yani semayı ve arzı, faal ve münfail olanı, müspet ve menfiyi yaratan Elohim’dir.

Müspetin veya faal olanın, menfi veya şekil alabilir olan üzerindeki tesiri, Tanrısallığın (thearkhia) muradı veçhiyle Işığı vücuda getirmiştir, lakin bu ne bir ateştir ne de gün ışığıdır; bütün eşyaya sirayet eden, sürtünme vasıtasıyla görünür kılan beyaz, gizli ateştir, bunun neticesi ise siyah ateş yahut görünür ışıktır. Bu beyaz ateşi cezbe enerjisi, elektrik ve saire şeklinde adlandırabiliriz. Bunun şümullü ismini bilmemekteyiz. Bütün atomların çekimi, ihyası ve bağı olarak mevcudiyetini sürdürür. Tekvin’in bu babının anahtarı dört sayısıdır. Bu sayı, Tetragrammaton’un yahut Telaffuz Edilemeyen İsim’in harflerinin sayısıdır. Günlerin sayıları bu surette tanzim edilip Tekvin’in birinci ve ikinci bablarındaki Yaratılış anlatısı okunduğunda şu netice hâsıl olur,

I. 1. Işığın, yani gizli cazibe ilkesinin yaratılması. Kuvvet yahut hayati enerji, bütün atomların rabıtası.

II. 4. Semanın kubbesinde güneşin, ayın, seyyarelerin ve yıldızların yaratılması.

III. 2. Kubbenin suların ortasında, göğün billur denizinde taksim edilmesi. Kubbenin altındaki billur deniz, kubbenin üstündeki sulardan, yani billur denizden ayrılmıştır.

IV. 5. Sular halen yeryüzünü örtmektedir. Aşağıdakilerin billur denizleri ve onun balıkları, içinde yüzen kuşları vardır, balıklar dahi alt sularda meskûn olmak üzere yaratılmıştır.

V. 3. Kuru kara zuhur eder ve nebatat filizlenir.

VI. 6. Hayvanlar ve nihayetinde Elohim’in benzerliğinde, suretinde ve timsalinde yaratılmış olan, kendi nevinin bir sureti vasıtasıyla çoğalacak olan androjenik İnsan zuhur eder. Yedinci günde merkezdeki sükûn noktası tezahür eder, ‘‘Elohim işini itmama erdirdi.’’ Akabinde YHVH Elohim tarafından maddeten yaratılacak olan ‘‘nesillerin’’ bahsi gelir. Yeryüzü bir sis yahut nebüloz bir maddeyle örtülüydü.

Yaratılışın ikinci anlatısında, dünyevi insan ‘‘yerin tozundan şekillendirilmiş, burnuna Nefeş, yani hayat nefesi üflenmiş ve yaşayan bir can olmuştur.’’ Müteakiben Aden Bahçesi, yani Neşamah yahut akıl neşvedilir ve insan oraya konur, ne var ki insanın hayır veya şerre dair henüz bir bilgisi yoktur, Ruah yahut ahlaki ruh henüz insanda mevcut değildir ve hayır ile şerri ayırt etme kudreti Âdem’de henüz teşekkül etmemiştir. Dünyevi Âdem, tıpkı selefi olan kâmil paradigma yahut Semavi İnsan gibi henüz bir androjendir ve bu haldeyken bütün mahlukat insanın huzuruna getirilip tesmiye edilir, fakat ‘‘Âdem için kendine denk bir yardımcı bulunamaz.’’ Bunun üzerine YHVH Elohim, Âdem’in kaburgasından kadını yaratır. Mamafih kadın, bilkuvve olarak en başından beri Âdem’in dahilinde mevcuttu. Şimdi ‘‘YHVH Elohim’in yarattığı kır hayvanlarının cümlesinden daha hilekâr’’ olan yılan zuhur eder ve bir muhavere vuku bulur, dikkat edilecektir ki ne kadın ne de yılan Telaffuz Edilemeyen İsim olan YHVH’yi telaffuz eder. Hayır ve şerri bilme ağacının meyvesinden yedikten, vicdanı ve ahlakı benliklerinin bir cüzü kıldıktan sonra, YHVH Elohim’in o hafif, fısıltılı sesi onları itham etmek üzere akıllarında belirir. Yer darlığından ötürü bu mevzuyu sürdüremiyoruz, lakin yaratılışın felsefi bir silsileyi takip ettiği fark edilecektir.

Kabala, yalnızca ex nihilo nihil fit, yani ‘‘Hiçten hiçbir şey hâsıl olmaz’’, başka bir deyişle hiçbir şey yokluktan meydana gelemez darbımeselini reddetmekle kalmaz, aynı zamanda bir vakitler var olmuş herhangi bir şeyin mutlak surette fenaya ermesine, yok olmasına da inanmaz. ‘‘Güneşin altında yeni bir şey yoktur.’’ Zohar şöyle der, ‘‘Kainatta hiçbir Şey zayi olmaz, ağzımızdan çıkan buğu dahi kaybolmaz, her şey gibi onun da bir mekânı ve bir gayesi vardır ve Kuddüs olan, O mübarek Zat, onu Kendi fiillerine iştirak ettirir, hiçbir şey boşluğa düşmez, insanın kelamları ve sesi dahi zayi olmaz, bilakis her şeyin bir makamı ve bir menzili vardır.’’ Bu mefhum Kabala’nın en esrarlı akidelerinden biridir ve Zohar bu kelamı, meclistekilerin birkaçı tarafından derhal sözü kesilen meçhul bir ihtiyarın dudaklarından aktarır, meclistekiler feryat ederek şöyle der, ‘‘Ey ihtiyar, ne yaptın sen, Sükût etmiş olsaydın daha hayırlı olmaz mıydı, Zira şu an engin bir denizde, ne bir yelkene ne de bir direğe malik olmaksızın sürüklenmektesin. Yükselmek istesen muvaffak olamazsın, aşağı indiğinde ise nihayetsiz bir uçurumla karşılaşacaksın.

...hiçbir dip [okunamadı]. Dostları bunun üzerine kendisine, ifadelerinde son derece ihtiyatlı davranan ve geri dönme imkânını emniyete almadıkça bu denize açılmayan, yani düşüncelerini bir mesel veya alegori perdesi altına gizleyen Üstatları R. Şimon ben Yohay’ın misalini hatırlatırlar. Ne var ki bundan kısa bir süre sonra aynı ilke açıkça ortaya konur, "Ruh olsun beden olsun, bu dünyayı oluşturan her şey, en nihayetinde çıktığı İlk İlke’ye ve köke geri dönecektir." "Kutsal Olan, O mübarektir, yaratılışın bütün derecelerinin (Sefirot?) başlangıcı ve sonudur, tüm bu dereceler (Sefirot?) O’nun mührüyle damgalanmıştır ve biz O’nu ancak birlik üzerinden adlandırabiliriz, büründüğü sayısız surete rağmen O, yegâne Varlık’tır."

Kabala müntesibi Abram ben Dior şöyle der, "Onlar (Kabala ehli), Bütün Şeylerin Hiç-Şey’den çıkarıldığını tasdik ettiklerinde, sözün tam manasıyla bir hiçlikten bahsetmek istemezler, zira varlık hiçbir vakit Yokluk’tan meydana gelemez, bilakis onlar Yokluk ile ne illetinden ne de zatından ötürü kavranabilen şeyi kastederler, tek kelimeyle o, ‘İlletlerin İlleti’dir, tüm evrenden önce geldiği için Ezeli Yokluk diye adlandırdığımız bizzat O’dur, bizler (Adam Kadmon yahut Semavi İnsan veya Âdem ile) sadece maddi nesneleri değil, Evren’in kendisiyle tesis edildiği Hikmet’i de (yani Kelam’ı) anlarız. Şimdi Hikmet’in mahiyeti nedir ve Yokluk’ta veya Yüce Keter’de (Taç) ne şekilde bulunmaktadır diye sorulacak olursa, kimse bu suale cevap veremez, zira Yokluk’ta hiçbir tefrik, hiçbir varoluş kipi yoktur. Aynı şekilde onlar, Hikmet’in Hayatiyet (yahut Hayat) ile nasıl birleştiğini de idrak edemeyecektir."

Zıtlıkların ve ahengin İlkesi olan Tanrı’nın emri müstesna olmak üzere, maddenin mutlak surette yok edilemezliği fikrine rağmen, tabiatın dağılmaya, ölüme ve değişime olan temayülü; canlılığa, hayata ve yeni suretler inşa etmeye olan meyli kadar Kabala boyunca barizdir. Bu durum melekler ile iblisler veya kabuklar hakkındaki tasavvurlarda kendini gösterir.

Bu metafizik ve dini felsefenin ilkelerini en yalın biçimlerinden biriyle incelersek, Kabalistlerin tabiatın her bir nesnesinde iki ayrı unsur tanıdığını görürüz, bunlardan biri maneviyatta, mesela hayati enerjide veya Suret’te kendini açığa vuran dahili, bozulmaz ve hayat verici ilkedir, diğeri ise hareketsiz, hayattan veya canlılıktan mahrum addedilen, daima dağılmaya ve asli atomlarına dönmeye meyleden tamamen harici, şekil alabilir ve maddi unsurdur. Yaratılmış olan her şeyde bu ikisinin az veya çok derecede mevcut olduğu kabul edilir. İlki Bereket’in ve hayatın bir remzi, ikincisi ise Lanet’in ve ölümün bir remzidir. İlki, melekler kafilesi ve iyi ruhların Kabalistik hiyerarşisidir, ikincisi ise iblislerin veya Klipot’un, yani kabukların ve şerir ruhların hiyerarşisidir. Tanrısallık (thearkhia) hem iyiyi hem de kötüyü yaratmıştır ve birinin varlığı diğerinin mevcudiyeti için mutlak surette elzemdir. Kabala, her bir beşere yeryüzündeki hayatı boyunca iyi ve kötü olmak üzere iki ruhun refakat ettiğine ve manevi bakımdan tesir ettiğine inanır. Bunlar zıtlıklardır, lâkin ferdin Cüz-i İradesi, onun İlahi Muhakeme Gücü’nü tatbik ettiği ve birini yahut diğerini efendisi olarak kabul ettiği bir ahenktir. Bu fikir Talmud’da ve bilhassa Zohar’da, ayrıca Sefer Yetsira yahut Yaratılış Kitabı olarak bilinen meşhur Kabalistik eserde yer alır. Bu sonuncusu şöyle der, "Yirmi iki harf, üç ana harf, yedi çift ve on iki basit harf. Üç ana harf, Alef-Mem-Şin (yani Alef, hava, Mem, su, Şin, ateş) bunların esası, saflığın kabı (yani kefesi, tartı kefesi) ve suçun kabıdır (kefesi) ve her ikisinin arasında salınan ise Şeriat’ın dilidir." Yani Terazi’nin gösterge ibresidir.

Zohar ayrıca şöyle buyurur, "Elohim evreni yaratana dek O tekti ve sonra evreni yaratmak O’nun İradesi’nden sudur etti." "Kutsal Olan, O’nun İsmi tebcil edilsin, evreni yaratmayı murat ettiğinde, o (evren) O’nun huzurunda Fikir olarak mevcuttu." "Kadimlerin Kadimi, o Hükümran Sureti, Taçların Tacı’nı hazırlamadan evvel ne bir başlangıç ne de bir nihayet olabilirdi. Sonra O, evvela Kendi önüne bir perde (örtü veya nakış) serdi ve bunun üzerine Taçları (yani Âlemleri) nakşetti."

"Bilinmeyenin Bilinmeyeni Kendini izhar etmeyi dilediğinde, bir nokta meydana getirmekle işe başladı, o nurani nokta Kendi sinesinden çıkmadığı müddetçe Sonsuz, hâlâ bütünüyle meçhuldü ve hiçbir ışık yaymıyordu."

Bu sudûr eden nokta, Kether ya da Taç’tır; Ego’yu yahut Ben’i, soyut düşünceyi, yalın düşünceyi, varlığın ya da mevcudiyetin fıtrî bilincini taçlandıran ilk Sefira’dır. “O, bütün İlkelerin İlkesi, Gizemli Hikmet, En Yüce Olan’da ne varsa hepsinin Tacı, Taçların Tacı’dır.” Bu nokta, sonlu olandan ayrılmış Sonsuz’u temsil eder ve Kutsal Metin’deki adı “Ben’im”, yani Ehyeh anlamına gelir, zira O, Kendi İçinde varlıktır; tahlilin nüfuz edemeyeceği, kendisine hiçbir nitelemenin yakıştırılamayacağı ve hiçbir nitelemeyi kat’iyen kabul etmeyen bir zaviyeden idrak edilen varlıktır. Kether’in fevkinde Ayin, yani Hiç-Şey yer alır. “Böyle adlandırılmıştır, zira bu İlke’de ne olduğunu bilmiyoruz ve bilmek de kabil değildir; çünkü O, asla bizim cehaletimizin seviyesine inmez ve bizzat Hikmet’in dahi fevkindedir.” Bu görüş, ilk Kilise Babalarının birçoğu tarafından da benimsenmiştir. Sahte-Dionysios Areopagites’in metinlerinde, bilhassa da onun

Mistik Teoloji ve İlahi İsimler adlı eserlerinde tafsilatıyla serdedilmiştir. Bu müellif, Roma Kilisesi’nde muteber bir merci kabul edilir ve beyanlarının birçoğunda Kabala’nın pek çok doktriniyle bütünüyle hemfikirdir. Tanrısallık (thearkhia) mevzusundaki bu tavsifte, büyük metafizikçiler arasından filozof Hegel de onlarla mutabıktır. Zohar, Ego’ya telmihte bulunarak ayrıca şöyle der, “Bu, Elohim’in her şeyden evvel yarattığı Işık idi.”

Tanrısallık, birbirini takip eden dört zaviyeden mütalaa edilebilir, 1. Sonsuz, yani Ain Soph olarak; nötr olan, insanın idrakinin fevkinde bulunan ve insan düşüncesine göre Hiç-Şey mesabesinde olan Ebedî. 2. Ehyeh; Ben yahut Ben’im, yani soyut düşünce. 3. YHVH; O, yani geçmişte olan, hâlihazırda bulunan ve gelecekte olacak olan, binaenaleyh Zaman içinde bulunan. 4. Elohim; Tabiat’taki Tanrısallık, dolayısıyla Kabalistik mefhumlar bağlamında Şekinah, Matronita, Metatron, Adonay, Malkut ve benzeri ile irtibatlı olarak kullanılan.

“Elohim Kendisini (Kâinat’ta) izhar etmeden evvel, her şey henüz O’nun içinde gizliyken, O, bütün Bilinmeyenlerin en az bilineniydi.

O vaziyette, Yüce Tanrısallık’ın istifham (yani Kim?) bildiren addan gayrı bir İsmi yoktur. (Yaratılış’a) idrak edilemez bir nokta vücuda getirerek başladı, bu O’nun kendi Düşüncesi idi; ardından Kendi düşüncesiyle esrarlı ve mukaddes bir Suret inşa etmeye yöneldi; nihayetinde bu (İdeal) Suret’i, zengin ve parıltılı (gözle görülür) bir kisveyle bürüdü; bu da, adı bihakkın Elohim İsmi’ne dâhil olan bütün kâinattır.” Kether’deki İlahi İsim Ehyeh’tir, yani Ben’im. Yüce Bilinmeyen’in insan zihnine zuhurunun en azametli ve en yüce tavsifi, Tanrısallık; [okunamadı]

ben-olmayandan, Hiç-Şey’den neşet eden ego; zira insan aklının Yüce Tanrı’yı Kendi zatında bilmesi imkânsızdır. Yüce Tanrısallık’ın bütün tezahürlerinin fevkinde insan, bilinmeyene dair meramını ancak “Kim?” sualiyle ifade edebilir. Bu suale ise hiçbir vakit sarih ve formüle edilmiş bir cevap gelmez.

Bu bahis gayet çetin olduğundan ve İbn Gabirol’un felsefesinde de muhtasar şekilde ifade edildiğinden, bunu okuyucuya izah etmeye gayret edeceğiz. Zohar’ın Brody nüshasının mukaddimesinin başlangıcında, Elohim kelimesinin teşekkülüne dair bu Kabalistik nazariyenin bir izahı yer alır; bu kelime, Kitab-ı Mukaddes’in İngilizce tercümesinde Tanrı (God) olarak çevrilmiştir, oysa İbrani Kutsal Metinleri’nde, yani Eski Ahit’imizde bu kelime, İbranice mukabili olan Adonay’dan (yani Rab) İngilizceye tercüme edilen YHVH’den daha ikincil bir mevkiye sahiptir. Bu mukaddimede şöyle denmektedir, R. El’azar, İşaya kırkıncı bab, yirmi altıncı ayetten iktibas yapar, “Gözlerinizi yukarı kaldırın ve bakın, bunları kim yarattı.” Eğer “gözlerinizi yukarı kaldırırsanız”, diye devam eder R. El’azar, “bütün bunları yaratanın Kim olduğunu göreceksiniz”; bunun bir istifham olan ve böylece gizli ve meçhul bir şeye telmihte bulunan Kim? zamirimiz olduğunu, dolayısıyla yukarı âlemdeki bütün şeylerin aslî Yaratıcısı’nı Kim? olarak sembolize ve temsil ettiğini göreceksiniz. Lakin aşağı âlemdeki şeylere gelince, ki bunlardan daha üstün ve daha yüce bir marifet devşirilemez, onlara “Ne, yani Mah, bilirsin ki!” serzenişi tatbik edilmelidir. “Ne bilirsin, ey insanoğlu? Ne görebilirsin? Neyi tahkik etmeye muktedir oldun? Her şey, evvelce olduğu gibi yine senden gizlenmiştir!”

Ve bu sırra atfen şöyle denmiştir, “Sana ne ile şahadet edeyim, seni neye benzeteyim?” Bunun manası şudur ki, (ilk) Mabet harap edildiğinde bir nida (yahut Bat Kol) şöyle haykırdı, “Ne, yani Mah, sana şahittir?” O (Ne), ilk günlerden (gök ve yer yaratıldığından) bu yana her gün senin aleyhine şahadet etmektedir; nitekim şöyle denmiştir, “Bugün size karşı göğü ve yeri şahit tutuyorum.” Kuddûs olan, mübarek [okunamadı] şöyle buyurur, “Ne, yani Mah, seni neye benzeteyim?”

O kutlu olsun, 'Ne?' dahilinde olan her şeyle seni, ey Yeruşalim'in kızı, mukaddes taçlarla taçlandırdım ve seni dünyaya hükümdar kıldım, nitekim şöyle denmiştir, ''Güzelliğin tacı dedikleri şehir bu mudur?'' Sana, ''kendisiyle birleşilen bir şehir olarak inşa edilmiş Yeruşalim'' dediler. Bulunduğun vaziyette, mukaddes kavmin kutsal zümreler halinde geldiği eski günlerdeki gibi kalabalıklarca ziyaret edilmediğin için, ''Sana neyi denk tutayım, zira senin yıkımın deniz gibi büyüktür.'' Ve şayet yardım ve şifadan mahrum olduğunu söyleyecek olursan, sana temin ederim ki, ''Seni 'Kim?' (Mî) iyileştirebilir,'' muhakkak ki senden gizlenmiş olan, her şeyin vesilesiyle var olduğu o Yüce Derece seni iyileştirecek ve seni ayağa kaldıracaktır.

'Kim?' (Mî), Yukarıdaki 'göklerin nihayetine', 'Ne?' (Mah) ise Aşağıdaki 'göklerin nihayetine' işaret eder, ve bu durum, kâinatın bütün feleklerinin bir uçtan diğer uca etrafında döndüğü mihveri temsil eden Yakub'un mirasıdır, ilk, ulvi yahut asli uç olan Mî'den, yani Kim?'den, süfli yahut sonraki uç olan Mah'a, yani Ne?'ye uzanır, çünkü o tam merkezdedir.

''Ve 'bunları Kim yarattı?' hususuna gelince,'' dedi R. Şim'on, ''Oğlum El’azar, sözünü kes, zira insanlara malum olmayan gizli sırlar ifşa olunacaktır.'' Bunun üzerine El’azar sükût etti. Sonra R. Şim'on, gözlerinde yaşlarla şöyle dedi, ''El’azar, 'bunlar' ne manaya gelir? Şayet yıldızlar ve seyyarelerdir diyecek olursan, doğrusu onlar daima görünür haldedir ve onlar Mah, yani Ne? tarafından yaratılmıştır (daha önce geçtiği üzere Mî, yani Kim? tarafından değil). Nitekim şöyle buyrulmuştur, 'Gökler YHVH'nin Sözü (yani Targumik Memra) ile yaratıldı.' Lakin gizli şeyler bahsinde 'bunlar' atfı cari değildir, çünkü 'bunlar', yani yıldızlar ve seyyareler, insanın nazarına açıktır ve binaenaleyh Yukarıdaki gizli şeylerin meyanında yer almazlar. Gelgelelim bu sır, deniz sahilinde bulunduğum muayyen bir günde İlyas Peygamber yanıma gelip, 'Rabbi, bunları Kim'in (Mî) yarattığının (gizli) manasını bilir misin?' diyene dek ifşa edilmemişti. Ona şöyle cevap verdim, 'Bunlar gökler ve onların ordularıdır, yani meleklerdir, Kutsal Olan'ın amelidir, O kutlu olsun, zira insanoğluna yaraşan onları müşahede etmek ve O'nu takdis etmektir, nitekim 'Senin parmaklarının ameli olan gökleri, ayı, yıldızları gördüğüm vakit,' 'Ey Rabbimiz YHVH, bütün yeryüzünde İsmin ne azametlidir!' Şöyle dedi bana, 'Kutsal Olan katında bir sırdı bu ve yüce ilim makamında ifşa olundu, ve işte şöyledir, 'Bütün Sırların Sırrı' Kendisini ifşa etmeyi murat ettiği vakit, başında küçük bir nokta meydana getirdi ki bu nokta bir düşünceye (fikre) dönüştü, onunla bütün Suretleri tasarladı, bütün Nakışları kazıdı ve bu suretle her Surete dair esrarlı ve mukaddes bir Kandil (Işık) şekillendirdi, mukaddesler arasındaki bu esrarlı Işık, (mücerret) düşünceden neşet eden derin bir inşadır ve Mî, yani Kim? diye tesmiye olunur. Gerek görünür gerek görünmez olsun, inşanın ta başlangıcı, taşıdığı (Mî, yani) Kim? ismiyle derin ve esrarlıdır.

Şimdi Kendisini ifşa etmeyi ve bir İsim almayı kastettiğinden, Kendisini göz kamaştırıcı bir Işık ile kuşattı ve 'bunları yarattı', ki bu da Elohim, yani Tanrı kelimesinin başlangıcı olan Eleh'tir, böylece Elohim İsmi, daha evvel Eleh'in, yani bunların yaratılması vasıtasıyla halk edildi. Ve Altın Buzağı'ya tapınarak haddi aşanlar, bu sırra istinaden haykırdılar, Eleh, yani 'İşte senin Elohim'in bunlar, ey İsrail!' Ve burada Mî, yani Kim, Eleh, yani bunlar ile birleştiğinden, böylece Elohim İsmi (bu iki kelimenin harflerinden teşekkül ederek) hasıl olmuş ve ebediyen tayin edilmiştir, ve bu sırrın temeli üzerinde dünya kaimdir!' Bunun üzerine İlyas gözden kayboldu ve onu bir daha görmedim, lakin büyük sırrın bana ifşasını işte ondan naklettim.'' R. Şim'on sözlerini bitirdiğinde, R. El’azar ve arkadaşları derin bir teessür içinde onun huzurunda secdeye vardılar ve dediler ki, ''Dünyaya sırf bunu işitmek için gelmiş olsaydık dahi bu bize yeterdi!'' R. Şim'on dedi ki, ''Gökler ve orduları Mah, yani Ne? tarafından halk edilmiştir, bu hakikat, 'Göklerini gördüğüm vakit...', 'İsmin ne azametlidir...', 'Celalini yeryüzünün fevkindeki göklerin üzerine (yahut fevkine) koyan Sen' ifadelerinden bedihidir, mademki O, Nuru için bir Nur yaratmış, birini diğerine bürümüş ve onu Yüce İsim vesilesiyle yukarı yükseltmiştir. Ve 'Başlangıçta yarattı Elohim' ifadesinde kastedilen Yüce Elohim'dir, zira Mah, yani Ne? henüz vücut bulmamıştı, ta ki Eleh harfleri yukarıdan aşağıya tebdil olunana dek, şimdi sorarım, O, onu ne vakit böyle tezyin etti? Bütün erkeklerin O'nun huzuruna çıktığı vakit, işte o an Mah'ın, yani Ne?'nin H harfi kayboldu ve H'nin yerine Yod gelerek Mî, yani Kim oldu, ve İsrail'deki her bir erkeğin kabulü için erkeğin kisveleriyle bezendi.

'Bunları, yani Eleh'i hatırlıyorum!' Ağzımla yad ediyor yahut zikrediyorum ve gözyaşlarımı döküyorum. O harfleri harekete geçirmek ve onları yukarıdan Elohim'in evine, Elohim'in bizzat kendisi gibi olmaya doğru 'sevk etmek' için 'canım bunu öyle murat eder ki', 'sevinç ve hamd sesiyle, bir [okunamadı]

...bayram eden cemaat. R. El’azar, evvelce zikredilene atıfla şöyle dedi, "Hiçbir ses yahut seda olmaksızın, yani sükût içinde, O, semavi ve arzi mabedi inşa etti, nitekim şu darbımeselin (Talmud Babli, Megillah 18) hakikati de buradadır, 'Şayet bir söz bir Sela ediyorsa, sükût iki (Sela) değerindedir.' 'Bir söz bir Sela eder,' kendimizi harekete geçirip onu söylediğimiz vakit, 'Sükût iki değerindedir,' sükûnetle yaptığımız şeyde, böylece iki âlem (Yukarıdaki ve Aşağıdaki), aynı anda halk edilmiştir." Buna muvafık olarak,

R. Shim-on şöyle dedi, "Bu, İşaya xl, 26'nın manasını ikmal eder, 'Kimdir onların ordularını sayıyla çıkaran?' Yukarıdakiler ve Aşağıdakiler şeklindeki iki kısım, bunlardan biri (Yukarıdaki) 'Mee', yani 'Kim?' tahtında tecelli eder, diğeri ise (Aşağıdaki) 'Maah', yani 'Ne?' tahtında tecelli eder. Bunlar tekabül eden tesmiyelere muhtaç idiler, ilki, 'Kimdir (ordularını sayıyla) çıkaran?' ile tesmiye kılınmıştır, zira böyle bilinir ve O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, ikincisi, yani mertebe-i süfli yahut mahlukat kâinatı ise 'Kimdir yerden ekmek çıkaran' ile işaret olunur, Mamafih her ikisi de ('Kimdir çıkaran' vs.) yalnızca Birdir. Birlikte mevcut olan ve sayısız cemaatleri idame ettiren iki miryadın [NOT: iki kere on binlik zümrenin] 'sayısıyla'. İster sayılmış olsun ister sayılmamış, 'Hepsini O Kendi İsmiyle çağırır', onların isimleriyle değil, bilakis Kendi İsmiyle, 'Kuvvetin kemali' (bilkuvve olma hali yahut tesir kudreti), yani En Yüce Mertebe vasıtasıyla, ki bütün kudretler ve sırlar oradan sudûr eder, Yukarı âleme mahsus 'kudretin azameti'. Bütün bu sayıdan 'tek bir fert dahi eksilmez' (ne Yukarıda ne de Aşağıda), hepsi tek bir menbadan neşet eder ve tek bir suret üzere vücut bulur." R. Shim-on, "Gözlerinizi yükseklere kaldırın ve bakın, bunları Kim halk etti, ordularını sayıyla Kim çıkarır! Hepsini isimleriyle çağırdı, kudretinin azameti ve kuvvetinin kemaliyle, tek bir fert dahi eksilmez" ayetini bu suretle tefsir etti. Zohar der ki, "Şöyle rivayet edilmiştir, Resha hivrah, yani Ak Baş, Kendi zinetine bir zinet daha eklemeyi murat ettiğinde (yahut Kendi kemalini izhar etmeyi dilediğinde), şedid Işığın (yahut Asli Kandilin) ihtişamından bir kıvılcım tâyin etti, hazırladı ve meydana getirdi. Onun üzerine üfledi ve o soğudu (yahut bir surete büründü), Resha hivrah'ın, yani Ak Baş'ın İradesi tecelli etmeye devam etti ve kıvılcım 370 akıntıya (yahut cihete) doğru yayıldı.

Kıvılcım mevcudiyetini korudu ve baki kaldı, her cihete doğru dalga dalga ilerleyen safi bir hava (azoth) [NOT: simyadaki cıva esası, canlandırıcı nefh] zuhur etti, dört cihete (pusulanın dört ana yönüne) doğru uzanan ve yayılan sert (yahut kavi) bir kafatası (felek) teşekkül etti. Bu safi hava içinde (adeta bir kafatası görünümünde) kıvılcım (hayat kıvılcımı) massedildi, yukarı çekildi ve 'onun içine' (yahut 'onun tarafından') dâhil edildi. 'Onun tarafından' mı zannedersiniz? Hayır, bilakis onun (kafatası, ziyadar esir, sert kafatası) 'içinde' gizlendi. Bundan ötürü o kafatası cihetleri üzerine tevessü etti ve o hava (azoth), At-tee’kah Yo-men’in, yani Kadim-i Eyyam’ın en gizli şeyidir. O kafatasına tevdi edilmiş olan Ruhta, bir tarafta (yahut cihette) ateş, diğer tarafta (yahut cihette) hava (esir) yayılmıştır. Latif hava (azoth) bir yanda onun üzerinde mevcut olur, latif ateş (beyaz gizli ateş) ise diğer yandadır. Bu makamdaki ateş nedir?

Fakat hakikatte o ateş değildir, bilakis latif havanın ihtiva ettiği o ihtişamdır, o (Ziyadar Esir?) 270 âleme nurlar saçar. O kafatasında Resha hivrah'tan, yani Ak Baş'tan bir çiğ damlar, kafatası o çiğle daima doludur ve ölüler o çiğ ile diriltilecektir. O çiğ, Resha hivrah canibinden kendi içinde iki renk barındırır, onun içinde, yani o çiğde, her beyazlığı şamil olan ve bütünüyle ak olan bir beyazlık (mutlak şeffaflık) vardır. Lakin onlar, yani bu iki renk, Ze’ir Anpen'in (yani Küçük Çehre, Mikrokosmos) başında karar kıldığında, onun içinde kırmızılık aşikâr olur, tıpkı ak (yahut şeffaf) olan bir billurda beyaz rengin içinde kırmızı bir rengin parıldaması gibi, vesaire." Zohar der ki, Şöyle rivayet edilmiştir, At-tee’kah D’ At-tee’keen, yani Kadimlerin Kadimi, Gizlilerin Gizlisi, Kralın, yani Ze’ir Anpen'in (yahut Küçük Çehre'nin) nizamını (yahut müluki suretlerini) muayyen azalar, uzuvlar ve mertebeler (yahut Sephiroth) tahtında ve Taçların Tacını (yani Işığın fazlalığının bürünebileceği muhtelif örtüleri yahut kıvrımları) henüz tertip etmeden evvel,

henüz ne bir Başlangıç ne de bir Son vardı, yani ifaza ve kabul yok idi. Zaman henüz vücut bulmamıştı. Bundan ötürü O, At-tee’kah, Kendi feyzini bahşedebileceği ve Kendi Zâtında nispetler tesis edebileceği bir fezayı (boşluğu) kazıdı, yani tehi kıldı (hikmetinin Işığının kabule mazhar olabileceği pek çok tarzda, ki âlemlerin hiyerarşisi buradan neşet etmiştir) ve Kendi üzerine muayyen bir nikap gerdi, yani Kendi Sonsuz Işığının tadil edilip ifaza olunabileceği muayyen bir tabiat meydana getirdi, ki bu ilk Âdem idi, yani

Semavi Adam, yani Âdem-i A‘lâ (Adam Illa-ah) yahut Kadmon, ve O, yani Kadîmlerin Kadîmi (At-tee’kah D’At-tee’keen), onun içine nakşetti ve muayyen bir nispet dairesinde Kralları ve onların suretlerini, yani kendi hususi faaliyetleri şartı altındaki bütün mahlukatı dağıttı, bunlar vasıtasıyla bilinip sevilebilsinler diye, lakin baki kalmadılar [NOT: Burada mahlukatın Düşüş’üne; kısmen (atıl) maddenin durumunda olduğu gibi bir sükunet haline, kısmen de habis ruhlarınki gibi intizamsız bir hareket haline işaret edilmektedir]. İşte şu kelamda zikredilen budur, "Ve İsrailoğullarının üzerine bir kral hüküm sürmeden evvel, Edom diyarında hüküm süren krallar şunlardı."

İlk İsrail evlatlarından evvel gelen asli Krallar. (Burada İsrail evlatları ile kastedilen, ıslah edilmiş âlemin Sefirot’udur.) Nakşolunup da sebat bulamayanların cümlesi kendi isimleriyle çağrılır, yani muayyen sınıflara taksim edilmişlerdir. O, onları zayıflamış bir Işık ile tadil edene dek (öyle ki kaplardaki Işıklar, yani Sefirot yukarı çekildi ve kaplar boş kalarak kabuklara dönüştü ve O, onları kendi huzurundan sükunete erdirdi) sabit dahi kalmadılar [NOT: Diğer bir tercüme şöyledir, "O, Kendi muhayyilesinde (kendi cevherinde?) taslaklar ve hatlar zahir kıldı ve ardından Kendi önüne bir peçe (duvar halısı, kilim veya örtü) serdi; onda kralları, onların hudutlarını ve (hükümran) suretlerini nakşetti (yonttu yahut kazıdı) ve işaretledi, lakin onların bir bekası olmadı;" Tekvin xxxvi, 31 ve devamındaki "İsrail krallarından evvel hüküm sürmüş olan krallar" zikri buna telmihte bulunur]. Bütün bu gevşek teşekküller muhakkak ki muayyen isimlerle anılmıştı, lakin mevcudiyetlerini muhafaza etmeye muktedir olamadılar, bu sebeple O, bunları gözden ırak kıldı ve tamamen gaybubete sevk etti.

Bir müddet sonra O, Kadîm (At-tee’kah), tefekküre dalarak o ince taslağa (yahut peçeye) nazar eyledi ve onun üzerinde Kendi Suretlerine muvafık suretler teşkil etti, Ve nitekim şöyle rivayet edilmiştir, O, Kendi Kendine bir Tora (Şeriat/Yasa), yani harflerin tertibinden itibaren Tora’nın yazıldığı elifba harflerini, belki de bir plan yahut taslağı kastedecek şekilde, yaratmayı murat etti (yahut bu O’nun İradesi idi), iki bin yıl boyunca gizli kalmış bir Tora; ve O bunu vücuda getirdiğinde, Tora derhal O’na hitap etti (şöyle diyerek), "Başka şeyleri tanzim ve tayin etmek dileyen O Varlık, evvelemirde Kendi Zatını Kendi layık Suretleri dahilinde tanzim etmelidir."

Siphrah D’Tznioothah’ta rivayet olunur ki, Kadîmlerin Kadîmi (At-tee’kah D’At-tee’keen), cümle Kadîmlerin Kadîmi, cümle Gizlilerin Gizlisi, Kendi Kendini uzuvlar halinde tanzim eyledi ve (istiskal olunacak/bilinecek istikbal için) Kendi Zatını hazırladı. Ve adeta denebilir ki, O hem mevcuttur (yani bilinebildiği kadarıyla), hem de mevcut değildir, zira O sarih bir surette bilinemezdi, lakin O tanzim edilmiştir ve henüz hiç kimse tarafından da bilinmemiştir, zira O, Kadîmlerin Kadîmidir, yani cümle Kadîmlerin Kadîmidir.

Fakat O, Kendi teşekkülleri vasıtasıyla İhtiyarların İhtiyarı, Kadîmin Kadîmi, Gizlilerin bir Gizlisi olarak bilindi (yahut ifşa oldu) ve Kendi sembolleri (tecellileri) vasıtasıyla malum oldu, yine de malum olmadı [NOT: O’nun Mutlak Mahiyeti hakkında hiçbir marifetimiz yoktur ve bu Mahiyet mevzubahis oldukça, Âli Tanrısallık (thearkhia) İnsanın efkârı nazarında Kendi Mahiyeti dahilinde mevcut değildir, zira onların fevkindedir, aşkınlık arz eder. İnsan aklı için O adeta Ayin, yani Hiç-Şey gibidir ve ancak menfi olarak tavsif edilebilir. Bize muayyen bir dereceye kadar tecelli etmek için Âli Tanrısallık elifbayı, adetleri ve diğer suretleri halk etmiştir; cismani ve etten bir kılıfla sarılmış olan ruhani insan, Tanrı hakkında ancak bunlar vasıtasıyla malumat edinebilir. İnsan, gaybı ancak etindeki duyular tesmiye edilen menfezler vasıtasıyla, zahir olan üzerinden idrak edebilir. Zohar der ki, O, libası beyaz (şeffaf) olan Rab’dir ve yüzünün peçesinin veçhesi de öyledir. O, onları zapturapt altına alabilsin diye kıvılcımlardan (Işığın yahut Alevlerin parıltılarından) mamul bir Taht üzerinde cülus eder. Karşılaştırınız, Zohar, Cremona Baskısı, fol. 61, sütun 243; Mantua Baskısı, fol. 128 ve devamı. Kariler bilhassa "cümle Kadîmlerin Kadîmi" ile "Kadîmin Kadîmi" arasındaki tefriki nazar-ı dikkate almalıdır].

Zohar keza şöyle der, "Bölünemez nokta (yani Mutlak Olan), hiçbir hududa malik olmaması ve kudreti ile safiyeti sebebiyle bilinememesi cihetiyle, Kendi Zatını dışarıya doğru yaydı ve bu bölünemez noktayı peçelemeye yarayan bir kubbe (yahut peçe) teşkil etti. Bu kubbe, noktaya nispetle daha az saf bir Işıktan müteşekkil olsa da, temaşa olunamayacak mertebede parlaktı; ve o da nevbeti gelince dışarıya doğru yayıldı ve bu inbisat, O’na Kendi kisvesi olarak hizmet etti; işte her şey daima nüzul eden bir hareket vasıtasıyla bu minval üzere vücut buldu, hulasa kâinat bu surette teşekkül etti."

Bir diğer bahis, Ruhtan sadır olan ve Âli Fikir’de onunla aynileşen ses hakkında talim verir ki bu Ses, esasta, su, hava ve ateşten, Şimal, Cenup, Şark ve Garptan ve tabiatın bütün Kudretlerinden başka bir şey değildir; lakin cümle bu unsurlar ve kuvvetler tek bir şeyde, yani Ruhtan sadır olan Ses’te meczolmuştur. Kabalistler bununla, kâinatın Gaybî, Mutlak, Meçhul Âli Varlık’ın İradesi, Memra’sı, Logos’u yahut Kelam’ı, Hikmet’i tarafından halk edildiği fikrini teyit etmek muradında idiler.

Zohar ve Yaratılışın Düzeni

Zohar şöyle demektedir, “Öğrendik ki, Kutsal Kral’ın, yani Kadim Olan’ın (At-teek) Suretleri hazırlanmadan evvel O, alemler bina etti ve onların bekası için Suretler meydana getirdi, lakin dişil ilke henüz ‘İnayet’ adı verilen eril ilke ile birleşmemişti, binaenaleyh bu birleşme vuku bulana dek varlıklarını sürdüremediler.” (Tekvin XXXVI, 31 ve devamı) ayetinde geçen “Ve Edom diyarında hüküm süren krallar şunlardır” ifadesinin batıni manası budur, orası bütün Hükmün (Yargı) bulunduğu yerdir ve ancak “İnayet” zuhur ettiğinde var olmaya ehil kılınmıştır. O vakte değin mezkur bapta mütemadiyen “ve öldü” ifadesini okuruz, ta ki “Ve onun yerine Nehir kenarındaki Rehobot’lu Saul hüküm sürdü” ifadesine gelene dek, yani alemin altı cihetini (sütununu) nurlandıran ve aydınlatan elli kapısıyla Berraklık (Kavrayış). Öğrendik ki, Hüküm, kendilerinden sonra varlığını sürdüren biri müstesna, hepsinin üzerindeydi, ve bu “Nehir kenarındaki Rehobot’lu Saul”, Nehir kenarındaki Rehobot’tan uzanan ve neşet eden bir cihettir (sütundur). Hakiki beka ise ancak sonuncuyla, yani Kutsal Ruh’a mazhar olmaya layık, velut insanın mükemmeliyetinde ikamet eden Yüce İnayet, yani “Hadad” ile hasıl olmuştur. Devamında şöyle okuruz, “Ve karısının adı Mehetabel idi”, karısının isminin zikredilmesi yukarıda izah edilen kemalat derecesine delalet eder, Matred’in kızı, yani “Kuvvet”in tesiri altındaki gayretli amil, Mezahab’ın kızı, yani eril ile birlikteki dişil ilke, Merhamet veya İnayet ile Hüküm veya Kuvvet.

Yani Uzunluk, Genişlik ve Derinlikten müteşekkil üç boyutun müspet ve menfi kutupları.

Müspet ve menfi ilkeler, İnayet ve Ceza, hayır ve şer, eril ve dişil. Velut İnsan. Denge. Zodyak’taki Akrep ve Başak ile bunların arasındaki Terazi, yani Ahenk ile kıyaslayınız.

Metinde ayrıca şunu okuruz, İnsanın, O’nun, yani Elohim’in suretinde teşekkül etmesi hasebiyle İnsan, yani Mükemmel Ezeli Tasavvur İnsanı yahut Adam, (Elohim’in benzeri sıfatıyla kendi nefsinde) Bütün Şeyleri kuşatır ve Bütün Şeylerin kendi içinde yerleşmesine (tazammun edilmesine veya tertip edilmesine) cevaz verir. Ve (Mükemmel İnsan) Adam’ın bu teşekkülü mezkur kadim devirde henüz bulunmadığından, onlar (Edom’un İlkel Kralları, Tekvin XXXVI, 31 ve devamı) ne mevcudiyetlerini koruyabildiler ne de yerleşebildiler, ve nihayete erdirildiler. İnsanın muhteviyatında yer almalarına rağmen neden nihayete erdirildiler? Adam’ın kamil teşekkülü tecelli edene değin, mezkur evvelki suretten tecrit edildikleri ölçüde nihayete erdirildiler. Lakin o benzerlik (Mükemmel Adam’ın benzerliği) zuhur ettiğinde, Bütün Şeyler bir surete büründü (terkip edildi) ve başka bir ahvale tahvil oldu.

İnsan, kendi ruhi ameliyle, tanrısallığın (thearkhia) haiz olduğu kudret ve fiilin kainatın tamamındaki mevcudiyetine bir misal teşkil eder. Faraza Raffaello gibi bir ressam bir levha vücuda getirdiğinde yahut Michelangelo gibi bir heykeltıraş bir heykel yonttuğunda, bu sanatsal hilkat veya eserler, maddi bedenin dahilinde işi icra eden ruhi insanın, yani hakiki insanın haiz olduğu potansiyel ruhi enerjinin yahut kuvvetin bir cüzünü ihtiva eder. Bizler buna deha veya sanat kudreti deriz. Şöyle ki, sureti, rengi yahut tesiri intaç eden muayyen zerrelerin hayati ve enerjik bir surette tertip edilmesi vasıtasıyla, sanatkarın ruhunun bir cüzü eserine sirayet eder, tabir caizse, vücuda getirdiği resimde veya heykelde terkip ettiği veya tanzim ettiği zerrelerle birlikte billurlaşır yahut cisimleşir. Bu eser, maddi insanın semeresi olmayıp, maddi insanın ellerini, gözlerini ve sair azasını birer alet veya vasıta ittihaz eden ruhi insanın eseridir. İnsanın eserini tevlid etmesi ve ona mühür basması kamilen ruhun ameli sayesindedir, bu hal, sanatkarın mezkur ruhi mührüne vakıf olan diğer insanların, sanatkarın maddi suretinin zevalinden binlerce sene sonra dahi ortaya çıkan esere nazar ettiklerinde, böylesi bir tablonun, heykelin ve sairin şu yahut bu zatın elinden çıktığını söylemelerine imkan tanır. Bu durum İdeal Adam’a, yani artık bir erdişi (androjen) olmayıp velut eril ve dişil halindeki Semavi İnsan, yani Küçük Çehre olan Ze’ir Anpen sıfatındaki Adam İlla-ah veya Kadmon’a racidir. Bu Edom kralları, Adam’dan evvelki erdişi krallardı.

İlkel krallar şimdi, başlangıçta bir erdişi olan lakin bilahare ifraz edilen Mükemmel Tasavvur Adamı’nın suretinden neşetle yeniden tezyin edilmişlerdi.

Bu keyfiyet insanın bilcümle amelleri için, hatta el yazısı için dahi caridir, binaenaleyh Yaradan da ruhi kudret ve fiilinin bir cüzünü kainatın tamamına nakşetmiştir ve bu mertebede kainatın dahilinde mevcuttur, lakin resim, heykel yahut el yazısı insanın bizatihi kendisi olmadığı gibi kainat da tanrısallık (thearkhia) değildir.

Zohar, III, 94, insanların muhtelif ırklarına temas eder ve bunların tamamının Adam’ın neslinden gelmediğini beyan eder, nitekim Kopernik’in eserini telif etmesinden asırlar evvel Zohar’ın kainatın kozmografyasına dair serdettiği şu hakikate bilhassa dikkat çekeriz, “Yaşlı (veya Kadim) Hammannunah’ın kitabında mufassal izahlar vasıtasıyla öğrenmekteyiz ki, arz bir daire suretinde kendi etrafında dönmektedir, bazı mahluklar yukarıda, diğerleri ise aşağıdadır, bilcümle mahlukat, kendi mevkilerinin iktizasına muvafık surette heyet tebdil eder, bununla birlikte aynı vaziyeti muhafaza ederler, fakat arzın öyle kıtaları vardır ki tenvir edilmişken diğerleri zulmet içindedir, berikiler için gece olduğunda ötekiler gündüzü yaşar, ve öyle memleketler mevcuttur ki orada mütemadiyen gündüz hüküm sürer yahut gece ancak birkaç lahza devam eder.” Keza [okunamadı].

ırk farklılıklarının iklime atfedilmesi gerektiğini söyler. Son kısım oldukça gariptir, "Bu sırlar gizli ilmin adamlarına malum kılındı, coğrafyacılara değil." Bu bilginin ilk kaynağının neresi olduğunu söylemek güçtür. Kilise Babası Lactantius, yaklaşık M.S. 290-325, şöyle yazar, "Ayakları başlarının üzerinde duran insanların ve her şeyin tersine döndüğü, ağaçlar ile bitkilerin yukarıdan aşağıya doğru büyüdüğü memleketlerin bulunduğuna inanmak bir saçmalıktır. Bu yanılgının tohumunu, yeryüzünün yuvarlak olduğunu iddia eden filozoflar arasında buluruz." Aziz Augustinus da aynı görüşü muhafaza eder. Aristoteles şöyle der, "Gök kubbeyi yeknesaklığı içinde incelediğini öne sürenlerin neredeyse tamamı yeryüzünün merkezde olduğunu iddia eder, ancak İtalyan Ekolü filozofları, diğer adıyla Pisagorcular, bütünüyle aksini öğretirler. Onların kanaatine göre merkez ateş tarafından işgal edilmiştir ve yeryüzü yalnızca bir yıldızdır, bu aynı merkez etrafındaki dairesel bir hareketle geceyi ve gündüzü meydana getirir." Aristoteles Pisagorcu fikre karşı çıkmış, Yunanlar, Romalılar ve Araplar da onu takip etmiştir. Pisagor tarafından kurulan İtalya ekolü ile Thales tarafından kurulan İyonya ekolü, M.Ö. 600 civarında yeryüzünün hareketi fikrini ya Hindistan'dan ya da Mısır'dan getirmiştir.

Şu Yunan filozofları yeryüzünün yuvarlaklığına inanmaktaydı, Sisamlı Pisagor, Anaksimandros, Sirakuzalı Nicetas, Pontuslu Herakleides, Sisamlı Aristarkus, Seleukos ve Ekfantos. Herakleides ve Ekfantos yalnızca yeryüzünün kendi ekseni etrafındaki hareketini, yani günlük hareketi kabul etmiştir. Pisagorcular, her yıldızın kendine ait bir atmosferi ve onu çevreleyen muazzam genişlikte bir esiri bulunan bir dünya olduğunu savunmuştur.

Fikirleri devirlerinin alimleri tarafından hayalperestlik addedilmiş ve doğru kabul edilmemiştir. Hindistan'da çok erken bir devirde, M.S. 476'da yaşadığı söylenen gökbilimci Aryabhata yeryüzünün kendi ekseni etrafında döndüğü fikrini savunmuş, fakat sonraki bütün Hint gökbilimciler onun görüşlerine karşı çıkmıştır. Herhangi bir Hintlinin yeryüzünün güneş etrafındaki dönüşü nazariyesini savunup savunmadığı henüz bilinmemektedir. Mısırlılar ve Çinliler bu hakikate ulaşmış olabilirler, nitekim çok eski bir devirde Kildanilerin ay tutulmalarını kesinlikle hesapladıklarını ve güneş tutulmalarının vaktini son derece yakın bir şekilde tahmin ettiklerini bilmekteyiz.

Musa bin Meymun, M.S. 1190, yeryüzünün bir küre şeklinde olduğunu, muayyen bir çapın her iki ucunda da meskun bulunulduğunu, buralarda yaşayanların başlarının semaya, bacaklarının ise birbirine doğru baktığını, yine de aşağı düşmediklerini savunur.

Pisagor evrendeki her şeyin sayıların kudretiyle değil, sayıların nispetlerine tebaan vücuda getirildiğini öne sürmüştür. Hikmet Kitabı da evrenimiz hususunda aynı kanaattedir.

Mistik sayılar nazariyesinde birlik, monad olarak adlandırılır.

Varlıklar zincirinin ilk halkasıdır ve kadim filozofların tanrısallık (thearkhia) vasfına atfettiği nitelemelerden biridir. Sembolü riyazi noktadır. Bu basit varlıktan, 2 sayısı ve aynı zamanda geometri çizgisi ile temsil edilen duad sudur eder. Bu, maddenin yahut edilgin ilkenin remzidir ve zıtlıkların suretidir, zira onun timsali olan çizgi, farksız bir biçimde sağa yahut sola doğru uzanır. 3, eşkenar üçgen vasıtasıyla triad olarak şekillendirilen esrarlı sayıdır. Tanrı'nın sıfatlarının remzidir ve ilk iki sayının özelliklerini kendisinde yeniden birleştirir.

İBN CEBİROL'ÜN MEKOR HAYYİM'İNİN BİR TAHLİLİ

İbn Cebirol tarafından Mekor Hayyim yahut Hayat Pınarı'nda ortaya konan sistem, sureti itibarıyla Aristotelesçi olsa da, yine de Stageiralı'nın doktrinlerine zıttır. Eserin gayesi, Suret ve Madde fikirlerini Uluhiyet ile irtibatlı olarak izah etmektir, ne garip ki pek çok önermesinde Zohar ve Zohar'a ait kitapların yanı sıra, M.S. 532'den daha geç olmayıp kuvvetle muhtemel çok daha erken bir tarihte yaşamış olan ilk dönem Hristiyan teozofisti Sahte-Dionysios Areopagites'in yazılarıyla da mutabıktır. Mekor'da dört tesir kendini gösterir, 1. Cebirol'ün teolojik itikadı. 2. Arap Meşşailiği. 3. Şark felsefesi, bilhassa İskenderiye ekolü olarak adlandırılan felsefe. 4. Musevi Babil mekteplerinden İspanya'ya taşınmış olan, ne var ki menşei itibarıyla bütünüyle Sami olmayıp Ari bir tohum barındıran İbrani Kabalacı felsefe.

Mekor'un özeti şöyledir,

Bizi Yüce Tanrısallık (thearkhia) haricindeki her şeyi kuşatan Külli Suret ve Külli Madde fikirlerine götürür. Ruh ve yaratılmış diğer şeyler farksız biçimde yalnızca tek bir maddedir. Eser beş kitaba ayrılmıştır. Birinci Kitap'ta şöyle der, İnsanın arzusu marifete yöneliktir, nihai gayesi ise var olan her şeyin nihai sebebi, yani Tanrı hakkındaki hikmete erişmek olmalıdır. Bu, insanın En Yüce Hayır'a kavuşması ve her şeyin Yegane Yüce Varlık'ın İradesi'ne tabi kılınması gayesiyle yapılır. Ruhiyat, bütün felsefi çalışmaların hareket noktası olarak kabul edilmelidir. Yüce İrade'den hareket sudur etmiştir, hareket vasıtasıyla her şey varlık sahasına çıkar ve insan ruhunun vazifesi, neşet ettiği mafevk aleme yönelik meyil ve yakınlığını tahkim etmek olmalıdır. İnsan bu bilgiye tefekkür, temaşa ve dindarca ameller tatbik ederek ulaşır.

Bunun delili, bilkuvve olan her şeyin bilfiil hale geçmeye mukadder bulunmasıdır, bununla birlikte insan, sonlu bir varlık sıfatıyla, Sonsuz Olan'ı aşkınlık halindeki zatı içinde bilemez.

Metafizik ilminin gayesi şunlar olmalıdır, 1. Madde ve suretin soyut bilgisi, 2. İlahi İrade'nin yahut Yaratıcı Kelam'ın soyut bilgisi, 3. İlk cevherin, yani Tanrı'nın soyut malumatı. İnsan, bu sonuncusunu ancak noksan bir surette bilebilir. Felsefi tefekkür yoluyla ona erişemez. Tanrısallık (thearkhia) makamının İradesi, insanın erişebileceği en yüksek bilgidir, o İlk Fail İllet'tir, özünde Bütün Şeylerin Sureti'ni barındırır ve Tanrı ile evren arasındaki ahenktir. Evren, ondan sudûr eder. Yaratılış bir zaruret değil, Yüce Olan'ın hür bir fiilidir. O, yaratılışa bahşetmeyi dilediği yetkinliği vermiştir. Madde, basitten mürekkebe doğru ilerleyen muhtelif uknumlarda kendini izhar eder. Bilinmeyen'in İradesi, Arzusu, Hikmeti yahut Kelam'ı (Logos) ile başlayabiliriz.

Evrenin özü, umumi manada pasiftir, lakin var olan her şeyi sudûr ettiren, kuşatan ve ayakta tutan o İrade'nin bir nebze bilgisine bizi sevk eder. Bu pasiflik, bir Külli Suret ile bir Külli Madde'yi ihtiva eder. Bununla birlikte, bunlar bütünüyle zihni kabul edilmelidir. Bunlar taşıyan ve taşınandır, bunlardan hareketle yukarıya, üçüncü olana, yani İrade'ye ve aşağıya, maddi evrene doğru ilerleriz.

Müteakiben madde ve sureti tarif eder, Külli Madde ile Külli Suret'in mevcudiyetini ispatlamaya gayret gösterir. İlki yalnızca tek bir varoluşa sahiptir, bu da kendi vasıtasıyladır, yalnızca tek bir öze sahiptir, zira kesreti taşır (destekler veya nakleder) ve her şeye özünü ve ismini verir.

Bunun bilgisini tefekkür vasıtasıyla, suretleri birbiri ardınca tasfiye ederek ve görünenden görünmeyene geçerek elde ederiz, ta ki içerisinde başka hiçbir şeyi teşhis edemeyeceğimiz son bir surete ulaşıncaya dek, Külli Madde'nin mutlak fikrini işte bu yolla buluruz, meselâ, semavi felekten başlayarak, kendi başına var olan ve bütün bu suretleri taşıyan sonuncusuna varıncaya dek fikirleri tasfiye edebiliriz. Bu, Külli Madde'dir, bunun fevkinde yalnızca İlk Fail İllet'i, Yüce Tanrısallık'tan gelen ve vasıta olan İrade'yi buluruz. Varlıklardaki kesret, ister ruhani ister cismani olsun, yalnızca surette mukimdir. Külli Madde, bütün ruhani ve cismani âlemleri kuşatır. Oluş haline gelme kuvvesi yahut kabiliyeti, daima fiil halinde olan Mutlak Varlık, yani En Yüce Tanrısallık haricinde var olan her şeyde mevcuttur. O Madde, Külli Suret'i meydana getiren o varoluşu, vahdeti ve cevheriyeti İrade'den alır. Külli Akıl, İrade'den vasıtasız bir sudûrdur ve bütün sureti ve külliliği muhtevi bulunur. İkinci uknum Külli Nefis'tir. Kendini Makrokozmos'ta (yani bütün Evren'de) ve aynı zamanda Mikrokozmos'ta (yani İnsanlık'ta) muhtelif suretler altında izhar eder.

Külli Suret, Külli Akıl'da temellenmiştir. Var olan her şeyde onu tanımamıza yarayan şu vasıflara sahiptir, 1. Diğer şeyler üzerindeki tesiriyle ulaşılan ve onlarda beka bulan mevcudiyet keyfiyeti, zira suret onlar tarafından taşınmasaydı, onlar kaotik maddeden ibaret kalırdı. 2. Kendisini taşıyan şeyin özünü kemale erdirme ve o şeye varoluşunu bahşetme keyfiyeti, çünkü bir şey ancak sureti vasıtasıyla mevcuttur. Madde yalnızca kuvve halinde mevcuttur, Bütün Şeylerin Sureti ise fiil halinde mevcuttur. Külli Madde ve Suret'i umumi bir surette tesis ettikten sonra, onu tahlile dayandırmaya çalışır. Buna cüz'i usul adını verir, duyularımıza ayan olan şeylerin ve münferit nesnelerin mütalaasından ibarettir, bunlar vasıtasıyla ruhani ve külli olana yükselir. Hayvani varoluş ile nebatat ve cemadatın varoluşu, tıpkı yapay şeyler gibi, meselâ bir heykel gibi, madde ve suretten mürekkeptir. Bu sonuncular, cüz'i bir madde ve yapay bir suretten mürekkeptir. Dört unsurun her birinin cüz'i bir sureti vardır, lakin aynı zamanda müşterek bir surete, umumi manada unsur suretine de sahiptirler, zira unsurların cüz'i suretleri kendi başlarına var olamazlar, onlar yalnızca arazdırlar, cüz'i suret cevher için ne ise, onlar da unsurlar için odur. Bütün tabiat dört unsura irca olur, bunlar da kendi umumi suretlerinin dayanağı olan bir şeye irca olurlar. Bunlar keyfiyetlerdir ve bu keyfiyetleri birleştirmek için bir dayanak zaruridir, meselâ, kevn hali, müspet ve menfi yahut zıt unsurların imtizacının neticesidir, şayet latif bir dayanak cevherden evvel gelmeseydi, cevher cevher-olmayandan neşet ederdi. Ekseriyetle madde tesmiye edilen her şeyin ötesinde, en ziyade tasfiye edilmiş umumi dayanak yer alır, bu Külli Madde'dir. Unsurların fevkinde semavat vardır, lakin onlar da kemiyete ve cismaniyete maliktir ve buradan hareketle onların suret ve maddeye sahip oldukları neticesine varabiliriz. Unsurların keyfiyetlerine sahip değillerdir, kevn ve fesat barındırmazlar. Semavatın sureti, binaenaleyh, unsuri suretten gayrıdır. Dört nevi madde vardır, 1. Cüz'i yahut yapay madde, meselâ tunç. 2. Cüz'i yahut tabii madde, meselâ unsurların imtizacından husule gelen madde. 3. Umumi tabii madde, meselâ unsurların unsuru olan madde. 4. Semavi feleklerin yahut yörüngelerin maddesi.

İkinci Kitap, Külli Madde'nin evrendeki makamını ele alır ki bu madde, evrenin cismaniyetinin dayanağıdır. Buna, alelade cismaniyetten, renkten ve saireden tasfiye ederek ulaşırız. Hissedilir cisimlerde görünür ve kesif olan, daha latif olanı taşımaya yarar, bu tasfiye edildiğinde yegâne dayanağa, yani Külli Madde'ye vasıl oluruz.

Mevcudatın bütün suretlerinin fevkinde Akıl'ın sureti yer alır, o her şeyi bilgisiyle kuşatır, zira onun cevheri her şeyin en latifi ve en nüfuz edicisidir. Suretlerin rabıtasında, görünenden görünmeyene, madde âleminden ruhani âleme hissettirmeksizin geçeriz. Duyulara ayan olan suretler, makul akli suretlerin, ruhani varoluşların imgeleri olarak telakki edilebilir ve

Görünen âlem vasıtasıyla insan, ruhanî ve görünmeyen âlem hakkında bir tür hükme varabilir. Duyulur formlar, bir kitaptaki harflerin taşıdıkları ve gizledikleri yazarın düşüncelerini okuyucuya geri çağırması gibi, makul formları ruhta yeniden canlandıran sembollerdir. Duyular için aşikâr olmayana dair araştırmalarımıza, müellifin daha sonra etraflıca tarif edeceği dokuz kategoriyi taşıyan töz vasıtasıyla başlamamız icap eder. Müellifimiz daha sonra üst ve alt âlem arasında kusursuz bir paralellik tesis etmeye gayret gösterir. Yüce Tanrısallığın (thearkhia) İradesi (ra-tzon), bütün formları sudûr ettirir, onları maddenin en alt sınırına kadar nüfuz ettirir, kendisine bağlı olan bütün varlıkları bir araya getirir ve formların hikmetli bir dağıtımıyla onları ahenk ve dengeye kavuşturur. Bu İrade’nin üzerinde tesir icra ettiği töz, en süblimleşmiş soyutluğu içinde tasavvur edilen Mekân’dır. Diğer basit tözler yalnızca ve sadece kendi illetlerindedir ve cismanî hiçbir mekânda bulunmazlar, hep birlikte, ardışık olarak birbiri içinde ve topluca İlâhî bilgide ikamet ederler. Varlıklar soyut ya da basitten mürekkebe doğru alçaldıkça daha az süblimleşmiş ve daha kesif hale gelirler, ne kadar yüksekte bulunurlarsa o kadar berrak ve latif olurlar.

Biri cismanî, diğeri ruhanî olmak üzere iki Mekân vardır, alt âlemin üst âlemin sadece bir sureti olması gibi, ilki de ikincisinin bir gölgesi yahut suretidir. Müellif, ilâhî İrade hakkında ve her şeyin bu İrade’den neşet ettiğine, onda yaşadığına ve onda hareket ettiğine dair pek çok şey söyler. Bütün sayıların fevkindeki Mutlak Birlik’ten, bunun sayının Birliği olan alt Birlik’e ve oradan da çokluğa intikalinden bahsettikten sonra yazarımız, takribi misallerle görüşlerini ortaya koyar. Kendi sisteminde, birbirinin içinde ve fakat birbirinin fevkinde yer alan, yükseldikçe daha da süblimleşen dört evrensel madde formüle eder. 1. Mutlak Evrensel Madde, yahut en soyut süblimleşme içinde aynı anda ruhanî ve cismanî âlemleri ihata eden madde. Bu, Birlik’in haricinde mevcut olan her şeyin dayanağıdır. 2. Cismanî Evrensel Madde, bütün unsurların süblimleşmiş unsuru, yahut cismaniyet ve nicelik formlarına dayanak teşkil eden, aynı zamanda semavî kürelere ve ay-altı âleme nüfuz eden madde. 3. Bütün cismanî semavî küreler için müşterek olan Evrensel Madde. 4. Ay-altı âlemin, unsurların ve arızî durumların makamı olan ve kendisinin genel tabiî madde tesmiye ettiği Evrensel Madde. Bunların her birine bir Evrensel Form tekabül eder ve Formlar da Maddeler gibi, varlıklar hiyerarşisinde aşağıya doğru indikçe hususileşir ve cisimleşir. Formlar umumiyetle iki türlüdür, biri bütün eşyanın özünü teşkil eden ve doğrudan İlâhî İrade’den neşet etmiş olan her şey için müşterektir, diğeri ise gittikçe daha fazla sınırlandırılmış olup varlık merdiveninin her basamağında tebeddül eder.

Müellif üçüncü kitapta, İlk Fail İllet, İrade ve cismanî olanın tözü arasında vasıta olan makul basit tözlerin mevcudiyetini ispatlamaya girişir. Gebirol’un sistemi, form ve tözün birliğine dayanır ve bu sonuncusu, bütün formları, nitelikleri ve arazları kabul etmeye kabil olan maddedir. Bu nevi tözlerin varlığını kanıtlamak gayesiyle iki türlü delil serdeder. İlki, soyut Tanrısallık ile cismanî kâinat arasında mevcut olan mutlak zıtlık yahut tezada dayanır. Biri en latif ve en asil olan İlk Fail İllet’tir, diğeri kesif ve sefildir, biri ezelîdir, hatta ezeliyetin de fevkindedir, diğeri ise zamanın sınırları dairesindedir.

Yüce Tanrısallık, Mutlak Birlik’tir, fizikî âlem ise mutlak çokluktur. Ne var ki kâinat, kendisini ayıran uçuruma rağmen mevcudiyetini Mutlak Birlik’ten devşirir. Bu uçurumun, bir cihetten tek varlığa, yani Yüce Tanrısallığa, diğer cihetten ise iki varlığa, Madde ve Form’a benzeyen ve her şeyi birbirine bağlamaya hizmet edecek vasıta bir şey ile kapatılması iktiza eder. Küçük âlem olan insan, Kâinat’ın bir suretidir ve bütün Kâinat, alt âlemin prototipi olan tek bir ferdi (Büyük âlemi) teşkil eder, nitekim insanda, yani küçük âlemde, bütün tözlerin en basiti, en latifi ve en yücesi olan Akıl, Ruh veya Neşamah, doğrudan cismanî bedene raptedilmemiştir, bilakis hayvani nefs, yani Nepeş ve ahlaki ruh, yani Ruah, hayvani nefsin alt yetileri vasıtasıyla bunlar arasında birer vasıtadır, aynı şekilde Makrokosmos’ta, yani Büyük Âlem’de, başka bir deyişle bütün Kâinat’ta, o Büyük Numunelik Kâmil İnsan’da da ilâhî İrade ile dokuz aracı yahut kategori mevcuttur.

sayının fevkinde olan Mutlak Mevcut, bu vasıtayla Kendi cismani evrenine raptolur. İlk Fail İlletin faaliyeti, Hiç-Şey’den Bir-Şey’i sudûr ettirmek veya yaratmaktır, fakat kategorileri havi olan töz, en basit, soyut ve süblimleşmiş unsurlardan mürekkep olduğundan Hiç-Şey’den çıkmamış veya ondan ayrılmamış, ancak enerjileri yahut şuaları yayılmıştır. Bu sonuncular, ilahi İrade vasıtasıyla tecelli eden bir tabiiyet altındadır. Binaenaleyh, Mutlak Hiç-Şey’den neşet eden vasıta bir hilkatin bulunması zaruridir. Bununla birlikte müellifimiz, cisimler âleminin Yüce Tanrısallığın (thearkhia) Mutlak Varlığı ile olan irtibatını metafizik yoluyla ispat etmenin mutlak bir imkânsızlık olduğunu kabul eder. Basit tözler, cevherlerini hiçbir noksanlaşmaya mahal vermeksizin intikal ettirirler, Mutlak Birlik ise onlar vasıtasıyla sudûr etmekle birlikte onların içinde mündemiçtir. Bunların fiili, ilk kaynağı İrade’de bulunan suretin kademeli ve müteakip intikalinden ibarettir. Bu, İrade’nin şuaları ve melekeleri marifetiyle vuku bulur, lakin cevherinde en ufak bir eksilme olmaksızın gerçekleşir, böylesi bir eksilmesiz sudûrun delilleri olarak müellif, göz vasıtasıyla görme fiiline ve güneşten neşet eden şualara müracaat eder. Bunun ilk illeti, yalnızca Her Şeyi var eden, her şeyi harekete geçiren ve Kendi fiilini kabule istidatlı olan her şey üzerinde tesir icra eden Üstün Meleke ve İlk Fail’de aranabilir. Bütün basit tözler O’nun fiiline itaat eder, Kendi fiilini kabul etmek üzere tevdi edilmiş olan maddeyi buldukları her an, O’nun vasıtasıyla ve O’nun marifetiyle amel ederler. Bütün tesirler basit tözlerden neşet eder. Bununla birlikte İlk Fail İllet, bütün tözlerin birbiri içine akmasını zaruri kılan ilk sudûrdur. Bir töz ne kadar basit, latif ve mücerret ise, sirayet etme kudretine de o nispette maliktir. Güneşin şuaları, basarımıza ancak cismani bir töze temas ettiklerinde idrak olunur hale gelir ve bu temasın yoğunlaşması gölgeyi tevlit eder. Mürekkep tözün kabul ettiği intibalar, ancak onları kabul eden maddenin bilfiil cismani olanla temas halinde bulunması sebebiyle aşikâr kılınır. Basit tözlerin sudûratı da yalnızca cismani tözle temas ettiğinde tecelli eder. Bütün suretlerin İrade’de, Evrensel Madde’de [Prima Materia (ilk madde)] bulunduğundan daha basit ve süblimleşmiş bir surette, tohum halinde mevcut olduğunu teşhis edebiliriz.

Basit tözler bir cihetten kabullenici ve pasif, diğer cihetten ise aktiftir, suretleri daha üst olandan ahzedip daha alt mertebede bulunana intikal ettirirler. Kategorileri hamleden töz ise sırf cismani ve kâbildir, kendisinden hiçbir fiil sudûr etmez. Kemiyet, şekil, renk ve benzeri bizatihi bedihi olan suretler, basit tözlerin cevherinde mevcuttur ve İbn Gabirol, yalnızca cismani olana tatbik edilebilen bütün kategorilerin, ruhani tözler âleminde mukabillerinin bulunduğunu göstermeye gayret eder. Cismani evrende tecessüm eden bütün kategorilerin prototiplerinin bu âlemde bulunduğunu ileri sürer.

Ruhani ve cismani töz arasındaki bu ittifaktan, bütünü itibarıyla ne biri ne de diğeri olan bir suret doğar, zira umumiyetle iki zıt bir araya geldiğinde, bu iki zıddın hiçbiri olmayan üçüncü bir şey vücut bulur, böylelikle bir teslis hâsıl olur. Gabirol şöyle der, “Şayet sen ruhani sureti güneşin cevherinde mevcut olan nura, madde üzerine yayılan sureti bir cismin sathında mevcut olan nura ve rengi de cismani maddede bilkuvve bulunan cismani surete kıyas edersen (zira renk bir cisimde bilkuvve mevcuttur), bu muhtelif suretlerin mukayesesiyle göreceksin ki, cisimde bilkuvve mevcut olan cismani suret, tıpkı bir cisimde bilkuvve mevcut olan rengin güneşin nurundan sudûr eden nur kendisine iltihak ettiğinde hisler için zahir olması gibi, ruhani suretten sudûr eden suret gelip kendisine iltihak ettiğinde hislerimize zahir olur. O halde göreceksin ki, ruhani suretten sudûr ederek madde üzerine yayılmaya gelen suret, maddede bilkuvve mevcut olan cismani surete iltihak ettiğinde hislere zahir olur, zira tıpkı bir cismin sathına yayılan nurun, cismin sathına iltihak edip renkle aynileştiğinde hislerde tecelli etmesi gibi, bu iki suret bir olur.” İrade ve dokuz kategorinin yanı sıra, basit tözleri yahut vasıtaları üç olarak tayin eder, 1. Külli Akıl, 2. Külli Nefis,

3. Cismani âlem ile daha doğrudan bir karabet içinde bulunan, onu daha vasıtasız bir surette var eden ve sevk idare eden Tabiat yahut enerji. Bu, insandaki üçlü gayricismani mevcudiyet fikrine müstenittir. İnsan varlığında aklî veya natık, hayati ve nebati ruhlar bulunur ki bunların en yücesi natık, en aşağısı ise nebatidir. Alt mertebedeki tözler, kendilerinden üstün olanların nurunu kisve edinir, hepsi birden ise İlk Fail’in Nurunu örtünür.

Tümel Ruh, tikel ruha benzer kabul edildiğinden, nebatî, hayevî ve fikrî yahut nâtık olarak mütalaa edilir. Üstte olanın izi altta olanda tezahür eder, sözgelimi bütün cevherlerin en aşağısı olan tabiat, cezbetme, dönüştürme, tutma ve defetme hareketleriyle meydana getirir. Nebatî ruhtan üreme ve büyüme neşet eder, hayevî olan duyarlılığı ve bedenin mekân değiştirmesini hasıl eder, fikrî ruhta (nephesh ham-medabbereth) ise düşünce vücuda gelir. Bunun üzerindeki Akıl ise, makul olan şeylerin (Suret) idrakini zaman, mekân veya herhangi bir şeyin ispatı olmaksızın sağlar, zira yetkin bir kemalat içinde olduğundan, her şeyi hakiki cevheriyle idrak eder. Kozmik zihin, ruhlar ve tabiat gibi hem hareket eden hem de hareket ettirilen bir cevher, cismanî-ruhanî (ruchani gashmee) olmalıdır. Dokuz kategorinin cevheri ise bütünüyle hem faal hem kabil olmaktan ziyade cismanî-kabildir. Aşağı indikçe kesifleşir, zayıflar ve gölgede kalırlar, bu kesafet ise onların süratli hareketine ve diğer şeylerin içine nüfuz etmesine mani olur. Kategorilerin (sugheem) ruhanî olandan istidlâl edilip edilemeyeceği meselesi, "Görünenden görünmeyene, mürekkep olandan basite istidlâl edilebilir" aksiyomuyla cevaplanır. Küçük âlem olan insanın bedeni, gerek seyri gerekse terkibi bakımından, Büyük Âlem yahut Kâinat olan Makrokozmos’un bedenine benzer. Tamamen ruhanî cevherlerin suretleri, maddenin daha latif olanın dahline karşı gösterdiği mukavemet sebebiyle görünür hale gelir, binaenaleyh bu latif olan dışarıda tutulur ve bir nevi kesafet iktisap eder. Ruhanî ve cismanî cevherlerin birleşmesiyle ne tamamen ruhanî ne de tamamen cismanî olan yeni bir suret zuhur eder. İlahî melekât zayıflaması kabil olmayan nihai bir kemalattır, lakin cevherlerdeki suretlerin tedricen zayıflaması, İlahî melekâtın nurunun kendi içine teksif olduğunda bu cevherleri az çok gölgede (yahut surette) bırakması hakikatinden ileri gelir. Tıpkı muhtelif muhitlere nüfuz eden güneş ışığında olduğu gibi, tagayyür onun özüne değil, onun fiilini kabul eden ve onun vasıflarından pay almaksızın zuhur bulamayan şeyin özüne atfedilmelidir, fakat bu şey mezkûr vasıflardan muhtelif derecelerde pay alır, zira bir şey İlahî melekâtın kaynağından ne kadar uzaklaşırsa, ilkinin fiilini o kadar az kabul eder. Yüce mevcudat İlahî kuvveye (t'hishtokek hak-kokhoth ailav) iştiyak duyar, altta olanlar ise gölgededir (v'hayah hash-shafal tzail). İlahî kudret asla eksilmez. Aracı cevherlerin kudreti de asla eksilmez. Güneş ve emsali gibi, hiçbir kayba uğramaksızın ihsanda bulunurlar. Aşağı âlem, yukarı âlemin bir timsalidir ve iki âlemin muhtelif cüzleri arasında bir tenazur mevcuttur. Basit cevherlerin hakiki bilgisine erişmek için insan, maddenin bağını üzerinden atmalı, tefekkür vasıtasıyla kendini makulat âlemine nakletmeli ve böylelikle kendi özünü yüce cevherlerin özüyle bir kılmaya gayret etmelidir, zira bu mertebedeyken insan, duyular âlemine dair hiçbir şeyi tanımaz. Bu mertebede insan, aşikâr cisimleri makul cevherlerin yanında fevkalade ehemmiyetsiz bulacak ve cismanî âlemin, sanki denizdeki bir sefine yahut havadaki bir kuş misali, makul âlem tarafından taşındığını müşahede edecektir. İbn Cebirol, Sonsuz ile sonlu arasındaki irtibatı, basit cevherler ile İrade'nin ne tamamen biri ne de tamamen diğeri olduğunu tesis ederek çözdüğünü düşünmüştür, şöyle ki Yüce Mabud'un İradesi yahut Meşieti, özü itibarıyla sonsuzdur, fakat fiili vasıtasıyla sonlu olanla yakınlık kesbeder ve bu fiil Kâinat'ın yaratılışı, yahut daha ziyade sudûru anında başlamıştır. Aklın bir başlangıcı olmuş, sudûr etmiş yahut yaratılmıştır, halbuki fiili zamana tabi olmayıp ezelî ve ebedîdir. Müteakiben aralarında mevcut bağları göstermek gayesiyle, basit cevherlerin birbirini kuşatan ve kendileri de mürekkep cevherleri tamamen ihata eden felek yahut kürelerden neşet ettiğini ve bunların dahilinde bulunduğunu ifade ederken çıkarabileceğimiz manayı serdeder, bunlar ise zahiren Kabalacıların Sephiroth tesmiye ettiği, kendisinin ise küre yahut daire dediği şeylerdir. Esasen bunlara felek tesmiye edilmelidir. Mamafih İrade'nin hakikatinin insan aklının idrakini aştığını teslim eder, bizler onun bilgisine ancak bizi tanrısallık (thearkhia) âlemine sevk eden vecd haliyle vasıl oluruz. İrade'nin hakikatini, sadece İrade'nin tavassutuyla sudûr eden fiiller vasıtasıyla biliriz.

IV. Kitap

Bu kitap gayet mühim bir mevzuyu, yani bütün basit cevherlerin suret ve maddeden mürekkep olduğu hususunu ele alır. Thomas Aquinas, Albertus Magnus ve diğer meşhur skolastikler, Avicebron'u ruha ve diğer bütün basit cevherlere madde atfeden ilk kişi addederler ve bu doktrin onlar tarafından Cebirol'ün sisteminin başlıca esası olarak telakki edilmiştir. Cebirol, yukarı âlemin aşağı âlemin bir prototipi olduğu kabulünden hareketle, bu iki âlem arasında mevcut bağlar fikrine geri döner. Basit cevherler birbirleriyle akrabalık arz eder ve hepsi tek bir vahdet teşkil eder, bütün kemalatın ilk kaynağından uzaklaşmalarına yahut ona yaklaşmalarına göre az veya çok latif olan, hamil oldukları madde haricinde tefrik edilmezler. Kendilerinin altında bulunan cismaniyet ile temas halinde olduklarında basit, fevklerinde bulunana, yani Mutlak Basitlik olan İrade'ye yahut ilk faile nispetle mürekkeptirler.

Bir netice sebebinden daha zayıftır ve birleşme ancak bir benzerlik vasıtasıyla mümkündür. Basit cevherler kendi aralarında farklıdır, bu durum suretin bir sonucudur, suret onların mevcudiyetinin tahakkukudur, mevcudiyet için ise madde elzemdir. Maddenin hakiki bir mevcudiyeti yoktur ve suretten yoksundur. Bu kitabın büyük kısmı burada aktarılamayacak kadar çok sayıda burhandan mürekkeptir, fakat müellif en üst mertebesinden en alt mertebesine kadar Yüce Tanrısallık (thearkhia) haricindeki bütün Âlem'in, Tanrısallığın hem mündemiç hem de aşkın olduğu kesintisiz bir vahdet içinde bulunduğunu iddia eder. Her Şeyin Üstündeki En Yüce Olan, Mutlak Meçhul Vahdettir, yaratılanların feyzi ise bütün kuvvesini öncekinden alan farklı bir Yaratıcıdır. İkincisi sayıca Bir'dir. Dolayısıyla iki yönlü bir varoluş söz konusudur. Madde en üstün soyutlanışında yalnızca bilkuvve varlıktır yahut basit kudrettir [NOT: Yunanca to de / to on kastedilmektedir]. Bu kelime hem tüm soyutluğu içindeki o yalın melekeyi, henüz fiile geçmemiş ve ne ruhani ne de cismani bir surete bürünmemiş o idrak olunabilir kuvveyi aynı anda ifade eder. Madde aynı zamanda ruhani veya cismani olabilen mürekkep maddedir ve son olarak bunların ortasında yer alan, yani unsurların ve feleklerin maddesidir. Bu, cismaniyetin soyut maddesidir, ikincisininki ise bilkuvve maddedir. Daha yüksek âlemde iki yönlü bir varoluş mevcuttur, keyfiyet ve onu taşıyan şey. Dayanak maddedir, keyfiyet ise surettir. Müellifimizin bu varoluş ile sayılar arasında mevcut yakınlığa dair bazı mülahazaları vardır ve 3 sayısının her şeyin kökü olduğunu gösterir, zira Suret Vahdeti, Madde İkiliği temsil eder ve bağ vazifesi gören İrade ile birlikte bir Üçlük hasıl olur, onun bu muhakemesi Pisagorcuların, bilhassa da Arap müelliflerin Pisagor'un sayılarına dair beyanlarını hatırlatmaktadır.

Bu varoluş fikrinde vacip, mümkün ve mümteni, diğer bir deyişle Yaratıcı, yaratılan ve yokluk mündemiçtir. Akıl (Neşamah) vahdeti, ahlaki nefis (Ruah) ikiliği, hayati nefis (Nefeş) üçlüğü ve Tabiat dörlüğü temsil eder. Bütün mevcutlar birer mevcudiyet olarak kabul edilen sayıların tabiatına göre teşekkül etmiştir ve tıpkı bütün sayıların vahdette toplanması gibi, hepsi de akıl tarafından sevk ve idare edilir. En Yüce Mücerret Tanrı bölünemez, metafiziksel vahdettir. İrade bir tevellüttür, ikincil ve bölünebilir bir vahdettir, Bir'dir, kesretle doğrudan akrabalığı olan sayı vahdetidir. Bu ikincil vahdet, sayının Bir'i, bütün sayıların fevkindeki vahdetin, Mutlak Tanrısallığın dolaysız bir sudûrudur. Külli Suret bizatihi Mükemmel Nurdur, tıpkı maddi ışığın az veya çok şeffaf birkaç cisimden geçtikten sonra nihayete ermesi gibi, maddeye nüfuz ettiği nispette zayıflar. İlk Nur yaratıcı İradedir, fiil kuvvesi olan Külli Surete geçen fail melekedir. Madde vahdetin, Suret ise kesretin mebdeidir.

Külli Madde ve Suret mevcuttur, ilki vahdete, ikincisi ikiliğe tekabül eder, binaenaleyh Her Şeyin kökünde vahdet değil, Üçlük bulunur. Külli Maddedeki yahut Külli Suretteki Nur, İradedeki Nur ile kıyaslandığında ehemmiyetsizdir. Üç suret vardır, 1. İradenin zatında mevcut olan, lakin bu hakikatte suret değildir. 2. Fiilde yahut hakikatte olan ve maddeye bitişik bulunan suret, yani Külli Aklın Sureti. 3. Bütün maddenin mücerredi olan ve bilkuvve maddeye bitişik bulunan İdeal Suret. Diğer suretler Külli Suretin dahilindedir. Şayet İrade fail bir sebep ise, zatında bütün şeylerin suretine maliktir,

zira her neticenin suretinin kendi sebebinde mevcut olduğu, daha doğrusu bizzat neticenin sahip olduğu suret vasıtasıyla sebebinde mevcut olduğu muhakkaktır.

Dolayısıyla şeyler İradenin zatında ancak onun neticeleri oldukları ölçüde mevcuttur. Bütün bunların neticeleri hareket terimi altında toplanabilir. Bunun mebdeini en latif cisimler dahi kendi içinde taşımaz. Bu sebeple bütün hareket yukarıdan gelir ve bütün mürekkep şeylerin ötesindedir.

Gebirol nezdinde yaratılış, Suretin Maddeye nakşedilmesinden ibarettir, İradeden neşet eden bir nakıştır. Yaratılış, Külli Maddeyi ve Külli Sureti hudutlar dahilinde tutar. Geri kalan her şey bunlardan sudûr eder.

Yaratılış zaman içinde vuku bulmaz, bilakis zamandan öncedir ve ezeliyettedir.

Beşinci Kitap

Bu kitapta mevzu, kendi kendilerine ele alınan Küllî Madde [Prima Materia (ilk madde)] ve Küllî Surettir. Bunlar bütün eserin doruk noktalarıdır ve İrade'nin bilgisine yükselmek için bir merdiven vazifesi görmelidir. Müellifimiz, İrade bahsini başka bir risalede ele alacağını belirtir, lakin bu metin günümüzde kayıptır. Bu Kitapta Gebirol, Küllî Madde ile Suretin vasıtası ve bağı olarak İrade'yi ya da İlahî Kelâm'ı takdim eder. Yine de bunlar birbirine bağlıdır ve tanrısallık (thearkhia) içinde mevcutturlar, zira eşzamanlı olarak doğmuşlardır. İrade birdir, Madde ve Suret ikidir, hep birlikte teslisi meydana getirirler, ancak asla birbirinden ayrılmamışlardır, üstelik insandaki bilgiden farklı olarak Tanrı'daki bilgi, araya hiçbir zaman fasılası girmeksizin kuvveden fiile geçer, Ulûhiyet'in eyleminde her şey anidir. İnsanın sonlu bir varlık olarak erişebileceği en yüce bilginin bu şeylerin bilgisi olduğunu söyler, Suret ve Madde açık bir kitap gibidir, üzerlerine harf dizilerinin nakşedildiği sahifelerdir. O kitabı okumayı bilenler en yüksek mertebedeki bilgiyi iktisap ederler. En yüce Akıl suretten münezzehtir, binaenaleyh Küllî Suret'in ihtiva ettiği diğer bütün suretleri kavramaya muktedirdir. Aklın Suretine (Sé-khel) [NOT: Metindeki İbranice 'Sekhel' teriminin bozulmuş hâli] has olan Madde, suretini İrade'den alır. Madde, kendi başına Suretsiz var olan ruhanî bir kuvvettir, Suret ise her şeye hususiyetini ve mührünü bahşeden bir nurdur. Suret, Yüce Olan'ın bilgisindedir, yine de oradan ayrılarak Madde ile birleşir. İrade (Memra veya Logos), Ulûhiyet'ten sudûr eden ve bütün kâinata nüfuz eden İlahî bir melekidir, Yaratan Hitap ya da İlahî Kelâm tesmiye edilmiştir, her şeyi yaratan ve canlandıran hareketin ilk menbaıdır, ruhanî ve cismanî âlemin bütün cüzlerine hayat bahşeden bir enerji olarak tedricen intikal eder. Küllî Suret ondan sudûr eder. İrade vasıtasıyla vuku bulan hareket, fiziksel bir hareket, yani daha aşağı cevherlerdeki hareket değildir. İrade vasıtasıyla vuku bulan hareket, kendi içinde, serbestçe kendi kendini tayin eden ve bilgi ile hayat bahşettiği ruhanî âleme sirayet eden bir kudret ve melekidir. Küllî Suret bu İrade'den sudûr eder. Okuyucunun dikkatini celbetmek isteriz ki, bu İrade veya Kelâm, müellifimizin zihninde kuvvetle muhtemel, Tekvin'in 1. Babında on defa tekrar edilen, Tanrı'nın İradesine ve Meşietine, yani İlahî Kuvveye işaret eden ve Hilkatimizin amelinde serbestçe tecelli eden hilkat kelâmıdır ("dedi").

Tanrı her şeydedir deriz, zira O'nun İradesi, Meşieti veya Kelâmı vasıtasıyla ve bunlar sayesinde Hilkat vücut bulmuş ve hâlen mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Tanrı'nın İradesi kuvve ve fiil halinde daima her şeydedir. Bu İrade veya Kelâm, Mutlak Olan'ın tezahür etmiş fiilidir. Hilkat, dinleyenin kulağına ulaştığı ve orada ruhanî suretler vücuda getirdiği nispette, insanın telaffuz ettiği kelâm gibidir. Nitekim Yaratıcı da gayesi ve manası maddede zahir olan Kelâm'ı telaffuz etmiştir. Saadia Gaon (M.S. 927-942), Tekvin'deki "O dedi" ifadesinin, "O Murad Etti" ya da "Arzuladı" manasına geldiğini evvelce yazmıştı. Bilmek ve irade etmek, Ulûhiyet'in biri gizil, diğeri faal iki cephesidir. Mutlak Âli Olan, düşünen, düşünülen ve düşüncenin mevzuudur, Ulûhiyet nezdinde bunların tamamı anidir. İrade zamanın ötesinde amel eder, kendisi hareket ettirilmeksizin hareketi intaç eder, Küllî Madde adem gibidir, Suret ise vücuttur. Her bir mevcudat, kemale ermek gayesiyle daha yüce olana, ilk Birliğe meyleder. Mükafat ahirette muttaki can içindir, ceza ise facirler içindir, bu hüküm yalnızca düşünen, idrak sahibi nefse, yani Neşamah'a racidir, Nefeş'e, yani hayvani nefse değil.

Keter Malhut'ta nefsin ezelî mevcudiyetine atıfta bulunulur.

Bütün kâinat yekpare bir bütündür, aşağıda olan daha yüce olandan sudûr eder ve onun suretidir, fakat İlahî kuvve her birinde faaldir. Varlığın asıl menbaına duyulan aşk ve iştiyak ile İlahî kemale yönelik meşiet, yaratılanların tamamında müşterek olan hareket mebdeleridir.

Erişmenin vüsati muhteliftir ve onların istidatlarına tabidir.

Sudûrat dinamik surette vuku bulur, kategorilerden kuvvetler, şuleler ve şualar fışkırır, lakin onlara yönelik bir aşkınlık taşımasına mukabil içlerinde mündemiç bulunan Yüce Birliğin özü asla eksilmez. Bunlar ne mutlak surette mukayyet ne de mutlak surette nihayetsiz olan vasıtalardır, aksine İrade gibi her ikisinden de hisse alırlar, yine de kendi nevi içinde farklıdırlar. Bunlar bedahetle Kabala'nın Sefirot'udur. Aynı mülahaza Philon'da da yer alır, iii, s. 185 ve devamı. İrade zatı itibarıyla gayrimahduttur, fakat Zaman ile başlayan ameli bakımından mahduttur. Ruh-ül âlem (spiritus mundi) mahluk cihetiyle mahduttur, lakin fiilleri de Zamanın ötesinde cereyan ettiğinden gayrimahduttur.

Bu İrade, Memra veya Logos, Yahudi ilahiyatçıları tarafından, ilk ve mutlak cevher olan Yüce Birlik ile kâinat arasında doğrudan bir yakınlık ve bağ tesis eden ulûhiyetin ilk uknûmu addedilmiştir, lakin hakikatte, temelde İrade, Meşiet veya Kelâm, İlahî bir sıfat sıfatıyla Ulûhiyet'ten gayrikabildestres ve bu dünyada bilebildiğimiz kadarıyla İlahî Zat'ın bizzat kendisidir. İbn Gebirol'ün tefriki tamamen fikridir. Bu kitap üç kaziyede hulasalandırılabilir, 1. Sudûr etmiş ya da yaratılmış her şey, yani Yüce Olan'ın haricindeki bütün mevcudat, maddeye ve surete maliktir. 2. Kâinattaki bütün hareket ve hayati enerji İlahî İrade'den sudûr eder. 3. Bu İrade, İlahî Kelâm yahut Hitap vasfıyla sudûr etmiş veya içkin biçimde yaratmış ve o andan itibaren bütün kâinata nüfuz etmiş ve onu vücutta tutmuş İlahî bir melekidir.

Gebirol, basit, mücerret, en yüce ve gayribilinir Varlığın Kim? sualine, Neyin? 2'ye, Nasılın? 3'e, Niçinin? 4'e tekabül ettiğini iddia eder. Küllî Kâmil Nefis Makrokozmos, Beşeriyet ise Mikrokozmostur. Kâinatın enerjisi,

Gebirol'ün muhit felek adını verdiği en yüksek semavi felekte başlar, fakat Giordano Bruno ve Spinoza'da olduğu gibi ilk cevher sıfatıyla Mutlak Ulûhiyet'te başlamaz. Müellifimizin Yüce Ulûhiyet telakkisi, İbrani Kabalası'ndaki Ayn Sof mefhumuna benzer ve o, bütün sayıların fevkindeki o sayısız, gayribilinir, iptidaî Yüce Ulûhiyet'in ilk ifadesi olarak İrade mefhumuna sığınır, İrade

sayının birimi ve yalın soyut fikir olup, Yüce Tanrısallık (thearkhia) ise bilinemezdir, her türlü sonlu sayının ve fikrin fevkindedir, yani aşkınlık taşır. Yazar, bilinmeyen Yüce Tanrısallığa yalnızca bu vasıtayla ulaşılabileceğini savunur. Me’qôr Hayyîm’in kısa bir hülasası böyledir.

Şekil 8, Vatikan Kütüphanesi’ndeki arkaik, yerli bir Meksika el yazmasından alınmış, kadim Meksika burç işaretlerini taşıyan kadim Meksika androjen figürü yahut makrokozmosu.

VECD NAZARİYESİ. İBN CEBİROL’DEN BAHSEDEN VEYA ONUN FELSEFESİNDEN YARARLANAN YAZARLAR. SÖZDE ARAP FİLOZOFLARI.

Kadimlerin anladığı biçimiyle vecd doktrini şöyleydi, Ruh, İlahî Akıl’dan neşet eden bir sudûr olarak kabul edilirdi, fakat adeta bir zindanı andıran sonlu bir bedenin içinde bulunduğundan, yalnızca sonlu şeylerin bilgisine haiz olabilirdi. Sözgelimi Plotinos, bilgi ile varlığın özdeş olduğunu savunurdu, bu sebeple insan aklının İlahî Akıl’ı kavrayabilmesi ve bilebilmesi için, adeta İlahî Akıl’ın bizzat kendisine dönüşmesi gerekirdi; o aynı düzleme vasıl olduğunda, artık ondan feyzalan bir sudûr olmaktan çıkar, onunla bir ve özdeş kılınır. Hasılı, insan ruhunun kendi şahsiyetini yitirmesi iktiza eder ve buna yalnızca vecd vasıtasıyla erişilir.

Bu hâl tecelli ettiğinde, insan ruhunun ferdî şuurdan tecerrüt ettiği, tensel zindanından azade olduğu ve sudûr ettiği o İlahî Akıl içinde fena bularak eridiği kabul edilir. Tutsak ruh, asıl menşeine, Yüce Tanrısallığa geri döner. Müslümanlar arasında sufilerin, Hindularda yogilerin, Budistlerde sramananın gayreti budur. Bu, Yeni Platoncuların ve muhtemelen İbrani peygamberlerinin birçoğunun doktriniydi. İlk Kabalacılar da bu kanaatteydi; tıpkı sık sık cezbe hâline giren Havari Pavlus ve İskenderiyeli Philon gibi. Aynı fikir, zahiren Didakhe yahut On İki Havarinin Öğretisi’nde de yer almakta, Sahte Dionysios Areopagites’in eserlerinde ise bütünüyle serdedilmektedir. Hristiyan Kilisesi’nin İlk Babalarının birçoğu buna inanmaktaydı; hakikat taliplisi, Yeni Ahit’teki "Dillerde konuşma mevhibesi" ifadesinin hakiki manasını derinlemesine tahkik ettiğinde, bunun benzer bir mefhumu hedeflediğini idrak edebilir. Cebirol, Bilinemez Yüce Birlik’in bir zuhuru mahiyetinde, sudûr eden yahut yaratan bir Tanrısallığı kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır; fakat ona göre bu, her ikisi de İrade’den sudûr eden Küllî Suret’in Küllî Madde üzerine nakşolunmasıdır. Bu tecelli Zaman’dan öncedir, Ezelîdir. Kabala ile mutabık kalarak o da, evrenin kendisine göre teşekkül ettiği ve felekler yahut küreler vasıtasıyla rabıta içinde bulunduğu üstün, ideal bir nümune-i imtisal üzerinde ısrarla durur. Bu, Âdem Kadmon yahut Âdem İlla-ah’a, Makrokozmos’a ve on Sefirot’un mecmuuna dair Kabalacı doktrindir. Sayıların ve harflerin birer mevcudat olduğu nazariyesi onun sistemine de dâhil olur; kabul etmek gerekir ki bunlar, ses olarak mütalaa edildiklerinde, ruhanî ve cismanî âlemlerin sınır boyunda dururlar; ruhtan neşet ederek fizikî bir unsura, yani nefese inkılap ederler ve fikrin teatisinde vazgeçilmez sembollerdir; nitekim bizim nazarımızda, ruhun mümkün olan en mükemmel haricî ve aynı zamanda ahiz suretidirler.

Cebirol, meşhur Kabalacı Sefer Yetsirah’ı, yani Yaratılış, daha doğru bir tabirle Teşekkül Kitabı’nı muhakkak biliyor olmalıdır; zira eserden sarih biçimde iktibas yapmaktadır (Kitap II, § 27), "Âlemin inşasının, sayıların ve harflerin [okunamadı] içine nakşedilmesiyle vuku bulduğu işte bu sebeple söylenmiştir." Yetsirah’ta şöyle yazar, Mantova baskısı, bâb I, § 10; bâb II, §§ 2 ve 3, "İki; ruhtan gelen nefestir (hava yahut azoth), O bunun içine yirmi iki harfi kazımış ve nakşetmiştir. O, yirmi iki harfi kazıdı, nakşetti, tarttı, yerlerini değiştirdi ve terkip etti; yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin ruhunu onlar vasıtasıyla halk etti. Temel olan yirmi iki harf seste kazınmış, havada nakşedilmiş ve ağızda, beş mahreçte (nutuk uzuvlarında) sabit kılınmıştır, ilh." R. Saadyah Gaon, bu Kabalacı metin üzerine kaleme aldığı risalesinde, Bodleian Kütüphanesi, Poc. No. 256, bunu eserin temel doktrini kılmaya gayret eder. İbn Cebirol’ün bu iktibası, kendi felsefî sisteminin tekemmülü bakımından ehemmiyet arz eder. Yetsirah’ın metodu analitiktir; Zohar’ın metodu ise analitik-sentetik bir ameliyeye dayanır. İlki harfleri ve sayıları her şeyin mebdei olarak kullanırken, ikincisi tefekkürün derunî suretlerini, yani ideleri vazeder. Yetsirah gayet kadimdir. Şüphesiz Talmud’da zikredilen kitap da budur.

Eserleri günümüze ulaşan Yahudi müellifler arasında İbn Cebirol’ü ilk zikreden kişi, on ikinci asrın ilk yarısında yaşamış olan Granadalı Moses İbn Yakub ben Ezra’dır (ö. 1138); kendisi yazarımızı sitayişle anar. Arugat hab-Bosem, yani Itırlar Bahçesi adlı eserinde, ya doğrudan İbn Cebirol’den yahut onun müracaat ettiği müşterek menbalardan bolca iktibasta bulunur. Şöyle der, "Faal Akıl, Cenab-ı Hakk’ın mahlukatı arasında ilk olandır; İrade’den feyzalan bir kuvvedir; bütün mevcudatın suretlerini bizzat uhdesinde taşıyan yalın, saf ve lem’adar bir cevherdir."

İnsan aklı, onunla (Faal Akıl) hısımlık içinde bulunan mürekkep bir yetidir. "İnsana Küçük Dünya (Mikrokosm), evrene ise Büyük Dünya (Makrokosm) denir, zira Mikrokosm terkibi, türeyişi ve yaratılışı bakımından Makrokosm'a pek ziyade benzer." Keza, "Nâtık nefis bedende ancak ikisi arasına yerleştirilmiş olan ruhların aracılığıyla kaim olur, çünkü biri latif diğeri kesif olduğundan, nefis bedende yalnızca aracı bir bağ vasıtasıyla varlık bulabilir. Evren için de durum aynıdır, demek isterim ki, basit ve yüce cevher, âlemin cismiyle (doğrudan) birleşemez, bu sonuncusu on kategoriyi taşıyan cevherdir." Bu on kategori, Aristoteles'in zikrettiklerine taalluk edebileceği gibi, pek muhtemeldir ki on Sefirot kabilinden evrenin on yörüngesine yahut feleğine işaret etmektedir. Hay Gaon (ö. M.S. 1038) Sefirot'u bilmektedir ve Gebirol, Hay üzerine bir mersiye kaleme almıştır. Gebirol metinlerinde onlardan İlk İllet ve dokuz kategori olarak söz etse de, besbelli Sefirot'u kastetmektedir, ancak dairelere, yörüngelere yahut feleklere Aracılar olarak da atıfta bulunur.

Rab'bin adıyla denildi ki, "O insan, göğün ve yerin kendisiyle yaratıldığı harflerin esrarlı terkibini bilirdi, ilh."

Meşhur İbrahim İbn Ezra da İşaya üzerine kaleme aldığı tefsirlerinde Gebirol'ü metheder, onun bazı alegorik izahlarını iktibas eder ve anlaşıldığı kadarıyla Me'kôr Hayyim'i bilmektedir. Yaratıcı İrade'den söz ederek onu İlahî Hikmet ve İlahî Kelâm ile bir tutar. Yehuda ha-Levi'nin el-Hazari adlı kitabındaki bazı pasajlardan da, onun Me'kôr'dakilere benzer fikirleri bildiği ve bunları kuvvetle muhtemel Kabalacı felsefeden devraldığı anlaşılmaktadır. Mamafih Gebirol'ün şahsından yahut eserlerinden bahsetmez.

M.S. 1160 yılında İbrahim bin Davud ha-Levi, Aristotelesçi bir temayüle sahip olan Yüce İman adlı kitabında Gebirol'e şiddetle hücum etmiştir. Bu metin, müellifimizin dindaşları nezdindeki itibarını zedelemiş görünmektedir ve İbn Sina'nın eserleri vasıtasıyla Meşşâîliğin rağbet görmesi, belki de Me'kôr Hayyim'deki ifşaatlar ile mistisizm, onun felsefesinin unutulmasına katkıda bulunmuş olabilir. Me'kôr, Maimonides'in (M.S. 1135-1204) ve ekolünün pozitivizmine uymuyordu ve Maimonidesçi temayül ile Aristotelesçiliğin süratle ilerlemesi, bu büyük Yahudi filozofun felsefi metinlerinin kendi kavmi tarafından tez zamanda unutulmasına yol açtı. Yalnızca on üçüncü asrın bir Yahudi filozofu, allâme Şem Tob İbn-Falakuera (yaklaşık M.S. 1264), Maimonides'in Delâletü'l-Hâirîn'i üzerine yazdığı şerhte Gebirol'den sıklıkla iktibaslar yapmış ve Falakuera'nın deyişiyle "en kadim zamanların filozoflarına kadar uzanan köklü bir nizam ihtiva eden" bu felsefi eserin kadrini bilmiştir. Bununla birlikte, ifadelerindeki benzerlikten ötürü, her ne kadar Kabalacılar tarafından zikredilmese de, ya onların ondan beslendiğini yahut metnimizin daha muhtemel gösterdiği üzere her ikisinin de müşterek ve kadim bir kaynaktan, Gizli İlim'den beslendiğini görmekteyiz. Nazari İbrani Kabalası, ileride belirteceğimiz üzere, şüphesiz Gizli İlim'e dayanan mücerret bir ilimdir. Kabala, yaratılışın ve kendisinin Ma'aseh Bereşit tesmiye ettiği fiziğin sırlarının, ayrıca Ulûhiyetin zatının ve Tanrı'nın evrenle olan rabıtasının yahut Ma'aseh Merkaba, yani Arş-Araba dediği dinî metafiziğin perdelerini kaldırma iddiasındadır.

İbn Gebirol, Avicebron, Avicembron, Avicebrol ve Albenzubrun adları altında, Hristiyan Avrupası'nda Orta Çağ'ın en büyük filozoflarından biri olarak mevki sahibi olmuş, felsefi eserleri skolastikler tarafından geniş ölçüde kullanılmıştır. Pek çokları onun bir Arap yahut Sârâsen olduğunu zannetmiştir. Münevver şarkiyatçı Jourdain, Aristoteles'in Latince Tercümelerinin Yaşı ve Menşei Üzerine Tenkidi İncelemeler adlı eserinde, bir kimsenin Avicebron'un Fons Vitae'sini ve Gebirol tarafından bilindiği görünmeyen De Causis kitabını tahlil ettiği takdirde, on üçüncü asır felsefesini bihakkın kavrayabileceğini söyler. Fons Vitae'deki fikirler Hristiyan mekteplerinde büyük münakaşalara sebebiyet vermiştir. Daha on ikinci asrın ortalarında, Başdiyakos Dominic Gundisalvi, Jean Avendoth adlı mühtedi bir Yahudinin yardımıyla Me'kôr Hayyim'i Latinceye tercüme etmiştir. Amaury de Chartres ve David de Dinant'ın, daha sonraları Roma Kilisesi tarafından dalâlet addedilerek mahkûm edilen doktrinleri bu kitaptan ve De Causis'ten devşirdikleri iddia edilmiştir. De Causis, muhtemelen on ikinci asrın bir mahsulüydü. Muhtevası Proklos'tan iktibas edilmiş aforizmalardan ibaretti, fakat yanlışlıkla Aristoteles'e atfedilmişti. Bathlı Adelard, Chartreslı Bernard, Lilleli Alain ve diğerleri, Gebirol'ünkilerle fevkalade benzer doktrinler vazetmişlerdir ve bu devirde hem kilisede hem havrada ehli ilim, teozof ve mistik hâline gelmiştir. Gebirol'ün felsefi eseri, 1228'de Paris Piskoposu olan Guillaume d'Auvergne (ö. 1249), Büyük Albert (d. 1200, ö. 1280), Aziz Thomas Aquinas (d. 1225, ö. 1274) ve Duns Scotus (d. 1265, ö. 1308) tarafından kullanılmıştır. Daha sonraları, talihsiz felsefeci Giordano Bruno (d. 1550, felsefesi sebebiyle 1600'de yakıldı) ve on altıncı asır kadar geç bir dönemde İtalya'nın Yeni-Platoncuları, Avicebron'un felsefi metinlerinden iktibaslarda bulunmuşlardır. Skolastikler de tıpkı Yahudiler gibi [okunamadı]

on üçüncü yüzyılda eserlerini kullandıkları bu yazar hakkında pek az malumata sahip görünmektedirler. Skolastiklerin çoğu onun Arap bir Müslüman olduğunu düşünmekteydi, Auvergne'li Guillaume ise onun bir Arap olduğuna inanmakla birlikte, De Verbo Dei Agente Omnia adlı bir eser kaleme almış olması hasebiyle Hristiyanlığı benimsediğine kani olmuştu. Hiç şüphe yoktur ki onun Kabalacı fikirleri Orta Çağ mistiklerini büyük ölçüde etkilemiştir. Dominikan St. Thomas Aquinas, bir Nominalist olarak yazarımızın felsefesine karşı çıkmıştır. Yahudileri Roma Kilisesi'nin kucağına itmek için en iğrenç şiddet yöntemlerini tavsiye eden ateşli Fransiskan Realist Duns Scotus ise, yazarımızın bir Yahudi olduğunu bilmeksizin onun öğretilerini bağrına basmıştır.

Hatalı bir biçimde Arap felsefesi olarak adlandırılan sahada Arapça yazmış ve İbn Cebirol'den önce gelmiş filozoflara dair birkaç söz söylemek icap eder. Bu zatlar Şark'ta, bazıları Orta Asya'da yaşamış olup, sistemleri Sami dilinde ifade edilmiş, sözde Şark felsefesiyle tadil edilmiş ve onun tesirinde kalmış Grek düşüncesine dayanmaktaydı. El-Kindi müstesna olmak üzere, bu akımın kurucuları ne Arap'tı ne de Doğu'daki hilafet merkezinden gelmişlerdi. Onlar Fars yahut Türk idiler, fakat her halükarda Sarazen veya Arap hanedanlarının himayesinde yetiştiler. Şarklılaştırılmış bir Platonculuk süzgecinden geçen Aristotelesçilikten, Hint, Fars ve Keldani felsefesinden ve bunların birer kolu olan Yeni-Platonculuk ile Yeni-Pisagorculuktan etkilendiler. El-Kindi (d. takriben 812, ö. M.S. 861'den sonra), Araplar tarafından felsefecilerin piri payesiyle anılmıştır. Doğum yeri meçhuldür, babası Halife El-Mehdi, El-Hadi ve Harun Reşid dönemlerinde Kufe valiliği yapmıştır.

Basra ve Bağdat'ta tahsil görmüş, Halife El-Memun (M.S. 813-833) ve El-Mutasım (M.S. 833-842) devirlerinde felsefe, tıp, riyaziye, heyet (astronomi), siyaset, musiki ve benzeri alanlardaki telifleriyle şöhret bulmuştur. 861 senesinde henüz hayattaydı.

Latince kaynaklarda Alpharabius olarak tesmiye edilen Ebu Nasr el-Farabi (ö. M.S. 950), bir Fars idi. Auvergne'li Guillaume, Büyük Albert ve Vincent de Beauvais, onun Aristoteles Mantığı üzerine yazdığı şerhten ziyadesiyle istifade etmişlerdir.

Skolastiklerce Avicenna olarak zikredilen Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah İbn Sina, Fars menşeli olup 980'de doğmuş, M.S. 1037'de vefat etmiştir. Me’kôr Hayyim, onun felsefi ilimlerin muazzam bir ansiklopedisi mahiyetinde olan, M.S. 1000 civarında 18 cilt halinde telif ettiği eş-Şifa, yani Şifa yahut Deva adlı eserinin intişarından kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır. İbn Cebirol'ün bu eserden haberdar olduğunu gösterir hiçbir delil mevcut değildir. El-Gazali ise Horasan ahalisindendi (d. 1058, ö. M.S. 1111). Avrupa'daki ilk sözde Arap filozofu İbn Cebirol'dür (M.S. 1021-1070). İlk Müslüman Arap filozof ise skolastiklerin Aven-Pace yahut Avempace dedikleri, İbnü's-Saiğ lakaplı, yaygın adıyla İbn Bacce olarak bilinen Ebu Bekir Muhammed bin Yahya idi (Saragossa'da d. 1100, Fez'de ö. M.S. 1138). Kendisi bir Aristotelesçi olup İbn Sina'nın metinlerinin izinden gitmiştir.

Ondan sonra Endülüslü Mağribiler gelmiştir, İbn Tufeyl (d. takriben 1100, ö. M.S. 1185) ve skolastiklerin İbn Rüşd, yani Averroes dedikleri zat (d. 1126, ö. M.S. 1198). Bunlar, tıpkı Yahudilerin göründüğü kadarıyla bihaber oluşu gibi, Cebirol'ün metinlerinden habersizdiler. Cebirol'ün adı, allame Musa bin Meymun (isminin akrostişinden mülhem ekseriyetle Rambam tesmiye edilir, 1135-1204) tarafından dahi zikredilmez, ancak İbn Meymun'un bizzat kendi yazılarından, Cebirol felsefesinin umumi havasıyla büyük ölçüde mutabık olduğu müşahede edilmektedir. Bu devrin Müslümanları Yahudiler tarafından kaleme alınmış eserleri okumazlardı.

Şekil 10, Makrokozmos ve Yeryüzü Seb ile birlikte Mısır'ın androjen vasıtası, Şu yahut Ma.

Şekil 11, Ahit Sandığı, Kerubiler ve Şekina.

KABALA'NIN KADİMLİĞİ. KABALA'DAN BAHSEDEN KİTAPLAR VE MÜELLİFLER. ST. JEROME'UN İLAHİ İSİMLER ÜZERİNE MEKTUBU. ERKEN HRİSTİYANLIK İLE İRTİBATI. KADİM DÜŞÜNCE, LİSAN, SEMBOLİZM VE GELENEK. KABALA İÇİN İDDİA EDİLEN ÂLİ MEVKİ. İDEAL İNSAN VE İNSANLIĞIN BÜYÜK KARDEŞLİĞİ. İRADE-İ CÜZİYYE, HAYIR VE ŞER. ZITLIKLAR VE AHENK.

Kabala'nın menşei ve kadimliği, asırlar boyunca en mütebahhir şarkiyatçılar için dahi birer muamma olagelmiştir. Kabalacılar, en mühim doktrinlerinin gayet köklü bir kadimliğe dayandığını iddia ederler ki bu hususta haklı oldukları kanaatindeyiz, fakat bu doktrinlerin bidayette tanrısallık (thearkhia) tarafından seçkin bir melekler cemaatine talim edildiğini ve Düşüş'ten sonra, mezkur tanrısallık (thearkhia) emriyle, ilk yaratılanlara İrade-i Cüziyyelerini tatbik etme ve bu vasıtayla ilk asalet ve saadetlerine rücu etme imkanı bahşetmek üzere mezkur meleklerce Adem ile Havva'ya öğretildiğini ileri süren kimi kimseler kadar da ileri gitmeyiz.

Bunların nakline göre, Gizli Şifahi Doktrin Adem'den Şit'e, Şit'ten de Nuh'a intikal etmiştir. Josephus, Yahudilerin Eski Eserleri bahsindeki kitabında muhtemelen bu ilme atıfta bulunmaktadır. Nuh'tan ise İbrahim'e geçmiştir,

Tanrı'nın dostu, buna dair bir vukuf kesbettikten sonra Mısır'a göç etmiş, orada bunun bir kısmını Mısırlıların âlimlerine öğretmiştir. Böylece Mısırlılar buna dair birtakım bilgiler edinmiş ve Doğu milletleri de bunu kendi felsefi sistemlerine dahil etme imkânı bulmuştur. Mısırlıların bütün hikmetinde mütebahhir olan Musa, doğduğu diyarda bu ilmi elde etmiş, Kabbala tahsilinde bulunmuş ve Çöl'deki kırk yıllık seyrüsefer boyunca bütün boş vakitlerini buna vakfetmiş, bu esnada meleklerden buna dair daha ileri talimatlar almıştır. Bu esrarlı ilmin yardımıyla, İsrailoğulları'nı idaresi sırasında baş gösteren müşkülleri çözebilmiştir. Tevrat'ın ilk dört kitabında Gizli Doktrin'in ilkelerini ezoterik bir surette vazetmiş, beşinci kitap olan Tesniye'den ise bunları esirgemiştir, bu sebeple Kabbalistler ilk dördünü erkek, beşincisini ise kadın olarak tesmiye ederler. Yetmiş İhtiyar'ı bu sırlara inisiye etmiş, onlar da bunları kulaktan kulağa, *Tora Şebeal Pe*, yani "ağızdan nakledilen şeriat" yoluyla aktarmışlardır. Okuyucu dikkat edecektir ki, yetmiş, İbranice *Sod*, yani Sır kelimesinin ve aynı zamanda Şarap kelimesinin sayısal değeridir, Tora'nın şarabı tabiri ise Tora'nın sırları manasına gelir. Yine dikkat edilmelidir ki, on iki sıbtın her biri için altışar olmak üzere yetmiş iki kişi inisiye edilmemiştir. İnisiye olanlar silsilesinde, Kabbala'ya dair geniş malumatı haiz olan Davud ve Süleyman da bulunmaktaydı ve doktrinlerinin birçoğu, inisiyeler tarafından onların metinlerinde keşfedilebilir. Milattan önce takriben 763-713 yıllarında İşaya, milattan önce 167-165 yıllarında Daniel ve milattan önce takriben 594 yılında Hezekiel de Kabbala'ya dair mühim bir vukufa sahipti. Rabbi

Şimon bar Yohai zamanına kadar hiç kimse Gizli Öğreti'yi yazı yoluyla aktarmaya cesaret edememişti. Milattan sonra takriben 95-190 yılları arasında, İkinci Mabed'in tahrip edildiği devre yakın bir dönemde yaşamış olan bu zat, inisiyelerin dağılması neticesinde Kabbala'nın Sırları'nın kaybolabileceğinden endişe ederek şakirtlerinden bazılarına bunun bir kısmını kaleme almalarını emretmiştir. Bu ameliyye büyük ölçüde işaretler, semboller ve aforizmalar vasıtasıyla icra edilmiştir. Kabbala doktrinlerinin birçoğuna, az veya çok perdelenmiş bir vaziyette, İbranice Eski Ahit'te ve bilhassa bunun Septuagint tesmiye edilen Yunanca tercümesinde, milattan önce 170-150 yıllarında Aristobulus'un metinlerinde, Apokrifa'da, bilhassa bazılarının milattan önce takriben 290-280, bazılarının ise milattan önce 190-170 yılları arasına tarihlendirdiği Sirak oğlu İsa'da, Yeni Ahit'te, Targumlarda, Yahudi menşeli olup milattan önce takriben 140 civarında zuhur eden en eski Sibylla Kehanetleri'nde, milattan önce takriben 63-48 tarihli Süleyman'ın Mezmurları'nda, milattan sonra takriben [okunamadı] tarihli Musa'nın Göğe Alınışı'nda, İşaya'nın Miraç ve Rüyeti'nde, milattan önce takriben 100

ile milattan sonra 70 yılları arasına ait Jübileler Kitabı'nda, milattan sonra takriben 70 tarihli On İki Patriğin Vasiyetleri'nde, milattan sonra takriben 81-96 tarihli Baruh ve IV. Esdras Vahiyleri'nde rastlamak mümkündür. Hermes Trismegistus ile Hanoh'a (İdris) atfedilen kitaplarda, bilhassa İskenderiyeli Philo ve Josephus'un metinlerinde ve maruz kaldıkları umumi tahribattan kurtulabilen en kadim Midraşlarda, keza Apokrif Yeni Ahit'te, hususiyle Aziz Pavlus'un tilmizi Aziz Barnabas'a atfedilen, şayet onun elinden çıkmamışsa bile gayet eski olan ve İskenderiyeli Clement, Origenes, Aziz Jerome ile Eusebius tarafından iktibas edilen Mektup'ta mevcuttur. İskenderiyeli Clement, Origenes, İrenaeus, Tertullianus ve Eusebius nezdinde fevkalade muteber tutulan ve bir vakitler kanonik addolunan Hermas'ın Çobanı'nda, keza erken devir Kilise Babaları literatüründe, bilhassa Justin Martyr, İskenderiyeli Clement, Origenes, Aziz Synesius ve melekler hiyerarşisi teslis esasına dayanan ve On Sefirot ile mutabakat arz eden sahte Aziz Dionysius'un metinlerinde yer alırlar.

Süryani Kilisesi'nin Âdem'in Vasiyeti tesmiye edilen, milattan sonra 300 yılından daha geç bir devre ait olmayan, muhtemelen çok daha eski olan, Grek ve Latin Hristiyanlığı'nın haricinde kalan ve "neredeyse meçhul bir kadim itikatlar âleminin calibi dikkat bir abidesi" mahiyetini taşıyan bir metninde de bu tesir görülür. Bu eser, N. metninden çok daha eski olması muhtemel bulunan Âdem'in Çatışması kitabıyla da irtibatlıdır.

Dionysius'un eserleri Roma Kilisesi'nde, bilhassa Mistikler üzerinde büyük bir tesir icra etmiştir. Milattan sonra takriben 331-420 yılları arasında yaşayan Aziz Jerome, on İlahi İsim'i, neredeyse aynı tertip üzere zikreder.

Roma Katolik Kilisesi'nin hiyerarşik intizamında üç şube görmekteyiz, Kilise Prensleri, Piskoposlar ve Rahipler olup bunlar dokuz mertebe halinde tanzim edilmiştir.

Dionysius'ta zikredilen taksimatın neredeyse tamamına Aziz Pavlus'ta rastlarız, bakiye kısım ise Eski Ahit'tedir. Roma Kilisesi'ndeki Angelus çanı her gün semavi hiyerarşiler hürmetine 3 defa ve her defasında 3 kere 3 = 9 kez ve akabinde muayyen sayıda çalınır,

Marcella'ya yazdığı mektup, İbranilerin Tanrı'yı tesmiye etmekte kullandıkları on Mistik İsim hakkındadır. İşbu parçanın, Kabbalistlerce On Sefirot'a tatbik edilen Tanrısallık (thearkhia) İsimleri'ne benzediğini burada kaydetmekteyiz. Devamı bunun tercümesidir,

"Aziz Jerome’dan Marcella’ya, 90. (91.) Mezmur’da, 'Yüceler Yücesi'nin yardımında ikamet eden, Semanın Tanrısı'nın himayesinde yaşar' sözünü okumuşsundur, İbranilerde 'Semanın Tanrısı' ifadesi yerine [okunamadı], yani Şaddai (Kadir-i Mutlak) isminin ikame edildiğini söylemek isterim, Aquila bu kelimeyi hikanos (yani cenkçi, cesur, kudretli ya da güçlü) olarak tefsir eder, bizler de gayemiz doğrultusunda bu anlamı dirayetli yahut her şeye yeten şeklinde kabul edebiliriz, nitekim bu İsim, İbraniler arasında Tanrı’nın bilindiği veya çağrıldığı on İsimden biridir. Sen benden bu pek çok İsmi tefsirleriyle birlikte şerh etmemi son derece hararetle talep ettiğin için, dilediğin şeyi yerine getireceğim. Tanrı’nın birinci İsmi [okunamadı] El’dir, Septuaginta’da Theon, yani Tanrı olarak tercüme edilmiştir. Aquila bunun etimolojisini açıklarken iskhyron, yani 'güçlü olan' şeklinde tefsir eder. İkincisi Elohim, üçüncüsü ise onun Tanrı kelimesine karşılık geldiğini belirterek tercüme ettiği Elohai’dir. Dördüncüsü, Septuaginta’nın 'Kuvvetlerin yahut Kudretlerin (virtutum)' şeklinde karşıladığı Tzevaot’tur, lakin Aquila bunu Orduların şeklinde tercüme etmeyi yeğler (bu Enerjiler yahut Kuvvetler, İbranilerce tanrısallığın (thearkhia) iradesini icra eden semavi ordular, melekler olarak telakki edilirdi). Beşincisi, bizim Yüce diye tesmiye ettiğimiz Elyon’dur. Altıncısı, Çıkış (iii) babında 'Olan, beni gönderdi' şeklinde okuduğumuz Ehyeh Aşer Ehyeh (yani 'Ben Olanım' veya 'Ben Kimsem O Olacağım') ifadesidir. Yedincisi, daima Efendi olarak adlandırdığımız Adonai’dir (yahut Adanoi). Sekizincisi, yalnızca Tanrı’ya mahsus kılınan YaH ismidir (dört harfli ilahi isim tetragrammaton bağlamında [okunamadı]

Şema II. İlahi İsimler ve Sefirot

İskenderiye Ekolü ve Yeni-Platoncular tarafından buna benzer pek çok mefhum iktibas edilmiştir, bunlar muhtemelen Aryan kolu, yani Hindular vasıtasıyla intikal etmiştir, nitekim derinlikli Norveçli bilgin Christian Lassen, Yeni-Platoncu doktrinin kökeninin Hindistan olduğuna dair kuvvetli deliller sergilemektedir.

Gnostikler, Maniheistler ve devirlerinin sapan fırkalar olarak adlandırılan diğer mezhepleri de Kabala’dan iktibaslarda bulunmuşlardır. Daha kadim devirlerde İbrani Kabalacı mefhumların pek çoğuna Aryan yazmalarında, Vedalarda, bilhassa bunların Upanişadlarında, Bhagavad Gita’da, Tantralarda ve benzeri metinlerde rastlamaktayız. Çinliler arasında ise Yi-King’de, Lao Tzu’ya atfedilen metinlerde ve diğer batıni felsefe risalelerinde bunlara tesadüf edilir. Aynı mefhumları Zend ve diğer kadim Fars metinlerinde, Mezopotamya’nın, Kildani, Babil ve Asur’un kadim ahalisinin çivi yazılı tabletlerinde, Mısır’ın abideleri ile papirüslerinde, Hindistan’ın arkaik Budistleri ile Dravid ırklarının bakiyelerinde, ezcümle Ellora ve Elephanta mağara mabetleri ile Sançi ve Amravati stupalarında da [NOT: Metinde geçen 'tope' kelimesi Budist tümülüs veya türbelerini, yani stupaları ifade etmektedir] müşahede etmekteyiz.

İlahın İsmi ekseriyetle [okunamadı] YHVH şeklindedir ve bu, Hallelu-YaH kelimesinde nihai hece olarak telaffuz edilir. Dokuzuncusu, onların anekfoneton, yani Telaffuz Edilemez (dile getirilemez İsim) addettikleri Tetragrammaton’dur, Yod, He, Vav, He harfleriyle tahrir olunur, nitekim harflerin şekli benzerliği sebebiyle bu sahada vukufiyeti bulunmayan kimseler, bunları Grekçe metinlerde gördüklerinde sanki Grek harfleriymiş gibi PIPI şeklinde okumaya meyillidirler. Onuncusu, yukarıda Şaddai (Kadir-i Mutlak) olarak zikredilen ve Hezekiel’de tefsir edilmemiş olan isimdir. Lakin bilinmelidir ki Elohim müşterek sayıdadır (yani hem tekil hem de çoğuldur), bu veçhile hem tek bir Tanrı hem de çokluk tesmiye olunabilir, benzer bir tarzda 'sema' ve aynı zamanda 'semavat', yani Şamayim de bu kabildendir.

Bu durumdan ötürü mütercimler ekseriyetle ihtilafa düşerler, bunun bir misali olarak lisanımızda Atina, Teb ve Selanik kelimelerini gösterebiliriz."

Aziz Jerome, Genesis üzerine kaleme aldığı bazı eserlerinde, Cennet’i yahut Yahudilerin tabiriyle Aden’i, dünyadan daha kadim kılan muayyen İbrani geleneklerinden bahsetmektedir.

Bunların pek çok hatırasının Tibet’te, Budistlerin uhdesinde muhafaza ediliyor olması kuvvetle muhtemeldir.

Öğretilerinin Patriklerden ve bilhassa Musa’dan neşet ettiği hususunda İbrani Kabalacılarıyla hemfikir olan Ortaçağ Hristiyan bilginleri arasında Raymond Lully, Archangelus Burgonovensis, Prens Giovanni Pico della Mirandola, Guillaume Postel, Johann Reuchlin, Johann Stephan Rittangel, Paulus Riccius, Julius Conrad Otto, Heinrich Cornelius Agrippa von Nettesheim, Rahip Johann Franz Buddeus, Dr. Henry More, Rahip John Lightfoot, muktedir Cizvit Athanasius Kircher, Claudius Duretus, Christian Knorr von Rosenroth, Franz Mercurius van Helmont, Petrus Galatinus, Johann Rhenferd, August Pfeiffer ve diğerleri zikredilebilir. Kabala, Ortaçağ Mistiklerini, bilhassa Paracelsus, Jakob Böhme, Heinrich Khunrath, Oswald Croll, Dr. Robert Fludd ve Gül-Haç Cemiyeti’ni, keza her iki Van Helmont’u, Heinrich Cornelius Agrippa’yı, Başrahip Johannes Trithemius’u, Valentin Weigel’i, Dr. Girolamo Cardano’yu ve Franciscus Georgius Venetus olarak anılan Francesco Giorgio Zorzi’yi ziyadesiyle tesiri altına almıştır, ayrıca Kardinal Nicolaus Cusanus, Viterbolu Kardinal Aegidius, Papa IV. Sixtus, Marsilio Ficino, Theophilus Gale, Ralph Cudworth, Sir Isaac Newton, Baron Leibniz ve Baruch Spinoza’yı, daha sonraki dönemde ise Schopenhauer, Hegel, Schelling ve diğer Alman filozoflarını etkilemiştir. Sir Francis Bacon, Kabalacı Dr. Fludd’ın eserlerini, Sir Isaac Newton ise Jakob Böhme’nin risalelerini tetkik etmiş, büyük düşünür Leibniz, Baron von Rosenroth vasıtasıyla bu sahaya derin bir alaka duymuştur. Ameli Kabala üzerine Abbé de Villars (De Montfaucon’un yeğeni), 1670 tarihinde meşhur hiciv romanı Le Comte de Gabalis’yi neşretmiş, Alexander Pope ise 'Bukleye Tecavüz' adlı eserini bunun üzerine bina etmiştir. Kabalacılık, Ortaçağ şiiri Gülün Romanı’nın dokusuna işlemiştir ve Dante’nin yazılarının her cüzüne nüfuz etmiştir.

Bunu Mısır metafiziğine ve felsefesine atfedenler meyanında Jacques Basnage de Beauval yer almaktadır, Basnage, Yahudilerin Tarihi adlı eserinde bu mevzuyu ele almış, iddialarını esasen muktedir Cizvit Rahip Athanasius Kircher’in Kabala üzerine kaleme aldığı derinlikli lakin sıklıkla hatalı mütalaalarına dayandırmıştır.

Bunun, kendilerinden iktibas olunan Kildani menbalarından intikal ettiğini savunanlar ise...

Platon ve Pythagoras'ın kendi sistemlerini buradan edindiklerini iddia edenler arasında Richard Simon ve Paul Berger yer almaktadır. Sistemin gayrimüslim (Gentile) felsefesinden neşet ettiğini savunanlar arasında ise John George Wachter, Joachim Lange ve kökenini çok eski devirlere dayandıran Muhterem John Christopher Wolff bulunmaktadır. Muhterem Jean Morin, daha önce gösterdiğimiz üzere, Lewis Cappellus ile birlikte özellikle Zohar'ın kadimliğine ve doktrinlerine karşı çıkmıştır. Alman felsefe tarihinin mütebahhir ismi Johann Jakob Brucker, sistemin Hristiyanlık çağından yaklaşık 100 yıl önce R. Simeon ben Shetach eliyle Mısır'dan Filistin'e taşındığını ispatlamak gayesiyle pek çok eser kaleme almışsa da, hakikatte konu hakkında pek az malumata sahip görünmektedir.

John Frederick Kleuker, Kabalistik felsefe üzerine ödül kazanan makalesinde, bu düşüncenin Orpheus ve Thales'in Gizli Öğretisi ile akraba olduğunu ve muhakkak ki Pythagoras'tan geldiğini ifade eder. Kendisi ayrıca, Reuchlin ile hemfikir olarak, bu Gizli İlim'in Patriklerden tevarüs ettiğini ve eski devirlerde Keldani diyarında pek rağbet gördüğünü düşünmüştür, ki bu son kanaatinde muhtemelen haklıdır.

Osiander, Kleuker ile aynı fikirdedir, C. G. Bretschneider, Adolphe Franck ve diğer bazı müellifler, bu düşüncenin kadim Pers öğretilerinde aranması gerektiğini savunurlar ve Jacques Matter da onlara katılır görünmektedir. Alman felsefe tarihçisi Wilhelm G. Tennemann, Brucker'in tarafını tutar. Steiger, eserlerinde konunun haiz olduğu büyük ehemmiyeti ikrar etmekle birlikte meseleyi derinlemesine tetkik etmez. Roth, İbranilere Mektup üzerine kaleme aldığı metninde bu hususta hususi bir risale telif edeceğini belirtmişse de bunu gerçekleştirmemiştir. Augustus Tholuck, Jean Morin'in fikirlerine temayül göstermektedir. Modern Yahudiler arasında Munk, Jost, Stern, Leopold Löw, David Luriah, Dr. Schiller-Szinessy ve Konitz, diğer pek çok sima ile birlikte onun kadimliğini müdafaa ederken, kanaatimizce birer Talmudist sıfatıyla ve mezhebi mülahazalarla Dr. Hirsch Graetz, Dr. Leopold Zunz, Dr. Michael Sachs ve Dr. Abraham Geiger buna muhalefet etmektedir. Büyük Alman İbrani bibliyografyacısı Dr. Moritz Steinschneider, tarihinin henüz kimse tarafından yazılmadığını ifade eder. Dr. Adolph Jellinek ise başlangıçta muhalif bir tavır sergilemiş olsa da, yaptığı iktibasların etraflıca incelenmesi öğretinin kadimliğine işaret eder mahiyettedir. Dr. Jellinek'in bu mevzudaki mesaisi her türlü takdirin fevkindedir. Daha önce bahsini ettiğimiz, İtalya'nın Livorno şehrinden Ela Benamozegh, halen hayatta olan en büyük Kabalistlerden biri ve aynı zamanda mütebahhir bir Talmudist olarak onun kadimliğinden yanadır. Yukarıda zikredilen isimler, bu meseleye nazar kılmış olanların yalnızca pek mahdut bir kısmıdır.

Mevzu, hem muhtevası bakımından hem de beşeri tefekkür tarihi zaviyesinden fevkalade bir kıymeti haizdir, İbrani Kabalası üzerine yazan mütebahhir bir müellifin ifadeleriyle, "Platon ve Spinoza'nın öğretileriyle birden fazla müşterek noktası bulunan, sureti itibarıyla kendisini kimi zaman dini şiirin mehabetli makamına dek yükselten, Hristiyanlık ile aynı topraklarda zuhur etmiş olan, on iki asrı aşkın bir müddet zarfında, antik bir anane varsayımından başka delili, Kutsal Kitapların manasına daha derinden nüfuz etme arzusundan başka zahiri gayesi bulunmaksızın, en derin bir sırrın gölgesinde serpilip yayılan bir öğreti", muhakkak ki dikkatimize mazhar olmayı hak etmektedir.

Mütefekkir Alman filozofu Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling'in sözleriyle Kabala, "tüm dini sistemlerin anahtarı olan o iptidai sistemin, belki fevkalade tahrif edilmiş, fakat yine de baki kalmış harabelerini ve kırıntılarını muhtevidir ve şu sözü iddia edenler hilaf-ı hakikat beyanda bulunmamaktadır, Kabala, asli Kutsal Metinlerin yanı başında lakin haricinde mevcut bulunan, vahyedilmiş ve bu sebeple de daha şümullü, fakat sır niteliğinde ve herkese ifşa edilmemiş bir sistem olarak bizzat vahiy getiren bir öğretinin tevarüsüdür. Viyana'da henüz ilan edilen (1815) ve şöhreti ehemmiyeti kadar büyük bir eser olan Zohar'ın müellifi Ben Yo'hai'nin didaktik mülahazalarını asli kaynaklarından derlemeyi vaat eden Yahudi-Rabbânî bir telifin neşredilecek olması ilim ehli için pek memnuniyet verici olsa gerektir. Keşke bir Yahudi yahut başka bir mütehassıs, Zohar'ın tamamını neşre hazırlayacak ve sair menbaları gün yüzüne çıkaracak desteği bulabilseydi! Alimlerin risalelerinde hakiki kaynaklardan böylesine bütünüyle yüz çevirdiğini müşahede etmek neredeyse teessür vericidir. Mısır'ın son derece karanlık ve halledilemez hiyerogliflerinde arkaik dinlerin anahtarları aranmış, şimdilerde ise Hindistan'ın lisanı ve hikmetinden gayrı bir şeyden söz edilmez olmuştur, halbuki tüm kadim dini sistemlerin doktrinlerinin ve hatta lisanlarının köklerinin, teferruatına varıncaya dek açıkça tefrik edilebildiği İbrani lisanı ve metinleri, bilhassa Eski Ahit sahifeleri tetkik edilmeden öylece durmaktadır. Bu hürmete en layık abidelerin, salt teologların elinden çıkıp sırf tarihi tahkik ehlinin eline bir an evvel geçmesini temenni etmek gerekir, işte o vakit bu kaynakların, Homeros destanları ve Herodotos'un rivayetleri derecesinde hürmete mazhar olacağını ve en az onlar kadar ehemmiyetli kaynaklar addedileceğini ummaya cüret edebiliriz."

İsa'nın zuhuruyla birlikte Yahudi tefekkür alemi inkısama uğramıştır. Gizli Öğretiler, ekseriyetle yüksek bir fikri mertebeye ait ruhani bir inancın rehberliği altındaydı, Ferisiler ise Yahudi din hayatını şekil ve merasimden ibaret kılmış, İbrani dininin deruni manevi hayatının büyük kısmını imha etmişlerdi. Gizli Öğreti'nin yüksek manevi talimlerinin pek çoğu, bu devirde, Hristiyanlığın temellerinin sağlamlaşmasıyla neticelenen terkip ve formülasyonların içerisine dahil edilmiştir. Anglikan Kilisesi'ne mensup arif bir alimin ifadeleriyle,

"Şekina ve saireye (yani Metatron'a) dair Kabalistik doktrinin nüvesi, muhtemelen Aziz Pavlus ve Aziz Yuhanna devrinde zaten mevcuttu ve vahiy alan yazarlar, tıpkı Aziz Yuhanna'nın Yahudi-İskenderiye Logos doktrininden istifade etmesi gibi, Hristiyan Vahyini tebliğ ederken bu tefekkür kalıplarından muavenet görmüş olabilirler." Bu zikredilen husus Kabala'da da mevcuttur ve Philon, her iki telakkinin de ilk müdafilerinden biridir.

Görünmeyen olanın görünen ile rabıtası ve münasebeti, en kadim devirlerde dahi insanoğlunun dikkatini celbetmiş olmalıdır. Mütekaddim mütefekkirlere öyle görünmüş olmalıdır ki, İlk Sebep tetkik edilirken iki husus nazara alınmalıdır, zatı bakımından İlk Sebep ile İlk Sebep’in görünen ve görünmeyen âlemle olan münasebet ve rabıtası. Her iki husus da, mutlak surette fani olan bizler için, hâlâ diğer her şeyden daha derin bir ehemmiyeti haizdir ve her ikisi de bu maddi beden içindeki zihni idrakimiz açısından son derece girift ve müşkil bir mahiyettedir. Arap meşşaileri, bu pek muğlak meseleye bir izahat getirebilmek gayesiyle Keldani, Fars, Hint ve umumi tabirle Şark felsefesinin labirentlerine adım atmak mecburiyetinde kalmışlardır.

İbraniler de erken bir dönemde aynı yolu izlemişler ve büyük bir ihtimalle İlk Sebep’i, evvelemirde üçlü "Şadday", yani Kadir-i Mutlak ile, bilahare Geçmişin, Halin ve Geleceğin remzi ve aynı zamanda Ulûhiyetin hakikatte en ali ismi olan "Ehyeh", yani "Ben Olanım"ın muadili olan Tetragrammaton, yani YHVH ile tesmiye etmişlerdir. YHVH isminin lüzumsuz yere telaffuz edilmesine karşı Üçüncü Emir vazedilmiştir ve bir İsrailoğulları mensubu, onun yerine daima ADONAY (Adonai), yani "Rab" lafzını ikame eder, nitekim İngilizce tercümedeki "Lord" ifadesi buradan neşet eder, buna mukabil en süfli tesmiye yahut Tabiat içindeki Ulûhiyet olan daha umumi Elohim terimi ise "God" (Tanrı) olarak tercüme edilir. Kabala’da YHVH İsmi, bir "O" (eril) ve bir "O" (dişil) olmak üzere, tek bir Ulûhiyetteki iki şahsı ifade eder, yani Kutsal Olan’ın, O mübarek Zat’ın ve O’nun Şekinah’ının Vahdetini bildirir. Hamsin Yortusu’na mahsus Yahudi Liturjisine ve keza her gün okunan "Mukaddes ve Mübarek Hu ile O’nun Şekinah’ının, Gizli ve Örtülü Hu’nun Vahdeti Adına, YHVH ebediyen mübarek kılınsın" duasına müracaat edilebilir. Hu lafzının müzekker, YaH lafzının ise müennes olduğu söylenir, bunlar bir araya geldiklerinde Bir olan YHVH’yi teşkil ederler. Bir, fakat eril-dişil bir mahiyettedir. Şekinah, Kabala’da her daim müennes addedilir.

İnsanların bugün kadim tesmiye ettiği, lakin hakikatte daha genç olan o âlemde insan, bugünkü medeni hayatta olduğundan çok daha yalın ve tabiata çok daha muvafık bir mevkide bulunmaktaydı. O devirde yazılı olan ile şifahi olanın, nazariyat ile tatbikatın tabii ahengi ve yakınlığı daha sıhhatli müşahede edilmekteydi. O vakitler yazılı yahut sembolik külliyatın gayesi, tetkik edilen mevzunun yalnızca en temel noktalarını ima ve işaretler kabilinden kârinin zihnine arz etmekten ibaretti. Cümleler yalın, veciz ve talimi idi. İlk devir dillerinden bazıları, yazıya geçirildiklerinde ideogramlarla başlayarak hece safhasının ötesine asla geçememiştir, misal olarak Akad, Asur, Babil, Mısır ve Çin dilleri zikredilebilir. Diğer bazıları ise ünsüz harfler safhasına terakki etmiş, fakat sesli harflere yahut hakiki alfabeye katiyen vasıl olamamıştır. Bunlar Fenike, İbrani, Süryani ve Arap dilleridir. Hiçbir Sami dili alfabetik sesli harflerle yazılmamıştır. Ari ırk, yazı diline sesli harfleri daima idhal etmiştir ve hakiki manada alfabetik bir ırktır. İlk yazı, bilhassa bilginin özünü ve temel delillerini ihtiva etmekteydi ve sembolleri, inisiyasyon dairesine girmemiş olanlarca anlaşılamaz mahiyetteydi.

Gelenek, sembolik yazının istimalinden evvel mevcuttu ve bu usulün teşekkülünden sonra da onu şerh etmek için elzem bir hale geldi. Hem ideogramların ve diğer sembollerin, mesela alfabe harflerinin zuhurundan evvel hem de zuhurundan sonra gelenek, kendisinden sonra gelen bütün yazıların cüzü kılındı. Yazılı gelenek, kavranan zaman dahilinde bize kalıcı bir sudur ve vürut temin eder ve geçici olarak akıp giden, daima seyelan halindeki kelam ile lisanın zeval bulmaz nüanslarını, sabit ve fehmedilen semboller halinde, daimi ve mukim bir mevcudiyet olarak nazara sunar, binaenaleyh şifahi kelamın sedasından daha mukayyed bir sembolizm vasıtasıyla, aynı zamanda görme duyusuna hiyeroglif sembolü insan beyninin idrak merkezine raptetme imkânı bahşederek, daima zayi olma temayülü gösteren şifahi geleneği baki bir surette muhafaza etmenin en emin vasıtasıdır. Ne var ki yazılı mecmua dahi, madde âlemindeki her şey gibi, insan fikrinin terakkisiyle beraber manevi muhteviyatı, deruni ve manevi mana tonları ve hatta imla usulü bakımından mütemadiyen tebeddül etmektedir. En nihayetinde o, yazarın zihninde insan hayatının kendisine bahşettiği kadarıyla vücuda getirdiği bir hakikat tasvirinden ibarettir ve mutlak müşahhas vuzuhtan ve ferdi tayinden tamamen mahrumdur. Bu sebepten insan düşüncesi, yazıya döküldüğünde, en mükemmel suretinde dahi her daim büyük ölçüde müphemdir ve yazarın ve devrinin asli manevi manasından ve maksadından neşet eden her nevi tefsire, tahrife ve tagayyüre maruzdur, üstelik muhtelif idraklerin aynasında, muhtelif manalar, kavrayışlar ve akisler tahtında tecelli eder. Binaenaleyh yazının, insan hayatının ve idrakinin mutlak bir zaruretidir ki, insani sesin en cüzzi tonlamaları ve vurguları ile ve terakki eden fikirle asli manaları daima tebeddüle maruz kalan o aksi halde ölü sembollerin daimi yoldaşı ve müfessiri, hayat bahşeden şifahi veya sözlü kelam olsun. Yazılı sembolün bizzat kendisi mutlak manada ölüdür ve ona kudret, zindelik ve hayat nefyedecek ve müşahhas bir kıymet kazandıracak bu kabil daimi ve canlı bir şifahi gelenek olmaksızın, beşeriyete hiçbir faidesi dokunmayacaktır.

Bu kudretli canlılık yalnızca telaffuzda değil, zihnimizden sessizce okurken dahi düşüncenin zihnimizde tabii olarak büründüğü vurguda, tonlamada ve bükümde de mevcuttur. Dünya tarihinin kadim devirlerinde bilgi, ameli hayata daha sıkı biçimde bağlıydı ve soyut nazari bilgi henüz mevcut değildi, o vakitler mühim olan eyleme kabiliyetiydi ve bu kabiliyet insanın bütün seciyesini ve şahsiyetini terbiye ederdi. Bugün Hindistan’da Guru yahut Brahman üstat ile talebesi arasında görüldüğü üzere, muallim ile talebe daha ziyade bir baba ile oğul ve bir efendi ile hizmetkâr münasebeti içindeydi. Talebe uzun müddet talebelik makamında kalır, zihni tefekkürün hakiki ve yüce ciddiyetini, sırf kendisi için ilme duyulan saf deruni sevgiyi ve müntesibin bütün ruhunun mevzunun dehâsıyla kâmilen nüfuz bulmasını zihnen kavrayabilmek ve bu mertebeye erişebilmek için, içindeki tabii ve işlenmemiş hayvani insanı ehlileştirmek mecburiyetinde kalırdı, zira bu vasıflar olmaksızın, fikri yahut sair sahalarda kalıcı bir muvaffakiyet asla kabil ve teminat altında değildir. Gayretli çırak tedricen kalfalığa ve nihayetinde ustalığa yükselir, ancak o vakit başkalarına talim etme salahiyetini kazanırdı. Şayet sağlam bir dirayete, selim bir muhakemeye sahipse ve zihnen idrak ehliyeti taşıyorsa, bir mükâfat olarak nihayetinde bir inisiyeye, en deruni daireye mensup bir yoldaşa yahut bir miste dönüştürülür, ardından kendisine seleflerinin zahiri öğretilerinin yanı sıra ezoterik öğretileri ile geleneklerinden de pay verilir, o da bu mirası ardından gelen ve layık görülen kimselere aktarmaya devam ederdi. Böylelikle dinde, felsefede, ilimde ve sanatta şifahi olarak tevarüs eden, bütüne ait o hakiki, deruni ve yalnızca akılla idrak edilebilen maneviyat, inisiyeler ve fikri mesai erbabı arasında talim edilir, sadakatle nesilden nesle aktarılır ve muhafaza edilirdi, tüm cahil ve terbiye edilmemiş olanlar içinse bu ali maneviyat idrak edilemez ve kapalı kalırdı. Her dinin, felsefenin, ilmin ve sanatın kendine mahsus bir gizli disiplini (disciplina arcana) vardı, bu intizam esasen bugün dahi din, ilim ve sanat âlemlerinin teknik usullerinde ve lisanında geniş ölçüde mevcuttur. Sırrın hakiki manası da buydu, sır, yani deruni ruh, ifşa edilmemiş bir bilgi demek değildi, o ifşa edilirdi, lakin yalnızca buna hak kazanacak kâfi zekâ ve dirayeti gösteren, bütün ruhu, kalbi ve bölünmemiş sevgisiyle kendini buna vakfeden kimseye ifşa edilirdi. Kadim devirlerin daha idrak sahibi insanları, kendilerine bahşedilen bu vakfediş ve inisiyasyon lütfunu takdir ve idrak etmeye ehil ve muktedir bulunan kimselere kapı aralayarak, en derin metafizik fikirlerinin üzerine bir sır perdesi çekmişlerdi. Bu durum İsa’nın şu sözlerinde bütünüyle mücessemdir, "Kutsal olanı köpeklere vermeyin, incilerinizi domuzların önüne atmayın, yoksa onları ayakları altında çiğner, sonra dönüp sizi parçalarlar." İsa, nâsa, yani inisiye edilmemiş halka mesellerle hitap etmiş, bu meselleri hususi meclislerde yalnızca havarilerine izah etmiştir. Bu sebepten, savaşların, ihtilallerin ve takibatın getirdiği kesintiler yüzünden, kadim tefekkürün büyük kısmı zeval bulmuştur. Asrımızda ise teemmül, ilim erbabı arasında zihni melekelerin fiili hayatını ve canlılığını yutmakla, her şeyi yalnızca fikrin ölü, kuru ve soyut bilgisine irca etmekle tehdit etmekte ve insanı sırf nazariyat ile terbiye edebileceğine vehmetmektedir. Ameli olan nazari olanın içinde erimiş, yazı ile şifahi kelam arasındaki rabıta bozulmuş, şifahi tekrar ve talimin canlılığına pek az yer kalmıştır. Kadim zamanlarda yazılı kelam yalnızca bir semboldü, üstaddan talebeye şifahen aktarılan ameli talim ise hakiki gizli hazinenin ta kendisiydi. Şayet beşeri fikri hars bir kül halinde daha ziyade şifahi ananeye dayansaydı, insanoğlu için en yüce ve en ehemmiyetli mefhum olan dinin, yazılı harfin yalın sembolizminin ötesinde, bir kıymet ifade edebilmesi namına izah edici ve canlandırıcı, onu diri kılan canlı bir şifahi öğretiye ve yazılı kelamın yalnızca kabuğundan ibaret kaldığı ezoterik, daha ali bir ifşaya muhtaç ve mecbur olduğunu derhal görürdük.

Sembolik yazıya dökülmeden çok önce şifahi olan kadim kutsal sözlü öğreti, izlerini Şark'ın bütün ırkları arasında bırakmıştır. Bu öğreti bizlere bilhassa dini rehberlerimiz olarak benimsediğimiz ve Eski ile Yeni Ahit olarak adlandırdığımız Şark kitapları vasıtasıyla ulaşmıştır. İlki, İbranilerin Mukaddes Yazılarıdır, ikincisi ise Yahudiler tarafından kaleme alınmış fakat İsrailoğulları ile Grek düşüncesinin bir terkibine dayandırılmıştır. Bu sebeple, büyük ölçüde Aziz Pavlus'un yazıları, İbranilere Mektup'un yazarının metinleri, ekseriyetle Aziz Yuhanna'ya atfedilenler ve bir kısmı da Aziz Petrus'a ait olanlar vasıtasıyla şekillendirilip canlı tutulan Hristiyanlık ile alakadar olanlar için, başlangıçta Sod veya Gizem, akabinde Gizli İlim ve daha sonra da Kabala olarak adlandırılan İbrani Gizli Doktrini'ni, bilhassa spekülatif kolunu tetkik etmek son derece büyük bir ehemmiyet arz eder, zira onda Yeni Ahit fikirleri ile İsrailoğullarının gizli felsefesi arasında pek sıkı bir irtibatın mevcudiyeti görülecektir. Spekülatif Kabala sistemi, büyük oranda Grek felsefi düşünüş tarzları ve usulleri üzerine inşa edilmiş ve şekillenmiş olup, sıklıkla meseller, alegoriler ve sair mecazi ifadelere dayanan, üstelik ehil olmayanlardan muhafaza edilmek maksadıyla örtülü bir surette kaleme alınıp ima yollu verilmiş bulunan Şark sistemlerine yabancı olan Garp düşüncesine sıklıkla tuhaf [NOT: metindeki "dczarre" muhtemelen "bizarre" sözcüğünün dizgi hatasıdır], garip ve belki de kimi vakit abes görünür. Dolayısıyla, Şark'ın Gizli Felsefesi'ni serimlerken Aristotelesçi ifadelere ve Garp ifade usulleriyle uyumlu formüllere ulaşmak hayli güçtür. Bu durum aynı zamanda tetkik edende taassuptan uzak, tefrik kabiliyetine, zarafete ve bilhassa tarafsızlığa sahip, hem tahlili hem de terkibi olarak ilerleyebilen, benzerlikleri müşahede eden, mukayeseler yapabilen ve yalnızca son derece müphem olmakla kalmayıp en ateşli mensupları tarafından dahi pek sık yanlış aksettirilmiş, yanlış anlaşılmış veya yanlış muhakeme edilmiş olan Şark gizli geleneklerinin muhteviyatının meziyeti veya kusuru hususunda büsbütün adil bir hüküm verebilen peşin hükümden azade bir zihin iktiza eder. Bizler, İbrani Spekülatif Kabalası'nın kendi dinlerimizin Şark kitapları ve diğer Şark kavimlerinin sistemleri ile irtibatı dahilinde derinlemesine tetkik edilmesinin ona çok daha muteber bir mevki kazandıracağını, içinde bugüne dek ona layık görülenden çok daha büyük bir kıymetin ve çok daha kadim bir geçmişin saklı olduğunu göstereceğini iddia ediyor ve peşin hükümlerden uzak, keskin ve tarafsız zihinler tarafından sağlam bir mantık meyliyle yürütülen bütün bu tetkikleri, bugün din ve felsefede mevcut pek çok fikrin menşei ve nüvelerine dair daha derinlikli ve doğru bir bilgiye doğru atılmış büyük bir terakki addeliyoruz. Kabala'nın bugüne dek gördüğünden daha derin ve tarafsız bir inceleme yapmaksızın bu hakikati inkar etmek, beşeriyetin geçmişteki aklî tabiatı ve terakkisi ile modern düşünce ve dindeki en ileri bilgilerden bazılarını üzerine bina ettiğimiz fikirlerden ve hatta antik aklî âlem tarihinin tamamı ile onun müteakip inkişafından habersiz olunduğunu izhar etmek demektir. Din ve felsefedeki bu Gizli Geleneğin unsurları, kadim Doğu düşünce dünyasından bugün elimizde kalan bütün yazılarda ancak parça bölük bir halde bulunabilmektedir. Kabala, düşmüş ilk varlıkların terbiye vasıtası olarak aklî kültürün bir İlahi Vahiy ile başladığını ve bundan neşet eden müteselsil bir gelenekler dizisinden teşekkül ettiğini ileri sürer. Bunlar, beşeriyetin İrade-i Cüz'iyyesi üzerinde tesir gösteren Zulmet ve Şer Melekutu'nun nüfuzuyla az çok parçalanmış ve tahrifata uğramıştır. Önceki nesillerden süzülüp gelen gelenekler, sonrakilerin mürebbisi olmuş ve büyük ölçüde evvelkilerin uzvi inkişafına vb. bağlı olarak müteakip olanlar, geçmişin intikal eden semerelerini ileri taşımış yahut akamete uğratmıştır, neticede bütün bu manzara, başlangıcından bu yana tüm beşeriyetin maneviyatından gelip geçen muazzam düşünce dalgalarından ibarettir. Zaman zaman Tanrı'nın büyük sevgisi ve merhameti, bu büyük enerjik ve canlandırılmış uzvi süreç üzerinde, ilk canlı varlıklardan süzülüp gelen bu muazzam hayat nehrinde daha doğrudan bir tesir icra etmiş, yeryüzümüzdeki ilham edilmiş bilginin mecmuunun artırılıp tevsig edilmesini sağlayan yeni bir vahiy vasıtasıyla ona taze ve yepyeni bir terakki, yeni bir hamle kazandırmıştır. Çoğu zaman, Yücelerden feyzalmış münferit zihinler, o vakte dek yalnızca müphem biçimde idrak edilmiş hakikatleri ilan edip tavzih eder veya beşeriyetin ilerlediği, istifade ettiği ve umumi ahvalinin ıslah edildiği faydalı ve hayırlı bir vasıta keşfeder, diğer cihetten, Tanrı'nın bilinmeyen fakat hikmetli gayelerinin tahakkuku namına, muhalefete, yani Zulmet ve Şer ruhlarına beşeriyet nehrindeki terakki hürriyetini sınama ve geciktirme, İlahi Geleneği tahribe yeltenme, Hakikati tahrif etme, İyiliği, Sulhu ve Âhengi tarumar etme izni verilmiş, hile ve şer icra etmeleri, beşeriyet için faideli ve necat bahşeden hayırlı icatları, sanatları ve ilimleri yok etmeleri veya tehir etmeleri, böylelikle terakki ve ilerlemeyi geri bırakmaları için onlara bir salahiyet sahası tanınmıştır.

İnsan, her ne kadar Kabala tarafından ilahi menşeli addedilse de, kendi mutlak fıtri iradesi ile varlığının ve aklının muhtariyeti sayesinde müstakil olarak kendi başına ve kendisi vasıtasıyla varlık meydana getirebilen, mutlak surette bağımsız bir mevcudiyet olarak görülmez. Kabala'ya göre insan bütün bilgisini ancak ruhani olandan neşet eden feyiz ve izin vasıtasıyla elde eder,

kendisinin haricinde. Koşulsuz, nesnel, dâhilde üretilmiş ve kendiliğinden varlık ile bilgi, yalnızca, yegâne Gerçek, Hakiki ve Mutlak olan, her şeyin menşei ve koruyucusu olan Yüce Ulûhiyette mevcuttur, O ki, Mutlak Fikir yahut Kusursuz Paradigmatik Suret vasıtasıyla aynı şeyi meydana getirir ve ruhanî veya maddî olsun yaratılmış bütün şeylerin hem dâhilindedir hem de onlara aşkındır (aşkınlık). Bütün kâinat, Yüce Ulûhiyetin Yeri veya Meskeni olmadığı gibi, O'nun İzzeti yahut Muhtevası da değildir. Kabala, insanlığa, başlangıcı Semavî Âdem olarak adlandırılan semavî erdişi ilk suret olan insanî varoluşun tek ve azametli bir mecmuu gözüyle bakar. Beşeriyet onun nazarında, Mikrokosmos diye tesmiye olunan büyük bir evrensel kardeşlik, muazzam bir ruhanî enerjetik hayatiyet addedilir ve bunun içinde daha yüce Makrokosmosun, Semavî yahut Göksel İnsanın ya da Âdem'in, Ezelî Kusursuz Paradigmanın yahut bütün Suretlerin ve onun karşısında Mikrokosmos hükmünde kalan ilk yeryüzü Âdeminin Kusursuz Modeli olan Adam Kadmon'un fikri uyur. Kabala'nın beyanına göre, tecelli eden yahut yaratılan mevcudatın bütün suretleri, kusursuz idealleri bu Büyük Paradigmanın içindedir, bundan ötürü o, İdealleşmiş Suret yahut menşelerindeki bütün kusursuz fikirleri ihtiva eden Suret olarak adlandırılabilir. Yine de Makrokosmos, tıpkı Mikrokosmos gibi, Ezelî Mutlak'ın, Bilinmeyen Ain Soph'un yahut Sonsuz'un, Ayin'in ya da Hiç-Şey'in feyz ve seyelanını fasılasız kabul etmeden ve O'nun tarafından var edilmeden ne vücuda gelebilir ne de mevcudiyetini koruyabilirdi. Harflerde, sayılarda ve nispetlerde inkişaf eden zaruri bir maddî sembolizmin bağ ve hududunun, insanın düşüncelerini madde âleminin ifadeleri dairesine bağlayıp mahkûm ettiğini ve insanın, bu madde âlemindeyken perdeyi mutlak surette kaldırmasını yahut yaratılmış ruhanî âlemin kusursuz bir bilgisine erişmesini menettiğini kabul eder. Bu husus, Şark İstiaresi dairesinde, Çıkış bahsinde büyük bir vukufla serdedilmiştir. Madde suretindeki insan, kendisini Ezelî Mutlak'ın tam bir kavrayışına yükseltemez ve Yüce Ulûhiyeti yüz yüze göremez. Bu âlemdeki insana Ulûhiyetin arkası, yani görünen kâinat gösterilir. Ulûhiyet daima Kendi İzzeti, Kendi Şehina'sı ile örtülüdür ve insan, Tanrı'nın ikamet ettiği zulmete ve koyu karanlığa tek başına nüfuz edemez,

ne de Tanrı ile mutlak bir sulh yolunu bulabilir ve kendi yardımsız gayret ve kudretiyle yitirdiği saadetine yeniden kavuşabilir. İnsanın kusursuz bir muhtariyeti yoktur, ruhanî tabiatındaki tezadlar, aralarındaki muvazene yahut ahengin İlahî inayet olmaksızın duyularına aşikâr olmasına müsaade etmeyecek derecede kuvvetlidir. Bundan dolayı Kabala'ya göre İlahî bir Şefaatçi zaruret arz eder, insanı daima hayvanî tabiatından ruhanî tabiatına çekecek ve kendisi hakkında aklî ve ruhanî bir şuuru nefsinde idrak etmesini mümkün kılacak bir şey mevcut olmalıdır, zira bu olmaksızın, fikirlerini içinde yaşadığı salt hayvanî yahut madde âlemi varoluşunun fevkine yükseltemez ve alelade bir hayvana benzerdi.

Bu İlahî Şefaatçi, Kabala'da, her şeyin Tacı ve Mutlak Fikir olan Kether Sefira'sı ile sembolize edilen Baba Abbah'ın Oğlu, Hikmet, yani Hokhmah Sefira'sı vasıtasıyla remzedilir. Hokhmah, Üçlemenin üçüncü cevheri olan Kelâm, Memrah yahut Logos'tur, yine de Kabala onu esrarengiz bir surette, Kutsal Ruh yahut Anne İmmah olan Binah Sefira'sında ve Baba olan Kether'de, bunları da onun içinde addeder.

Üçleme Birdir. Bu husus Kabala'da başka bir tarzda daha ifade edilir, Taç yahut Baba, yani ilk üç Sefirot'un ahengi olan Kether, Güzellik, yani ikinci üçün ahengi olan Tifereth ve geri kalanın, hatta bütün Sefirot onlusunun ahengi olan Malkuth, bütün onluyu temsil eden bir üçleme teşkil eder kabul edilir ve bu üçlemede bütün Sefirot'un ve Semavî Âdem'in tam muhtevası mevcuttur. Bazen Kabala bunu Ayin, Hiç-Şey, A'reekh An'peen, yani Çehresi Uzun Olan ve Ze'ir An'peen, yani Çehresi Kısa Olan mefhumları içinde beyan eder, bu son ikisi sırasıyla Makroprosopos ve Mikroprosopos olarak da tesmiye olunur. Okuyucu ikinci Şemada Kether'in Mukaddes İsminin Ehyeh, yani Ben Olanım olduğunu, Binah'ınkinin Yah, Hokhmah'ınkinin ise Adonay, yani Rab diye tesmiye edilen YHVH Dört Harflisi olduğunu müşahede edecektir. Zohar'da, Tekvin'deki "Suretimizde, benzeyişimize göre İnsan yapalım" ayetinin manası bahis mevzuu olduğunda şöyle denir, "Ulûhiyetin iki şahsı vardır, biri göktedir, diğeri ise İnsan suretinde (yani Adam Kadmon suretinde) yere inmiştir ve Mukaddes Olan, O'na hamdolsun, onları bir kılar. Yüce Kutsal İlahîde Tek bir vücutta birleşmiş üç Nûr vardır ve bu, Her-Şey akidesinin temelidir, İmanın ibtidasıdır ve Her-Şey onda temerküz eder."

Bir başka yerde Zohar şöyle der, ‘‘Tanrısallıkta (thearkhia) iki şahıs mevcuttur ve karşılıklı olarak onlardan sudûr eden üçüncüsü onlarla irtibat halindedir, böylece artık üç olurlar, fakat üç iseler de O yalnızca Bir’dir; ‘Dinle ey İsrail, Elohim’imiz olan YHVH tek bir YHVH’dir’ (Tesniye vi, 4) denilen Kutsal Yazıların gizemi budur.’’ Bu ayette YHVH iki kez, Elohenu (Elohim) ise bir kez yer alır. İki kez geçen YHVH, tanrısallıktaki iki şahıstır ve Elohenu, onlardan karşılıklı olarak süzülen üçüncü şahıstır. Düşüşten sonraki İnsan, Elohim’in ruhani benzerliğinde ilk yaratıldığı andaki varlıkla artık aynı değildi, dünyevi Âdem’in kusuru Semavi olanı dahi etkilemişti. Onun kopyası olan dünyevi Âdem, Tanrı tarafından denetlenmekteydi, yine de kendisine, gelecekteki kurtuluşunu sağlayacak şekilde davranmaya veya alçalmasını sürdürmeye yetecek gücü bahşeden belirli bir serbesti yahut Özgür İrade tanınmıştı. Kötücül güçlerin mutlak hâkimiyetini engellemek adına, talep etmesi halinde kendisine yardım etmek üzere ilahi inayet bahşedilmişti. Bir fert olarak günümüz insanı, kendisinden önceki bütün insan yaşamlarının varlık halinin bir silsilesinden ibarettir, düşüncesi ise ruhu üzerinde tesir gösteren harici etkenlerin olduğu kadar dahili unsurların da bir neticesidir ve sözde bilgeliği, numunenin, fıtri vasıfların ve vahyin bir sonucudur. Onun iktidarı, şüphesiz bir dereceye kadar ırkının önceki ruhaniliğinden, onun alıcılık, muhafaza, birleşme ve ifade kabiliyetinden etkilenir; önceki varoluşlar zinciriyle boyanmış, tentür (Tincture) almıştır ve henüz insanlık tarafından idrak edilmemiş kanunlara tabidir. Naçar ve çaresiz olmakla birlikte, yine de önseziyle dolu bir hisle ve daha mükemmel bir tahakkukun iştiyakıyla donatılmıştır. Tanrı tarafından taklit edici bir mefkûreyi yeniden üretme gücüyle teçhiz edilen insan, Tanrı’nın bizzat kendi muhtariyetinden, mahlukatına duyduğu merhamet, inayet ve muhabbetin doluluğundan, asli olarak, yaratıcı bir tarzda ve bir feyiz yoluyla meydana getirdiği şeyi faal bir biçimde takip edebilir. Hakiki insan, yani içsel ruhani insan, fikirlerin aşılanıp doğması için yalnızca bir mahfaza, conditioned bir alıcılık vasıtasıyla işleyen bir faaliyet merkezidir, yine de belirli bir ölçüde hürriyete sahip olup mutlak bir muhtariyete malik değildir. Ruhaniliği, manevi ve maddi doğumlar meydana getirebilmek için duyarlılığı, muhtevayı ve hayati kabiliyeti barındırır, lakin üretebilmek, harici bir manevi aşılanmayı ve Tanrı’nın iznini iktiza eder. Her bir insan teki, teşekkülü ve inkişafı için, belirli bir dereceye kadar gelişmiş ve talim görmüş öncellerini varsayar, nitekim ilk insan çifti de ruhani, tekâmül etmiş bir mürebbiye, yani Tanrı’ya sahipti ve varoluşlar zincirindeki sonraki bütün talim, bu mürebbiden neşet etmiştir. Kabala, İyilik ve Kötülükte birbirinden bağımsız, kendiliğinden hareket eden iki zıt güç tanımaz, bilakis her ikisi de ona göre Yüce Mutlak Tanrı’nın kudreti altındadır. Kötülüğün İyilikten fışkırdığını ve yalnızca ikincisinin yön değiştirmesinden kaynaklandığını öne sürer. Kötülük, Tanrı’nın kendi hikmetli gayeleri uğruna, bize dondurucu soğuğu, ayazı ve geceyi bahşettiği gibi, aynı zamanda şifalı ve mübarek gün ışığını, sıcaklığı ve güneşi de veren Mutlak Olan’ın müsamahasıyla mevcuttur. Bu sebeple insan iki âlemden pay alır, dışsal, görünür madde dünyasından, yani Kötülük ve Karanlıktan, bir de dahili, ruhani, aşkınlıktan pay alan yüce âlemden, yani İyilik ve Işıktan (krş. İşaya xlv, 6, 7).

Alman filozof Hegel, bir şeyin ancak zıddı vasıtasıyla var olabileceğini, şey ile zıddının birlikte ve ebediyen bir bütünün mütemmimi olarak zuhur etmesi gerektiğini savunur, beyaz siyahsız, siyah da beyazsız olmaz, iyilik kötülüksüz, kötülük de iyiliksiz mevcut olamaz. Bu, Siphrah D’Tznioothah ve Sepher Ye’tzeer-ah’ın doktrinidir. Hayat tohumunun en başında, çözülme ve ölüm onun canlılığına karşı durur ve onu yok etmeye gayret eder, insanın bu dünyadaki bütün varoluşu ise canlılığını muhafaza etmek için kesintisiz bir mücadeleden ibarettir. İşaya, o muhteşem lisanıyla şöyle der, ‘‘YHVH Ben’im ve başkası yoktur, Benden başka Elohim yoktur. Beni tanımadığın halde seni kuşattım, ta ki güneşin doğduğu yerden ve batıdan bilsinler ki, Benden gayrısı yoktur. YHVH Ben’im ve başkası yoktur. Işığa biçim veren ve karanlığı yaratan Ben’im, esenliği kılan ve felaketi yaratan Ben’im, bütün bunları yapan YHVH Ben’im’’ (xlv, 5-8). Surlu dul kadının oğlu Hiram Abiff, Kral Süleyman’ın Kabalist Mabedi için tunçtan iki yüksek sütun yahut pilon dökmüştü, bunların başlıkları narlar ve zambak işlemeleriyle bezenmişti. Muhtemelen nilüfer olan zambak, hayatın timsali olarak beyaz yahut eril mahiyette sağ tarafta, doğurganlığın ve şekil alma kabiliyetinin timsali olan nar ise kırmızı yahut dişil mahiyette sol tarafta yer almaktaydı.

İlki Ya-kheen, ikincisi ise Bo-az olarak adlandırılmıştı. Bu sütunlar Anlayış’ı, yani Binah’ı (7) ve Hikmet’i, yani ’Hokhmah’ı (1) temsil etmekteydi ve aralarında Baba olan Kether’in (Aleph), Mabedi bulunmaktaydı. Burada Biçim Veren’in, Uyum’un ve Biçimlendirilecek Olan’ın sembollerini görmekteyiz. Bütün enerjilerin bir direnci, bütün ışıkların bir karanlığı, bütün fışkırma veya sudûrun, bu akışı kabul edecek bir çukuru ya da oyuğu bulunmalıdır, her olumlama bir olumsuzlamayı varsayar, şayet ilk androjen erile ve dişile ayrılmamış olsaydı, Tekvin’de ve Kabala’da tarif edilen Yedi Edom Kralı örneğinde vuku bulduğu üzere, nihai netice mutlak kısırlık olurdu, Denge mevcut olmadığından formlar var olmamıştı ve var olamazdı, varlıkların sudûru ise ilerleyemez ve tezahür edemezdi. Denge itikadı kabul edilip sonuçlarının tatbiki evrensel kılındığında, analoji kanunu mucibince, hayvani manyetizmada, homeopatide, sevgide, ahlaki yahut siyasi tesirlerde ve sairede keşfedilebildiği üzere, tabiî sempati ve antipatinin, yakınlaşma ve nefretin büyük sırları bizler için aşikâr hale gelir. Uç noktasına kadar tatbik edilen bu analoji kanunu,

zıtlıklardan neşet eden dengenin ahenginde, Tanrısallık (thearkhia) idaresi altında tüm cismani, ruhani ve ahlaki evreni yöneten ilkedir. Bu etken, evrensel Alkahest, canlı varlıkların ve evreni meydana getiren atomların manyetize olmasını, kutuplanmasını ve bir arada tutulmasını temin eden evrensel canlılık ve hayat kanunudur ve Özgür İrade’nin temelidir. Yakheen ve Bo-az arasında duran, onlarla birlikte Kutsal Üçlü’yü ve Kutsal Üçgen’i teşkil eden Mabed budur. İbrani alfabesinde harflerin serdarı olan Aleph = 1, erildir, Kether Sephiroth’unun harfidir ve Grek alfabesindeki Alpha’dır. Beth = 2, dişil olan Binah Sephiroth’una aittir, bunlardan ise Sephirah ’Hokhmah yahut Hikmet, yani Kelâm veya Oğul olan Vau = 3 neşet eder, yine de bu üçü bir bütündür. Telaffuz Edilemez İsim’in YHV harflerini meydana getirirler. Kübik formdaki Kutsallar Kutsalı’nda sağ ve sol Kerubim ile bunların fevkinde Kutsal bir Üçlü olan Şekinah yer almaktaydı. Dişi, Âdem’den alınmıştır lakin onun tarafından var edilmemiştir, androjen insanda en başından beri mevcuttu, bu sebepledir ki bütün insan uzuvları çifter düzenlenmiştir ve dişi üreme organlarının anatomisi, bunların erkeğinkilerin ters çevrilmiş hali olduğunu gösterir. Zodyak’ta eril Akrep ve dişil Başak bulunur, lakin bu zıtlıkların beyninde Terazi, yani Denge yahut Ahenk yer alır. Ulûhiyet’in kendi mevcudiyeti için iki zaruri esası vardır, Zorunluluk ve Hürriyet, lakin her şeyin fevkinde olan O’nun müstakil muhtariyeti, O’nun Ahengidir. Hakikati izhar etmek için şüpheye muhtacızdır, yıkım yeniden doğumdur, Kötülük ise İyiliğin tespiti ve mevcudiyeti için elzemdir. Hakikatin tezahürü için Hata şarttır, ölümün çürümesi bizlere ölümsüzlüğü bağışlar. Bizler direnen şeye istinat ederiz.

Şeytan’ın kalkanı, Mikail’in mızrağının ilerleyişini durdurmuş ve onun helakini önlemiştir, Şeytan, zıtlıklar dahilinde ilkinin iyiliğini tebarüz ettirmek için zaruridir ve bir sütunun ayakta kalması için kaide ne kadar elzemse o da o kadar lazımdır. Tekvin’in ve Eyüp’ün Şeytan’ı bir yanılsama değildir. Bütün kâinat, Her Şey’in muvazenesini ve ahengini hasıl eden ve onu bu minvalde muhafaza eden iki zıt kuvvet üzerinde dengelenmiştir. Birbirine muhalif merkezcil ve merkezkaç kuvvetler, bütün yıldızların yörüngesi ve cümle kâinatın hayatı olan o ahenkli hareketi meydana getirir.

Bu zıt enerjiler bütün fizikte, bütün dinde, bütün felsefede, bütün idrakte ve mutlak ve kamil bir ahenk olan Tanrısallık müstesna, her yerdedir. Kadim Grek bu kuvvetleri Eros, Arzu veya Sevgi ile, bunun zıddını ise Anteros yahut Nefret ile temsil etmiştir. İlimde kutupsallık tezahürlerine, kalpte atardamar ve toplardamar hareketine ve keza sempatiler ile antipatilerin ruhani kanununa sahibizdir. Zerdüşt’ün müritleri dahi, ilahları olarak yalnızca Işık yahut İyilik ile Karanlık yahut Kötülük’e sahip oldukları zannedilse de, her ikisinin birleştiği ve sükûnet bulduğu, Zervan-ı Akeran yahut Sonsuz Zaman olarak bilinen daha yüksek bir ahenge sahiptiler. Ahenk; daire ile, hem Şeytan’ın hem de Hikmet’in bir timsali olup kuyruğu ağzında bulunan yılan ile temsil edilir.

Maddi kâinatta bu mefhum, ışık saçan esîr, hayati hararet, elektromanyetik azoth’tur. Cümle eşyaya nüfuz eden, sirayet eden, onlara hayat veren kuşatıcı akışkandır, güneşin haşmetinden kopan, atmosferin ağırlığıyla sabitlenen ve merkezi cazibe vesilesiyle yeryüzümüze kristalize olan şuadır. Âlim Yehudah ha-Levi’nin (M.S. 1140) ifadesiyle, “Hareketsiz hiçbir hayat, ilhamsız hiçbir hareket, mücadelesiz hiçbir ilham, muhalefetsiz hiçbir mücadele yoktur, zıtlıklar her yerde elzemdir, lakin İlahi kudret her bir zıtlığı telif eder” (Sefer Kuzari, Kısım IV, § 25).

Şekil 12, Buda ve Sephiroth Ağacı’nı gösteren, Burma menşeli, altın kaplama kutsal bronz heykelciğin kopyası.

Şekil 13, On parçaya bölünmüş, muntazam nispette bir insan, her bir onda bir, başının uzunluğuna tekabül etmektedir.

İBN CEBİROL’ÜN METİNLERİ, ZOHAR METİNLERİ VE KABALA ARASINDAKİ BENZERLİKLER

Zohar metinlerinin Musa de Leon tarafından uydurulduğunu iddia edenlerin, onun metinlerinden bugüne dek sunduklarından çok daha sık, yakın ve dakik olduğuna inandığımız benzerliklerin Zohar, Kabala ve İbn Cebirol’ün günümüze ulaşan yazıları arasında mevcut olduğunu ispatlamak maksadıyla şimdi bazı iktibaslar ve atıflar sunulacaktır, bizler bunların, henüz M.S. 1050 senesinde Cebirol’ün, Zohar metinlerinde yer alan hususların pek çoğuna vakıf olduğuna dair kuvvetli deliller teşkil ettiğini ileri sürmekteyiz. Bu tarih, De Leon’un Zohar kitaplarını uydurduğu iddia edilen devirden takriben 250 sene evveline tekabül eder. Araştırmacının, Me’qôr ’Hay-yîm hülasamıza da müracaat etmesi salık verilir.

İbn Cebirol, İrade’de yeniden bir araya gelen bütün Biçimlerin, sayılardan mürekkep bir Birlik, yani Bir’i teşkil ettiğini öğretir, bunun fevkinde ise sayılardan münezzeh, Yüce Meçhul Mutlak Birlik yer alır. Bir olan İrade, bilahare kendi zatından sudûr etmiş, kendini çoğaltmış ve hususileştirmiştir, ancak bu tedrici surette vuku bulmuş, böylece Makul Âlem’i ve nihayetinde Fiil Âlemi’ni, yani Duyular Âlemi’ni sudûr ettirmiş ve meydana getirmiştir. Zohar metinleri bu

fikir ve keza, daha evvel gösterdiğimiz üzere, İdeal prototipik ile Hissedilir Âlemler arasında bir benzerlik mevcuttur. Bu, daha önce de ortaya koyduğumuz gibi, arkaik Kabalistik bir doktrindir. Zohar metinlerinin muhtelif yerlerinde, Âli Âlemin müspet yahut eril, daha yüksek ruhani ve şekil veren, Aşağı Âlemin ise menfi, değişken, madde yahut şekillendirilen olduğu ileri sürülür.

Varlığın Ayin'den, yani Hiç-Şey'den gelen farklı tecellileri, inkişafları uğruna suret ve maddeyi karşılıklı olarak istimal edip kuşanarak birbirini kesintisizce takip eder. Zohar şöyle der, "Elohim âlemi var etmeyi dilediğinde, gizli bir Işık çıkardı, bundan sonra tüm tecelli eden Işıklar oradan çıkıp şualar saçtı, o ilk Işıktan, Âli Âlemi (Atsilut) teşkil eden diğer Işıklar biçimlenip yayıldı. Bilahare, onun içindeki Âli Işık yayılarak parlaklıktan yoksun ışığı tevlit etti ve böylece Aşağı Âlemi vücuda getirdi. Parlaklıktan yoksun o ışık, Âli Âlem ile olan rabıtaları vasıtasıyla, sayısız nevilerine göre semavi orduların (Melekler Meclisi) tamamını hasıl etti, nitekim şöyle yazılmıştır, 'İşlerin ne kadar çoktur, ya YHVH!' (Mezmurlar 104, 24). Yeryüzünde bulunan her şey, aynı zamanda yukarıda da mevcuttur (ruhani karşılığına sahiptir) ve bu âlemde yukarıdaki bir şeye rabıtalı olmayan, onun (daha yüksek olanın) tâbiyeti altında bulunmayan en ufak bir şey dahi yoktur. Aşağıdaki etkilendiğinde, âli âlemde onun üzerine tayin edilmiş olan da aynı derecede etkilenir, zira hepsi kusursuzca birbirine raptedilmiştir." İbn Gabirol bu doktrin üzerinde ve Akledilir âlem ile Hissedilir âlem, yahut Fikir ile Madde arasında böylesi bir irtibatın varlığı hususunda her daim ısrar eder.

Eski ve Yeni Ahit'in müşterek bir doktrini, görünür evrende var olan her şeyin semavi bir idealinin yahut prototipinin mevcut olduğudur. Bu husus Philon'da ve Talmud'da da yer alır ve buradan, görünmeyene dair bilgimize ancak görünür olanın tefekkürü vasıtasıyla ulaşabileceğimiz fikri hasıl olur. Bu doktrinler Gabirol'de de mevcuttur.

biri zahir, diğeri bâtın olan iki âleme (tekerrür yoluyla) delalet eder, iki kelime arasında ayırıcı bir işaretin bulunması da bu sebeptendir.

Yine de bu iki âlem birliktedir ve tek bir vahdet teşkil eder. İki Âlem arasındaki vasıta, onları birbirine rabteden sürgü, her daim bir tekmillik ve vahdet içinde addedilen ve bu vahdet içinde, bünyesinde zikredilemeyen isim olan Tetragrammaton'u, yani YHVH'yi ihtiva eden Büyük İdeal yahut Semavi Âdem'i, diğer adıyla Adam Kadmon'u, yani Şark'tan Gelen İnsan'ı teşkil eden onluktur (dekad).

Gabirol, Kabala ve Zohar; "aşağı âlemin, yüksek âleme (kendi prototipine) göre yaratıldığını ve ilkindeki her şeyin ikincisinde adeta bir suretinin bulunduğunu, yine de hepsinin bir olduğunu" ileri sürer. Gabirol ayrıca şöyle der, yüksek ruh, bütün beşeri ruhların kendisinden sudûr ettiği prototiptir, binaenaleyh onlar hakiki suretleri içinde zaten ilahi fikirde mevcuttular. Zohar şöyle der, "Keza bütün beşeri ruhlar, yeryüzüne nüzul etmeden evvel, sonradan dünyada büründükleri suretin tıpkısıyla ilahi fikirde mevcuttular."

Âlemi, özü yahut bademi kat kat kabuklarla sarılmış bir cevize teşbih eden Zohar, şöyle der, "Âli ve süfli olanıyla bütün kâinat tastamam böyledir, o esrarlı âli noktadan, bütün Mertebelerin (Sefirot) nihayetine kadar hepsi bir küll teşkil eder, bunun cüzleri iç içe şekillenmiştir, öyle ki birbirlerine kabuk vazifesi görürler. İlk nokta (Sefirah Keter, Benlik yahut İrade), dâhili ve kıyassız bir Işık idi, öyle ki onun haşmetini, letâfetini ve saflığını, inbisat yoluyla inkişaf edene dek bilmemize imkân yoktur.

Noktanın bu inbisatı, bizzat bu noktayı, yani azametli haşmeti sebebiyle bilemediğimiz o Işığı kuşatan bir mabet yahut saray haline gelir. Lakin bu gizli noktaya kılıf vazifesi gören o saray (Sefirah), ilk gizli ve esrarlı nokta ile aynı letâfet ve haşmeti muhafaza etmemekle birlikte, kendi içinde kıyassız bir Işıktır. Bu küre, yeni bir inbisat vasıtasıyla yeniden genişler ve latif, berrak, bütünüyle dâhili olan bu küreye kılıf vazifesi gören bir ilk Işık tevlit eder. Varlığın cüzleri bu suretle birbirinden inkişaf etmeye ve birbiri içinde zarflanmaya devam etmiştir. Öyle ki her biri ve bütünü, karşılıklı kılıflar vazifesi görmüş ve (birbirlerine ve diğerlerinin tamamına nispetle) öz ile kabuk gibi olmuşlardır, yine de külliyen hepsi birdir, çünkü bir mertebe için kılıf olan şey, aynı zamanda bir başka mertebe için özdür. Bu süfli sahalarda da her şey katiyen aynı minval üzre vuku bulur ve bu dünyadaki insan, ruh ve beden olan bir öz ile kabuktan (mürekkep) olarak bu benzerliğe göre halk edilmiştir. Kâinatın umumi nizamı böyledir." İbn Gabirol de aynı fikri taşır.

Zohar'da "âli nokta", En Yüce Meçhul Uluhiyet'ten sudûr eden bir tohum olarak, tıpkı Gabirol'ün Evrensel Suret ve Maddesi gibi, hem ruhani hem de cismani âlemleri zedelenmeksizin muhafaza eder. Gabirol, En Yüce Uluhiyet haricindeki her şeye bir nevi madde atfetmiştir, Kabalistlerin pek çoğu ise Yüce Tanrısallığı (thearkhia) tek başına saf, basit ve mutlak ruh kabul eder, onda ruhani maddeden dahi bir tentür (tincture) bulunmaz, O'nun İradesini icra eden azametli enerjileri, kuvvetleri yahut melekleri olan en yüksek ruhani mevcudat da dahil olmak üzere diğer bütün varlıklar, bir nevi cevhere sahiptir, Philo Judaeus da aynı kanaattedir. Gabirol, İradeyi yahut Arzuyu şöyle tarif eder, "Arzu, her şeyin icracısı (faili) ve her şeyin muharrikidir, bunun teşbihi, yaratanın mahlukatı, O mübarek olsun, yaratmasıdır, zira İptidai Kaynak için Şeyler (yani suretin teşekkülü), Arzudur. Ve Arzu, İlahi kuvvettir (yahut

Saray kelimesi, Sephiroth’un en yüce âlem olan A’tzeel-ah’tan en alttaki A’seey-ah’a kadar uzanan Varlık Derecelerini ya da Yayılımını belirtmek üzere kullanılır, bunlar Sephiroth’un da öyle olduğunu öne sürdüğü biçimde, birbiri ardına devam eden ve biri diğerini ihtiva eden küreler veya yörüngeler olarak sunulmuştur.

unsurlar ve teşekküller içinde işleyen ve onların içinde, hep birlikte yatan enerji). Büyük Kabalacı Azriel de aynı görüşü paylaşır, şöyle der, Ayn Sof’tan neşet eden Düşünce, yeryüzündeki düşünce veya tefekkürle ilintili her şeyi kuşatan sınırlılık dâhilinde, hem öz hem de hakikattir, bu da kelam vasıtasıyla varlık kazanabilir ve herhangi bir yaratılış aracılığıyla bilinebilir, sınırlar içine giren her şey boyut sahibidir ve cismanidir, zira kalbin düşüncesiyle kavranabilen her şeye cisim denir. Metafizikçiler her insanın bir sınırı olduğunu söylerler ve bizler her gün her şeyin, havanın dahi bir sınırı, mekânı ve ölçüsü olduğunu görmekteyiz.

Kether Malkhuth melekler hakkında şöyle der, Onlardan bazıları alev tabakalarıdır ve bazıları esen rüzgârlardır, bazıları ateş ve sudan mürekkeptir, bazıları Serafim ve bazıları Kerubimdir. Zohar da melekler hakkında şöyle der, Onlardan bazıları alev saçan ateş, bazıları su, bazıları ise rüzgârdır. B’resheeth Rabbah ise şöyle demektedir, Dönen kılıcın alevi, ki O buna göre elçilerini, yani meleklerini rüzgârlardan, hizmetkârlarını dönen alevli ateşten kılar, çünkü onlar bazen erkeğe, bazen kadına, bazen rüzgârlara, bazen de meleklere dönüşürler.

Zohar ayrıca şöyle der, Gel ve gör! Düşünce var olan her şeyin ilkesi veya başlangıcıdır, fakat başlangıçta bilinmezdir ve kendi içinde mahfuzdur. Düşünce yayılmaya başladığında, ruh haline geldiği veya ruhun dinlendiği yahut yaşadığı dereceye ulaşır, bu noktaya vardığında idrak (Binah, anlama) adını alır ve artık eskisi gibi kendi içinde mahfuz kalmaz. Ruh da sırasıyla, henüz kendisini çevreleyen sırların bağrında inkişaf eder ve ondan, tüm semavi koroların birleşimi olan bir ses çıkar, ruhtan geldiği için belirgin bir konuşma ve fasih kelimeler halinde yayılan bir ses, yani kelamdır. (Bu, ’Hokhmah’a, yani Hikmet’e yahut Kelam’a işaret eder.) Fakat bütün bu dereceler üzerinde düşünüldüğünde görürüz ki, düşünce, akıl, o ses ve o kelam yalnızca tek bir şeydir, düşünce var olan her şeyin başlangıcı, yani ilkesidir ve onda hiçbir kesinti vaki olamaz. Düşüncenin kendisi Yokluğa bağlıdır ve O’ndan asla ayrılmaz. İşte şu sözlerin manası budur, YHVH Birdir ve O’nun İsmi Birdir. Bu, Zohar’ın en mühim pasajlarından biridir.

Bu Birliğin, yani Düşünce, Bilinç yahut Benliğin bağrından, görünüşte karşıt fakat hakikatte birbirinden ayrılmaz iki paralel ilke doğar, biri Binah, yani Anlama olarak adlandırılan dişil, edilgen ve negatif ilkedir, diğeri ise ’Hokhmah, yani Hikmet olarak adlandırılan eril, etken ve pozitif ilkedir. Var olan her şey, İsmi mukaddes olan Kadim Olan tarafından biçimlendirilen her şey, ancak bir eril ve dişil ilke vasıtasıyla var olabilir. Bu, madde dünyasına giren ve onun içinde kavranabilir olan öznel ve nesnel olandır.

Zohar şöyle der, Bir taraftan, İlahi Varlığın yüceliği, Yaratan ile yaratılan arasındaki tezat, En Yüce Kutsal Olan’ın, O mübarek olsun, özel bir gözetimi olduğu fikrine cevaz verir görünmemektedir, bilhassa sonsuz bilgi ve saadetin sahibi olarak, murdar madde ile herhangi bir ilişki içinde bulunamayacağından, fakat diğer taraftan, doğanın bütününe hâkim olan hayranlık verici nizam ve intizam, makul bir gayeyi varsayar, bu gaye apaçık bir surette, her bir münferit cüz vasıtasıyla bütünün planını ilerletmeyi amaçlar ve Evrenin kesintisiz bir İnayet ve Hükümranlığına işaret eder. Bu fikir Me’qôr Hay-yim boyunca devam eder. Zohar’a ait bu düşünce şudur, Tanrısallık (thearkhia) doğaya belirli kanunlar bahşetmiştir ve vasıtasız, doğrudan sebepler bu kanunlara göre tesir gösterir, fakat bu tesir, doğa âlemindeki en küçük değişikliğe ve fiile kadar uzanan İlahi İrade’den hiçbir vakit bağımsız değildir, her bir tabii netice, Tanrısallığın Mutlak Kudretinden ve İradesinden sudur ettiği kadarıyla İlahi gaye ile örtüşür. Kabala buna, On Sephiroth vasıtasıyla Tanrısallığın Evrenle yahut âlemlerin ruhani unsurlarıyla birleşmesi adını verir, Tanrısallık, kanallar yahut arklar yoluyla gerçekleşen bir feyz vasıtasıyla âdeta Evrenin bütün muhtevası üzerinde tesir gösterir ve böylece Kendi İradesini tüm tabii enerjilere ve kuvvetlere intikal ettirir.

Zohar, Tanrısallığın İradesinde şart kılınmış, O’nun iştiraki olmaksızın asla vuku bulmayan, Sephiroth aracılığıyla ve vasıtasıyla doğada kesintisiz bir potansiyel faaliyet öğretir, bu faaliyette Tanrısallık, bir taraftan İlksel Yüce Varlık’tan ayrı olsa da her daim mevcuttur, bu durum Luriah ve Cordovero tarafından öğretilen Modern Kabala’da da yer alır. Bir mucize yahut doğanın nizamlı akışında bir değişiklik, ancak Tanrısallık bu yüksek organlarda bir değişikliğe giriştiğinde vaki olur,

Sefirot, yani Kelim, diğer bir deyişle Kaplar, bunların sayıları azaltılarak, kuvveleri zayıflatılarak yahut aksine artırılarak var edilir. Bununla birlikte aynı zamanda anlaşılmaktadır ki, tabiatın faaliyetinin yalnızca bir kıstası olması hasebiyle bu İlahi müşterek tesir, tabiri caizse, idrak edemediğimiz tabii bir kanun hükmündedir. Metin aynı zamanda, İlahi İrade’nin insanın İrade Hürriyetini hiçbir surette ortadan kaldırmadığını kabul eder. Zohar, Tanrısallığın (thearkhia) Her Şey’den bütünüyle ayrı ve aşkın olduğunu, buna rağmen ayrılmış olmadığını, zira Tanrısallığın aynı zamanda Her Şey’de mündemiç bulunduğunu beyan eder. Tanrısallık Âlemi sudûr ettirir, bir surete bürünür, yine de hiçbir sureti yoktur, zira O, suretiyle aşikâr ve bilkuvvedir, fakat Âlemde hiçbir şekilde içkin bulunmadığından zati bir surete malik değildir. ‘‘Kudretine hamdolsun, Mukaddes Olan, semaya ve arza kat’i kanunlar bahşetti, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Geçmeyecekleri bir ferman koydu’ (Mezmurlar cxlviii, 6), lâkin yine de onlara hakiki bir hürriyet vermiş değildir, tıpkı kölesini bütünüyle azat edip kendi hür iradesine terk eden bir efendi gibi davranmamış, onlara her daim Kendi gizli İradesine tabi olan kanunlar koymuştur. Ve şanı yüce Mukaddes Olan, onları, Kendi mukaddes Kapları vasıtasıyla kendini bildiren Kutsal İradesinin kudretine muvafık surette idare eder.’’

Kabala’da Keter ile remzedilen aslî mebdeye Abbah yahut Baba, oradan sudûr edene ise Oğul tesmiye olunur. Bu aslî mebdeye aynı zamanda Ratzon, yani Mutlak İrade yahut Ratzon al kol R’tzonim, yani Bütün İradelerin Üstündeki İrade de denir. Ain Soph tarafına bakan cihetiyle ve ilk illet addedildiğinde Baba’ya, Baal ha-Ratzonim, yani İradelerin Sahibi de denir. Fakat Baal kelimesinden, bir madde tarafından kuşatılmış malik, meselâ hayat sahibi, canlı bir varlık manasına gelen Baal hay anlaşılabileceği ölçüde, Oğul’a da Baal ha-Ratzonim denilmiştir. Tikkune Zohar’da (V. Başlangıç, s. 15a, xviii, 36) şu satırları buluruz, ‘‘Başlangıçta, Kadranın ışığı içinde (muhtemelen âlemin dört bir bucağını temsil eden pusulanın dört ana yönü kastedilmektedir) Kralın İradesi vardı. Mesih orada ölçüyü aldığında, gizemli bir hat zahir oldu ki bu hat, maddenin bulutsu kıvılcımı ile remzedilir, vesaire.’’

Zohar devamla şöyle der, ‘‘Başlangıçta, bu İradeden sudûr yoluyla vücuda gelen herhangi bir mevcudiyetten evvel, Kralın İradesi vardı. O, gizlilikten müşahadeye tecelli edecek olan cümle Eşyanın suretlerini, Kadranın yüce ve göz kamaştırıcı nuru içinde resmetti ve nakşetti. Ve Ain Soph’un başından, mühürlü bir sır misali, şekilsiz ve suretsiz, bir dairenin merkezi kabilinden, ne beyaz ne siyah, ne kırmızı ne de yeşil, velhasıl hiçbir rengi olmayan bulutsu bir madde kıvılcımı çıktı, fakat inşa olunacak bünyenin ölçüsünü aldığında, orada (Yukarıda) nur saçması için renklere vücut verdi ve Aşağıda renklerin zuhuru için Yüce Nur’dan bir şua indi, böylelikle Ain Soph’un mühürlü sırlarını kısmen aşikâr kıldı, vesaire.’’

Zohar, Tanrısallığın bir dereceye kadar içinde mündemiç olmadığı hiçbir Şey’in mevcut olamayacağını, buna mukabil hepsinin birden (bütün Eşyanın) hiçbir surette Tanrısallığı ihata edemeyeceğini kabul eder, zira O, ruhen ve maddeten sudûr etmiş yahut halkedilmiş olan her şeyin fevkinde ve aşkındır. İbn Gabirol de aynı kanaattedir. O da şöyle der, ‘‘Âlemin yaratılışını hasıl eden sudûr, kaynağından fışkırıp yakınındaki her şeyin üzerine yayılan suya benzer.’’ (Mekor Hayim i, § 27, v, §§ 64, 71.) Zohar bu teşbihi sıklıkla kullanır, meselâ, ‘‘Böylece hayat Aşağıdan ve Yukarıdan çekilir, böylece kaynak kendini tazeler ve her daim dolu olan deniz, sularını her yana neşreder.’’ (Zohar iii, 290a, İdra Zuta ve daha pek çok yerde.) Gabirol’de ilk kaynak İrade yahut Hikmettir ki Zohar buna ‘Hayat Kaynağı’ der. Gabirol şöyle der, ‘‘Sen hikmet sahibisin, Senin Hikmetin Senden fışkıran Hayat Kaynağıdır, vesaire.’’ (Keter Malkut. Krş. Zohar ii, 261a.)

Zohar bu teşbihi sıklıkla kullanır (Krş. Zohar iii, varak 7). Keter Malkut’ta şu ifade yer alır, ‘‘Hikmet, hayat pınarıdır.’’ Zohar şöyle der, ‘‘Hayat pınarı olan yedinci saray, yukarıdan aşağıya hiyerarşi içinde ilktir, vesaire.’’ (ii, 261a.)

Keter metninde ayrıca şöyle denir, ‘O (İrade), Nur kaynağından kovasız çeker ve her şeyi bir kap olmaksızın vücuda getirir.’

Her iki kaynak da ruhun evvelce mevcudiyeti ve hatırlama (reminiscence) nazariyesine maliktir ki biz bunu Platon’da da bulmaktayız. Zohar der ki (iii, 61b), ‘‘Ruhlar, bu dünyaya gelmeden evvel yeryüzünde öğrendikleri her şeyi bilmekteydiler.’’ Franck, La Kabbale, s. 242. Gabirol şöyle der, ‘‘Ruhun marifet nakışlarından niçin mahrum kaldığını ve binaenaleyh hatırlamak için talime neden muhtaç olduğunu mu sorarsın? Bil ki ruh, Hakiki marifetle halkolunmuştur, bundan ötürü kendine has olan bilgiye bizzat malikti. Lâkin ruh cevherle (maddeyle) birleşip bu ihtilat ve ittihat sebebiyle kendisiyle onu karıştırdığında, bu intibaları idrak etmekten uzaklaşır, bunlar onun içinde gizli kalır, zira cevherin karanlığı onun üzerini öyle bir örter ki nurunu karartır ve cevher onu köreltir, böylece ruh, üzerine çamurlu ve kesif bir madde sıvanmış şeffaf bir ayna misali olur, vesaire.’’ (Mekor Hayim, v, § 65.)

Gebirol’e göre "yüce ruh", hazinesinden tüm insan ruhlarının neşet ettiği bir ilk örnektir, bunların hepsi daha önce Tanrısal Fikir içinde Gerçek ve Hakiki Suretleriyle orada bulunmaktaydı. Aynı fikir Zohar’da da büyük bir vuzuhla ortaya konur, "Bütün insan ruhları yeryüzüne inmeden evvel, bu dünyada sahip olacakları suretin aynısıyla Tanrısal Fikir içinde mevcuttu." Nitekim insan ruhu Zohar ve Gebirol tarafından, yukarıda zikrettiğimiz üzere, üç kısma ayrılmıştır, bunlar Neshamah, İntellekt, Rua’h, Zihin veya Akıl, ve Nephesh, Hayvani hayattır. Gebirol, ruhun iki üstün ilkesi olan Neshamah ve Rua’h’ın duyularla, yani bizzat hayat olan Nephesh ile geçici birliğinin bir kötülük sayılmaması gerektiğini savunur, o hayatta bir alçalma değil, tanrısallık (thearkhia) tarafından ruhun terbiyesi için benimsenmiş bir vasıta, şifalı bir imtihan görmüştür. Ruhun vazifesi maddeyi yüceltmek, "bedene kötülükten sakınmanın doğru yolunu öğretmektir". Hayatı, insanın kendi kurtuluşunu sağlamak adına Özgür İradesini kullanabileceği bir fırsat olarak telakki eder. Şöyle der, "Işığı ona rehberlik edip onu terbiye etsin ve insanı kötülükten kurtarsın diye bedene onu diriltecek bir ruh bahşetmende beliren sevgine kim karşılık verebilir? * * * Beni esaret çukurunda sınadın, beni hadsiz fenalığımdan arındırdın, fakat helak etmedin. Beni sınamış olmanın menfaatime olduğunu da bilmekteyim, bana sadakatle elem verdin, son günlerimde halimin iyi olması için beni bu meşakkat imtihanına sevk ettin." Kabalistler de aynı fikirdedir, onlar "bunu ruh için bir zaruret, kendi sonlu tabiatında mündemiç bir gereklilik sayarlar, kâinatta bir rol oynamak, yaratılışın kendisine sunduğu manzarayı temaşa etmek, böylece kendisinin ve kökeninin bilincine varmak, Tanrısal Düşünce olarak tesmiye ettikleri o tükenmez Işık ve Hayat kaynağına, onunla kati surette karışıp kaybolmaksızın, aşkınlık ufkunda yeniden dahil olmak için bunu gerekli görürler." Zohar şöyle der, "Nefes, Nephesh, ve tin, Neshamah, birbirine bağlıdır, oysa can, Rua’h, insanın ameline tabidir. * * * İnsan kendini arındırırsa, kendisini temizleyip kutsayan mukaddes ruhun yardımına mazhar olur, şayet kendini arındırmazsa, nefese ve tine sahip olur fakat mukaddes ruha malik olamaz." Metin, bu birliğin insan cihetinde takva ve Kutsal Yazıların tedkikiyle, diğer cihette ise yücelerden gelen inayetle elde edileceğini belirtir. Bu üç ruhun birleşimini sıklıkla üç yeti olarak adlandırır.

Kabalistler hayatta, Gnostiklerin ve Pirkey Avot’taki Talmudistlerin yaptığı gibi yüce bir mertebeden bir sürgüne alçalma görmezler, bilakis yeryüzündeki ikameti bir imtihan ve terbiye vasıtası sayarlar. Ruh bu imtihan esnasında saf kalırsa, Gebirol’ün ifadesiyle, "Tanrı’nın rızasını kazanır ve son günün sevinçlerini umabilir, zira o vakit nihayetsiz saadet onun hissesi olacaktır, o vakit Kral’ın sarayına dahil olacaktır, vesaire." Aynı fikir Zohar’da da mevcuttur ve burada tekrarlamaya yerimiz olmayan gayet latif bir meselle aktarılmıştır. Ruh göçü veya ruhların tenasühü akidesi her ikisinde de yer alır. Keter Malkhut’ta şöyle yazar, "Şayet o (ruh) pak ise, lütuf bulacak ve son günde sevinecektir, lâkin murdar kılınmışsa, bir müddet elem ve yeis içinde avare dolaşacaktır ve kirliliğinin bütün günlerinde tek başına, bir sürgün, bir koğulmuş olarak ikamet edecektir, arınma günleri hitam buluncaya değin hiçbir mukaddes şeye dokunmayacak ve mabede girmeyecektir." Zohar şöyle der, "Bütün ruhlar dönüşe [NOT: Gilgul, Kabala'da ruh göçü veya tenasüh çarkı] tabidir, fakat insanlar Mukaddes Olan’ın yollarını bilmezler, O mübarektir, her devirde, hem bu dünyaya gelmeden evvel hem de buradan ayrıldıklarında ne şekilde muhakeme edildiklerinden habersizdirler, vesaire."

Keter Malkhut, güneş tutulmasından bahisle şöyle der, "Ve ayın sonunda güneşle kavuşum halinde olduğunda, şayet ejderha [NOT: Ay düğümlerine işaret eden astronomik ejderha sembolizmi] aralarında bulunursa ve her ikisi de bir hat üzerinde yer alırsa, ay güneşin önünde kara bir bulut gibi belirir ve onun ışığını bütün gözlerden saklar. Ta ki onu müşahede edenler, Mülkün göklerin hiyerarşi teşkil eden ordularına ve onların askerlerine (yani meleklere) ait olmadığını, onların fevkinde ışıklarını karartan bir Rab olduğunu bilsinler." Zohar ise şöyle der, "Ve üzerlerindeki efendi ışıklarını kararttığı için, ay ile güneş ruhsuz bir beden gibi kalakaldı."

Kabbala, yeryüzü insanını semavi ilk örnek Âdem’in mikrokosmosu yahut alt mertebedeki bir kopyası olarak sunarken, her birinde az ya da çok derecede bulunan dört âlemin veya taksimatın mevcudiyetini iddia eder, bu iddiasını da İşaya’ya (xliii, 7) dayandırır, “Zira onu Şerefim için yarattım (b’ree-ah), ona şekil verdim (ye’tsar), evet onu vücuda getirdim (a’seey-ah).” İbn Ezra (d. 1088-89, ö. 1176), bu pasaj üzerine kaleme aldığı Şerh’inde, İşaya’nın bu kelimelerinden hareketle İbn Gabirol’un Kâinatın Sırrı’nı gördüğünü, nitekim onda “Şerefim” ifadesinin Tanrı ile birlikte ikamet eden kozmik kudretleri temsil ettiğini ve bu ayette Atzilut âlemini takip eden Beriah, Yetzirah ve Asiyah olarak adlandırılan üç Âlemin kastedildiğini tasvip etmeyerek aktarır.

Gabirol’un, insan aklının idrak edemeyeceği, her türlü sayının fevkindeki Yüce Birliği, hiç şüphesiz Kabbala’nın ve Zohar metinlerinin Ayn Sof’udur, bu metinlerde O aynı zamanda Ayin yahut Hiç-Şey olarak da adlandırılır. O’nun ilk sudûru Abba yahut Baba olarak isimlendirilir, Zohar’ın ve Gabirol’un İradesi de budur. Sayısal birliği teşkil eder, Sefirot arasında ilktir ve evvelce zikrettiğimiz üzere Keter yahut Taç olarak adlandırılır. Bir yahut Âhenk, Bilinç yahut Mücerret Düşünce, Benlik ve kendisinden sonra gelen bütün Sefirot’un Muhtevası olarak kabul edilir. Keter’den, yani İrade yahut Baba’dan zuhur eden ilk sudûr, Evrensel Akıl yahut İdrak olan İmma (Binah) Sefira’sıdır, bu da Gabirol’un ilk sudûru olan Evrensel Madde’dir [Prima Materia (ilk madde)]. Kabbala tarafından İmma, yani Anne olarak da tesmiye edilir, alıcı, menfi, dişil, şekillendirilebilir ve sûret kabul edici olarak telakki edilir. Evrensel Madde onda dişil veya alıcı ilkedir. Zohar (iii, 290a), “Var olan her şey,” der, “yalnızca eril ve dişil (ilkelerin) eseri olabilir.” Zohar ve Gabirol, her şeyin Sûret (eril) ve Maddeden (dişil) meydana gelmesi gerektiği hususunda müttefiktir.

Keter’den zuhur eden ikinci sudûr, Hokhmah (bu kelime Sefira olarak telaffuz edilir), yani Hikmet, Kelam Sefira’sıdır, aynı zamanda Oğul olarak da adlandırılır, bütün sûretlerin birleşik terkibidir. Eril ilkedir ve Evrensel Ruhani veya diğer Maddelere Sûret bahşetmek suretiyle Her-Şeye varlık kazandıran odur. (Mekor Hayim, v, § 11-12.) Zohar şöyle der, “Zira o (Hokhmah) bütün Şeyleri tevlid eder,” keza, “Hokhmah’ın kâinata yayıldığı Otuz İki yol vasıtasıyla, o (Hokhmah) mevcut olan Her-Şeye biçim (yani sûret) ve cesamet verir.” (Zohar, iii, 290a.) Bu, Gabirol’un “Her-Şeyin (Sûretini) sudûr ettirip varlığa getirerek Her-Şeye vücut veren” Evrensel Sûretidir. (Mekor Hayim, v, § 12.) Zira “Var olan her şey ancak eril ve dişil (ilkelerin) eseri olabilir.” (Zohar, Sifra di-Tzniuta. Başlangıç). Sûret eril yahut müsbete, Madde ise menfi yahut dişile tekabül eder. Keter’e Kabbala’da Baba, Binah’a Anne dendiğinden, Hokhmah’a Oğul, kimi zaman da “Elohim’in (Tanrı’nın) Oğlu” tesmiye olunur. Bu Sefira spiritus mundi’dir. Hikmet olan Hokhmah’tan, geriye kalan bütün Sefirot neşet eder, bunların ilk altısına İnşa yahut Bina Sefirot’u denir, boyuta, yani Uzunluk, Genişlik ve Derinliğe, bunların müsbet ve menfi kutuplarına, dolayısıyla Tekvin 1’deki altı güne delalet eder. Son Sefira olan ve Krallık anlamına gelen Malhut ise, yedinci ve onuncudur, hepsinin Âhengidir, yedinci gündür, yani Şabat veya istirahat günüdür.

Bu ilk üç Sefira, Kabbalacılar tarafından Olam ha-Muskal, yani Makul yahut Aklî Âlem olarak adlandırılır. Gabirol, İradeyi, Evrensel Maddeyi ve Evrensel Sûreti, diğer bütün sudûratın fevkinde bir teslis olarak bir arada vazeder, mekanları da burasıdır. Bize “Teslis, Her-Şeyin köküdür” der.

“İki Kadim olan nâzil oldu, Yüce Kadim Olan aralarına girip buyurdu, Biz üç idik, şimdi vuslatımızda Bir’iz,” (Tikkune haz-Zohar, Tikkun No. xxi, başı.)

“Ve bildirirler ki, kapalı gözün rüyetinde üç birdir, keza, YHVH, Elohim’imiz, YHVH, birdir, bir olan sûretlerin üç tezahürüdür.” (Karşılaştırınız, Zohar, ii, 43b.)

“Ve Mukaddes Kadim üç ile ifade ve tecelli olunduğundan, nurlarını Mukaddes Kadim’den alan bütün kandiller de teslisîdir.” (Zohar, ii, 188b.)

Sefirot’un ikinci teslisi, Olam ha-Murgash, yani Ahlakî yahut Hissî Âlem olarak adlandırılır. Gabirol’un spiritus mundi’den sudûr eden ve Aklî yahut Mantıkî, Hayatî ve Nebatî kısımlarına ayırdığı Âlem Ruhu veya Evrensel Ruhu ile temsil edilir.

(Mekor Hayim, ii, § 24 vd.) Bunlar eril yahut müsbet ilke olan Hesed, yani İnayet yahut Merhamettir, buna Gedulah, yani İhtişam da denir, menfi yahut dişil ilke olan Pahad, yani Tedip, buna Din, yani Hüküm ve Gevurah, yani Şiddet yahut Katılık da denir. Bu ikisi, Tiferet’te, yani Güzellikte birleşir. Gabirol’umuza göre bütün insan ruhları bu Kabbalistik Âlemden neşet eder ve her bir beşer, ruhen, zikrettiğimiz üzere Neşamah, Ruah ve Nefeş olarak tesmiye edilen aynı teslisî taksimata haizdir.*

* Nefeş kelimesi Tekvin ii, 7’de bulunur, Ha-adam l’nefeş hayah, yani insan yaşayan bir can oldu. Veschamah ve Nephesch doğru İngilizce imla değildir.

İdra Zuta, Tiferet’in “ahlakî hayatın ve kemalâtın en yüksek tecellisi, bütün hayırların mecmuu, hulasa İdeal” olduğunu söyler. Bu Teslis, insan ruhlarının kendisinden neşet ettiği Gabirol’un Evrensel Ruhudur. (Karşılaştırınız, Franck, La Kabbale, s. 228 vd.)

Sefirot’un müteakip üçüncü Teslisi, Olam ha-Mutba yahut Maddi Âlem olarak adlandırılır, Gabirol’un Tabiat Ruhu ile zahiren örtüşür, onda basit cevherlerin son mertebesini işgal eder ve Maddi Âlemin vasıtasıdır, Tanrısallığın (thearkhia) kudretleri yahut kuvvetleri ile her yerde aşikâr olan kabz ve bast vasıtasıyla tecelli eder. Bu, Kabbalistik tzimtzum ve çoğalmadır. Bu Sefirot, eril yahut müsbet olan, kimi zaman Zafer olarak da adlandırılan Netsah, yani Muvaffakiyet, dişil yahut menfi olan Hod, yani Şeref yahut Haşmettir, Kabbalacılar tarafından bazen Tanrı’nın kolları olarak tesmiye edilen bu ikisiyle Zohar, bütün kâinattaki merkezcil ve merkezkaç enerjileri ve kuvveleri kasteder.

Zohar şöyle der, ‘‘Evrendeki tüm enerjiler, kuvvetler ve artış, onlar vasıtasıyla neşet eder.’’ (Zohar, III, 296b.) Bu iki zıt Sefirot, tek bir ahenkli ilkede, tüm tevellüdün (oluşumun) ilkesinin timsali olan Yesod’da, yani Temel yahut Esas’ta birleşir. Birlikte, evrensel kudret, yaratıcı ve bütün mevcudatın faili olarak Tanrısallığı (thearkhia) temsil ederler. İbn Gabirol buna teba, yani tabiat der, Kabalistler ise Olam Ha-Muthba, yani Tabii Âlem adını verirler. Maddi Âlem olan natura naturata’nın (yaratılmış doğa) aksine bu, natura naturans’tır (yaratan doğa). (Gabirol’ün yukarıdaki meseleye dair görüşleri için bkz. Me’kor, V, §§ 38-40, III, §§ 32, 33, IV, [okunamadı].)

Son Sefira olan Malkut (Krallık), Şekina’nın Makamı, Zohar’da ve Kabala’da yeni bir sıfatı temsil etmez, bilakis diğerlerinin tamamının ahengini ve bu ahengin tüm kâinat üzerindeki hâkimiyetini simgeler. İsmi aynı zamanda Şekina’dır, yani Tanrısallığın bazen evrende gözle görülür biçimde tecelli eden İlahi Huzuru yahut Celali. ‘‘Bütün Sefirot mecmuasının daimî biçimde sudûr eden lakin mündemiç olan faaliyetinin yekûnudur ve Elohim’in (Tanrı’nın) Kendi yaratılışındaki mevcudiyetidir.’’ Bu hâliyle, Gabirol’ün İlahi kuvvesiyle zahiren aynıdır, zira o şöyle der, ‘‘Var olan her şeyde hâkimdir’’, Tanrısallığın her yerde faal olan İrade-kudreti hürmetine her şeye nüfuz eder, içeride hiçbir boşluk bırakmaz, bilakis her yerde ve bütün mevcudatta ahengi tesis eder. En yüce âlemde kusursuz bir ilk örnek hâlinde bulunan, gelecekte yeryüzüne kemal mertebesinde inecek olan ve Mesih’in yahut İsa’nın bütün salihler ve muttakiler üzerinde hüküm süreceği İdeal Mükemmel Krallık fikri işte buradadır, bu fikir tüm Eski ve Yeni Ahit boyunca uzanmaktadır.

Bu Sefira, Semavi Âdem’in dünyaya basan ayaklarını simgeler (krş. Hezekiel xliii, 7). Bu Âdem’in başı göğe kadar uzanır. Bu Sefira’da Tanrısallığın İsmi Adonai’dir, yani Rab, telaffuz edilemez İsim olan YHVH’nin muadilidir. Aziz Yuhanna’nın Vahiy’de zikrettiği, yedinci melek borusunu çaldığında gökte büyük sesler işitildiği ve şöyle dedikleri vakit ima ettiği şey, belki de bu Sefira etrafında kümelenen fikirlerdir, ‘‘Bu dünyanın Hükümranlığı (Malkut), Rabbimizin (Adonai) ve O’nun Mesihi’nin Hükümranlığı (Malkut) oldu, O sonsuza dek hüküm sürecektir.* Ve Tanrı’nın huzurunda tahtlarında oturan yirmi dört ihtiyar yüzüstü yere kapandılar, ilh.’’ (Vahiy xi, 15-16. Krş. A.y. i, 1-8, x, 7.) İtalik olarak verdiğimiz, Kitab-ı Mukaddes öğretilerinin temelini teşkil eden bu muazzam, mukaddes ve son derece sırlı metnin, sırrı ve kutsiyeti sebebiyle Yeni Ahit’in bazı basılı Douay nüshalarından çıkarıldığı rivayet edilir. Burada Kabalistlerin, telaffuz edilemez İsim YHVH’yi ekseriyetle 24 tagin, yani taç ile taçlandırılmış olarak yazdıklarını, her tacın üç çentiği bulunup bunların toplamının 72’ye, yani İsrail’in İhtiyarları’nın adedine ve 72 Harfli İsim’e tekabül ettiğini belirtelim.

* Burada Göklerdeki Pederimiz duasının Kabalistik ayetine dikkat ediniz, ‘‘Çünkü krallık (Malkut), kudret (Gevurah) ve celal (Şekina) sonsuza dek senindir. Âmin.’’ Matta vi, 13. Bu kısım İngiliz Kilisesi’nin yeni yetkili metninden çıkarılmıştır.

Havarilerin Öğretisi’nde (M.S. 90-100) bu ifade şöyledir, ‘Çünkü kudret ve celal sonsuza dek senindir.’ B. viii, 2.

Malkut’a aynı zamanda Kraliçe, Matronita ve Matron da denir.

Maddi Âlemi temsil eder. Sembolik feleği ayınkidir, sembolik rengi mavi, kadim madeni gümüştür. Kendisine ayrıca İsrail Meclisi yahut Cemaati, Kız Evlat, Güveyin Gelini, Şekina, yani Tanrısallığın Celali yahut Hakiki Mevcudiyeti, Sebt yahut İstirahat Günü, Ahenk adları da verilmiştir. Kabala tarafından, Bina Sefira’sının, yani Ruhülkudüs’ün yahut Ulvi Anne’nin icra edici enerjisi veya kudreti olarak telakki edilir. Rengi yine mavidir. Mavi, Roma Kilisesi’nde Bakire’nin sembolik rengidir, nasıl ki İsa ekseriyetle kırmızı yahut sarımtırak-kırmızı bir cübbeyle tasvir edilirse, o da umumiyetle mavi bir örtüyle bürünmüştür. Tiferet Sefira’sına Kral denir ve bütün mevcudat Kral ile Kraliçe’nin Vuslatından neşet eder. Sefirot’un kuvveleri ahenklerle temsil edilir, yani Keter (Taç), Tiferet (Kral) ve Malkut (Kraliçe).

İlki Neşama’yı, yani Ruhu, başı tesir altına alır, ikincisi Ruah’ı, Nefsi, kalbi tesir altına alır, Nepheş, yani hayvani hayat yahut maddiyat ise üçüncü üçlüdedir.*

Gabirol’ün kadim Kabalistik Sefer Yetzira’yı açıkça bildiğini daha önce, s. 159’da göstermiştik, Zohar yazmaları da farklı bir üslupla ortaya konmuş olsa da, esasen orada yer alan fikirlerle büyük ölçüde aynı düşünceleri ihtiva eder. Kabalistlerin nazarında Tanrısallık, sayıların ve harflerin fevkindedir lakin tamamen haricinde değildir, birer varlık olarak bunlar, İrade, Kelam ve Ruhülkudüs ile neredeyse müteradif olan o Hikmet’in 32 yolunu teşkil ederler ki bunlar da onlara göre hem bir Üçlü hem de bir Birliktir.

Onlara göre Elohim’in hayat bahşeden feyzi Her-Şey’in içindedir.

İbn Cebirol’un Eski Ahit üzerine herhangi bir tefsir yazıp yazmadığını bilmiyoruz, en azından günümüze ulaşan bir metin bulunmamaktadır, ancak diğer müelliflerin aktardığı bazı metin açıklamaları, onun alegorik yorumlara meftun olduğunu kanıtlamaktadır. İbn Ezra, Tekvin (xxviii, 12) üzerine yazdığı tefsirde onu zikreder. Kendisi, İbn Cebirol’a tabi olarak, Yakub’un rüyasında gördüğü merdivenin Üstün (yahut akli) nefse işaret ettiğini, merdivenden çıkıp inen "Elohim’in melekleri"nin ise aynı anda hem manevi ya da üstün bir mefhuma, hem de cismani ve aşağı mefhuma bağlanan "Hikmet’in mücerret düşünceleri" olduğunu belirtir. Cebirol, Tekvin’de yılana gerçekte konuşma yetisi atfedilmesinin kastedilmediği yönündeki Saadia Gaon görüşünü müdafaa etmiştir, İbn Ezra da yukarıda anılan tefsirinde Tekvin II ve III’te serdedilen vakaların Cebirol tarafından yapılan şu mistik ve alegorik izahını aktarır, "‘Cennet’ üstün âlemdir, ‘Bahçe’ kelimesi ise aşağı âlemi imler, burası bitkiler mesabesindeki bir mahlukat (insan) kalabalığı ile doludur, Cennet’in Irmağı, cismani olan her şeyin anası olan Prima Materia (ilk madde)’dir, Irmağın ‘dört başı’ veya kolu, dört kökü yahut unsuru imler, bütün hayvanlara ad veren ‘insan’ (yani Âdem), Hikmet’tir. Havva ise hareketi ve ondan doğan her şeyi bahşeden dirilerin ruhudur (canlandırma kudreti). Falcılık, gaipten haber verme manasındaki ‘Yılan’, arzudur. ‘Bilgi Ağacı’, kudretini ‘Bahçe’den alan cismani tatmindir (arzu yahut şehvet, nebatattan veya Bahçe’deki toprağın mahsullerinden hasıl olur, bu sebeple arzu yılanı ‘hayatının bütün günlerinde’ toprak yiyecektir). Topraktaki neşvünema, kadının zürriyetidir ki bu da ‘topraktan’ gelenin sonuna (yıkımına) sebebiyet verir, canlının sonu ise nebatatın başladığı yerdir (yani yeryüzü insanının nihai sonu, toprağa yahut toza dönmesidir, hayvanın hayatı olan nebatat da buradan neşet eder). ‘Deri kaftanlar’, yeryüzü insanının yaratıldığı toprağı işlemek üzere ‘Bahçe’den sürülen bedendir. ‘Hayat Ağacı’, ‘Kendisine sımsıkı sarılanlar için bir Hayat Ağacı’ (Süleyman’ın Meselleri iii, 18) olan yüce bilgidir. ‘Kerubiler’ meleklerdir. ‘Kılıcın alevi’ güneşe işaret eder. Bu sırdan anlaşılmaktadır ki, yüksek entellektüel nefis, yerini İzzet Tahtı’nda (Şekinah) bulur ve orada Elohim’in celalli ve azametli İsminden haz duyar." Bu pasaj açıkça Hikmet’i, şüphesiz Yüce Hikmet’i, müstakil bir kudret olarak telakki etmektedir, insan bedeni ise başlangıçta Nurlardan mürekkep olan asli bedenin sonradan kesifleşmiş halidir. Dolayısıyla Cebirol, ruhi bedenle kıyaslandığında cismani bedeni en alt mertebeye yerleştirir.

Zohar, yaratılışı ilan eden ve nihayete erdiren İlahi Kelam olan Hikmet’e işaret eder ve onun bütün manevi ve cismani hayatın temeli olduğunu söyler. Hikmet’i, Yüce Cennet yahut Eden İllaah olarak adlandırır. Bu Âli Cennet, yani Hikmet yahut Kadim Olan, Zohar’da "bütün suretleri ihtiva eden bir Suret"tir. Hikmet’in yaratıcı kudret olduğu fikri; Meseller’de, Mezmurlar’da, Pavlus’ta, Yuhanna’da, Sirak’ta, Hikmet kitabında ve Eski ile Yeni Ahit’in diğer yerlerinde mevcuttur. Kabalistler ve pek çok Talmud bilgini Tekvin i, 1’deki B’reşit ifadesini Be Reşit, yani Hikmet vasıtasıyla, Elohim bara, yani Tanrı yarattı şeklinde tevil ederler.

Bir Kelam olarak Sephiroth Hokhmah yahut Hikmet; Philon ve Yuhanna’nın Logos’u ve Keldanice Memra, etrafında benzer fikirlerin toplandığı mefhumlardır, tıpkı Hindu Rig Veda’sındaki Vaç, yani Kelam, Fars Zend Avesta’sındaki Honover, yani Kelam, Süleyman’ın Meselleri’ndeki ve sonraki Hikmet Kitabı’ndaki Hikmet ve Avalokiteşvara yahut sonraki Budistlerin Amitabha’sının, yani sınırsız nurun Şakti’si olan Guanyin gibi.

Kadim Mezopotamya ve Babil’in Hikmet tanrısı olan Nebo, başlangıçta muhtelif kısımlarını birbirine bağlayan rabıta yahut raptedici olarak görünen âlemin ilahıydı. O, "kainatın bağı", "göğün ve yerin melek ordularının nazırı" idi. Borsippa’daki Mabedinin zigguratı yahut seyyare kulesi, "göğün ve yerin yedi bağının (seyyarelerinin) evi" olarak adlandırılırdı. Mabedine bitişik olan yedi seyyarenin yahut menzilin kulesi, her biri hasredildiği seyyarenin astrolojik renginde olmak üzere yedi katlıydı. Bu bakımdan Nebo, bir vakitler muhakkak ki bütün semavi ecramın tanrısıydı. Babil’de ona mahsus seyyare Mercury (cıva) idi, kadim devirlerde Güneş tanrısı olan babası Merodah’ın seyyaresi Jüpiter, annesi Zarpanitu’nun seyyaresi ise Ay tanrısı idi. Nebo, Sami dillerindeki Nebi yahut Nabo’dur, yani bir peygamber yahut müjdecidir. Nebo, Borsippa’da en yüce tanrı, kainatın yaratıcısı olarak telakki edilirdi.

Büyük Peygamber Musa, Nebo dağında vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.

Nebo, Kenanlılar, Moavlılar, Asurlular ve genel olarak Filistin'de hikmet ve kehanet tanrısı olarak da tazim görmüştür. Çin'de Fo olarak bilinen Bo, Bod, Boden veya Buda, kadim Budist Aydınlanma ve Hikmet tanrısıdır, ilk inananları olan Hindistan'ın yerli ya da Dravid ırkları, Hindustan'daki Amravati ve Sanchi'nin Büyük Topelerini onun adına inşa etmişlerdir. Budistler ve Brahmanlar arasındaki hususi günü, bizim çarşamba günümüzdü, ki bu gün kadim Akadlar arasında Nebo günüydü ve Hindistan'da bu güne dek Buda günü olarak kalmıştır. Onun adı, çarşambaya verdiğimiz ismin menşei olan İskandinavların Wo, Wod, Woden'inde mevcuttur. O, Mısırlıların Thoth'u, Greklerin Hermes'i ve çarşamba günümüze onun adını veren Romalıların Mercury'sidir (cıva), nitekim Tekvin'in bize bildirdiğine göre dördüncü günde, yani çarşamba günü, gezegenler ve diğer ecram, arifler için birer işaret olarak yaratılmıştır. Kelam yahut Hikmet, Evrenin Yaratıcısını ve Kutsal Olan ile O'nun yaratılışı arasındaki Aracıyı temsil eder. Kabala'da buna, Melekut (Malkuth) sefirasından, yani Krallıktan, Aşağı Hikmetten, Tanrısallığın (thearkhia) tezahür etmiş Şekina'sından yahut Celalinden ayırt edilmesi maksadıyla Yukarı Hikmet adı verilir.

O, Kether sefirasının, Mücerret Düşüncenin, Benliğin yahut varoluş Şuurunun Oğludur, Hikmeti oluşturan Mücerret Fikirler Münasebetinin mümessilidir ve Evrenin mevcut muhtevasının Biçimlendiricisi ve Yapıcısı olarak kabul edilir. Böylesi bir Fikirler Münasebeti olmaksızın insan zihni idrakten aciz kalırdı. Bu mefhum Philon ve Aziz Yuhanna tarafından pek çok yerde neredeyse eşanlamlı biçimde kullanılmıştır, ilki tarafından Mesih için, ikincisi tarafından İsa için, Onkelos Targumu tarafından ise her şeyin Yaratıcısı olan Hikmet şeklinde zikredilmiştir. Tekvin 1, 1 üzerine Yeruşalmi Targumu'nda şöyle denmektedir, "Rab, de-Hohkmah, yani Hikmet ile yarattı." Bu görüş, Moreh Nevukhim adlı eserinde Maymonides tarafından da desteklenmektedir. Yukarıda zikredilen Targum ayrıca şöyle der, "Ve Rabbin Memra'sı (Kelam'ı) insanı Kendi suretinde yarattı..." Tekvin'in ekseriyetle "Başlangıçta" şeklinde tercüme edilen ilk kelimesi Bereşit'e çeşitli manalar atfedilmiştir. Maymonides, bunun Be-Reşit, yani İlke ile şeklinde okunması ve ayetin, "İlke ile, Elohim (Tanrı) evrenin yüceliğini ve derinliğini yarattı," biçiminde tercüme edilmesi gerektiğini söyler. Buradaki İlke, Yukarı Hikmet, yani "zamansal olmayan bir başlangıç" manasına gelir. Âlim Beausobre şöyle der, "Bu mesele üzerinde yapılması gereken bir mülahaza daha vardır. Bu husus, Tekvin'in mukaddimesinde yer alan ve kadim Yahudi müfessirlerine itimat edecek olursak Başlangıç manasına değil, Bütün Şeylerin fail ve vasıtasız İlkesi manasına gelen Reşit kelimesinin izahında düğümlenmektedir. Dolayısıyla, 'Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı' tercümesi yerine, 'Tanrı göğü ve yeri İlke ile meydana getirdi', yani Yonatan Targumu'na göre 'Hikmet ile' tercümesini benimserler. Maymonides, yalnızca bu tefsirin lafzi ve hakiki olduğu görüşünü teyit eder. Bu anlayış ilk evvela Hristiyanlar arasına intikal etmiştir. Buna yalnızca, mezkûr fikrin İbranilerden neşet ettiğini belirten Khalkidios'ta değil, aynı zamanda Methodios, Origenes ve her ikisinden de daha kadim olan İskenderiyeli Klemens'te de tesadüf etmekteyiz. Klemens, her şeyin İlkesini yaratan tek bir Tanrı olduğunu söyler ve bu suretle O'nun ilk doğan Oğlunu kasteder. Bu kelimeyi pek iyi kavramış olan Aziz Petrus (II. Pet. 3, 5-6) şöyle demektedir, 'Tanrı göğü ve yeri İlke ile yarattı.' Bu ilke, bütün peygamberlerce Hikmet olarak tesmiye edilen şeydir."

Hristiyan filozoflar bu izahı iki gerekçeyle benimsemişlerdir.

I. İlahi şahısların Teslisini İbrani kutsal metinlerinin başında bulmuşlardır. Baba Tanrı evreni yaratmıştır, fakat O'nun Oğlu olan İlke (Logos, Hikmet) vasıtasıyla yaratmıştır ve Kutsal Ruh tabiatı tutuşturup ona can vermiştir. Musa, Kutsal Ruh'un suların üzerinde dalgalandığını söyler, Aziz Augustinus ise, "Bu izah bana çok daha büyük bir inşirah vermektedir, zira bu sayede Kutsal Tekvin Kitabının başında Teslisin ikame edildiğini görmekteyim," demiştir. II. Mezkûr izah, Makul dünyanın ezeliyetine inanan Hristiyan filozofların kanaatini takviye etmiştir, zira Bereşit lafzından Başlangıç değil de Yaratılışın Fail İlkesi anlaşılırsa, Gök ve Yerin Tanrı'nın ilk eserleri olduğu söylenmiş olmaktan öteye geçmez. Ve Musa yalnızca, "Tanrı Göğü ve Yeri İlke vasıtasıyla yarattı" demiştir, ki bu İlke O'nun Oğludur. Metnin talim ettiği husus devir yahut zaman değil, Yaratılışın vasıtasız Müellifidir. Aziz

Augustinus dahi şöyle demiştir, ‘Melekler Gök Kubbe’den önce, hatta Musa’nın bildirdiğinden de evvel yaratılmıştır, Tanrı, Göğü ve Yeri Başlangıç ile var etmiştir, zira bu Başlangıç sözüyle kastedilen, Gök ve Yer’in her şeyden önce yaratıldığını ifade etmek değildir, çünkü Tanrı melekleri zaten daha önce yaratmıştı, bunun manası şudur, Tanrı her şeyi, Kendi Kelâmı olan ve kutsal metnin Başlangıç diye adlandırdığı Hikmet ile yaratmıştır.’ Aziz Pavlus şöyle der, ‘Fakat biz Tanrı’nın bir sırdaki Hikmetini, Tanrı’nın çağlardan önce bizim yüceliğimiz için takdir ettiği Gizli Hikmeti bildiriyoruz. Bu dünyanın yöneticilerinden hiçbiri bunu bilmedi, zira bilselerdi yüceliğin Rabbini çarmıha germezlerdi.’ Bu Gizli Hikmet Mesih’tir, ‘O ki Tanrı’dan bize Hikmet, Doğruluk, Takdis (Kutsallık) ve Kurtuluş kılındı.’ ‘Bunda O, bize her türlü Hikmet ve Basiretle bolca lütufta bulundu.’ (Binah’ın, yani Fehim’in, Rua’h ha-Kadoş’un, diğer bir deyişle Kutsal Ruh’un isimlerinden biri.) ‘Ben Hikmet, Basiretle birlikte otururum ve sağduyulu Düşüncelerin Bilgisini bulup çıkarırım.’ ‘Mesih ki onda Hikmet ve Bilginin bütün hazineleri gizlidir.’ ‘İşte sizler Mesih’in bedeni ve tek tek onun uzuvlarısınız.’ Aziz Pavlus Mesih’e Oğul sıfatıyla atıfta bulunarak şöyle der, ‘Görünmez Tanrı’nın sureti, bütün yaratılışın ilk doğanı O’dur, çünkü göklerde ve yeryüzünde, görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, hiyerarşi basamakları yahut kudretler, her şey onda yaratıldı, her şey onun vasıtasıyla ve onun için yaratılmıştır, O her şeyden öncedir ve her şey varlığını onda sürdürür. Bedenin, yani Kilisenin başı O’dur, ta ki her şeyde üstünlük O’nda olsun. Zira Baba bütün doluluğun onda ikamet etmesini uygun gördü, vb.’ Bununla mukayese ediniz, bir Semavi Âdem ve bir Dünyevi Âdem vardır. ‘Oğul ki, dünyaları da O’nun vasıtasıyla yarattı.’ ‘İmanla anlıyoruz ki, dünyalar Tanrı’nın Kelâmı ile biçimlendirildi, öyle ki görünen şeyler, görünür olanlardan yapılmadı.’ ‘Çünkü biçimsiz maddeden dünyayı var eden Senin Kadir-i Mutlak elindir.’ ‘Ve dünya O’nun Memra’sı [NOT: Aramice 'Kelâm' yahut 'Logos'] ile yaratıldı.’ ‘Dünya O’nun vasıtasıyla yapıldı,’ yani Kelâm ile.

İbn Cebirol, Keter Malhut adlı eserinde şöyle der, ‘Hikmet, hayatın pınarıdır.’ Zohar ise şöyle der, ‘Yedinci saray, yani hayatın pınarı, yukarıdan aşağıya sıralanışta ilktir, vb.’

Dünyanın teşekkülünü açıklamak üzere Cebirol, tanrısallık (thearkhia) ile fiziki dünya arasına yalın tözleri yerleştirmiştir, kendisi fiilen Sefirot terimini kullanmaz, lakin onun en yüce ve yalın tözler fikri açıkça bunlara işaret eder, o aynı zamanda tıpkı Philon ve Kabalistler gibi kürelerden bahseder. Gezegenlerin ve astronomik evrenin küreleri, yahut daha doğru bir ifadeyle yörüngeleri, şüphe yok ki Sefirot mefhumunun içine dahil olan unsurlardı. Bu kadim bir fikirdi. Ve kanaatimizce ileri sürebiliriz ki, Cebirol’ün yalın tözleri, kendi çağında gezegen küreleri olarak adlandırılan yörüngelere ve göklerin diğer kadim astronomik taksimatlarına tekabül etmektedir.

O, makul kürelerden sudûr eden mahsus kürelerden bahseder. Ruhani kürelerden sudûr eden cismani kürelerden. Yalın tözlerin küreler yahut daireler olarak adlandırıldığından. Onun dokuz kategorisi besbelli bu kürelere işaret eder. İlahlığın potansiyel enerjisi, bütün ebediyet boyunca her şeye nüfuz eder, her şeyi kuşatır ve her şeyde faildir. Cebirol’de insanın Mikrokozmos olarak bedeni, evrenin yetkin ideal canlılığının somut bedenine, yani Büyük İdeal yahut Şekil Veren İnsan’a, Makrokozmos’a tekabül eder.

Dünyamızı çevrelediği varsayılan muhit yörüngeler, küreler veya örtüler vasıtasıyla En Yüce olan ile En Aşağı olan arasındaki irtibat, pek kadim bir fikirdi ve Hristiyanlık devrinden binlerce yıl öncesine uzanan Akadların, Kildanilerin, Asurluların, Babillilerin, İbranilerin ve Hinduların arkaik astronomik dini felsefesinin bir hatırasıdır. Philon’un zihninde besbelli bu vardı.

Kabala, aracılar için Sefirot kelimesi yerine sıklıkla kelim, yani kaplar kelimesini kullanır ve böylelikle onların faaliyetinin vasıtalı oluşuna işaret eder. Cebirol, Keter Malhut’unda, Mutlak Olan’dan vasıtasızca fışkıran sudûr olan İrade hakkında şöyle der, ‘O, bir kova (yahut bakraç) olmaksızın Işık Kaynağı’ndan çeker ve her şeyi bir kap bulunmaksızın husule getirir.’ Sefirot yerine sıklıkla yörüngeleri yahut küreleri, fakat ekseriyetle ‘kategorileri’ kullanır. Bize bildirir ki, Kutsal Olan’ın kuvvesi, yalın tözlerin bazılarında diğerlerine nazaran daha ziyade müşahede edilir. Aynı fikir Zohar’da ve diğer Kabalistik kitaplarda da mevcuttur, orada bu az veya çok olan kuvveye bazen Partzufim, yani Çehreler (Suretler yahut Vecheler) denilmektedir.

İlahi kudretin, kaynaktan olan uzaklığa bağlı olarak kimi basit cevherlerde diğerlerine nazaran daha zayıf tezahür ettiği fikrine atıfta bulunarak, "İlahi kudretin zayıflaması, değişmesi ya da maddileşmesi; bütün kudretin, yetkinliğin ve melekelerin eksiksiz bir kemali olduğu halde Birinci Failin fiilinin kimi cevherlerde diğerlerine nazaran daha fazla açığa çıkması nasıl mümkün olabilir?" diye sormakta ve buna, "Bu hal ihsan edene değil, kabul edene bağlıdır; zira kaynaktan uzaklaşıldıkça, alıcı madde, içine doğru akan Nur Suretlerinden neşet eden feyzi kabule daha az istidatlı hale gelir" cevabını vererek meseleyi izah etmektedir.

Kether Malkhuth adlı eserinde, "Sen Kendin O Varlıksın ki, Nurunun gölgesinden var olan her şeyin kevnini meydana getirdin" demektedir. Gebirol'ün önermelerini şu şekilde hülasa edebiliriz, başlangıçta her şeyi ihata eden Sonsuz Nur kendi içine çekilmiş, yani Sonsuz şualar bir merkeze yahut noktaya rücu etmiş ve geriye bir nevi gölge yahut boşluk olan Fezayı, Gayyayı (Uçurumu) bırakmıştır; akabinde İlahi Nur, maddenin kabul kabiliyetine ve İlahi İradenin ona bahşetmeyi dilediği diriltici kudretin nispetine göre, az ya da çok bir tesirle bu Fezaya yahut Gayyaya tedricen sirayet etmiştir. Bu aynı zamanda Zohar kozmogonisi ile genişleme ve büzülmeyi, yahut Tanrı'nın sevk ve idaresi altında evreni vücuda getiren ve ayakta tutan merkezkaç ve merkezcil hareketi ya da enerjiyi felsefi olarak vazetmek maksadıyla kullanılan sembolizmi ifade eden Kabalist Tzim-tzum nazariyesinin muhtasar bir ifadesidir. Kabala'ya göre, Sonsuz Varlığın, yani Ain Soph'un (Sonsuz Olanın), insanın sınırlı idraki bakımından ise Hiç-Şey'in yahut Ben-Olmayan'ın Nuru, aslen Bütün'ü doldurmaktaydı; Özü itibarıyla Bilinemez olan bu tanrısallık (thearkhia), Kendini izhar etmek gayesiyle Fezayı vücuda getirmiş ve hem içkin hem de aşkınlık vasfını haiz olduğu bir sudur vasıtasıyla bu Feza içinde tedricen inkişaf etmiş ya da yaratmıştır. Başlangıçta Kendi Özünde temerküz etmiş ve bu durum evrenin inşa edileceği Fezanın ya da mekânın husule gelmesine sebebiyet vermiştir ki bu Gayyadır; sonrasında bu Fezayı, diriltici Nuru ile birbirini takip eden farklı mertebeler ve dereceler halinde doldurmuştur.

Büyük Kabalist Moses Cordovero (MS 1522-1570), Pardes Rimmonim, yani Narlar Bahçesi adlı eserinde şöyle demektedir, "Elohim (Tanrı) bütün varlığın ilk örneğidir ve her şey en saf ve en kamil Suretiyle O'ndadır; öyle ki yaratılmış olanın yetkinliği, tam manasıyla varlıklarının asli kaynağıyla kendilerini içinde buldukları yakınlık halinden ibarettir; İlahilikten uzaklaştıkları nispette ise o yetkin ve yüce mertebeden aşağıya sukut edeceklerdir." Kabalistler de, Gebirol gibi, yalnızca Yüce Tanrısallığın mutlak surette basit olduğunu; diğer bütün basit, makul cevherlerin Suret ve Maddeden mürekkep bulunduğunu kabul ederler. Mütebahhir bir Kabalist olan Joseph Chiquitilla şöyle der, "Bilesin ki, ulvi ve süfli bütün yaratılmışlar meyanında mutlak manada basit hiçbir şey yoktur. Yalnızca Yüce Tanrısallık saf basittir ve hiçbir çoğalması olmayan bir Birliktir; lakin melekler tesmiye ettiğimiz mücerret ve ulvi akıllar da dahil olmak üzere diğer bütün mevcudat arasında, basit ve kesretten uzak tek bir varlık dahi mevcut değildir. Onlar, bizim maddemize benzemeyen, basit ve ulvi, hafi bir madde taşırlar."

Gebirol'ün sisteminde, tıpkı Zohar'da ve kadim Doğu dini felsefelerinin neredeyse tamamında olduğu gibi, Teslis (Üçleme) evrenin ilkesi sıfatıyla pek mühim bir mevkie sahiptir. Müellifimiz, "Üçleme her şeyin köküdür" demektedir. Kabala ve Zohar, Sefirot'u Üçlü bir surette inkişaf ettirir; kadim Akadlar, Kildaniler, Babilliler, Hindular, Çinliler ve Farisiler de semalarını ve ilahlarını bu tür teslisler halinde tertip etmişlerdir. Kabala'da zıtlıkların her biri, bir ikilik teşkil etmekle birlikte, bir ahenk vasıtasıyla birleşerek bir teslis meydana getirir ve hep birlikte yalnızca tek bir vahdet teşkil ederler.

Idra Zuta şöyle der, "İsmi Mübarek olan Kadim Olan'ın Üç Başı vardır ki bunlar yine de Tek Bir Baş'tır. Ve Kadim Olan üç adediyle tesmiye edildiği gibi, diğer bütün nurlar (Sefirot) da parıltılarıyla birlikte üç adedine dahildir."

Teslisin her şeyin kökü olduğu fikri Zohar'ın pek çok yerinde mevcuttur; iktibaslar elimizde bulunmakla birlikte bunları buraya dercetmeye yerimiz kafi değildir. Tanrısallığa dair bu Teslis fikri Philon'da da yer alır, lakin o, bunun inisiye edilmemiş olanlara faş edilmemesi icap eden büyük bir sır olduğunu beyan eder.

Yoktan yaratılış (creatio ex nihilo) bahsinde Gebirol'ün Kabalistlerle mutabık olduğu müşahede edilmektedir. O, yaratılışı kaynaktan fışkıran suya ve bir suretin aynadaki aksine teşbih eder; Tanrı, "varlığı Hiç-Şey'den vücuda getirmiştir." "Sen Nuru kaynağından çekip çıkarırsın, lakin beşeri bir vasıtayla değil; ve her şeyi, insanın kullandığı vasıtalar olmaksızın var ettin. Tertip edip takrir kıldın, arındırıp pak eyledin; ve yokluğa (Hiç-Şey'e) seslendin de o yerinden koptu" demektedir. Kabalistler, "yoktan hiçbir şey var olmaz" itirazını kabul eder ve evrenin, İlahi İradenin potansiyeli ile Arzu yahut Kelam vasıtasıyla Hiç-Şey'den sudur ettiğini ilan ederler. Mamafih şöyle derler, "Şayet alem varlık sahasına çıktıysa, buradaki yokluk ile kastedilen Hiç-Şey'dir; yani alem, bir 'Şey'e tatbik edebileceğimiz hiçbir manada bir Şey olmayan manevi bir kaynaktan neşet etmiştir." Bu Hiç-Şey; "İlletlerin İlleti", Ain Soph, Sonsuz yahut Ayin'dir, yani Hiç-Şey'in ta kendisidir.

Gözle görülebilen ya da görülemeyen nura dair optik istiare; Zohar'da ve İbn Gebirol'ün felsefesinde son derece mühim bir mevki işgal eder.

Zohar şöyle der, "Gel ve gör. Dört nur vardır! Bunların üçü mahfi, biri ise zahirdir. Gözde üç renk bulunur ki bunlar orada zahirdir ve temayüz etmiştir, hiçbirisi muhafaza altında değildir; zira onlar, parıldamayan o nurun içinde mevcutturlar."

Ve bu sırra dair, gözlerini kapa ve gözbebeklerini çevir, o vakit o ışıkta bulunan ve muhafaza edilmeyen renkler aşikâr olacaktır, vesaire.

İbn Cebirol şöyle der, Sen hikmet sahibisin, sınırsız kudretin mimarı olarak, varlığın sudûrunu yokluktan çekip çıkarmak üzere Kendi Hikmetinden dolaysız bir Arzu (Hefetz) bahşettin, tıpkı görme pınarından (gözden) çıkan ışık huzmesinin karanlığı aydınlatması gibi, vesaire. Gözden çıkan ve ışığın kaynağından celbeden ışığı sen çekip çıkarırsın, lakin beşerî yollarla değil.

Ve var olmayana (Hiç-Şey'e) seslendi ve o açıldı (aralandı yahut yer değiştirdi),

Ve varlığa seslendi ve o sabit kılındı,

Âleme seslendi ve o genişletildi. İbn Cebirol şöyle der, Göz görme duyusuna dair feylesofların, nefsin (nefeş) göz kapaklarının hareketlerinde beliren ruhanî renklere sahip olduğunu söyledikleri sözleri ne kadar da harikadır. Ulûhiyet yukarıdakinin ışığında şekiller var etti, vesaire, Mesih’i takdir edip ölçtüğünde, O, içeride renklerin parlamasını sağladı, vesaire. Havasını (azoth) [NOT: Simyadaki evrensel cıva ve canlandırıcı ruhani hava ilkesi] yardı ve yırtmadı (yahut bölmedi). Bu yarıktan meydana gelen sudûr ile bir nokta aydınlanana dek Kendisini hiçbir surette bildirmedi, vesaire. Sen bu dünyada gizli olan, lakin Semavî Âlem’de aşikâr kılınacak olan Işıksın, zira Rabbin dağında görülecektir O. Beşerî görme yetisi Me’kôr’da da benzer bir gaye ile defalarca zikredilir. Moses Cordovero da aynı teşbihi kullanır, Övülmeye lâyık olan Kuddûs Olan! Kudretin kuşağı olan, Bir olan ve bütün melekelerin kendisinde yalnızca Tek Bir Birlik teşkil ettiği O Zat, tıpkı muhtelif renkleri ihtiva eden ateşin alevi ve gözbebeğinden çıkan gözün ışığı gibi, bu melekeler, kokunun kokudan ve ışığın ışıktan sudûr etmesi gibi birbirinden sudûr eder. Hay Gaon ve İbn Ezra da beşerî görme kudretinden alınan aynı imgelemden istifade ederler. Hindu mitolojisinde bir ilahın gözü asla kırpılmaz. Zohar, İdrah Rabbah’ta şöyle der, İnayetin gözünün, tıpkı balıkların gözleri gibi kapakları yoktur, daima açıktır. Zohar, İdeal olan ile Hakiki olan arasındaki Aracıyı tasvir etmek için Işığı bir misal olarak kullanır. Işık Olsun! Zuhur eden her ne varsa bu sır iledir, vesaire. Zohar’da göz, insanın İlahi tenvirini izah etmek için de kullanılır. Tiqqooneh haz-Zohar’da nefsin gözlerin ışığı vasıtasıyla tecelli edişine dair şu güzel alegori yer alır, Başlangıçta Elohim (Tanrı) yarattı, Bu, anasının rahminden çıktığı andaki nefistir ve onun hakkında şöyle talim edilmiştir, Ve yeryüzü boş ve kargaşa içindeydi ve dipsiz derinliklerin yüzeyi üzerinde karanlık vardı, zira gözleri kapalıydı. Gözlerini açtı mı? Ve Elohim dedi, Işık olsun! Bundan sonra insan bu dünyadan devşirilir ve nefis hakkında yazılmış olan şudur, Ve Elohim dedi, Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün! Nefis insandan alındığında, beden ‘kuru toprak’ olarak kalır.

İbn Ezra, Tekvin üzerine yazdığı kısa Şerh’inde şöyle der, Şimdi sana tazim edilen o dehşetli İsm’in sırrını ve meleklerin sırrını izah edeceğim, sana gözden çıkan nefsin ışığından bir teşbihte bulunacağım. İmdi bil ki göz yedi dereceden müteşekkildir ve en içerideki ise beyaz noktadır. Ve işte ışık bir cisim (cevher) değildir ve nefsin ışığı, dışarıdan başka bir ışığa muhtaçtır, vesaire. Kadim teşrihçiler ve feylesoflar tarafından, görme ameliyesinde gözden dışarıya doğru aklî bir kuvvetin aktığı, bunun müşahede edilen nesnelerle temas ettiği ve onları göze geri getirdiği kabul edilirdi. Bu, gözden çıkan nefsin ışığı idi. Gerson ben Salomo’nun Şa’areh haş-Şamayim, yani Göklerin Kapıları adlı eserinde gözün tabakalarına hutanot, yani gömlekler yahut epidermis (optikte tunica) veya mehitot, yani perdeler adı verilir. Gerson ve Samuel Karka bileşenleri şöyle aktarırlar,

1. Kristal, yani korpus vitreum. Mercek de buna dâhildir.

2. Safir, yani humor aköz. Karka buz manasına gelen kerah kelimesinden mülhem buna buzsu der.

3. Tatsız mayi, yani humor albüginoz. Karka yumurta manasına gelen betzah kelimesinden hareketle buna yumurta akı der.

Yedi katı kısım (perdeler, gömlekler yahut dereceler) şunlardır,

1. Ağ, yani retina. Karka buna örümcek ağı der.

2. Epidermis, yani tunica vasculosa. Karka epidermik der.

3. Sert olan, yani tunica sclerotica.

4. Çanak misali ayrılmış ağ, yani iris. Karka ekmeksi der.

5. Üzüm benzeri, yani tunica uvea.

[okunamadı]

7. Birleştiren, yani ligamentum ciliare. Karka [okunamadı] der.

Yönlerin, unsurların ve madenlerin tertibi,

Bundan sonra on ikisi arasındaki içsel bağ gösterilir. Ardından şöyle denir, ‘‘Gel ve gör! Ateş, hava, su ve toprak, hepsi birbiriyle birleşmiş ve birbirine kenetlenmiştir, aralarında hiçbir boşluk (vakum) yoktur vb., Kutsal Yazılarda öğretildiği gibi, ‘Ve oradan ayrılır ve dört kola ayrılır.’’’ Yani Aden’in dört ana ırmağıdır. Gebirol da Keter Malkut’ta benzer bir fikre yer verir ve şöyle der, ‘‘Yeryüzü küresini, yarısı kuru toprak ve yarısı su olmak üzere iki kısma ayrılmış olarak biçimlendirdin. Suyu havanın unsuri küresiyle kuşattın. * * * Havayı da ateş unsuruyla kuşattın.* Bu dört unsurun yalnızca tek bir temeli (unsuru) vardır ve kaynakları birdir, oradan sudûr ederler ve durmaksızın yenilenirler, oradan ayrılır ve dört dal ya da kol haline gelirler.’’ Nebukadnezar’ın rüyasında gördüğü Büyük Adam (Daniel 2) bu metallerden oluşmaktaydı, fakat ayakları kısmen demir ve kısmen çömlekten (kil veya toprak) ibaretti. Bunun, Kabala’nın Dört Dünyası’ndan meydana gelen Makrokozmos’un, Evrensel Büyük Semavi İnsanın bir simgesi olarak tasarlandığı kuvvetle muhtemeldir.

* Bu, her şeye nüfuz eden ve evrenleri bir arada tutan gizli, unsuri ateşe veya canlandırıcı enerjiye işaret eder. Unsuri hava, belki de Hint felsefesindeki aasz ya da modern fiziğin ışık saçan esiri ile aynı olan azottur.

Daniel Üzerine Şerhi’nde İbn Ezra şöyle der, İbn Gebirol, Mesih’in geliş dönemini hesaplayan ve bunu astrolojik teorilere dayandıranlar arasındaydı. İbn Ezra bu noktada, üst gezegenler olan Jüpiter ve Satürn’ün büyük bir kavuşumuna işaret etmektedir. Mesih’in geliş vaktine dair fikirler Zohar’da da mevcuttur.

Yazarımız ayrıca, Zohar’ın Sifra Ditzniuta bölümünde geçen, ‘‘Onlar, salkımdaki üzümler gibi O’na asılırlar’’ ifadesindeki, ‘‘Dünyayı bir üzüm salkımı gibi destekler’’ şairane mecazından yararlanır. O, unsuri, gizli ve görünmez ateşe atıfta bulunur, tıpkı Zohar’ın yaptığı gibi. ‘‘Kederini Unut’’ adlı şiirinde şöyle der,

‘‘O gün O, uçuşunu diler Yuvasına giden bir kuş misali.’’

Kuş, İbranicede melek anlamına gelen bir terimdir, Kuş yuvası ise cennettir. Kuş ve melek düşüncesi, Vaiz kitabında ve Talmud’da yer alır.

Zohar’da Tanrı’nın Sinesi, ‘‘Kuş Yuvası’’ olarak adlandırılır. ‘‘Mesih, salihlerin aracılığıyla yetkin kılındığında, Aden Bahçesi’ne, Kuş Yuvası denilen o yere girecektir.’’ ‘‘Ve (kutsal kitaptaki) şu ayetin söylediği de budur, ‘Yuvasından uçan bir kuş gibi’, ve bu, Şehina’nın kendisinden uzaklaşmadığı ruhtur.’’ ‘‘Kutsal Olan, Kutlu olsun O! Ve O’nun Şehina’sı hakkında ayet şöyle der, ‘Yuvasından uçan bir kuş gibi, vb.’ Bu aynı zamanda, ‘Kuş da bir ev, kırlangıç da kendine bir yuva buldu’ diye yazılan şeydir.’’ Gebirol ayrıca Keter Malkut’ta şöyle söyler, ‘‘Kudret Senindir, onun Gizemi içinde tefekkürlerimiz barınamayacak kadar zayıftır.’’ Yalnızca ‘‘Kudret’’ Tasavvuf için teknik bir terim olarak kullanıldığında ‘‘Gizem’’ ifadesi uygun bir anlam kazanır. R. Yekutiel şöyle der, ‘‘Tüm düşünceler ona, yani bu Tasavvufa erişmek için beyhude yükselir.’’ ‘‘Hikmetin meskenlerinden gelen gizli İsim Senindir.’’ (Keter Malkut.) Bilgi veya Hikmet, yani Gnosis, Hay Gaon tarafından da aynı şekilde kullanılır. ‘‘Işığının gölgesinden tüm varoluşun meydana geldiği Varlık Senindir.’’ Yaratılış teorisindeki Işık sembolizmi Hay’da da bulunur.

İbn Gebirol’un ‘‘Otuz İki Yol’’ üzerine şiiri, Kabalistik Sefer Yetzira ile ne derece meşgul olduğunu gösterir. Hay da Gnosis’inin temelini Yetzira’ya dayandırmıştır.

Philo, İbn Şaprut, R. Hay Gaon, R. Yekutiel, İbn Gebirol, Azriel ve Zohar metinlerinin yanı sıra Maymonides’teki pek çok ifadeye bakıldığında, yazıları arasında öylesine bir yakınlık görürüz ki, bu durum Kabalistik felsefenin kadimliğini ve hepsinin ortak ve çok daha uzak bir kaynaktan beslendiğini kanıtlar. Çalışmamız, İbn Gebirol’un felsefesinin, kendisinden önceki ve sonraki Kabalistlerle, Zohar ve Zohar metinleriyle benzerliğini gösterme girişiminden ibarettir, bunların tümü fikirlerini, şifahi olarak eksiksiz aktarılan ve hafızaya yardımcı olması amacıyla eski gizli elyazmalarında sadece ima kabilinden kaydedilen kadim Sod’dan, Gizemlerden veya Gizli Öğreti’den almıştır. Bunlar İbn Gebirol’un fikirleri ile Zohar ve Kabala arasındaki benzerlik noktalarından yalnızca birkaçıdır, bu metne dâhil etmek için zaman ve yer bulamadığımız daha pek çok benzerlik mevcuttur, araştırmacı fikirlerimizi takip edebilir.

Zohar metinleri ile diğer erken dönem Kabalistik yazıların içeriği ve Asur ile Babil harabelerinde bulunan çivi yazılı pişmiş toprak tabletlerin çevirileri arasında sayısız benzerlik bulunmaktadır. Bu durum, kadim Babil dininin Kabalistik felsefeyi etkilediğini ve Zohar metinlerinin büyük kısmının Babil aracılığıyla intikal ettiğini göstermektedir.

İBRANİ KABALASI VE KÖKENİ. İÇERİĞİ VE ÇÖZMEYE ÇALIŞTIĞI MESELELER. GÖRÜNENDEN GÖRÜNMEYENİ TESPİT ETMEK. KABALA’NIN ÇEŞİTLİ KISIMLARI. KADİM KELDANİ VE HİNT DİNLERİNİN DÖRT HAYVANI İLE MERKAVA’NIN DÖRT HAYVANI, RENKLERİ VB. NAZARİ KABALA. ROMA KATOLİK KİLİSESİ’NİN VE ŞERİATIN KABALASI.

YILAN, DÜNYA AĞACI VE YEDİ EDOM KRALINA DAİR ZOHAR METİNLERİ İLE ÇİVİ YAZILI TABLETLERDEKİ DİKKAT ÇEKİCİ PARALELLİKLER.

İbn Gabirol'un metinlerinde kendini hissettiren hâkim tesir, Yahudilik içerisinde kendi dönemine dek kabul edildiği, geliştirildiği ve yitip gitmediği kadarıyla, kadim Kabalistik felsefenin tesiridir. Onun çağından çok evvel, hatta Hristiyanlık devrinden nice asırlar evvel Orta Asya'da bir "Hikmet Dini" mevcuttu, bu dinin kırıntıları daha sonra arkaik Mısırlıların, kadim Çinlilerin, Hinduların, İsrailoğullarının ve sair Asya kavimlerinin âlimleri arasında gizli bir metafizik felsefe ve keza gizli bir fizikî felsefe şeklinde varlığını sürdürmüştür. Bunlar nihayetinde İbraniler ve Yahudiler nezdinde, Gizli İlim yahut Sithray Tora, yani Tora'nın Sırları, keza Raze Tora, Sodoth Tora ve yalnızca Sod, yani Sır unvanı altında bir araya getirilmiştir. Bazen buna Hokhma, yani Theosophia yahut en üstün mertebede Hikmet denmiş, keza PaRDeS, yani Cennet, Gan Eden, Aden Bahçesi yahut Saadet, intikal etmiş ruhların yurdu, Tanrısallığın (thearkhia) saf zihnî idrakinin bulunduğu makam adı da verilmiştir. Dolayısıyla bu mefhumun türemiş biçimini, sezgisel zihnî ve metafizik temaşayı, Tanrı'nın derunî ve hakiki idrakini imleyen bir terim olarak görmekteyiz. Bu düşünce İskenderiyeli Philon'da da yer alır. Zikrettiğimiz veçhile iki ana kola ayrılmıştı, birincisi Maaseh Bereşit tesmiye olunan ve başlıca ezoterik metnini Tekvin'in teşkil ettiği Fizik, yani Hilkate dair felsefe, ikincisi Maaseh Merkava (yahut taht-araba işi) tesmiye olunan Dinî metafizik felsefe. Bunun teofanisi bilhassa İşaya, Hezekiel, Daniel peygamberlerin metinlerinde, keza Süleyman'ın Meselleri'nde ve Mezmurlar'da olmak üzere İbrani Kutsal Metinleri boyunca uzanır ve Tarihler kitabından daha eskidir. (Tarihler'in başlangıcı takriben M.Ö. 535 civarıdır.) M.Ö. 290-280 civarında kaleme alınmış olan Sirak'ta bu sırlar bahsi zikredilir.

Teozofi mahiyetindeki Hokhma, Hokhma Yavanit'ten, yani Grek Hikmetinden ve Laşon Hokhma'dan, yani Gizli Istılah Dilinden tefrik edilirdi. Mezkûr Gizli İlim muhtevasına istinaden elimizde Kabala, yani şifahi anane ile devralınan ezoterik bir öğreti mevcuttur; bu öğretiye Hokhma Nistara, yani Gizli Hikmet de denir,

zira yalnızca ezoterik şifahi gelenek vasıtasıyla, inisiyeler tarafından yeni inisiyelere aktarılmış ve Kutsal Metinlerde onlara, sırlar vadisinde terbiye almamış olanlar için örtülü ve anlaşılmaz kalan işaretler, kinayeler ve sembollerle beyan edilmiştir. Bu son terkibin İbranice ilk harflerinden mülhem, Lütuf [NOT: İbranice 'Hen' kelimesi] olarak da adlandırılmıştır. Kabala bizatihi kabul etmeyi yahut alış keyfiyetini ifade eder; Massora'dan farkı, ikincisinin herhangi bir bâtınîlik barındırmaksızın almayı ve nakletmeyi imlemesidir. Kadim ilim dünyasının fikrî merkezi olan İskenderiye Mektebi, şarkın o arkaik "Hikmet Dini"nin bilgisine hâlen vakıf bulunan müntesipleri bünyesinde barındırdığından, arkaik Kabala'yı bütün veçheleriyle yakından bilmekteydi. Bu büyük Greko-Mısır kenti Grekler ve Perslerin yanı sıra Keldani, Yahudi, Hindu, Çinli ve Mısırlı âlimlerin de tesirlerine mazhar olmuştur. Bu sebeple İskenderiyeli Philon'un risalelerinin, Zohar'da ve elimize ulaşan diğer erken dönem metinlerde yer alan, hususiyle ideler bahsinde Kabala'nın arkaik metafizik doktrinlerini vazeden felsefeyle baştan başa yüklü olduğunu görürüz.

Kabala büyük bir ihtimalle menşe itibarıyla Orta Asya, İran, Hindistan ve Mezopotamya üzerinden Aryan kaynaklardan neşet etmiştir, nitekim İbrahim ve maiyetindekiler Filistin'e Ur ve Harran'dan gelmiştir. İbrani Tekvin'inin ve Eski Ahit'in pek çok cüzünün Aryan, Akad, Keldani ve Babil tefekkürüyle tentür (Tincture) gibi boyandığını; İşaya, Daniel, Ezra, Yeremya, Hezekiel ve diğer münevver İsrailoğullarının Pers ve Keldani irfanının tesiri altında kaldığını bilmekteyiz. İbrani Kutsal Metinlerinde "Şark Oğullarının" hikmetine yapılmış muhtelif atıflar buluruz. Asya'nın kadim kavimleri arasındaki irtibat, günümüz ulemasının zannettiğinden çok daha yaygındı.

Musa'nın devrinden evvel İbranilerin kâhinleri yahut nebileri müstakil ve imtiyazlı bir zümre teşkil etmezdi. Ata-erkler her iki vazifeyi de uhdelerinde bulundurur, dualarını ve kurbanlarını bizzat eda ederlerdi. Musa bu nizamı tebdil ederek peygamberlik vergisini inisiye edilmiş seçkin bir zümreye, Yetmiş İhtiyar'a hasretti, nitekim kâhinliği de Levi Oğulları'na tahsis etmişti; fakat YHVH Musa ile bilhassa "muammalarla değil, yüz yüze" kelam eylemişti. Peygamberler Samuel devrinde belirgin biçimde öne çıkmışlarsa da, M.Ö. 800 senesine gelinceye dek geriye yazılı bir kehanet bırakmış görünmezler. Son Babil Sürgünü'nden dönüşten takriben yüz yıl sonra, bir meslek olarak peygamberlik Yahudilikte büsbütün nihayete ermiş gibi durmaktadır. Rivayet odur ki Hagay, Zekeriya ve Malaki bunların sonuncularıydı. Sonraki peygamberler kendilerinden evvel gelenlerin risalelerini okuyup tetkik etmiş, şüphe yok ki seleflerinden şifahi anane bilgisini de tevarüs etmişlerdir.

Kadim Gizli İlim bünyesinde Tanrısallık (thearkhia), O’nun özü ve Tabiatı, İsimleri, sıfatları, vahiy ve ruhani âleme dair öğretilerin yanı sıra, büyü sanatları, şerir ruhların kovulması, Tanrısallığın İsimleri kullanılarak, el verme ve tılsımlar yoluyla şifa dağıtılması gibi belki de Keldani rahipleri arasında mevcut olan türden uygulamalar, kara büyü yahut nekromansi ve Ameli Kabala bulunmaktaydı. Bu ilim aynı zamanda Tanrısallık ve ruhani enerjiler olan melekler vasıtasıyla dünyanın yaratılışı ve idaresine, bunların mezkûr yaratılışla, insanla ve kavimlerle olan münasebetine, İbrani Kutsal Yazılarının tefsirine, asli günaha, kurbana, kefarete, mağfirete, necata, cezaya, Mesih’e ve onun yeryüzündeki Krallığına ilişkin sırri akideleri, Semavi Kudüs ve onun Mabedi’ne dair rivayetleri, ruha, cehenneme, ölüme, cennete, ba’sü ba’delmevte, hesap gününe, semanın melekutuna, ahiret âlemine ve benzeri hususlara müteallik doktrinleri de ihtiva etmekteydi. Bu doktrinler, hakikatten uzaklaşması muhtemel olan, tahsilsiz ve metafizik kavrayıştan yoksun zihinlerce yanlış anlaşılmasını ve suistimal edilmesini önlemek gayesiyle sır olarak saklanırdı, zira bu doktrinler, eğitimsiz zihinlerde resmi İbrani dininden sapmalara yol açma temayülü taşıyordu muhakkak. Büyük İskender ve haleflerinin fetihleri sonrasında ve İskenderiye Mektebi’nin zuhuruyla birlikte, bu kabiliyetsizlik ve sapkınlıktan, ayrıca Yahudi düşüncesinin Fars ve Helenistik fikirlerin tesiri altına girmesinden ötürü ortodoks Museviliğin endişe etmesi gereken pek çok husus vardı.

Bu endişe nihayetinde şu kaideyle formüle edildi, ‘‘Akıllı ve feraset sahibi bir kimse olmadıkça, tek bir talebenin huzurunda dahi Ma-aseh Merkabah bahsini açmayasın, o vakit de talebeye yalnızca fasılların serlevhaları verilmelidir.’’ Böyle bir talebenin kırk yaşından küçük olmaması da şarttı. Keza, ‘‘İki kişinin huzurunda Ma-aseh Bereşit bahsini açmayasın.’’

Kabala’nın halletmeye gayret ettiği meseleler, bütün mütefekkirlerin zihnini meşgul eden meselelerdir. Sonsuz olan ile sonlu olanın, Gayb ile zahir olanın, ruh ile maddenin intikalini ve rabıtasını nasıl idrak edip tasavvur edebiliriz? Vahdetten kesret nasıl neşet etmiştir? Saf bir Akıldan, böylesine farklı, mütenevvi ve maddi bir çokluk nasıl hâsıl olmuştur? Aralarındaki sonsuz uçuruma rağmen Tanrısallığın İnayetinden ve cihanı idaresinden bihakkın söz edebilmemiz için, Yaratan ile yaratılan nasıl bir nispet içinde durmaktadır? Tanrısallığa herhangi bir isim hangi hakla isnat edilebilir, O’na nasıl bir sıfat atfedilebilir yahut herhangi bir tahayyül O’na dair bir fikri nasıl tasvir edebilir? İnsanın Elohim’in (Tanrı) suretinde yaratıldığı fikri, insanın zaafları ve kusurları ile nasıl telif edilebilir? Kusursuz, adil ve merhametli bir Tanrısallık tasavvuru ile nakıs ve şerir olanın mevcudiyeti nasıl bağdaştırılabilir? Hilkatin zuhuru vasıtasıyla güdülen İlahi gaye ne idi? Kabala sual eder, Kâinat yokluktan mı vücuda getirilmiştir, yoksa yok-şey olarak da düşünülebilecek, ezelden beri mevcut olan latif bir ilk maddeden (Prima Materia) mi neşet etmiştir? Tanrısallık, kâinattan evvel var olan ve ezeli olan mıdır? Tanrısallık, kâmil bir Varlık sıfatıyla, İradesinin bir temayülü ile mi kâinatı halk etmiştir? Şayet öyleyse, Kendisinden yeni bir şey zuhur etmiş olduğuna göre, Tanrısallık kusursuz addedilebilir mi? Tanrısallığın İradesi kâinatı sudur ettirmedi yahut yaratmadı ise, tabiatın bütün eserlerinde baştan başa müşahede edilen hikmetle çelişen tesadüf mefhumuna mı varırız? Tanrısallık Her Şeyi Bilen midir? Kuddûs Olan, insanların doğumundan evvel kimin fazilet sahibi, kimin günahkâr olacağını bilir mi?

Tanrısallık günaha ve şerre niçin cevaz verir? Kuddûs Olan mutlak hayır ise, şer niçin vardır? Masumların azap çekmesi, suçluların ise kurtulması nedendir? Kâinat ezeli midir? Bunlar, insanın zihninde tebellür eden ve Kutsal Metinlerin cevaplandırmadığı suallerden bazılarıdır.

İbrani Kabalası, kendisini Tanrı’nın vahyolunmuş İradesinin temeli, cümle hikmet ve marifetin menbaı kabul ettiği İbrani Kutsal Yazılarına dayandırır ve Tanrısallığın İradesinin her türlü felsefenin fevkinde olduğunu, aşkınlığını beyan eder.

Kabala, Kutsal Yazıları anlamanın önündeki bütün müphemiyeti ve müşkülatı izale edecek surette şerh etmeyi vadeder, bunu da zahiri, sembolik harf ve kelimelerin altında mündemiç olan batıni ve latif manaları tespite gayret ederek yapmaya çalışır. İbrani Ameli Kabalası bu gayeyi fasılların tertibinde, Tanrısallığın müteaddit İsimlerinde ve sıfatlarında, Kutsal Metnin tertibinde, harflerinde, kelimelerinde, bunların ebced kıymetinde, harflerin büyük yahut küçük yazılışında, gayrinizamı şekillerinde, ses işaretlerinde, tecvid işaretlerinde ve sairede aramaya teşebbüs eder. Bu vaziyet, yaratılışa dair metinlerde tebliğ edilen akideler, görünmeyen Tanrısallığın Kendi kudretinin zahiri tecellileriyle ve gaybi olanla münasebeti, kâinatın ve bu arzın idaresi, ayrıca peygamberlerin vahiyleri hususunda derin tahkikatı harekete geçirir.

ve insanın kutsanması ile daha yüce bir yazgıya ulaşmasının bir vasıtası olarak, bunların insanın düşünceleri üzerindeki tesirleridir. Benzer şekilde, İbrani Kutsal Metinlerinin okunmasında, bunların her bir harfinde, kelimesinde, yardımcı biçiminde, her bir noktasında ve çizgisinde, her bir vecibenin ifasında, oradaki Tanrısallık (thearkhia) ve tabiat tasavvurlarının her birinde İbrani Kabalası, bütünün sembolik bir resim gibi olduğunu öğretir, bundan ötürü zihinde sonsuzca genişleyen bir görüş hâsıl olur, bu da daha ulu ve daha yüce bir mefkûreyi tevlit edip yayar. Kabala, ahlak yasasının bağlayıcılığını, Âdem’in günahı sebebiyle onun soyundan gelen bütün insanlığın yozlaştığı doktrinini ve insanın aralıksız biçimde, kendi şahsi mesaisiyle, kendi nefsinde ve İlahi inayetle cürümlerine ve günahlarına kefaret getirmesi, nefsini ıslah etmeye gayret göstermesi icap ettiğini teslim eder. İnsan aralıksız nedametler ve nefis terbiyesiyle tövbe edip nefsini tezellüle düşürmelidir, fakat Kabala aynı zamanda insan tabiatının izzetini de öğretir ve İrade-i Cüz’iyeyi kabul eder. En Yüce Olan’ın halvetinden, tezahür etmiş merkezi noktada, yani monadda İrade’yi inkişaf ettirir, En Yüce Olan’dan Kutsal Ruh ve Hikmet yahut Kelam sudûr eder, bu ilk doğan Oğul, Semavi Ezeli İnsan, Göksel Âdem, hilkatin icracısı, En Yüce Olan’ın mündemiç bulunduğu, buna mukabil En Yüce Olan’ın kendilerine aşkınlık (transandans) vasfıyla da bağlı kaldığı on semavi feleğin (kürenin) mecmuudur. Yaratılmış olanın tamamı, ta bidayetinden itibaren Kabalist felsefe tarafından tek bir Büyük İdeal İnsan, yeryüzündeki Âdem’in bir sureti olduğu Makrokosmos, yani Büyük Âlem olarak şekillendirilir, nitekim Âdem ve zürriyeti de bir Mikrokosmos yahut Küçük Âlemdir.

Kabalanın öğrettiğine göre insan, kendisini kuşatan, daima onu günaha teşvik etmeye ve ruhuna musallat olmaya çabalayan murdar ervah yüzünden mütemadi bir tehlike altındadır, fakat insan daimi bir cidal ve mücadele ile, Tanrısallığın inayetiyle onları defedebilir yahut tesirsiz kılabilir, Kutsal Olan’ın emirlerini aralıksız hatırlayarak onlara mukavemet edebilir, Kabala, Tanrı’nın yardımıyla yeniden doğmuş insanın nihayetinde Tanrısallığın huzuruna tertemiz ve lekesiz çıkacağını öne sürer.

Bu teozofinin başlıca doktrinleri arasında, şu meselelere dair büyük müşkülatı halletmeyi gaye edinenler yer alır, 1. Birlik yahut teslis olarak Vâcibü’l-Vücud’un Tabiatı. 2. Âlemin kozmogonisi ve bunun Tanrısallık ile rabıtası. 3. Meleklerin ve insanın hilkati. 4. İnsanın ve âlemin yazgısı. 5. Vahyedilmiş Olan’ın mana ve ehemmiyetinin tahkiki. 6. Kutsal Olan’ın vahdaniyeti.

[okunamadı] 12. Âlemin ve işbu yeryüzünün, zamanda, Tanrı’nın hür iradesine muvafık olarak hilkati (Tekvin i, 1). 13. Tanrı’nın kâinatı ahlaki tedviri, inayet-i hassası, insanın Tanrı’nın suretinde yaratılması (Tekvin i, 27) ve Kutsal Metinlerin her cüzünde beyan edildiği üzere Mükâfat ve Ceza doktrini.

14. Ruhun sudûru ve mahiyeti. 15. Meleklerin, cinlerin ve anasır ervahının mahiyeti. 16. Sayıların, renklerin, harflerin ve benzerlerinin aşkın manası ile sembolizmi. 17. Zıtlıkların denkliği yahut muvazenesi, vesaire, vesaire.

Kabalanın nazariyeleri umumiyetle en aşağıdan en yukarıya doğru ilerler ve büyük ölçüde kıyas tarikıyla akıl yürütür. Temel prensibi, görünenden görünmeyene doğru gitmektir. Düsturu şudur, “Gaybı bilmek istersen, zâhire gözünü dört aç,” yahut Menahem Recanati’nin Zaamey ham-Mitsvoth, yani Emirlerin Manası adlı eserinde ifade ettiği veçhile, “Bilesin ki, bizden gizli olanlar ile bize zâhir olan şeyler arasında tefrik yapmamız icap eder.” Aynı müellifin kelamıyla, “Eserin mükemmelliği, sanatkârın mükemmelliğine delalet eder.” Bilgisine mazhar olduğumuz her şey, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya doğru tedrici bir intikal gösteriyor gibi görünür. Bu fikir İbrani Kutsal Metinlerinde vazedilmiştir, Çıkış babında (xxxiii, 18 ve sonrası) Musa, Tanrısallığa şöyle demiştir, “Niyaz ederim, İzzetini bana göster.” Tanrısallığın ise buna mukabil şöyle cevap verdiği rivayet olunur, “Bütün İyiliğimi senin önünden geçireceğim ve önünde İsmimi, YHVH’yi ilan edeceğim, kime lütfetmek istersem ona lütfedeceğim ve kime merhamet etmek istersem ona merhamet edeceğim.” Fakat aynı zamanda şöyle demiştir, “Yüzümü göremezsin, zira hiçbir insan Beni görüp de yaşayamaz.” Ve YHVH şöyle dedi, “İşte Yanımda bir yer var, bir kayanın üzerinde duracaksın. Ve vaki olacak ki, İzzetim geçerken seni kayanın yarığına koyacağım ve Ben geçene kadar seni Elimle örteceğim. Sonra Elimi çekeceğim ve a’hoor’umu, yani arkamı göreceksin, lakin yüzüm görülmeyecektir.” Yani, sana “arkamı”, yani görünür âlemimi, süfli tezahürlerimi göstereceğim, lakin henüz cismani bir beşer olarak benim görünmez tabiatımı göremezsin. Kabala işte bu minval üzere işler.

Kabalistler sistemlerini, Hilkat İşi ile Arş Arabası İşi dahilinde mütalaa edilen iki ana kısma tefrik ederler. İlki Nazari (Iy-yooneth), ikincisi ise Ameli (Ma’aseth) olandır. Evvelce zikredilen de üç şubeye taksim edilebilir, I. Sembolik.

II. Dogmatik veya Pozitif. III. Spekülatif veya Metafizik

İlki, Temurah, Gematria, Notarikon, Atbaş, Albam gibi başlıklar altına giren, kendine has ve kadim bir tefsir sistemine sahiptir ki bu yazıda bunları açıklayacak yerimiz yoktur. İkincisi ise Babil, Keldani, Asur, Hindistan ve İran ile kurulan temaslar esnasında ve sonrasında Yahudiliğe aşılanan bütün inançları ve mistik dogmaları kapsar. Özü itibarıyla Ferisiler, Esseniler, Naziriler gibi zümrelerce benimsenmiştir ve muhtemelen Spekülatif olanın formüle edilmesinden önce de mevcuttu. Melekleri, iblisleri, bunların hiyerarşilerini (hiyerarşi) ve kısımlarını, Cennet ile Cehennem’in tabakalarını, tenasühü ve benzeri hususları ele alır. Fikirlerinin birçoğu Ari ve Keldani kaynaklarından gelmiştir. Çıkış (xxiv, 10) bölümü kısmi bir tasvir sunar, İşaya, Daniel ve Hezekiel’in rüyetleri ise melekî mahluklar ve kanatlı hayvanlarla çevrili bir tahtta oturan İlahı daha da ayrıntılı resmeder, nitekim sonuncusunun aktardıkları, Mezopotamya, İran ve Hindistan sanatında görülenlerle yakın bir benzerlik taşır.

Yuhanna’nın Vahyinde de sürdürülen, Daniel’in yedinci babında ve daha evvelinde İşaya’da izlerine rastlanan Hezekiel’in rüyeti, Kabalistler tarafından bilhassa Merkaba veya Taht-Araba rüyeti olarak adlandırılır ve Tanrı’nın hizmetkâr melek ordularıyla kuşatıldığı İlah Meclisi’nin bir temsili sayılır. Bahsi geçen İbrani Kutsal Metin otoritelerinin beyanları, Maaseh Merkaba’nın dinî metafiziğinin temelini teşkil eder.

Maaseh Merkaba’nın kadim takipçileri Rekabiler olabilir, Rekab araba manasına gelir ve bu İsrailoğulları fırkası Yehova nezdinde yüksek bir itibara sahipti. Musa’nın babasının soyundandılar ve onun dinini benimsediler. İbraniler arasında çok erken bir devirde, Musa döneminde ve hatta öncesinde belirli kutsal fırkaların bulunduğu, bunların daha sonra özellikle Yehuda Makkabi devrinde dikkat çektiği şüphesizdir. Mucizeler yaratma, kötü ruhları kovma gibi güçlere malik oldukları ileri sürülmüştür ve Sod ile Gizli Öğreti kırıntılarının günümüze Kabala olarak intikal etmesi, kuvvetle muhtemeldir ki bu kimseler vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Kadim Keldani yurdunda, görünüşe göre İşaya’nın da zihninde yer alan koruyucu ruhları buluruz ve aynı sembolik hayvanlar Hezekiel’de Yehova’nın Merkaba’sını veya Taht-Arabasını taşır, nitekim Daniel’in yedinci babında da buna benzer bir ifadeyle karşılaşırız. Keldaniler arasında Kivub (Kerub?), Nebo için kutsal sayılan insan yüzlü bir boğa olan Sed veya Alaf, insan yüzlü bir aslan olan Nergal veya Lamassu, insan suretindeki Ustur ve kartal başlı Nattig mevcuttu.

Bunların fevkinde semavi melekler, yani İgigi ve yeryüzünün hayırhah ruhları, yani Anunnaki bulunmaktaydı. İbraniler Keldani diyarında sık sık esaret altında kalmışlardır. Bunlar arasında yaklaşık M.Ö. 732, 599 ve 588 tarihlerindekiler sayılabilir. Dönüşler ise M.Ö. 536 ve 458 yıllarında vuku bulmuştur. Babil’in dili olan Asurca, İbraniceye diğer bütün Sami dillerinden daha yakındır. Yahudiler bilgilerinin büyük bir kısmını kadim Keldani kütüphanelerinden, âlimlerinden ve edebiyatından devşirmişlerdir, üstelik Fırat vadisini ırklarının ve beşeriyetin ezeli beşiği olarak göstermişlerdir. Tıpkı Fenikeliler gibi, atalarının Babil’in büyük alüvyon ovasından geldiğini kabul etmişlerdir. Yahudilerin Akad ve Keldani düşüncesinin tesiri altına girdiği iki devir vardır, biri fetihlerden önce, diğeri ise fetihler esnasında ve sonrasındadır.

Zodyak burçlarında Boğa, Aslan, hayırlı bir timsal olarak Kartal ile, şer timsali olarak ise Akrep, Keçi veya her ikisinin tabiatını haiz kanatlı bir yılan ile simgelenen Akrep yer alır. Ayrıca su taşıyan adam Kova da tasvir edilir. Kabala’da Hezekiel’in rüyetindeki dört âlem bulunur, tanrısallık (thearkhia) sureti ve Dünya Ruhu Adam Kadmon’un makamı olan Atsilut, Taht ve büyük melek Metatron’un makamı olan Beriah, Gök Kubbe ve Ruhani Orduların makamı olan Yetsirah, Kerubim’in yeri ve cismaniyetle birleşmiş ruhların makamı olan Asiyah.

Metne eşlik eden gravür, Niklas Müller’in Eski Hindular üzerine kaleme aldığı eserden alınmıştır ve Maya’nın, yani İllüzyon’un yeğeni, Edilgen İlke, İlk Yaratılış veya Doğa olan Prakriti’nin (dişil) babası Yotma veya Yotna’yı temsil eder. Bu figür, Vedaların metafizik fikirlerini ve Hinduların felsefi sistemlerini simgeler. Ananta Yılanı’nın başı olarak, boğa boynuzlu bir aslan başını resmeder. Ağzında Ananta’nın kuyruğu vardır. İkincisi, kartal kanatlı Zaman yılanı olarak temsil edilir. Açık ağızdan, İlah vasıtasıyla ulu anaç koruyucu olan Prakriti’nin sureti inek Vaç çıkar, o aynı zamanda kelamdır ve Vedaların anasıdır. Tanrısallığın iyiliğinin balını taşıyan arılar, ineğin göğsünden süratle ayrılır. Burada da daha evvel zikredilen sembollerde olduğu gibi, ateş için aslan, su için boğa ve hava için kartal, ilahi kudretin mutad Şark sembolü olarak birleşmiştir. Aslanın, yani kuvvetin ağzından tatlılığın süzülmesi dikkate şayandır, bu durum Şimşon’un bilmecesini hatırlatır ve bizi kadim insanların mistik arılarını, balını, Melissalarını, Aristaioslarını düşünmeye sevk eder. Arıların Grekler tarafından saflığın timsali ve bazen Melissai olarak adlandırılan nemflerin sembolü sayıldığı anlaşılmaktadır, nitekim genel olarak rahibeler, bilhassa Demeter, Persephone ve Delphoi Apollon’unun rahibeleri de böyle anılmıştır.

İosephos’tan, Yahudi Mabedi’nin dört mistik renginin dört unsuru simgelediğini çıkarabiliriz. Bu renkler Mavi, Erguvan, Al ve Beyaz idi, beşinci mistik renk olan Altın ise, onun ifadesiyle, "bütün şeylerin kendisiyle aydınlandığı ihtişamı" simgelemekteydi. Hieronymus da bu kadim Yahudi Geleneğinden bahseder. Bize göre bunlar, aşağıdaki tabloya muvafık şekilde tertip edilebilir,

[okunamadı], Gizli Ateş, Hararet, Aslan.

5. Beyaz (Keten), Toprak, Zerrevi Madde, Keçi.

Boğa, Hesed Sefirasının, yani Lütuf yahut Merhametin, ruhanî Suyun yahut rutubetin simgesidir. Vaftiz buradan neşet eder.

Kuvvetin, enerjinin, adaletin, gazabın ve ateşin simgesi olan Aslan, Gevurah Sefirasının, yani ruhanî ateşin simgesidir. Ziyalar, ateş korları ve buhur buradan ileri gelir. Kartal, Tiferet Sefirasının, ruhanî esirin yahut Havanın simgesidir. İlahilerde ve dualarda sesin ve sedânın istimali buradan kaynaklanır. Melek Suretindeki İnsan, Malhut Sefirasının, Hükümranlığın, İdarenin ve Âhengin, yani ruhanî Toprağın simgesidir. Hem İsrailoğullarının hem de Hristiyanların topraktan elde edilen mahsulleri, şarabı ve ekmeği buradan doğar.

Bu dört canlı Vahiy Kitabı'nın dördüncü babında da yer alır ve beş renge de orada atıfta bulunulduğu görülür. Hikmet Kitabı, "Tanrı her şeyi sayı, ölçü ve tartıyla yapmıştır," der. "İsa'nın Dini bir çiçektir, Yahudi Kilisesi onun tomurcuğu, Atalar Devri ise sapıdır." İlk Hristiyanlarda İman Sırlarının icrası, buhur, Trisagion ve kapakları ile sahifelerine kanatlı insan, aslan, boğa ve kartal işlenmiş olan İncil kitabının tilaveti eşliğinde yedi kandilin (Sefirot'un simgeleri) yakılmasıyla cereyan ederdi. Bunlar Hezekiel'in Merkabah'ındaki mahluklardır.

Şimdi dikkatimizi hasredeceğimiz üçüncü kısım, Nazari yahut Metafizik Kabala'dır. Bu, Tanrısallık (thearkhia) ile yaratılan arasındaki rabıtayı izah eden, tektanrıcılık ve İbrani metinlerindeki ruhanî yahut maddî her şeyin yaratılışı anlatısını, kadim felsefenin "hiçten hiçbir şey meydana gelmez" kaidesiyle telif etmeye meyleden bir şark felsefesi sistemidir. Ahlakî ve maddî şerrin mevcudiyetini maddenin kesafetine atfederek izah eder ve yalnızca mutlak surette kemal sahibi tek bir ilkenin kabul edilmesi halinde şerrin varlığının kavranılamaz olacağını öne sürer. Kadim Ârî din felsefesinde mevcut olan sudûr nazariyesi, yaratılan her şeyin İlahî Nur'dan neşet eden akışlar olduğu, kaynaktan uzaklaşıldıkça şerre, maddeye ve karanlığa o nispette yaklaşıldığı fikrine dayanıyordu, zira bu son ikisi şerrin meskeniydi. Bu öğreti yalnızca Farsların, Hinduların, Kabala'nın ve İskenderiye Mektebi'nin değil, aynı zamanda İbn Cebirol'un da doktrinidir. Bölünemez, kâmil ve namütenahi vahdetten, yani Bütün Sebeplerin Mutlak Bilinmeyen Sebebi, Ayn Sof, Her Şeyin Üstündeki Ezelî Küll'den başlayarak, O'nun İradesi vasıtasıyla serbestçe bir tecelli zuhur eder ve bu irade böylece İlk Sebep, Sebeplerin Sebebi haline gelir. Bütün sayıların fevkindeki Meçhul Mutlak, içkin olduğu fakat kendisine nispetle aşkınlık vasfını koruduğu bir sudûr vasıtasıyla Kendini onda izhar etmiştir. Sonsuz bir Feza, yani Gayya teşkil etmek üzere evvela Kendi içine çekilmiş, ardından burayı, evvela Gayya'da riyazî bir noktanın merkezi olarak tezahür eden ve Hayat bahşeden enerjisini yahut kuvvetini bütün Feza'ya tedricen yayan, taayyün etmiş ve gitgide azalan bir Nur yahut Canlanma ile doldurmuştur. Yaratılışın ve varoluşun merkezcil ve merkezkaç enerjileri olan bu temerküz yahut büzülme ile onun inbisatına Kabalistler Tzimtzum tesmiye ederler. Ayn Sof'un İradesi ardından Kendini, ruhanî yahut maddî, yaratılacak her şeyin fikrî cihetteki ilk ilkesi ve kâmil prototipi olan İdeal Kâmil Model yahut Hayat Verici Suret vasıtasıyla gösterir.

Bu, Ayn Sof'a nispetle Küçük Âlem, yaratılan her şeye nispetle Büyük Âlem'dir. Elohim'in, yani Tanrı'nın Oğlu, Adam İlla-ah yahut Adam Kadmon, Şarkın İnsanı yahut Semavî Âdem olarak tesmiye edilir. Buna müşabih bir suret Daniel'de mevcuttur, fakat orada "Yüceler Yücesi'nin mukaddeslerinin kavmi"nin mecmuudur. Benzer bir suret Tekvin'in ilk babında ve Hezekiel'de de yer alır, muhtemelen Daniel'deki, Kabalistlerin Dört âlemini remzeden ve ileride tafsil edilecek olan madenlerden mamul Ulu İnsan rüyetinde de buna telmihte bulunulmaktadır. Adam Kadmon yahut Semavî Âdem, daima yekpare bir vahdet ve başı yaratılmış en yüksek semada, ayakları ise yaratılmış en kesif maddede bulunan ve Telaffuz Edilemez İsim YHVH'nin muhteviyatı olan Adam Kadmon'un bütün münderecatı kabul edilen, On Sefirot tesmiye edilmiş on kuvveden yahut enerjiden terekküp eder. Philo'nun Sefirot'a benzeyen Vasıtaları ve Kuvvetleri ile Gnostiklerin Eonları kuvvetle muhtemeldir ki bunlardan neşet etmiştir. Maddeyle bürünmüş bir ruh olan dünyevî insan, Dört âlemin en aşağısında ikamet eder ve Küçük Âlem'dir, zira Semavî Âdem'in ihtiva ettiği ne varsa, nakıs bir derecede de olsa dünyevî insanda da mevcuttur. Dünyevî insan, yaşayan can yahut hayatî ilke olan Nepeş'e, anima'ya sahiptir, keza vicdanı, hüküm kuvveti yahut aklı olan Ruah'a, spiritus'a, bir de aklî bir ruh olan Neşamah'a yahut animus'a maliktir. Bu sonuncusu, Tanrısallık'ın bir cüzü, ezelden var olan ve lâyemut bir cevher kabul edilir. Kabala'ya göre insan aynı zamanda hayır ve şer ilkeleri ile bir âhenkten, yani hürriyet yahut İrade-i Cüziyye'sinden teşekkül eder ve bunlardan hangisinin kendisine efendi olacağı bu sonuncusuna bağlıdır. Neşamah lâyemut olduğundan, ölümden sonra insanın amellerine göre ruhu üzerine hüküm ve ceza tatbik olunur.

Roma Katolik Kilisesi, Mesih ve Havarilerden intikal ederek Kilise vasıtasıyla şifahi olarak aktarıldığı öne sürülen Gizli bir Geleneğin yahut Kabala'nın (Qabbalah) sahibi olduğunu iddia eder, inancına ait birçok dogmayı ve sırrı da buradan hareketle formüle eder. Adalet Mahkemelerimizde tatbik edilen Hukuk ilmi, Yazılı ve Şifahi olmak üzere iki kola ayrılır. İlki Kanun Hukuku (Statute Law), ikincisi ise Örf ve Adet Hukuku (Common Law) olarak adlandırılır. Örf ve Adet Hukuku, Yargıçların vicdanlarına tevdi edilmiştir ve hukuki bir kurgu gereği pek kadim olduğu varsayılır, şifahi olarak tebliğ edilir yahut yalnızca kolaylık olsun diye mütalaalarda yazıya dökülür, ayrıca muhtemelen şifahi olan fakat umumiyetle Hukuk Raporlarının yazılı veya basılı nüshalarında bulunan emsal teşkil edici geleneklere dayanır, örneğin telefonlar, telgraflar, buhar makineleri ve benzeri gibi yazılı Kanunlarda veya Raporlardaki emsallerde öngörülmemiş yeni bir mesele zuhur ettiğinde, Yargıçlar emsallere yaklaşım esasına dayanan mahir hukuki muhakemeleriyle Şifahi Hukuku bu meselelere tatbik ederler. Bu da bir nevi Kabala'dır. Günümüzde tatbik edildiği şekliyle Örf ve Adet Hukuku, Yahudilikte umumiyetle Tora yahut Şeriat olarak adlandırılan yazılı Pentatök'ün (Tevrat'ın ilk beş kitabı) mukabilinde yer alan Talmud Hukuku ile paralellik arz eder.

Burada okuyucunun dikkatini, Zohar metinleri ile Babil'in en kadim pişmiş toprak tabletleri arasındaki bir mutabakat tevafukuna celbetmek isteriz. Yaratılışa ve ezeli kaosa atıfta bulunan Siphrah D’Tnioothah'da (bap 1, § 16 ve devamı) şunları okumaktayız,

“B’raisheeth barah elohim ath hashshama’yem v’ ath haa’retz, yani, ‘Başlangıçta Tanrı(lar) gökleri ve yeri yarattı’, (bunun manası şudur,) üzerinde B’raisheeth’in durduğu altı (İnşa Sefirotu), bütünüyle Aşağıya aittir. Altıyı yarattı, (ve) bütün Şeyler bunların üzerinde durur (var olur). Bunlar da tüm İzzetlerin İzzetine kadar Kafatasının yedi suretine tâbidir. İkinci ‘Yer’ ise hesaba katılmaz, bundan ötürü şöyle denmiştir, ‘Ve lanete uğrayan (o Yerden) çıktı geldi,’ nitekim şöyle yazılmıştır (Tekvin v, 29), ‘YHVH’nin lanetlediği Yerden.’ ‘O (Yer) biçimsiz ve boştu, Uçurumun yüzü üzerinde karanlık vardı ve elohim’in ruhu (yahut Tanrı(lar)ın ruhu) suların üzerinde nefeslenmekteydi, (me’racha’ pheth, yani dalgalanmakta, kuluçkaya yatar gibi durmakta, hareket etmekteydi. Krş. Tesniye xxxii, 2).’ On üç, en muteber İzzetin on üç (suretine) tâbidir. İlk altı kelimede altı bin yıl asılıdır (bunlara atıfta bulunulur). Onun (lanetli Yerin) üzerindeki yedinci (bin, binyıl), Kendi Başına kavi olandır. On iki saat (tam bir gün, muhtelif zaman periyotlarından koca bir periyot) boyunca bütünüyle viran kılındı, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Biçimsiz ve boştu, vesaire.’ On Üçüncüde O (Uluhiyet), ‘Merhamet’ (yahut Lütuf) vasıtasıyla onları (adeta ‘başlangıçtaki’ gibi) iade edecektir ve her şey eskisi gibi teceddüt bulacaktır, o altısının tamamı baki kalacaktır, zira barah, yani yarattı yazılmıştır ve akabinde hay’ ethah, yani oldu yazılmıştır, çünkü hakikaten ‘biçimsizlik, boşluk ve karanlığın’ nihayetinde ‘O, vardı’. Ve o gün yalnızca YHVH yüceltilecektir.

Oyukların oyukları, uzun bir yılan suretinde bir o yana bir bu yana uzanmıştır, (yılanın) kuyruğu başındadır, başı omuzların gerisindedir, kıvrılır, gazap doludur (yahut haddi aşandır) ve hiddetlidir (mırıldanır, tıslar). Gözetler ve kendini gizler. Bin kısa günde (? yıllar yahut zaman dönemleri) bir kez tezahür eder. Bir yumrusu pullarını döker [NOT: Metindeki bozuk 'A sapphire in * * °°: * * it has' kısmı takip etmektedir], bir safiri vardır.

Başı (ise) Büyük Denizin sularında parçalanmıştır, nitekim yazıl... [NOT: Müellif metnin devamının yer darlığı sebebiyle kesildiğini belirtmektedir]. Muhtasar kılmak ve yer darlığından ötürü bu pasajlara dair pek çok izahatımızı ve uzun notlarımızı dışarıda bırakmak mecburiyetinde kaldık, bu sebeple matbu halde biraz anlaşılmaz görünmektedirler.

Daima bir boşluk bırakan oyulmuş yahut kazılmış şeyler, oyulanın boşluğunu suret ile dolduran üstün şeylerin zıddına, süfli yahut şekillendirilebilir (plastik) olanlardır.

‘Suların içindeki Ejderhaların başlarını parçaladın.’ (Mezmurlar lxxiv, 13.) İki taneydiler (eril ve dişil, müspet ve menfi, bu sebeple Mezmurlar metninde ‘‘Ejderhalar’’ denmektedir). ‘Bire indirgindiler, zira (Mezmurlar’daki) thanneenim kelimesi noksan yazılmıştır, (çoğul meem değil, tekil mem ile). Mezmurlar’da ayrıca başlar denmiştir, nitekim şöyle yazılıdır, (Hezekiel i, 22), ‘Ve canlının başları üzerinde bir gökkubbe benzerliği.’’’ (Burada ‘‘canlı’’ tekil, başlar ise çoğuldur. İlki melekler zümresini, ikincisi ise nevileri yahut sayısız fertleri belirtmek içindir.) Bir diğer okunuş şöyledir, ‘* O, yaratılışının taslaklarını ve hatlarını her yöne atılan, uzun bir yılan biçiminde çizdi, kuyruğu başındaydı ve başı arka kısımlarını kavramıştı. Geriye doğru kıvrılmıştır, hiddet ve gazapla doludur. Bin yılda bir eklemlerinde bir devir gerçekleşir, yüzgeçlerinin gayretiyle şiddetli bir kaynaşma vuku bulur ve başı okyanusun sularında parçalanır. Nitekim şöyle denmiştir, (Mezmurlar lxxiv, 13) ‘Suların içindeki ejderhaların başlarını kırarsın.’ İki ejderha (yılan) vardı, channeenim [okunamadı], iki yod ile eksiksiz yazılmıştır, 14. ayette teke dönüştürülmüşlerdir, orada şöyle bahsedilir, ‘Levyatan’ın başları, yani tek bir varlık.’’’ ‘*Ve elohim dedi, Ve’ hee ôr, yani Işık Olsun! ve Işık oldu. Yazılmış olan şu ifadenin manası budur, ‘Zira Hoo (yahut Hu), yani O, söyledi ve vaj-ye-hee, yani oldu.’ (Mezmurlar xxxiii, 9.) O (Hoo yahut Hu) kendi başınadır (tek başınadır).’’ Siphrah D’Tznioothah da şöyle der, ‘‘370 sıçrayışla koşan Yılan. Yazıldığı üzere ‘dağların üzerinden sıçrar ve tepelerin üzerinden süratle aşar’. (Ezgiler Ezgisi, ii, 8.) Yılan kuyruğunu dişleriyle ağzında tutar. Her iki yanından delinmiştir. ‘Kâmil Olan (yahut Başmelek Metatron?) yükseltildiğinde, yılan üç ruha dönüşür, vesaire.’’ Bu pasajlar Kabalist hiyerogliflerde mühimdir, ayrıca elimizde şu da mevcuttur, ‘‘R. Şim-on (b. Yo’hai) dedi, Başlangıç amelinin (anlatısını), yoldaşlar tetkik eder ve anlar, lakin küçük olanlar (kâmil inisiyeler), başlangıç ameline yapılan telmihi Büyük Deniz’in yılanının gizemiyle anlayanlardır.’’ (yani Thanneen, Levyatan.) Görünür yaratılışın sembolü olarak bu Levyatan hakkında Talmud’un Bava Bathra risalesine müracaat edilebilir. Hindistan’da Vişnu, Krişna kisvesinde, Kaliya’nın, yani Çağın yılanının başına basar ve onu ezer, böylece Ebediyetin fani Zaman üzerindeki zaferini tecessüm ettirir. Muhtemelen Tekvin iii, 15 bu duruma telmihte bulunmaktadır. ‘‘Büyük Denizin yılanı’’na dair bu telmih, kadim çivi yazılı tabletlerle de izah edilir. Ea yahut Oannes, kadim Akadların uçurum veya derinlik tanrısıydı, kaosun, Boku’nun, yani boşluğun yahut kadim Mekânın Büyük Billur Denizi’nin tanrısı. O aynı zamanda Hikmet ilahı, ilkel Babil’in medeniyet tanrısıydı. Sembolleri balık, Büyük Deniz’in yılanı, antilop ve ceylandı. Bu durum, iktibas edilen pasajı ve ayrıca yılana YHVH Elohim tarafından yaratılan tüm kır hayvanlarından daha fazla kurnazlık atfeden Tekvin iii, 1 ayetini kavramamıza vesile olur. Akadlar ve Kildaniler, dünyanın safir billur semavi denizine ait, yedi başlı, belki Büyükayı’nın yedi yıldızı, belki de yedi gezegen olan bu büyük yılan tarafından kuşatıldığına inanırlardı.

Bu varlık, yeri ve göğü bir arada tutan ‘‘cihan bağı’’ yahut ‘‘cihan urganı’’, Homeros’un ‘‘altın kordonu’’ idi. (İlyada viii, 19 ve devamı.) Ayrıca yeri ve göğü bir arada tutan sürgü yahut cıvata olarak da tesmiye edilirdi. Bu meyanda Çinlilerin Büyük Gök Ejderhası da zikredilmelidir.

Aynı Zohar kitabındaki ifadelerle bir diğer benzerlik, Akadların ve Kildanilerin mukaddes ağacıdır, bu da zihnimize, Kabalistler tarafından ekseriyetle tabii şekilli bir ağaç suretinde tasvir edilen Sefirot Ağacı’nı getirir. Bu aynı zamanda İskandinav mitolojisinin Yggdrasil’ini, kökleri ölüm diyarında bulunan ve dalları tanrıların seması olan Asgard’a yükselen cihan ağacını tedai ettirir. Babilliler nezdinde mukaddes ağaç ‘‘hayat ağacı’’ idi, cihan ağacı, kökleri dipsiz derinlikteydi, makamı ise derinlik ile yukarıdaki Zikum, yani kadim gökler arasında yarı yolda duran yeryüzüydü.

Zikum, ağacın genişleyen dalları üzerine istinat etmekteydi. Ağacın dâhilinde Davkina’nın, yani Ulu Ana’nın ve onun oğlu olan Güneş tanrısı Tammuz’un mukaddes hanesi vardı. Çok eski iki dilli bir ilahinin parçası şöyle demektedir,

1. ‘Eridu’da (Aden bahçesi mi?) gölge salan bir gövde neşvünema buldu,

mukaddes bir mekânda yeşerdi, 2. kökü derinliğe uzanan beyaz billurdandı,

3. Eridu’daki meşheri, feyiz saçan Ea’nın (Hikmet ilahı) huzurundaydı,

4. makamı yeryüzünün (merkezi) mevkiindeydi,

5. yaprakları (?) (kadim) ana Zikum’un döşeğiydi.

6. Bir orman gibi gölgesini yayan mukaddes hanesinin kalbinde,

7. (Semayı boydan boya aşan) kudretli ananın (hanesi oradadır).

8. Tam ortasında Tammuz, yani Güneş tanrısı vardı.

[okunamadı]. İkisinin (makamı oradadır?).’

Siphrah D’Tznioothah ayrıca şöyle demektedir, ‘‘Mutedil kılınan Ağaç, dâhilde kalır. Dallarında kuşlar, yani melekler ikamet eder ve orada yuvalarını kurarlar. Altında kudret sahibi hayvanlar (insanlar?) sığınak arar. Bu, üzerinde yürünmesi gereken iki dar patikası olan ağaçtır. Etrafında yedi sütun bulunur ve dört ihtişam dört bir yanında fırdolayı döner (tavaf eder).’’

Edom’un yedi Krallarına dair o tuhaf Tekvin bahsinin (Tekvin 36, 31-39) mühim izahları, ki daha Tekvin devrinde İsrailoğullarına hükmetmiş krallar zikri de buna iliştirilmiştir, hem Zohar yazılarında hem de çivi yazılı metinlerde yer bulur.

* Kether kehunnah malkhuth, yani, Rahiplik ve Krallık Tacı.

ÇİVİ YAZISI İLE KABALA ARASINDAKİ BAŞKA PARALELLİKLER

AKKAD VE SAMİ BABİL DİNİ İLE TAPINAKLARININ VE İSRAİLOĞULLARININKİLERİN DÖKÜMÜ. AKKAD VE BABİL KOZMOGONİSİ ÜZERİNE. DEMİURGOS ÜZERİNE. İNSANIN TOPRAK BEDENİ. LİLİTH ÜZERİNE. KADİM BURÇLAR KUŞAĞI.

Kadim Mezopotamya kavimlerinin dinlerine dair muhtelif metinlerden, bilhassa da çivi yazısının yetkin okuyucusu Dr. A. H. Sayce’ın 1887 tarihli Hibbert Dersleri’nden şu hakikatleri derlemekteyiz. Kadim Babil rahipleri, dinlerinin felsefesini ezoterik yoldan aktarmaktaydılar. İlahi İsimlerin doğru telaffuzu, inisiye olmayanlardan titizlikle gizlenmekteydi. İsimlere ve bunların doğru telaffuzuna fevkalade kıymet atfedilirdi. Ameli Kabala’da (Practical Qabbalah) olduğu üzere, sayılar da kadim Babil ahalisi nezdinde büyük bir kıymete haizdi. Melekler Igigi, yani, "göğün ruhları" olarak adlandırılırdı. Bu isim, tanrısallık (thearkhia) belirtecinin ardına "iki defa beş" = 10 konularak ideografik biçimde ifade edilirdi. Jensen, Zeitschrift für Assyriologie’de, Anunaki yahut "yerin ruhları" ya da gnomların 8 rakamıyla, Igigi’nin ise 9 rakamıyla gösterildiğini ispata gayret etmiştir. Yazar bunları rubu yahut "büyük ilahi prensler" ile irtibatlandırmak niyetindedir. Eski bir ilahide, demiurgos, yani Yüce Ea’nın, Hikmetin bir tecellisi olan Ea’nın, meleklere isimlerini bahşettiği ifade edilir. Tanrıların her birine tahsis edilen sayı, Britanya Müzesi’ndeki bir tablette (K. 170) şu şekilde mukayyettir, I. "Tanrıların Kralları" olan Assur sayısıszdır. Babil’de bu uluhiyet Ilu (El) idi. II. Oannes (Ea yahut Hea), yani hikmet uluhiyeti 60 = 1 idi. III. Bel = 50. IV. Bel Dagon = 40. V. Sin (ay tanrısı) = 30. VI. Şamaş (güneş tanrısı) = 20. VII. Bin yahut Ao = 6. VIII. Merodah (silinmiş). IX. Nebo (Hikmet) = 10. Sami Keldani kültürünün bidayeti, daha evvelki Turani, muhtemelen siyah tenli ırklarla neşet etmiştir, Asurologlar kolaylık kabilinden bunları Akkad ve Sümer olarak adlandırmıştır. Bu halklara ait, semboller ve ifadeler ihtiva eden abideler, pişmiş toprak tabletler ve hakkedilmiş mühürler, ki bazılarının M.Ö. 4000 senesinden evvele ait olduğu söylenir, günümüze dek ulaşmıştır.

Kuşi ahali, Güney kısımdaki alçak arazilerde ve alüvyon ovalarında meskûndu. Kuş memleketi olan Baktriya’dan gelmişlerdi. Kendilerine Sümerler tesmiye edilmiştir. Akkadlar ise Kuzeydeki dağlık mıntıkayı tutmaktaydılar. Onları ancak Turani ırklar meyanında sayabiliriz. Samiler sonradan, fethettikleri anlaşılan bütün memleketi istila etmişlerdir. Bu muhtelif kavimler farklı safhalara vücut vermiştir.

Şimdiye dek bulunmuş en eski kalıntılar 1876 ile 1881 seneleri arasında M. de Sarzec tarafından Tel-loh’ta gün yüzüne çıkarılmıştır ve Paris’teki Louvre Müzesi’ndedir. Tel-loh’ta, IV. Hanedan ile onu takip eden iki hanedanın Mısırlı piramit mimarlarına ait olan 20,63’lük arşın bulunmuştur. M. Sarzec’in keşfettiği haliyle kadim Zirgula olan Tel-loh’un ilk Turani sakinlerinin yazısı, ideografik safhadan çivi yazısına henüz güçlükle geçmekteydi ve Çin usulünde olduğu gibi dikey bir istikamete sahipti. Samilerin bu topraklara ayak bastığını gösterir hiçbir alamet yoktur. Tel-loh’ta, Sina taş ocaklarından getirdikleri en sert taşlardan biri olan yeşil diyoritten yontulmuş azametli heykeller bulunmuştur. Bunların üzerinde fevkalade latif biçimde hakkedilmiş kitabeler mevcuttur. Figürlerin bazıları, arkaik Mısır üslubunda oturur vaziyettedir. Tıpkı Buda’nın, yani nurlanmış yahut bilge olanın arkaik tasvirlerinde olduğu gibi boyunları, sağ omuzları, yan tarafları ve kolları çıplaktır. Bu tasvirlerde Buda ekseriyetle yün kıvamında bukleli saçlarla ve kalın Habeş dudaklarıyla resmedilir ve Elephanta ile Ellora gibi yerlerin arkaik mağara tapınaklarında da bu surette yontulmuştur, bu da Güney Mezopotamya’nın kadim ahalisinin bugün Hindistan’da Dravid tesmiye edilen ırktan olduğu yönündeki görüşümüzü teyit etmektedir, bu ırk, Şakya Muni’nin zuhurundan binlerce yıl evvel Sanchi ve Amravati gibi yerlerdeki azametli Budist stupalarını inşa eden ırktır. Günümüze intikal etmiş en harikulade antik heykellerden biri, Gize’nin ikinci büyük piramidini inşa ettiren IV. Mısır Hanedanı Hükümdarı Kefren’in heykelidir, mezkûr heykel halen Bulak Müzesi’ndedir. Yeşil diyoritten yontulmuş olan bu heykel, hükümdarı neredeyse Tel-loh’ta bulunanlarla tastamam aynı vaziyette otururken temsil eder. Bu durum göstermektedir ki Mısırlılar, M.Ö. 4000 gibi erken bir tarihte dahi Sina’daki diyorit ocaklarını işletmişler ve bu taşı yontmuşlardır. Şurası da kaydedilmelidir ki Tel-loh’ta bulunan tunç eserler, Keldanilerinkinde tesadüf edilen kalayı ihtiva etmez. İlk Keldaniler pek çok yerle, bilhassa da Hindistan ile ticaret icra etmekteydiler. Dr. Sayce, Moşe (Musa) isminin, Babil’in güneş tanrısının "kahraman" yahut "önder" manasındaki ismiyle bir rabıtası bulunduğunu göstermektedir. Bu isim, bilhassa, gün ortasının yakıcı güneşi uluhiyeti olan Asur tanrısı Adar’ın ismiydi

Akadlar, tıpkı diğer kadim kavimler için zikrettiğimiz üzere, göğü ya da semayı üzerinde yaşadıkları yeryüzünün bir eşleniği olarak telakki etmekteydiler. Onların ilk astronomi müşahedeleri, ilkbahar ekinoksunun Zodyak'taki Boğa (Taurus) burcuna ilk kez girdiği devirlere rastlamaktaydı, bu da takriben M.Ö. 4312 senesi civarına tekabül eder. Kartal, meridyen güneşini remzetmekteydi. Rahiplik zümreleri, başrahipler, İbrani Levillere benzer şekilde muayyen ilahlara vakfedilmiş yahut rabtedilmiş olanlar, meshedenler ya da arındırıcılar, gal "mübeccel" veya "ihtiyarlar", kâhinler ve Prof. Delitzsch'in Eski Ahit'teki Rab-mag ile bir gördüğü makhkhu yahut "büyük olan" şeklinde kısımlara ayrılmıştı. Mabetlerde, tıpkı Yedidya yahut Süleyman'ın Kudüs'teki muazzam mabedi için inşa ettirdiği "deniz" gibi, su ile doldurulmuş büyük tekneler mahiyetinde "uçurumlar" yahut "derinlikler" mevcuttu. Mabetler geniş bir avluya ve kare şeklinde duvarla çevrilmiş bir iç avluya sahipti, bu iç avlunun derununda ziggurat yahut yüksek mukaddes kule inşa edilirdi. Mabetler ekseriyetle köşelerinin uçları pusulanın dört ana yönüne bakacak şekilde yapılırdı, lakin Babil'deki Büyük Bel-Merodach Mabedi diğerlerinden farklılık arz eder, cepheleri doğrudan doğruya dört ana yöne çevrilirdi. Mabedin en nihayetindeki noktada, nâmahrem gözlerden bir perde yahut örtü ile gizlenmiş "kutsalların kutsalı" yer almaktaydı, senenin bidayetinde "göğün ve yerin ilahi Hükümdarı, semavatın rabbi buraya oturur"du, nitekim Herodotos'un naklettiğine göre, İbranilerin adak ekmeği masasına benzeyen ve üzerinde yiyeceklerin konulduğu anlaşılan altın bir masanın önünde ilahın altından sureti bulunmaktaydı. Bazı mabetlerde ayrıca, içinde oyma yazılı iki taş levhanın muhafaza edildiği küçük bir sandık ya da ahit sandığının bulunduğu anlaşılmaktadır. Akadlar ve Kildaniler her yedi günde bir Şabat istirahat gününe riayet ederlerdi, aynı zamanda şükran günleri ile nefsaniyetin tezlili ve dua günleri tertip ederlerdi. Akadlar nezdinde sebze ve hayvan, un ve şarap kurbanları, hatta günahlar için kefaret kabilinden insan kurbanları dahi icra edilmekteydi. Yedi adedi fevkalade mukaddes sayılırdı. Sephiroth'un onlu ağacına benzer tarzda, yedi kollu ve kimi zaman da on kollu mukaddes ağaçlar vardı. Temiz ve murdar hayvan telakkilerine sahiptiler, domuzlar ile sürüngenler murdar addolunurdu. Baal mabedinde Babillilerin iki sunağı mevcuttu, Süleyman da mabedinde biri daha büyük, diğeri daha küçük takdimeler için olmak üzere iki sunak bulundurmaktaydı. Büyük Babil Mabedi, "göğün ve yerin yedi feleğinin evi" ve aynı zamanda "göğün ve yerin temel taşının evi" olarak tesmiye edilen, sekiz kademeli muazzam bir kuleye sahipti. Süleyman'ın mabedinin de böylesi bir kuleye malik olduğu anlaşılmaktadır, M.S. 1593 senesinden evvel yazan Arias Montanus, Süleyman Mabedi'nin bir cüzü olarak böyle bir kule tasvir etmektedir.

Büyük Babil Mabedi muhtemelen M.Ö. 2250 senesinden çok daha evvel mevcuttu. Bu mabedin "kutsalların kutsalı", hikmetin nebi ilahı Nebo'nun hücresinde yer almaktaydı. Kadim Babilliler, insanlar ile ilahlar arasında bir şefaatçiye sahipti, bu zat, Akadlar tarafından bidayette Silik-mulu-dug yahut Silik-mulu-khi, yani "İlahlar arasındaki İlah", insanoğlunu gözeten varlık, "göğün ve yerin hükümdarı Silik-mulu-khi" olarak adlandırılan müşfik uluhiyetti. Kendisi bilahare Asur'da Marduk, Babil'de ise "rahim" olan Merodach ilahı olarak tanınmıştır. O, Akadların büyük hikmet uluhiyeti Ea'nın (Hea) biricik oğlu ve iradesinin tercümanı idi.

Tabletlere kazınmış kadim bir ilahide, "Sen, ölüleri hayata döndürmeyi seven merhametli efendi Merodach'sın" denilmektedir, aynı tasavvur güneş ilahı Şamaş için de tatbik olunur. Nebo, Samî Babil lisanında Nabi yahut Nabu, "münadi" ya da "peygamber" idi, Merodach'ın arzusunu tebliğ ederdi. Nebo edebiyat ve ilim ilahıydı, onun hususi günü bugünkü çarşambaya tekabül ederdi ve kendisi Hikmet-gezegeni olan Merkür (Mercury - cıva) seyyiyesinin ilahı idi. Muhtemelen bidayette bütün kâinatın ilahı, yani bir yaratıcı-ilahtı. Babil'in kadim uluhiyet kudretleri aynı anda hem hayırhah hem de şirret vasıflara malikti. Hayır ve şer, tıpkı Kabala'da olduğu veçhile mutlak bir zıtlık arz etmezdi, şer, hayrın bir mütemmimi ve hadimi durumundaydı, Samî itikadının bütün safiyetiyle cari olduğu muhitlerde Şeytan, itham edici yahut hasım olmakla birlikte, yine de hem hayrın hem şerrin, hem nurun hem zulmetin yaratıcısı olan Tanrısallığın (thearkhia) bir meleği mevkiindeydi. Dr. Sayce ayrıca kanatlı boğalar, aslanlar, kartal başlı kerubiler, akrep adamlar ve benzerleri hakkında malumat serdetmekte ve bunların pek kadim devirlerden kalma totem bakiyeleri olduğunu düşünmektedir. Akadlar, gökleri ve yeri, kaos ile ebedi bir mücadele sürdüren iptidai kudretler veya Zi olarak telakki etmekteydiler.

Bütün eşya yaratılmıştı ve onların en yüce uluhiyeti bir yaratıcı idi, lakin Samî kavimlerde semavat ve arz, evvelden mevcut olan bir kaostan biçimlendirilmişti ve tevlid edilmişti. Samîlerin Baal'i bir peder hükmündeydi.

İlk kavimlerde, arzın Zi ruhu ile semavatın Zi ruhu ilk yaratıcılar, ilk ilahlar mesabesindeydi. Sözgelimi ayın ruhu, müşahede edilen aydan tecrit edilmiş bir uluhiyetti, ayın hareketinde tecelli eden yaratıcı enerjisiyle bir tutulmaktaydı ve hatta bu hareket daha da aşkınlaştırılarak manevileştirilmekteydi. Yaratıcı ilahlar hep birlikte, herkesin boyun eğdiği sabba kaderinde tecessüm eden kâinatın nizamını ve kanununu temsil etmekteydi, bu mefhum, en yüce uluhiyet olan İlu yahut El tarafından temsil edilmiş olabilir.

kaynaklar, bilgisini tanrı Ea ya da Hikmet tarafından yazıldığı söylenen bir belgeden elde ettiğini, bir zamanlar her şeyin karanlık ve sulardan ibaret bir uçurum olduğunu, burada erdişi bir ilkenin ürünü olan ve erdişi özellikler taşıyan korkunç, tuhaf varlıkların yaşadığını aktarmaktadır. Biri erkek diğeri kadın olmak üzere iki başlı insanlar vardı, organları bakımından erdişiydiler. Omoroka adında, Keldanice Thalatth (Thavatth olarak okunmalıdır), Yunanca Thalassa (deniz) denen fakat Ay’a tekabül eden bir kadın bunların başında bulunuyordu. Kadim evrenin tuhaf yaratıklarla meskûn olduğuna dair bu rivayet en azından MÖ 600 tarihli pişmiş toprak tabletlere kadar geri götürülebilmektedir ve bu tür yaratıklar çok eski mühürlerde tasvir edilmiştir.

Babil kozmogonisinde, tıpkı İbrani kozmogonisinde olduğu gibi, ilki tarafından Büyük Deniz yılanı yahut ejderha Tiamat olarak adlandırılan sulu uçurum, her şeyin ilk kaynağıdır. Bu sonuncusu Tiavat olarak da anılır, Berossos’un Thavatth’ı ve Tekvin’in T’hom yahut tohu “derinlik”idir. Asurcada kısaltılmış biçimi tamtu, yani derin denizdir. Kelime Semitik olmakla birlikte Akad menşelidir. Eski Akad Hikmet tanrısı Ea yahut Hea, efendisi olduğu Büyük Billur Deniz’de yaşayan ve “yerin ve göğün kudretli bağı” olarak adlandırılan bir deniz veya su tanrısıydı. Büyük derinlik yahut uçurum, Sümerlerde Ea’nın, yani hikmetin ve tüm tanrıların anasıydı. Bu “derinlik” yalnızca dünyanın etrafında değil, aynı zamanda gökkubbenin üzerinde de dalgalanmaktaydı, dolayısıyla Ea’nın anası yalnızca Apzu, yani derinlik olarak değil, bir tablette “yeri ve göğü doğuran ana” olarak tarif edilen Zikum veya Zigarum, yani yukarı gök olarak da bilinmekteydi. Ne var ki burada kastedilen mevcut gök değildi, Zikum hem yerin hem de göğün kendisinden meydana geldiği ezeli ve prototipik uçurumdu. Muhtemelen kadim bir mit, bugünkü dünya yaratıldığında onun ikiye bölündüğünü, üst yarısının gök, alt yarısının ise yer haline geldiğini anlatmış olabilir. En azından Berossos’un hikâyesinden çıkarabileceğimiz budur. Bugün elimize ulaşan en eski çivi yazılı tabletlerin geldiği Tel-loh’un rahip kralları arasında ona Bahu olarak hürmet edildiği söylenir.

İbrani Tekvin’i, “Elohim gökleri ve yeri biçimlendirmeden önce, derinliğin yüzü üzerinde karanlık vardı” ve “yeryüzü tohu (ıssız) ve bohu (boşluk) idi” der. Bu, Babillilerin Bau’su yahut Bahu’su ve Fenikeli tarihçi Sankhuniathon’un Baau’sudur. Fenike kozmolojisi de tüm Şeylerin tohumlarının içinde türediği sulu bir uçurumla başlar, kadim Hint de aynı yolu izler. Babil’in kadim ahalisine göre yeryüzü olan Davkina, Hikmet yahut Kelam olan Ea’nın zevcesi sıfatıyla sulu uçurumun üzerinde uzanmaktaydı. İbrani Tekvin’inde, görünen göğün üzerindeki sulu uçuruma, “gökkubbenin üzerindeki Sulara” bir atıf buluruz. Gök, tıpkı yeryüzü gibi, Büyük Okyanus akıntısının yüzeyinde yüzen yaratılmış bir nesne olarak tasavvur ediliyordu. Görünen gök, “kendisinden kehanet sesinin (gök gürültüsünün) yaratıldığı göklerin hanımı” Davkina’nın bir başka biçiminden ibaretti, o, Asur’da doğanla, belki de kartalla sembolize edilen “derinliğin kehanet sesinin kraliçesi” idi ve kartalın yukarı hava olarak sembolize edilmesi bundan türemiş olabilir. Zi-kum ezeli uçurum, “aşağı gökkubbenin ruhu” idi, ardından görünen gök ve bundan sonra da yeryüzü gelir. Zi-kum muhtemelen Büyük Ana Bahu’ya, Eski Ahit’in Boşluk’una tekabül eder, Tohu yahut t’hom ise kaostur. Belki de Zi yahut Zi-kum’un Derinliğin ruhu, Tohu’nun faal enerji, Bohu’nun dirençli enerji, Khosee’nin [NOT: İbranice hoshek/karanlık kastedilmektedir] ise atalet yahut sükûn, yani önceki ikisinin birleşmesinden doğan netice olduğunu iddia etmek caiz olabilir.

Sonraki veya Semitik dönemde yeni bir fikir ortaya çıkar, ışığın güneş tanrısı Merodach, karanlığın şer Ejderhası olarak kabul edilen Tiamat ile bir savaşa tutuşur ve bu mücadele ikincisinin yenilgisiyle son bulur, oysa Eridu’nun erken dönem Akad filozoflarına göre Ea’nın yahut Hikmetin meskeni ve anası, bu ilahın hikmetinin ve insanlığa olan inayetinin ezeli kaynağı olan sulu uçurumda kutsal olmayan hiçbir şey yoktu, onlara göre Oannes yahut Ea insana bilgiyi ve sanatı Büyük Deniz’den getirmişti. Fakat Semitik anlatıda uçurum, doğanın mevcut nizamına

yönelik kaotik bir muhalefettir ve kötüdür. Tabletlerden biri Bel ile Ejderha arasındaki savaşı canlı bir biçimde tarif eder.

Asur tasavvuruna dair elimizde kozmolojik bir şiir mevcuttur, fakat yalnızca parçaları kalmıştır, bunların bir kısmı şöyle der,

(Bel) büyük tanrıların (yedi) konağını hazırladı,

onlara tekabül etmek üzere yıldızları, ikiz yıldızları dahi yerleştirdi,

yılı tanzim etti, üzerine Burçlar kuşağının burçlarını tayin etti,

on iki ayın her biri için üç yıldız belirledi,

yılın çıkıp geldiği günden nihayetine kadar.

Geçit kayığının tanrısının (güneş tanrısının) konağını tesis etti,

yanılmasınlar, hiçbir şekilde yoldan çıkmasınlar diye.

Kendisiyle birlikte Mul-lil ve Ea’nın da konağını kurdu.

Her iki yandaki ulu kapıları da açtı,

sürgüleri solda ve sağda berkitti,

ve bunların ortasına bir merdiven yaptı.

Geceyi gözetsin diye Ay tanrısını aydınlattı ve gündüzün var olabilmesi için ona gecenin sonunu tayin etti,

Kabala’da, ilk yaratılan, noksan olan ve helak edilen yedi androjen krala atıfta bulunulur.

Ninova’nın kadim kütüphanesinde, kaotik evrene dair bir anlatı sunan ve o devirde var olan kaotik yaratıklar hususunda günümüze ulaşan Berossos anlatımlarıyla esasen uyuşan bir tablet bulunmuştur, bu tablette ayrıca şöyle denmektedir, ‘‘Dağların ortasında boy verip kahramanlaştılar ve sayıca çoğaldılar. Yedi kardeş kral zuhur etti ve zürriyet yetiştirdi. Halklarının nüfusu 6000 idi, vd.’’ Ölüm ilahı olan Ner yahut Nergal, bunları helak etmekle vazifelendirilmişti. Bu tablet takriben M.Ö. 2250 tarihine ait olabilir.

Kozmolojik tabletler de mevcut yaratılıştan evvel bir diğerinin bulunduğunu beyan eder. Zohar da aynı şeyi ifade etmektedir.

Akadların en yüksek üçlü tanrılarının en eskileri arasında Ana, Mul-lil ve Hea yahut Ea yer alır, bunlar daha sonra Anu, Bel ve Hea yahut Ea haline gelmiş, bunların maiyetinde güneş tanrısı Şamaş, ay tanrısı Sin ve Venüs gezegeninin tanrısı İştar bulunmuştur. Bunları o devirde bilinen diğer gezegenlerin ruhları yahut ilahları takip etmiştir. Akadlarda tabiatın her bir nesnesi ve kuvvetinin kendi Zi’si yahut ruhu bulunmaktaydı. Akadlar ilahlarını, ekseriyetle erkeklerden müteşekkil üçlükler halinde tertip etmişlerdi, Samiler de üçlü ilahlara sahipti lakin cinsiyeti dahil ettiler. Sami Babil tanrılarının başında, her şeyin Babası olan Bel vardı. Onlara göre, bütün üst ilahlar birleşerek semavi bir aile meydana getiriyordu, bunun haricinde ise semanın orduları, semavi ailenin hizmetkar ruhları ve bendeleri yer alıyordu. Kainatın geri kalanı ise hasma ve onun lezyonlarına, şerre aitti. İlkel Sami Keldanilerin de bir yeniden dirilişe ve ölümden sonra bir varoluşa inandıkları görülmektedir.

Dr. Sayce, Sami Babil zihniyetinin genel meylinin, eril bir ilaha daha zayıf yahut dişil bir akis, Paneem, yani yüz isnat etme yönünde olduğunu, bununla birlikte bu ikisinin muhteva bakımından bir arada tek bir bütün olarak düşünüldüğünü göstermiştir. İsrailoğullarının bu erken dönem Sami temayülünün bir istisnası olmadığı görülmektedir ve Kabalacılar bu dişil yansımayı Elohim’de yahut En Yüce İlahın yeryüzündeki görünür ihtişamı olan Şekinah’ta teşhis ederler. Akadların tanrı üçlüklerini hem erkeklerden hem kadınlardan vücuda getirdikleri anlaşılmaktadır, lakin Samiler dişil ilahlarını daima erilin salt birer yansıması kılmış görünmektedir.

Dr. Sayce, kadim Akadların hikmet ilahı olan bir üst Ea’ya ve üst Ea’nın yahut Hikmet’in bir yansıması olan, yaratıcı bir demiurg mahiyetindeki bir alt Ea’ya inandıklarını gösteren pişmiş topraktan çivi yazılı bir tabletin tercümesini sunar, bu tasavvur, Kabala’daki Ze’ir Anpin ve Adam Kadmon yahut Adam İlla-ah anlatılarıyla benzerlik taşır. M. Félix Lajardt’ın abidevi eserinde üst hikmet olan Ea’yı ve demiurg olan Ea’yı gösteren mühürlerden vb. kopyalar mevcuttur. Az evvel zikrettiğimiz tablet, Ea’nın elli mukaddes ismine de atıfta bulunur. Kabala da ‘‘elli fehim kapısı’’na atıfta bulunarak, en yüce peygamber olan Musa’nın dahi ancak kırk dokuzuncusuna erişebildiğini ifade eder.

Filhakika yaratıcı bir tanrı mefhumu, Babil’in çok erken devir Akad dininin mümeyyiz bir vasfıdır. Muhtemelen M.Ö. 3750 tarihine, Akkadlı Sargon devrine ait bir ilahide şöyle okuruz, ‘‘İlahi insan, oğlunun namına senin hizmetindedir,’’ ‘‘İnsan, tanrısının oğlu, günah işlemiştir, vd.’’ Aziz Luka, İncil’inde, Adem’in ‘‘Tanrı’nın oğlu’’ olduğunu söyler.

Akad dilinde Mul-lil, ‘‘hayaletler aleminin efendisi’’ manasına gelir ve görünüşleri bir toz bulutuna benzetilen ve gıdalarının toz olduğu varsayılan hayaletler için kullanılan bir ‘‘toz fırtınası’’ yahut ‘‘toz bulutu’’ ile irtibatlıdır. Kabalacılar, Adem’in ilk olarak Eski Ahit’te ‘‘tozdan’’ şeklinde tasvir edilen ruhani bir bedenle yaratıldığını ve bugünkü bedenimizin Düşüş’ten sonra verilen deri kaftanlar olduğunu kabul ederler. Tekvin’in ikinci babında şöyle okuruz, ‘‘YHVH Eloheem,’’ vayyetzer (iki yod harfi ile) et-ha-adam afar min, vd., ‘‘insanı toprağın tozundan biçimlendirdi.’’ Bu da tozun ruh beden manasına gelmesiyle izah edilebilir.

Kadim çivi yazılı tabletlerde, Ameli Kabala’nın dişil gece demonu olan Lilatu yahut Lilit de mevcuttur, aslen ‘‘hayaletin hizmetkarı’’dır, Lil kelimesi Akad dilinde ‘‘toz bulutu’’ demekti ve inkubus yahut Vampir hayaletin sureti ‘‘bir toz bulutu’’ gibiydi. Eril-dişil olarak tasavvur edilmekteydi. Samiler bundan erili lilu ve dişili lilatu türettiler. Lilatu, ‘‘hayaletin hizmetkarı’’ olan el-Lilla’yı temsil ettiğinden, bilahare lilitu yani ‘‘gece’’ ile karıştırılmış ve uyuyan kurbanlarının kanını emen bir vampir, dişil bir gece demonu haline gelmiştir, Eski Ahit’te de mevcuttur.

İsrailoğullarının demonolojisinde Lillith, cinlerin kadın önderi manasında Agrath bath Machlath olarak adlandırılırdı. Efsane onu Âdem’in karısı kılar, ondan Ka-yin ile Hurmin (Ehrimen?) doğmuştur. Pek çok cinin anası sayılmıştır ve Pratik Kabala onun hakkında çok şey söyler. Talmud’da uzun dalgalı saçları olan, güzel ve baştan çıkarıcı bir kadın olarak tasvir edilir. Cinlere raks eden bir hareket atfedildiğinden, Bath Machlath ifadesinin "raks eden kadın" anlamına geldiği söylenir.

Zodyak takımyıldızlarının başlangıçta on adet olduğunu ve devasa bir androjen insanı yahut ilahı temsil ettiğini düşünmekteyiz, sonradan bu durum değişmiş, Akrep ve Başak burçlarının ortaya çıkmasıyla sayı on bire yükselmiş, ardından Akrep’ten Terazi burcu çıkarılarak bugünkü on iki sayısına ulaşılmıştır. Babil’in yaklaşık M.Ö. 1120 yılına ait eski sınır taşlarında Başak ve Akrep sembolleri yer almakta, fakat Terazi bulunmamaktadır. Bunlarda ayrıca Boğa, Aslan yerine büyük bir köpek, Kova yerine bir maşrapa gibi semboller ve gezegenlerin sembolleriyle birlikte evleri de mevcuttur.

Babil’in kadim ahalisinin üç dereceli bir dini inisiyasyona sahip olduğu anlaşılmaktadır, nitekim Kabalacıların da, ilk Hristiyan kilisesinin kendi ezoterizminde olduğu gibi, aynı sayıda dereceye sahip olduğu görülmektedir. Zikredilen bu paralellikler, kendisini bilhassa bu araştırmaya adayan araştırmacı için mevcut ve aşikâr olan pek çok benzerlikten yalnızca birkaçıdır.

Ayrıca Kabala’da, Apokrifa’da ve Talmud’da yer alan Yahudi ay adlarının, melek ve kötü ruh isimlerinin birçoğunun kadim Keldani diline dayandığı gerçeğine de dikkat çekeriz. Pratik Kabala’da bu durum, cin isimlerinin pek çoğunda, sözgelimi Maskim adında da kendini gösterir.

Bu bölümün başında yer alan gravür (Şekil 25) mühimdir, Fenike yazıtı taşıyan eski bir akik yahut sard mührünün baskısından alınmıştır.

Orijinal mühür, eliptik yarı konveks bir tabana sahip koni biçimindedir. Tepe noktasına yakın bir yerden, bir ip veya tel geçirilmesi maksadıyla delinmiştir. Gravür tabanda ve hafifçe dışbükey olan iki yan yüzde yer alır. Bir yanda, muhtemelen bir rahip olan bir ibadet ehli, muhtemelen androjen ay ilahı Sin’i ve ayrı eril ile dişil ilkeleri temsil eden, dik duran üç farklı aşera [NOT: Kadim Sami bereket ve ibadet direği/sembolü] veya sütun önünde durmaktadır. Diğer yanda, Asurlularda mutat olan askeri kıyafetler içinde bir adam ve işaret ettiği bir hilal bulunur. Arkasında, Asur anıtlarında sıklıkla tasvir edildiğini gördüğümüz türden, insan aslan veya cin başlı bir figür yer alır, kolu havaya kalkmıştır, eli adeta vurmak üzereymiş gibi bir silah tutmaktadır. Bu figür Nergal olabilir. Benzer bir figür için Layard’ın Nineveh Anıtları eserine bakılabilir. Mührün tabanında, muhtemelen Babillilerin yüce ilahı Ilu veya Asurluların Assur’u ile onun içinde yer alan Yukarı Üçlü olan tanrısal Üçleme’nin bir temsili yer alır.

Bunun altında, daha önce aktardığımız Mısır resmine benzer şekilde iki elini kaldırmış diz çökmüş bir figür vardır. Ayrıca eril ve dişil ilkeler olan iki aşera bulunmaktadır. Kazınmış harfler son derece ilkeldir. Rahip Dr. W. Hayes Ward koleksiyonundandır. Lajard’ın Culte de Mithra adlı eserinde, yeşil damarlı kırmızı yeşimden bir mühürden alınmış, Üçlü ilahın bir başka temsili mevcuttur. Eski Fenike harfleriyle kazınmıştır ve J. Robert Steuart koleksiyonundandır. Silindir mühür, Şekil 26, Sir Austen H. Layard’ın eserinde tasvir edilmiştir. Kuyuncuk’taki Asur sarayının girişinde bulunan devasa insan başlı boğalardan birinin ayağının dibinde bulunmuştur. Amazon taşı olarak adlandırılan yarı saydam yeşil feldispattandır. Sayın Layard bunun Sanherib’in mührü olduğunu düşünmektedir, bu da onu yaklaşık M.Ö. 705 yılına tarihlendirir, fakat bu kesinlikten uzaktır. Bu mühür de üçlü tanrısallık (thearkhia) temsilini ihtiva eder. Bu sert taş üzerindeki kazıma son derece zarif, ince ve güzeldir. İlahın bu üçlü temsili hakkında karşılaştırma için bkz.

Bilinemez ve görünmez Tanrısallık ile insan zihni açısından bilinebilir, görünür ve maddi olan arasındaki On Sefirot veya Aracılar, müridin idrakine ve hafızasına yardımcı olmak gayesiyle farklı şemalarda tasvir edilmiştir.

Bu yazıda On Sefirot’un kadim kökenine, anlamlarına, renklerine ve sembollerine dair eksiksiz bir izahat sunacak yerimiz bulunmamaktadır. Düzenlenişlerini gösteren Şemalar ile bu husus kıyaslanmalıdır. Alakaya mazhar olacağı düşüncesiyle şu satırlar iktibas edilmiştir, Akkâlı R. İshak şöyle der, "Şifahi olarak aktarılan tasvirler, On Sefirot’un kendi içlerindeki Birlik sırrını açıklamaya hizmet etmiştir; bu sır ki daima Ain Soph’ta temerküz eder, Ain Soph’tan yine Ain Soph’a uzanır. Hatırda tutulmalıdır ki kimi Kabalacılar bu Birliği, birbirine bağlı halkaları vasıtasıyla kesintisiz bir vahdet meydana getiren bir zincire benzetir, kimileri tek bir kaynaktan fışkıran, birçok nehre ayrılan ve ardından ummanda (yeniden) birleşen muhtelif sulara teşbih eder, ki bu sular oradan, yerin altından geçerek evvelki kollarına geri döner ve böylece kesintisiz bir vahdet dairesi sürer gider, kimileri ise Merhamet ile Şiddet’in birleşmesini, farklı vasıflara (renklere?) sahip diğer kıymetli taşların hususiyetlerini kendi bünyesinde toplayan ve buna rağmen mükemmel bir vahdet halinde kalan bir mücevhere benzetir, bazıları yanan bir kömürden çıkan alevdeki farklı renklerin birliğini misal alır, zira burada hem alev hem de kömür tek bir vahdet teşkil eder, nihayet bir de hem salkımın hem de tanelerin bir olduğu üzüm salkımı teşbihi vardır. Dahası, ariflerimizin en mümtaz olanlarının ağzından, kökleri (On Sefirot) toprakta olan, sayısız dalları, budakları, yaprakları, damarları, meyveleri, bunların kabukları ve çekirdekleriyle hepsi birbirinden türeyen, buna rağmen tamamı ağacın özsuyundan beslenen ve böylece köklerinden en tepesine kadar hep birlikte eksiksiz ve kesintisiz bir vahdet oluşturan ağaç mecazını da işitmiş bulunmaktayım; zira bunların hepsi tek ve aynı asli kaynaktan neşet etmekte ve yine oraya işaret etmektedir."

On Sefirot’un Ain Soph ile münasebetine dair olan ve pek çoğu fevkalade kadim devirlere dayanan bu tasvirler Zohar’da bulunabilir. Üzüm salkımı temsili Siphrah D’Tznioothah’ın nihayetinde yer aldığı gibi İbn Cebirol’ün metinlerinde de mevcuttur. Bir diğer teşbih ise çeliğin çakmaktaşından çıkardığı kıvılcımlardır; bu kıvılcımlar çakmaktaşının içinde bir kuvve ve vahdet halinde daima gizlidir ve yalnızca sürtünmeyle görünürlük kazanır. Bazen bunlar, yukarıda verilen Şema I’de olduğu gibi, birbiri ardınca dairesel çizgiler yahut iç içe geçmiş eşmerkezli halkalar şeklinde gösterilirdi. Kimi vakit de Şema II ve III’te tarafımızca sunulduğu üzere sütunlar ve üçlemeler halinde tertip edilirdi. Bu son iki şemada, yüze (paneem) mukabil arkaya (a’hoor) bakılıyormuşçasına resmedilmişlerdir. Sağ taraftaki amudi hat Etkin, Eril, Müsbet ve Kerem yahut Merhamet sütunu olarak adlandırılır, Soldaki ise Edilgin, Dişil, Menfi ve Şiddet, Adalet yahut Mücazat sütunu tesmiye edilir, Merkezdeki hat ise Ahenk sütunu yahut Merkez sütunu şeklinde tabir olunur. Sağdaki, Yakin denen sütundu, Soldaki, Boaz denen sütundu, Merkezdeki Ahenk ise Mukaddes Mabed’e ait olandı. Kral Süleyman, Mabedi’nin önüne bu ilk iki pilonu dikerek, evrenin Ahenk ile birlikte sayesinde varlığını sürdürdüğü zıt ilkeleri sembolize etmiştir. Sefirot, takdim sahifesindeki Şemada gösterildiği şekilde de tertip edilmektedir, burada Sefirot, Adam Kadmon’un muhtelif azalarına tatbik edilmiştir ve biz bunun önden görünüşünü vermekteyiz, ayrıca kökleri semada olan, gövdesi ve dalları muhtelif Sefirot’u teşkil eden bir ağaç suretinde ve daha başka birçok sembolik biçimde de tertip edilmişlerdir.

II. ve III. Şemalardaki tertip Etz Hayim, yani Hayat Ağacı yahut yalnızca Etzin, yani Ağaç olarak tesmiye edilirdi. Takdim sahifesinde Adam İlla-ah’a dair verilen surette ise Anpeen, Partsufim yahut Anofim, yani Çehreler (Yüzler) olarak adlandırılırlardı. Bunların tamamına Zohar külliyatında temas edilmektedir. Modern Kabalacılar, I, II ve III. Şemalarda verilen dairelere, aralarındaki ve içlerindeki tüm yakınlıkları ve feyizleri bir vahdet yahut külliyet olarak göstermek gayesiyle kanallar veya arklar ilave etmişlerdir. Biz bu irtibat kanallarını II ve III’te göstermiş bulunmaktayız.

Hususiyetle hatırda tutulmalıdır ki Kabala’da On Sefirot daima bir kül, adedin getirdiği ikinci bir ilahi vahdet olarak düşünülür; ancak bunlar sayının mevcut olmadığı Yüce Mutlak Ain Soph’un zatında mündemiçtir ve bu yegane külliyet dahilinde Adam İlla-ah’ı, Semavi Âdem’i yahut Mükemmel Fikirler Alemi olan Adam Kadmon’u teşkil ettikleri kabul edilir. Philon şüphe yok ki bu hususa işaret etmektedir.

AİN SOPH YAHUT AYİN (A’Y-EEN) HAKKINDA

Sonsuz, Hudutsuz yahut Hiç-Şey, Varlığını hem ruhi hem de maddi bütün bir kâinatın feyzi, tecellisi ve inkişafı vasıtasıyla zahir kılmıştır, bu zuhur, On Sefirot yahut Ulvi Akılların tavassutuyla vücut bulmuştur. Ain Soph, Atika D’Atikin, yani Kadimlerin Kadimi olarak ve aynı zamanda Atika Kaduşa, yani Mukaddes Kadim olarak tesmiye olunur; cinsiyetsiz ve Gayri-Ego yahut Ben-Olmayan telakki edilir. Ain Soph’un bir sembolü kapanmış insan gözüdür. Ain Soph Kendisini, Kabalacıların Nur tesmiye ettikleri diriltici enerjisinin yahut kudretinin feyziyle aşikâr kılmıştır.

Tekvin i, 2 ile kıyaslayınız. Bir mahsul olan bu tecelli, Ain Soph’a denk değildir.

Bu Işık, kendisini var eden tarafta sınırsızdır ve bu haldeyken Ain Soph Or olarak adlandırılır, fakat sudûr ettiği ya da meydana getirdiği tarafta sınırlandırılmıştır ve bu haldeyken yalnızca Işık’tır. "O (Ain Soph), bu şekilde (Ayin, yani Hiç-Şey) tesmiye edilmiştir, zira bu ilkede (bütün Varlığın başlangıcında) ne olduğunu bilemeyiz ve bu bilinemez de, nitekim bu durum bizim idrakimiz, hatta Hikmetimiz için dahi erişilmezdir." "Bundan ötürü Mukaddes Kadîm, Hiç-Şey olarak anılır, çünkü Hiç-Şey O’na asılıdır." Eliphas Levi Zahed müstear adıyla yazan Fransız Kabalacı Başpapaz Alphonse Louis Constant haklı olarak şöyle der, "Kabalacılar puta tapınmaya benzeyen her şeyden dehşetle kaçınırlar, bununla birlikte Tanrı’ya insani bir suret atfederler, fakat bu büsbütün hiyeroglif niteliğinde bir tasvirdir. Onlar Tanrı’yı akıl sahibi, muhabbet dolu ve diri Sonsuzluk olarak kabul ederler. O, onlar nazarında ne mevcudatın toplamı, ne Varlığın soyutlanması, ne de felsefi olarak tanımlanabilecek bir Varlıktır.

Onlara göre Tanrısallık (thearkhia), Her Şey’in içindedir, yine de Her Şey’den ayrıdır ve Her Şey’den büyüktür. İsmi dahi tarif edilemezdir, üstelik bu İsim yalnızca Tanrısallığın İlahiyatına dair beşerî fikri ifade eder. Tanrı’nın bizatihi Kendisinde ne olduğu, insanın idrakine bahşedilmemiştir. Tanrı imanın Mutlak’ıdır, fakat aklın Mutlak’ı Mevcut Olan’dır. Mevcut Olan, kendisi vasıtasıyla ve ne ise o olduğu için vardır. Varlığın varlık-oluşunun sebebi, bizzat Varlık olmasıdır. Bir şey niçin vardır, yani şu ya da bu şey niçin mevcuttur, diye sorabiliriz.

Fakat abesle iştigal etmeksizin, Varlığın kendisi niçindir, diye talep edemeyiz. Bu, Varlıktan önce Varlığın var olduğunu iddia etmek anlamına gelir." Bir başka yerde şöyle demektedir, "Bir iman umdesini münakaşa etmeyiz, ona ya inanırız ya da inanmayız, ancak bilgimizin tetkikinden kaçtığı için o bir imandır. Akidenin hakikati bana ilmi surette ispat edildiğinde inanacağım. Yani, inanacak başka hiçbir şeyim kalmadığında ve akide, ilmi bir teorem haline gelerek bir akide olmaktan çıkıp imha edildiğinde inanacağım. Diğer bir deyişle, Sonsuz’a ancak o izah edildiğinde, tayin edildiğinde, sınırlandırıldığında, tarif edildiğinde, kısacası sonlu kılındığında inanacağım. O halde Sonsuz’a, Sonsuz’un var olmadığından emin olduğumda inanacağım. Okyanusun azametine, onu şişelere doldurulmuş gördüğüm zaman inanacağım. Fakat ey aziz dostlarım, açıkça ispat ettiğimiz ve anlamanızı sağladığımız şeye artık inanmazsınız, bilakis onu bilirsiniz. İlim hakikati kendini kesin burhanlarla ispat eder, dinin hakikati ise imanın ittifakı ve amellerinin kutsiyeti ile kendini ispatlar. İmanın delili amellerdedir."

Meşhur Alman filozofu Hegel de neredeyse aynı kelimeleri kullanarak şöyle der, "Her şey Saf Varlık vasıtasıyla başlar, zira o, tıpkı Saf Düşünce gibi, o tayin edilmemiş, yalın ve vasıtasız Varlıktır, çünkü ilk başlangıç başka bir şey olamaz. Fakat bu Saf Varlık, yalnızca en saf soyutlamadır, büsbütün Menfi bir terimdir ki şayet onu dolaysız bir tarzda tasavvur etmek istersek, Varlık-Olmayan olarak da adlandırılabilir."

Ain Soph’tan, bir bütünlük halinde On Sefirot, yani she’phah akar ya da sudûr eder. Kabala tarafından onluk sayı mükemmel bir sayı, bütün sayıların toplam cevheri olarak kabul edilir, sıfır-bir, bir-sıfır ile nihayete erer. "On sayısı her şeyi kuşatan bir sayıdır, onun haricinde başka hiçbir şey mevcut değildir, zira onun ötesinde olan her şey, tekrar birlere rücu eder."

Ain Soph, Kabala’da bütün sayı birliklerinin fevkinde, Mutlak Bölünemez Bir Birlik olarak kabul edilir. "Sen Bir’sin fakat sayılarda değil, düşünce Sana dair hiçbir şeyi ihata edemez. Sende hayal edilebilecek hiçbir Şey, ne bir şekil ne de bir suret mevcuttur." Zohar der ki, Ain Soph’ta "ne beyaz, ne siyah, ne kırmızı, vesaire vardır. Katiyen hiçbir renk, yani bölünebilirlik yoktur. İçkin çeşitlilik inkâr edilmez. "Kainat yaratılmadan evvel, En Mübarek Olan ve O’nun İsmi Bir idi." "En Mübarek Olan dünyasını yaratmadan evvel, O vardı ve İsmi O’nun içinde gizliydi."

Boyutları ölçtüğünde, Şamdan’ın dâhili ışığında (parlamak ve tezahür etmek üzere bölünebilirlikler mahiyetinde) renkler var etti. Oradan bir ırmak fışkırdı, Ain Soph’un gizliliklerinde saklı duran ve Aşağıda kendilerini renklendiren renkler (çeşitlilikler) bu ırmaktan hâsıl oldu."

Yaratılış, Kabala tarafından Üst Âlem’in Gölgesi yahut Aksi olarak tesmiye edilir, zira Aşağıdaki her şey, kusursuz bir Zure, yani prototip halinde Üst Âlem’de mevcuttur. Sepher Ye’tzeer-ah şöyle der, "O, boşluktan idrak edilebilir (cevheri) olanı şekillendirdi ve Hiç-Şey’i, Bir-Şey kıldı." Keza, "O (Tanrısallık), Hiç-Şey’den bir hakikat var etti, Varlık-olmayanı mevcudiyete çağırdı ve adeta gayrimaddi havadan (yani azoth yahut eterden) muazzam sütunlar yonttu." "Yaratılıştaki noktaya, Gölge denir." "Aynı veçhile yaratılış, A’tzeel-ooth Âlemi’nin, yani Tanrısallığın zevcesi (edilgenlik, biçimlendirici ilke) olarak da anılır." "Bu (Üst Âlem) eril, diğeri ise dişil âlemdir." "Bilinmeyenlerin Bilinmeyeni Kendisini izhar etmek istediğinde, işe bir nokta var ederek başladı, o Işık noktası kendi enerjisi vasıtasıyla tezahür etmediği müddetçe, Sonsuz büsbütün meçhuldü ve hiçbir Işık yaymıyordu."

Kether, Taç

Ben-Olmayan Ain Soph’un ilk akışı yahut sudûru, Kabala tarafından ekseriyetle Kether, yani Taç olarak adlandırılan Işık idi. Bu, Soyut Düşünceyi, varoluşun ferdî Bilincini, Ben’i yahut Egodur. İlk tezahür olarak tohum halindeki bu Sefira’da, Ain Soph’un tecelli eden Işığının, yani birliğin, sudûr etmiş olan her şeyi, var olan her şeyi ve insanın bu yeryüzünde bilebileceği her şeyi tam bir muhteva ve kusursuz bir Ahenk içinde barındırdığı öne sürülür. Kether cinsiyetsiz kabul edilir, yine de erdişil olup cinsiyetleri, müspet ile menfinin tüm muhtevasını ve bunların ahengini ihtiva eder. Kendisine Abbah, yani Baba denir ve o, hakikatin direği ve temeli olan yaşayan (tezahür etmiş?) Tanrı’dır. Harfi Yod = 10’dur, ancak tam muhtevasında, hem Merhamet yahut Lütuf hem de Ceza ve Şiddet ilkelerinin muhtevası olan ve aynı zamanda geçmişi, şimdiyi ve geleceği ifade eden Telaffuz Edilemez İsim YHVH’yi barındırır, kanaatimizce Vahiy kitabında da bu son irtibat üzere zikredilmektedir. Fakat Kabala tarafından Kether’e en uygun görülen Tanrısallık (thearkhia) İsmi, Büyük İsim olan Eh’yeh, yani Ben Olan Ben’dir. Kether, Tanrısallığın Arzusunu ve İradesini temsil eder. Kether, bütün ilkelerin ilkesi, Gizli Hikmet, bütün taçların ve taç süslerinin kendisiyle bezendiği En Yüce Taç’tır. Hatta Kabalacıların bir kısmı tarafından Mutlak Varlığın kendisi olarak kabul edilir, fakat bize göre Ego olarak, Yukarıda bulunan ve dolayısıyla Aşağıda sayılması gereken Ben-Olmayan ile tezat teşkil eder. İnsan aklıyla Kether’in niteliklerini kavramak kabil değildir, yine de varoluş bilincini temsil etmesi bakımından insanın düşüncesine ayandır. Çevresi her yerde, merkezi ise hiçbir yerde olan bölünmez bir noktada, sayısal olarak bir şeklinde bütünüyle birleşmiştir. Bu sebeple Kabala’da yalnız I. Kether değil, aynı zamanda II. N’kudah Ri’şonah, yani İlk Nokta, III. N’kudah P’şutah, yani Yalın Nokta olarak da adlandırılır, zira Ain Soph Kendini tecelli ettirmek dilediğinde, ilkin bir nokta var etmiştir.

Bu husus şöyle açıklanır, Ain Soph başlangıçta Bütün’ü doldurmaktaydı ve ardından Kendi içine doğru mutlak bir temerküz gerçekleştirerek Uçurumu, Derinliği yahut Mekânı, yani Aveer Qadmon’u yahut İptidai Havayı, Azoth’u meydana getirdi, fakat bu durum Kabala’da mutlak bir boşluk veya hiçlik, bütünüyle boş bir Mekân olarak telakki edilmez, aksine, yaratılan her şeyin kendisinden var edildiği ışıktan daha aşağı derecede bir Işık barındıran Sular yahut Kristal Kaotik Deniz olarak düşünülür.

Varlığın, Mevcudiyetin yahut tecelli etmiş Mutlak’ın temsilcisi olarak Kether fikri, şayet az evvel ele alınan zaviyeden bakacak olursak, Kusursuz bir Suret ve Ferdiyet teşkil eder ve Kabala buna IV. At-tik, yani Kadimlerin Kadimi, Kadim, Yaşlı ve V. At-tik Yomin, yani Günleri Kadim Olan adını verir. Ne var ki bu isim, Gizlenmiş olan Kadimlerin Kadimi Atika D’Atikin ile karıştırılmamalıdır. Kether’e At-tik denir, zira Ain Soph’tan gelen en eski ve ilk sudûrdur, O’nun haşmetli Işığı ile kıyaslandığında, tecelli etmiş haliyle Kether ancak Karanlık gibidir, yalnızca bir Gölge ve Akistir. Bu Sefira’ya VI. Reşa Hivra, yani Beyaz Baş da denir, çünkü o, tohum halindeki yahut mutlak külliyetteki bütün varlıkların çeşitliliklerini, tasavvurlarını ve muayyen modellerini, yani tüm renkleri içinde barındıran Işıktır. Ahenk sütununun yahut Sefirotik Ağacın Merkezinin Başı olarak VII. Arih Anpin yahut Appayim, yani Büyük Çehre, Uzun Yüzlü, aynı zamanda Tahammüllü olarak adlandırılır ve aynı manaya gelen VIII. Makroprosopon diye anılır, zira bütün vasıfları, fikrî ve ahlakî sıfatları ihtiva eder, ayrıca On Sefirot’un tamamı tohum halinde ve ahenk içinde onda mevcuttur, böylelikle IX. Adam Kadmon’u ve X. Adam İla-ah’ı, yani İptidai ve Semavi Âdem’i temsil eder. Bununla birlikte Kether’deki Arih Anpin hakkında şunu belirtmeliyiz ki Kabala, Arih için onda her şeyin Sağ taraf, yani Ceza değil Merhamet tarafı olduğunu söyler. Geriye kalan dokuz Sefira ise Zeir Anpin, yani Kısa Çehreli, Genç Olan, Arih Anpin’in Oğlu olarak bilinir. Onda hem Sağ hem de Sol taraf bulunur. Zohar der ki, Yüz Yüze seyredilen Kadim ilktir, O, Yüce Baş’tır, bütün Işığın Kaynağıdır, tarifi Birlik olan bütün Hikmetin İlkesidir. O halde Arih, Bir’dir (1), sayının birliğidir ve İbn Cebirol felsefesinin ikinci birliğidir. Ain Soph’un sembolü ise bütün sayıların ötesinde ve üstünde olan, aşkınlığı haiz 0 yahut dairedir, bu da bütün sayısal hesaplamalarda en az dokuz basamak kadar ehemmiyet taşır. Kether’e aynı zamanda XI. Rum Ma’alah, yani İdrak Edilemez Yükseklik de denir, zira Sefirot’un en yücesidir ve Bilinemez Ain Soph’tan doğrudan sudûr yoluyla neşet eder. Bu sebeple Zohar, Çıkın ey Siyon kızları, Kether’li, yani Taç’lı Barış Kralı’na bakın ayetini tefsir ederken şöyle der, Fakat semavi ordular için dahi idrak edilemez olan Barış Kralı’nı kim temaşa edebilir? Lakin Kether’i, yani Taç’ı gören kimse, Şekinah’ı, yani Barış Kralı’nın İzzetini görür. Kether’e, yalnızca Hikmet olarak adlandırılan Sefira Hokhmah’tan ayırt edilmesi için XII. Hokhmah İla-ah, yani Semavi Hikmet de denir.

Melekler hiyerarşisinde Kether, Hezekiel’in rüyetindeki semavi mahluklarca, yani Merkabah’ın yahut Taht-Arabası’nın Hayot ha-Kadoş’u, Mukaddes canlı yaratıkları ile temsil edilir. Hezekiel’in ve Aziz [okunamadı] Kerubileri

Kether ve Sephiroth’un Zuhuru

Yuhanna. Bunlar Zodyak’ta Boğa, Aslan, Akrep ve Kartal ile İnsan suretindeki Kova olarak yer alır. Akrep hayırlı bir timsal olarak Kartal ile, şerli bir timsal olarak Akrep ile, hem hayır hem şer olarak ise Kartal kanatlı Yılan ile sembolize edilir. Felsefi bakımdan Kether, ferdî şuurun yahut varlık-oluşun yalın mücerret fikrinin muhtevasını temsil eder, bu sebeple Bilinemez Ain Soph’un haricinde mevcut olan, fakat Ain Soph’un hem mündemiç hem de tohum halinde aşkın (transcendental) olduğu neşredilmiş ruhani yahut maddi bütün unsurları ihtiva eder. Sembolü açık insan gözüdür. İbn Cebirol onu, ‘‘En Yüksek Kudretteki bütün suretlerin Sureti’’ diye tesmiye eder. Kether, muhtemelen içinde Üç Baş bulunan Tek Baş’tır. Zohar şöyle der, ‘‘Kadîm Olan’ın, İsmi takdis edilsin, Tek Baş olan Üç Başı vardır. Kadîm Olan Üç adediyle tavsif edildiği gibi, diğer Işıklar, yani tenviratlarıyla birlikte Sephiroth da Üç adedinde mündemiçtir.’’ Kether, Evrensel olarak adlandırılan inkişaf halindeki varoluş merhalesini temsil eder ve Uzunluk buuduna hamledilmelidir. İnsanın cismani bedenindeki ruhaniliğin üçlü taksiminde Kether, insandaki ölümsüz ruh olan Neşama’yı temsil eder. Büyük Kabalist R. Azriel, Kether’in remzi renginin ‘‘gizlenmiş Işık gibi’’ olduğunu söyler, yani Karanlığa bürünmüş Işık. Bir, tohum ve ahenk, Ben, Ego, ferdî şuur ile varlık-oluşun ve mevcudiyetin bilgisi olan, dolayısıyla Zaman içindeki Kether’den iki zıtlık, yani dişil ve eril, menfi ve müsbet ilkeler zuhur eder. Kanımızca Ego yahut Mücerret Düşünce’den ilk zuhur eden, Zihin yani Mücerret Düşünce’nin izdivaç ettiği Sephirah Binah idi, bunun neticesi ise Kelam yahut Hikmet, yani Oğul veya Zihindeki Fikirlerin Tedaisidir ki o olmaksızın Hikmet yahut Kelam beşere zahir olamazdı. Telaffuz Edilemez İsim’in Binah’taki harfi ikinci he harfidir, Kabbala tarafından Binah’a atfedilen hususi İsim, dişil bir İsim olan YaH’tır ve Sephiroth’una dişil Elohim İsmi tatbik edilen Sol Sütun üzerinde yer alır. Kabbala üzerine yazan pek çok müellif tarafından Ain Soph’un Üçüncü zuhuru olarak kabul edilir, fakat biz bunun İkinci olduğu görüşüne meylediyoruz.

Eski Kabalistler Gizli İlim’i yazıya geçirirken harfleri, kelimeleri, ifadeleri ve benzerlerini sıklıkla yanlış yerleştirmişlerdir, bunların doğru mevki ve manaları inisiyeye şifahi olarak talim edilirdi. Bu durum, Yahudiliğin Tasavvufi metinler haricindeki yazılı kitaplarında ve bilhassa Sinagog Tomarları’nda pek çok yerde aşikardır. Philo’da Logos yahut Kelam doğrudan Tanrısallıktan (thearkhia) sudûr eder, Yahudi düşüncesi ve Yahudi Hristiyanlığı vasıtasıyla tevarüs eden Gayrimüslim Hristiyanlığı akidelerinde de Oğul doğrudan Baba’dan sudûr eder, fakat Kelam’ın Tecessümü rivayetinde Kutsal Ruh vasıta kılınır.

İkinci Sephirah Olarak Binah

İkinci Sephirah olarak Binah’ı yerleştiriyoruz.

Binah, Zihnin yahut Anlayışın mücerret fikridir, Kether’den yahut mevcudiyet Şuurundan sudûr eder. Dişil, menfi ve gayrifaal kabul edilir, erdişi Kether’den gelen yalın mücerret fikirlerin tesirini kendi içine alır ve meczeder. Ona Ulvi Şekinah yahut İzzet ve Semavi Anne manasında İmma İlla-ah, Anne manasında İmma, Kutsal Ruh manasında Ruah ha-Kadoş gibi isimler verilir. ‘‘Binah’ı Anne diye çağıracaksın’’ diye yazılmıştır. Onuncu (yahut yedinci) Sephirah olan Malkuth ise bazen Aşağı Anne, Aşağı Hikmet ve yalnızca Şekinah olarak adlandırılır. Tetragrammaton’un Binah’taki harfi ikincisidir, yani Heh = 5. ‘‘Binah, harflerin yolları onda nakşolunmuştur, bütün teferruatın ve nevilerin asli suretinde, vesaire. Bütün nevilerin ve teferruatının suretleri, her nebatın sureti ve keza madenlerin sureti. Bu suretlerin yolları Mukaddes İsim’in üç harfinde mündemiçtir.’’ Bu son kısım şüphesiz Tetragrammaton’un üç harfine racidir ki bunlar Kether, Binah ve Hohmah’ın remzi harfleridir. Yitzhak Luria, Moses Cordovero ve diğerlerinin Modern Kabbala’sında, Sephiroth’taki Hristiyan Teslis’i neticesinden kaçınmak maksadıyla, Kether’in Ain Soph olduğunu varsayarak Baba sıfatıyla Hohmah’tan ve Anne sıfatıyla Binah’tan, Daat yani İlim yahut Bilgi adını verdikleri bir Oğul’un sudûr ettiğini kabul ederler. En Kadîm Kabbala böyle bir zuhuru bilmez ve o Sephiroth’tan biri değildir. Kadîm Kabbala’nın Üçlüsü Baba olan Kether, Kutsal Ruh yahut Anne olan Binah ve Kelam yahut Oğul olan Hohmah’tır, bu üçü diğer bütün Sephiroth’tan tefrik edilir, Ulvi Üçlü yahut Mukaddes Sephiroth diye anılır, birlikte Fikri Âlem’i teşkil eder ve başı idare ederler.

Onlar Tek Baş olan Üç Baş’tır ve Ain Soph içinde yeniden birleşirler. Kimi zaman bu Üç Baş’ı, birliğini yitirmeksizin üç loba ayrılan ve kendilerinden çıkan 32 çift sinir vasıtasıyla bütün insan bedenine yayılan beyne benzetirler. Zohar şöyle der, ‘‘Var olan Her Şey, Atik’in, İsmi Mübarek Olsun, şekil verdiği her şey, ancak eril ve dişil ilkeler vasıtasıyla varlığını sürdürebilir.’’ Modern Kabalacı Yitshak Luria bunun hakkında, akli sahada, idrakin öznesi ve nesnesi anlamına geldiğini söyler. Binah, Grekçedeki nous, yani akıldır ve dişil ya da edilgen ilke olarak Sefirot Ağacı’nın sol tarafına yerleştirilir. Sembolü kuluçkaya yatan güvercindir. Derinlik boyutunu temsil eder. İbn Cebirol’ün Evrensel ruhani edilgen maddesi, Binah ile koşuttur. Kabala’da madde daima, biçim veren etkin ya da eril olanın tesirine açık dişil edilgen ilkeye tekabül eder. R. Azriel’e göre Binah’ın sembolik rengi gök mavisidir. İçinden sudur ettiği ve kendisine geri döndüğü Kether ile olan birliğinden, ‘‘İlk Doğan’’ olarak adlandırılan, Hikmet, Kelam veya Oğul, Logos anlamına gelen Hokhmah neşet eder, o da aynı şekilde androjen Kether’den, yani Baba’dan neşet etmiş ve O’na geri dönen olarak kabul edilir veya

HOKHMAH

Hikmet, bizim Üçüncü Sefirah olarak yerleştirdiğimiz, fakat Kabalacılar tarafından ekseriyetle İkinci olarak adlandırılan Sefirah’tır. Modern yahut Luria ekolü ona Baba der, lakin kadim Kabala’ya göre Baba olan Abba, Kether’dir ve Hokhmah ise Oğul’dur. İleri süreriz ki bu Sefirah, Baba olan Kether ile Anne olan Binah’tan neşet eder, zira gizemli bir biçimde her biri diğerinin içindedir. Akıldaki soyut fikirlerin telifinin temsilcisidir ve neticesi Hikmet yahut İlimdir.

Aynı zamanda Kabala tarafından, ‘‘Biricik doğmuş Oğul’’, ‘‘Elohim’in ilk doğan Oğlu’’ gibi adlarla anılır. Hokhmah, Kelam’dır, Grekçe Logos’tur ve Targumlar’ın Memra’sıdır. Aziz Yuhanna’nın bildirdiğine göre, var olmuş olan her şey onun vasıtasıyla var kılınmıştır. Tekvin 1, 1’in Talmudik bir izahına göre, B’reşit, yani başlangıçta lafzı, Be-Reşit, yani Hikmet vasıtasıyla kâinat sudur ettirildi şeklinde okunmalıdır. Hokhmah’taki Tetragrammaton harfi üçüncüsüdür, yani Vav (ו) = 6’dır. ‘‘32 yol vasıtasıyla Hikmet kâinata yayılır, her şeye suret ve ölçü verir.’’ Bu 32 yolun, Kabalacılar tarafından genellikle 22 İbrani alfabesi harfi ile on sayı veya dekatın birleşiminden müteşekkil olduğu ve toplamda 32 ettiği kabul edilir. Hokhmah, müspet ya da eril ilkedir ve Sefirot Ağacı’ndaki Lütuf, Merhamet veya İnayet Sütunu’nun başındadır. İbn Cebirol’ün Evrensel Sureti’ne tekabül eder. Zohar, ‘‘Hikmet her şeyi var eder’’ der.

O, Grekçedeki Sophia’dır. İnşa veya Bina Sefirot’u olarak adlandırılan ilk altısı dahil olmak üzere diğer yedi Sefirah ondan sudur eder. R. Azriel, Hokhmah’ın sembolik renginin sarı olduğunu söyler, belki de sarımsı kırmızı demek daha doğru olacaktır. Bu renk, Roma Kilisesi’nde Mesih’in cüppesinin sembolik rengidir.

Belirttiğimiz üzere ilk Sefirah olan Kether, sayısal olarak birimdir, yaratılan her şeyin ahengi ve muhtevasıdır. Ain Soph’tan doğrudan bir feyizle aldığı gizil gücü ve enerjiyi, ayrışmış edilgen ve dişil Sefirah’a, yani Kutsal Ruh olan Binah’a akıtır ve bu birleşmeden, etkin ya da eril tarafta bulunan Hokhmah, yani Kelam yahut Oğul meydana gelir, ya da her ikisinin de aynı anda sudur ettiği ve her birinin diğerinde mevcudiyet bulduğu varsayılabilir. Kether’in harfi Yod (י), Binah’ınki He (ה) olup birlikte dişil isim olan YaH’ı meydana getirirler, üçüncü harf olan Hokhmah’ın harfi ise Vav (ו) harfidir ve birlikte Tetragrammaton olan YHVH’nin YHV’sini oluşturarak onun tesirinin tam timsalleri haline gelirler. Bu Telaffuz Edilemez İsim’in son He (ה) harfi ise daima Altı Aşağı Sefirah’a ve sonuncusuna, yani kalan yedi Sefirah’ın tamamına tatbik edilir, nihai istirahatgâhını ise en sonuncuda, yani bütün Sefirot’un Ahengi olan onuncu Sefirah Malkhut veya Krallık’ta bulur. Yukarıda zikrettiğimiz üzere ilk üç Sefirah, Kutsal Yüce Sefirot olarak adlandırılır ve birlikte bir Birlik teşkil eden bir Üçlü oluştururlar, bu Üçlü, Kabala’da muhtevası bakımından tüm Sefirot’un en kutsalı, geri kalan tüm dengeyi kuşatanı addedilir ve Yüce Kutsal Üçlü, aynı zamanda Olam ha-Muskal, yani Akli Âlem veya Durum olarak isimlendirilir.

Zohar şöyle der, ‘‘Atika Kadişa, yani Mukaddes Kadim, İsmi Mübarek Olsun, birlikte yalnızca Tek bir Baş oluşturan Üç Baş ile mevcuttur ve o Baş, en yüce şeylerin en yücesi olan Kendisidir. Ve Atika Kadişa, İsmi Mübarek Olsun, Üç ile temsil edildiğinden, ışınlarıyla bizleri aydınlatan diğer bütün Işıklar da [Sefirot] aynı surette Üç sayısına dâhildir.’’ Bir diğer ifade ise şöyledir, ‘‘Biri diğerinin içine ve biri diğerinin üzerine hakkedilmiş Üç Baş vardır.

Bu sayıda evvela esrarlı Hikmeti, peçesiz asla görülmeyen o gizli Hikmeti say. Esrarlı Hikmet, diğer tüm Hikmetlerin yüce ilkesidir. Bu ilk Başın üzerinde, İsmi Takdis Edilesi Kadim Olan, gizemler arasındaki en gizemli olan bulunur. Nihayetinde diğer hepsine hükmeden Baş gelir, Baş olmayan bir Baş. Neyi içerdiğini hiç kimse bilmez ve bilemez, zira bu durum hem bilgimizden hem de cehaletimizden kaçar. İsmi Mübarek Olan Kadim Olan'ın Ayin, yani Hiç-Şey olarak adlandırılması işte bu sebeptendir. Maddenin her bir noktasının üç yönü vardır, yani, Uzunluk, Genişlik ve Derinlik, Aşağıda kökü, yani kusursuz prototipi Yukarıda bulunmayan hiçbir Şey mevcut değildir. Binaenaleyh, bu üçün Yukarıdaki ilk noktada ruhani bir köke sahip olması zaruridir, bu nedenle iptidai Üst Noktadaki ruhani tabiatları gereğince Keter, Hokmah ve Binah olarak adlandırılırlar. Dört harfli Telaffuz Edilemez İsim teslisî kabul edilir, geçmişi, şimdiyi ve geleceği imler. Bu İsim vahyedilmeden evvel, İlah, Şaddai, yani Kadir-i Mutlak, Muktedir Olan, Merhametin değil, Gazap ve Cezanın ilkesi olarak bilinirdi, bu haseple İlah sevilmesi gereken değil, korkulması gereken bir varlıktı. Bu İsimde, ateşin ve aynı zamanda üçlemenin sembolü olan şin harfi ilk harftir. Mesih kelimesinde şin ortadadır, lakin İsa kelimesinde ateş ve ceza harfi tersine çevrilmiş ve sona yerleştirilmiştir. Tıpkı YHVH'de olduğu gibi İsa'da da yod harfi ilk sırada gelir. İbn Cebirol, "Üçleme, her Şeyin köküdür" der. Bu durum, Cebirol'ün İradesi olan Keter'de tohum halindedir.

Philo bunu büyük bir gizem kabul eder, hatta İbn Meymun dahi buna ima yoluyla değinir.

Erken Hristiyanlıkta Teslis muhtemelen ezoterik bir öğretiydi, Hermas'ın Çobanı metninde yer almaz ve Afrikalı Tertullianus, bu öğretiye ismiyle atıfta bulunan ilk Kilise Babalarından biri olarak görünür, o dahi bunu genel kabul görmemişçesine anar. Bununla birlikte Matta xxviii, 19'da ve XII Havarinin Öğretisi metninde görülür. Bu bahis, işbu yazıda yer ayıramadığımız etraflı ve müstakil bir incelemeyi gerektirmektedir. Teslis fikri, kanaatimizce Gizli İlim'de şüphesiz mevcuttu, miladımızın başlangıcında yaşamış olan Philo da (takriben M.Ö. 20 - M.S. 40) aynı görüşü muhafaza etmekteydi, lakin tabiidir ki bu, Hristiyanlıkta Athanasios ve Grek babaları tarafından formüle edilen Teslis değildi. Orta Çağ teologlarından bazılarının, Grek dini metafizik tanımının Yahudi düşüncesinde mevcut olduğunu ispat etmek istedikleri görülmektedir. Gizemler Gizemi'nde açıklandığı üzere, şayet İlahın o en ali İsmine (yani Tetragrammaton veya dört harfli YHVH İsmine) dikkat kesilirsen, her ne kadar dört sembolden müteşekkil olsa da üç harfli bir İsim görürsün, zira sembollerden biri ikizdir, iki kez yazılmıştır (yani Heh harfi). Şayet biri bunları tetkik ederse, aynı İsmin hem biri hem de üçü temsil ettiğini görebilir, hakikatte her biri cevherin birliğine işaret eder, öyle ki şahısların Teslisini kesinlikle gösterir. Ve yazar devamında, birinci ve ikinci harflerin YH'yi, ikinci ve üçüncü harflerin HV'yi ve üçüncü ile dördüncü harflerin VH'yi teşkil ettiğini söyler, bunlar birleştiğinde tek bir İsim olan YHVH'yi meydana getirir.

Ve üç şerif İsmin hikmeti budur ki; Hikmet, Akıl ve Marifet telmihiyle üçün Birliğini ve Birin Teslisini talim eder, bu üçünün hepsi Birdir. Bu husus geçmiş, şimdi ve gelecek olan zamanın gizeminde de aynı şekilde ima edilir, bundan ötürü üç ruhun veya hayatın bir-üçlü olduğunu görürsün. Denilir ki, Elohim İnsanı Kendi suretinde ve benzeyişinde yarattı ve onu Yüce Surette kemale erdirdi, nitekim 'Ve Elohim insanı (Âdem) Kendi suretinde yarattı' diye beyan edilmiştir. İnsanın Elohim'in suretinde yaratılışının gizemi hususunda çok şey araştırılmış ve tanımlanmıştır, Tevrat'ın Gizemleri'nde (Sitrei Tora) görürüz ki, insanın akli suretine Âdem, yani İnsan denir, zira deri, et ve kemikler yalnızca insanın kisvesidir, nitekim bu sebepten ötürü (Eyüp x, 11) şöyle yazılmıştır, 'Beni deri ve etle giydirdin, beni kemikler ve sinirlerle ördün.' Şayet deri ve et kisve ise, insanı kisvenin içinde ara! Dikkat et, onun tekemmülü birleşmiş üç tertibin neticesidir, buna istinaden Sitrei Tora'da zikredilene tebaan sana son derece derin ve yüce bir sır faş edeceğim. Hezekiel i, 26'da okuruz, 'Ve tahtın benzeyişi üzerinde, yukarıda, onun üzerinde bir insan görünüşü gibi bir benzeyiş vardı.' İnsan benzeyişi ne demektir? Birde birleşmiş üç derece, bunlar Yüce Hakikatin Gizemidir. Böylece yeryüzündeki insan, ancak insanı müştereken teşkil eden üç şeyin birleşmesiyle insandır, yani, ruh (Neşama), can (Ruah) ve hayat nefesi (Nefeş), bunlar birleşmiş üç derecenin gizemi vasıtasıyla yukarıdakinin benzeyişinde kamil insanı hakikaten meydana getirir, zira onlar insanın (Âdem) benzeyişidir. Yeryüzündeki hayatı esnasında insan böyledir, öldüğü vakit ise insan ölmüş olmaz, yalnızca kisvesinden soyunmuş olur.

Nihayetinde aynı müellif şöyle der, Hikmet, Akıl ve Marifet teslisi, üç İsme tekabül eder, Dinle ey İsrail, vesaire pasajındaki YHVH, Elohim'imiz, YHVH, İsrailoğullarınca Şema olarak adlandırılır, müellif buna istinaden Rav Hamnuna Saba'nın kitabına atıfta bulunur ki bu eser Zohar ile birlikte ciltlenmiş en kadim kitaplardan bazılarında da zikredilir. R. Moşe de Leon keza şöyle der, "Kuyunun başında duran bu üçü", ve yine, "Düzenlerinin gizemi şudur, üçün gizemi içinde üç, kökleri üzerindeki ağacın tertibine ve nizamına göre her biri diğerinin içinde ve üzerinde, bunlar da üçün gizemidir."

İbrahim İbn Ezra, Zakooth adlı eserinde üç temel sesli harfi, yani Holem, Heerek ve Patha’h gadol’u, yukarıya, aşağıya ve dairesel olmak üzere hareket tarzlarının üçlü birliği şeklinde remzetmiştir. Joseph Chiquitilla veya Gikitilla da bu sesli harf remizlerinin mistik nesnelere tatbikini geliştirmiştir. Büyük Kabalacı R. Azriel, Tanrılığın idaresinden bahsedilen duaların şu şekilde tertip edildiğini ifade etmiştir, "Kutlusun Sen, Tanrımız Rab, âlemin Hükümdarı."

Bu durum göstermektedir ki Kabalacılar nizamlarını yalnızca shepha, yani feyz (sudûr) ilkesine yahut yalnız cevherin vahdetine dayandırmamış, bilakis düşünce ile varlığın, ideal olan ile hakiki olanın ayniyetini de kabul etmişlerdir. Onlara göre âlem, Zihnin İdealarının yahut Mutlak Suretlerinin tezahüründen ibaretti.

Cordovalı Musa, her ne kadar modern Kabala mektebine mensup olsa da Kadim Kabala’yı kavramış ve şöyle demiştir, "İlk üç Sefirot, yani Taç, Hikmet ve İdrak, tek ve aynı şey olarak mütalaa edilmelidir. Birincisi Bilgiyi (Gnosis) yahut İlmi, ikincisi Bilen’i, üçüncüsü ise Kendisiyle Bilinen’i temsil eder. Bu ayniyeti izah edebilmek için, yaratanın bilgisinin yaratılmışların bilgisi gibi olmadığını bilmek iktiza eder; zira mahlukatta Bilgi, Bilginin öznesinden ayrıdır ve nihayetinde özneden ayrılan nesnelere istinat eder. Bizim düşünce, düşünen ve düşünülen şeklinde üç terimle tavsif ettiğimiz keyfiyet budur. Buna mukabil yaratan, bizzat ve bütünüyle aynı anda hem Bilgi, hem Bilen, hem de Bilinendir. Filhakika O’nun bilme tarzı, zihnini Kendi haricindeki şeylere tatbik etmesinden ibaret değildir; O, Kendi zatında Bilgidir, Kendi zatında Bilendir ve mevcut olan her şeyi Kendi zatında Bilir ve idrak eder. O’nda birleşmemiş ve O’nun Kendi cevherinde bulmadığı hiçbir şey mevcut değildir. O, bütün varlığın nümunesidir [NOT: Metindeki bozuk İbranice ve Yunanca harfler ‘örnek/tip’ manasına gelen typos terimini kastetmektedir] ve her şey O’nun içinde en saf ve en kamil suretiyle mevcuttur; öyle ki mahlukatın kemalatı dahi, kendilerini varlıklarının kaynağı ile birleşmiş buldukları bu mevcudiyettedir; ve O’ndan uzaklaştıkları nispette, bu denli kamil ve yüce olan mevkiden sukut ederler. İşte bu dünya hayatındaki bütün mevcudatın Sefirot’ta, Sefirot’un da feyz aldıkları kaynakta suret bulması bu vechiledir."

Aristoteles, İbn Rüşd ve Meymunides bu fikirde Cordovero’dan evvel davranmışlardır; nitekim Meymunides şöyle der, "Kuddûs olan, Şanı Yüce Olan, Kendi hakiki ve gerçek varlığını tam manasıyla bilir ve tanır; lakin Kendisinden gayrı bir bilme tarzını, bizim bir şeyi idrak ettiğimiz vechile bilmez; zira bizler bilgimizle bir ve aynı değilizdir, diğer taraftan İsmi Mübarek Olan yaratan, bilgisiyle ve hayatıyla mutlak surette bir ve aynıdır. Hilafını düşünecek ve ilahi cevheri bilgisinden yahut hayatından tefrik etmek isteyecek olsaydık, birden ziyade tanrısallık (thearkhia), yani Tanrı, Tanrı’nın hayatı ve Tanrı’nın bilgisi tasdik edilmiş olur ve böylelikle şirke düşülürdü. Binaenaleyh şöyle diyebilirsin, Tanrı Bilen’dir, Bilinen’dir ve bizzat Bilgi’nin kendisidir, Tanrı Bir’de her şeydir, vesaire."

Üç Sefirotik hipostaz, mevcut olan her bir Şeyi kendi içinde ihtiva edip birleştirir ve kendileri de Ain Soph’ta, Attee’kah D’ At-tee’keen’de, Kadimlerin en Kadimi’nde birleşirler; zira O her Şeydedir ve her Şey O’ndadır, yine de insanın mahdut idraki nazarıyla bakıldığında Ain Soph, Ayin’dir, yani Hiç-Bir-Şey’dir. Bunlar aynı zamanda ilk sayı birimi, yani Bir olan Ak Baş’ta, At-teek yahut Kadim’de birleşir ve mezcolurlar; öyle ki üçlü bir birlik olarak tavsif edilseler dahi nihayetinde tek bir birimdirler. Varlığın ve mevcudiyetin ilk tecellisinin birliği ile bunun içindeki ideler olan fikri tecellilerin üçlü birliği, insanın idrakine nispetle mevcut olan Her Şeyin hülasasıdır.

Remzi manada bunlar bütünüyle Makrokosmos’un başına tatbik edilir ve aynı zamanda insan beyninin, yani yekvücut olarak tek bir dimağ teşkil eden tefekkür makamının üç lobuna da tekabül edebilir.

Üst Sefirot, Kabalacılar tarafından Olam ha-Moos’kal, yani Akli Âlem tesmiye edilir. Bunlar hep birlikte bütün Sefirot’un en yücesi, en latifi ve en saf olanıdır. Bunları İbn Cebirol’un İrade, Külli Madde ve Külli Suret mefhumlarıyla muvazi görebiliriz.

Harfi 6’ya muadil olan üçüncü Sefira Hokhmah’tan, yani Hikmet yahut Kelam’dan, sonraki altı Sefirot zuhur eder. Bunlar Ain Soph’un ve Üst Sefirot’un kuvve, kudret ve icra kabiliyetinin Oğul yahut Kelam vasıtasıyla tecellisi olarak kabul edilir. Bu sebeple Kabala, bütün kâinatın altı cihetini inşanın altı günü olarak adlandırır. Üsttekiler Külli olanı temsil ettiği gibi, bunlar da Cüzi olanın temsilcisidir.

IV. Hesed Sefirası, İnayet yahut Sevgi Hakkında

Şimdi İbn Cebirol’un, spiritus mundi’den feyz aldığını vazettiği âlem ruhunun üçlü birliğine tekabül eden ikinci üç Sefirot’a temas edeceğiz. Zohar’a göre, Kelam ve İlahi Oğul olan Hokhmah’ın sadrından Sepheeroth hab-Been-yan, yani İnşa Sefirot’u tesmiye edilen altı ilke yahut Sefirot feyz etmiştir. Bunlar, ister bir zerre isterse bir kâinat olsun, maddenin eb’adını remzeder, yani,

Uzunluk, Genişlik, Derinlik ve bunların her birinin müspet ile menfi kutupları.

"Bu (bizim) evrenimiz altı boyuttan meydana gelir, Yukarı, Aşağı ve dört yan, altı yönü havi Ze’ir An-peen’in gizeminde olduğu gibi." Luria Ekolü'nden Hay-yim Vital’in Sepher Etz ha’Hay-yim, yani Yaşam Ağacı adlı eserine bakınız. "Dolayısıyla altı çalışma günü mevcuttur, zira Ze’ir’in altı yönü bunlara bürünür.

Fakat Şabat, Malkhuth’tur, zevcedir" (edilgenlik yahut istirahat). "Nasıl ki Yukarıdaki Anne altı taneyi meydana getirdiyse (’Hokhmah’ın, yani Bilgeliğin, Oğul’un 6 sayısına tekabül eden ו harfine bir telmih), Aşağıdaki Anne de her ikisinin altı kabını var etmiştir, Tekvin şöyle buyurur, 'Zira YHVH yeri ve göğü altı günde yarattı.'" Çardak Bayramı’nda İsrailoğulları, ağaç dallarını öne, her iki yana, arkaya, başın üstüne ve ayaklara doğru sallarlardı, bu da üç boyuta,

yani Uzunluk, Genişlik ve Derinliğe ve bunların müspet ile menfi cihetlerine, yekunu altıya delalet ederdi.

Boyutlar yalnızca yayılımları, müspet ve menfi uçları vasıtasıyla bilinirler ve altı yüzlü küp bunları simgeler. Yukarıdaki üçlü şöyledir, Sağ yahut eril tarafta, ’Hesed, yani İnayet yer alır. Kendisine Sevgi, Merhamet veya Şefkat de denir. Bu taraf, faal ilkenin, Hayatın ve Canlılığın tarafıdır.

Bu Sefira bazen Ge’dool-ah yani Büyüklük, aynı zamanda İhtişam olarak da adlandırılır. Makrokosmos’un Sağ Kolu ve hayat bahşeden uzvu addedilir. Merhamet vasfıyla, sembolü olarak beyaz rengi taşıması münasiptir. R. Azriel bu görüşü savunur. Temsili gezegeni hususu tartışmalıdır, şayet erdişi Venüs ise, kadim Keldani ve astrolojik telakkilere göre rengi yeşil, madeni ise bakır olmalıdır.

V. PA’HAD SEFİRASINA DAİR Sol yahut dişil tarafta, yani Katılık, Ceza, Korku ve Şiddet tarafında, Pa’had, yani Korku, Deen, yani Yargı veya Adalet, Ge’boor-ah, yani Hükmi Kuvvet yahut Kudret olarak tesmiye edilen Sefira bulunur.

Bu taraf, Edilgen ilkenin, Ölümün ve Bozulmanın tarafıdır.

Ölümü simgeleyen Makrokosmos’un Sol Kolu’nu temsil eder.

Gezegeni Jüpiter’dir. Madeni, kadim Keldani ve astrolojik anlayışa göre kalay olmalıdır. R. Azriel, renginin kırmızı olduğunu belirtir. Kabalistlerin genel kanaati, bu mertebenin Cezayı temsil ettiği yönündedir.

Bununla birlikte Jüpiter, Yahudiler arasında ekseriyetle Gad adıyla anılır ve uğurlu bir gezegen olarak kabul edilir. Keldani astrolojisinde rengi turuncuydu. Mutat astrolojik rengi kimi zaman kırmızımsı mor yahut menekşe rengi, bazen de kırmızımsı yeşil ve koyu mavi olarak belirlenirdi.

Şayet "Tanrı’nın iki kolu" olarak tesmiye edilen bu son iki Sefira ayrı kalsaydı, bazı Kabalistlerin iddiasına göre dünya varlığını sürdüremezdi, nitekim Yargı Merhametten bağımsız işlemediği için ayrı hareket etmezler. Belki de bu mevkiler, boyutların kutupları arasında İlahi İrade tahtında işleyen genişleme ve büzülme, merkezcil ve merkezkaç enerjilerin mümessilleri olarak görülebilir. İlkinden, gürbüz ve eril unsurların neşet ettiği kabul edilir.

VI. TİPH’E-RETH SEFİRASINA DAİR Son zikredilen iki Sefira, bir ahenk yahut müşterek merkezde, Tiph’e-reth’te, yani Güzellik’te birleşir yahut erir. Kalbi simgeler, bu sebeple de büyük bir merkez ve baş olan Kether’den sonraki makam nazarıyla bakılır. Tabiyattaki remzi, kadim Şark mütefekkirlerince evrenin kalbi sayılan güneştir, Kabala ise Tiph’e-reth’i Semavi Adem’in kalbi addeder ve dünyevi Adem’in yahut insanın kalbine hükmettiğini beyan eder. Tiph’e-reth his ve muhabbetin makamıdır, tüm ahlaki vasıfların ve meftuniyetlerin bir ifadesi ve neticesi, topyekun Hayrın bir hülasası kabul edilir. Bu üç Sefira, tüm ahlaki hayatın ve kemalatın mümessilidir. Bunlar zahiren Gebirol’un Evrensel Ruhu ile ve onun Neşamah, Ruah ve Nefeş şeklindeki tefrikiyle örtüşmektedir. Sefirotik Adem’de ilk üçlü Neşamah’a, yani Ruha tekabül eder, az evvel zikrettiğimiz üçlü ise Ruah’a, yani Ruh olarak tesmiye edilen Vicdana yahut Ahlaki Öz’e karşılık gelir. R. Azriel, Tiph’e-reth’in renginin beyaz-kırmızı yahut pembe, belki de sarı-kırmızı olduğunu bildirir. Beyaz ve kırmızı, onun farklı veçhelerine işaret ediyor olabilir. Kadim Keldani astroloji nizamına nazaran madeni altın, rengi ise sarı yahut sarı-kırmızı, yani altın rengi olmalıdır. İkinci üçlüye Olam ha-Moor’gash, yani Ahlaki, Manevi veya Hissi Alem denir.

Hemen ardından gelen üç Sefira dinamik bir tabiata maliktir, bunlar her şeyin Temeli, Esası yahut Umumi Potansiyeli, bütün varoluşun Enerjisi ve meydana getirici İlkesi sıfatıyla Tanrısallığı (thearkhia) temsil eder.

NE-TZA’H YAHUT ZAFERE DAİR Sağ tarafta yer alan ilki Ne-tza’h, yani Sebat yahut Zafer, kimi zaman da Ebediyet olarak tesmiye olunur. Makrokosmos’un Sağ bacağını ve uyluğunu temsil eder. Temsili gezegeni muhtemelen Mars’tır. Bu sebeple kadim Keldani astrolojisine göre rengi kırmızı, madeni ise demir olmalıdır. R. Azriel renginin beyazımtırak kırmızı olduğunu söyler.

HOD (HÛD OKUNUR) YAHUT İHTİŞAMA DAİR İkincisi Hod, yani İhtişam veya Celal olarak tesmiye edilir. Makrokosmos’un Sol bacağını ve uyluğunu temsil eder. Temsili gezegeninin Mercury (cıva) olması muhtemeldir, öyleyse kadim Keldani sistemine dayanan astrolojik kabule göre rengi mavi, madeni ise cıva olmalıdır. R. Azriel renginin kırmızımtırak beyaz olduğunu belirtir. "Zafer ve Celal ile bizler yayılmayı, çoğalmayı ve kuvveti anlarız, zira evrene doğan bütün kuvvetler onların sinesinden çıkmıştır ve sırf bu sebeptendir ki bu iki Sefira, YHVH’nin orduları olarak anılır." Bu ikisi birleşir, erir, Ye’sod tesmiye edilen bir ahenk yahut müşterek ilke dahilinde merkezileşir ve oradan neşet eder.

YE'SOD YA DA TEMEL

Veya YE’soD (telaffuzu Ye’soo’d), yani Temel ya da DAYANAK NOKTASI. Bu Sefira, Kabalistler tarafından kimi zaman Gizli veya Esrarlı Sefira olarak adlandırılır. Erdişi üretici ilkeyi temsil eder. Süregelen varoluşun kökü, mevcudat zincirinin halkasıdır. "Her Şey neşet ettiği Temeline rücu edecektir. Bütün ilik, tohum ve enerji bu makamda toplanır. Binaenaleyh mevcut olan bütün kuvveler buradan dışarıya akar." (Zohar, iii, 296b.) Bu üç sıfat birlikte, Tanrısal Tabiatın yalnızca bir veçhesini teşkil eder, yani Mukaddes Metinlerin "YHVH Tze’ba-oth" tesmiye ettiği veçheyi. Kabala, bütün zindeliğin ve hayatın, sudur eden ve var olan her Şeyin menbaı olan Ye’sod üzerinde temellendiğini kabul eder. Gezegeni muhtemelen Satürn idi ve kadim Keldani astrolojisine göre rengi siyahtır. R. Azriel, beyaz, kırmızı, beyazımsı, kırmızı, kırmızımsı, beyaz der. Kadim Keldani nizamına göre madeni kurşun olurdu. Bu kavim ve İbraniler, onu seyyarelerin en kadimi addetmişlerdir. Ruhundan her iki millet de korkar ve onu meşum bir yıldız sayarlardı. Asurlular ona "ağır hareket eden" derlerdi.

Zikredilen son üç Sefira, İbn Cebirol’ün Tabiat tesmiye edilen üçlüsüne tekabül eder. Ne-tza’h ve Hod, Zohar metinlerinde inbisat, tekessür ve kuvve halinde enerji olarak anlaşılır, her ne vakit âleme sudur etmiş olan bütün enerjiler, kuvvetler ve artışlar bunlar vasıtasıyla cereyan eder, "Bu sebepten ötürü bu iki Sefira, YHVH’nin orduları diye anılır." (Zohar, ii, 296a.) Kabalistler, ahenkleri olan Ye’sod ile birleştiklerinde onları Olam ha-mutba, yani Tabii Âlem, keza Olam ha-Moota’ba, yani Maddi Âlem tesmiye ederler. "Bu durum modern bir formülle, yaratılmış doğa olan maddi âlemin aksine, yaratan doğa [natura naturans] olarak tayin edilebilir."

Bu, 7’nci yahut 10’uncu Sefiradır. Bütün Semavi ve Asli Âdem’in başlangıcında Kether ne idiyse, nihayetindeki ahengi de o temsil eder. Dünyamızla irtibat halinde ve onun üzerinde duran, ayak tabanları yeryüzümüze basan, başı ise semaya uzanan Âdem İlla-ah’ın dayandığı ve üzerinde dikildiği ayakları remzeder. (Karşılaştırınız Hezekiel, xliii, 7.) Bu Sefira ile irtibatlandırılan İlahi İsim Adonai, yani Efendi’dir ki Telaffuz Edilemez İsim olan YHVH’nin muadilidir. Harfi, YHV ismini ikmal eden H’dir. Aynı zamanda Kraliçe olarak da tesmiye edilir, zira o Şehina’dır. Keza ona Havva da denir. "O, bütün dirilerin ve bütün Şeylerin anasıdır, burada Aşağıda var olan her Şey onun bağrından çıkmıştır ve onun tarafından takdis edilir." (Zohar, İdra Zuta, nihayetine doğru.) Bu Sefira Somut Olanı temsil eder, Yüce Ana Bina’nın, Mukaddes Ruh’un, Mücerret Aklın enerjisi ve icra kudretidir.

Malkut Şehina’dır, İsrail Cemaati içindeki Tanrısallığın (thearkhia) Hakiki Mevcudiyetidir, Ahit Sandığı üzerinde süzülen İzzettir, Ze’ir An-peen’in dişisi yahut inikasıdır ve yaratıcı ruhtur. Ona aynı zamanda Güveyin Gelini de denir. Sebt gününü yahut 7’nci günü, Âlemin İnşasının veya İmarının hitama erişini, Dinlenme Gününü ya da Her Şeyin Ahengini temsil eder. Meleği, Ahdin Büyük Meleği Metatron’dur. Bütün melekî kuvvetlerin yahut hizmetkâr enerjilerin yekûnudur. Uluhiyetin Musa’ya "İsmim ondadır," onu incitmekten sakın dediği melektir. Metatron isminin harfleri 314 eder ve Şaddai, yani Kadir-i Mutlak ismininkiler de 314 eder, aynı sayısal değere sahip olduklarından, Gematriya adı verilen Talmudik ve Kabalistik kaide mucibince müsavi addolunurlar. Şaddai’nin Korku ile, YHVH’nin ise Muhabbet ile ibadet edilecek uluhiyet olduğu hatırda tutulmalıdır. İkincisi Merhametli Olan idi. Metatron da korkulması gereken zattır. Çıkış, xxiii, 20-23, xvi, 10, xxxii, 9.

Malkut müstakil bir sıfatı temsil etmez, lakin bütün Sefirot’un yekûnudur ve âlem üzerindeki İlahi Hakimiyettir, mutlak Hükümranlıktır, binaenaleyh bütün Sefirot’un tüm kâinat üzerindeki vahdetidir. İbn Cebirol’ün bütün mevcudatta galip olduğunu, İrade kuvvesi sayesinde onlara nüfuz ettiğini ve hiçbir boşluk bırakmayıp aralarında mükemmel bir ahenk tesis ettiğini söylediği İlahi Kudretine benzer. Keza Ay’ın, yani Faal Aklın feleği yahut medarı kabul edilir. Rengi, bütün renkleri aksettiren ışık gibidir. İçinde bütün prizmatik renklerin bulunduğu, etrafımızı saran âlemin şeffaf nûrudur.

Kabalistlerin birçoğu, Tekvin’in birinci babının yalnızca erdişi olan, Elohim’in suretinde ve benzeyişinde yaratılan Asli yahut Ulvi Âdem’e tatbik edileceğini iddia eder. Orada İnsan için zikredilen "dedi" yahut murat etti ifadesinin üç defa tekrar edilmesinin, Ulvi Âdem’in üç ruhi tabiatına işaret ettiğini, onun bir kopyası olan yeryüzü Âdemi’nin de yaratılışından itibaren buna malik olduğunu söylerler. Nihai erkek-dişi yaratılışın ise insanın dünyevi varoluşu ve bunun bekası için zaruri olan dünya-tabiatına matuf olduğunu belirtirler. Ulvi Âdem "topraktan" yaratılmamıştır, nitekim ikinci rivayet sarih bir surette nebatatın, yani insanın henüz yeryüzünde bulunmadığını ve dünyevi insanın henüz mevcut olmadığını ifade eder.

Bütün yeryüzü kesif bir sis tabakasıyla örtülüydü. Akabinde dünyevi insan "yerin toprağından" halk edildi ve YHVH Elohim tarafından "hayat nefesi", yani Nefeş, onun "burun deliklerine" yahut veçhine üflendi, toprak-insan ancak o vakit "yaşayan bir can oldu." Birinci rivayete nazaran Ulvi İnsan için bir Aden Bahçesi mevcut değildi. Kabalistler, Bahçenin yahut Cennetin, içine Hayır ve Şer ağacının ve keza zindelik, yani hayat ağacının dikildiği saf mücerret insani tefekkür olduğunu ifade ederler.

EYN SOF VE SEFİROT BAHİSLERİNİN DEVAMI. AYİN HAKKINDA. FİKİRLERE DAİR KADİMLERİN NAZARIYESİ. HAKİKATE VE VEHMİYATA DAİR. SES, RİTİM, RENK. SEFİROT’A DAİR ZOHAR’DAN İKTİBASLAR. ASLİ İNSAN. KENDİ ARALARINDA SEFİROT. SEFİROT SÜTUNLARI. AZRİEL VE ESERLERİ HAKKINDA. SEFİROT ŞERHİNİN TAHLİLİ.

Zohar şöyle der, "Eskilerin Eskisi, Bilinmeyenlerin Bilinmeyeni bir surete sahiptir fakat aynı zamanda hiçbir sureti de yoktur. Evrenin kendisi vasıtasıyla idame ettirildiği bir sureti haizdir, lakin idrak edilemediğinden ötürü hiçbir sureti de bulunmamaktadır.

İlk kez bu surete büründüğünde,* kendisinden (Kether) dokuz parlak Işığın sudûr etmesine cevaz verdi, bu Işıklar O'nun (Kether) vasıtasıyla parıldayarak her bir yana nurlu bir aydınlık saçtı. Yüce olan ve ışınlarını her istikamete yayan bir ışık tasavvur edelim, şayet bu ışınları kavramak murat edersek bu imkânsız olacaktır zira hepsinin tek bir ışıktan neşet ettiğini müşahede ederiz. Mukaddes Kadîm olan da tıpkı böyledir, yüce (Mutlak) bir Işıktır lakin Kendi Zatında tamamen gizli ve idrak edilemezdir, O'nu yalnızca yayılan bu Işıklardaki (Sefirot) tecellisi vasıtasıyla kavrayabiliriz, bu Işıklar ise bir cihetten kısmen görünür, diğer cihetten ise kısmen örtülüdür. Bunlar (bütünlükleri içinde) Mukaddes İsim YHVH'yi teşkil eder." "O, Eskilerin Eskisi, Gizemlerin Gizemi, Bilinmeyenlerin Bilinmeyenidir. Kendisine ait olan bir sureti haizdir, zira bize (bu suret vasıtasıyla) Her Şeyin Üstündeki Kadîm İnsan olarak, Eskilerin Eskisi olarak ve Bilinmeyenler arasında En Bilinmeyen Olan Suret olarak görünür. Lakin Kendisini bildirdiği bu suret altında dahi yine de Bilinmeyen olarak kalmayı sürdürür. Libası beyaz görünür ve çehresi örtülü bir yüz gibidir. Kendi İradesine boyun eğen ateşten kıvılcımlardan müteşekkil bir taht üzerinde oturur. Başından, ölüleri uyandıran ve onları yeni bir hayata yeniden doğuran bir çiğ saçar. 'Senin çiğin ışığın çiğidir' diye yazılmış olmasının hikmeti budur. En Yüksek Mertebenin Mukaddesleri için gıda olan işte bu çiğdir. Gelecek hayatta Salihler (Takvalılar) için hazırlanmış olan kudret helvasıdır. Bu çiğ, mukaddes meyvelerin (azizlerin) tarlasına nüzul eder. Bu çiğin görünüşü, rengi tüm renkleri ihtiva eden bir kristal gibi (kristalin beyazlığı gibi) aktır. Yüzün uzunluğu, başın tepesinden itibaren üç yüz yetmiş defa on bin âlemdir. Kendisine Çehresi Uzun Olan (Makroprosopos veya A’reekh An-peen) tesmiye edilir, zira Eskilerin Eskisinin İsmi böyledir.

* Kether, Taç. İbn Cebirol'de İrade. [† Ayn Sof olan "TÜM Eskilerin Eskisi" değil.]

Ayin (A’y-een), yani Hiç-Şey isminin Eyüp'ten (xxviii, 12) mülhem olduğu rivayet edilir, "Ve Hikmet, nereden (me-ayin, lafzen, hiç-şeyden) bulunacaktır? Ve Anlayışın makamı nerededir?" Bu pasaj Kabalistler tarafından yalnızca Ayin doktrininin hafızada muhafazasını kolaylaştırmak gayesiyle istimal edilmiştir. Aynı usul Talmudik tedrisatta Hahamlarca da tatbik edilmiştir. Hiç-şey insanın idrakinin fevkindedir zira insanın zihni yalnızca şeyleri idrak eder. Ayin, her şeyin mutlak inkârı manasında yokluk demek değildir, şayet öyle olsaydı me-ayin kelimesi nerede diye tercüme edilemezdi. Bu istifham bildiren nerede lafzı, sual edenin zihninde derhal orada ifadesinin nefyini tazammun eder, bir bilmeme fikrini ve izah edici bir cevaba kapı aralayabilecek bir sualin intacını taşır, böylelikle kanıtlar ki Nerede suali,

zahirî ulaşılamazlığı, bilinemez cevheri ve hakiki görünmezliği hasebiyle sual edene derhal adeta bir hiç-şeymiş gibi gelen bir fikre işaret eder, lakin bu yalnızca sual edene göredir, zira hakikatte insanın idrak sahası dahilinde mutlak bir yokluk yahut nefy imkânsızdır

ve tamamıyla onun (mahdut) tefekkürünün ötesindedir. Bu mefhum, bir-şey fikrini tamamen dışlar (aksi takdirde insanın idrak sahasında bulunurdu) ve Yüce Mabut olarak var olan ve hüküm süren, soyut ve mutlak sonsuzluk ile idrak edilemezlik içindeki mutlak hiç-şeye atıfta bulunur, binaenaleyh Kabalistler, Tanrısallığın (thearkhia) "en yüce derecesinin" insan için Ayin, yani bir fikir dahi olmadığını iddia ederler. Bu Ayin kelimesi bir isimden ziyade hakikatte bir tarif hükmündedir ve İlahi hikmetin ruhuyla pek yakından irtibatlı olarak teozofik ilmin sahasına dahil olur, Musa'ya ait metinlerde Ehyeh'in, YHVH'nin ve Tanrı'nın sıfatlarının dahi fevkinde nefes alır, yine de Eski Ahit dairesine dahildir. Ayin, varlık olmayan (non ens) demektir lakin mutlak surette mevcut olmayan (non est) manasında değildir, İlahiyatın adem olduğunu öne sürmekten fersah fersah uzak olup soyut manada Yüce Varlığın bilinen mevcut varlıklar meyanında bir mevcudat (ens) olmadığını, bilakis Şeyler âlemi içinde bir Hiç-Şey olduğunu ifade eder, Yüce Olan, maddî bedendeki insanın bilebileceği kadarıyla yaratılmamış olandır, cismanî ve ruhanî cihetten İbranice yeş, Keldanice eet olan yaratılmış bir-şeye tezat teşkil eden ve onun pek fevkinde bulunan bir bir-şey-olmayandır. Yeş me-ayin ibaresi, yani Hiç-şeyden Bir-şey sadır olması, yoktan var etme (creatio ex nihilo) mefhumunun hakiki manasıdır.

varlık, bunlar değişebilen kuru suret ve kanaatlerden ibaret değildi, bu tefekkür bilhassa kadim Grek felsefesinde pek barizdir ve Parmenides ile Platon'un tebdil etmeye gayret gösterdikleri de tam olarak buydu. Platon ile birlikte, Parmenides diyaloğunda, her sübjektifin bir objektifi olması gerektiği yönündeki yeni tefekkür zuhur etti. İdealar zihnimizde amil olan maddi bir sembolizmden ibarettir. Ne realizm hakikattir, ne de nominalizm hakikattir, saf idrak edilebilirliğe en yakın yaklaşım konseptüalizmdir. Lakin konseptüalizm dahi dilin ve tefekkürün nihayetsiz letafetinin dûnundadır, zira zihnimizde tasavvur için dahi fazlasıyla latif olan, yalnızca sezgilerden ibaret bulunan, ne zihni bir sembolizm ne mutlak formülasyonlar ne de görünür bir ifade vasıtası bulabilen şekillenmemiş idealar deveran eder.

Madde âlemi mütemadiyen tahavvül halindedir ve binaenaleyh ne Hakikattir ne de Gerçek, bize belirsizlik ve salt zahirden gayrısını sunmaz, Hindu inancındaki Mâyâ yahut İllüzyondur. Lakin prototipik idealar Hakikat ve Gerçektir, akan suyun üzerine düşen hareketsiz gölgeler gibidirler, tebeddül ve hareketin cebrine mukavemet ederler ve şeylerin fehmedilmesi için hakiki bir

zemin temin ederler. Bu telakki Şark menşelidir lakin aynı zamanda Pisagor ve Platon'un da telakkisidir. Bu en yüce ideal âlem, Yahudilerce Göklerin Göğü olarak tesmiye edilmiştir.

Gerçek olan ilahi ile gerçek-dışı olan insani, mutlak mefhumlar ile içimizdeki fikirler arasındaki bu uçurumu nasıl aşacağız? Tüm felsefenin olduğu gibi Kant’ın, Hamilton’ın ve Platon’un da ayağının takıldığı taş işte budur.

Teozoflar ve mistikler bu meseleyi cezbe hali vasıtasıyla çözmeye gayret etmişlerdir, fakat bunda ne ölçüde muvaffak olduklarının takdiri okuyucuya aittir.

"Belki bir kıl ayırır Yanlış ile Doğru’yu, Evet, tek bir Elif olabilirdi ipucu"

İbrani Kabala’sı, sesin rengin içsel ruhu olduğunu, ritmin ise bütün hayatın deruni tözünü teşkil ettiğini öğretir, bu sebeple süfli hayat, semavi olan ulvi hayatın ritmik hareketiyle olan ahengi sayesinde ona doğru çekilir ve kendi aslıyla, ilk örneğiyle birleşir, zira benzer olan, hususi, meçhul yahut büyüleyici bir surette benzer olanı tesir altına alır.

İşte bu sebeple, yalnızca İsrailoğulları arasında değil, bütün pagan kavimlerin ibadetlerinde de renklerin ahengi ile musikinin nağmeleri tam bir uyum içinde hareket eder, bu keyfiyet Çinlilerin kadim kitaplarında da açıkça serdedilmiştir. Nitekim musiki dizisinde yedi renk, [okunamadı] ve sesli harfler mevcuttur ki, bunların hepsi zahiren birbiriyle hısımlık içindedir.

Zohar dahi şöyle der, "'O halde beni kime benzeteceksiniz ki ona denk olayım? der Kuddûs olan' (İşaya xl, 25). Bütün mahlukat arasında, her ne kadar benim suretimde yaratılmış olsalar da, bana benzer tek bir varlık dahi yoktur. Dünyaya kendimi izhar ettiğim sureti yok edebilir, kendimin tecellisini art arda birçok farklı surette yeniden var edebilirim. Suretimi yok edebilecek başka hiçbir İlah benim fevkimde değildir.

Bu sebeple Kutsal Metin’de şöyle buyrulmuştur, 'Bizim Kayamız (İlahımız) onların kayası (ilahı) gibi değildir, düşmanlarımız buna bizzat hükmetsin.' (Tesniye xxxii, 31.) Fakat bir kimse çıkıp, 'Siz hiçbir suret görmediniz' (Tesniye iv, 15) denildiğini ileri sürerse, ona şu cevap verilebilir, Biz YHVH’yi yalnızca tek bir surette gördük ki Musa hakkında, 'o, YHVH’nin suretini temaşa edecektir' (Sayılar xii, 8) denmiştir, lakin başka hiçbir benzerlik altında değil, peygamber haklı olarak şöyle der, 'Beni kime benzeteceksiniz?' YHVH’yi kime benzeteceksiniz? Hangi suret Yüce Olan’ı temsil edebilir?

(İşaya xl, 18.) Zira suret, Makamında (Makam, yani İkametgâh yahut Hakikat) bulunan Yüce Olan’ın bir sıfatı değildir, fakat Kuddûs Olan, kainatı idare etmeyi ve İzzetini (Şehina) kainatta yaratılmış olan her şeyin üzerine yaymayı tensip buyurmuş, bu yüzden (Şehina vasıtasıyla) her bir insana onun kendi idrakine, basiretine ve tahayyülüne göre tecelli eylemiştir. 'Peygamberlerin eliyle temsiller kullandım' (Hoşea xii, 10) ayetinin manası budur. Dolayısıyla Elohim (Tanrı), yukarıdaki metinde sanki şöyle demektedir, Her ne kadar kendimi size kendi suretinizde göstersem de, yine de beni hiçbir şeye benzetemezsiniz. İlah, bu (bizim) alemimizde herhangi bir suret yaratmadan evvel, Kuddûs Olan herhangi bir timsal vücuda getirmeden evvel, O tek başınaydı, suretsizdi ve hiçbir benzerliği yoktu, yaratılıştan evvelki haliyle Yüce İlah’ı kim tahayyül edebilir ki, zira O vakit O suretten münezzehti? Bu sebeple Kuddûs ve Yüce Olan’ı herhangi bir timsal yahut suret nevinden bir şeyle, hatta Kutsal İsmiyle, bir harfle yahut bir noktayla dahi temsil etmek menedilmiştir.

Şu kelam buna işaret eder, 'YHVH’nin sizinle konuştuğu gün hiçbir suret görmediniz' (Tesniye iv, 15). Yani, herhangi bir suret yahut timsal cinsi altında temsil edebileceğiniz hiçbir şey görmediniz. Lakin İlah, Ulvi İnsan (Adam İlaah) suretini sudûr ettirdikten sonra, bu sureti (onun vasıtasıyla) nüzul etmek için bir taht arabası (Merkaba) makamında kullandı, bu suretin ardından Kutsal İsim olan YHVH ile tesmiye olunmayı murat etti. Sıfatlarına göre, her bir sıfatı veçhiyle ayrı ayrı bilinmeyi diledi ve kendisine 'Merhametli Elohim', 'Adil (yahut Sadık) Elohim', 'Kadir-i Mutlak', 'Sabaot’un Elohimi' ve 'Var Olan' denilmesine cevaz verdi. İlah bununla, sıfatlarının yaratılmışlarca idrak edilmesini, Merhamet ve Şefkatinin yanı sıra kudretinin (enerji ve iktidarının) bütün kainata nasıl şamil olduğunun bilinmesini kastetmiştir. Şayet O, Nurunu bütün mahlukatının üzerine neşretmemiş olsaydı, İlah’ı nasıl bilebilirdik? 'Bütün dünya O’nun İzzetiyle doludur' (İşaya vi, 3) şeklinde yazılmış olan nasıl tahakkuk edebilirdi? Kuddûs Olan’ı bizzat kendi sıfatlarıyla, hele hele topraktan gelen ve fesada uğrayan insanın sıfatlarıyla kıyaslayan kimsenin vay haline. Biz İlah’ı, aşkınlık derecesinde yüce kabul etmeliyiz.

bütün yaratılmışları ve bütün sıfatları, lakin sıfatın ifade ettiğinin ötesinde Yüce Olan’ı tasavvur edemeyiz. Tanrısallığı (thearkhia) bütün bu şeylerden tecrit edersek, şayet O’na ne bir sıfat, ne bir suret, ne de bir biçim bırakırsak, geriye kalan uçsuz bucaksız bir okyanusa benzer, zira okyanusun suları bizatihi ve kendinde sınırsız ve biçimsizdir, ve ancak yeryüzüne yayıldıklarında bir suret veya bir biçim (Dimyon) iktisap ederler. Şimdi şu hesabı yapabiliriz, okyanus suyunun kaynağı ile bu kaynaktan neşet edip daha da yayılmak üzere akan su kanalı veya akıntısı iki eder. Derken, sanki muazzam bir çukur yahut hafriyat kazılmışçasına büyük bir hazne meydana gelir, bu hazneye okyanus denir ve bu da üçüncüsüdür. Okyanus denilen bu akıl sır ermez derinlik, daha sonra yedi uzun Kelim’e, yani Kaplara (veya Vazolara) benzeyen yedi akıntıya ayrılır. Kaynak, kanal yahut akıntı, okyanus ve yedi akıntı (Kelim) hep birlikte onu meydana getirir. Ve şayet Usta bizzat yaptığı bu kapları kırarsa, sular kaynağa geri döner ve geriye yalnızca bu kapların kurumuş ve susuz kalmış kırıkları kalır. Bütün Sebeplerin Sebebi, On Sefirot’u işte bu veçhile sudur ettirmiştir. Keter, yani Taç, kendisinden durmaksızın sonsuz bir Nur fışkıran kaynaktır, En Yüce Sebep’in Eyn Sof (Sonsuz yahut Gayrimahdut) ismiyle anılması bundandır, zira O (kendi Yüce Mutlaklığı içinde) ne bir biçime ne de bir teşekküle maliktir, O’nu idrak etmeye yahut herhangi bir surette bilmeye yarayacak hiçbir vasıta da yoktur. Nitekim şöyle yazılmıştır, "Sana çok güç gelen şeyleri araştırma, gücünü aşan şeyleri de tecessüs etme." (Sirak iii, 21.) Bunun üzerine Tanrısallık (thearkhia), bu kaynaktan (yani Eyn Sof’tan) İlahî Nur ile doldurulan, (riyazî bir) nokta kadar küçük, י (Yod) harfi misali bir kap sudur ettirdi. Bu, Hikmet’in kaynağıdır, hatta Hikmet’in ta kendisidir!

Bu, Yüce Sebep’in kendisinin "Hakîm Tanrı" diye anılmasına izin vermesine vesile olan Sefirah Hokmah idi. Bundan sonra O, okyanusa benzeyen büyük bir kap yaptı, buna (Binah) Akıl (yahut Fehm) denir, "Âlim Tanrı" ismi buradan gelir. Ne var ki, bu bağlamda Tanrısallığın (thearkhia) yalnızca Kendi vasıtasıyla Hakîm ve Âlim olduğu anlaşılmalıdır, zira Hikmet kendi başına ve kendiliğinden bu ismi hak etmez, ancak onu Kendisinden neşet eden Nur ile dolduran Hakîm Olan vesilesiyle hak eder, tıpkı Akıl’ın da kendi kendine değil, akıllı olan ve onu Kendi cevheriyle dolduran Varlık vesilesiyle idrak olunması gibi. Tanrısallığın (thearkhia) Yalnızca Kendini geri çekmesi kifayettir, Akıl kuruyup beyhude kalacaktır. Şu kelamın manası da budur, "Nasıl ki denizden sular çekilir (muhtemelen göl) ve bir nehir yatağı kuruyup kavrulursa." (Eyüp xiv, 11. Karşılaştırınız İşaya xix, 5.) Nihayetinde okyanus sanki yedi akıntıya bölünür ve Hesed yani Merhamet veya İnayet ile Gedulah yani Azamet, Gevurah (Hükümran Kudret), Tiferet (Güzellik), Netsah (Muzafferiyet veya Zafer), Hod (Celal), Yesod (Temel yahut Esas) ve Malhut (Krallık) tesmiye edilen yedi kıymetli Kap (Kelim yahut Sefirot) vücuda gelir.

Binaenaleyh (bu sıfatlara yahut Sefirot’a tekabül edecek şekilde) Tanrısallık (thearkhia) şöyle anılır, Ulu yahut Rahim, Kadir, Celil, Zafer Tanrısı, bütün Celalin ve Mekânın aidiyetinde bulunduğu Yaratan, ve cümle Şeylerin Temeli. Hem diğer bütün sıfatlar hem de âlemlerin mecmuu bu son sıfat üzerine istinat eder. Nihayetinde Tanrısallık (thearkhia) Âlemin de Sultanıdır, zira her şey O’nun iktidarındadır, O, Mukaddes Olan’ın dilediği veçhile Kapların sayısını azaltabilir, onlardan dökülen Nuru çoğaltabilir yahut eksiltebilir. Bu Kaplar için, onlara tâbi ve onların istifadesine mahsus olmak üzere, dördü ayak ve altısı basamak olmak üzere cem’an on cüzden müteşekkil bir Taht yaptı. (Not. Bu ikinci âlem olan Beriah yahut B’ree-ah’tır, metnin devamına bakınız.) Bu Tahta tâbi ve onun istifadesine amade kılınmak üzere Mukaddes Olan on Melek Ordusu yarattı, nihayet Samael’i ve Melekler tarafından yeryüzüne inmek için üzerlerine bindikleri bulutlar misali yahut koşturdukları atlar misali kullanılan onun ordularını yarattı. Nitekim Kutsal Metin’de şöyle buyrulmuştur, "İşte YHVH, süratli bulutlara binmiş Mısır’a geliyor, ve Mısır’ın ilahları (elohim) O’nun huzurunda titriyor."

Zohar, Birinci Âlem’i Dyuknah, yani biçim veya suret diye tesmiye eder. Bu, Adam İlla-ah’ın, yani Semavî Prototipik Adam’ın yahut İnsan’ın suretidir. İkinci Âlem Kurseyah, yani Taht’tır. Üçüncü Âlem Malahayah, yani Melekler’dir, dördüncüsü ise bizim Madde-Âlemimiz olan Galgolim’dir, yani Gezegenler Âlemi ve aynı zamanda Klipot yahut Kabuklar âlemidir.

Kâinat bir bütün olarak Kabala tarafından Tanrı’nın kisvesi yahut "libası" olarak telakki edilir. Zohar bize şöyle der, "Bütün Gizlilerin Gizlisi Kendini izhar etmek murad ettiğinde, evvelemirde bir nokta vücuda getirdi

Taç, her daim Arih Anpin’dir, yani Büyük Yüz yahut Çehresi Uzun Olan’dır.

Güzellik, Mukaddes Kral’dır yahut Kral’dır.

Malhut, yani Krallık, Şekinah’tır, Kraliçe’dir, Matronita’dır, İlahî Huzur’dur. O’nun mümessili, bütün ışığını Güneş’ten alan gezegenin, yani Ay’ın ruhu yahut enerjisidir, dünya ile irtibat halindeki en alttaki gezegen küresinin hâkimidir. Kabala’ya göre bu yeryüzündeki varoluş, Yukarıdaki büyük İdeal Güzellik yahut İyiliğin yalnızca bir aksettirilişi veya suretidir.

Kabalistlerin sıklıkla İki Çehre olarak adlandırdığı Kral ve Kraliçe’nin faal enerjilerine gelince, bunlar, daimi gayretleri dünyaya yeni bir hayat ve lütuflar bahşetmek, Yüce Tanrısallık’ın (thearkhia) İradesi tahtında ilk yaratılışın eserini muhafaza edip idame ettirmek olan erdişi bir ilke teşkil ederler. İki Çehre’nin karşılıklı yakınlığı iki veçheyle işler, kimi zaman Yukarı’dan Aşağı’ya doğrudur, o vakit varlık ve hayat En Yüce Âlem’den çıkarak tabiatın nesnelerini tesiri altına alır, kimi zaman ise bilakis Aşağı’dan Yukarı’ya doğru cereyan eder, yani bizim bu vehim, tebeddül ve gayrisahihlik dünyamızdan Yukarı’daki hakiki, gerçek ve Mutlak olana yönelir ve böylesi bir rücua liyakati bulunan varlıkları En Yüce Olan’a geri götürür.

İbn Cebirol devrinden sonra Kabala sistemini felsefi bir tarzda ortaya koyan ve Orta Çağ’da İbrani yazmalarının maruz kaldığı umumi tahribattan kurtulabilen en erken metinlerden biri, Rabbi Azariel yahut Azriel ben Menahem, muhtemelen ben Solomon tarafından kaleme alınan, On Sefirot Şerhi’dir, nitekim 13. yüzyıl Yahudi müelliflerinden bazıları kendisini Ezra olarak da tesmiye etmiştir. Miladi 1160 civarında İspanya’nın Valladolid şehrinde doğmuş olup 78 yaşında, 1238 senesinde vefat ettiği rivayet olunur. Bir Filozof, Talmudist, Kabalist ve İbrani Mukaddes Metinleri Şarihi olarak temayüz etmiş, Gizli Hikmet’in peşinde çok seyahat ettiğini bizzat nakletmiştir. Meşhur Kabalist Rabbi Kör İshak’ın talebesi ve Yahudi müelliflerce akrostiş suretiyle RaMBaN olarak anılan allame Kabalist Rabbi Moses ben Nahman’ın (Nahmanides) üstadı olduğu söylenir. Azriel, bir kısmı günümüze el yazması halinde ulaşan, bir kısmı ise erken tarihlerde basılan muhtelif eserler telif etmiştir. Bizi en ziyade alakadar edeni, Sual ve Cevaplarla On Sefirot’un İzahı manasına gelen Şa-aloth u-th’şooboth al eser Sephiroth adlı eseridir. 1798 tarihli Varşova baskısının nihayetinde şu ifadeler yer alır, ‘‘Hikmet sahibi olmak dileyen kimse Güney’e yönelmelidir,’’ yani Tif’eret Sefirot’una, Güzellik’e, ki Güney’in kudreti olan Güneş’in ruhuyla remzedilir. ‘‘Zengin olmak dileyen kimse ise Tzad-dek Sefirot’una, Adalet’e yönelmelidir, ki bu da Kuzey’in kudretidir ve senin için bir hatırda tutma nişanesi şudur, Sofra Kuzey’dedir, Şamdan ise Güney’de. ‘Ve Yaratanıma adalet atfedeceğim (vereceğim),’ sözü ‘Şekinah Batı’dadır’ kelamına racidir; bu da Batı’nın avver-YaH, yani Adonai’nin (Rabbin) eteri [NOT: Latincesi azoth, simyasal Alkahest ve cıva ile özdeşleştirilen canlandırıcı cevher] ve Or YaH, yani ‘Rabbin Nuru’ olduğu manasına gelir ki Şekinah da işte budur. Bu hikmette bir veren ile bir alan bulunup bulunmadığı sualine gelince, Kerubiler’in vaziyeti ve ameli buna cevap teşkil edebilir, zira onlar bir erkek ile kadın gibi zahir olurlar ve İsmi Mübarek Olan Mukaddes Zat’tan size vasıl olan muhabbet de böyledir! Eyüp bahsinde ‘Ve canı diledi ve işledi’ diye, İşaya’da ise ‘Ve biri diğerine nida etti’ diye okuruz, ki Targum bunu ‘Ve birbirinden ahzedip kabul ederler’ suretinde tercüme eder. Kimi zaman her biri kendisi için amel eder, kimi zaman birbirine müşabih iş görürler, kimi zaman biri diğerinin amelini icra eder, kimi zaman da işlerini tebdil ederler. Hahamlar bu hususa istinaden şöyle derler, Salihlerin (adillerin) kudreti büyüktür, zira onlar Şiddet (Korku yahut Celal) sıfatını Merhamet (Lütuf) sıfatına tebdil ederler, lakin fasıklar bunun aksini yapar ve bir noksanlık vuku bulduğunda amel kesintiye uğrar, böylesi bir kimseye de Zumtum, yani tıkanmış denir. Bu kabil bir kimse hakkında şöyle buyrulmuştur, ‘Tahtın Çehresini kapadı, bulutunu onun üzerine yaydı’; ve dahi şöyle yazılmıştır, ‘Elohim’in (Tanrı’nın) izzeti bir emri gizlemektir.’ Ve bu meseleler onların bayram gününün ve gecesinin dördüncü nöbetinde icra olunur. Rabbi Azriel’in Moses ben Nahman’dan ahzettiği sözler buraya kadardır.’’ Azriel, Gelenek vasıtasıyla kendisine talim edilen Gizli Hikmet’i İspanya’da ilk kez serdettiğinde, yalnızca mantıki olarak izah ve ispat edilebilen şeyleri hakikat addeden ve Aristotelesçiliğin tesiri altında bulunan filozoflar tarafından istihza ile karşılandığını nakleder. Bu sebeple, onların irşadı maksadıyla Gizli Hikmet’e mantıki bir kisve giydirmeye gayret etmiştir. Azriel, Gerona Mektebi tarafından vazolunan Kabalistik hiyerarşi ve dizgeye mensuptu.

Aşağıdaki metin, Sefirot Şerhi’nin Dr. Jellinek tarafından Spinoza’nın Etika üslubuna tevfikan yapılan muhtasar tahlilinin tercümesidir.

Tarif I Bütün Şeylerin müessisi ve idarecisi olan Varlık ile Ain Soph’u, yani sonsuz, gayrimehdut ve Zatı ile mutlak surette mütecanis, Kendi içinde birleşmiş, sıfatları, iradesi, kastı, arzusu, fikri (düşüncesi), kelamı veya fiili bulunmayan bir Varlığı anlarım.

Tarif II Sefirot ile Mutlak Ain Soph’tan sudur eden iktidarları kastediyorum; bunlar kemiyet cihetiyle mahdut mevcudiyetler olarak tecelli ederler, tıpkı kendi tabiatını tebdil etmeksizin müteaddit Şeylerin imkânları mesabesinde olan muhtelif nesneleri dileyen irade gibi.

Önerme I Âlemin asli illeti ve müdebbiri, hem mündemiç hem de aşkınlık vasfına haiz olan Ain Soph’tur.

Burhan (a) Her netice bir illetin mahsulüdür, intizam arz eden ve bir plana muvafık olan her şeyin bir müdebbiri bulunur.

Burhan (b) Görünen her şey mahduttur, mahdut olan her şey fanidir, fani olan hiçbir şey mutlak manada Zatıyla özdeş değildir; bundan ötürü âlemin asli illeti...

...Âlem görünmezdir, binaenaleyh sınırsızdır, sonsuzdur, mutlak surette kendisiyle özdeştir, yani Ayn Sof’tur.

İspat (c). Âlemin ilk illeti sonsuz olduğundan, O’nun haricinde hiçbir şey var olamaz, dolayısıyla O mündemiçtir.

Şerh. Ayn Sof görünmez ve yüce olduğu gibi, aynı zamanda hem imanın hem de imansızlığın köküdür.

Önerme II Mutlak Ayn Sof ile maddi âlem arasındaki vasıtalar Sefirot’tur.

İspat. Maddi âlem sınırlı ve nakıs olduğundan, doğrudan doğruya Ayn Sof’tan neşet etmiş olamaz, buna rağmen Ayn Sof’un onun üzerinde tesirini icra etmesi icap eder, zira aksi takdirde O’nun kemali zeval bulurdu. Binaenaleyh vasıta Sefirot olmalıdır, çünkü onlar Ayn Sof ile olan rabıtalarında kâmil, O’ndan tecrit edildiklerinde ise nakıstırlar.

Şerh. Mevcut olan her şey Sefirot vasıtasıyla vücut bulduğundan, maddi âlemin bir ulvi, bir merkezi ve bir süfli derecesi vardır.

İspat. Her cismin, her biri diğerini tekerrür ettiren üç boyutu (uzunluk, genişlik ve derinlik) mevcuttur (3 x 3 = 9), buna umumiyetle Mekân nispeti ilave edildiğinde netice on adedini verir. Sefirot sınırlı olan her şeyin bilkuvve hâli olduğuna göre, on adet olmalıdır.

Şerh (a). On adedi, Ayn Sof’un mutlak vahdetiyle bir tezat teşkil etmez, nitekim bir sayısı bütün sayıların esasıdır, kesret vahdetten neşet eder, tohum tekâmülü muhtevidir, tıpkı ateş, alev, kıvılcımlar ve rengin, her biri diğerinden farklı olmasına rağmen tek bir esasa malik olması gibi.

Şerh (b). Tefekkür soyut olarak Ayn Sof’tan tecelli etse de, her türlü tefekkür yahut düşünce ve hatta tefekkür edilen bir nesne olarak zihnin kendisi dahi sınırlı, somut ve bir ölçüye tabi olduğu gibi, Sefirot’un sıfatları da sınır, ölçü ve somutluktur.

Önerme IV Sefirot sudûr etmiştir, yaratılmamıştır.

İspat I. Mutlak Ayn Sof kâmil olduğuna göre, oradan sudûr eden Sefirot da kâmil olmalıdır, binaenaleyh yaratılmamışlardır.

İspat II. Yaratılmış olan her şey soyutlama ile noksanlaşır, Sefirot ise noksanlaşmaz, zira onların faaliyeti asla hitam bulmaz, dolayısıyla yaratılmış olamazlar.

Şerh. İlk Sefirot, tahakkuk etmeden evvel Ayn Sof’un derununda bir kuvve (dynamis) hâlinde bulunmaktaydı, akabinde ikinci Sefirah, Akledilir Âlem için bir kuvve olarak sudûr etti, daha sonra diğer Sefirot, Ahlaki Âlem ve duyularımıza ayan olan âlem, yani Maddi ve Tabii Âlem için sudûr etti. Lakin bu durum Ayn Sof’ta bir öncelik ve sonralık yahut bir mertebelenme tazammun etmez, bilakis alelade bir ışığın, kendisinden tutuşturulan ve er ya da geç, farklı suretlerde ışık saçan diğer ışıkları kendi bünyesinde bir vahdet içinde barındırması gibi, Ayn Sof da her şeyi bir vahdet dairesinde ihata eder.

Önerme V Sefirot hem fâil hem kâbildir (mekabbel ve mitkabbel), kendi içlerinde hem feyzederler hem de telakki ederler.

İspat. Sefirot, Ayn Sof’un vahdetini ilga etmediği gibi, evvelki her mertebe de selefinden feyzalır ve halefine ifaza eder, yani aynı anda hem fâildir (ifaza eden) hem de kâbildir (kabul eden).

Önerme VI Birinci Sefirah Rim Ma’aleh, yani İdrak Edilmez Yücelik olarak tesmiye edilir, ikincisi Hohma, yani Hikmet, üçüncüsü Bina, yani Fehim, dördüncüsü Hesed, yani Sevgi, beşincisi Pahad, yani Korku, altıncısı Tiferet, yani Cemal, yedincisi Netsah, yani Sebat, sekizincisi Hod, yani Celal, dokuzuncusu Tsaddik Yesod Olam, yani Âlemin Esası Salihlerdir, onuncusu Tsaddik, yani Salahiyet.

Şerh (a). İlk üç Sefirot Fikir (İde) Âlemini, sonraki üçü Ruh Âlemini, son dördü ise Cismaniyet Âlemini teşkil eder, binaenaleyh bunlar Akli, Ahlaki ve Maddi Âlemlere tekabül eder.

Şerh (b). Birinci Sefirah, Nefis ile Yeheda, yani Vahdet tesmiye edildiği ölçüde alakadardır, ikincisi Haya, yani Hayy tesmiye edildiği ölçüde, üçüncüsü Ruah, yani Tin tesmiye edildiği ölçüde, dördüncüsü Neşama [NOT: İlgili kabalistik metinlerdeki dizilime göre 'Ruh/Can İlkesi'], yani Hayat İlkesi tesmiye edildiği ölçüde, beşincisi Nefeş, yani Can tesmiye edildiği ölçüde rabıtalıdır, altıncısı kana tesir eder, yedincisi kemiklere, sekizincisi atar ve toplardamarlara, dokuzuncusu ete ve onuncusu deriye tesir eder.

Şerh (c). Birinci Sefirah hafiy (gizlenmiş) nur gibidir, ikincisi semanın mavisi gibi, üçüncüsü sarı gibi, dördüncüsü beyaz gibi, beşincisi kırmızı gibi, altıncısı ak-kızıl gibi, yedincisi kırmızımtırak ak gibi, sekizincisi akımtırak kızıl gibi, dokuzuncusu ak-kızıl-kırmızımtırak ak-akımtırak kızıl gibi, onuncusu ise ışık sergileyen bütün renkleri aksettiren nur gibidir.*

Şerh (d). Sefirot’un derecelenmesi şöyledir,

R. Azriel, Nazari Kabala’nın bu sisteminin Eski Ahit’te mündemiç olduğunu ispat etmeye çalışır.

Kabala’nın bu kadim ilmihalinin dikkate değer hususiyetleri şunlardır,

I. Sefirot’un bazılarının farklı isimleri ve tertibi.

II. Sefirah’ın sayının metafizik kategorisi olması.

III. Sefirot onluğunun, Uzunluk, Genişlik ve Derinlikten müteşekkil üç boyutuyla Mekân fikrine istinat etmesi.

IV. Sayıların kuvvelerinin tecessümünü izah ederken sınır metafizik mefhumunu kullanması.

*Bu, İdrot’taki Zeir Anpin’in renklerine atıf olabilir.

Tanrısallık (Thearkhia) İle Kendi Aralarındaki Münasebet Bakımından Sefirot. İlyas’ın Duası.

Kabala mensupları arasında Sephiroth konusunda çok erken dönemlerde hayati sorular belirdi, bunların arasında şunlar yer alıyordu, Kendi aralarındaki yakınlık nedir, Tanrısallık (thearkhia) ile yakınlıkları nedir? Zohar, bunların Tanrısallığın İsimleri olduğunu kuvvetle ima eder, zira Tanrısallığın İsimleri, zihnimizde Tanrısallığa dair fikirlerimizin yegane muhteviyatıdır ve şayet Tanrısallık isimlendirilemeseydi, insanın zihni tarafından bilinemez veya kavranamazdı, çünkü İlahi İsimlerin bütünü, madde dünyasında Tanrısallığın yalnızca birer sembolüdür. Şayet akıllı ise, Tanrısallığın akla malik olduğu varsayılmalıdır, şayet bilge ise, Hikmete, faal ise, Enerji yahut Kudrete ve benzerine malik olduğu kabul edilmelidir. İkinci sual daha fazla ihtilafa yol açmıştır. Tanrısallığı değişmez kabul eden bazıları, On Sephirah’da yalnızca İlahi kuvvenin, enerjinin ve eylemin kaplarını, uzuvlarını veya aletlerini görmüşlerdir, üstün bir tabiata sahip, lakin Kutsal Olan’dan bütünüyle ayrı mahluklar olarak.

Daha evvel zikredilen R. Azriel, bunların yaratılmadığını, sudur ettiğini ve birer vasıta olmalarına rağmen, ayrıldıklarında bir kıymetlerinin kalmadığını ve Ain Soph içinde mündemiç olduklarını savunur. Neşideler Neşidesi’ne yazdığı üçüncü Giriş’te şöyle der, "Ve O, onları (Sephiroth’u) sınırlara tabi kılarak ölçüler (nitelikler) ve uzuvlar eyledi," Şerh’inde ise şöyle der, "Ölçüler tamamlandı ve uzuvlar haline geldi." Onun fikrine göre Sephiroth’un kudreti sudur yoluyla gelmişti ve bu sudur ile içkinlik vasıtasıyla, Ain Soph’un her birindeki ve hepsindeki kuvvesi sayesinde mevcuttu, bu kudret geri çekildiğinde ise hepsi boş kabuklar yahut vazolar misali kalmaktaydı. Başka bir deyişle bunlar asli sıfatlar değildi ve Ain Soph’un birliğini bozmamaktaydı.

İtalya’dan bilgin Menahem Recanati de bu Ekolün bir temsilcisidir. Diğer pek çokları ise On Sephirah’yı bütünüyle İlahi Töz ile özdeşleştirmiş, onları cevherler olarak mütalaa etmiş ve hiçbir şeyin yoktan var olmayacağını ileri sürmüştür. Onlara göre Ain Soph, bütün Sephiroth’un yekun meclisidir. Davud’un Kalkanı adlı risalenin müellifi bu mektebin bir temsilcisidir. Bu ikisinin arasında üçüncü bir görüş bulunur, Sephiroth’u yalnızca birer alet veya vasıta saymamakla birlikte, onları Tanrısallığın zatıyla da özdeşleştirmek istemeyenler. Mutlak Olan, derler, bütün Sephiroth’ta içkindir ve Kendini onlar vasıtasıyla ifşa eder, fakat bütünüyle onların içinde ikamet etmez, onlar Sonsuz Olan’ı asla ihata edemezler. Her Sephirah’nın malum bir ismi vardır, fakat Yüce Kutsal Olan’ın, Tanrısallığın hakikatte ne olduğunu bütünüyle ifade eden muayyen bir İsmi yoktur. Bununla onlar, Tanrı’nın değişmezliğini unuttuklarına dair kendilerine yöneltilebilecek her türlü ithamdan kaçınmaya gayret ederler. İtiraf etmeliyiz ki, Sephiroth müspet bir hakikate sahip değildir, kendilerine has bir varoluşları da yoktur, onlar yalnızca, insanın zihni için bilinemez olan Yüce Öz’ün, insanın aklına Kendini tezahür ettirmeyi seçtiği ideallik, ruhi kuvve ve enerji hudutlarını sembolik olarak temsil ederler, İlahi Nur’un, kamaştırıcı, yüce ve sonsuz ihtişamını örtmeyi arzu ettiği muhtelif karanlık dereceleri ve basamaklarıdır, ta ki mahlukatına kısmen tecelli edebilsin ve insanın kendi düşüncesinde Tanrısallığı üzerine tefekkür etmesine, onu temaşa etmesine imkan tanısın. Bu sebeple her Sephirah’da iki veçhe tanımak mecburiyetindeyiz, biri harici, menfi olan, yani bedenin yahut kabın kendisi, diğeri ise dahili, müspet olan, yani dahili Meçhul Öz veya İlahi Nur ile kusursuz bir birlik yahut yakınlık içinde olduğu varsayılan veçhe.

Bu sebepledir ki, İlahi Nur’un kaçıp gitmesine yol açan "kırık vazolar"dan söz edilir. Bu, hem Kadim hem de Modern Kabala mensuplarının benimsediği bir görüştür.

İlyas’ın Duası olarak adlandırılan metin, az evvel tartıştığımız mevzuya büyük bir vukufla ışık tutar, şöyle der, "Alemlerin Rabbi, Sen Yeganesin, lakin sayıya göre değil. Sen Yücelerin en Yücesisin, Gizlilerin en Gizlisisin, hiçbir idrak Seni kavrayamaz, gerek meçhul ve gaybi, gerekse müşahede edilen alemleri sevk ve idare etmek üzere, Sephiroth adını verdiğimiz on suret vücuda getirdin, Sen onların içinde Kendini perdeler ve onların içinde tecelli ettiğin müddetçe ahenkleri bozulmadan kalır, her kim onları zihninde birbirinden ayrılmış tasavvur ederse, bu durum onun Senin vahdetini parçalaması gibi addedilir. Bu on Sephirah, merhaleler halinde tedricen inkişaf eder, biri uzun, ikincisi kısa, üçüncüsü ise aralarındadır, fakat onları sevk ve idare eden Sensin, Sen ise ister Yukarıdan ister Aşağıdan olsun, hiç kimse tarafından idare edilmezsin. Bu Sephiroth için sen, insan canlarına intikal menzilleri vazifesi gören libaslar hazırladın.

Onları (Sephiroth’u), bedenler olarak adlandırılan suretlere de bürüdün."

Tanrısallığın Nefsi ve Sephiroth

Tanrısallık (thearkhia), bütün Sephiroth'ta mündemiç olmasına rağmen, onlardan bağımsız ve ayrıdır.

Aşağı âlemler, Yukarı âlemlerin kabukları, örtüleri yahut kışırları hükmündedir.

Ruh, cismani madde bedenine inmeden evvel, Sephiroth'taki bu muhtelif tekâmül mertebelerinden geçer.

onları çevreleyen kisvelerle olan mukayese, lakin bütünün heyeti umumiyesi itibarıyla insan suretinin azalarına tekabül eden vecihle.

Yüce Taç olan Kether, hakkında "Sonu başlangıçtan bildiren" (İşaya 46, 10) buyrulan Hükümranlık Tacı'dır. Kendi içinde, inkişafın (Atzilut âleminin) suretini beyan eden YHVH isminde hakiki izahına kavuşan Tefilin, yani filakteri Sırrı'nı ihtiva eder. O, (Sephirothik) Ağaç'ı semeredar kılan kaynaktır ve

İnsan bünyesinde, dimağda mukim olan düşünen akıl yani Neşamah'ın etrafı, kalpte meskûn olan bir ruhaniyet yani Ruah ile çevrildiği, bunun da bütün bedene sirayet eden hayat ruhu yani Nepeş ile sarıldığı, nihayetinde bütün bunların et, deri, kemik ve akabinde libas ile örtüldüğü gibi, kâinatın yani Makrokozmos'un inşasında da en yüce Sephirothik âlem olan Atzilut, Tanrısallığın Ruhu ve izhar olunmuş İradesi olan Yaratılış yahut Sudûr âlemi Briah ile kuşatılmıştır, bu âlem Yeçirah yani Teşekkül âlemi, diğer bir deyişle Hayat Kuvveti ile çevrelenmiştir ve nihayet bu sonuncusu da cismaniyet âlemi, kabuk yahut örtü mesabesindeki Asiyah yani Fiil âlemi ile sarılmıştır.

Metnin devamında Yedi Aşağı Sephira'nın, yani İnşa Sephiroth'u olarak tesmiye edilen Altı Sephira'nın insan bedeninin kısımlarıyla olan irtibatı gelir, nitekim bu Sephiroth fiiliyatta bütün maddenin buudlarının mümessilleridir, müsbet ve

[okunamadı] kutuplarının veya buudların uzantılarının muhtevasıdır, bunlar Uzunluk, Genişlik ve Derinlik olup mecmuan altı tanedir, yedincisi ise Krallık demek olan, hepsinin sükûn noktası yahut ahengini teşkil eden Malkhut'tur, ki bu da Sephiroth onlusunun sonuncusu ve tamamlayıcısıdır. Kether, başın veya dimağın en yüksek noktasına tatbik olunur, Hohmah umumiyetle dimağa atfedilir, kalbin Sephira'sı olarak Binah yani İdrak mevcuttur, sırt ve göğüs Tiferet'tir, kollar Hesed ve Gevurah'tır [Pa'had]. Ameli Kabala'nın büyük bir kısmı bu nispetler üzerine tesis edilmiştir ve muhtelif Sephiroth'a tatbik edilen İlahî İsimlerin istimalinden sihrî tesirler hâsıl olduğunu iddia eder. Bu fikir, ezoterik Hinduizm'e de baştan başa sirayet etmiştir.

Lenormant, Sayce ve diğer Asurologların tetkikleri, kadim Mezopotamya ahalisinin tefekkür dünyası ile Ameli Kabala'daki tasavvurlar ve İsrailoğullarının, bilhassa Yahudilerin sihir, melekiyat ve ifritiyat telakkileri arasında büyük benzerlikler bulunduğunu göstermektedir. Bu kavmin Babil'deki azametli akademileri, muhtemelen bu mirasın idamesine hizmet etmiştir.

Kether'de, yani İlk Madde'de (Prima Materia), ruhani yahut kesif olsun, yaratılmış âlemde vuku bulmuş veya bulacak olan her şeyin nüvesi mevcuttur. Filakterilerin düğümleri Keldani Büyüsü'nden hisse almaktadır,

özsuyunu onun bütün dallarına ve budaklarına doğru cebr ile sevk eder. Zira Sen Âlemlerin Rabbisin. Sen bütün Temellerin Temeli, bütün Sebeplerin Sebebisin, Ağaç'ı, tıpkı bedendeki ruh misali hayatı her yana neşreden o Kaynak'tan sularsın. Bâtında yahut zahirde bulunan hiçbir şeyde Senin ne bir Suretin ne de bir Şeklin vardır. Gökleri ve Yeri, Yukarıyı ve Aşağıyı, Semavi ve Arzî orduları (melekleri ve ruhları) Sen sudûr ettirdin. Bütün bunları, Âlemler Seni bilsin diye vücuda getirdin. Lakin hiç kimse Seni Hakikatin içinde idrak edemez, bizler yalnızca Sensiz ne Yukarıda ne de Aşağıda hiçbir vahdetin bulunmadığını ve Senin Her Şeyin Rabbi olduğunu biliriz. Fakat bunun maadasında Sana dair hiçbir şey bilmeyiz. Her Sephira'nın mukadder bir ismi vardır, melekler dahi bu isimlerle tesmiye edilir, lakin Senin muayyen bir İsmin yoktur, zira Sen bütün İsimleri dolduran ve onlara Hakikat olarak bütün kıymetlerini bahşedensin. Şayet Sen geri çekilecek olsan, onların cümlesi ruhsuz bedenler gibi kalakalırdı. Sen Hakîmsin, lakin müspet bir Hikmet ile değil, Sen Akledensin, lakin mukayyet bir Akıl ile değil, Senin Mekânın (Makom, yani Makamın) tahdit olunamaz, lakin bütün bu vasıflar, Senin Kudretini ve Kâdir-i Mutlaklığını insana bildirmek, Kâinat'ın Ceza (Hüküm) ve Merhamet (Lütuf) vasıtasıyla nasıl idare olunduğunu ona aşikâr etmek gayesiyle (Senin hakkında söylenmiştir). Şayet bu sebeple (Senin sıfatlarına dair) bir Sağ, Sol yahut Merkez zikredilirse, bu yalnızca beşerin alelade efaline mukabil Senin bütün Kâinat üzerindeki tedbir ve tasarrufunu göstermek içindir, yoksa Hakikatte Sana, biri Şiddet ve diğeri Merhamet olacak veçhile herhangi bir sıfat izafe edilebileceğinden ötürü değildir. Ayağa kalk Rabbi (Şimon bar Yohai), bu doktrinlerin senin vasıtanla tecelli ettiğini müşahede et, zira derin sırları faş etme ruhsatı başka hiç kimseye değil, yalnızca sana verilmiştir.

Sephiroth mecmuunun Tanrısallık demek olmadığı, Tiqqooneh haz-Zohar'ın bir başka faslında da beyan edilmiştir. "Kalpleri böylesine katılaşmış ve basiretleri Tanrısallığı Sıfatlarının mecmuundan ibaret görecek kadar körelmiş olanların vay haline. Muhakkak ki, muhakkak ki onlar, hükümdarı salt saltanat alametlerinin toplamından ibaret tarif eden mecnun gibidirler. Zira bilesiniz ki hükümdar, saltanat alametlerini sırf onlar vasıtasıyla tanınabilsin diye kuşanır, Şüphesiz ki Mülkün Sultanı, Gizlilerin en Gizlisi ve Sebeplerin Sebebi dahi, sırf bu vasıtayla idrak edilebilsin ve bu suretle yeryüzü sakinlerine Kendi mukaddes mahiyetine dair bir mefhum ilka edebilsin diye Kendini muhteşem bir kisveye (yani bütün kâinata) büründürmüştür."

Binaenaleyh Sephiroth hususunda şu hükmü vaz edebiliriz,

I. Onlar Ain Soph tarafından yaratılmamış, yalnızca O'ndan sudûr etmişlerdir, zira bir yaratma hadisesinde yaratıcıda bir eksilme vaki olurdu, lakin sudûr ile böylesi bir noksanlaşma cereyan etmez.

II. Bunlar, Ain Soph ile birlikte mutlak bir birlik teşkil eder ve tek ve aynı Varlığın yalnızca farklı tezahürlerini temsil ederler, tıpkı güneşten yayılan farklı ışınların insan gözüne farklı görünmesi, ancak tek ve aynı ışığın yalnızca farklı tezahürleri olması gibi.

III. Sephiroth'un tamamı farksız bir şekilde Ain Soph'un yetkinliklerinden pay alır ve ikincisi hepsinde içkindir, O, bunlar vasıtasıyla ruhen ve maddeten meydana getirilmiş her şeyi sudûr ettirirken, yine de Ain Soph, bütün Sephiroth'un ve sudûr eden her şeyin toplamının üzerinde ve aşkındır (aşkınlık). Bir yandan Ain Soph'un Hiç-Şey-liğinden pay alırlar, fakat diğer yandan, var olan her şeye öykünür ve onları canlılık içinde tutarlar.

IV. Sonsuz ve Yetkin Ain Soph'tan gelen sudûrlar olarak Sephiroth, bir yandan Sudûr Ettiren gibi sonsuz ve yetkin, fakat diğer yandan sonludur ve yalnızca Ain Soph vasıtasıyla sonlu, ruhani ve maddi bütün Şeylerin kurucuları ve koruyucularıdır. Ain Soph kendi doluluğunun bir cüzünü onlara bahşettiğinde ilk durumdadırlar, Ain Soph'un kendilerine vermiş olduğu doluluğu başkalarına aktardıklarında veya bu doluluk geri çekildiğinde kırık kaplar misali ikinci durumdadırlar. İlahiyatçıların Mesih'e atfettikleri ikili tabiata benzer bir şeye sahip görünmektedirler; Mesih'in bir yandan Sonsuz ve Yetkin bir İlahi Tabiata sahip olduğu düşünülür, fakat diğer yandan, aynı zamanda sonlu ve kusurlu, beşeri bir ruhi ve cismani tabiata sahip olduğu kabul edilir.

V. Hep birlikte On Sephiroth tezahürlerinde bir birlik teşkil eder ve bu birlikte erir, mecmuunda YHVH veya Adonai, yani Rab İsminin muhtevası olan Semavi Âdem'i, Aracı'yı vücuda getirirler.

Şema IV. Batlamyus sistemine göre Evren.

SEPHİRAH VE SEPHİROTH KELİMELERİNİN ANLAMI ÜZERİNE. SEPHİROTH'A DAİR FİKİRLERİN KÖKENİ. EMİRLERİN VE RABBİN DUASININ ONLU TAKSİMİ.

Sephiroth kelimesinin (tekili S'ph-e'rah, çoğulu S'ph-e'roth olarak telaffuz edilir) iştikakı ve anlamı tartışmalıdır. R. Azriel bunu saymak, numaralandırmak anlamına gelen Sapher'den türetir, daha sonraki Kabalistler ise bunun Saphir'den, yani parlaklıktan geldiğini söylerler (Mezmur xix, 1), "Gökler Elohim'in izzetini (parlaklığını) beyan eder." Diğerleri bunu Yunanca sphairai, yani küreler kelimesinden türetir ve Sephiroth'u ilkeler, arkhai, yani başlangıçlar olarak mı, yoksa cevherler, hypostaseis olarak mı, yahut kuvveler, dynameis, yani kudretler olarak mı, yoksa makul âlemler (kosmoi noetikoi) olarak mı, sıfatlar olarak mı, Atzamoth mevcudat veya mahiyetler olarak mı, yoksa Tanrısallığın (thearkhia) kapları yahut uzuvları olan Kelem olarak mı değerlendirecekleri konusunda tereddüt içindedirler.

R. Meier ben Gabbai'nin Sepher Avodoth haq-Qadosh, yani Mukaddes İbadet adlı eseri, yaprak 16, sütun 2'de şöyle denmektedir, "Ve Hatırası mübarek olsun, Semanın Kitabı'nın müellifi şöyle yazar, Aşağı Âlem'e ve idrakimizle erişebileceğimiz kısma bolca tesir ulaştırmak amacıyla On Sephiroth'un tamamı Ain Soph'tan neşet etmiştir. Tekiline Siphoor'dan mülhem Sephirah veya Anlatı denir, bunun manası, ona dair Anlatıda bulunmaya izin verilmiştir, demektir. Zira daha önce söylediğimiz gibi, Ain Soph hakkında konuşmaya (anlatmaya) izin yoktur. Yahut Sephirah'yı Mısır'dan Çıkış xxiv, 10'a göre 'göz kamaştırıcı derecede saf' bir şey olarak tefsir edebiliriz, 'Ve ayaklarının altında Safir'in (Sapphir) beyazlığından bir iş gibi.' Yahut Sephirah'nın bir şeyin sonu veya sınırı anlamına geldiğini söyleyebiliriz, nitekim Hatıraları mübarek olsun, Bilgelerimiz şöyle der, 'Sınırda duran şehir, Sephar.' Ki Sepher Yetzirah'da babamız İbrahim, selam üzerine olsun, şöyle derken bu manaya işaret eder, 'Sephir, Sephar ve Siphur.'"

Sepher Yetzirah, bir Sephirah'yı bir sayı, yani dünyanın yaratılışında vasıta kılınan on sayı veya rakamdan (Sephiroth) biri olarak kabul eder. Bununla birlikte bunlar Tanrısallık ile özdeş sayılmamalıdır.

Zohar'ın yaptığı gibi bu on sayıyı eksiksiz bir külliyat olarak ele alır; hep birlikte her şeyin yekûnunu tayin eden tam bir sistem teşkil ettiklerini, ferdi kemmiyet ayrılıkları içindeki bu mecmuun, Yüce Olan ile kıyaslandığında Mikrokozmos'u yahut Kadim İnsan olan Âdem Kadmon'u meydana getirdiğini belirtir; Âdem Kadmon, beşeri düşünce için her türlü tezahürün ve bütün sayıların fevkinde bulunan görünmez Makrokozmos'un, yani Ain Soph'un gölgesi yahut tezahürüdür, yeryüzü insanı yahut Âdem ile kıyaslandığında ise bizzat Âdem Kadmon Makrokozmos'tur. Birden aşağıya doğru on sayısı, diğer bütün sayıların sonsuza kadar kendisinden türediği mevcudatı veya bütün sayısal sistemi hep birlikte vücuda getirir. Yetzirah'ya göre bu bir bütündür ve bir bütün olarak, Yaratılış'ın azametli işinde adeta Tanrısallığın elindeki riyazi bir alettir. Yetzirah, bir ya da birinci Sephirah vb. şeklinde bahsetmez, daima On Sephiroth'tan söz eder, böylelikle asıl manasına, tatbikine ve maksadına dair herhangi bir müphemiyete mahal bırakmaz.

Eski Ahit bünyesinde bu ifadenin geçtiği yegane yer Mezmurlar lxxi, 15 ayetidir, burada da çoğul halde, Sephoroth olarak yer alır, tekili için Kitab-ı Mukaddes İbranicesindeki karşılık Sephorah, yani birim yahut sayının teki anlamında sayı olacaktır. Ye’tzeer-ah kitabının yazarı ise, sayma yahut numaralandırma manasına gelen ve Sephirah kelimesinden türetilen, Kitab-ı Mukaddes sonrası İbraniceye ait Sephiroth sözcüğünü kullanır, bu sözcük Eski Ahit’in hiçbir yerinde bu anlamıyla yer almaz, lakin Talmud edebiyatında bu manada istimal edilir. Birden fazla olan bir miktarın tayini olarak sayı, İbranicede mispar, Mişna ve Gemara metinlerinde ise minyandır. Talmud’un Arakhin risalesinin başlangıcında ve muhtelif diğer yerlerde, "sayı" kelimesinin tekili olarak Sephir 450 ve keza 5D yazılışını buluruz, fakat Sephirah biçimine rastlamayız. Bu durum, Ye’tzeer-ah kitabındaki Sephiroth lafzını açıklar, lakin Kabalacı R. Joseph Chiquitilla (yahut Gikatilla) b. Abraham’ın Sha-a’reh Orah, yani Işığın Kapıları adlı eserinin mukaddimesinde şu şekilde yorumladığı Kabalistik İlahi Sephiroth ile bir münasebeti yoktur, "Bu kelimenin kendisinden türediği Safir taşının 5p saflığı ve parlaklığı hasebiyle bu ad verilmiştir." Ta-amey ham-Mitz’voth, yani Emirlerin Hikmeti mukaddimesinde R. Mena’hem Reccanati, Sephiroth hakkında şöyle bahseder, "Kutsal Olan’ın sıfatları O’na aittir, tıpkı alevin kor halindeki kömürün bir cüzü olması gibi ve O’ndan neşet ederek dünyayı (kainatı) yaratmasına vesile teşkil eden vasıtayı vücuda getirir." R. Isaac Euchel (M.S. 1756-1804), Sephirah kelimesinin İbranice menşeini reddeder ve bunun yerine Yunanca sphaera, yani küre kelimesini koyar, bu bize en doğrusu gibi görünmektedir, zira Sephiroth hiyerarşisi en kadim Kabalistik edebiyatta Batlamyus’un gezegenler sistemi tasvirine benzer biçimde, yani her biri diğerini ihata eden on daire yahut yörünge halinde resmedilir, bunlardan ilki yahut en dıştaki, insan zihni için Yok-Şey mesabesindeki Sonsuz olan Ain Soph’a en yakın küre olarak ma’hashab-ah’ı, yani Fikir yahut Ben’i, Egodur, en içteki son daire ise Malkuth’u, yani Krallığı ihtiva eder. Çoğulu tayin eden Sephiroth kelimesinde sphaera lafzının İbraniceleştirilmesi, İbranice dahilinde münferit bir filolojik serbestlik numunesi olmaktan fersah fersah uzak olup, kadim hahamlar arasındaki umumi teamül ile meşruiyet kazanmıştır ve bu zaviyeden bakıldığında itiraz edilebilir addedilemez.

Sepher Ye’tzeer-ah’ın "Eh-ser Sephiroth b’lee-mah" tabiri, lafzı lafzına, tabiatları itibarıyla cismani, elle tutulur yahut görünür herhangi bir şeyden ari "on sayı (1’den 10’a)" manasına gelir, bir mevcudiyet ve mücerret mefhum olarak "sayı", şekilsiz ve binaenaleyh insanın bilebildiği kadarıyla mutlak surette nihayetsizdir, tıpkı fani gözle bakıldığında nihayetsiz olan ve hakiki "hiç-bir-şey" mahiyetindeki Mekan gibi. Nitekim Eyüp der ki (xxvi, 7), O, yeryüzünü B’leemah üzerine, yani nihayetsizliğe muadil olan mutlak biçim üzerine asar. Kabala’da, Sonsuz Olan’ın "on Sephiroth’una" (Küreler yahut Yörüngeler, Parıltılar, Sıfatlar) tatbik edildiği şekliyle Eh-ser Sephiros b’lee-mah ifadesinde, B’lee-mah yerine aşkınlık dairesindeki Ain Soph’un, yani Sonsuz Olan’ın ikame edildiğini görürüz, lakin her iki tesmiye de Ayin yahut Yok-Şey olarak Sonsuz, Ezeli ve binaenaleyh Tarif Edilemez Olan’ı temsil eder.

Eyüp, Yüce Kutsal Olan’ın yeryüzünü herhangi bir şey üzerine, b’lee-mah, yani Yok-Şey ve Yokluğa muadil bir hiç yahut hiçlik üzerine astığını söyler (xxvi, 7). Ain Soph Ezeli Olandır, lakin Kabala’ya göre aynı zamanda Ayin yahut Yok-Şeydir, dolayısıyla Ezeli Yok-Şeydir. Yedi asrı aşkın bir müddettir kelimenin manası ile Sephiroth’a dair Kabalistik telakkilerin kıdemi ve menşei üzerine ihtilaflar süregelmiştir.

Kanaatimizce Sephirah ve Sephiroth, Akkadyalılar, Kildaniler, Kadim İbraniler ve Kopernik öncesi Orta Çağ astronomlarının ekseriyeti tarafından var olduğu kabul edildiği şekliyle, gezegenlerin feza içindeki yörüngelerinin yahut seyirlerinin Ruhları ve Akıllarından neşet eden ve bunlar vasıtasıyla intikal eden maz-zol’a, yani tesirlere, feyizlere yahut enerjilere ve arzımızı kuşatan en ali semalardan sadır olan bu feyizlere taalluk etmektedir. Hay Gaon’un kayınbiraderi olan ve hakkında İbn Cebirol’un bir mersiye kaleme aldığı R. Yekuthiel, bize İbn Cebirol devrindeki Kabalacıların kimi tasavvurlarını aktaran Kabalistik vukufunun birtakım izlerini bırakmıştır. Şöyle der, "Salihlerin yedi düğünü, mistikler tarafından Sapphir, yani inci manasında Sephiroth tesmiye olunan yedi incidir, ‘Musa, Harun, Nadab, Abihu ve İsrail’in ileri gelenlerinden yetmiş kişi yukarı çıktılar ve İsrail’in Elohim’ini gördüler. Ayaklarının altında safir taşından yapılmış bir döşeme gibi ve berraklığıyla göğün bizzat kendi heyeti gibi bir şey vardı.’ (Çıkış xxiv, 9-10.) Rabbin Qesheeshi’nin nüshasında, Ye’tzeer-ah kitabının harekelenmesinde de Sephirah kelimesinin ‘Sapheir’, yani saymak fiili ile hiçbir müşterek ciheti bulunmadığı ve şayet yokluktan hasıl olmuş on Sephiroth olduğunu zannedersen, bunların adedinin nihayeti olmayacağı kayıtlıdır."

Üç (Yüce) olana gelince, geri çekil, dilsiz ol, araştırma, zira düşüncelerin onlara erişemez, Ağzından dökülenlerin hiçbir Sefira tarafından yoldan çıkarılmasına izin verme, çünkü her bir Sefira kendi içinde yeni bir âlemdir ve kor halindeki bir kömürün alevi misali diğeriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bakanların aynalarındaki yedi peygamberlik sırrıyla birlikte yedi inci onların içindedir, parlaklıkla doludurlar ve aydınlatıcı aynadan, yani tanrısallıktan (thearkhia) ihtişam devşirirler. Altı Sefirot ışıkla doludur, hepsi birbirine dönüktür ve üç Yüce Olan hariç, aynı tahtı paylaşırlar. Bir Sefira (Kether), YHVH'nin Kutsal İç Sarayı'dır. Ve bu üçü, altı olanla birlikte dokuz eder ve Kutsalların Kutsalı'nı teşkil eder; ortadaki bir (Kether) ile beraber On'un tamamını vücuda getirirler. Hay Gaon da Sefirot kelimesinin sayıdan türemediğini, bilakis onlar tarafından yaratılan On Âlem'in sırrına kıyas teşkil ettiğini söyler.

Bazı Kabalistler bu sebeple Safir Öğretisi ya da Değerli Mücevher Öğretisi olarak okumayı tercih ederler, yahut Mısır'dan Çıkış xxiv, 10'a dayanarak Saflık veya İhtişam Öğretisi derler. İsmin "Küreler"den türetilmesi, Dr. Henry More'un Luria'nın Sefer D'ruşim eseri üzerine yazdığı mektuba göre Yitshak Luria'nın kanaatidir. Dr. More, "O, neredeyse kadim Kabala'nın sırlarının yerine, Akılları ile birlikte Aristotelesçi âlemleri (daireleri yahut küreleri) koyuyor gibidir," demektedir.

Thomas Maurice, Sefirot ismine ve Sefirot'un vazifelerine atıfta bulunarak şöyle der, Kabalistler onlara İhtişamlar derler, çünkü kör edici parlaklıktaki ışığın güneşten neşet etmesi gibi onlar da Ayn Sof'tan neşet ederler. Bu minvalde biz de Or Ayn Sof'un, yani Sonsuz Işık'ın, tüm kâinatın Nefeş'ini, yani Hayatî Canı'nı yahut Hayatı'nı barındıran kâinatın idealleştirilmiş kanı olduğunu ifade edeceğiz. (Tekvin ix, 4; Levililer xvii, 11, 13, 14; Tesniye xii, 23-25.) Bu Işık, yaratılış esnasında ve o andan itibaren sudûr yoluyla Uzay'ın bütünlüğüne daima nüfuz etmiş olan İlâhî Hayat yahut Enerji olarak kabul edilir, ve hudutsuz, ölçülemez, hareketsiz bir Okyanus olarak düşünülmüştür. Uzay,

Kabala tarafından Makom, yani Mekân olarak adlandırılır ve Yüce İlâh'ın bir sembolüdür. Philon'un devrinde de kullanılmaktaydı. Bir büzülmenin yahut merkezcil bir hareketin neticesi olarak düşünülmüştü. O lahzada Küllî İlkörnek Hayat Adam henüz mevcut değildi. Bu Hayat Adam'ın yahut enerjilendiren Işık'ın varlığının başlangıcını simgelemek üzere bir tohum, canlandırılmış "matematiksel bir nokta" yaratılır; merkezini insan aklının kavrayamadığı, yeryüzümüzdeki tüm insan varoluşunun ve bütün canlılığın başlangıcı olan o tohum hayatına benzer bir nokta. Küllî yahut Cüz'î olanda her türlü canlılığın, hayatın ve mevcudiyetin rahmi Uzay'dır. Merkezcilin zıddı olan merkezkaç bir hareketle, enerjilendiren Işık, yani İlâhî Hayat, Boşluğa, yani Uzay'a yansıtıldı ve orayı doldurdu, yeni şartlar altında ve "Ebedî Olan'ın Tahtı'ndan fışkıran hayat suları"na benzer muazzam bir akıntı suretinde. Hayat sularının bu ulu kaynağı yahut çeşmesi, Kelim, yani Kaplar denilen bir dizi vazonun başlangıcı olur; bunlar On Sefirot yahut İhtişamlar'dır; ileri sürüldüğüne göre bütün enerjiler, suretler ve haricî çeşitlilikler, bunlar vasıtasıyla tezahür bulur, külliyatları ve yetkinlikleri içinde Adam İla-ah'ı, yani Semavî yahut Yüce Adam'ı vücuda getirirler.

Bu bağlamda Uzay'da mevcut olan üç âleme dikkat etmeliyiz,

I. Maddî insanın eylem kudretine sahip olduğu yersel âlem. II. Eylem sahamızın ötesinde lakin düşünce ve müşahede iktidarımızın dahilinde bulunan, bilinen yahut bilinmeyen astronomik âlem. III. Yalnızca tahayyülümüzde, fikirde nüfuz etme iktidarına sahip olduğumuz, doğrudan eylemimizin ve müşahede iktidarımızın ötesinde kalan gayrimuayyen âlem. Sonuncusu, Büyük İdeal İnsanın, insan ruhunun aklî idrakine dahil olan her şeyin Neşamah'ı, ikincisi Ruah'ı ve ilki de Nefeş'i olarak mertebelendirilebilir; bunların hiyerarşisi bu tertip üzeredir. İbrani mistiklerce bu üçünün birbirine bağlı olduğu kabul edilmiştir. Yakub'un Merdiveni bu fikrin bir timsalidir.

Bu fikir bilhassa İlk Adam'da, görünmeyen ve görünen kâinatın muhtevasında, ruhani insanlığın bütün kardeşliğinin manevi ve maddî muhtevasının mümessilinde mevcuttu, bütün Şeyleri yaratan Küllî yahut Yüce Hikmet ya da Kelâm'da; Yuhanna'nın her Şeyi yaratan ve onsuz yapılmış hiçbir Şeyin var olmadığı Logos'unda. (Yuhanna i, 1-3.) Aynı fikir bu Resul tarafından, asma meselinde İsa'nın kelimeleriyle aktarılmıştır. (Yuhanna xv, 1 vd.)

Philo Judaeus, Ayin öğretisine bağlı kalarak Sonsuz Yetkin Yüce İlâh'ın "Hiç-Bir-Şey" gibi olduğunu, ve onun karşısında, görünürde hayli uzakta, kusurlu ve sonlu olan görünür kâinatın ve aşkınlığın mukabil kutbunun yer aldığını savunur.

Yine de ilk zikredilenin her Şeyi doldurduğunu ve kuşattığını kabul eder. Bu sebeple, Kabalistler gibi, bu derin uçurumu birleştirdiği varsayılan aracı sebeplerin veya enerjilerin müdahalesini öne sürer. Felsefe, onun çağından evvel de aynı gayreti göstermişti ve onun yaşadığı devirde İdealar hakkındaki Platoncu nazariye, Etkin Sebepler hakkındaki Stoacı görüş, Melekler hakkındaki Yahudi inancı ve Daimonlar hakkındaki genel Grek telakkisi mevcuttu. Philon kendi formülasyonlarında bunların hepsinden unsurlar kullandı. Tıpkı Kabala gibi o da, duyular aleminin yaratılmasından evvel Tanrısallığın (thearkhia), bütün Şeylerin mükemmel manevi suretlerini veya idealarını yarattığını öğretir, bunlar aynı zamanda intizamdan mahrum maddeyi nizama sokan etkin sebepler olarak da düşünülmüştü. Tanrısallığın bu manevi kudretler vasıtasıyla evrende faaliyette bulunduğu ileri sürülürdü. Bunlar O’nun hizmetkarları, theoi idi, Musa tarafından melekler, Grekler tarafından da daimonlar olarak adlandırılmışlardı, fakat Philon’un bu enerjileri, tıpkı Sefirot fikrinde olduğu gibi yalnızca İlahi Düşünce’de var olurlar, Sonsuz Tanrı’nın sonsuz kudretleri yahut potansiyelleridir ve İlahi Varlığın ayrılmaz bir parçasıdırlar. Yine de Philon’un Logoi veya dynameis mefhumlarına bir şahsiyet bahşettiğini inkar edemeyiz, o bunları hem müstakil hipostazlar hem de aynı zamanda İlahi Varlığın içkin belirlenimleri olarak tasavvur etmiştir. Dolayısıyla bunlar onun nazarında, bir cihetten Sonsuz’dan sonluya doğru cereyan eden akışı meydana getirmek adına Yüce Olan ile özdeş, diğer cihetten ise Yüce Olan’dan farklı addedilirler, ta ki Tanrısallık, bu katılıma rağmen aleme yönelik aşkınlığını muhafaza edebilsin. Philon, onluk (dekad) fikrini gayet ali bir mevkiye yerleştirmesine rağmen bu kudretlerin sayısını kati surette sınırlandırmaz. On Emir Hakkında adlı risalesinde, hem çift hem tek ve hem çift-tek olan sayıların her çeşidini ihtiva eden onluğun mükemmel sayısından söz eder. Kendisinde Sefirot fikrinin de mevcut olduğu görülmektedir. Philon bilhassa, hepsinin kendisinden neşet ettiği kök olan İlahi Logos’tan çıkan ve onda birleşen İyilik ve Kudret olmak üzere iki gücü tefrik eder görünür. Logos, Philon’a göre Yüce Olan’ın potansiyeli ve O’nun naibi, Tanrısallığın İradesini tebliğ eden meleği yahut başmeleğidir, Yüce Olan’ın alemi yaratırken kullandığı vasıtadır ve Yaratıcı Kelam’dır. Logos yalnızca Tanrısallıktan evrene uzanan bir aracı değil, aynı zamanda alemden Tanrısallığa yönelen bir vasıtadır. Alem namına Tanrı’ya şefaatte bulunan Başrahip’tir, ancak zahiren şahsi görünse de Philon nezdinde Logos aynı zamanda gayrişahsidir ve münhasıran ne biri ne de diğeridir.

Philon’un doktrinleri mevzusu hem Kabala hem de Grek ve Latin Hristiyanlığı açısından gayet geniş ve mühimdir, lakin bu metinde buna tafsilatıyla yer ayırma imkanımız yoktur ve araştırmacıyı Dr. [okunamadı]’nın Mesih İsa Zamanında Yahudi Halkının Tarihi adlı takdire şayan eserine havale ederiz.

Aziz Yuhanna, yedi altın kandillik ve bunların ortasında insanoğluna benzer birini görür, başı ve saçları yün gibi, kar gibi beyazdır. Sağ elinde yedi yıldız tutar, bunlar yedi kilisenin melekleridir ve kandillikler de yedi kilisedir. Yüce Olan’ın Tahtı’nın önünde yanan ve Tanrı’nın yedi Ruhu (kudretleri veya hizmetkarları) olan yedi ateş meşalesi de vardır. Bunlar büyük ihtimalle bütün Şeylerdeki hareketi idare eden yedi iptidai ve ilahi enerjinin, yedi Aşağı Sefirot’un, evren lirinin yedi telinin ve gezegenlerin yedi enerjisinin sembolleridir.

Tahtın önünde Büyük Billur Deniz uzanır ve Tahtın içinde, lakin Tanrısallığın altında dört canlı mahluk yer alır, birincisi Aslana, ikincisi Danaya (Boğaya?), üçüncüsü İnsana, dördüncüsü uçan bir Kartala benzer, tıpkı Hezekiel’in anlatımında olduğu gibi, ve mukaddesler Kuzunun Kudret, Zenginlik, Hikmet, İktidar, İzzet, Celal ve Bereket olmak üzere yedi erdemi almaya layık olduğunu terennüm ederler. Tahtta oturanın elinde yedi mühürle mühürlenmiş bir kitap vardır, bu mühürler Kuzu tarafından birbiri ardınca açılır ve yedinci mühür açıldığında, bunu yedi melek tarafından çalınan yedi borazan sesi takip eder ve yedinci meleğin borazan çalması, Rabbimizin ve O’nun Mesihi’nin yeryüzündeki Ebedi Krallığını (Malkhut) husule getirir, bu metin Yeni Ahit’teki en harikulade ve en kutsal metin olarak tavsif edilebilir.

Kabala’nın Sefirot fikri, Tekvin’in birinci babında yer alan ve başlangıç yerine Yukarı Hikmet, Kelam yahut İrade olarak okunabilen Bereşit kelimesinde de bulunabilir. Aynı babın, yedisi Aşağı yaratılışa, üçü ise Manevi insana, yani Semavi Prototipik yahut ilk Adem’e tatbik edilen On Emrinde de bu mevcuttur. Kelam, İrade yahut Hikmet hakkındaki aynı fikir Süleyman’ın Mesellerinde, Mezmurlarda, Yuhanna İncili’nde, Onkelos ve Yonatan ben Uziel’in Tevrat Targumlarında ve Yeruşalmi Targumu’nda da yer almaktadır.

İbrahim’in Sodom’daki salihler için şefaatte bulunurken 10 sayısının altına inmediğine dikkat edilmelidir. Milattan sonra muhtemelen 300’den daha geç olmayan, bilakis çok daha erken bir devre ait Adem’in Ahdi’ndeki 10 meleki taksimata ve Areopagite Dionysios’un yazılarında bulunan, muhtemelen milattan sonra 532’den daha geç olmayan 10 meleki hiyerarşi (taksimat) ile Hieronymus’taki 10 mistik İsme daha evvel işaret etmiştik.

Talmud şöyle der, ‘‘Dünya on sözün telaffuz edilmesiyle yaratılmıştır,’’ bu ifade ayrıca ‘‘Dünya on kelam ile yaratılmıştır’’ şeklinde de tercüme edilir. Bu, Tekvin’de yaratılış fiillerinin on kez ‘‘ve Elohim (Tanrı) dedi’’ ifadesiyle takdim edilmesine atıfta bulunur. Avot’tan yukarıdaki iktibasla başlayan Yalkut’ta dokuz vukuat sayılır, onuncusunun ise Be-reşit içinde mündemiç olduğu belirtilir, zira şöyle denmektedir, ‘‘Gökler YHVH’nin Kelamı (Hikmeti) ile yapıldı.’’ Pirkey Rabbi Eliezer III’te on vayomer, yani ‘‘Dedi’’ ibaresi şu şekilde sayılır, Tekvin I, 3, 6, 9, 11, 14, 20, 24, 29; II, 18. Be’reşit Rabba’da birinci ‘‘kelam’’, Tekvin I, 1’deki Be-reşit kelimesinde mündemiçtir, ikincisi Tekvin I, 2’dedir, ardından insanın yaratılışıyla nihayete eren Tekvin I, 26’ya kadar yukarıda zikredilen sekiz kelam gelir. Talmud Babli, Hagiga risalesi, 12a’da şöyle denir, ‘‘Tobiyah’ın oğlu Rabbi Zutra, Rab (Rabbi Areka) adına dedi ki, Alem on söz (D’varim) vasıtasıyla yaratılmıştır, yani, Hohma (Hikmet), Bina (Anlayış), Daat (Bilgi), Koah (Güç yahut Kudret), G’ara (Azarlama, İkaz yahut otorite), Gevura (Kuvvet), Tzedek (Adalet), Mişpat (Hakkaniyet), Hesed (Lütuf yahut İnayet, Muhabbet yahut Şefkat) ve Rahamim (Merhamet). Hikmet ve Anlayış ile, nitekim şöyle der, ‘YHVH Hikmet ile Yeryüzünü kurdu, Anlayış ile O (Hu) gökleri tesis etti.’ Daat ile, nitekim şöyle der, ‘O’nun Bilgisiyle Enginler fışkırır ve Gökler çiy damlatır.’ Koah ve Gevura ile, nitekim şöyle der, ‘Kudretiyle dağları sağlamca diken, Kuvvetle kuşanan O’dur.’ G’ara ile, nitekim şöyle der, ‘Göklerin sütunları sarsılır ve O’nun Azarlamasından dehşete düşer.’ Tzedek ve Mişpat ile, nitekim şöyle der, ‘Hakkaniyet ve Adalet tahtının dayanağıdır, İnayet ve Hakikat senin huzurunun önünden gider.’ Hesed ve Rahamim ile, nitekim şöyle der, ‘Hatırla ya YHVH, merhametlerini ve inayetlerini, zira onlar ezelden (Olam) beridir.’’’ Hay Gaon (MS 997-1037) Işığın Sefirotik sembolizmini bilmekteydi ve kendisi tarafından Hohma, Hikmet, Gevura, Kuvvet, Yesod, Temel, Mahşava, Düşünce ve benzerleri zikredilmiştir. Başka bir yerde şöyle denir, O, Bina’nın, yani Kutsal Ruh’un sembolü olan ה (He) harfiyle, yani ‘‘Ağzının nefesiyle’’ yaratmıştır. Bazen Tekvin I, 1’deki Be’reşit, Başlangıçta yerine, Be-Reşit, yani Hikmet ile okunur.

Babil Talmudu, Berahot risalesi, varak 7a’da şu ifadeler yer alır, ‘‘Rabbi Yohanan, Rabbi Yose adına dedi ki, Kutsal Olan’ın, O Mübarek’tir (Ha-Kadoş Baru Hu), dua ettiği nasıl ispatlanabilir? İşaya LVI, 7’deki şu pasajdan, ‘Onları dahi kutsal dağıma getireceğim ve onları dua Ettiğim evimde (be beit tefilati, lafzen, Dua evim, fakat burada ve yukarıdaki aktarımda da aynı doğrulukla kullanılan şekliyle) sevindireceğim’, beklenilebileceği üzere ‘onların dua ettiği evde’ değil, bilakis ‘dua Ettiğim evde’ demektedir Tanrı, bu da Tanrı’nın dua ettiğini ispatlar.

O’nun duasının sözleri nelerdir? Tobiyah’ın oğlu Rabbi Zutra, Rab adına dedi ki, (Kelimeler şunlardır,) ‘Dilerim ki Merhametim öfkeme galebe çalsın ve Merhametim sıfatlarımın fevkinde tecelli etsin, ta ki çocuklarıma merhamet sıfatı vasıtasıyla muamele edeyim ve onları adaletin sınırları dahiline sokayım (onlara hak ettiklerinin ötesinde bir müsamaha bahşedeyim).’ ’’

Aynı mevzuya temas eden Barayta’da şu kayıt mevcuttur, R. Yişmael, Elişa’nın oğlu, dedi ki, ‘‘Bir keresinde buhur yakmak üzere mabedin en mahrem yerine girdim ve yüce ve yüksek bir tahtta oturan A-Ka TaRi-EL (KeTeR, yani Taç, ve EL yahut Ail, yani Tanrı’dan mürekkeptir, baştaki Alef harfi Ebedi Olan’ın Birliğine işaret eder), YaH, YeHoVaH, TZeVA-OT’u gördüm ve O bana dedi ki, Yişmael, oğlum, Bana bir hayır dua et.

Ben de O’na (şöyle) cevap verdim, ‘Dilerim ki Merhametin gazabına galebe çalsın ve Merhametin sıfatlarının fevkinde tecelli etsin, ta ki çocuklarına merhametle muamele edesin ve onlara adaletin hudutları dahilinde bir makam bahşedesin (yani hak ettiklerinin ötesinde)!’ Bunun üzerine O, başını (tasdik edercesine) eğdi.’’

Kabala, Meharchah’nın belirttiği üzere, YHVH, YaH, AKaTHRi-El ifadelerini şöyle açıklar, A-KaTHRi’nin Alef’i Ain Soph’a işaret eder, KaTHaR, yani Kether, Taç, ilk Sefira’dır ve YHVH, El, YaH kelimeleri ise üç Telaffuz Edilemez İsim, üç İlahi Şahıs, Semavi Beth Dinn’in üç Yargıcıdır. Rabbi Yişmael’in Kutsalların Kutsalı’nda müşahede ettiği Beth Dinn, Semavi Beth Dinn’in bir temsiliydi, zira Tanrısallık (thearkhia), tıpkı Göklerde taht kurup hükmettiği kabul edildiği gibi, kefaret örtüsü üzerinde bizzat oturup meclisi yöneten ve yargılayan olarak görülürdü.

Duanın kendisi de şöyledir, A-KaTHaRi-EL, YaH. A (Alef) harfi Ain Soph’a işaret eder,

KaTHaR (Kether), Taç, On Sefirot’un ilki,

YaH (YHVH’nin, Merhametin diğer sıfatların ortasında galebe çalmasını temsil eden harfleri).

Bu İlahi İsimler neden açıkça zikredilmiştir? Kısa bir tefekkür bunu açıklayacaktır. Bu İsimlerde, semavi Başkâhinin duası hâlen mevcuttur,

Ve Sen, YaH Tze’baot, kusursuz YHVH İsminde sevgini kemaliyle göstermek adına, Çocuklarına Merhamet sıfatıyla muamele eyle.

Tanrısallığa yalnızca düşüncelerimizle, tüm kalbimizin iştiraki ve bu tazimin amellerimizle tasdiki olmaksızın taptığımız müddetçe, kulluğumuz yalnızca yarımdır (nakıstır) ve Tanrı’nın İsmi de bu tür ibadet edenler için eksik kalır. Lakin bu İsim (YHVH), İsrail’in tarihi ve Tanrı’nın bu tarihe rehberlik etmesi vesilesiyle kemale erecektir.

Bu sebeple A-KaTHaRi-EL YaH YHVH Tze’baot’a şöyle yalvarılır, Yüksek ve yüce tahtında oturan Sen, çocuklarına Adalet sınırları dahilinde bir makam bahşet, onlara hak ettiklerine göre değil, kemale ermiş İsminle tezahür eden Merhametine göre lütufla muamele eyle.

“Tanrı dua eder” ifadesi, “Oğlum Yişmael, beni kutsa” sözüyle izah edilir (her ikisi de mecazi ifadelerdir), şöyle ki,

Kadir-i Mutlak sevgi, kendi özü gereği Merhametini izhar etmekle mükelleftir. Merhametini fiilen icra ettiğinde, adeta Kendini kutlu hisseder, nitekim insan dindarlığıyla kendini Tanrı’nın Sevgisini kabule hazırladığında, Tanrı’yı hakikaten kutsamış olur. Bu sebeple Tanrı dua eder, yani insanın, O’nun ihsanlarını doğrudan kabul etmeye layık hale gelmesini İrade ve Arzu eder, böylece Tanrı Kendini kutlu hisseder.

Talmud da şöyle der, İzzet Tahtı’nın huzurunda yedi sıfat geçerlidir ve bunlar, Hikmet, Doğruluk, Hüküm, Lütuf, Merhamet, Hakikat ve Barıştır.

Yuhanna da Vahiy kitabında şöyle der, “Var olan, var olmuş olan ve gelecek olandan.” Bu, üç Üst Sefira’daki YHV’dir, “ve O’nun Tahtı’nın önünde bulunan Yedi Ruhtan.” Bunlar kuvvetle muhtemel yedi Alt Sefira’dır.

Sefirotik Ağaç veya Mertebeler silsilesi fikri, Yakub’un rüyasındaki, yeryüzüne dikilmiş ve tepesi göklere erişen Merdiven’de mevcuttur, YHVH onun üzerinde duruyordu ve Elohim’in melekleri o basamaklardan inip çıkıyordu.

Maurice, bunu tenasüh fikriyle ve Origenes’in atıfta bulunduğu Mitraik ayinlerle ilişkilendirir.

Erken dönem Kilise Babaları literatüründe, bilhassa Origenes’in günümüze ulaşan metinlerinde pek çok Kabalistik öğretiye rastlarız.

Bu Kilise Babası milattan sonra 185-254 yılları arasında yaşamıştır. İskenderiye Okulu’nun başkanıydı. Başlıca talebesi, gösterdiği Mucizeler sebebiyle Thaumaturgus olarak anılan Neocaesarea Piskoposu Gregorius idi. Origenes’in İbranice hocası, “Rabbi” olarak bilinen II. Yehuda ben III. Simon idi. Yehuda, Filistinli Amora’im zümresinin ilk başkanıydı. Origenes’in felsefe hocaları ise İskenderiyeli Clement ve Yeni-Platonculuğun kurucusu olduğu öne sürülen Ammonius Sakkas idi. Origenes, sudûr öğretisini benimsemişti, buna göre bizim alemimizden önce pek çok başka alem mevcuttu, bunlar yok olmuştu, bizim alemimiz de yok olacaktı ve ardından daha niceleri varlık sahasına çıkıp sonra yıkılacaktı. Bütün ruhlar, alemin temelleri atılmadan çok önce İlahi Tabiat’tan sudûr etmişti. Tanrı, her türlü maddeden berî yegane varlıktı. Ruhlar hayır ve şer konusunda irade hürriyetine sahipti ve bunu evrenin yaratılışından evvel kullanmışlardı, bazıları bu hürriyeti suistimal etti ve bu dünyaya yerleştirildi, bazıları güneşin, bazıları ayın ruhları olarak tayin edildi, zira o, tüm semavi cisimlerin ruhları olduğuna inanıyordu, diğer ruhlar ise insan bedenlerine yahut demonlara göç etti. Bu bir hapis haliydi. Bütün ruhlar eşit bir tabiata sahipti. Ruhların bu dünyadaki ikameti bir imtihan içindi ve gayesi, ruhların münferit hür iradelerini kullanarak kendilerini asli meskenleri olan semaya yükseltmeleri ve orada kalmalarıydı. Kendilerini kurtaramayanlar yeni bedenlere aktarılır veya cezalandırılırdı. Bütün ruhlar asli iyiliklerini yeniden kazandığında bu alemin sonu gelecek ve yeni bir alem yaratılacaktı. Dünya, her biri muayyen bir melek tarafından idare edilen bölgelere ayrılmıştı, ayrıca umumi ve hususi maslahatları gözeten farklı mertebelerden müteşekkil bir hiyerarşi dahilindeki hizmetkar ruhlar da vardı. Mesih, tüm yaratılanlardan önce tevellüt etmişti ve yaratılışta hizmet görmüştü. İnsanları günaha sevk etmeyi daimi bir gaye edinen, kendi melekleriyle çevrili şerir bir demon mevcuttu. Kutsal Yazılar’ın zahiri ve aşikar bir manasının yanı sıra, keşfi müşkül, gizli, batıni ve derin bir anlamı da vardı ki o buna metnin Ruhu adını verirdi. İbraniler arasındaki İlahi Mukaddes İsimlerin, “Her Şeyin Sanatkarı’na taalluk eden gizli bir teolojiye ait olduğunu” savunurdu.

Bu doktrinler Kabala'da ve Zohar kitaplarında mevcuttur. Origenes'in, Zohar felsefesiyle uyuşan daha pek çok başka doktrini bulunmaktadır. İskenderiyeli Clement gibi o da Philo'yu kendine örnek alır. Origenes ile Aziz Pavlus, bilhassa ikincisinin 1. Korintliler xii, 8-11'deki ifadeleri bakımından pek çok hususta tam bir uyum içindedir.

Origenes keza, Âdem ile Havva'nın Düşüş'ten sonraki elbiselerinin bizim cismani bedenlerimiz olduğunu, Âdem kelimesinin ise sanki Tek bir İnsanmışçasına bütün insan soyunu niteleyen cins bir isim olduğunu söyler.

Origenes, Kelsos'a cevaben şunu ileri sürer, ‘‘Tanrı'nın kiliselerinde muteber olan Kutsal Yazılar, ‘yedi’ gökten ya da muayyen bir sayıdan bahsetmez, fakat Yunanların ‘gezegenler’ dediği bu cisimlerin ‘küreleri’ veya çok daha gizemli bir şey anlamına gelsin yahut gelmesin, ‘göklerin’ mevcudiyetini vazeder görünür. Kelsos, Platon'un (Timaios'taki) fikrine muvafık olarak, ruhların gezegenler vasıtasıyla yeryüzüne inip oradan ayrılabileceğini iddia eder, en eski peygamberimiz Musa ise peygamberimiz Yakup'un nazarına ilahi bir rüyanın sunulduğunu nakleder, göğe uzanan bir merdiven, üzerinde inip çıkan Tanrı'nın melekleri ve en tepesinde duran Rab (yani YHVH), merdiven hadisesiyle, ya Platon'un nazarındaki hakikatlerin aynısına yahut bunlardan çok daha azametli bir şeye müphem surette işaret etmektedir.

Philo bu mebhasta, hakikat âşıklarının tamamının derinlemesine ve basiretle tetkik etmesine layık bir risale kaleme almıştır.’’

Origenes'in bildirdiğine göre, Kelsos mezkûr eserinde bazı Fars gizemlerini şu sözlerle aktarır, ‘‘‘Bu hususlar Farsların anlatılarında ve bilhassa aralarında icra edilen Mithras gizemlerinde müphem surette ima edilir. Zira bu ikincisinde iki semavi devrin, yani sabit yıldızların hareketinin ve gezegenler arasında vuku bulan hareketin, keza ruhun bunlar arasından geçişinin bir tasviri yer alır. Tasvir şöyledir, Yüce kapıları olan bir merdiven vardır ve en tepesinde de sekizinci bir kapı bulunur. Birinci kapı kurşundan, ikincisi kalaydan, üçüncüsü bakırdan, dördüncüsü demirden, beşincisi madenlerin karışımından, altıncısı gümüşten ve yedincisi altındandır. Birinci kapıyı Satürn'e tahsis ederler, ‘kurşun’ ile bu yıldızın yavaşlığına delalet ederler, ikincisini Venüs'e verip onu kalayın parlaklığı ve yumuşaklığı ile kıyaslarlar, üçüncüsünü muhkem ve sert oluşundan ötürü Jüpiter'e, dördüncüsünü Merkür'e [NOT: Metinde Mercury (cıva) gezegeni ve madeni kastedilmektedir] atfederler, zira hem Merkür hem de demir her türlü meşakkate tahammül göstermeye muktedirdir, kazanç sağlayıcı ve zahmetlidir, beşincisini Mars'a tahsis ederler, zira madenlerin bir karışımından meydana gelmiş olup değişken ve gayrimuntazamdır, altıncısını gümüş olarak Ay'a, yedincisini ise altın olarak Güneş'e verirler, böylelikle bu son ikisinin farklı renklerini taklit ederler.’ Müteakiben o (Kelsos), maddenin geri kalanının isimleriyle sembolleştirilen bu düzende yıldızların tanzim edilme sebebini tetkik etmeye girişir. Dahası Fars teolojisi tarafından musikiye dair sebepler de eklenir yahut zikredilir, keza bunlara da yine musiki mülahazalarıyla irtibatlı ikinci bir izah getirmeye gayret eder.’’ Gezegenlerin verilen bu tanzimi, onların tabii dizilişi olmayıp, bugün kullandığımız haftanın günlerinin hâkimleri sırasıyla takip ettikleri yapay bir tanzimdir, bu da Merkür'ün değil Venüs'ün Güneş'in yanına yerleştirilmesini icap ettirir. Zannımızca bu durum kadim Keldani sisteminden kaynaklanmaktadır.

Origenes, şayet bir kimse, ‘‘ruhların ilahi şeylere hulul edişine dair daha derin bir temaşa vasıtası elde etmek isterse, Hezekiel'in peygamberliklerinin hitamında, peygamberin müşahede ettiği ve ilahi ruhların daha hayırlı bir âleme vasıl olduğu farklı veçhelere müphem surette atıfta bulunan muhtelif türdeki kapıların sayıldığı rüyetleri (Hezekiel xlviii) tetkik etsin, keza Aziz Yuhanna'nın Vahiy kitabında Tanrı'nın şehri hakkında nakledilenleri de mütalaa eylesin’’ der.

Belirli diyagramlara atıfta bulunan Origenes şöyle der, ‘‘Bu diyagramda, birbirinden ayrı fakat her şeyin ruhu (Kâinat) olduğu söylenen ve ‘Leviyatan’ tesmiye edilen tek bir daire ile birleştirilmiş on daire tasvir edilmişti. Yahudi Kutsal Yazıları, bu tabirle her ne kastederlerse etsinler, mezkûr Leviyatan'ın Tanrı tarafından bir oyun vasıtası olarak halk edildiğini bildirir, zira Mezmurlar'da şöyle buluruz, ‘Hikmetle yaptın onların hepsini, yeryüzü mahlukatınla dolu, işte şu büyük ve engin deniz. Orada gemiler yürür, içinde oynaşsın diye şekil verdiğin canavar da orada!’ (Mezmurlar civ, 24-26.) İbranicede ‘canavar’ kelimesinin yerine ‘Leviyatan’ lafzı yer alır. O halde bu hürmetsiz diyagram, mezmur yazarınca böylesine sarih surette tezyif edilen bu Leviyatan hakkında, onun her şeyin (Kâinatın) içinden geçmiş olan Ruh olduğunu iddia etmekteydi!’’ En alttaki dairenin altındaki diyagramda ‘‘Behemoth’’ kelimesi yazılıdır. Leviyatan kelimesi ise diyagramın hem muhitine hem de merkezine hakkedilmiş, böylece bu isim iki ayrı mahalle yerleştirilmiştir. Diyagram, ‘‘kalın siyah bir hat ile ikiye ayrılmıştı ve Kelsos'un iddia ettiğine göre bu hatta ‘Tartaros olan Gehenna’ tesmiye edilmekteydi.’’ Origenes, İncil'de Gehenna'nın bir ceza mahalli olarak zikredildiğini, Yahudilerin ise burayı, ‘azaplarla arındırılacak olan ruhların tasfiyesine tahsis edilmiş’ mahallin ismi addedildiğini ifade eder.

Celsus, hüküm süren yedi daimondan (melekten?) söz ederken, "keçinin bir aslan biçiminde olduğunu" söyler, oysa Kutsal Yazılarda Yaratıcı'nın meleği olarak yüceltilen varlığın bu lanetli şemada "Aslan-benzeri Mikail" şeklinde adlandırıldığını tespit etmiş bulunuyoruz. Celsus yine, "sıradaki ikincisinin bir Boğa" olduğunu belirtir. Bu durum, hüküm süren yedi daimonun hiyerarşisi içindedir, zira Yunanlarda daimon sözcüğü bizim melek kavramımızla eşanlamlıdır. Evrenin, kış gündönümü burcu olan Oğlak yahut Keçi burcunda yaratıldığının varsayıldığını unutmamalıyız. Bu ikinciye, yani Boğa'ya, şemada "Boğa-benzeri Suriel" denmektedir. Celsus'a göre üçüncüsü, "amfibi türünden bir hayvandı ve korkunç bir biçimde tıslamaktaydı." Şemada ise bu, "Yılan-benzeri Rafael"dir. Celsus "dördüncünün bir Kartal biçiminde olduğunu" ifade etmiştir, şemada bu "Kartal-benzeri Cebrail"dir. Ona göre "beşincisi bir Ayı çehresine sahipti", şemada ise bu "Ayı-benzeri Thauthabaoth"tur. Altıncısının ise

şöyle der, "bir Köpek yüzü vardır", şema da onu "Erataoth" olarak adlandırır.

Yedincisinin "bir Eşek çehresine sahip olduğunu ve Thaphabaoth yahut Onoel olarak isimlendirildiğini" söyler, fakat "şemada Onoel yahut Thartharaoth olarak adlandırılır ve görünüş itibarıyla bir nebze eşeğe benzer."

"Bahsi geçen şemada, çapı üzerine 'Baba ve Oğul' kazınmış olan büyük ve küçük bir daire bulduk, ve küçük olanı içinde barındıran büyük daire ile dışı sarı, içi mavi olan iki daireden müteşekkil bir diğeri arasına, balta biçiminde ve üzeri yazılı bir engel konulmuştu. Bunun üzerinde, önceki iki daireden büyük olanına yakın ve üzerinde 'Sevgi' (İnayet yahut Lütuf?) yazısı bulunan kısa bir daire, daha aşağıda ise aynı daireye temas eden ve üzerinde 'Hayat' sözcüğü yazılı bir başkası bulunmaktaydı. Birbirine geçmiş çizgilerden oluşan ve diğer iki daireyi içine alan ikinci dairede, eşkenar dörtgen benzeri bir şekille birlikte 'Hikmetin öngörüsü' ibaresi yer alıyordu. Bu dairelerin kesişim noktalarının içinde, 'Hikmetin tabiatı' bulunmaktaydı. Kesişim noktalarının üzerinde, üzerine 'İlim' kazınmış bir daire, daha aşağıda ise üzerinde 'Fehim' yazısı bulunan bir diğeri vardı. Celsus, 'Göklerin üzerinde yer alan üst daireler arasında bazı yazılar ve benzeri unsurlar, Baba ve Oğul'a atfettikleri bir Büyük ve bir Küçük bulunmaktadır' der. Origenes, şemanın teşekkülünü Ofitlere yahut Yılan tapıcılarına atfetmektedir, lâkin yaptığımız araştırmalar neticesinde onların doktrinleri ile şemadaki bu tasvirler arasında bir irtibat kurmamız mümkün olmamıştır. Bu sebeple Beausobre ile hemfikir olmaya meylederek, bunun On Sefirot'un bazılarını, melekleri ve benzerlerini temsil eden, Amelî Kabala'ya ait kadim bir Yahudi şeması görünümünde olduğunu düşünmekteyiz. Şüphe yok ki Sevgi yahut Lütuf, Hikmet, Fehim gibi bazı Sefirot isimlerini taşımakta, ayrıca İlim ve Hayat kavramlarını da ihtiva etmektedir."

Calmet, Sefirot Ağacı'nın, okullarda varlık-oluşun farklı kategorilerini göstermek maksadıyla Porphyrios Ağacı olarak adlandırdıkları şemaya benzediğini söyler.

Sefirotik kanallar ekseriyetle 22 adet olarak tasvir edilir ve bunlar 10 Sefirot'a eklendiğinde 32 eder. Kabala ayrıca Musa'nın yalnızca 49'uncusuna ulaşıp aştığı 50 Fehim Kapısı'ndan bahseder. Bu 50 Kabalistik Kapı'nın şu şekilde tertip edildiği rivayet olunur,

50 Fehim Kapısı'nın, her biri on kapıyı şamil olan 5 Ana Kapı'dan müteşekkil olduğu ileri sürülmüştür. İlk üçü, Eşya'nın ilk ilkelerinin bilgisini ihtiva etmekteydi. Dördüncü Kapı'da ise gezegenler âlemi ve o devirde bilindiği kadarıyla astronominin bütün harikaları yer almaktaydı.

Orada yedi gezegenin her birinin adını ve hareketini idare ettiği iddia edilen meleğin ismini buluruz. Bunlar yedi Süflî yahut Aşağı Sefirot'un her birine tahsis edilmiştir. Tekvin'de gezegenler alametler ve mevsimler için dördüncü günde (bizim Çarşamba günümüz?) yaratılmıştır, bu sebeple mezkûr günün, medenî Doğu halklarının ekseriyetinde haftanın Hikmet tarafından yönetilen günü olduğunu kaydetmeliyiz. Bütün Sefirotik Ağaç, kuvvetle muhtemeldir ki dünyada halen mevcut en kadim astronomi haritası yahut sembolüdür, Celsus'un zikrettiği üzere Mithra Gizemleri'ne inisiyasyon için kullanılan ve Mağaralarda inşa edilen Yedi Kapı ile ve aynı zamanda çivi yazılı metinlerde bahsi geçen, Mezopotamya, Asur ve Babil'in kadim ahalisinin eski mühür silindirlerinde gösterilen Mukaddes Ağaç ile de bir rabıtası mevcuttur. Dördüncü Kapı'ya Mundus Spherarum, yani Küreler Âlemi, diğer bir deyişle Sefirot denilmekteydi. Athanasius Kircher farklı Kapıları zikreder. İlk Küre'nin bulunduğu kapıyı Cœlum Empyreum, ikincisini Primum mobile, üçüncüsünü ise Cœlum firmamenti olarak adlandırır.

Bunlar üç Ulvî Gök'tür ve Dördüncü Âlem'in üç Üst Sefirot'una tekabül eder. Onlu tertibin sonraki yedi basamağının, yedi gezegenin Ruhları olduğunu ve bunların isimlerini taşıdığını beyan eder. Bu tasnif Ptolemaios sistemine göredir, Babil ve Keldani menşelidir, nitekim Sefer Yetzirah'ta serdedilen tertipte de durum böyledir, zira mütehassısların bilhassa dikkatini çekeceği üzere, Merkür yerine Güneş'in yanına Venüs yerleştirilmiştir. İbn Gabirol de Keter Malhut adlı eserinde aynı tertibi takip eder. Bu düzenleme, aramızda ve medenî Asya kavimlerinin ekseriyetinde cari olan suni sisteme göre, haftanın günlerinin birbirini takip etmesini sağlamak bakımından da elzemdir. Bu suni düzenlemenin Akad ve Keldani menşeli olduğunu düşünmekteyiz. Amelî Kabala'ya göre gezegenlerin her birinin riyaset eden bir meleği vardı, bu meleklerin isimleri de zahiren Keldani menşelidir, ve bunların muhtemelen Apokalips'in hizmetkâr melekleriyle müşterek bir ciheti bulunmaktadır.

İbn Cebirol’un Kether Malkhuth eserinin yanı sıra, Sefarad Yahudilerinin ibadetinde Kabalistik nitelik taşıyan iki dua daha mevcuttur. Biri, Günlük İbadet içinde yer alan ve "Yeri aydınlatır, vb." sözleriyle başlayan duadır. Diğeri ise "El (Ail), Adon", yani "Tanrı, Rab" sözleriyle başlar.

Bu iki dua da Sefirot’un semavi Feleklerin meleklerine, gezegenlerin yörüngelerine ve bunların üzerindeki Feleklere, on sayısına baliğ olacak surette taalluk ettiğini gösterme eğilimindedir. İkincisi şöyle der, "Tanrımızın yarattığı ışık saçan gök cisimleri iyidir, zira O onları bilgi, anlayış ve bilgelikle biçimlendirmiştir, dünyada hüküm sürsünler diye onları kudret ve kuvvetle donatmıştır. İhtişamla doludurlar ve parlaklık saçarlar, ihtişamları tüm dünyada lütufkârdır. Doğarken sevinir, batarken mesut olurlar ve hürmet dolu bir huşu ile Yaratıcılarının İradesini yerine getirirler. O’nun İsmine celal ve azamet, Krallığının anısına sevinç ve ilahi atfederler, vb." Bu iki dua yahut övgü ilahisi gayet kadimdir ve evrenin diğer tüm eserleri arasında hususiyetle güneşin yaratılışına ve tabiatına atıfta bulunur.

Bunlar muhtemelen, güneşin [NOT: Kaynak metindeki "mil" ibaresi "sun" anlamında bozulmuş bir baskı hatasıdır] doğuşunda Şema okuyan ve övgü ilahileri söyleyen Essenilerden yahut Hasidimden tevarüs etmiştir. Zohar’ın da El, Adon ilahisinden haberdar olduğu görülmektedir, ki kanaatimizce bu ilahi R. Moses de Leon’un zamanından çok önce Sinagogda kullanılmaktaydı.

Tekvin’de zikrettiklerimizin haricinde, On Sefirot’a tatbik edilmesi muhtemel en kadim atıflardan biri İşaya’da (xi, 1) bulunur. İşaya devrinde Sefirot fikrinin sonraki isimleri altında mevcudiyetine dair bunun mutlak bir delil teşkil ettiğini söylemiyoruz, Kabalistlerin daha sonraki Sefirot tertibini buna dayandırdıklarını da iddia etmiyoruz, bunu tetkik edenin takdirine olduğu gibi sunuyoruz.

İşaya’daki beyanları meseleye dair fikrimize göre taksim ettiğimizde şu neticeyi elde ederiz,

"Ve Yesse’nin kütüğünden bir filiz çıkacak ve köklerinden bir Dal yeşerecektir." Filiz yahut dal, Sefirot Ağacıdır, Yesse’nin kökleri ise Malkuth, Krallık, yani İsrail Cemaati ile birlikte Kutsalların Kutsalı’nda kaldığı ileri sürülen Şekinah, Tanrı’nın Huzuru yahut Celalidir.

"Ve YHVH’nin Ruhu onun üzerine konacaktır." Bu, Kether yahut Taçtır, 1. Sefirot’tur.

"Bilgelik Ruhu," Hohmah, 2. Sefirot.

"Anlayış" Ruhu, Binah, 3. Sefirot.

"Öğüt Ruhu," Etzah. Tzaddek, Adalet, 5. Sefirot.

"Kudret" Ruhu, Gedulah, Büyüklük, 4. Sefirot.

"Bilgi" Ruhu, Daat (? Hod, İhtişam), 8. Sefirot.

YHVH "Korkusu" Ruhu, Netzah, Sebat, aynı zamanda Zafer olarak da adlandırılır, 7. Sefirot.

Kök, ifade ettiğimiz üzere Malkuth’tur, Krallık, İdare, 10. Sefirot. Yesse’nin kütüğü ise 9. Sefirot olan Yesod’a, Temel yahut Esas’a tatbik edilebilir.

Talmud’un Sanhedrin risalesi, bu iktibası Mesih’e tatbik eder.

Meryem’in Doğumu Apokrif İncili’nde de neredeyse aynısı tekrarlanır. Evvelki gibi taksim edeceğiz, şöyle ki,

"Zira İşaya der ki, Yesse’nin kütüğünden bir filiz çıkacaktır." Bu, Ağaç tesmiye edilen Sefirot şemasıdır. "Ve kökünden bir çiçek fışkıracaktır," kök Malkuth’tur, Krallık. Çiçek ise kütüğün tepesinde bir zambak gibi açan Kether’dir, Taç.

"Ve Rabbin Ruhu, vb." Yani Ein Sof. "Bilgelik Ruhu," Hohmah ve "Anlayış" Ruhu, Binah.

"Bilgi Ruhu." Muhtemelen Hod, yani İhtişam.

"Takva" Ruhu. Muhtemelen Tiferet, Güzellik yahut İbranilerde Takva ile eşanlamlı olan Doğruluk.

"Rab Korkusu" Ruhu. Netzah, Sebat. Muhtemelen.

Yesse’nin kütüğü. Yesod, Temel yahut Esas, Madde Dünyası’nın canlılığının Dayanağı.

Şayet yanılmıyorsak, On Sefirot’un tamamı ve ayrıca Ein Sof buradadır.

"Ve ihtiyarlardan biri bana dedi, Ağlama, işte, Yahuda sıbtından olan Aslan, Davud’un Kökü, kitabı açmaya ve onun yedi mührünü çözmeye galebe çaldı. Ve gördüm, ve işte, tahtın ve dört canlının ortasında ve ihtiyarların ortasında, boğazlanmış gibi bir Kuzu duruyordu, yedi boynuzu ve bütün dünyaya gönderilen Tanrı’nın yedi Ruhu olan yedi gözü vardı." (Vahiy v, 5-6.)

Aşağıdaki Şema, Emirler ile Rabbin Duası’nın birbirine paralel onlu taksimatını göstermektedir.

4- | Sebt gününü takdis edeceksin. Melekûtun gelsin, 5+ | Babana ve anana hürmet et. Gökte olduğu gibi yerde de senin iraden olsun, 6. | Öldürmeyeceksin. Gökte yapıldığı gibi, 7+ | Zina etmeyeceksin. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de suçlarımızı bağışla, 8. | Çalmayacaksın. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver, 9. | Yalan yere şahitlik etmeyeceksin. Bizi ayartılmaya sevk etme, 10. | Tamah etmeyeceksin. Fakat bizi şerden kurtar.

İlk üçünün bilhassa Tanrısallığa (thearkhia), dördüncüsünün Tanrı’ya ve insana, son altısının ise yalnızca insan nev’ine taalluk ettiği görülecektir.

Beşinci, altıncı ve yedinci Emirler, evlada, kardeşe ve zevceye dair muhabbet hisleriyle ilgilidir. Bunların ihlali İbraniler tarafından ölümle cezalandırılırdı. İnsan sevgisi ve insan hayatının kudsiyeti, evlat hürmeti ile zevcelik sadakati arasındaki ahenktir.

On Emir, sekizinci ve dokuzuncuyu mütalaa edersek, amelde olduğu kadar fikirde de dürüstlüğü telkin eder. İnsanın bu madde âlemindeki fiillerine tatbik edildiğinde, karşımıza şu surette sembolik bir şema çıkar,

Kutsal Pisagor Tetrad’ının ° eşkenar üçgeninin tersi °° ki her ne suretle toplanırsa toplansın mukaddes dekad sayısını hâsıl eder.

1, 4 ve 10 ileri karakollardır. Altıncısı, yani öldürmeyip insanı sevme emri, merkezdedir, zira insan hayatının muhafazası içindir ve hayat olmasaydı yeryüzü kısır bir çöl olurdu.

DÖRT ÂLEM. PRANA HAKKINDA. MAKROKOZMOS OLARAK PAN HAKKINDA. MAKROKOZMOS’A DAİR DİĞER FİKİRLER.

Spekülatif Kabala’da dört Hal yahut Âlem sayılır. Bunların ilki, Olam A’tzeel-ooth veya A’tzeelatik Âlem, yani hakiki Sudûr Âlemi olarak tesmiye olunur. Bu, bütün Haller içinde en yüce olanıdır ve yalnızca Mukaddes Ulvi On Sefirot’u ihtiva ettiği kabul edilir, bunlar ise Varlıkların Kök Sebebi olan Ain Soph ile varlıkları inkişaf ettiren süfli sudûrat arasında yer alan, bununla birlikte sırf bir Birlik teşkil eden Vasıtalar merdiveninin en yüksek basamağıdır. Bu Ulvi Hal dahilinde bir kül olarak On Sefirot, Ain Soph’un bütün sudûratı içinde en mücerret ve ruhani olanı kabul edilen İlahi İrade’nin fail vasıflarını temsil eder.

Bu Ulvi Âlem, münhasıran D’yoog-nah’ın, yani Suret’in, Ulvi Âdem’in yahut Âdem İlla-ah’ın, yani İlk-örnek İnsan’ın meskenidir, o bütün Sefirot’un mecmuu, Protogonos, yani ilk doğandır. Bu hal aynı zamanda Olam ha-Sephiroth, yani Sefirot Âlemi olarak da bilinir, Ain Soph’a olan kurbiyeti ve onun doğrudan sudûru olması hasebiyle kâmil ve gayrikabili tebeddül addedilir, Ain Soph’un içinde daha doğrudan mündemiç lakin aynı zamanda aşkınlık arz ettiği bir sudûrdur. Kendi zatında insanın idrakinden gizlenmiş ve sırlanmış olan Ezeli ve Hudutsuz Olan ile hiçbir surette mutlak manada müsavi addedilmez.

"A’tzeel-ooth, Mührün üzerindeki sureti kendi üzerlerine nakşetmiş bulunan bütün Âlemlerin kendisi vasıtasıyla istinsah edildiği Büyük Mukaddes Mühür’dür, ve mademki bu Büyük Mühür Nefeş’in (Hayati Ruh yahut Can), Ruah’ın (Ahlaki ve Akli ruh) ve Neşamah’ın (İnsanın en Yüce ruhu) üç sureti (prototipleri) olan üç mertebeyi ihata eder, mühürlenenler de tıpkı öyle üç suret (prototip) almışlardır, yani B’reeah, Ye’tzeer-ah ve A’seey-ah, ve bu üç suret Mühür’de yalnızca Bir’dir."

Bu münasebetle, bütün mevcudatın Hayatı ve Nefesi ve besbelli yaratılmış olanın Makrokozmos’u olan, Hindu Ruhani yahut İdeal Erdişi İnsanı Prana’yı temsil eden 31 Numaralı bir Hindu tasviri takdim ediyoruz. Latif azothvari [NOT: evrensel cıva veya hayat kıvılcımına atıf] hayat ateşini temsil etmek üzere bir güneşle ve daha yüksek nefese doğru yukarı uzanan iki leylekle taçlandırılmış olarak tasvir edilmiştir. Leylek, Hindistan’da damlarda, ağaç tepelerinde ve sütun başlarında ikamet eder, mamafih aynı zamanda bir su kuşudur. Yüksekten uçar ve uğur getirdiğine inanılır. Leylekler, rüzgâr ruhu Vayu’nun alametleri sayılır. Serpuşun geri kalanı, yanlara sarkan fakat kulakları örtmeyen kanatları olan bir taç gibidir, kulaklarda ise Mısır Sfenkslerininkine benzer süsler vardır ve Frigya Paris’inin başlığına bir nebze benzemektedir. Bu tacın muhteviyatı, bir kül olarak Prana’ya haşmetli bir veçhe verir. Ayrıca muayyen aralıklarla boğumlanmış bir hava borusunu andıran garip bir gerdanlığı ve boyun sarkıtı vardır. Prana, zevalsiz kollarıyla Maya yahut İllüzyon örtüsünü, yani yıldızlarla işlenmiş esrarlı hayat tülünü taşır. Göğsünün tam ortasında, güneşin bağrında hilal yer alır. Sağ elinde, muhtemelen buudun altı kutbunu temsil etmek üzere, elektriki bir kuvvetle itiliyormuşçasına etrafta uçuşur gibi görünen 6 küreli bir asa vardır. Sol elinin parmakları, dindarların takdis ederken ekseriya takındıkları vaziyette tutulmuştur. Kolları ve bacakları kanatlıdır ve kollar uçmak üzereymişçesine yukarı kaldırılmıştır. Belinin çevresinde eşkenar dörtgenlerden, yumurta biçimli elipslerden müteşekkil zengin bir örtü vardır ve kalçaları sarar. Üzerinde üç sembolik kuş ve bunların altında ve üstünde yıldız hatları tasvir edilmiş bir etklik bulunmaktadır. Lingam da safiyet ve iffetin sembolü olan hilal ile birleşmiş bir alev suretindeki hayat-ruhu ile gösterilmiştir. Başının üzerinden Ulvi Hayat’ın çağıldayan feyzi aşağıya iner. Gözbebekleri görünmez, gözleri ışık parıltıları gibi tezahür eder, gözlerden, kulaklardan, burun deliklerinden ve ağızdan, yekûnu 8 eden ışık ve hayat nehirleri fışkırır. Cenin hayatının makamı olan göbeğinin etrafında, yukarıdaki gerdanlıkla ve lingam hayat-ruhuyla birleşen dairesel bir bulut vardır. Bir Hindu mukaddes metninde, "Arı kendi beyini nasıl takip ederse, bütün duyular da Prana’yı öyle takip eder," denir. İşte burada da uçuşan arılar görmekteyiz.

Hayat Nefesinin Hükümdarı, Zaman yılanı Ananta ve Hindu Zodyakı ile çevrili dünya yumurtasının üzerinde durur, insanın beş duyusu misali ondan beş menfez fışkırır ve Makrokozmos’tan bu beş duyu, Mikrokozmos yahut karasal yer ruhu ya da insan olarak tecelli eder.

Prana yahut Hayat Ruhu, kendisine tâbi olan tüm yaratılışın fevkindedir. O, Evrenin ruhudur. Atharva-veda şöyle buyurur, ‘‘Bu evrenin boyun eğdiği, her şeyin efendisi haline gelmiş ve her şeyin kendisine dayandığı Prana’ya hürmetler olsun.’’ Prana aynı zamanda Purusha yahut A U M’dur, binaenaleyh geçmişin, şimdinin ve geleceğin Brahma’sı, Vişnu’su ve Şiva’sının bütünüdür. Makrokozmos’un bu sembolü ile Zohar metinlerindeki Ze’ir Anpeen yahut Appayim ve Arketipsel İnsan mukayese edildiğinde aralarındaki benzerlik son derece çarpıcıdır.

Prana, Hindular nazarında Aiolomorphos yahut Şekillendirici Form, tüm Kozmik hayatın Yüce Ruhu, gizil büyüme kudreti, yaratılanın neşvünemasının ve mevcudiyetinin nüfuz edici hayati enerjisi ile örtük plastik gücünün muhtevası idi. Başlangıçtan bu yana süregelen ve nihayete kadar daima sürecek olan yıkımın ve değişimin, lakin aynı zamanda yeniden yaratılışın ve hayatın, rengin, ışığın, suretin, dokunun, maddenin ve diğer unsurların müsebbibidir.

Yunanlar bu fikri, kendilerince *to pan* yani evren ile bir tuttukları ya da diğer bir ifadeyle evrenin tanrısı saydıkları Pan adını verdikleri ilahın vasıflarında somutlaştırdılar. Bu ilahı aynı zamanda Mısır tanrısı Khem ile de bir tuttular.

Orfeus şiirlerinden birinde şöyle der, Her şey Zeus ile doludur ve onun içinde yeri, suyu, ateşi, geceyi ve gündüzü görür. Bununla, başı altın bir taçla parıldayan bütün bir evreni tasvir etmek istemiyor mu? Yıldızların şualarıyla ışıldayan semayı tasvir etmiyor mu?

Işık saçan gözler güneşi ve ayı, geniş göğüs ise havayı temsil etmez mi? Kanatların engin açıklığıyla temayüz eden omuzlar, rüzgârların süratini ve Tanrı’nın fiillerindeki çabukluğu tasvir etmez mi? Orfeus tarafından böylece vaz edilen bu suret, kadim devirlerde Yunanların Pan’ı ve sırf evreni temsil etmesinden ötürü *Pan pan* yani her şey [bütün] olarak adlandırılan Zeus’u tasvir edişleriyle hemen hemen aynıdır, ki bu hakikat sembollerle de sabittir. Boccaccio’nun belirttiği üzere boynuzlar, ona güneşin, ayın ve yıldızların şualarını simgelemek üzere verilmiştir, al rengi çehre esîrî ateşi, uzun sakal eril unsurları, beneklerle kaplı post sabit yıldızlar küresini, kıvrımı arkaya doğru dönmüş asa ise mâlik olduğu şeyler üzerindeki iktidarını ve ebediyen kendisine rücu eden yılları ifade eder. Sol elindeki yedi kamışlı heptaulos yahut syrinx, seyyarelerin hareketleriyle her şeyden daha sarih biçimde tezahür eden semavi ahengini terennüm eder. Sert, kıllı ve koç ayaklı alt uzuvlar, her türlü ağaç, ot ve nebatatla kaplı sert, haşin ve engebeli yeryüzünden gayrı bir manaya gelmez. Koç ayakları ve diğer hususlar, evrendeki hayatın mistik bir tarzda idame ettirildiği ve muhafaza edildiği semeredarlık kudretini simgeler. Gerek Mısırlılar gerekse Yunanlar, Pan’ı yahut Lykaialı Zeus’u, mütemadi yaratılışın ve onun muhafızının mümessili sıfatıyla kimi zaman bir teke suretinde tasvir etmişlerdir.

Mütedeyyin Cizvit Kircher’den nakille, Makrokozmos suretinde Pan yahut Zeus Lykaios’un bir tasvirini Şekil 32’de sunuyoruz. A. Al rengi bir çehre. B. Semavi şuaların ayın altındaki mevcudat üzerindeki tesiri. C. Eril unsurlar. D. Senenin, onun devrinin ve bütün feleki devranların kudreti. E. Her şey onun dirayetiyle kaimdir. F. Feleğin, yani sabit yıldızlar küresinin iktidarı. G. Nebatat, tohumlar ve ağaçlarla dolup taşan yeryüzü (dişil unsur). H. Sulama vasıtasıyla toprağı bereketlendiren su ve mai menbaları (dişil unsur). I. Tarlalar, mahsuller ve diğer nebati maddeler. K. Yedi seyyarenin ahengi. L. Muhtelif irtifalardaki engebeli ve haşin dağlar. M. Doğurganlık kudreti. N. Kübik yahut altı yüzlü katı temel. O. Rüzgârların kudreti, enerjisi ve hızı ile onların fiillerindeki sürat.

Kadim insanlar, evrenin bir olması ve Bir olan tarafından yaratılmış bulunması hasebiyle, Pan’ın tenhalığını yahut birliğini göstermek maksadıyla onun ıssız yerlerde meskûn olduğunu iddia etmişlerdir.

Alemde müşahede edilen eşyanın ve renklerin güzel çeşitliliğini simgelemek üzere, o aynı zamanda benekli bir erkek leopar yahut alageyik postuna bürünmüştür.

Bunların kökeni şüphesiz Asya’ya dayanmaktadır. Roma Kilisesi, 15 Şubat’ta Pan onuruna düzenlenen şenliklerden biri olan Lupercalia’yı Mumlar Yürüyüşü’ne dönüştürmüştür.

Orta Çağ’da Makrokosmos, bu halklarca evreni ayakta tuttuğu iddia edilen Grek ve Roma Atlas’ı gibi düşünülmüştür `[okunamadı]`. Bu aynı zamanda, M.S. 1503 tarihli bir örneğin birebir kopyası olan önceki levhada, Şekil 33’te tasvir edilmiştir. Bu çizimde ortaya konan biçim ve düzenleme fevkalade kadimdir.

Söz konusu düzenleme ve biçim günümüze kadar ulaşmıştır ve halen almanaklarda gösterilmektedir.

Ayrıca aynı tarihe ait bir diğer gravürün birebir kopyası olan Şekil 34’ü sunuyoruz. Önemli bir gizil mana ihtiva etmesi hasebiyle bütün okültistler için son derece mühimdir. Bunu müteakip bir çalışmada izah edebiliriz, şimdilik yalnızca gerek Yeni gerekse Eski olmak üzere tüm dünyanın en kadim kavimlerinin gizli dini sistemleriyle pek çok ortak noktası bulunduğunu belirtmekle yetineceğiz.

Ayrıca elimizde M.S. 1386 tarihli olduğu rivayet edilen ve bir Anglo-Sakson almanağının nüshası bulunmaktadır.

A’tziylut Âlemi’nden, Kral ile Kraliçe’nin birleşmesi vasıtasıyla, Beriah ya da Olam Beriah olarak adlandırılan Yaratılış Âlemi sudûr eder, buna Kursya yani Taht da denir. Bu Mertebede, sözcükten anladığımız manada yaratılış başlamıştır. Burası yalnızca saf ruhların meskeni olarak kabul edilir. Aynı zamanda A’tziylah’ın On Sefirot’unun sudûr eden şualarının devamını barındırır, bunlar tabiatıyla Ayn Sof’tan ve ilk On Sefirot’tan daha da uzaklaşmıştır, fakat onların bir devamıdır, hiçbir surette onlardan mutlak manada ayrı ve gayrı değildir, yine de daha mahdut ve kayıtlı bir kuvvete sahiptir. İhtiva ettiği tamamen ruhani tözler, bizim anladığımız manada maddeden zerre kadar karışım taşımaz, ancak Birinci Âlem’den aşağıda, gezegenlerin ve feleklerin Güçleri, Akılları yahut Melekleri âlemi olan sonraki âlemden ise yukarıdadır. İlk Örnek olan D’yugnah Birinci Âlem’i kapladığı gibi, Ahdin büyük Huzur Meleği Metatron da İkinci Âlem’i kaplar. Yalnızca kendisi, Ruhlar yahut Melekler Âlemi’nin tamamını teşkil eder.

Metatron, Ayn Sof’un “libası” yahut görünür tezahürüdür ve ebced değeri 314 olan ismi, Şadday yani Kadir-i Mutlak ismine denktir (Zohar, iii, 231a). Metatron görünen âlemi sevk ve idare eder, feleklerin, seyyarelerin ve tüm semavi ecramın birliğini, ahengini ve devirlerini muhafaza eder, Tanrısallık (thearkhia) İradesi tahtında, bir sonraki âlem olan Yetsirah Âlemi’nin melek ordularının sayısız bölüklerinin Başbuğudur. Bunlar, On Sefirot’un adedine tekabül eden on hiyerarşik zümreye ayrılmıştır.

Olam Beriah’ı takip eden ve yine ondan sudûr yoluyla neşet eden âlem, Olam Yetsirah, yani Şekilleniş Âlemi’dir. Burası Meleklerin, Semavi seyyarelerin ve yıldızların Akıllarının meskenidir ve Meleklerin anlamına gelen Malahaya olarak da anılır. Bu âlemin de Beriah’ın On Sefirot’u vasıtasıyla A’tziylut Âlemi’nin On Sefirot’undan neşet eden ve yalnızca onların birer devamı olan On Sefirot’u vardır, bunlar önceki On Sefirot aracılığıyla Ayn Sof’un ilk tezahürlerinin sadece uzantılarıdır, ancak daha da uzaklaşmışlardır. Zohar (ii, 43a) şöyle der, “Kudûs olan, O Mübarek Zat’a hizmet eden hademeler (Sefirot) için, Taht’ı (Beriah Âlemi) dört dayanak (kaideler) ve Taht’a çıkan altı basamak (platformlar, seki) ile kıldı, hepsi birlikte on eder. Bütün, bir bereket kâsesi gibidir. İçindeki, on kelam ile vahyedilen Tevrat gibi, on kelamdır, tıpkı on kelam ile yaratılmış olan kâinat, yani Ma’aseh Bereşit gibi. Kudûs olan, O Mübarek Zat, Taht’a hizmet etmeleri için fırkalar (On Melek Ordusu, Yetsirah Âlemi) tayin etti. Bunlar Malahim, Erelim, Hayyot, Ofanim, Haşmalim, Elim, Elohim, Beney Elohim, İşim ve Serafim’dir. Bunların hizmeti için de Kudûs olan, O Mübarek Zat, yeryüzüne inmek üzere adeta bulutlar gibi kullanılacak olan Samael’i ve ordularını yarattı. Onlar bunların atlarıdır ve bulutların fevkinde Merkavah, yani Taht-Araba vardır, nitekim şöyle buyrulmuştur (İşaya xix, 1), ‘İşte Rab tez giden bir buluta binmiş ve Mısır’a girecek.’ Ve Kudûs olan, O Mübarek Zat, Mısır’ı işte böyle idare eder.” Bu Mertebenin yahut Âlemin On Sefirot’u, halen dünyevi madde şaibesinden yahut insanın maddeden anladığı şeyden beri kabul edilir. Bu Âlemde, her biri nurani bir kisveye bürünmüş, cinsiyetsiz ve İlahi izinle insana göründüklerinde onun duyularıyla idrak edebileceği bir surete bürünme kabiliyetine sahip akıllı ve gayrimaddi varlıklar ikamet eder. Bunlar aynı zamanda Tanrısallık İradesi’ni yerine getiren hademe ruhlar, enerjiler yahut kuvvetlerdir.

Zohar (iii, 68a) şöyle der, “Kudûs olan, O Mübarek Zat, semanın her bir cüz’ünü müstakil bir ruh ile canlandırdı ve derhal bütün Semavi Ordular O’nun huzurunda kıyam edip öylece durdular. Mezmur yazarının (xxxiii, 6), ‘Ağzının nefesiyle bütün orduları yaratıldı’ sözünden kastedilen budur.” Melekler iyi ve kötü olmak üzere iki neviden oluşur ve her birinin kendilerine mahsus reisleri vardır.

Yetsirah Âlemi’ni dolduran melek orduları arasında, bir melek bir feleğin, diğeri başka bir feleğin tasarrufuna maliktir, birisi güneşten, bir diğeri aydan, bir başkası yeryüzünden, diğeri okyanustan, bir başkası ateşten, bir diğeri rüzgârdan, biri ışıktan, bir diğeri mevsimlerin tebeddülünden mesuldür. Bu melekler yalnızca kuvvetlerin yahut enerjilerin mümessilleridir, idare ettikleri varsayılan semavi cisimlerin ve unsurların adlarıyla anılırlar, birine Nogah yani Venüs, birine Maadamim (dam yani kan) Mars, birine İtsem ha-Şamayim yani göklerin berraklığı (yahut kemiği) (Mısır’dan Çıkış xxiv, 10, Hezekiel x), birine Uriel yani ışığa ait, bir diğerine Nuriel yani ateşe ait denir (Bkz. Zohar, i, 42a, b; 43a ve devamı).

Dördüncü ve son Merhale, Eylem Dünyası yahut Olam Asiyah, Asiyah Âlemi olarak adlandırılır, aynı zamanda Kabuklar yahut Zarlar Dünyası, Cinler manasına gelen Olam Kelipot olarak da anılır. Gezegenlerin yahut kürelerin (galgalim) fiilî maddesini ve insanın madde olarak adlandırdığı şeyi ihtiva eder.

Karanlığın Prensi Samael ve lejyonlarının ikametgâhı burasıdır. Maddenin yeniden doğumuna ve madde formlarının çözülmesine tabi olan, fakat asli atomların yok oluşuna tabi olmayan ay-altı dünyamız da bu merhalededir.

Kendisinden önceki On Sefirot’un tamamının amelî vasıflarını taşır, lâkin asli kaynaktan daha uzakta yer aldığından bu vasıflar hayli zayıflamıştır, onların şualarının yahut enerjilerinin nihai derecesine ya da tükeniş noktasına ulaşmış salt bir uzantısı hükmündedir. Zohar şöyle der, Meleki Âlemin hizmeti için “Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Samael’i ve onun lejyonlarını, yani Eylem Dünyasını var etti, onlar (Ulvi Ruhların) Yeryüzüne inişlerinde binmeleri için kullanılan bulutlar gibidir ve adeta onların atları vazifesini görürler. Nitekim şöyle yazılmıştır, ‘İşte YHVH süratli bir buluta binmiş ve Mısır’a gelecektir’ vs.”

Bu Merhalenin yahut Âlemin cevherleri, maddeye ait, boyutlarla sınırlı ve formların çokluğu vasıtasıyla duyularla algılanabilir kabul edilir. Değişime, doğuma, ölüme, bozulmaya ve yeniden doğuma tabidir, yine de içindeki hiçbir şeyin öz yahut atom bakımından bütünüyle mahvolduğu ya da yok edildiği addedilmez. Burası Kötü Ruhun ve onun ifritane kuvvetlerinin meskenidir.

Tekvin’de ışığın var edilişinin beş defa zikredilmesi dikkat çekici bir husustur, Kabalistler birinci ve ikinci zikrin aynı ışığa raci olduğunu belirtirler. Işığın bu suretle dört kez zikredilmiş olması, Kabalistlerin dört Âlem fikriyle irtibatlandırılmıştır.

“Işık olsun, ve ışık oldu” ifadesi, Atsilut Âlemi ile ilişkilendirilir. “Elohim ışığı gördü, onun iyi olduğunu gördü” ifadesi Beriah Âlemine karşılık gelir, “Elohim ışığı karanlıktan ayırdı” ifadesi ise iyi ve kötü meleklerin, aydınlığın ve karanlığın meleklerinin yer aldığı Yetsirah Âlemine tatbik edilir. “Elohim ışığa Gündüz, karanlığa Gece adını verdi” ifadesi ise bünyesinde Gece ve Gündüzü barındıran Asiyah Âlemine yahut Madde Âlemine işaret eder.

Cinler yahut kötü melekler, bütün formların en kesifi ve en noksanı olarak değerlendirilir, Kelipot, yani varoluşun salt Kabukları ya da Zarları olarak adlandırılır. İnsana karşı yıkıcı ve tahripkâr enerjiler yahut kuvvetler olarak tasavvur edilirler. On Sefirot’a ait sudûr şualarının en alt ucuna tekabül eden On Dereceyi de onlar teşkil eder, bu On alt derecede, ezeli kaynaktan uzaklaşıldığı nispette karanlık ve murdarlık ziyadeleşir. Böylelikle ilk iki şeytani derece, yalnızca görünür formun ve teşkilatlanmanın yokluğu kabul edilir ki bu Tekvin’de kâinat nizamının yaratılışından evvel gelen “Tohu va-Bohu” tabiriyle tesmiye olunur. Üçüncü derece, Tekvin’in başlangıçta yeryüzünün yüzünü örttüğünü bildirdiği karanlığın makamı addedilir. Bundan sonra yedi cehennemi salon (Şeva Heyhalot) yahut cehennemler (Gehinnom), cinlerin ve onların emirlerinin meskeni gelir. Dünyada yoldan sapan varlıklara burada azap edilir. Bu yedi salon yahut cehennem, dünyevi günahların farklı türlerine takdir edilmiş ceza nevileri için pek çok kısma ayrılmıştır.

Bütün bu mıntıkanın Prensi Samael, yani Semm, Zehir yahut Ölüm Meleğidir. Kendisinin Eski Ahit’in Şeytan’ı olduğu düşünülür ki oradaki mevcudiyetiyle bir cezalandırıcıdan ziyade iğva edici ve itham edici rolünü ifa eder. Kabala ise Samael’i Havva’yı ayartan Şeytan kabul eder. Talmud da aynı kanaattedir, şöyle der, “Kötü ruh Şeytan ile Ölüm Meleği aynıdır.” Onun Eshet Zenunim, yani Fahişe adında dişi bir refikası vardır.

Bunlar ekseriyetle Ha-Yah, yani Canavar adı altında birleşmiş surette tasvir edilir. Bu durum, Kötülüğün Büyük Kuvvetinin erdişi (androjenik) olduğunun bir ifadesidir. İyiliğin Büyük Erdişisinin zuhurunun karanlık bir gölgesidir.

“Atsilut’un On Sefirot’u parıldadı ve Beriah’ın On Sefirot’unu meydana getirdi, Beriah’ın bu On Sefirot’unun enerjisinden Yetsirah Âleminin parıltıları kıvılcımlandı, bunlar vasıtasıyla da Asiyah Âleminin On Sefirot’u mühürlendi, bütün Âlemlerin bütün Sefirot’u ise kendi içlerinde beşerli kısımlara ayrılır.”

Aşağı Âlemlerin Sefirot’unun hiçbiri, Atsilut’un Sefirot’u ile eşit derecede ilahi fıtratta kabul edilmez. “Atsilut’un Kelim’i, yani Kapları, Vazoları, Sefirot’u, Beriah, Yetsirah ve Asiyah için Neşamah (ruh) haline gelir, bu sonuncular hakikatte ilahi diye tesmiye olunmaz, zira onların Neşamah’ları dahi Kelim’dir ve Atsilut’tan gelen Işıklar değildir.” Bu dört Âlem yekvücut olarak bir Birlik, tek bir Büyük İnsan, yani Makrokozmos yahut Adam İla-ah teşkil eder.

İbn Cebirol’ün felsefesinde bu Âlemler şu suretle tefrik edilebilir, Mükemmel Form yahut İrade Âlemi, yaratılışımızın kendisiyle başladığı Basit Cevherler Âlemi, Semavi Yörüngeler yahut Küreler ile onların Akıllarının Âlemi ve Semavi Madde Küreleri yahut Gezegenler ile Maddi Âlemimizin veya Evrenimizin Unsurlarının Âlemi. İbn Cebirol, maddenin iki uca sahip olarak düşünülmesi icap ettiğini söyler, bu uçlardan biri yaratılışın en yüksek hududuna ve maddenin form ile ittisal sınırına kadar yukarıya uzanır, diğeri ise tükeniş noktasına, yani bütün formun nihayete erdiği en alt sınıra kadar aşağıya meyleder. En yüksek olan, Manevi Olan’a, İrade’ye yükselir, bu makam semavi kürelerin yahut yörüngelerin fevkindedir, Birlik ve Sadelik olarak hududa, yaratılışın mebdeine nüzul eder, akabinde semavi kürelerin altında cismani bir form iktisap eder, aşağıya indikçe tükeniş sınırına vasıl olana dek tedricen daha ziyade cismanileşir.

Makrokosm ve Mikrokosm doktrini, hem İbn Cebirol’de hem de Zohar’da mevcuttur. Yazarımız şöyle der, “Küçük Âlem (insan, Mikrokosm), nizamı ve yapısıyla Büyük Âlem’e (kâinata) benzerlik gösterir. Küçük Âlem’in bütün cevherleri arasında en lâtif, en yalın ve en yücesi olan akıl cevheri, (Cebirol burada Neşamah’a yahut Yüce Ruh’a atıfta bulunmaktadır) bedene (doğrudan) bağlı değildir, zira Ruh (yani Rua’h) ve Can (yani Hayatî Ruh, Neefeş), ikisi arasında vasıtadırlar.” Müteakiben bütün kâinatın yapısında da benzer bir nizam bulunduğunu gösterir ve ardından şunu ilave eder, şayet bir kimse kâinatın ve evrensel cismin teşekkülünü ve keza evrensel cisim ile onu çevreleyen ruhanî cevherleri tasavvur etmek dilerse, insanın yapısını tefekkür etsin, “zira onda bir kıyas bulacaksın.” İnsanın bedeni evrensel cisme, onu harekete geçiren ruhanî cevherler de evrensel cismi harekete geçiren evrensel cevherlere tekabül eder, bu (ruhanî) cevherler arasında aşağı mertebede olanlar üst mertebedekilere itaat eder ve hareket vasfı taşıyan şey aklın cevherine rücu edene dek (tedricen) onlara boyun eğer. Akıl (bu cevherleri) sevk ve idare eder, insanın bedenindeki bütün cevherler de onun aklına uyar ve boyun eğer, yazar der ki, onların efendisi ve hakimi budur. İnsanın tikel ruhunda her şey, kâinat Âleminde olduğu gibi tanzim edilmiştir ve insan bir Mikrokosmdur. İbn Meymun da aynı kanaati muhafaza eder ve bu mevzu üzerine hayli söz söylemiştir. Kâinatın, aynı ve tek bir mefhumla tanzim olunan sonlu tek bir nizam teşkil ettiği nazariyesi, Aristoteles’in, Platon’un ve Orta Çağ filozoflarının ekseriyetinin benimsediği görüştü.

Kabala mensupları, İşaya metninde Kabalacı felsefenin Dört Âlem anlayışına yönelik bir atıf bulurlar. “Korkma, zira ben seninleyim. Zürriyetini Şarktan getirecek, seni Garptan toplayacağım, Şimale ‘teslim et’ ve Cenuba ‘alıkoyma’ diyeceğim. ‘Oğullarımı uzaktan ve kızlarımı yeryüzünün nihayetinden getir, Kendi İsmimle anılan herkesi! Zira onu İzzetim için yarattım (B’ree-ah), ona şekil verdim (Yettsar), evet onu vücuda getirdim (A’seey-ah).’ ”

A’tzeel-ah (Atsal kökünden, yani akıp çıkmaktan, sudur etmekten geldiği söylenir), Sudur Âlemidir. B’ree-ah (yaratmak yahut biçim vermek manasında barah’tan, lakin daha muhtemel olarak genişlemek manasındaki Sanskrit Bréh kökünden geldiği söylenir), saf suretler veya yalın cevherler (yani ideler) Âlemini ihtiva eder. Bunlar Kabala’da ruhanî, şuurlu varlıklar olarak düşünülür ve mütalaa olunur. Ye’tzeer-ah (Ye’tzar, yani suret bahşetmek kökünden geldiği söylenir), Semavî Feleklerin, Canların yahut Meleklerin âlemidir. A’seey-ah (A’sah, yani yapmak, meydana getirmek kökünden geldiği söylenir), Madde Âlemidir, hislerle idrak olunan, vücut bulan, büyüyen, ölen ve tefessüh eden nesnelerin dünyasıdır.

Bunlar ayrıca Plotinos’un dörtlü taksimine muvazi düşer, bunlar sırasıyla Bir, nous (akıl) ve ideleri, Ruh ve Madde alemidir. Lassen’e göre Yeni-Platonculuk Hindistan menşelidir.

Kabalist öğretide yer aldığı üzere, insanın ruhanî mevcudiyetinin basamakları olan Neşamah (Yüce Can yahut Ruh), Rua’h (Ahlakî ve Akli Meleke) ve Neefeş (Hayatî yahut Mücerret Hayvanî Can) arasındaki lâtif tefrikler, Münih Psikoloji Cemiyeti huzurunda 5 Mart 1887 tarihinde takdim edilen bir makalede C. De Leiningen tarafından layıkıyla serdedilmiştir.

ZOHAR’DAN İKTİBASLAR, AĞIR YÜK TAŞIYAN ADAMA DAİR ## MESİH’İN NİYABETEN GÜNAH KEFARETİ. ŞEKİNAH. BÜYÜK İSİMLERİN BİR FORMÜLÜ. ASLÎ GÜNAH. ŞEYTAN’IN İKTİDARI. ## İRADE-İ CÜZZİYE. TANRI İLE İNSAN ARASINDAKİ SEMAVÎ ŞEFAATÇİ. ## KURTULUŞ İÇİN TÖVBENİN LÜZUMU. AHİRET HAYATINDA EBEDÎ MÜKÂFAT VE MÜCAZAT. BEDENEN HAŞİR. GÜNAHKÂRLARIN RUHLARININ YARGILANMASI, VB.

R. Hizkiya tarafından kaleme alınan, gayet kadim olan ve Zohar’ın Brody nüshasının bir cüzünü teşkil eden mukaddimede, R. Şim’on’un oğlu R. El’azar’ın çıktığı bir seyahatin bahsi geçer.

b. Yo’hai ve R. Abbah, ilkinin kayınpederini ziyaret etmek üzere yoldaydılar. Yolda giderlerken ağır bir yük taşıyan bir adamla karşılaştılar. Birlikte Ma’aseh Bereşit ve Şabat’ın kökeni üzerine sohbet ettiler, yük taşıyan adamın Tevrat’a dair açıklamaları öylesine harikuladeydi ki ona adını sordular, adam, ‘‘Bana kim olduğumu sormayın, lâkin hep birlikte Tevrat’ın şerhine devam edelim’’ diye yanıt verdi. ‘‘Böyle yürüp bu denli ağır bir yükü taşımaya seni ne sevk etti?’’ diye sordular. O da, ‘‘Harf י (Yod, ki 10’a eşittir, Keter’in sembolik harfidir ve Kutsal İsim יהוה YHVH’nin özü ve tohumudur) savaş açtı, vesaire’’ diye yanıtladı. ‘‘Katırlarımızdan birine bin, yükünü biz taşırız’’ dediler, fakat o, ‘‘Size bunun Kral’ın bir emri olduğunu, tâ ki vesaire, söylemedim mi?’’ cevabını verdi. Nihayetinde ona, ‘‘Bize ikamet ettiğin yeri söyle’’ dediler, o da, ‘‘Benim meskenim benim için pek hoş ve yücedir, o havada asılı duran, azametli ve kudretli bir kuledir, o kulenin sakinleri Kutsal Olan, O mübarektir, ve bir ‘yoksul’dur [NOT: Zekeriya 9:9’da geçen ‘alçakgönüllü ve bir eşeğe binmiş’ olarak anılan Mesih’e atıfta bulunuyor olabilir]. Burası benim yurdumdur ve biz oradan göç ettik, ve ben bu ağır olanı taşımaktayım [okunamadı]’’ diye yanıtladı. Ona, ‘Bize babanın adını söylersen ayaklarının tozunu öperiz’ dediler. O da şu cevabı verdi, ‘Ne münasebet? Ben Tevrat vesilesiyle kibre kapılmaya alışkın değilim, lakin babama gelince, onun meskeni Büyük Deniz’deydi ve o orada bir balıktı, o Büyük Deniz’i bir uçtan diğer uca yok etti, pek büyük, kudretli ve ‘Kadim Günler’ sahibiydi, ta ki o (Büyük) Deniz’deki diğer bütün balıkları yutana dek, ve bundan sonra o, biz yaşayan ve var olan mahlûkat için dünyadaki en hayırlı şeylerin tamamından vücuda getirdi, ve kudretiyle bir anda (Büyük) Deniz’i baştan başa yüzer. Ve ardından, beni kudretli bir adamın elindeki bir ok gibi öne fırlattı ve size bahsettiğim o yerde gizledi, sonra kendi makamına dönüp Deniz’de kayboldu.’ R. El’azar onun sözlerini dinledi ve ona, ‘Sen Kutsal Alev’in oğlusun, sen Rab Hamnuna Saba’nın (Yaşlı Hamnuna) oğlusun, sen Tevrat’ın Nuru’nun oğlusun ve arkamızdan yük taşıyarak geliyorsun!’ dedi. Dişil Sefira olan Bina, Kabalacılar tarafından kimi zaman Büyük Deniz olarak adlandırılır. Onun ilahi İsimleri arasında YaH ve Elohim yer alır. Kendisine Büyük Anne, Yüce Anne, יהוה isminin semavi ה (He)’si denir. O, Kutsal Ruh ve Yüce Şehina’dır. Sembolü kuluçkaya yatan güvercindir, yaratılış esnasında suların yüzü üzerinde kuluçkaya yatmıştır. Büyük Balık, Akadların ve Babillilerin mitolojisinde yer alır ve kuvvetle muhtemel Kabala’daki Leviathan’dır. Roma Kilisesi’nin Bakire’ye ve O’nun Oğluna, yani Hikmet (Hohmah) veya Logos, kelam olan Oğul’a, ve Yüce Aracı Anne, Külli Akıl, Büyük Deniz veya Kutsal Ruh olan Bina’ya yönelttiği yakarışlara da dikkat edilmelidir.

Mary muhtemelen Latince Mare, yani Deniz kelimesine denktir. Müjde yortusunda okunan onuncu yüzyıla ait bir ilahiye göre o,

‘‘Denizin Yıldızı, Tanrı’nın Lütufkâr Annesi Ve daima Bakire, Cennetin Saadet Kapısı’’dır.

KEFARET

‘Salih kimseler dünyanın günahlarına kefaret olmak üzere hastalık veya ızdıraplarla imtihan edildiklerinde, bu durum kendi nesillerinin (dönemlerinin) tüm günahkârlarının kurtuluşa erebilmesi içindir. Bu nasıl ispat olunur? Hayvani (insani) bedenin tüm azalarıyla. (Hayvani, insani bedenin) bütün azaları muzır bir illet yüzünden ızdırap çektiği vakit, geriye kalanların (azaların) şifa bulabilmesi için bir azanın dağlanması (ameliyat edilmesi) gerekir. Hangi aza? Kol. Kol dağlanır (ameliyat edilir) ve ondan kan çekilir, bunun neticesinde bedenin diğer tüm azaları afiyet bulur. Dünya ehlinin evlatları için de durum böyledir, onun fertleri birbirine nispetle, (insan bedeninin) azalarının birbirine olan durumu gibi eşit vaziyettedir. Kutsal Olan, O mübarektir, dünyaya sıhhat (kudbiyet) bahşetmek murat ettiğinde, (dünyanın) bağrından salih (müttaki) bir kimseyi hastalık ve acıyla müptela kılar ve onun vasıtasıyla bütün âleme şifa verir.

Bu nasıl ispat olunur? Şöyle yazılmıştır, ‘Ve o, bizim isyanlarımız yüzünden yaralandı, fesatlarımız sebebiyle ezildi [okunamadı] ve onun bereleriyle (yaralarıyla) biz şifa bulduk, vesaire.’ ‘Onun bereleriyle (yaralarıyla)’, tıpkı koldan kan alınmasıyla husule gelen bereler (ameliyatlar) gibi, biz şifa bulduk, yani bütün bir bedenin azaları olarak bizlere afiyet bahşedildi.’

Âdem’in soyu olarak bütün insanlık, Kabala’da muazzam bir külliyet ve uhuvvet, yekpare ve birleşik büyük bir hayat nehri olarak telakki edilir. Yeryüzüne ait külli Âdem’de, yani Mikrokosm’da, tohum halinde, ruhen ve halen bedende yaşar vaziyette taşınan semavi, azametli külli ruhani insan, yani Yüce İnsan, Makrokosm olarak, evvelce izah ettiğimiz üzere, Makrokosm’un, Âdem İlla-ah’ın hayat veren feyzinden, feyzi vasıtasıyla ve feyzinden neşet ederek böyledir. Arih Anpin ve Ze’ir hakkındaki Kabalistik öğreti de...

Eski Hindularda kefaretin, Büyük Hindu Evrensel İdeal İnsanı olan Puruşa’nın kurban edilmesi yoluyla gerçekleştiği ileri sürülürdü. Buda’nın da şöyle dediği aktarılır, “Dördüncü yahut yozlaşmış çağın (Kali) bozulmasından neşet eden tüm kötülükler (günahlar) benim üzerime gelsin, yeter ki dünya kurtulsun.”

MESİH TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN KEFARET

En alttaki Cennet’te (yani Gan Eden) bulunan o ruhlar (Neşamot), dünyanın dört bir yanında gezinir ve etrafa bakınırlar, ızdırap çeken, hasta yahut sabırlı şehitleri ve Efendilerinin birliği uğruna cefa çekenleri gördüklerinde geri dönüp Mesih’e haber verirler. Sürgündeki İsrail’in maruz kaldığı eziyetleri ve aralarındaki günahkârların Rablerini bilmek gayesiyle tefekküre dalmadıklarını ona (Mesih’e) haber verdikleri vakit, o sesini yükseltir ve bu günahkârlar yüzünden ağlar, nitekim şöyle yazılmıştır, “Ve o bizim suçlarımız yüzünden yaralandı...” Bunun üzerine ruhlar geri döner ve makamlarında kalırlar. Cennet Bahçesi’nde, Kötü Evlatlar Sarayı olarak adlandırılan bir saray vardır. Mesih bu Saray’a çıkar ve İsrail’in tüm ızdıraplarını, acılarını ve dertlerini kendi üzerine çağırır. Bunların hepsi onun üzerine gelir. Şayet o Şeriat’ın çiğnenmesi sebebiyle İsrail’in çekeceği cezayı bu şekilde üzerine almamış olsaydı, hiçbir insan (bu tür ihlallerin gerektirdiği) ızdıraplara tahammül edemezdi, nitekim şöyle yazılmıştır, “Gerçekte o bizim hastalıklarımızı yüklendi...” İsrail oğulları Kutsal Topraklar’da yaşadıkları müddetçe, duaları, ibadetleri ve kurbanları vasıtasıyla her türlü acı ve ızdırabı dünyadan uzak tutarlardı, lakin şimdi bunu Mesih yapmakta ve âdemoğlu bu dünyadan göçüp cezasını çekene dek onları (ızdırapları) dünyadan defetmektedir.

Günahsız olan insan bizzat hakiki bir kurbandır ve kefaret vazifesi görebilir, bundan ötürü salih kimseler, dünyanın kurbanı ve kefaretidir.

ÇOBAN OLARAK MESİH

Raya Mehemna, yani Sadık Çoban da şöyle der, Bu durum Eyüp kıssasıyla da misallendirilir, zira Kutsal Olan, O Mübarek Zat, bütün neslin günahkâr olduğunu ve Şeytan’ın onları itham etmek üzere geldiğini görerek ona şöyle buyurdu, “Kulum Eyüp’e dikkat ettin mi? Zira bütün yeryüzünde onun gibisi yoktur,” ta ki onun vasıtasıyla (kendi) neslini kurtarabilsin. Bu keyfiyet, sürüsünü parçalayıp helak etmek üzere yaklaşan bir kurdu gören Çoban meseliyle izah edilebilir. Çoban ne yaptı? Kendisi basiretliydi, bu yüzden ona (kurda), sürünün ardından gitmeye alışkın olduğu, hepsi arasındaki en güçlü ve en semiz öncü koçu verdi. Peki sonra çoban ne yaptı? Kurt bu öncü koçu sürükleyip götürürken, çoban koyunlarıyla birlikte koştu, onları emin bir yere koydu ve sonra geri dönüp onu (öncü koçu) kurdun elinden kurtardı. Kutsal Olan, O Mübarek Zat da bir nesille olan muamelesinde aynı yolu izler, o neslin kurtuluşu uğruna salih bir insanı ‘itham edicinin’ (Şeytan’ın, Kurdun) kudretine teslim eder. Lakin o Yakup kadar güçlü olduğunda, kendisi hakkında şöyle denir, “bir adam onunla güreşti.” “Fakat üstün gelemeyecek, bilakis salih adamın kendisini salıvermesi için yalvaracaktır,” zira Kutsal Olan, O Mübarek Zat tarafından seçilmiş olan salih kişi hasmına nispetle pek güçlüdür ve o (salih kişi), neslinin kurtuluşu uğruna en acı felaketlere rıza ile katlanır ve onların kurtarıcısı addedilir, Kutsal Olan, O Mübarek Zat da onu tüm sürünün üzerine, onları bu dünyada gütmesi ve gelecek dünyada üzerlerinde hükümran olması için çoban tayin eder.

MESİH TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN KEFARET

Dünyanın kadim sütunları (İsrail’in âlimleri) Eyüp’ün milliyeti hususunda ihtilaf ederler. Biri onun dindar bir Gayrimüslim olduğunu söylerken, bir diğeri ise bütün dünyanın kefareti uğruna vurulmuş dindar bir İsrailli olduğunu kabul eder. Bir defasında R. Hamnuna, İlyas (peygamber) ile karşılaştı ve ona şöyle dedi, “Salih kimse ızdırap çekerken fasık kimsenin hayatın sefasını sürmesi nasıl izah olunur?” Ona cevaben şöyle dedi, “Günahları az olan dindar kimse, bunların cezasını bu dünyada çeker, bu sebeple dindar olan burada ızdırap çeker, lakin günahları çok, iyi amelleri ise pek az olan kimse, bu amellerin mükâfatını bu dünyada alır, işte bu durum ‘fasıkın hayatın sefasını sürmesini’ izah eder.” Ona dedi ki, Âlemlerin Rabbinin hükümleri derindir, lakin Rab dünyanın günahlarını bağışlamayı murat ettiği vakit Kutsal Olan, O Mübarek Zat onların kollarından birine vurur ve böylece hepsine manevi şifa bahşeder. Tıpkı hasta bir adamın kolunu neşterleyen [NOT: Hacamat veya kan alma kastedilmektedir] ve böylece bedenin tüm uzuvlarını rahatlatan bir hekim gibi, nitekim şöyle yazılmıştır, “Ve o bizim isyanlarımız yüzünden ezildi.”

ŞARAPTA YIKANAN MESİH

“Giysisini şarapta yıkadı.” (Sır mı?) “Yıkamaktadır” demek daha doğru olurdu. Lakin dünyanın yaratıldığı günden bu yana “yıkadı.” Peki O kimdir? O, Aşağıdaki Kral Mesih’tir. “Şarapta,” yani Sol tarafta, “üzümün kanında,” yani Aşağıdaki Sol tarafta. Fakat Kral Mesih, Yukarıda hüküm sürmeye, tüm putperest milletlere galebe çalmaya ve onların iktidarını Yukarıdan ve Aşağıdan kırmaya hazırdır.

‘Giysisini şarapta yıkadı’ ifadesinin bir diğer manası, şarabın dışsal olarak sevindirmesine karşılık tabiatı gereği buruk olması gibi, Kral Mesih’in de İsrail’i sevindirmesi, putperest kavimler içinse bütünüyle bir yargı teşkil etmesidir.

Şöyle yazılmıştır, ‘Elohim’in Ruhu (Rva’h) suların üzerinde dalgalanıyordu,’ bu ifade Kral Mesih’in Ruhudur. Ve dünyanın yaratıldığı günden bu yana O, giysisini Yüce şarapta yıkamıştır.

İşte, ilk aktarılan ayetin devamı şöyledir, ‘Gözleri şaraptan kızarır, dişleri sütten beyazlar,’ bu da Tora’nın efendilerinin içtiği Yüce şaraptır.

ŞEKİNA’NIN KUTLU VE MÜBAREK OLAN’LA İLİŞKİSİ

Şekina, Yaratılış’ın diğer Işıkları karşısında bedene nispetle ruh gibi dursa da, Kutlu ve Mübarek Olan karşısında ruha nispetle beden gibidir, lakin hepsi birdir, bu sebeple insandakinin aksine burada beden ve ruh birdir, zira insanın bedeni topraktır (homer, yani kil yahut toprak) ve ruhuna da akıl (sekhel) denir. İkincisi hayattır, ilki ise ölüm, ancak Kutlu ve Mübarek Olan Hayattır ve Şekina da Hayattır. Bu sebeple şöyle yazılmıştır, ‘O, kendisine sımsıkı tutunanlar için bir Hayat Ağacıdır.’

ŞEKİNA HAKKINDA

Kutlu ve Mübarek Olan’ın sıfatları, Tora’nın Gizemlerinde örtülüdür. O ne ile bilinir, O’nun sureti (D’yoog-nah) olan Şekina’sı mesabesindeki Emirlerle bilinir. O alçakgönüllü olduğu için Şekina da alçakgönüllülüktür, O cömert olduğu için o da cömertliktir, O kudretli olduğu için o da dünya milletlerinin kudretidir, O hakikat olduğu için o da hakikattir, O peygamber olduğu için o da peygamberedir, O adil olduğu için o da adalettir, O Kral olduğu için o Kraliçedir, O bilge olduğu için o bilgeliktir, O idrak sahibi olduğu için o O’nun idrakidir, O taç olduğu için o da O’nun tacı, İzzet tacıdır. Bu sebeple Hahamlar, bâtını zahirine benzemeyen hiç kimsenin Beth ha-Midrash’a, yani ilim meclisine alınmamasına hükmetmişlerdir. Kutlu ve Mübarek Olan’ın suretinde olduğu gibi, O içtedir, Şekina ise dıştadır, O bizzat O’nun derunundaki bâtın, o ise O’nun dışındaki zahirdir, öyle ki zahir olan o ile bâtın olan O arasında hiçbir fark yoktur, zira Şekina O’ndan bir taşkındır, böylelikle zahir ile bâtın arasındaki her ayrılık ortadan kalkar ve ayrıca YHVH’nin içsel tabiatı gizli olduğundan, O (YHVH) yalnızca Şekina’nın İsmi olan Adonai, yani Efendi adıyla çağrılır, bu yüzden Hahamlar YHVH ismi hakkında şöyle der, Yazıldığım gibi (yani YHVH olarak) okunmam. Bu dünyada İsmim YHVH olarak yazılır ve Adonai olarak okunur, fakat gelecek dünyada yazıldığı gibi okunacak, böylece Merhamet (YHVH tarafından temsil edilen) her yönden tecelli edecektir.

ŞEKİNA EN YÜCE MELEKTİR, ELOHİM’İN SURETİ VE ELOHİM İLE BİRDİR

Gel, Gör, Yaşlı Hillel o kutlamada (Su Çekme Meclisi Bayramı) sevinç duyarken şöyle demiştir, ‘Şayet a’nee, yani Ben buradaysam herkes buradadır, fakat şayet a’nee, yani Ben burada değilsem, burada olan kimdir?’ Bununla şunu kastetmiş ve söylemiştir, Şayet a’nee, ‘Ben’ diye adlandırılan Şekina burada ikamet ederse, TÜMÜ buradadır.

Bu mekana, ona (Şekina’ya) bağlanacak olanlar için Kol, yani TÜM adı verilir. Fakat şayet a’nee, ‘Ben’ burada değilse, burada olan kimdir?

Zira Şekina Kutsal Topraklarda bulunmadığı müddetçe saadet kemale ermiş sayılmaz. Ancak tosunların sayısı tamamlandığında yazılmış olan şu söz vuku bulacaktır, ‘Kurtuluş pınarlarından sevinçle su çekeceksiniz.’ Bunlar nedir, Bunlar kurtuluşa doğru akan altı pınardır. Ve böylece bütün dünya sevinecektir, zira Şekina kötülük içinde yaşayan milletlerin arasından kurtulacaktır ve bu yüzden şöyle yazılmıştır, ‘Sekizinci gün sizin için bir bayram olacaktır.’

BÜYÜK İSİMLERİN, BİRLİĞİN KABALİSTİK FORMÜLÜ

Yukarıdaki Şema, müsbet (eril) ve menfi (dişil) olanın bir birlik veya ahenk içinde kaynaşması fikrini göstermektedir. Sefirot Ağacı’nda bölünen telaffuz edilemez isim YHVH, ilkin Üst Üçlü’nün YHV’sini oluşturur, sondaki Heh harfi ise Yedi Aşağı’nın simgesidir.

Sefirot ve bilhassa hepsinin Ahengi olan Malkhut. י (Yod) Keter’in, ה (Heh) Binah’nın, ו (Vav) Hokhmah’nın harfidir, birlikte, Yüce Üçlü’yü teşkil ederler. Dört Harfli İsim (Tetragrammaton) ikiye bölündüğünde yukarıdaki יה YH ve וה VH taksimatı elde edilir, daha da süblimleştirildiğinde יה YH olur, bu da bölündüğünde, Baba = 10 olan Keter’in harfi י (Yod) ile Kutsal Ruh veya Yüce Şekinah olan Binah’nın harfi ilk ה (Heh) ortaya çıkar, nihayetinde hepsi de doğrudan Ayn Sof’tan neşet eden Keter’in noktasından veya י (Yod) harfinden kaynaklanır. Diyagramda, Telaffuz Edilemez Büyük İsim’in altına, Kabalistlerin geçmişte Büyük Kefaret Günü’nde Kutsalların Kutsalı makamında Başkâhin tarafından telaffuz edildiğini lakin telaffuzunun kaybolduğunu iddia ettikleri Büyük İsim’i, Şem-ha-Meforaş’ı yerleştirdik. Yukarıdaki formülü vukufiyetle okuyabilen inisiyeler, onu anlayacaktır.

Talmud, onun ilk şarihi Raşi ve ortodoks Yahudi Litürjisi, Hu, yani O zamirinin, Tanrısallığın (thearkhia) bir ismi olduğunu kabul eder. Kabalistler ise Telaffuz Edilemez İsim יהוה YHVH’nin, Tanrılık Makamı’nda bir İkilik, bir Eril ve bir Dişil, tek bir Tanrı’da iki şahıs ifade ettiğini savunur, Kutsal Olan, İsmi Mübarek Olsun ve O’nun Şekinah’sı. Ortodoks Yahudi Litürjisi’nde Tefilin ve Talit kuşanılmadan evvel icra edilen Günlük Dualar şöyledir,

La-şem yihud kudşa brih hu u-Şekinteh bid-hilu ur-himu l’yahad şem YH b’VH b’yihuda şlim, yani, “Korku ve Merhamet ile, YH ismini VH ile birleştirmek ve böylece kâmil bir Birlik tesis etmek üzere, Tek İsim’e, Kutsal Olan’a, O mübarektir (Hu) ve O’nun Şekinah’sına.”

Kabalistlere göre HU ve YAH ikilisi, אחד יהוה, yani Tek YHVH’yi meydana getirir, Tek lakin Erdişi bir mahiyettedir. Karaylar litanyalarında יהוה yerine י״י yazarlar. Ortodoks İsrailoğulları ise umumiyetle

İlki telaffuz edilemez ve nakledilemez olup

אחד Ehad, yani, Tek, א=1, ח=8, ד=4. א Tek Tanrısallık demektir, ח yedi gök ve bir yer olmak üzere sekize tekabül eder, ד ise dünyanın dört köşesine delalet eder. Kabalistler Şema’yı tekrarlarken bunu tefekkür eder ve içindeki Ehad, Tek, kelimesini, harflerinin yukarıdaki manaları üzerinde zihinleriyle gayet yavaş durarak telaffuz ederler.

İnsanın Yaratılışı, Saflığı ve Günaha Düşüşü

“Ve onun burun deliklerine (Philo yüzüne der) Hayat nefesini üfledi,” נֶפֶשׁ חַיָּה Nepeş hay-yah (Yaratılış ii, 7). Bu, menşei o İlahi (Yüce) Hayat olan mukaddes candır. “Ve böylece insan (Adem) yaşayan חַיָּה hay-yah, canlı bir mahluk oldu.” Yani insan, o semavi חַיָּה hay-yah mahlukundan mukaddes bir Hayat (נֶפֶשׁ Nepeş) ile donatıldı. Ki bunu yeryüzü husule getirmiştir, nitekim şöyle yazılmıştır, “Yeryüzü canlı mahluku, נֶפֶשׁ חַיָּה Nepeş hay-yah, yani yaşayan canı çıkarsın.” (Yaratılış i, 24.) İlahi Yüce Hayat’ın içinde bulunan bir can-hayatı. Gel, Gör. O mukaddes can insanoğlu ile rabıta halinde olduğu müddetçe, o efendisinin sevgilisidir. Nice muhafızlar onu her taraftan kollar ve korur.

O, Yukarıda ve Aşağıda hayrın sembolüdür ve Mukaddes Şekinah onun üzerinde tecelli eder, insan bu yoldan saptığı anda ise Şekinah ondan ayrılır, mukaddes canın artık onunla bir rabıtası kalmaz ve dehşetli habis yılanın tarafından bir ruh tahrik edilir, bu (ruh) dünyada gezinir durur ve yalnızca ilahi kudsiyetin terk ettiği mahallerde sükûn bulabilir, böylece insanoğlu murdar hale gelir ve hem cismen hem de bütün varlığıyla sukut eder.

İnsan Günah Yüzünden Elohim’in Suretini Kaybetti

“Ve sizin korkunuz ve dehşetiniz yeryüzündeki bütün hayvanların üzerinde olacaktır.” (Yaratılış ix, 2.) Yani, insanın şimdiye kadar noksan olan o yüce suretini artık taşıyacaksınız. Gel, Gör. Evvela şöyle yazılmıştır, “Elohim insanı Kendi suretinde, בְּצֶלֶם b’tzalem kıldı,” (Yaratılış ix, 6,) sonra yine şöyle yazılmıştır, Elohim’in benzeyişinde, בִּדְמוּת bid-mut kıldı onu. Zira insanın sureti, işlenen günahlar neticesinde Yüce olandan öyle başkalaşmıştı ki, insan hayvanların önünde korkar hale gelmişti. Başlangıçta, dünyanın bütün mahlukatı insanın o yüce, Yüce Mukaddes Sureti’nin heybeti karşısında titrer ve ürperirdi, lakin o günah işledikten sonra, sureti zail oldu, başka bir benzeyişe ve zıt bir hale inkılap etti, öyle ki insanoğlu diğer mahlukların önünde korkar ve titrer oldu. Gel, Gör. Efendilerine karşı günah işlemeyen ve O’nun kanununu çiğnemeyen bütün o insanoğullarının simaları, (asli) Yüce İlahi Suretlerinde başkalaşmamıştır ve dünyanın bütün mahlukatı onların önünde ürperir ve titrer, lakin insanoğlu Tora’nın kelamına isyan ettiğinde suretleri başkalaşır ve hepsi diğer mahlukların önünde ürperip titrer, çünkü bu İlahi Suret onlardan başkalaşmış ve zail olmuştur.

Ve böylece vahşi hayvanlar onlar üzerinde hükümranlık kurar, zira onların üzerinde artık evvelce olduğu veçhile Yüce İlahi Suret’i görmezler.

Yılan (Samael) Dünyaya Ölümü Getirdi

“Ve yılan hilekârdı.” (Yaratılış ii, 1.) O habis ruhtur, Ölüm Meleği’dir (Samael). Ve yılan Ölüm Meleği olduğundan, bütün dünyaya ölüm getirdi. “Bütün beşerin sonu Huzuruma geldi,” diye yazılmış olanın sırrı işte budur. Bu, bütün beşerin sonudur, yılan bütün beşerin canlarını (Neşamot) çekip alır.

ÖLÜM YILAN VASITASIYLA GELDİ

R. Şim-on (ben Yohai) sözlerine şöyle başladı, "'Ve onlar tıpkı Âdem gibi ahdi çiğnediler, işte orada Bana hıyanet ettiler.' (Hoşea vi, 7.) Gözlerindeki tozu kim silebilir, ey ilk insan? Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, sana yalnızca tek bir emir verdi, yine de ona uyamadın, zira hakkında 'Ve yılan hilekârdı' diye yazılmış olan o habis yılanın iftira dolu sözleriyle ayartılmana rıza gösterdin, bu sebeple hem kendi nefsine hem de senin sulbünden gelen bütün zürriyetine ölümü getirdin. Gel, gör, o yılan tarafından ayartılmaya boyun eğen ve bir anlığına dahi olsa onun peşinden giden kimse, onun yüzünden helak olacaktır."

"R. Yitshak sözlerine şöyle başladı, "'Ve Âdem'i kovdu ve onu Gan-Eden'in (Cennet'in) doğusuna yerleştirdi.' (Yaratılış iii, 24.) Gel, gör, Âdem kelimesinin sırrını! Bu kelimenin harfleri gösterir ki, onun (Âdem'in) günahının konusu, aynı zamanda onun cezası olmuştur. Ve hem kendisine hem de bütün dünyaya ölümü getirdi. Ve vasıtasıyla günah işlediği Ağaç'ın da Cennet'ten sürülmesine sebep oldu. Fakat Âdem'in kendisi, zürriyetinin ebediyen sürülmesinin müsebbibiydi."

İNSAN, ÖLÜMÜNE KADAR KENDİSİYLE KALAN ASLİ GÜNAH İÇİNDE DOĞAR

R. Yehudah sözlerine şöyle başladı, "'Meleklerine emretti ki, seni bütün yollarında korusunlar.' (Mezmurlar xci, 11.) Yoldaşlar bu ayeti şöyle izah ederler, İnsanın dünyaya geldiği vakitte, tam o anda içinde kötü ruh (melek) zahir olur. 'Günah kapıda pusuda yatar' ne demektir? Bunun manası 'kötü eğilimdir' (Yetser ha-ra). Davud da ona (kötü ruha) günah der, nitekim 'Ve günahım daima önümdedir' (Mezmurlar li, 3) diye yazılmıştır, çünkü o, insanı Efendisine karşı günah işlemesi için her gün ayartır. Bu kötü ruh, dünyaya doğduğu günden itibaren insanı asla terk etmez. İyi ruh (Yetser ha-tov) ise insana, onun temizlendiği günden itibaren gelir. Peki insan ne vakit temizlenir? On üç yaşına bastığı anda. İşte o zaman insan her ikisiyle de bağlanır, biri sağında, diğeri solundadır. İyi ruh sağda, kötü ruh ise soldadır. Ve bunlar daima insanın yanında kalmak üzere takdir edilmiş iki melektir. Şayet insan takdis yolunda gayret sarf ederse kötü ruh bastırılır ve sağ taraf sol tarafa hükmeder, ardından her ikisi de insanı bütün yollarında ve amellerinde korumak üzere birleşirler, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Meleklerine emredecektir, ilh.'"

İRADE-İ CÜZİYYE (ÖZGÜR İRADE)

"'Ve Elohim İnsan'ı Kendi suretinde yarattı,' (Yaratılış i, 27) yani Metatron'un suretinde. Onu yaratan Elohim kimdir? O, diri olan Elohim ve Âlemin Melikidir. Onu Elohim'in suretinde yarattı, yani Samael suretinde ki, hakkında 'Karşımda başka ilahların (elohim) olmayacak' (Mısır'dan Çıkış xx, 3) diye yazılan diğer elohimler ondan neşet etmiştir. Şayet insan layık olursa, Elohim onu efendisinin maiyetindeki hizmetkâr olan Metatron'un suretinde yaratır, 'Ve Elohim İnsan'ı Kendi suretinde yarattı' ifadesinin manası budur, yani Metatron'un benzerliğinde, fakat şayet insan layık değilse, insan doğru yolda bulunmadığı takdirde Efendisinin emri altında Ge-hinnom'da (cehennemde) insan üzerindeki Hükmü icra eden Ölüm Meleği Samael'in suretinde yaratılır. Ve bu sebeple 'vayyitser' kelimesi, yani 've biçim verdi', Yaratılış kitabında iki yod harfiyle yazılmıştır.

İnsandaki ikili tabiatı ve iyilik yetisiyle yaratılan insanın, Tora (Tevrat) tetkikinde kendisine ilhamlarla da yardım eden Metatron'a ait olduğunu göstermek için, zira bu emirler uyarınca emirlere itaat hususunda Tora'dan gelen bir yardımcı olmak demektir, bu sebeple şöyle yazılmıştır, "Ona bir yardımcı kılacağım." (Tekvin ii, 18.) Şayet layık olmazsa, o vakit Ve'tzeer-ah, yani teşekkül, insana karşı olan ve onu günaha kışkırtarak cehenneme mahkûm ettiren habis Sama-el'e aittir. Fakat her ikisi de, yani Metatron ve Sama-el, insanoğluna yaşamı boyunca çifte bir suret halinde refakat ederler. Bu durum, Ye'tzer ha-rah adı verilen kötü temayül ile Ye'tzer ha-tob olarak adlandırılan iyi temayül gibidir. Her ikisinin de doğru ile yanlış arasında şahitlik edebilen her insanda daima mevcut olduğu kabul edilir.

Nahmanides ve R. Be'hai, Tekvin'in ilk ayetindeki ilk kelime olan Elohim'in hakikatte e'lohim olduğunu, tanrısallık (thearkhia) makamını değil, yalnızca enerjileri yahut melekleri kastettiğini savunurlar. Onlara göre B'resheeth kelimesi Be-raisheeth, yani Sephiroth'tan biri olan Hikmet ile manasına gelmekte olup, mahiyeti meçhul olan cevher, onun vasıtasıyla üç derecede yahut âlemde sudûr etmiştir, bunlar melekler âlemini temsil eden ve İlahi kelamda ekseriyetle bu şekilde anılan e'lohim, gökler, yani yıldızların ve seyyarelerin semavi âlemi olan Sha-mayeem, unsurlar âlemi olan yer manasındaki ha-Ah'retz'dir ve Tekvin'de zikredilen hiyerarşi (kutsal düzen) sırası da budur. Maimonides (İbn Meymun) ikincisini "gökler" olarak değil "melekler" şeklinde tercüme eder ve Eyüp'ün, "Gökler senin nazarında pak değildir" (xv, 15) dediği yerde, "Melekler vesaire" der. Bu durum muhtemelen Sha-mayeem kelimesinden ileri gelmektedir. Sha-mayeem kelimesinin hakiki manası, göklerin esh, yani ateş ve mayeem, yani sudan meydana gelmiş olmasıdır, keza Shamayeem göğün suları taşıdığı manasına da gelir. Sha-mayeem lafzı, vazifeleri Celal olan meleklerin sembolü ateş ile Cemal vazifesi verilmiş olan meleklere denk düşen sudan mürekkep bir terkip olarak kabul edilir.

METATRON MAHLUKATIN İLKİ VE ELOHIM'İN AKSETMESİDİR

"Şöyle denildiğinde, (Tekvin xxiv, 2) 'Onun kulu', bu Ma-qom'un kuludur, O'na hizmet eden 'Evindeki en kıdemlidir'. Peki o kimdir? Kabre girmiş bedenleri yüceltmekle vazifelendirildiği bildirilen Metatron'dur. Nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ve İbrahim kuluna dedi', yani Ma-qom'un kulu Metatron'a. 'Evindeki en kıdemli', zira o, O'na ait olan her şeyi idare eden, hüküm süren, Ma-qom'un mahlukatının ilkidir! Zira Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, bütün orduları üzerindeki hâkimiyeti ona bahşetmiştir. Ve öğrendik ki, dedi Rabbi Shim-on, R. Yo-seh demiştir ki, Rab şöyle bildirmiştir, Kulun bütün Orduları, ruhun safiyetinden lezzet ve saadet duyarlar, ayrıca öğrendik ki, gelecek âlemde ruhun Nuru, Taht'ın Nurundan daha büyüktür ve ruh o Nuru Taht'tan almıştır."

MATRONEETHAH TANRISALLIK İLE İNSAN ARASINDAKİ ŞEFAATÇİDİR

"Ve Rab Âdem'i kovdu ve Hayat Ağacı'nın yolunu beklemek üzere Kerubiler yerleştirdi.' (Tekvin iii, 24) Hayat Ağacı'na giden yol nerededir? Bu, ulu Matroneethah'tır, o Büyük Ağaç'a, Kudretli Hayat Ağacı'na giden yol odur. Şöyle yazılmıştır,

'İşte, Süleyman'ın tahtırevanı İsrail'in en kudretlilerinden altmış yiğit adamla kuşatılmıştır.' (Ezgiler Ezgisi iii, 7.) Semavi İsrail kastedilir, 'Hepsi kılıç kuşanmıştır.' Şayet Matroneethah onları kınından çıkarırsa, hepsi onunla birlikte kılıç kuşanır. Nitekim şöyle yazılmıştır, 'İsrail ordusunun önünde giden ve arkalarına geçen Elohim'in Meleği.' (Çıkış xiv, 19.) Ona 'Elohim'in Meleği' mi dersin? Evet! Rabbi Abbah dedi ki, 'Gelin, Görün! Rabbi Shim-on şöyle der, Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Kendi huzurunda Mukaddes bir Saray, Semavi bir Mukaddes Saray, Mukaddes bir Şehir, Yüceler Şehri inşa etmiştir! Kudüs Mukaddes Şehir olarak anılır, Kral'ın huzuruna varacak olan, ancak bu Mukaddes Şehir'den girebilir, zira Kral'a varan yol yalnızca oradan geçer, yol buradan tanzim edilmiştir.'"

Şöyle yazılmıştır, “YHVH’nin Kapısı budur, salihler oradan girecektir.” Kralın arzu ettiği bütün hizmetler Matroneethah tarafından yerine getirilir, aşağıdan gelen bütün hizmetler de evvela Matronethah’a, oradan da Kral’a ulaşır. Her şey onun vasıtasıyla neşredilir. Şöyle yazılmış olmasının hikmeti budur, “Ve İsrail ordugâhının önünde yürüyen Elohim’in Meleği,” (Yukarıdaki İsrail.) İzah edildiği üzere, “Ve YHVH onların önünde gidiyordu vesaire” yazılan yere kadar O, Elohim’in Meleğidir.

Fakat Matroneethah’ın savaş yürütmesi ve bir Şefaatçi (Mediatrix) kılınması Kralın şerefine layık mıdır? Zihninde yüce bir Matroneethah ile izdivaç etmiş bir Kral canlandır. Kral, onun haysiyetini her şeyin fevkinde ve pek yüce görerek şöyle demiştir, “Benim Matroneethah’ımın yanında diğer herkes hayvan gibi kalır, o her şeyin üstünde parıldamaktadır. Ona nasıl bir paye bahşedeyim? Bütün evim onun elinde olacaktır.” Ve Kral şunu ilan ettirmiştir, “Bundan böyle Kralın bütün işleri Matronethah’ın ellerine emanet edilmiştir.” Daha sonra ne yapmıştır? Bütün silahlarını, cengin bütün efendilerini, Kralın bütün kıymetli taşlarını ve Kralın bütün hazinelerini onun eline tevdi etmiş ve şöyle buyurmuştur, “Bundan böyle benimle konuşmaya muhtaç olan kimse, bu durum evvela Matroneethah’a bildirilmedikçe benimle konuşamaz.” Mukaddes Olan, O Mübarek Zat için de durum böyledir, bu da İsrail’in Ulvi Cemaatine beslediği büyük muhabbet ve sevgiden ileri gelir. Her şeyi Matroneethah’a teslim etmiştir. İşte putperest kavimler ondan zerre hürmet görmezler, ki o benim biriciğim, dindarım, güvercinimdir, onun için ne yapayım? Yalnızca şunu yaparım, bütün evimi onun ellerine teslim edeceğim.

İnsanın Günahlarının Bağışlanması İçin Tövbenin Lüzumu

İnsan günahlarından ne vakit arınır? Layıkıyla tövbe ettiği vakit. R. Yitz’haq şöyle dedi, Yukarıdaki Kralının huzurunda tövbe ettiği ve O’na kalbin derinliklerinden dua ettiği vakittir, nitekim şöyle yazılmıştır, “Derinliklerden Sana seslendim, YHVH.” R. Abbah dedi ki, “Derinliklerden vesaire,” bu, Yukarıda gizli olan bir makamdır, bir kuyunun derinliğine haizdir, oradan gelip geçen herkes için çaylar ve ırmaklar akar, en derinlerin bu derinliğine Tövbe denir, tövbe edip günahlarından arınmak isteyen herkes Mukaddes Olan’a, O Mübarek Zat’a yakarmalıdır. Bundan ötürü, “Derinliklerden Sana seslendim, YHVH” diye yazılmıştır. Öğrendik ki, insan Efendisinin huzurunda günah işlediği vakit sunak üzerinde kurban takdim ederse, kâhin bunun kefaretini yerine getirirse ve o da mağfiret dilerse, bunlar vasıtasıyla Mukaddes Olan’ın, O Mübarek Zat’ın Merhameti harekete geçer, hükümler hafifler ve bereketle dolu Tövbe, coşkun pınarlar gibi fışkırıp bütün Işıklara bereket bahşeder, böylece insan günahlarından arınır.

Tövbe ve İhtida Üzerine

R. Yehudah başlayıp şöyle dedi, “YHVH salihi dener, fakat O’nun canı kötüden ve zorbalığı (gaspı) sevenden nefret eder.” Mukaddes Olan’ın, O Mübarek Zat’ın işleri ne kadar da intizamlıdır! Ve O’nun yaptığı her şey bütünüyle Hakikat ve Adalet üzerine kuruludur! Zira şöyle yazılmıştır, “O Kayadır, O’nun işi kusursuzdur, çünkü O’nun bütün yolları Hüküm iledir, Hakikat Eli (Ail) olup haksızlıktan beridir, O adil ve doğrudur!” Gel, Gör! Mukaddes Olan, O Mübarek Zat, ilk insanı kalbi ve iradesi başka yollara sapmasın ve murdar olmasın diye evvela ikaz etmeden yargılamadı. Fakat o (Adem) korkmadı, bilakis Efendisinin emirlerine asi oldu. Lakin bilahare O, hükmünü ona bildirdi, yine de onu hak ettiği şekilde yargılamayıp gazabını uzun bir müddet dizginledi ve ona bir gün yaşaması için müsaade etti, bu da Davud’a verdiği ve aslında ona (Davud’a) ait olmayan 70 yıl eksiğiyle 1000 yıldır. Keza O, ademoğlunu durmaksızın işlediği fena amellerine göre de yargılamaz. Şayet öyle yapsaydı dünya varlığını sürdüremezdi, fakat Mukaddes Olan, O Mübarek Zat, salihler ve kötüler karşısında gazabını uzun bir müddet dizginler, hatta kötülerin tam bir tövbe yapabilmeleri, hem bu dünyada hem de gelecek dünyada var olabilmeleri için onlara salihlerden daha uzun bir mühlet tanır, nitekim şöyle yazılmıştır, “Onlara de ki, Var olduğum hakkı için, yani Ben, yaşıyorum, diyor YHVH vesaire, kötünün ölümünden zevk almam, ancak kötünün fena yollarından dönüp yaşamasından zevk alırım.” Ta ki bu dünyada ve gelecek dünyada yaşayabilsin. Bu sebeple onlara karşı gazabını uzun süre dizginler, yahut dünyada onlardan, tıpkı Terah’ın soyundan gelen İbrahim gibi, hayırlı bir filiz neşet etsin diye böyle yapar. O, dünya için hayırlı bir filiz, bir kök ve hayırlı bir inci idi. Fakat Mukaddes Olan, O Mübarek Zat, ne sağa ne de sola sapmasınlar diye salihlere (dindarlara) bütün amellerinde her daim fevkalade titiz davranır.

Bu sebeple O, onları Kendisi için değil, bizzat kendi menfaatleri uğruna sınar, zira onların düşüncelerini ve inançlarının kudretini bilir ve başlarını yukarı kaldıracaktır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve Elohim, İbrahim'i sınadı, vb." Sınamak kelimesi ne anlama gelir, Sancağı (nes, sancak) dalgalandırmak anlamına gelir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Sancağı yükseltin", "Sancağı dikin." Bundan kastedilen şudur ki, Kutsal Olan, O mübarektir, bütün dünyanın gözü önünde İbrahim'in sancağını yükseltmiştir, bu hakikate sınamak (sancağı yükseltti manasında) kelimesinde işaret edilmektedir.

Bu, dünyevi veya topraktan olan Âdem'dir.

Âdem'in 930 yıl yaşadığı söylenir, Nitekim Kutsal Olan, O mübarektir, bütün dünyada sancaklarını, yani başlarını yüceltmek gayesiyle dindarları da böyle sınar.

İnsanın ve Tövbelerin Ortaya Çıkışı

Bize şöyle öğretilmiştir, Kutsal Olan, O mübarektir, dünyayı yarattığı vakit, aynı zamanda bir insan yaratmayı da arzu etti. Tevrat ile istişare etti. Tevrat O'nun huzurunda şöyle dedi, "Bir insan yaratmak dilersin, o muhakkak Senin huzurunda günah işleyecek, şayet ona amellerine göre muamele edersen Seni muhakkak gazaplandıracaktır, dünya Senin huzurunda kaim olamazken, insan hiç duramaz!"

O, Tevrat'a şöyle buyurdu, "O halde Bana beyhude yere mi 'Ail, merhametli, lütufkâr ve çok sabırlı' denilmektedir?" Kutsal Olan, O mübarektir, dünyayı yaratmadan evvel, Tövbe'yi [NOT: Metinde dişil bir şahsiyet gibi tasvir edilen tövbe kavramı] zaten yaratmıştı ve ona şöyle demişti, "Dünyada insanı yaratmayı dilerim, lakin öyle bir surette ki, o günahlarından sana döndüğünde, sen onu bağışlamaya ve onunla uzlaşmaya hazır olasın." Bu sebeple Tövbe, insanlar için her daim hazırdır ve insanlar günahlarından döndüklerinde, o (Tövbe) Kutsal Olan'a, O mübarektir, rücu eder ve hepsini uzlaştırır. Böylece hükümlerin tamamı silinir ve insan günahlarından arınır.

Günahkârlar İçin Zaruri Olan Değişim

Günah yükü altında ezilenlerin bir mekân değişimine, bir isim değişimine ve amellerinde bir değişime ihtiyaçları vardır, nitekim İbrahim'e şöyle denilmiştir, "Memleketinden ve doğduğun yerden çık git." İşte bu, mekânın değişimidir. Ve "Artık adın Avram değil, adın İbrahim olacak." Bu ise ismin değişimidir. Amellerin değişimi ise, onun önceki şer fiillerinden hayırlı amellere dönmesidir.

Vaktinde Tövbe Etmeyenleri Tanrısallığın Sonsuz Mahkûmiyete Atması

R. Yoseh şöyle dedi, Henüz bu dünyadayken işledikleri günahlar için Kutsal Olan'ın, O mübarektir, huzurunda nedamet getirmeyen kötülerin vay haline, zira insan işlediği günahlardan ötürü tövbe edip nedamet duyduğunda, Kutsal Olan, O mübarektir, onu affeder, oysa günahlarında ısrar eden ve günahları için Kutsal Olan'ın, O mübarektir, huzurunda tövbe etmeyen herkesi, O bundan böyle Gehinnom'a (cehenneme) atacaktır ve onlar oradan bir daha asla çıkamayacaklardır.

Bu, Şekinah'a (She'kheen-ah) [NOT: Tanrısal mevcudiyet] bir atıf olabilir.

Gelecek Hayatta Mükafat ve Ceza Üzerine

R. Yehudah şöyle dedi, İnsanın bu hayattan ayrıldığı vakit, Büyük Yargı günüdür, o vakit can (Neşamah) bedenden ayrılır. Ve insan Şekinah'ı görmedikçe bu dünyadan göçmez, nitekim şöyle yazılmıştır, "Beni görüp de yaşayan insan olamaz." Şekinah ile birlikte, Salih olanın canını (Neşamah) teslim almak üzere üç melek gelir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve günün sıcağında YHVH ona göründü, vb." Bu, canı (Neşamah) bedenden ayırmak için fırın gibi yakan Hüküm Günüdür.

"Ve gözlerini kaldırıp baktı ve üç adam gördü", bu melekler onun işlediği amelleri teftiş ederler ve insan onların vasıtasıyla, şifahi bir ikrar ile günahlarını itiraf eder. Can (Neşamah) bunu gördüğünde, boğazın ağzına kadar bedenden ayrılır ve bu dünyada bedenin kendisiyle beraber irtikâp ettiği her şeyi itiraf edene değin orada intizar eder. O vakit Salih olanın canı (Neşamah) amellerinden ötürü sevinir ve böylesine sadakatle muhafaza edildiği için mesrur olur. R. Yitzhak dedi ki, Şunu öğrendik, Salih (dindar) kimsenin canı, gelecek dünyada sevinç bulmak gayesiyle, bu fani dünyayı terk edeceği vakti büyük bir iştiyakla bekler.

Ölülerin Canının Yükselişi

R. Yitzhak şöyle dedi, Can (Neşamah) bunu hak ettiği ve kendi Ulvi makamına yükseldiği vakit, beden selametle yatar ve yatağında istirahat eder, nitekim şöyle yazılmıştır, "Doğruluk üzere yürüyen kimse esenliğe dahil olur, yataklarında istirahate çekilirler." "Doğruluk üzere yürümek" ne anlama gelir, R. Yitzhak dedi ki, Can (Neşamah) dosdoğru Cennet'te kendisi için ayrılmış olan makama gider.

Beden bütün hayattan, yani hayati candan (Nefeş) mahrum kaldığında ona Guf, yani beden veya ceset denir. Neşamah, hayvani veya hayati candan tefrik edilmek üzere, hahamlar tarafından ekseriyetle "kıymetli can" olarak tesmiye edilir.

ÖLÜLERİN DİRİLİŞİ

R. Yitz-haq şöyle başladı, "Dudaim (adamotu) koku salar, vb." (Süleyman’ın Ezgisi vii, 13). Hahamlarımız şunu öğrendiler, Gelecek vakitte, Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, ölüleri diriltecek ve artık dünyevi bir yapı olmasınlar diye onları tozdan uyandıracaktır. Zira evvelce onlar, kalıcı olmayan hakiki madde tozundan yaratılmışlardı, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve YHVH Elohim insanı (Âdem) yerin tozundan şekillendirdi." (Yaratılış ii, 7). Aynı vakitte (diriliş vaktinde) onlar o yapıdan, tozdan silkelenecek ve kendileri için ebedi olacak muhkem bir yapı içinde duracaklardır. Böylece yazılmıştır, "Tozdan silkin, kalk ey Yeruşalim'in tutsağı." (Yeşaya lii, 2). Onlar muhkem bir surette (ebediyen) duracaklar, yerin altından kalkacaklar ve İsrail diyarında ruhlarını (Neşamot) teslim alacaklardır. Çünkü o vakitte Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Aden Bahçesi'nden her türlü kokuyu üzerlerine yayacaktır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Dudaim koku salar." R. Yitz-haq dedi, "Ona 'Dudaim' deme, bilakis Dodim (yani dostluk) de." Bu, birbirinin dostu ve yoldaşı olan beden ve ruh (Neşamah) manasına gelir. R. Na’hman ise şöyle der, "Bu kelime hakiki Dudaim manasına gelir, çünkü Dudaim dünyaya sevgiyi getirir."

Demek dünyaya sevgiyi getirirler! Peki bu ne anlama gelir?

"Hoş kokulu (nicho’ach) bir koku verirler"? Bu, Yaratıcılarının kendi nesillerince bilinmesini ve idrak edilmesini sağlayan amellerinin dürüstlüğünün bir tasviridir. "Ve 'kapılarımızda' eskisiyle yenisiyle her türlü seçkin meyve vardır." (aynı yer). "Kapılarımız", yani semanın kapılarıdır, açıktırlar, oradan ruhlar (Neşamot) cesetlerin içine inecektir. "Her türlü seçkin meyve", bunlar ruhlardır (Neşamot). "Yeni ve eski", ruhları (Neşamot) kendilerinden uzun yıllar evvel ayrılmış olanlar ile amellerinin dürüstlüğü sayesinde gelecek dünyaya girmeyi hak edip ruhları (Neşamot) kendilerini henüz birkaç gün önce terk etmiş olanlardır. Bütün (bu ruhlar, Neşamot), kendileri için takdir edilmiş bedenlere girmek üzere aynı anda aşağıya inecektir.

BEDENDE DİRİLİŞ

Zohar, evrende hiçbir şeyin kaybolmadığını kabul ettiği gibi, Bedende Diriliş hakikatini de kabul eder. Joel şunu aktarır, "Şayet çıplak ruh önceki haline dönmeye layık ise, bedende yeniden dirilecektir, [...] O’ndan ötürü şöyle yazılmıştır, 'Bunlar Sonsuz Hayata' [...] ve bunlar Kutsal Kral'ın Yüce Kuvvetleridir ve hiçbir şey kaybolmaz." Ruh (Neşamah) rızkını Yukarı’nın ihtişamından alırken, Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Dumah [NOT: Bedensiz ruhlardan sorumlu olan sükût meleği] adı verilen o meleğe şöyle der, "Git ve o bedene bildir ki, gelecekte doğru (dindar) kişileri dirilteceğim vakitte onu da hayata kavuşturmaya (diriltmeye) hazırım. Lakin o, yani beden, şöyle cevap verir, 'Ben çürüdükten sonra sefa mı süreceğim?' (Yaratılış xviii, 12). Toz içinde çürüdükten, kurtların ve köstebeklerin etimi yediği toprakta ikamet ettikten sonra benim yenilenmem mümkün olacak mıdır? Kutsal Olan, O mübarek kılınsın,

ruha (Neşamah) şöyle der, Bundan ötürü yazılmıştır, 'Ve YHVH İbrahim'e dedi, vb.', 'YHVH için güç bir şey var mıdır?' Ölüleri diriltmek için katımda malum olan bir vakitte, büsbütün yenilenmiş ve önceki haliyle, mukaddes meleklere benzemesi için o bedeni sana geri getireceğim, ve o gün, onlarla birlikte sevinmem için Benim tarafımdan tayin edilmiştir, nitekim şöyle yazılmıştır, 'YHVH'nin İzzeti ebedidir! YHVH eserleriyle sevinç bulacaktır.'" (Mezmurlar civ, 31).

SALİHLERİN GELECEKTEKİ SAADETİ

O vakitte doğrular (dindarlar) tam bir marifete ereceklerdir, R. Yoseh şöyle dedi, "Kutsal Olan'ın, O mübarek kılınsın, eserleri üzerinde sevinç duyacağı o günde, doğrular O'nu kalplerinde bilecekler ve anlayışları, O'nu gözleriyle görmüşçesine büyük olacaktır, nitekim yazılmıştır (Yeşaya xxv, 9), 'Ve o gün diyecektir, İşte! Bizim Elohim'imiz budur, vb.' Ve ruhun beden içinde ikamet ederken duyduğu sevinç her şeyi aşar, zira ikisi de sebatkârdır, Yaratıcılarını bilir, idrak ederler ve Şekinah'ın ihtişamıyla sevinirler. Ve salihler için gelecekte saklanan Hayır'dan murat budur. Böylece yazılmıştır,

'Eleh toledot Yitzhaq ben Avraham, İbrahim'in oğlu İshak'ın nesilleri şunlardır.' (Yaratılış xxv, 19). Yani bunlar, o vakitte dünyada vuku bulacak olan sevinç ve neşenin nesilleridir, 'ben Avraham, İbrahim'in oğlu.' Bu, böylesi bir sevinci hak eden ve mertebesinin yüceliğinde kusursuz olan ruhtur (Neşamah). 'Avraham holid et-Yitzhaq, İbrahim İshak'ın babası oldu!' Yani ruh, dünyada bu sevinç ve neşeyi meydana getirdi." R. Yehudah, R. Hiyya'ya dedi, "Şunu öğrendik, gelecek vakitte Kutsal Olan'ın, O mübarek kılınsın, doğrular için hazırlayacağı bir ziyafet vardır. Bu nedir?" O da ona şöyle dedi, "İlim beyleri olan o mukaddes meleklerin huzuruna çıktığımda, yalnızca senin işittiğin bu hususu işitmiştim, sonradan bunun R. El’azar tarafından yapılan izahını duydum. R. El’azar şöyle demiştir, 'Gelecek vakitte doğrular için verilecek ziyafet şunun gibi olacaktır, nitekim yazılmıştır, Elohim'i gördüler, yediler ve içtiler.' (Mısırdan Çıkış xxiv, 11). Ve bize öğretilen yiyecekler bunlardır. Ve R. El’azar dedi, 'Bir yerde 'Sevindik', diğer bir yerde ise 'Doyurulduk' diye öğrendik. Bu iki ifade birbirinden nasıl ayrılır?"

Fakat babam (R. Shim-on b. Yo’hai) şöyle demiştir, "O kadarını hak etmeyen adiller (dindarlar), her şeyi idrak edemediklerinden ötürü yalnızca bu yansımayla sevineceklerdir, oysa hakiki manada salih olanlar en kâmil idrake erişene dek doyurulacaklardır."* Dolayısıyla yiyip içmekten anlaşılması gereken budur, ziyafetin ve yemenin manası da budur. Peki bu bilgi bize nereden gelmektedir? Musa’dan, zira şöyle yazılmıştır, "Kırk gün kırk gece YHVH ile birlikte kaldı, ne ekmek yedi ne de su içti." Ne ekmek yememesinin ne de su içmemesinin sebebi ne idi? Sebep şuydu, o başka bir ziyafetle, yukarıdan gelen o semavi ihtişamla beslenmekteydi. Gelecekte adillerin (dindarların) ziyafeti de işte böyle olacaktır. R. Yehudah şöyle dedi, "Gelecekte adillerin (dindarların) ziyafeti, O’nun sevincinde neşelenmekten ibaret olacaktır, zira şöyle yazılmıştır, 'Alçakgönüllüler işitip sevinecekler.'" R. Hunnah ise şuna dayanarak söyledi, "Sana güvenenlerin hepsi sevinecek, ebediyen terennüm edeceklerdir." R. Vitz-haq dedi, "Gelecekte hem bu hem de şu vuku bulacaktır." Ve R. Yo-seh’in şöyle dediğini öğrendik, "İlk altı günden itibaren üzümlerin içinde muhafaza edilen ve saklanan Şarap*, dünyanın yaratılışından bu yana insanoğluna (Âdem’e) vahyedilmemiş olan o kadim, kudretli kelamlar demektir ve bunlar gelecekte salih olanlara vahyolunacaktır. İşte içmek ve yemek budur, muhakkak ki böyledir."

KÖTÜLERİN RUHLARI R. Ya-kob adına konuşan R. Shemuel dedi, "Kötülerin ruhları, gé-hinnom’a (cehenneme) götürülmek ve orada yargılanmak üzere Dumah adlı bu meleğin eline verilir. Ona teslim edildikten sonra, gé-hinnom’a alınana dek salıverilmezler."

KÖTÜLERİN YARGILANMASI VE CEZALANDIRILMASI Bize böyle öğretildi ve bizler böyle işittik, insan bu dünyadan muhakkak bir hüküm ile ayrılır. Fakat adillerin (salihlerin) menzillerine kabul edilmeden evvel mahkemenin huzuruna çıkmak zorundadır ve orada o Semavi Meclis tarafından yargılanır. gé-hinnom’un (cehennemin) memuru da onu itham etmek üzere orada durur. O mahkemeden beraat ederek ayrılana ne mutlu! Şayet beraat edemezse, gé-hinnom’dan mesul olan memur onu yakalar ve bir taşın sapandan fırlatılması gibi onu oradan, Yukarı’dan, ta Aşağı’ya fırlatır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve düşmanlarının canlarını (Nefeş) sapanın yuvasından fırlatır gibi fırlatıp atacaktır." Ve onu gé-hinnom’a atar, verilen hükme binaen cezalandırılır.

ZOHAR’DAN ALINTILARIN DEVAMI. KUTLU OLAN, SHE’KHEEN-AH İLE BİRLİKTE ÂLEMİ YARATTI. HAYRIN VE ŞERRİN VARLIK SEBEBİ. METATRON HAKKINDA. MESİH BEN JOSEPH VE MESİH BEN DAVID. TANRISALLIĞA (THEARKHIA) DAİR TASVİR VE TESLİSİ FİKİR. İSİMLER. YARATILIŞ. CANLAR, RUHLAR VB.

KUTLU OLAN, SHE’KHEEN-AH İLE BİRLİKTE ÂLEMİ YARATTI. HAYRIN VE ŞERRİN SEBEBİ. "Ve Elohim dedi, İnsan yapalım." (Kabbalistler, âlemin yaratılışının Yüce Tanrısallık (thearkhia) olan Elohim’in tecellisi ile telkin edildiğini söylerler.)

"YHVH’nin sırrı O’ndan korkanlarladır." Sabah d’Sabin, yani ihtiyarların en ihtiyarı söze başlayıp dedi, "Shim-on! Shim-on! 'Ve Elohim dedi, İnsan yapalım' diyen kimdir? Bu Elohim kimdir?" Derken ihtiyarların en ihtiyarı gözden kayboldu ve onu kimse görmedi. Rabbi Shim-on onun kendisine "Rabbi Shim-on" diye değil de "Shim-on!" diye seslendiğini işitince yoldaşlarına dedi, "O muhakkak ki hakkında 'Günleri Kadim Olan oturdu' denilen Kutlu Olan’ın ta kendisiydi! Artık bu sırra başlamanın vaktidir, zira burada şüphesiz bir sır vardır ve şimdiye dek ifşasına cevaz verilmemiştir, lakin şimdi anlaşılıyor ki, bu sırrı açığa vurmaya izin verilmiştir." Söze başlayıp şöyle dedi, "Nasıl ki inşa edeceği pek çok binası olan bir Kralın bir mimarı vardı ve bu mimar Kralın izni olmaksızın hiçbir işe girişmezdi, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ben onun yanında mimardım.' 'Kral' şüphesiz Yukarı’daki Semavi Hikmet’tir ve Merkez Sütunu Aşağı’daki Kral’dır. 'Elohim' Yukarı’daki mimardır ve bu, Yukarı’daki Anne’dir. 'Elohim' Aşağı’daki mimardır ve bu da Aşağı’daki She’kheen-ah’dır. Bir kadının kocasının rızası olmaksızın bir şey yapması caiz değildir. Ve bütün ameller ancak sudur [NOT: feyiz/akış yoluyla meydana geliş] suretiyle olabilirdi. Baba, Kendi Amirah’ı, yani Kelamı vasıtasıyla Anne’ye 'Şu ya da bu olsun' buyurdu ve anında var oldu, nitekim şöyle der, 'Ve Elohim dedi, Işık olsun, ve ışık oldu.' 'O dedi' Elohim’e, 'Işık olsun!' Yapının Sahibi, O buyurdu ve mimar derhal yerine getirdi."

Ve böylece tüm yapılar sudûr yoluyla yükseldi. O, "Bir kubbe olsun", "Işıklar olsun" dedi ve her şey bir anda vücut buldu. O, Akledilir Âlem'de zuhur ettiğinde, mimar (Elohim), Baş-İnşacı'ya, "Kendi suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım" dedi. Baş-İnşacı dedi ki, "Onu yapmak muhakkak ki iyidir, lâkin o Senin huzurunda günah işlemeye meyyaldir, zira o bir ahmaktır, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Hikmetli oğul babasını sevindirir, ahmak oğul ise anasının kederidir.' (Sül. Mes. x, 1.)" Kadın [Anne] cevap verdi, "Şayet günah işlemek dilerse, cezası Babasına değil Annesine rücu etsin, ben onu kendi suretimde yaratacağım." Bu sebeptendir ki, "Ve Elohim insanı kendi suretinde yarattı" diye yazılmıştır. Baba ise iştirak etmek istemedi. O (insan) günah işlediği vakit, kendisi hakkında şöyle yazılmıştır, "İsyanınız yüzünden ananız boşandı." (İş. l, 1.) Bunun üzerine Kral, Anne'ye dedi ki, "Sana onun günah işleyeceğini söylememiş miydim?" O vakit O, insanı kovdu ve Annesini de onunla birlikte sürdü, bu yüzden şöyle yazılmıştır, "Hikmetli oğul babasını sevindirir, ahmak oğul ise anasının kederidir." "Hikmetli oğul", Atzilut [Tümden Sudûr] Âlemi'nin İnsanı olan Âdem'dir ve "ahmak oğul" ise Beriah Âlemi'nin Âdem'idir, yani hilkatin insanıdır.

Bunun üzerine yoldaşlar ayağa kalkıp dediler ki, "Ey Rabbi, ey Rabbi, insanın 'Baba' cihetinden sudûra ve 'Anne' cihetinden ise hilkate ait olması babında, 'Baba' ile 'Anne' arasında bir tefrik var mıdır?" Onlara dedi ki, "Ey Yoldaşlar, ey Yoldaşlar, bu mesele öyle değildir, zira eril-dişil olan bu Atzilut Âlemi'nin İnsanı, her iki cihetten, yani hem 'Baba' cihetinden hem de 'Anne' cihetinden vücut bulmuştur ve şu kelimelerin manası da budur, 'Ve Elohim dedi, Işık olsun ve ışık oldu.' 'Işık olsun' kelamı 'Baba' cihetinden, 've ışık oldu' kelamı ise 'Anne' cihetindendir. İşte bu, çift yüzlü surette şekillendirilmiş Âdem'dir.* Lâkin bu

* İlk Âdem, yani İnsan, bir androjen idi ve İlksel Tasavvur Âdemi'dir.

Işık ve Karanlık, bu İsim'de aynı anda mevcuttur ve İsmi'nde mündemiç olan Karanlık sebebiyle, Baba, sudûrun İnsanı'nı (Yüce Âdem), yani Yüce Libas'ın "ışığı" olanı günaha sevk edeceğini buyurmuştur, nitekim bu "ışık", Kutsal ve Mübarek Olan'ın birinci günde yarattığı "ışık"tır. O, ilk yaratılan bu "ışığı" salihler için gizlemiş, birinci günde yarattığı "karanlığı" ise kötüler için takdir etmiştir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve kötüler karanlıkta sükût edeceklerdir." (1 Sam. ii, 9.) Gelecekte "ışığa" karşı günah işleyecek olan bu "karanlık" sebebiyle Baba, Kadın'a Kendisinden hiçbir pay ihsan etmek istemedi. Bu sebeple Elohim şöyle buyurdu, "Kendi suretimizde", yani "Işık"ta, "benzeyişimize göre", yani bedenin ruhun libası olması misali, "Işık"ın libası olan Karanlık'ta "insan yapalım", nitekim şöyle yazılmıştır, "Beni deri ve et ile giydirdin." (Eyüp x, 11.) [NOT: Metinde İbranice "deri" (or) ile "ışık" (ohr) kelimeleri arasındaki fonetik ve mistik tevafuka işaret edilmektedir.] Bunun üzerine hepsi sevinip dediler ki, "Bugüne dek işitilmemiş kelamı işitmek bize nasip olduğu için talihimiz ne saadetlidir." R. Şimon söze devam ederek dedi ki, "İmdi bakın ki, 'Ben, Ben O'yum ve Yanımda başka elohim yoktur, ilh.'" (Tesn. xxxii, 39, krş. 37, krş. Çık. xxxiv, 9.) Dedi ki, "Yoldaşlar, Yücelerden bana faş etme izni verilen bu kudretli sözleri sizlere ifşa edeceğim, 'İmdi bakın ki Ben, Ben O'yum! ilh.' diyen Kimdir? 'O' nedir? Yücelerin En Yücesi'dir ki, 'Yücenin Yücesi' tesmiye edilir, O Yücelerin Yücesi'dir ve bu Yücelik makamından izin almadıkça o Yücelerin hiçbiri hiçbir şey yapamaz, nitekim daha evvel 'Bir insan yapalım' kelamını izah ettiğimiz üzere, 'Yapalım' ifadesi muhakkak ki ikiye delalet eder. Kendi fevkindekine 'Yapalım' dedi ve O'nun fevkinden bir müsaade ve kelam gelmeksizin hiçbir şey yapılmaz ve En Yüce Olan, Yoldaşı ile meşveret etmedikçe hiçbir şey yapmamıştır. Lâkin 'O' tesmiye edilen, en yücelerin en yücesidir, O'nun fevkinde hiçbir şey yoktur ve Aşağıdakilerden hiçbir şey O'na benzemez, nitekim şöyle buyrulur, 'Beni kime benzeteceksiniz ki ona denk olayım? der Kutsal Olan.' (İş. xl, 25.) Buyurdu ki, 'İmdi bakın ki Ben, Ben O'yum ve Yanımda hiçbir elohim yoktur' ki meşveretini alayım, hani hakkında 'Ve Elohim dedi, İnsan yapalım' buyrulan misal gibi." Cümle yoldaşlar ayağa kalkıp dediler ki, "Ey Rabbi, bu makamda bir çift söz etmemize müsaade buyur." Dediler ki, "Daha evvel, En Yüce Olan'ın Kether'e (Taç) 'İnsan yapalım' dediğini izah buyurmamış mıydın?" Onlara dedi ki, "Ağzınızdan çıkan kelamı kulaklarınız işitir mi? Ben sizlere 'O' denilenin Sebeplerin Sebebi olduğunu, lâkin 'O' denilenin BÜTÜN Sebeplerin Sebebi olmadığını az evvel söylemedim mi?"

Zira BÜTÜN Sebeplerin Sebebi’nin, öğüt alacağı aşağıda bulunan herhangi bir ikincisi yoktur, çünkü O Bir’dir, her şeyden öncedir ve hiçbir ortağı bulunmaz. Ve bu sebepten ötürü şöyle buyurmuştur, “Şimdi görün ki Ben, işte O Ben’im ve yanımda hiçbir elohim yoktur” ki O ondan öğüt alsın, zira O’nun ne bir ikincisi, ne bir ortağı, ne de örneğin bir erkek ve dişi gibi kendisiyle sayılabileceği herhangi bir şey vardır, nitekim O’nun hakkında şöyle denmiştir, “Fakat onu bir tek çağırdım.” (İşaya 51, 2.) Bilakis O, sayısal bir nispet olmaksızın (ve) bir ortak bulunmaksızın Bir’dir, bu sebeple şöyle buyrulmuştur, “Ve yanımda hiçbir elohim yoktur.” Herkes ayağa kalkıp onun huzurunda tazimle eğildi ve dediler, “Kutsal meleklere dahi açıklanmamış olan böylesine büyük ve gizli sırları ifşa etmesi için Rabbin kendisine rıza gösterdiği insanoğlu ne kutludur!” O (R. Şim-on) onlara şöyle dedi, “Yoldaşlar! Zikredilen ayetin devamını açıklamak henüz bize kalmıştır, zira şu ayette gizli sırlar vardır, ‘Öldürürüm ve diriltirim, vb.’ (Yasa’nın Tekrarı 32, 39.) Sefirot vasıtasıyla ‘diriltirim.’ Sağ taraftan Hayat, Sol taraftan ise Ölüm gelir. Şayet bu ikisi Orta Sütun ile uzlaşmazsa, Hüküm icra olunamaz, zira bunlara da ‘Biz bu celsedeki üçler, oybirliğiyle neticeye vardık ki, vb.’ şeklinde okunan mutat hukuki kaide tatbik edilir. Ekseriyetle her üçü de hükmü icra etmekte uzlaşır. Fakat tövbe edenleri kabul etmek için daima açık duran Sağ el zuhur eder ki bu Ve-dud’dur, yani yod, heh, vav, heh. Ve bu, Lütuf (Hesed) cihetinden Sağ el olarak tesmiye edilen Şehinah’tır. Güç (Gevurah) cihetinden ise Sol eldir,

Orta Sütun (Ahenk Sütunu) cihetinden Ye-dud’un elidir. Şayet insan tövbe ederse, bu el onu hükümden azat eder. Lakin BÜTÜN Sebeplerin Sebebi hükmü verdiğinde, O’nun hakkında şöyle denir, “Ve kimse Benim elimden kurtaramaz.” Mezkûr ayette geçen üç katlı zikirde, “Ben, Ben, Ben” ifadelerinde üç Alef ve üç Yod zuhur eder ki bunlar dört harfli İsme (yani Tetragrammaton’a) işaret eder, ayrıca onda, bu İsimde mündemiç bulunan “ve hiç” (V’en), “ve Ben” (Va’anee), “ve diriltirim” (Va-ahayeh) kelimelerindeki üç Vav zuhur eder. Ve bütün bunlarla birlikte, “başka elohimler (ilahlar) tarafından” diyen o ayeti yoldaşlar şöyle izah etmişlerdir, nitekim şöyle buyrulur, “Şimdi görün ki Ben, işte O Ben’im”, bu Kutsal Olan’dır, O Mübarek Olsun! Ve O’nun Şehinah’ıdır, nitekim şöyle denmiştir, anee v’hu (yani, Ben ve O), “Ve yanımda hiçbir elohim yoktur”, bu Samael ve yılandır.

“Öldürürüm ve diriltirim”, suçlu olanı Şehinah’ım vasıtasıyla “öldürürüm” ve pak olanı onun vasıtasıyla “diriltirim.” “Ve hiç kimse Benim elimden kurtaramaz”, yani İsmi kâmil olan ve YHVH Yod, Heh, Vav, Heh demek olan Ye-dud’un elinden kurtaramaz ve bu [okunamadı] ibaresidir. Ve her şey Emet’tir, yani Hakikat’tir.

Fakat Sebeplerin Sebepleri hakkında, BÜTÜN Sebeplerin Sebebi olarak yukarıda zikredilenler bir Sır’dır ki bütün nebilere ve hakimlere aktarılmamıştır. Gel, Gör! Sefirot’ta ve Merkava’nın Sefirot’unda saklı, perdelenmiş ve birbiri içine örülmüş nice gizli sebepler mevcuttur ki bunlar insanoğlunun idrakine gizlenmiştir! Onlar hakkında şöyle buyrulur, “Çünkü Yüksek Olan’ın üzerinde daha Yüksek Olan gözeticidir, vb.” (Vaiz 5, 8.) Kimi diğerlerinden daha parlak parıldayan Işıklar vardır, Işığı diğerlerinden alanlar, kendisinden aldıkları üstlerindekilerden daha karanlıktır. Fakat BÜTÜN Sebeplerin Sebebi’nin huzurunda hiçbir Işık duramaz, zira bütün Işıklar O’nun huzurunda kararır.

“Kendi suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım” kelamının bir başka şerhi şöyledir. Yoldaşlar bunu hizmetkâr meleklere hamletmişlerdir, bu ayeti onlar (melekler) söylemiştir. O (R. Şim-on) onlara dedi ki, madem melekler olmuş olanı ve olacak olanı bilirler ve insanın günah işleyeceğini de bilirler, öyleyse niçin onu yaratmayı arzuladılar, üstelik Şehinah, Kutsal Olan’a, O Mübarek Olsun! “İnsan yapalım” dediği vakit Aza ve Azael insanı çekiştirip yermişlerdi, onlar (Aza ve Azael) şöyle demişlerdi, “İnsan nedir ki sen onu bilesin?” (Mezmurlar 144, 3.) Madem insanın karanlık olan kadın vasıtasıyla senin huzurunda günah işleyeceğini biliyorsun, öyleyse onu yaratmayı niçin arzuluyorsun? Zira Işık erkektir ve Karanlık dişidir, hilkatin karanlığı bundandır (dişidendir).

O vakit Şekina onlara şöyle dedi, Sizin suçlamanızın sebebi, ileride sizin de düşmenize yol açacak olan şeyle aynıdır, zira şöyle yazılmıştır, "Ve Elohim'in oğulları (Benai Elohim) insan kızlarının güzel olduğunu gördüler, ilh." (Tekvin vi, 2.) Onlara şehvet duydular, onlar yüzünden kendilerini şaşkınlığa düşürdüler ve Şekina onları kutsallıklarından çekip attı! Yoldaşlar dediler, "Rabbi, Rabbi! Eğer öyleyse, Aza ve Azael sözlerinde yalan söylememişlerdir, zira insanın kadın yüzünden günaha girmesi muhakkak mukadder kılınmıştı." Onlara şöyle dedi, "Şekina şöyle buyurdu, Bana tüm semavi ordudan daha ziyade şikâyet getirmeye hazır olan sizler, eğer kendi amellerinizde insandan daha hayırlı olsaydınız bu daha münasip düşerdi, ancak eğer onun (insanın) tek bir kadın yüzünden günaha girmesi mukadder ise, sizler Âdemoğullarından daha fazla sayıda kadın yüzünden günaha gireceksiniz, zira şöyle yazılmıştır, 'Elohim'in oğulları insan kızlarının, ilh. gördüler.' İnsanın kızı, ilh. demiyor, bilakis insan kızları diyor. Kaldı ki, insan suçlu olsa bile, kendisini kusurunu telafi etmek üzere Rabbine geri döndürecek olan tövbe hükmolunmuştur." Yoldaşlar ona dediler, "Eğer bu böyleyse, bütün bunların sebebi nedir?" Rabbi Şimon dedi, "Yoldaşlar, eğer bu böyle olmasaydı, O Kutsal Olan, Mübarektir O! Işık ve Karanlık olan iyi ve kötü meyilleri (Yetzer ha-tov ve Yetzer ha-ra) yaratmamış olsaydı, Briatik [Yaratılış Âlemine ait] insan için ne saflık ne de suçluluk söz konusu olurdu, bilakis her ikisinden (iyilik ve kötülükten) yaratılmıştır, binaenaleyh, 'Bak, bugün senin önüne hayatı ve iyiliği, ölümü ve kötülüğü koydum.' (Tesniye xxx, 15.)" Ona dediler, "Bütün bunlar niçindir? Günah işlememeleri, Yukarıda sebep oldukları bunca şeye yol açmamaları ve böylece ne cezaya ne de mükâfata hacet kalmaması için hiç yaratılmamış olsalardı daha iyi olmaz mıydı?" Onlara şöyle dedi, "Onları pekâlâ öyle yaratabilirdi, ancak Tora onun hatırına yaratıldığından ve onda (Tora'da) yazıldığı üzere, Kötüye ceza ve adil olana mükâfat vardır, Briatik insan hatırına olmasaydı ne adil (salih) olana mükâfat, ne de kötüye ceza olurdu, 'O, dünyayı boş yere yaratmadı.' (İşaya xlv, 18.)" Dediler, "Muhakkak ki daha önce hiç işitmediğimiz şeyleri işittik, öyleyse muhakkak ki O Kutsal Olan, Mübarektir O! kendisi için ihtiyaç duymadığı hiçbir şeyi yaratmamıştır." "Ayrıca Yaratılışın Tora'sı (Yasası), Şekina için bir Libastır. Şayet insan günah işleyecek şekilde yaratılmamış olsaydı, Şekina bir yoksul gibi Libassız kalırdı, bu sebeple her kim günah işlerse, Şekina'nın Libasını üzerinden soyan kimse gibidir ve insanın cezası budur, fakat her kim Tora'nın emirlerini yerine getirirse, Şekina'ya Libasını giydiren kimse gibidir."

HUZUR MELEĞİ METATRON

"Orta Sütun, Tiferet'in yoluna muvafık surette Yukarıya barış bahşeden Metatron'dur. Onun adı Efendisinin Adı gibidir, O'nun suretinde ve O'nun benzerliğinde yaratılmıştır, zira o, Yukarıdan Aşağıya ve Aşağıdan Yukarıya tüm dereceleri kuşatır. Merkezdeki birleştirici odur, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ve tahtaların ortasındaki orta sürgü, bir uçtan diğer uca kadar sürecektir.' (Çıkış xxvi, 28.) Ve bu, Yukarıdan her bir hayah ve hayah'a (canlılara ve canlılara) mahsus dört yüzü ve dört kanadı ihtiva eder, ki bunlar '375'tir.

MESİH BEN YOSEF VE MESİH BEN DAVİD

"Gelecek zamanda, Kral Mesih en yüce makamları mülk edinmek ve Yukarıdaki Hayat'a geçip kendini kuvvetlendirmek üzere onların kanatlarına nüfuz etmek için geldiğinde. Davud'un Mesihi o gün oradan çıkacaktır ve şu sözlerin batıni manası budur, 'Fermanı ilan edeceğim, YHVH bana dedi, Sen Benim oğlumsun, bugün seni Ben doğurdum.' (Mezmurlar ii, 7.) Buna şunu demeye hazırım.

[okunamadı] adı verilen yer ve ona, "Bana şöyle dedi, Sen benim oğlumsun, bugün seni ben doğurdum" müjdesini ulaştırmak.

Dirileri ve ölüleri yargılamak üzere İlahi Adalet Divanı'nın makamı, en yüksek mevkide bulunuyor kabul edilir, nitekim birkaç satır önce vav harfi olmaksızın eksik yazılan ve vav ile okunması gereken "gid'ot" (yükseklikler) kelimesinde geçtiği üzere, bunun manası,

gök kubbelerin bulunduğu mekânda evrenin yüce yüksekliğidir.

yeryüzü ve Kutsal Olan, O mübarektir, onları birleştirir. R. El'azar şöyle dedi, "Kutsal Yüce olanda Bir olarak birleşen Üç Işık vardır, bunlar Tora'nın temelidir ve bu her şeye kapıyı açar. Hakikate kapı açarlar ve bu her şeyin evidir, bundan ötürü onların evi olduğundan bu eve [okunamadı] denir."

"İşte yalnız yaşayan bir kavim." Yani, başka bir karışım olmaksızın birlik içinde. Bütün kâmil vahdet böyledir ve "YHVH Elohenu YHVH" ifadesiyle dile getirilir. Bundaki sır şudur ki, O, tüm yaratılışın başlangıcından önce mevcuttu, aşkınlık ve tanrısallık (thearkhia) zemininde Kendisini başta, gövdede ve durduğu yolda birleştirir, "YHVH", kendi içinde yoğunlaşmış olan üst Baştır. "Elohenu", yani Tanrımız, "Yişay'ın (Jesse) Kütüğü" olarak adlandırılan gövdedir, "YHVH" ise Aşağıdan gelen yoldur. Vahdetin sırrını bu suretle idrak eden kimse, onu layıkıyla kavramış olur.

Günlük vahdet, şu ayetteki vahdettir, "Dinle ey İsrail, YHVH Elohenu YHVH." Bunların hepsi Birdir, bu sebeple buna "Ehad" (Bir) denir. Burada üç İsim vardır, nasıl Bir olurlar? "Ehad" (Bir) diye okumamıza rağmen nasıl Bir olurlar? Bu ancak Kutsal Ruh'un rüyetiyle zahir olur ve ancak o vakit, gözler kapalıyken, Üç'ün nasıl Bir olduğunu bilebiliriz. İşitilen sesin sırrı da budur. Ses yalnızca birdir, ancak üç unsurdan meydana gelir, ateş, hava ve su, hepsi sesin sırrında birdir ve bu yalnızca bir olarak kabul edilebilir. İşte burada da YHVH Elohenu YHVH Birdir, üç surettir ve Birdirler, bu durum, insanın vahdet duasını telaffuz ederken çıkarması gereken ve iradesini Ain Soph'tan (Sonsuz) son noktaya kadar uzanan vahdete koyduğu ses ile gösterilir, zira hepsi Bir olan bu Üç'te çıkardığı bu sesin içindedir. Kutsal Ruh tarafından sır halinde vahyedilen İlahi Vahdetin günlük ikrarı budur. Vahdet pek çok veçheyle izah edilmiştir ve hepsi haktır, bunu bu yolla yapan doğru yapmıştır, başka bir yolla yapan da doğrudur. Fakat bizim Aşağıda kurduğumuz bu vahdet, bir olan sesin sırrında bunu açıklar.

"Dinle ey İsrail, YHVH Elohenu YHVH Birdir." Bu, Bir olan Vahdettir ve O'nun İsmi Birdir. "Hükümranlığının izzetinin İsmi ebediyen mübarek olsun." Bu da O'nun İsminin Bir olacağı diğer Vahdettir.

Ve "YHVH Hu Elohim", yani "YHVH, O, Tanrıdır" ifadesinin sırrı budur.

Vahdetin bu sırrı, Mutlak Vahdetleri içinde kavrandıklarında, yukarıda yazıldığı gibi "YHVH, Elohim'dir" ayetinde saklıdır. Şayet, "Bu durum, 'YHVH bir olacak ve O'nun İsmi Bir olacak' ayetiyle çelişmez mi?" diye itiraz edilecek olursa, öyle değildir, bilakis "YHVH, Elohim'dir." Zira şayet,

"YHVH Birdir ve O'nun İsmi, O, Birdir" yazılmış olsaydı seninle hemfikir olabilirdik, fakat öyle yazılmamıştır, yalnızca "YHVH Bir ve O'nun İsmi Bir" denmiştir, bu da şöyle söylenmelidir, yani, YHVH Hu (O) Hu (O) Elohim, dolayısıyla YHVH Birdir ve O'nun İsmi Birdir gibi görünür. Fakat bu iki İsim soyut bir biçimde birleştiğinde her şey Birdir, biri bir Vahdette, diğeri öteki Vahdette bulunur ve iki Vahdet Mutlak bir Vahdette idrak edilebilir, öyle ki birlikte, İsmin eksiksiz mefhumunu tek bir Vahdette ifade ederler. Yalnızca bu suretle "YHVH Hu Elohim" olur, zira her biri Bir olmak üzere diğeriyle irtibatlıdır. Lakin Vahdet birleşmeden evvel, her biri Mutlak surette Kendi Başına Birdir ve bu irtibatın kavranışı [okunamadı] Kelam [NOT: Kelamın irade, ses ve telaffuzdan oluşan üçlü yapısına atıf yapılmaktadır] gibidir, zira bir başka yerdeki izaha göre Kelamın kendisi bir teslis ihtiva eder, yani irade, ses ve telaffuz edilen kelime.

mutlak Birlik tam değildir. Bu (Birliğin kavranışı), bütün Tevrat'ın özüdür. Zira Tevrat hem yazılı hem de sözlü olanı ihtiva eder, yazılı Tevrat YHVH diye yazılan, sözlü Tevrat ise Elohim diye yazılandır, ve Tevrat Kutsal İsim'in sırrı olduğundan, bunlara yazılı Tevrat ve sözlü Tevrat denmiştir. Bu (yazılı olan) geneldir, diğeri (sözlü olan) ise özeldir. Genel özele muhtaçtır, özel de genele muhtaçtır, böylece her şey Bir olsun diye biri diğeriyle birleşir. Bu sebeple Tevrat'ın bütün muhteviyatı, Yukarı'nın ve Aşağı'nın tüm muhteviyatıdır, çünkü bu İsim (YHVH) Yukarı'yı, diğer İsim (Elohim) ise Aşağı'yı tasvir eder. Biri Yukarı Âlem'in sırrıdır, diğeri ise Aşağı Âlem'in sırrıdır, ve buna dair şöyle yazılmıştır, ‘YHVH'nin Elohim olduğunu bilesin diye bu sana gösterildi!’ BÜTÜN'ün özü budur ve insanoğlu bu dünyada bunu bilmelidir.”

“Gel, Gör! Kelâmın sırrını. Üç mertebe vardır ve her biri Kendi Başına mevcuttur, yine de hepsi Birdir, Bir olanda düğümlenmiştir ve birbirinden ayrılmış değillerdir.”

“‘El (yani Tanrı) Elohim YHVH konuştu, yani Tanrı, Tanrı YHVH konuştu ve yeryüzünü çağırdı, ilh.’ (Mezmurlar 50:1). El, Hikmet'in Nuru'dur ve Hesed (İnayet, Mülâyemet) diye adlandırılır, Elohim, Gevurah'tır (Kudret veya Şiddet) ve YHVH ise bütün Merhamet'in kemâlidir. Bundan ötürü (diber vayikra eretz, yani O ‘konuştu ve yeryüzünü çağırdı, ilh.’ sözleri) (tekil haldedir).”

“Ve bunlar Din, yani Hüküm adıyla anılan Üç mertebedir ve hepsi ayrılmaksızın Bir olanda düğümlenmiştir.”

“‘Ve salihler dünyanın temelidir,’ (Süleyman'ın Meselleri 10:25) diye yazılmıştır. Üç Bir'den çıkar, Bir Üç'te mevcuttur, İki arasındaki kuvvettir, İkisi Bir'i besler, Bir ise pek çok ciheti besler, böylece Her Şey Birdir, bu yüzden ‘Akşam oldu ve sabah oldu bir gün,’ diye yazılmıştır, akşam ve sabahın birleştiği gün birdi.”

Bir Olan Ateşin Üç Cüzünün Sırrı

Rabbi Şimon söze başlayıp dedi, İki ayet yazılmıştır, ‘Zira Rabbin Elohim yalayıp yutan bir ateştir, kıskanç bir El'dir,’ (Tesniye 4:24), yine yazılmıştır ki, ‘Fakat Rabbiniz Elohim'e bağlanan sizler, her biriniz, bugün hayattasınız.’ (Tesniye 4:4). ‘Rabbin Elohim yalayıp yutan bir ateştir’ ayeti üzerine Dostlar'a şöyle dedik, O ateşi yutan bir ateştir, kendini yutan ve kendini tüketen bir ateştir, çünkü o bir ateşten daha kudretli olan bir ateştir ve bu böylece tasdik edilmiştir. Lakin Gel, Gör! Kutsal Birlik hikmetini bilmeyi arzulayan kimse, yanan bir kömürden veya tutuşturulmuş bir kandilden yükselen o aleve bakmalıdır. Bu alev ancak başka bir şeyle birleştiğinde ortaya çıkar. Gel, Gör! Yukarı çıkan alevde iki nur vardır, bir nur parlak beyazdır ve bir nur da karanlık yahut mavi ile birleşmiştir, beyaz nur yukarıda olan ve dosdoğru bir yolda yükselendir, aşağıdaki ise o karanlık veya mavi nurdur, ve bu aşağıdaki nur, beyaz nura tahttır ve o beyaz nur onun üzerine istirahat eder, ve bir olsunlar diye birbirleriyle birleşirler. Ve aşağıda bulunan bu karanlık nur yahut mavi renk, beyazın kıymetli tahtıdır. Ve bu, mavinin sırrıdır [NOT: Göğün mavi rengi ve Talit'in tehelet'i, yani mavi rengi kastedilmektedir]. Ve bu mavi karanlık taht, onu aşağıdan aydınlatmak için başka bir şeyle birleşir ve bu durum, onu yukarıdaki beyaz nurla birleşmesi için uyandırır, ve bu mavi veya karanlık bazen rengini değiştirir lakin yukarıdaki o beyaz asla rengini değiştirmez, daima beyazdır, fakat o mavi muhtelif renklere, bazen maviye veya siyaha, bazen de kırmızı bir renge bürünür, ve bu iki cihete bağlanır. Yukarıya, o üstteki beyaz nura bağlanır ve aşağıda ise kendi altındaki şeye, yani yanan maddeye bağlanır, ve bu daima aşağıdaki maddeden yanar ve tüketir. Ve bu, kendisiyle birleşen ve mavi nurun üzerine dayandığı aşağıdaki maddeyi yutar, bu sebeple aşağıdan kendisiyle birleşen her şeyi yiyip bitirir, zira kendisine tabi olan ve ölü madde olan her şeyi yutup tüketmek onun tabiatında vardır, bundan ötürü aşağıda kendisiyle birleşen her şeyi yer, ve onun üzerinde duran bu beyaz nur asla kendini tüketmez ve nurunu asla değiştirmez, ve Musa bu yüzden, ‘Zira Rabbin Elohim yalayıp yutan bir ateştir’ demiştir. Şüphesiz O tüketir. Altında duran her şeyi yutar ve tüketir, ve buna istinaden ‘YHVH bizim Elohim'imizdir’ değil, ‘senin Elohim'indir’ demiştir, zira Musa ne yutan ne de tüketen o Yukarı'daki beyaz nurda bulunmuştur. Gel, Gör! O beyaz nurla birleşecek olan o mavi nuru tutuşturmak, O'nun İradesi uyarınca yalnızca İsrail içindir, çünkü onlar O'nun altında raptolmuş veya bağlanmıştır.

Ve Gel, Gör! O karanlık veya mavi nurun tabiatı aşağıda kendisiyle birleşen her şeyi tüketmek olsa da, yine de İsrail Aşağı'da O'na raptolur, ve sizler O'na raptolduğunuz halde yine de varsınız, zira şöyle yazılmıştır, ‘Bugün hepiniz hayattasınız.’ Ve bu beyaz nurun fevkinde, daha kuvvetli olan Gizli bir Nur bulunur. İşte alevden neşet eden şeyin yukarıdaki sırrı buradadır ve Yukarı'nın Hikmeti onun içindedir.

DÜŞÜNCE VE KELAM

"Gel, Gör! Ma’hshabah, yani Düşünce, her şeyin ilk (ilkesi)dir, çünkü Düşünce kendi içinde gizlidir ve bilinmez. Bu Düşünce yayılmaya başladığında, Ruh'un istirahat ettiği yere vardı, oraya ulaştığında Binah, yani Anlayış olarak adlandırıldı ve artık eskisi gibi gizli kalmadı, gizli olmasına rağmen o Ruh yayılır ve Güney, Kuzey ve Doğu demek olan ateşi, suyu ve havayı kuşatan bir Ses meydana getirir, bu Ses diğer bütün kuvvetleri (orduları, melekleri) ihtiva eder ve bu Ses, Kelam ile konuşur." Bu Ses Kelam’a varlık kazandırır, çünkü bu Ses Ruh'un makamından gönderilmiştir ve sevinçli sözler ortaya koymak, bir Kelam söylemek üzere gelir. Derecelere nazar edildiğinde, Düşünce budur, Anlayış budur, Ses budur, Kelam budur ve hepsi Birdir. Her şeyin ilk Düşüncesi budur ve ayrışmış değildir, hepsi Birdir ve Tek bir bağ içindedir. Ayin'e [NOT: Yokluk/Hiçlik manasındaki kabalistik mertebe] bağlı olan ve asla ayrılmayan hakiki Düşünce budur ve bu, "YHVH Birdir ve İsmi Birdir" (Zek. xiv, 9) ayetidir.

TANRISALLIĞIN İSİMLERİ

"Bu Eh’yeh, yani 'Ben Olanım' kelimesinin sırrı her şeyi kuşatır, yollar gizli kaldığında, ayrılmadığında ve tek bir yerde birlikte bulunduğunda, her şey gizli ve henüz açığa çıkmamışken O’na Eh’yeh, Ben Olanım denir, ancak O belirlenmiş sınırından dışarı taştığında ve o nehir her şeyi bağrında taşıdığında, O’na Asher Eh’yeh, yani 'Olan Neysem O’yum' denir, bu ise her şeyi varlık sahasına çıkarmaya hazır vaziyette 'Ben Olanım' demektir ve her şeyi açığa çıkarıp var kıldıktan sonra O, yukarıda zikredilen İsimle çağrılır."

Ve bundan sonra Musa kelamın hususiyetinin ne olduğunu bilmeyi arzuladığında, O kendisine 'Asher Eh’yeh', yani 'Olan Neysem O’yum' demedi, 'YHVH' dedi. Fakat her şeyi açığa çıkarıp yerli yerine koyduktan sonra YHVH dedi, işte bu vakitte Musa Mukaddes Gizli İsim'in sırrına vakıf oldu, dünya evlatlarından başka hiçbirinin idrak edemeyeceği hakikat ona açıldı ve onun tarafından kavrandı.

Tanrısallığın (thearkhia) İsimleri, insanın zihninin bu madde dünyasında bir Tanrısallığın mevcut olduğunu düşüncesiyle kavrayabilmesi için lüzumlu olan soyut sembollerden ve fikirlerden ibarettir. Bunlar Tanrı'nın zatını yahut mahiyetini tasvir etmez. Kabalistler, latif ve soyut metafizik araştırmalarında, Tanrısallığı kâinatı yaratmadan önceki hâliyle tasvir edecek bir İsim bulmayı zorunlu görmüşlerdir, bunu da sonu olmayan manasına gelen Ayn Soph terimiyle yapmışlardır, bu mertebeye aynı zamanda Ayin, yani Hiç-Bir-Şey de denir ki bu durum mutlak bir menfilik yahut boşluk olmayıp, insan için bilinmeyen Bir-Şey’dir. Bu İsimlerin daha büyük bir bilgi ihtiva etmesinden ötürü değil, bilakis Tanrısallığın çok daha büyük bir kavranamazlığına işaret etmelerinden ötürüdür. Bunlara denk olan bir diğer latif ve soyut Kabalistik İsim de başlangıcı yahut sonu olmayan Mee, yani "Kim?" ismidir. Zohar, Ayn Soph, Ayin ve "Kim?" kavramlarının, Tanrısallığı en yüksek soyutluğu ve aşkınlığı içinde tasvir ettiğini, lakin bu sonuncusunun Ele’h, yani "Bunlar" ile birleştiğini ve bu madde dünyasında Eloh-im İsmini teşkil ettiğini kabul eder, bu sebepten ötürü Tekvin’de İlk Sudûr veya Yaratılış bahsinde, İkincisinde olduğu gibi YHVH Elohim terkibi değil, münhasıran Elohim İsmi zikredilmiştir, bu birleşme halen devam etmekte olup Mee ve Ele’h mertebeleri birbiri içinde erimiş durumdadır, şayet birbirlerinden ayrılacak olsalardı, kâinat bu irtibattan sonraki hâliyle artık varlığını sürdüremezdi. Ayn Soph, Sonsuzluk vasfını Sephiroth'un kendisinden sudûru vasıtasıyla tam manasıyla iktisap etmiştir. Ayn Soph’tan neşet eden Kether’dir, O’nun İlahi İsmi ise 'Eh’yeh', yani 'Ben Olanım', Egodur. Daha derin incelendiğinde bu, Asher Eh’yeh, yani 'Olacak Olanım' mertebesine inkişaf eder, nihayetinde insan için bir hakikate, Geçmişin, Şimdinin ve Geleceğin sembolü olan YHVH’ye dönüşür. Yaratıcı ve Muhafaza Edici olan, bununla birlikte kendi hikmetli gayeleri doğrultusunda, zerrelerini veya cevherlerini değilse de madde formlarını Yok Edici olan Varlık. YHVH, Sephiroth’un Hayat Ağacı olarak adlandırılan tecellisinde mevcuttur. YHVH, Hoyoh Hoveh V’yeh’yeh, yani 'O idi, O’dur ve O olacaktır' ifadesidir. Şimdiki zaman olan Hoveh, var kılan, yaratan ve idame ettiren manasındaki m’haveh lafzına eklenebilir.

Kâinatın sudûrundan evvel, Kabalistler, "O ve İsmi Bir idi" derler. Bu durum gelecekte Tanrı’nın Yeryüzündeki Krallığı ile paralellik arz edebilir, "O gün tek bir YHVH olacak ve ush’mah, yani O’nun İsmi, Bir olacaktır." (Zek. xiv, 9.) Pek çok Kabalist, Shem Hava-yah, yani Mevcut İsim ifadesini diğer bütün İlahi İsimleri kuşatan bir unvan olarak kabul eder. Elohim kâinatı sudûr ettiren ilkedir, lâkin bu ilke Şiddet ve Celal ilkesidir. YHVH ise onu idame ettiren ilkedir ve Merhamet ile Uyumun ilkesidir. El Shaddai, yani Kadir-i Mutlak isminde El, Lütuf ve Merhamet ilkesidir ve Hesed ile denk tutulur, Shaddai ise Kudret ilkesidir ve Geburah ile denk tutulur, lâkin YHVH her iki mefhumu bir Uyum içinde birleştirir.

Elohim doğrudan Tabiat ile özdeşleştirilir, nitekim Elohim lafzının sayısal değeri (86) ile Tabiat manasına gelen Teva lafzının değeri (86) aynıdır.

YHVH, Elohim’dir ve hem Merhametin hem de Şiddetin mahiyetini kendinde barındırır.

Taç manasına gelen Keter, Uzun Çehreler demek olan Arih Anpin yahut Appayimdir. Onu takip eden sekiz Sefira ise Kısa Çehreler olan Zeir Anpindir. Kutsal Suretin nüvesi ve muhtevası ahenk içinde Keterdedir, diğer Sefirot ise onu zengin ve parıldayan bir kisve gibi kuşatır. En dar anlamıyla En Yücenin Tacı olan Keter Elyon, işte bu kisvedir. Bununla birlikte, Taç manasındaki Keter kelimesinin yalnızca Her Şeyin Kralının salt bir remzi olarak kullanıldığı hatırda tutulmalıdır.

En Yüce Olanın yarattıklarıyla birleşmesinin ve bütün tabiatın ile Küllün en uç sınırlarına kadar yayılan feyiz vasıtasıyla bu yaratılışı muhafaza etmesinin timsalidir. Bu dünyada insan için Keterin mahiyetine dair berrak bir bilgi edinmek kabil değildir, zira bu bilgi onun nezdinde Ayin, yani Hiç-Şey gibidir. Tikkune haz-Zohar şöyle der, "Ayin olarak tesmiye edilen bu mertebe, Keter, Bina ve Hohmayı ihtiva eder." İlgili Sefirota atfedilen Tanrısallık (thearkhia) İsimlerinin bütün muhtevası, yalnızca Ein Sofun remizleridir.

Sefirot fikri, azametli bir Saray inşa etmek isteyen bir mimarın tasavvuruna benzer. İlkin, zihninde bütün yapının planını kavrar.

Bu mertebe Keter, Hohma ve Binadır. İkinci olarak, plana mutabık olması gayesiyle bu amelin hangi usulle vücuda getirileceğini mülahaza eder.

Bu mertebe Hesed, Tiferet ve Gevuradır. Üçüncü olarak, bunu fiiliyata dökmenin vesilelerini mülahaza eder ki bu da Netsah, Yesod ve Hoddur. Bütün bu bina, Malhut tarafından temsil edilen cihanşümul İlahi idaredir.

Merhamet Şiddeti İtidale Kavuşturur. "R. Elazar, babası R. Şimonun huzurunda oturup ona şöyle dedi, ‘Öğrendiğimize göre Elohim her yerde hükümdür, bu kelime Yod, He, Vav, Hedir (YHVH) ve Elohim olarak tesmiye edilen bir makamdır, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Adonay YHVH’ (Ki burada YHVH olarak değil Elohim olarak okunur). Mademki o (YHVH) her yerde Merhamet manasına gelir, öyleyse niçin Elohim diye tesmiye edilmiştir?’ R. Şimon ona dedi, ‘Zira şöyle yazılmıştır, ‘Bugün bilesin ve yüreğine koyasın ki, YHVH Elohimdir.’ Ve yine şöyle yazılmıştır, ‘YHVH Elohimdir.’ Bunun üzerine R. Elazar dedi, ‘Biliriz ki Merhametin makamında bazen Hüküm bulunabilir ve bazen de Hüküm, Merhamet ile itidale erer!’ R. Şimon ona dedi, ‘Gel ve Gör! Hakikat şöyledir, YHVH her yerde Merhamettir, lakin günah sebebiyle Merhamet Hükme tehavvül ettiğinde, YHVH diye yazılır fakat Elohim diye okunur. Lakin, Gel ve Gör! Kelimenin (YHVH) sırrına er. Burada Üç mertebe vardır ve her bir mertebe kendi içinde kaimdir, buna mukabil hepsi Birdir, Bir olanda raptedilmiştir ve Biri diğerinden ayrılmış değildir.’"

Âlemin Sudûru

"‘Başlangıçta’, Hikmette, Kral yukarıdaki berraklıkta suretler nakşetti. Botzina de-Kardinuta, yani o parlak batıni Nûr, Gizlilerin Gizlisinden, Ein Sofun Başından tecelli etti. Ne beyaz, ne siyah, ne kırmızı, ne yeşil, ne de herhangi bir renkte olan, maddeden [NOT: tecelli öncesi potansiyel töz] müteşekkil nebülöz bir kıvılcım parıldadı, lakin O yapının ölçüsünü aldığında, bâtında parıldasınlar diye renkleri var etti. O Botzinadan Yüce bir Nûr zahir oldu ve ondan Aşağıya muhtelif renkler akssetti. O, gizli noktasını Ein Sofun Esrarından mühürledi. Onu öyle açtı ve açmadı ki, avirası, yani havası (esîr), o fethin kudretinden çıkana dek bilinmedi. Akabinde, henüz bilinmemiş olan o ilk noktadan (nûrdan) sonra, Yukarının Gizlisi olan bir noktayı (nûru) tutuşturdu ve bu sebeple o noktaya (ilk noktaya) Her Şeyin ilk Kelâmı manasında Reşit, yani Başlangıç dendi."

"İlk nokta manasına gelen nekuda kadmaa, saflığı, letafeti ve berraklığı bilinemeyecek derecede nihayetsiz bir batıni nûrdan ibaretti, nihayet kendi vasıtasıyla kendi içine doğru inbisat etti ve bu noktanın inbisatı, mezkûr noktayı zarf gibi kuşatan bir saray vücuda getirdi. Sarayın nûru, hudutsuz saflığından ötürü idrak olunamaz, bununla birlikte gizlenmiş ve sırlanmış olan o ilk nokta kadar lâtif ve berrak değildir. Bu gizli noktanın kisvesi olan sarayın nûru da nihayetsizdir, gerçi gizlenmiş ve sırlanmış o ilk nokta kadar saf ve berrak sayılmaz. Mezkûr saray, kendi ilk nûrundan dışarıya doğru inbisat eder ve bu inbisat, bâtını lâtif ve berrak olan o sarayın kisvesi olur, buradan itibaren her biri diğerinin içinde daha da yayılır ve biri diğerini sarıp sarmalar, ta ki birinin diğerine, onun da bir başkasına kisve olduğu görülene dek, lakin bu içteki beyindir (en bâtıni öz), diğeri ise kışırdır, yani beyin zarı yahut dış kabuktur."

Dünya yaratılmadan evvel Yüzler (Anz-peen Yüzleri) birbirine dikkatle, Yüz Yüze bakmamaktaydı ve ilksel dünyalar kusursuz biçimler olmaksızın vücuda getirilmişti, bu sebepten ötürü de ilksel dünyalar helak oldu. Kusursuz bir surete bürünmemiş olanlar, bakır yahut demir işçisinin demir çekiciyle vurduğunda her bir yöne saçılan kıvılcımlar misali, alevli kıvılcımlar olarak adlandırılır. İleri doğru fırlayan bu kıvılcımlar alevlenir ve parıldar, lâkin derhal sönerler. İşte bunlara "İlk Dünyalar" denir. Dolayısıyla Mukaddes Kadim olan At-tee’kah Qad-dosha onları ihya edene ve Büyük Usta işine koyulana dek bunlar yıkıma uğramış, baki kalmamıştır. Matnita'mızda öğrendiğimize göre, o Işık Hüzmesi 320 cihete kıvılcımlar saçmıştır. Bu kıvılcımlara "İlk Dünyalar" denilmiş ve onlar anında yok olmuştur. Akabinde Sanatkâr işine koyulmuş, erillik ve dişillik suretinde biçim vermiştir, böylece bir anda sönen ve ölen bu kıvılcımların cümlesi artık baki kılınmıştır. Son derece şiddetli bir parlaklığa sahip olan Parlayan Işık’tan (Bofzeenah), bir çekiç darbesiyle fışkırırcasına ışıl ışıl ve güçlü bir alev çıkmış, ilk dünyaların kıvılcımlarını zuhur ettirmiştir, bunlar en latif hava [NOT: Eterik ortam yahut Maddenin Dördüncü Hali?] ile karışmış, birleştiklerinde tıpkı baba (adéah) ile anne (zmmah) misali karşılıklı olarak birbirleriyle itidal bulmuşlardır [NOT: Bunlar manevi bakımdan müspet yani eril olan ile menfi yani dişil olan unsurlardır, ahengin tesiriyle birleşip kaynaşmışlardır]. Bu baba, Günlerin Kadimi At-Zeck Yo-men’de gizlenmiş olan Ruh’tandır, o latif hava onda mahfuzdur ve annenin batınında gizlenmiş olan o Parlayan Işık’tan sâdır olan kıvılcımla kaynaşmıştır [NOT: Cümle şeyin kendisiyle var olduğu gizli hayati enerji yahut kudret]. Lâkin her ikisi bir araya gelip birbirine karıştığında, büyük ve kuvvetli bir Kafatası (Gök Kubbe) hâsıl olmuş ve kendi cihetinde, bu bir yana, şu öteki yana doğru genişlemiştir. Tıpkı Bir olanda bulunan Üç Baş halindeki Mukaddes Kadimler At-tee’kah Qad-dosha gibi. Böylece söylediğimiz veçhile, HER ŞEY Üç Baş suretinde tanzim edilmiştir. Bu Kafatasına, Beyaz Baş Resha’ Hiv’rah’tan bir çiğ damlar, bu çiğ iki muhtelif renkte görünür ve Mukaddes Elmalar (Kutsal Meyveler) Tarlası bu çiğden beslenir. Kafatasının bu çiğinden, gelecek dünyadaki sadıklar için kudret helvası hazırlanır ve ölüler bunun vasıtasıyla diriltilecektir. Ve o latif hava her şeyi kendi içinde barındırır, zira o Her Şey’den mürekkeptir ve Her Şey onun içinde mündemiçtir. Yüzü, Her Şey’den mürekkep iki ışık halinde iki cihete doğru yayılır. Yüzler birbirine baktığında, At-tee’kah Qad-dosha’nın tamamı A’reekh Appa-yem, yani Uzun Yüzler diye tesmiye olunur.

Mukaddes Kadim At-tee’kah Qad-dosha. Gizlilerin En Gizlisi ayrılmıştır. O, Her Şey’den ayrılmıştır ve ayrılmamıştır, zira Her Şey O’nda erimiştir ve O, Her Şey’de erimiştir. O, Kadimlerin En Kadimi At-tee’kah D’ Kol At-tee’keen’dir, Gizlilerin En Gizlisidir. O biçim bulmuştur, yine de biçimsizdir. Her Şey’i idame ettirmek üzere biçim almıştır, bulunamadığı için de biçimden münezzehtir. Biçimlendiğinde, O’ndan, O’nun Suretinden alev saçan dokuz Işık yayılır, bu Işıklardan alevler saçılır ve her cihete ışık yayan bir kandil gibi her yana doğru genişlerler. Kendisinden yayılan bu ışıklar, bir kimse onları idrak etmek için yaklaştığında bulunamazlar, geriye yalnızca kandil kalır. İşte Mukaddes Kadim At-tee’hkah Qad-dosha böyledir, O Yüce Kandil’dir, Gizlilerin En Gizlisidir ve tezahür edip gizlenen, genişlemiş o ışınlar müstesna, O bulunamaz. Bu ışınlara Mukaddes İsim denir, bu sebepten hepsi Bir’dir.

MELEKLERİN SUDÛRU

Kudretli, O Mübarek Zat, semavi orduların her birine ruhu üflediği vakit, bütün ordular teşekkül etmiş ve O’nun huzurunda durmuştur, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ağzının nefesiyle bütün ordularını yarattı."

SALİHLERİN RUHLARININ MELEKLERDEN ÜSTÜNLÜĞÜ

Âdem’in Birinci Kitabı’nda bulduğumuz üzere, Yukarı’dan gelen bütün Mukaddes Ruhlar gönderildikleri elçilik vazifelerini icra ederler ve hepsi tek bir makamdan gelirler. Salihlerin (takva ehlinin) ruhları ise bir arada toplanmış iki derecedendir, bu sebepten daha yukarı çıkarlar ve dereceleri daha yücedir, hakikat böyledir. Orada gizlenmiş olanlar aşağı iner ve hayatlarını, hakkında Ölüm zikredilmemiş olan Hanok gibi sürdürürler.

Kabalistler, içimizde mukim olan Neşamah ruhunun, Sephiroth Âlemi veya A’tzeel-atik Âlem’deki o yüce makamını asla terk etmeyen, semavi, ruhani, kusursuz bir prototipin yani Zure’nin yalnızca bir gölgesi yahut aksettiği sureti olduğunu kabul ederler. Bu cevherin, insanın Neşamah’ına görünmez bir iplikle, orta kordon Qav Amtzaith-ah ile bağlı olduğu ve Aşağı’dan etkilendiği düşünülür. Söylediklerine göre, ilham dolu bir hasbîlikle insanın iradesi, kendi Neşamah’ını Yukarı’daki Zure’sine yöneltir, Neşamah bedeni terk etmeye ve Yukarı’daki Zure’siyle yeniden birleşmeye cehdeder, o vakit yüksek prototipik ruh harekete geçer ve mistik bir tesirle birbirlerine zincirlenirler. Bu mefhum, vecd doktrininin rol oynadığı Kabala’nın yüksek mistisizmine dâhildir ve metafizik mülahazaların fevkindedir. Kral ve Kraliçe’nin vuslatı fikri burada merkezîleşir, evvelkinden sudûr eden feyiz, Yukarı’dan Aşağı’ya doğru nâzil olur.

RUHLARIN TEŞEKKÜLÜ

Kudretli, O Mübarek Zat vaktaki...

dünyayı yaratmayı arzu ettiğinde, bu O’nun İradesinde ve huzurunda tecelli etti, ve sonradan Âdemoğullarına verilmek üzere hazırlanan bütün ruhları biçimlendirdi, ve hepsi de sonradan Âdemoğullarında bulunmak üzere hazırlanan aynı hakiki suret içinde O’nun huzurunda biçimlendirildi, ve O onların her birini gördü, ve bazılarının dünyada yollarını ifsat edeceklerini de bildi. O ruhun bu dünyaya gelme vakti eriştiğinde, Kutsal Olan, O mübarektir, o Neşamah ruhuna nida eder, ona şöyle der, ‘O mekana ve o bedenin içine git.’ Ruh, alemin Rabbi huzurunda cevap verir, ‘İçinde ikamet ettiğim bu alem bana kafidir, bir hizmetkar olacağım ve murdarlığına maruz kalacağım başka bir alemde bulunmayı arzu etmem.’ Kutsal Olan, O mübarektir, ona şöyle buyurdu, ‘Yaratıldığın günden beri yalnızca bu gaye için, o alemde bir menzilin olsun diye yaratıldın.’ Ruh itaat etmenin mecburi olduğunu görünce, kederle aşağı iner ve oraya, bu bedene girer. Bütün aleme öğüt veren Tora, bunu

gördüğünde, alemdeki insanları uyardı ve şöyle dedi, ‘Görün Kutsal Olan, O mübarektir, size ne kadar merhamet ediyor, Kendisinde olan iyi bir inciyi, bu alemde onu işleyesiniz diye size karşılıksız veriyor.’

EVRENİN SADURU

‘Gel, Gör! Kutsal Olan, O mübarektir, dünyayı yaratmayı İrade buyurduğunda, Botzina de-Kardinuta’dan, yani kalbin en içteki ışığından bir düğüm yahut zincir çıkardı ve ondan karanlığı aydınlattı, sudur ettirdi, ve onu Aşağıya indirdi. Karanlık, küçük ve büyük, yüz ayrı yol ve patikada ışıldadı ve alemin Evini, Aşağıdaki Meskeni yahut Mabedi meydana getirdi, Asiyah alemini. Bu Ev her şeyin merkezidir, etrafında pek çok kapı vardır, onu kutsal ulvi makamlar kuşatır, Yetzirah alemi. Orada, her biri kendi cinsinden semavi kuşların, meleklerin yuvaları bulunur. Onun içinden, herkes için bol raca rızık taşıyan, güçlü dallara sahip Büyük bir Ağaç yükselir. Bu Ağaç semavi bulutlara kadar çıkar ve üç dağın arasında gizlenir. Üç dağın altından Ağaç dışarı çıkar, Yukarıya yükselir ve Aşağıya iner.

Bu Ev, onun vasıtasıyla içecekle beslenir ve onun içinde, o Evde, Yukarıya ait bilinemeyen pek çok gizli şey saklıdır. Bu Ağaç gündüzleri zahir, geceleri ise örtülüdür, gizlidir. Ve bu Ev gece vakti hüküm sürer, gündüz vakti ise gizlenir. Karanlık yükselip bütün kapılar her taraftan kapandığı vakit, havada uçuşan, bilmek ve onun içine girmek arzusunda olan pek çok ruh bulunur, ve bu kuşların arasına yükselip şehadet ederler ve gördüklerini görürler, ta ki o karanlık uyanıp muayyen bir alev çıkarana, onu nice güçlü çekiçlerle dövene ve kapıları açana dek. O alevden koca taşlar çıkar ve oradan aşağı dökülür, dünyada gürültüler koparır, Yukarıdaki ve Aşağıdaki sesleri uyandırır. Ve ardından içinden bir münadi çıkar, havada rabt olur ve seslenir. O esir, içteki bulutun direğinden çıkar, ve çıktığında dünyanın dört bir yanına yayılır, Sol taraf olan cihetten binlerce binler, Sağ taraf olan cihetten on binlerce on binler vücut bulur, ve münadi yerinde kalır.’

YUKARISI VE AŞAĞISININ İRTİBATI

‘Gel, Gör! Kutsal Olan, O mübarektir, alemleri yaratmayı dilediğinde Gizli bir Işık çıkardı, o Işıktan diğer bütün zahir olan ışıklar neşet edip aydınlandı, ve o Işıktan başka ışıklar çıkıp yayıldı ve vücut buldu, ve bu da Yukarı Alemdir. O Ulvi Işık yayıldı ve aydınlatmayan bir ışık daha meydana getirdi, ve böylece Aşağı Alemi vücuda getirdi. Aydınlatmayan bu ışık, hem Yukarıya hem de Aşağıya bağlanmayı arzu ettiğinden, o Aşağıdaki düğüm ile Yukarıdaki düğümde aydınlanmak üzere bağlanır, ve Yukarıdaki düğümde aydınlatmayan o ışık, nice orduları ve türlü çeşit hizmetkarları meydana çıkardı, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘İşlerin ne büyüktür ya Rab!’ [Mezmurlar 92:5]. Ve Aşağıda olan her şey aynı şekilde Yukarıdadır, ve bu alemde Yukarıdaki başka bir şeye bağlı olmayan, Yukarıda hesaba katılmayan en ufak bir şey dahi yoktur, ve hepsi birbiri içinde birleşmiştir.’

ÂDEM ÖNCESİ KRALLAR

‘Sifra Ditzniuta’da şunu öğrendik, Kadimler Kadimi, Suretini hazırlamadan evvel, krallar inşa etti, krallar kazıdı ve kralların resmini çizdi, fakat onlar varlıklarını sürdüremediler, ta ki onları yıkıp bir müddet sonrasına dek gizleyene kadar, bundan ötürü şöyle yazılmıştır, ‘Ve Edom diyarında hüküm süren krallar şunlardır.’ Yani bütün hükümlerin bulunduğu bir mekanda. Ve Kadimler Kadimi olan Beyaz Baş Kendini tertip edene dek onlar var olamadılar. O Kendini tertip ettiğinde, Yukarıdaki ve Aşağıdaki bütün suretleri biçimlendirdi. Buradan öğreniyoruz ki, başlangıçta

tertip edilmemiş ve biçimlendirilmemiş bir milletin başı, onun kavmi bu Suretten değildir. O Kendisini Kendi Sureti içinde tertip etmeden evvel, biçimlendirmeyi dilediği kimseler biçimlendirilmemişti ve bütün alemler harap olmuştu, bundan ötürü şöyle yazılmıştır, ‘Ve Beor oğlu Bela Edom’da krallık etti.’ [Yaratılış 36:32].

Söze başladı ve şöyle dedi, Şöyle yazılmıştır, ‘Ve Edom diyarında krallık eden Krallar şunlardır.’ [Yaratılış 36:31]. Ve yine şöyle yazılmıştır, ‘Çünkü işte,

krallar toplandılar, hep birlikte geçip gittiler.’ Onlar, Edom ülkesi olarak adlandırılan o yerde, bütün hükümlerin bir arada bulunduğu mahalde ‘toplandılar’. Yazılmış olduğu üzere, ‘hep birlikte geçip gittiler’, ‘Ve o öldü’ ve bir diğeri ‘onun yerine hüküm sürdü.’ ‘Gördüler, şaştılar, dehşete kapıldılar’, zira yerlerinde sabit kalamadılar, çünkü kralların suretleri olması gerektiği gibi biçimlendirilmemişti ve Kutsal Şehir henüz hazırlanmamıştı.

Kadimlerin Kadimi olan At-tee’ kah D’ At-tee’ keen dünyalar inşa etti ve var olmaları için Kendi Suretlerini biçimlendirdi, lakin Yüce Lütuf aşağı inene dek varlık bulamadılar ve ancak o vakit baki kaldılar. Nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ve Edom ülkesinde hüküm sürmüş olan krallar şunlardır.’

ERİL VE DİL İLKELERİN SUDÛRU

Şöyle öğrendik, Kutsal Kadim, Bütün Gizlilerin Gizlisi olan At-tee’kah Qad-dosha her şeyi tanzim etmeyi dilediği vakit, eril ve dişili ihtiva eden o mekânda her şeyi eril ve dişil suretinde biçimlendirdi. Zira şeyler, erilin ve dişilin bir başka varoluşu haricinde vücut bulamazlardı. Bu Hikmet her şeyi ihtiva eder, Kutsal Kadim’den neşet edip aydınlandığında, yalnızca erilde ve dişilde parıldar. Bu ’Hokhmah, yani Hikmet, neşrolundu ve ondan Binah, yani Anlayış zuhur etti ve eril ile dişil olarak bulundu. Hikmet Babadır ve Anlayış Annedir, Hikmet ile Anlayış bir kefede, eril ile dişil diğer kefede tartıldığında birbirine denk gelir ve her şey onlar vasıtasıyla eril ve dişil suretinde varlığını sürdürür.

Şayet böyle olmasaydı onlar (şeyler) var olamazdı. Bu başlangıç bütün Babaların Babasıdır, birini diğerine bağlar ve birini diğerinde nurlandırır (’Hokhmah, yani Hikmet Babadır ve Binah, yani Anlayış Annedir). Şöyle yazılmıştır, ‘Eğer Binah’ı anne diye çağırırsan’, ve onlar birbirine bağlandığında Hakikati doğurur, neşreder ve sudûr ettirirler. R. Ye-yeva Sabah’ın, yani İhtiyar’ın kelamından şunu öğrendik, Binah, yani Anlayış nedir? Onlar birbirine bağlandığında, י (Yod) harfi ה (Heh) harfinin içine girdiğinde gebe kalırlar ve bir Oğul meydana getirirler. Ve bundan ötürü ona Binah, yani Anlayış denmiştir. Bu, BeN YaH, yani YaH’ın Oğlu manasına gelir. Bütün’ün kemali işte budur.

‘Ve Elohim dedi, Sular toplansın, vb.’ Dosdoğru bir yolda ilerleyecek düz bir hat üzere, yani o ilk noktanın sırrından, gizliliği içinde her şey neşet etti; nihayet o Yüce Saray’a ulaşıp orada toplandı ve oradan düz bir hat halinde diğer derecelere yönelerek eril ve dişilin ihtivası içinde her şeyin cem olduğu o yegane mahalle vardı.

SUDÛR EDEN RUHLAR VE ONLARIN BİLGİSİ

R. ’Heyah söze başlayıp dedi, ‘Şimdi var olan önceden de vardı ve ileride olacak olan çoktan var olmuştur, vb.’ Şunu öğrendik, Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, bu dünyayı yaratmadan evvel dünyalar yaratmış ve onları helak etmişti; ta ki Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Kendi İradesinde bu dünyayı yaratmayı dileyene ve Tora’ya danışana dek.

Ve ardından Kendi biçimlenişleri içinde Kendini tanzim etti, Kendi Tacı ile Kendini taçlandırdı ve bu dünyayı yarattı. Ve bu dünyada bulunan her şey daha evvel mevcuttu, O’nun huzurundan geçmiş ve O’nun katında tanzim edilmişti. Ve öğrendik ki, her nesilde var olmuş bütün dünya mahlukatı, bu dünyaya gelmeden evvel, O’nun huzurunda kendi hakiki D’yoog-nah’ları, yani bir gölge suretin hayali veya simülakrı içinde mevcuttu. Ve yine öğrendik ki, insanoğlunun bütün ruhları dahi dünyaya inmeden evvel, semada O’nun huzurunda, bu dünyada sahip oldukları o hakiki D’yoog-nah ile nakşedilmişlerdi. Ve bu dünyada öğrendikleri her şeyi, henüz dünyaya gelmeden evvel zaten bilmekteydiler. Ve öğrendik ki, saf olanlar hakikidir (yani hakiki D’yoog-nah’a sahiptirler). Ve bu dünyada saf bulunmayanlar, daha orada iken, Kutsal Olan’ın, O mübarek kılınsın, huzurundan defedilirler. Ve o büyük dipsiz uçuruma tırmanırlar [NOT: Metinde 'ascend' (yükselmek/tırmanmak) fiili kullanılmış olup düşüşün zıddı bir yönelimi ifade eden paradoksal bir aktarımdır] ve bu dünyaya inerler. Ruhları bu dünyaya inmeden evvel burada oynayacakları rolü bilir ve kendilerine bahşedilmiş olan bu kutsal pay o dipsiz uçuruma fırlatılır, onlar da kendi paylarını oradan alırlar. Şayet bunu hak eder ve Rablerinin huzurunda tövbe ederlerse, o (kutsal) payı oradan geri alırlar.

Cennetteki Ruhlar

Kutsal Olan, O Mübarek Zat, Aden Bahçesi'ne indiğinde, orada taçlandırılmış olan salihlerin bütün neşamot (ruh) canları hoş bir koku saçar, nitekim şöyle denmiştir, "Ve senin ıtrının kokusu her türlü baharattan üstündür." Bu baharatlar salihlerin ruhlarıdır, ardından Rabbi Yitshak şöyle dedi, "Bu dünyada bulunmuş olan salihlerin bütün ruhları ve bu dünyaya inmeye hazırlanan bütün ruhlar, hepsi yeryüzündeki Bahçe'dedir, hepsi de bu dünyada var oldukları dyoogna, yani tselem gölgesi ve tsiyura suretinde kalırlar. Ve bu sır hikmet sahiplerine tevdi edilmiştir. İnsanoğluna inen ve dişil taraftan gelen Ruah (ruh), bir mühür gibi kazınışın içine durmaksızın nakşolur. İnsanın bu dünyadaki cismani tsiyura sureti dışarıdan şekillenir ve Ruah ise içeride nakşolur. Ruah bedenden ayrıldığında, yeryüzündeki Bahçe'de, bu dünyada sahip olduğu bedenin aynı tsiyura suretinde ve tselemin aynı dyoogna gölgesinde şekil alır, çünkü Ruah daima bir mührün bıraktığı iz gibi olmuştur ve buna dair şöyle denmiştir, 'Beni bir mühür gibi koy, vb.' Bir mühür, nakşıyla içeride nasıl kazınmışsa ve tsiyura suretini kabartma halinde dışarı vurursa, aynı şekilde bu dünyada bedensel taraftan var olmuş olan Ruah ruhu da içerideki kazınışıyla nakşolur, lâkin bedenden ayrılıp Gan Eden'in, Aden Bahçesi'nin havasına yükseldiğinde, o kazıma tıpkı bu dünyadaki guf (beden) misali, aynı tsiyura suretinde dıştan şekillenir. Hayat Ağacı'ndan gelen Neşamah (ruh), orada, yukarıda, Hayat Bağı'nda şekillenmiştir, ta ki Rabbin cemaliyle neşelensin, zira şöyle yazılmıştır, 'Rabbin cemalini seyretmek ve O'nun Mabedinde tefekkür etmek için.'

Dindarların Ruhunun Taçlandırılması

Şöyle yazılmıştır, 'Gökleri yaratan ve onları yayan, yeryüzünü ve ondan hasıl olanı seren, üzerindeki kavme Neşamah canını ve orada yürüyenlere Ruah ruhunu veren Rab Tanrı şöyle dedi.' Bu, 'yeryüzüne', O'nun Neşamah'yı 'verdiği' şeklinde söylenmiştir. Rabbi Yitshak dedi ki, 'Her şey Yukarı'dadır,

oradan Hayat Ruhu bu yeryüzüne çıkar. Gelin, görün, Kutsal Olan, O Mübarek Zat insanı yarattığında, dünyanın dört bir yanından toprağı topladı ve Aşağı'da, Kutsal Mabedin durduğu yerde bir işaret koydu, ve onun üzerine Yukarı'daki kutsiyetten bir Hayat Ruhu yaydı. Ve bu Neşamah ruhu üç dereceden mürekkeptir, bu sebeple Yukarı'daki gizem uyarınca üç ada sahiptir, bunlar Nefeş, Ruah ve Neşamah'dır. Nefeş belirttiğimiz gibidir, hepsinin en aşağısıdır, Ruah ruhu ise Nefeş'e hükmetmek üzere tayin edilmiştir ve onun üzerinde daha yüksek bir derecedir, olması gerektiği veçhile onun üzerinde durur ve kaim olur. Neşamah ruhu hepsinin en yücesidir ve hepsine hükmeder, hepsinin üzerindeki mukaddes ulvi derecedir. Ve bu üç derece, Efendi'nin hizmetine lâyık olan insanlarda toplanmıştır.

Daha önce insanda yalnızca Nefeş vardı, bu insanın kendini hazırlayacağı mukaddes surettir, lâkin insan bu derecede kendini arındırmaya başladığında, Nefeş'in üzerinde duran mukaddes derece olan Ruah ruhu ile taçlanmaya hazır hale gelir, öyle ki lâyık olan insan onunla, yani Ruah ile taçlanır. Nefeş ve Ruah kendisinde vücut bulduğunda ve o, Rabbin hizmetini gerektiği gibi ifa ettiğinde, hepsine hükmeden o yüce mukaddes mertebe, Neşamah ruhu üzerine konar. Ve o vakit o tam bir kemal bulur, gelecek dünyayı hak etmek üzere her cihetten kemale erer ve bu da Kutsal Olan'ın, O Mübarek Zat'ın Sevgisidir,

nitekim şöyle yazılmıştır, 'Öyle ki beni sevenleri mülke varis kılayım.' 'Beni sevenler' kimlerdir, onlar içlerinde neşmata kadişa, yani mukaddes ruhu barındıranlardır.'

Yeni Ahit'teki Tin kavramına tekabül eden Neşamah veya ulvi kıymetli yahut zihni Ruh, Kabala'da Beriah Âlemi'ne, yani Yaratılış Âlemi'ne tekabül eder ve buna göre dimağda ikamet eder.

O, kemaliyle ve noksansızlığıyla, insanın rüşt çağında insana dahil olan ruhi unsurların sonuncusudur. Ölüm yaklaştığında, insanın yüzünde ölüm belirmeden evvel Merkabah'sını terk eder ve geriye hakiki Neşamah'nın yalnızca bir benzeri kalır, zira insanın şahsiyeti hakiki Neşamah'nın yalnızca bu benzeriyle de varlığını sürdürebilir. Burada belirtilmelidir ki, Suretin Gölgesi olan Tselem, büyüsel bir tarzda tesir eder,

Döllenmenin ilk anında insan hayatının tohumu üzerine tesir eder ve ona bir R’shoomah, yani bir tayin yahut şahsiyet bahşeder, aynı zamanda ona feyzin (ışığın) kabulü için elzem bir meleke olan B’heen-ah’ı ihsan eyler. Bu B’heen-ah kademeli olarak inkişaf ettiği nispette Neshamah, insanda ve onun tabiat denen veçhesinde daha müessir bir biçimde tezahür eder. Kabala’ya göre Yetsiratik Âlem’e, Yeni Ahit’te ise Ruha (Soul) tekabül eden ve yine Kabala’ya göre Kalpte ikamet eden Rua’h (Ruh), ölüm anında bedeni terk eder. Rua’h, Nefeş (Wephesh) ile birlikte insanın hakiki şahsiyetini teşkil eder ki buna layık olması halinde Ye’heedah adı verilir. Nefeş, insandaki cismani olmayan unsurların Kabalistik büyük taksimatının en sonuncusudur ve metne göre bu dünyadaki yaşayan insandır. Nefeş’in bilhassa Karaciğerde meskûn bulunduğu ifade edilir, o hakikatte bütün plastik [şekil verici] sistemdir ve Yeni Ahit’te Bedene tekabül eder. Kabala’da ise Asiyatik Âlem’e karşılık gelir. İnsanın bedensel hayatının bilfiil mevcut sinir kuvvetlerine ve enerjilerine en yakın olan ve onların en alt derecesiyle birleşen odur. Onun B’heen-ah’ı maddi olana meyleder, hayvani yahut bedensel hayata dalarak somut cismani ve unsuri varoluşun daha yüksek maneviyatını teşkil eder. Kaba cismani varoluşta dahi manevi olan, Dışsal olanın İçsel olana nisbeti veçhiyle mevcuttur ve kendi tarzında, kendi içinde bir hayata ve ruha maliktir, zira tabiatta muayyen bir ruhanilik ve hayattan mahrum hiçbir şey mevcut değildir. İnsandaki bu unsuri alt can da Kabalistler tarafından Nefeş olarak adlandırılır ve onu idare eden manevi Nefeş’in Merkaba’sıdır (taşıyıcı aracıdır). Tabiatta birbirinden tefrik edilen muhtelif münferit dereceler bulunduğu gibi, tabiat-canları da kendi içlerinde ayrışır, hiçbiri diğerine dönüşmez, her biri İlahiyat tarafından müstakil muhafaza edilir. Manevi Nefeş, insan bedenini en son terk edendir ve bedenden ancak güçlükle tam manasıyla ayrılır. Kabala, ölümden sonra dahi manevi Nefeş’in bedeni yalnızca adım adım ve ancak beden çürüdükçe terk ettiğini savunur. Bedenin muhtelif cüzlerinin çözülmesi ve tefriki dahi mutlak bir ayrılık telakki edilmez, zira bir zamanlar bir olmuş olanın, kendi cüzleri zaviyesinden birbirinden asla mutlak surette ayrılamayacağı, bilakis bir kül halinde daima birbirleriyle rabıta içinde kaldıkları kabul edilir, bu sebeple maddi beden formunun çürümesinden sonra bile hiçbir şey kaybolmadığından, Son Gün’ün hükmüne kadar bütün muhtelif cüzler arasında bir irtibatın mevcudiyetini koruduğu ileri sürülür.

Ferdin en derunundaki asli manevi ilkenin yahut tipin, yok edilemez bir nesne ve evvelce yeryüzünde yaşamış olan insanın Suretinin gölgesi kabilinden bir Tselem, yahut D’mooth (benzerlik veya müşabehet) olarak baki kaldığı iddia edilir. Bu durum, yeniden dirilişin bedenidir, Kabala tarafından Habal D’Garmin, yani unsuri Nefeş olarak tesmiye olunur, bir dereceye kadar harici Tselem gölge-suretinde bulunan ve içsel manevi insanın hakiki mümessili olan unsuri insan olarak da adlandırılabilir. Kabala’ya göre unsuri insan, üç alt tabii Nefeş’i, yani madeni, nebati ve hayvani tabiatları ihtiva eder, bunun yanı sıra yeryüzünde bedende mevcudiyeti sırasındaki insanın tastamam şeklini bir simulakrum gibi ihtiva eden daha yüksek unsuri Nefeş’i de barındırır. Unsuri insan dört farklı cüz ihtiva eder, en altta madeni olan bulunur, ardından nebati olarak ve insanın iskeleti yahut desteği addedilen, bütünün büyümesini sağlayan ve onun dik yürümesini temin eden kemiklerin ruhu gelir, bunu et-oluşturan canlı atomik kudret olan etsbon-ah a’bissr-ah takip eder, atomları, sinirleri, atardamarları, toplardamarları ve sairesiyle bu kudret, hayvani hissiyatın zeminidir. Nihayetinde ise tabiatı-hisseden can vesaire yer alır. Kabala bu mevzu hakkında ve hayatın manevi mebdeleri hususunda en güzide fizyologlarımızı dahi hayrete düşürecek pek çok malumat ihtiva eder, lakin bu yazıda bahsi daha fazla tafsil etmeye mecalimiz yoktur.

Bu taksimatların birbirinden büsbütün ayrı ve müstakil durmadıklarını, bilakis değişkenlik gösteren kendi münasip nispetleri dahilinde birbirleriyle çözülemez bir rabıta ve irtibat halinde telakki edildiklerini kaydetmek iktiza eder. Yine hatırda tutulmalıdır ki, Neshamah üç mertebeye ayrılır, en yükseği Ye’heedah, ortancası Hay-yah, sonuncusu ve üçüncüsü ise kelimenin tam manasıyla Neshamah’tır. Bunlar kendilerini Ma’hashabah (Fikir), Tselem (Suretin Hayaleti), Tzurah (İlkörnekler) ve D’yoog-nah’ta (hayalet Suretin Gölgesi) izhar ederler. D’mooth (Benzerlik yahut Müşabehet) ise daha alt mertebeden bir tezahürdür.

İnsandaki Gayrimaddi Olanın Kısımları

İnsanoğlunun Neşamah'ı üç ayrı isimle anılır, Nefeş, Ruah, Neşamah, bunların hepsi birbirine karışmıştır ve meskenleri üç yerde bulunur. Nefeş, beden toprakta çürüyene dek mezarda bulunur, ardından hayatını aramak ve kederini bilmek üzere bu dünyada dönüp durur. Ruah, yeryüzündeki Bahçe'ye yükselir ve orada, orada giydirdikleri gibi bir libas içinde, bu dünyadaki bedenin suretinde kendi suretini bulur. Neşamah ise, çıktığı o aynı makama derhal yükselir ve onun hatırına, Yukarıda, o kandil yakılmıştır, bu Neşamot canları Aşağı Dünyaya inmezler. Ne var ki Neşamah canı, Taht'a, kendi makamına, bağlanmak üzere yükselmeden evvel, Ruah yeryüzündeki Bahçe'de taçlanamaz, yani başka bir bedene geçemez, Nefeş de kendi makamında kalamaz, fakat o, Neşamah, yukarı çıktığında hepsi sükûnete erer. Dünyanın çocukları darlık içine düşüp de dua etmek için kabirlere çıktıklarında, o Nefeş uyanır, dışarı çıkar, bir ileri bir geri uçar ve o Ruah'ı uyandırır, o Ruah yükselip o Neşamah'ı uyandırır, o vakit Kutsal Olan, O Mübarek Zat, dünyaya merhamet buyurur. Neşamah makamına yükselmekte geciktiğinde, Ruah gidip Aden Bahçesi'nin kapısında bekler ve kapı ona açılmaz, o, Ruah, bir ileri bir geri uçar ve kimse ona iltifat etmez. O vakit Nefeş dünyada bir ileri bir geri uçar. O guf bedenin kurtlandığını görür ve yazıldığı üzere onun, bedenin, üzerine yas tutar, "Yalnızca kendi eti acı çeker ve canı, bedeni, üzerine yas tutar." ve hepsi ceza içindedir. Ta ki Neşamah Yukarıdaki makamına bağlanana dek, işte o zaman hepsi kendi makamlarına bağlanırlar.

Zira bütün bu üçü, Yukarıdaki gibi tek bir düğümdür, Nefeş, Ruah ve Neşamah sırrında hepsi birdir ve tek bir şeyde bağlıdır.

Nefeş'in kendi cevherinden gelen bir nuru yoktur, beden olan guf sırrıyla, zevk, taam ve muhtaç olduğu her şeyi tedarik etmek gayesiyle irtibatlandırılması bu sebeptendir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ev halkına yiyecek, hizmetçi kızlarına pay verir." Onun ev halkı, beslediği bedendir ve hizmetçi kızlar o bedenin azalarıdır. Ruah, Ruh, o Nefeş'e, Aşağı Can'a, binen ve ona hükmeden, muhtaç olduğu her şeyle onu aydınlatan, ikmal eden şeydir ve Nefeş, o Ruah için bir tahttır. Neşamah, İlahi Can, o Ruah'ın üzerine geçer, o Ruah'a hükmeder ve o Hayat Nuru ile onu aydınlatır, o Ruah da Neşamah'a tabidir ve kendisini tenvir eden nuru ondan alır. O Nefeş de o Ruah'a tabidir, nuru ondan alır ve onunla kaim olur, hepsi tek bir rabıtadır. Yukarıdaki Neşamah yükseldiğinde, O'ndan ebediyeti almak üzere Kadimlerin Kadimi'nin, Gizlilerin Gizlisi'nin bulunduğu istirahatgâhına gider. Bu Ruah, Gan Eden'e, Aden Bahçesi'ne gitmez, zira o Nefeş mertebesindedir ve her birinin kendi makamı vardır.

Neşamah Canı, doğrudan en iç kısma yükselir, Ruah Ruhu ise Aden'e yükselir fakat Can kadar yükseğe çıkamaz, Nefeş, hayvani unsur, Aşağı Can, Aşağıda kabirde kalır.

Şöyle yazılmıştır, "Bütün beşerin ruhlarının Tanrısı." Bu, dünyadaki bütün Neşamot canlarının bir arada bulunduğu yerdir ve bütün canlar oradan yükselir, oradan inerler.

Merkavah ve Canın Arınması

Noktadan hâsıl olan o Bahçe'ye Aden denir. Bu nokta, Yukarıdaki, gizli olan Anne'den alınmış olandır, yeryüzündeki Gan Eden bu noktadandır. Bu Hayot başları dört veçhedir. Onlardan biri Aslan veçhesidir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve sağ tarafta aslan veçhesi vardı." Biri Öküzdür, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve sol tarafta öküz veçhesi vardı." Biri Kartaldır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve dört yanda kartal veçhesi vardı." İnsan hepsini ihtiva eder, nitekim şöyle yazılmıştır, "Ve veçhelerinin sureti insan veçhesi idi." Bunlar Kutsal Taht'a ulaşan nehrin dört koludur ve onun kudretinden ve bir demirci ocağındaymışçasına dövülmesinden ötürü hareket eder, bu hareketten o Dinur Nehri meydana gelir, nitekim şöyle yazılmıştır, "Huzurundan ateşten bir nehir çıkıp akıyordu, binlerce binler O'na hizmet ediyordu." Neşamot canları yükseldiklerinde o Dinur Nehri'nde arınırlar ve yanmazlar, yalnızca arınırlar. Gel, Gör, Bir Semenderden libas yaparlar ve ateşten olduğu için o libas ancak ateşte yıkanıp arınabilir. Ateş onun içindeki kiri yer bitirir ve o libası arındırır, burada da böyledir, Kutsal Taht'tan aldığı nurdan, ateşten, ibaret olan Neşamah canı, ki hakkında şöyle yazılmıştır, "O'nun Tahtı alev alev ateşti." içindeki o murdarlıktan arındırılmak istendiği vakit, ateşten geçirilir ve tertemiz kılınır, ateş Neşamah'ın içindeki bütün murdarlığı yer bitirir, böylece Neşamah arınır ve bembeyaz olur.

Şöyle yazılmıştır, "Yer, canlı mahluku, Nefeş Haya'yı çıkarsın." Bunun manası, Yukarıdaki Hayat olan Nefeş'tir, zira bu Nefeş Haya kudsiyettir.

Yukarıdan gelir, böylece mukaddes toprak onun vasıtasıyla yukarı çekilip onun içinde cem olduğunda, işte o vakit Neşama ruhu olarak tesmiye olunur. Ve gel, gör, Âdemoğlu ne vakit hakikat yolunda yürür, ağzı ve dili mukaddes kelamlar söylerse, bu Neşama ruhu ona sımsıkı bağlanır, o da Rabbinin dostu haline gelir, her bir cihetten kendisini muhafaza eden pek çok gözcüsü (meleği) bulunur. Hem Yukarıda hem Aşağıda hayır ile yâd olunur ve Mukaddes Şekina onun üzerine hulul eder.’’

Ruhlar Hazinesi

‘‘Âlem halk olunmadan evvel, salihlerin (müttakilerin) bütün Ruah Ruhları, her biri kendi D’yugna’sı içinde, Ma’haşava Düşüncesi’nde O’nun huzurunda gizlenmiş idi. Lakin O, âlemi şekillendirdikten sonra hepsi zahir oldu ve O’nun, yani Aşkın Yukarı’nın huzurunda kendi D’yugna suretlerinde kaldı. Akabinde O, bunları (ruhları) Yukarıdaki Aden Bahçesi’nde kain bir Hazineye koydu, o Hazine asla dolmaz (yani Aden Bahçesi’ndeki Hazine) ve daima şöyle nida eder, ‘İşte, öncekiler vuku buldu ve ben yeni şeyleri bildiriyorum (söylüyorum).’ Bunun manası nedir, bunun manası hepsini ‘İsimleriyle söylerim (bildiririm)’ demektir ve o Hazinenin, Neşamot ruhlarını daima orada toplamak haricinde başka hiçbir arzusu ve hevesi yoktur, tıpkı Neşamot ruhlarını arındırmak üzere almaktan başka bir arzusu yahut hevesi olmayan ve her gün, ‘Ver! Ver!’ diye bağıran Gai-hinnom (Gehenna) gibi. ‘Ver! Ver!’ ne demektir, Yak! Yak! demektir. Ve o Hazine, ruhların giydirilip bu dünyaya indirileceği vakte kadar bütün ruhları muhafaza eder, nitekim âleme şer cihetini celbeden Âdem Kadmon’un günahı sebebiyle Neşamot ruhları bu nevi kisvelere, yani diğer kisvelere bürünmek mecburiyetinde kalmıştır.’’

Ruhun Bedene Duhulü

‘‘R. Abba, Saba, yani ihtiyar olan, ayağa kalktı ve dedi, ‘Sana selamet olsun R. Şimon ben Yohay, zira sen tacı, yani Tevrat’ı geri getirdin, Matnita Kadmoa’da şöyle öğrenmiştik, Neşama Ruhu Yüce Makam’da kemal halinde bulunduğundan, guf bedene karşı hiçbir meyli yoktur, yegâne meyli kendisinden zuhur eden diğer Neşamot ruhlarını onun vasıtasıyla yaratmaktır ve o kendi Makamında baki kalır.’ Ta ki R. Şimon ben Yohay gelip izah edene dek, ‘Şayet bu beyhude dünyada ve beden de kokmuş bir damladan ibaret iken dahi Neşama onun içine giriyorsa, elbet gelecekte, her şeyin arınacağı, bedenin kemaline ve tamlığına erişeceği vakit, Neşama ruhu da Yukarıdaki kemaliyle mutlaka onun içine girecektir.’ R. Aha şöyle dedi, ‘Kudus, Mübarek Olan, gelecekte bizzat bu ruhu ve bizzat bu guf bedeni ebedi bekalarında kılmaya hazırlanmaktadır, lakin her ikisi de marifetin kemalinde kamil kılınacak, böylece bu dünyada idrak edemedikleri mertebeye erişeceklerdir.’ ’’

İnsandaki Gayrimaddi Mertebelerden Yehida Olarak Tesmiye Olunan Kısım Hakkında

‘‘Şöyle yazılmıştır, ‘Gümüş benimdir, altın da benimdir, der Orduların YHVH’si.’ ‘Gümüş benimdir ve altın benimdir’ ne demektir, Bu, biri gümüşten diğeri altından iki hazinesi olan bir melike benzer, gümüş olanı sağına, altın olanı soluna koymuş ve demiştir, Bu, harcaması kolay olsun diye hazırlanmıştır ve her şeyi suhuletle yapmıştır, işte ‘Senin elin YHVH, kudretle celallenmiştir’ ayetinde zikredilen budur. İnsan kendi nasibinden hoşnut olursa (bu hayattaki payına rıza gösterirse), bu hayırdır, şayet hoşnut olmazsa, ‘Senin sağ elin YHVH, düşmanı paramparça etti’ denilmiştir. Bunun manası nedir, O ona şöyle dedi, ‘İşte bu altındır, nitekim Gümüş benimdir, altın benimdir diye yazılmıştır.’ Ona niçin Zahav altın derler, ‘Ona Zahav altın denir, zira onun içinde üç hassa (middot ölçüleri) derç edilmiştir, Zahav’ın Z’si (Zayin = 7) yedi hassadır, H’si (He = 5) Ahdut Birlik’tir, B’si (Bet = 2) ise Hohma ve Bina, yani Hikmet ve Fehm demektir ve bunlar son beş Sefirot hürmetine Neşama ruhları diye anılır. Neşama’nın beş ismi vardır. Bunlar Nefeş, Ruah, Neşama, Haya ve Yehida’dır.’ ’’

Yegâne olan Yehida, insanın şahsiyetidir, Haya insandaki hayattır, Neşama ruh yahut akıldır, Ruah tin mertebesidir, Nefeş ise hayvani ruh veya hayati kuvvettir, yani anima’dır.

‘Süleyman Melik’in Kitabı’nda şu kayıt mevcuttur, Aşağıda vuslat kemale erdiği vakit, Kudus, Mübarek Olan, insan veçhine müşabih bir D’yugna, yani bir Gölge Suret Hayali irsal buyurur. Bu suret, İlahi Tzelem, yani Gölge Suret içinde tasarlanmış ve nakşedilmiştir, bu çiftin üzerinde mevcuttur, şayet göze görme icazeti verilmiş olsaydı Âdemoğlu başının fevkinde Âdemoğlunun veçhine benzeyen bir tzelem müşahede edebilirdi ve Âdemoğlu işte o tzelem gölge suretinde [okunamadı].

Yaratılış ve İnsanın Sureti

yaratıldı. Efendi tarafından gönderilen o tzelem (gölge suret) başının üzerinde bulunmadığı müddetçe insan yaratılmış sayılmaz, nitekim şöyle yazılmıştır, "Elohim insanı kendi tzeleminde (gölge suretinde) yarattı." Bu dünyaya ilk girişinde (çocuk tarafından) kabul edilmeye hazırlanan işte bu tzelemdir, insan bu dünyaya girdiğinde bu tzelem içindedir, büyüdükçe bu tzelem içinde serpilir ve yine bu tzelem ile bu hayattan ayrılır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Şüphesiz insan bir tzelem içinde gezinir." Ve bu tzelem Yukarı’dan, tanrısallık (thearkhia) katından gelir. Ruah Ruhları kendi makamlarından çıktıkları vakit, her ruh ayrı ayrı, bu dünyada var olacağı çehreyle ve yüce bir surete bürünmüş olarak Kutsal Kral’ın huzuruna çıkar. Tzelem, işte o D’yoognah’tan, yani bir Tzelem’in yüce Gölgesi’nden neşet eder, Ruah Ruhu’ndan sonraki üçüncü mertebedir, ondan önce bu dünyaya gelir ve döllenme anında hazır bulunur, bu dünyada tzelemin hazır bulunmadığı hiçbir döllenme yoktur.

Ki bunlar Hayatın Işıkları olarak adlandırılır.

Kabalacılar bu Sureti, Yeheedah, yani bölünemez ilke, insanın şahsiyeti veya ferdiyeti olarak adlandırır.

"Gel, Gör! İnsanoğlu doğduğunda ona Auphaneh ha-Kaddoş, yani Mukaddes Çarklar olarak adlandırılanların cihetinden, temiz cihetten, hayvanlar tarafından bir Nepeş, yani canlı hayat bahşedilir. Eğer daha fazlasına liyakat gösterirse, ona Hayyot ha-Kaddoş, yani Mukaddes Canlar cihetinden bir Ruah Ruhu verilir. Eğer daha da fazlasına liyakat gösterirse, ona Kursaiya Tahtı cihetinden bir Neşamah Canı verilir. [NOT: Bu Aşağı Taht’tır, Yukarı Taht Kursaiya’dır.] Ve bu üçü, anne, erkek hizmetkâr ve kız hizmetkâr, yani Kralın Kızı’dır. Eğer daha da fazlasına liyakat gösterirse, ona Atzilut Taşması cihetinden, yegâne olan Yeheedah kızı tarafından bir Nepeş verilir ve buna Kralın Kızı denir. Eğer daha da fazlasına liyakat gösterirse, Orta Sütun cihetinden ona Atzilut Taşması’nın Ruah’ı verilir ve o, Kutsal Olan’ın, O Mübarek’in Oğlu olarak anılır. Nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Sizler Tanrınız Yehova’nın evlatlarısınız.’ Eğer daha da fazlasına liyakat gösterirse, ona Abba (Baba) ve İmma (Anne) cihetinden bir Neşamah Canı verilir, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ve onun burnuna Hayat Neşemot’unu (Hayat Canlarını) üfledi.’ Hayat nedir? O, YH’dir.

Bunun üzerine şöyle demiştik, ‘Bütün Neşamot Canları YaH’a hamdetsin.’ Ve onda Yedud (yani YHVH) kemale erer.

Eğer daha da fazlasına liyakat gösterirse, harfleri Yod, He, Vav, He olan Yedud bütün yetkinliğiyle ona verilir, bu da Yukarı’da, aşkınlık ufkundaki Atzilut Taşması yolundaki İnsan’dır ve Efendisinin D’yoognah’ında çağrılır, onun hakkında şöyle denmiştir, ‘Ve denizin balıklarına hükmedin, vb.’ Bu da demektir ki o, göklerin tamamına, bütün Ofanim’e, yani Çarklar hiyerarşisine, Serafim’e ve Yukarı’dan ve Aşağı’dan gelen tüm Ordulara ve Kudretlere hükmedecektir. Ve bundan dolayı, insanoğlu Bat Yeheedah, yani Yeheedah Kızı cihetinden Nepeş’e liyakat kazandığında onun hakkında şöyle denir, ‘O, erkek hizmetkârlar gibi çıkıp gitmeyecektir.’"

Ruhların Ezeli Durumdaki Birliği ve Bu Dünyada Yeniden Birleşmeleri

"Gel, Gör! Dünyanın bütün ruhları O’nun huzurunda (erkek ve dişi olarak) eşleşmişlerdi, fakat onlar bu dünyaya geldikten sonra Kutsal Olan, O Mübarek, onları yeniden eşleştirir.

R. Yitshak dedi ki, ‘Kutsal Olan, O Mübarek, şu kız şu kimseye aittir buyurur.’ R. Yose dedi ki, ‘Bunun anlamı nedir, hani şöyle yazılmıştır, Güneşin altında yeni bir şey yoktur.’ R. Yehudah dedi ki, ‘Güneşin altında yazılmıştır, oysa ben onun üzerindeyim.’ R. Yose dedi ki, ‘Buradaki hüküm nedir?’ Bunun üzerine R. Hiyah dedi ki, ‘İnsanoğlu dünyaya çıktığı anda, onun için dişi bir eş hazırlanır.’ R. Abba dedi ki, ‘Ne mutlu o salihlere ki ruhları bu dünyaya inmeden önce Kutsal Kral’ın huzurunda taçlanır, nitekim şöyle öğrendik, Kutsal Olan, O Mübarek, ruhları dünyaya gönderdiği vakit bütün ruhlar ve canlar bir araya toplanır, erkek ve dişi olarak tek bir varlık gibi birleşirler ve insanoğlunun döllenmesinden sorumlu olan görevlinin eline teslim edilirler, onun adı Gece’dir, ruhlar aşağı indikleri vakit, ruhları ve canları çok iyi bilen Kutsal Olan, O Mübarek, onları evvelce oldukları gibi birbirine bağlar ve haklarında hüküm verir, bağlandıklarında olması gerektiği gibi tek bir beden ve tek bir can, Sağ ve Sol olurlar, bu sebeple ‘Güneşin altında yeni bir şey yoktur’ sözünün manası budur. Bu kavuşma insanın bu dünyadaki amellerine ve yollarına bağlıdır. Şayet liyakat gösterir ve amelleri doğru olursa, Yukarı’daki âlemden bu dünyaya çıkmadan evvelki hallerinde olduğu gibi, kendisi için hazırlanmış olanla birleşir.’"

Ruhun Büründüğü Işık

"Gel, Gör! Ruh, Tzeror ha-Hayyim, yani Hayat Bağı olan o makama ulaştığında, orada her şeyin üzerinde bulunan makamdan neşet eden o Işıktan, o nurlu aynadan feyizlenir, ancak ruh bir başka libasın ihtişamıyla örtünmemiş olsaydı o Işığı görmeye yaklaşamazdı. Ve kelamın sırrı şudur, ruha bu dünyada var olabilmesi için bürüneceği bir elbise verildiği gibi, öte dünyada da öylece verilir."

Burada da (Yukarıda) O, o dünyada var olabilsin ve Yaşam Ülkesi’nden neşet eden o aspag’laryah dinhar-ah’a bakabilsin diye ona Yukarı’nın ihtişamından bir giysi bahşeder. Gel, Gör,

Musa, ancak başka bir libasa büründüğünde temaşa edebilmek üzere yaklaşabilirdi, baktığı o (Işık) içinde, nitekim şöyle denmiştir, “Ve Musa bulutun ortasına girdi ve dağa çıktı.” (Çıkış xxiv, 18.) Ki bu “bulutun ortasında” diye tercüme edilir, ve bir kimsenin bir kaftana bürünmesi gibi o da ona (buluta) büründü. Ve bundan ötürü (daha sonra) şöyle yazılmıştır, “Ve Musa, Elohim’in bulunduğu koyu karanlığa yaklaştı.” (Çıkış xx, 21.) Ve şöyle yazılmıştır, “Ve Musa bulutun ortasına girdi, vs.” “Musa dağda kırk gün ve kırk gece kaldı,” Ve içine baktığı şeyi temaşa edebildi. Aynı şekilde, o dünyadaki doğruların ruhları da (tıpkı Musa’nın yaptığı gibi) böylesi bir libasa bürünürler, zira bu tür giysiler yalnızca orada kullanılır ve bu sayede Yaşam Ülkesi’nde parıldayan ışığa bakabilirler.

“Zira şimdi bir aynada, muğlak bir surette görmekteyiz, fakat o vakit yüz yüze göreceğiz, şimdi kısmen bilmekteyim, fakat o vakit, tıpkı bilindiğim gibi bileceğim.” (I. Korintliler xiii, 12.) “Fakat hepimiz açık bir yüzle, Rabbin izzetini bir aynada seyredercesine, Rabbin Ruhu tarafından olduğu gibi, aynı suretten izzetten izzete tebdil olunuruz.” (II. Korintliler iii, 18.)

Bölünebilir olanlar, başlangıçlarında Tanrısallığın (thearkhia) İradesi içinde bir birlik olarak içerilirler. Sudur edip ayrıldıklarında, ilkin noktadadırlar, yani Wa’hshabah Düşüncesi’nde, ardından en yüksek, yüce ilkeler, yani Yukarı D’yoog-nah olurlar, fakat henüz hakiki varlıklar değillerdir, yalnızca ezeli Zzurah, yani bunların prototipik ve kurucu başlangıçlarıdırlar. İlkeler evvelemirde D’yoog-nin, yani Zzelem’in, Hayal Suret’in Gölgeleridir, daha zahir olduklarında Zzelem Hayal Suret, D’mooth Benzerlik veya Müşabehet, Zzurah Prototip halini alırlar. Bunlar, bütün varoluşların Yukarı Neshamoth’unun yahut İlksel Ruhlarının saf prototipleri olarak kabul edilir.

Kabala bunları, kendi içlerinde hiçbir somutluğu bulunmayan ezeli ilkeler ve yalnızca saf, gayriihtiyari işleyen potansiyellikler olarak görür, zira ona göre hayatın kendiliğinden işleyen cüzü, Aşağı’dan gelen sevk ile vuku bulur. Kabala ayrıca B’ad’mooth, yani Benzerlik veya Zahir Olma, ve Zad’nooth, yani Formdan bahseder. Zzurah, Yukarıda baki kalan daha yüksek ilkedir, ferdin süregelen hayatının daha yüksek ezeli ilkesidir. Bölünemez olanın bütün dışsallığı ise Büyük Erdişi, yani varoluşların bütün prototiplerinin tüm idelerini ve muhtevasını kendinde barındıran ve Ye’hee-dah, ’Hay-yah, Neshamah, Rua’h ve Nephesh’i en yüksek potansiyelleriyle ihtiva eden Adam Il’a-ah yahut Adam Qadmon’dur. Bu Adam, sonlu olandaki ilk mütemayiz başlangıç sayılır ve bu sebeple de Sephiroth’un bizatihi kendisi olan Atsilut Dünyası’nın yegâne sakinidir.

KRAL VE OĞLU KISSASINDA RUH

Doğruların ruhları, Yukarı’daki O’nun bütün ordularının ve kuvvetlerinin fevkindedir. Şayet böylesine ali bir makamdan bu dünyaya niçin indiklerini ve o makamı niçin terk ettiklerini sual edersen, bu durum, bir oğlu dünyaya gelen bir kralın misaline benzer, kral onu büyüyüp sarayın usullerini öğrenene dek emzirilip yetiştirilmek üzere bir köye gönderir. Krala oğlunun terbiyesinin nihayete erdiği bildirildiğinde, ona duyduğu muhabbetle ne yapar, peşinden validesi Matroneethah’ı gönderir, onu sarayına getirtir ve bütün gün onunla şad olur. İşte Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, Matroneethah’tan bir oğul sahibi olur. Kimdir bu, Yukarı’daki mukaddes ruhtur, O onu büyüsün, Kral’ın sarayının usul ve erkânını öğrensin diye köye, yani bu dünyaya gönderir. Kral, oğlunun o köyde (yani bu dünyada) kemale erdiğini ve onu sarayına getirme vaktinin geldiğini bildiğinde, Oğluna duyduğu muhabbetten ötürü ne yapar, peşinden Matroneethah’ı gönderir ve o da onu O’nun sarayına çıkarır. Ruh, Matroneethah onun peşinden gelip de onu Kral’ın sarayına çıkarana dek bu dünyayı terk etmez ve orada (o ruh) ebediyen kalır.

Bununla birlikte, Kral’ın oğlu aralarından ayrıldığı için feryat etmek, dünyanın, yani köy ahalisinin adetidir. Orada bulunan bir arif onlara şöyle dedi, “Niçin ağlarsınız, o Kral’ın oğlu değil midir ve daima sizinle ikamet etmesi, Pederi’nin sarayında bulunmaması adil olur mu?” Musa da böyleydi, o arifti, köy ahalisinin ağladığını gördü. Bunun üzerine şöyle dedi, “Siz Tanrınız YHVH’nin çocuklarısınız, ölüler için bedeninizde yaralar açmayacaksınız.” (Tesniye xiv, 1.) Gel, Gör, Şayet bütün doğrular bunu bilselerdi, bu dünyadan göçme vakitleri geldiği gün mesrur olurlardı. Ve Matroneethah’ın bizi Kral’ın sarayına çıkarmak, Kral da onlarla tam bir gün şad olsun diye aramıza nüzul etmesi izzetin nihayeti değil midir, zira Kutsal Olan, O mübarek kılınsın, yalnızca doğruların ruhlarıyla sevinç bulur.

Kutsal Olan, O Mübarek Zat dünyayı yarattığında, onu Hüküm (Yargı) üzerine kurdu ve o, Hüküm üzerinde varlığını sürdürür; dünyadaki bütün fiiller de Kutsal Olan, O Mübarek Zat müstesna, Hüküm vasıtasıyla var olur. Dünyanın yok olmayıp payidar kalabilmesi adına Kutsal Olan, O Mübarek Zat onun üzerine Merhametini yaydı; bu Merhamet, dünyanın helak olmaması için Hükmü yumuşatır, dünya Merhamet ile sevk ve idare olunur ve onun vesilesiyle ayakta durur. Kutsal Olan, O Mübarek Zat sevgisiyle bir insana acıyıp onu Kendisine yaklaştırmak dilediğinde, Neşama (en yüksek mertebeli ruh) ona hükmedebilsin diye guf’u, yani bedeni zayıflatır; böylece Neşama hüküm sürer ve guf, yani beden dermansız kalır. Guf zayıfladığında Nefeş (hayvani can) güç kazanır ve Kutsal Olan, O Mübarek Zat’ın Sevgisi işte budur; nitekim Ashap şöyle demiştir, Kutsal Olan, O Mübarek Zat, gelecek dünyada mükafatlandırılsın diye dürüst ve takva sahibi kişiye bu dünyada keder ve acı bahşetmiştir. Fakat Neşama ruhu zayıflayıp beden kuvvet bulduğunda, Kutsal Olan, O Mübarek Zat o kimseden hoşnut kalmaz ve bu dünyadaki mükafatının tamamını alıp ahiret aleminden hiçbir nasip elde edemesin diye, bu dünyada onun huzurunu bozmaz. Rabbi Elazar şöyle demiştir, ‘Kutsal Olan, O Mübarek Zat’ın Hüküm ile eylediği her şey, yalnızca o Nefeş ruhunu arındırıp onu gelecek dünyaya ulaştırmak gayesini taşır; bundan ötürü bu dünyada o bedeni hırpalar ve bu suretle o Nefeşi tezkiyen eder. Kutsal Olan, O Mübarek Zat işte bu sebeple [okunamadı] bu dünyada acı çekmesine izin verir, ta ki her türlü kirden temizlensin ve gelecek alemdeki hayat dünyasını hak edebilsin.’

NEŞAMA UYKU ESNASINDA İNSAN BEDENİNİ TERK EDER

Ve Gel, Gör! Şöyle demiştik, İnsan yatağında uykuya daldığında ve Neşamot ruhları alemde süzülmeyi ve bedenden çıkmayı lüzumlu bulduğunda dahi, her Neşama ruhu Atik Yomin’in, yani Kadim Günler Sahibinin yüzünü görmek için semaya yükselemez. Neşama yalnızca insanın amellerine göre yükselir; şayet insan doğru olanı yapmamışsa, o uyurken Neşama ruhu bedenden çıkar ve alemin etrafında uçuşan alt tabakalardaki bütün murdar ruhlar ona ilişir. Lakin insan layık olduğunda, o uyuyup da Neşama ruhu kendisinden çıktığı vakit, bu ruh yükselip uçar ve murdar ruhların arasından kendine bir yol açar; berikilerin hepsi birden feryat eder, ‘Yol açın! Yol açın ona, o bizden yana değildir!’ Böylece kutluların arasına yükselir ve ona hakikatin bir kelamı bildirilir; aşağıya indiğinde ise o şerir ruhlar bu kelamı öğrenmek için ona yanaşmak ister ve ona başka sözler fısıldarlar. Neşamot ruhları bu dünyanın bedeninden büsbütün ayrıldığında, yukarı çıkmayı arzularlar; oysa orada türlü şerir ruhlar mevcuttur ve eğer Neşamot ruhları onların safındaysa, hepsi çevrelerini sarıp onları Gehinom’a götürmesi için Dumah’ın eline teslim eder. Sonra oraya da çıkıp onlarla birleşirler; onları alıp şöyle haykırırlar, ‘Bunlar Rabbin şeriatının buyruklarına isyan edenlerdir.’ Böylece bütün dünyayı fırdolayı uçarlar ve nihayetinde Gehinom’a geri getirilirler; bu hal on iki ay boyunca sürer. On iki ayın sonunda kendilerine gösterilen mevkide bulunurlar; layık olan ruhlar ise dosdoğru yukarı çıkar ve kendi makamlarında kalırlar.

Gel, Gör! İnsan yatağında uyuduğunda, Neşama ruhu ondan çıkar ve her biri kendi yoluna göre yükselip aynı şekilde geri iner; nitekim şöyle demiştik, İnsan yatağında uyur vaziyette yatarken ve Neşama ondan ayrıldığında, şöyle yazılmıştır, ‘Yatak üzerinde derin bir uykuya dalındığında, O vakit insanların kulaklarını açar.’ (Eyüp 33, 15, 16.) İşte o zaman Kutsal Olan, O Mübarek Zat, rüyada tecelli eden o mertebede, dünyaya getirmeye hazırlandığı şeyleri yahut insanın uyanıkken dünyada olup bitenleri tahayyül etmesi sebebiyle kalbinden geçirdiği şeyleri o Neşama’ya malum kılar; zira daha evvel söylediğimiz gibi, insan bedeni güçlüyken bunlar doğrudan insana bildirilmez. Melekler bunları Neşama’ya, Neşama ise insana aktarır. Neşama bedenden çıkıp her biri kendi meşrebince yukarı yükseldiğinde hasıl olan o rüya, Yücelerden gelmektedir.

RUHUN CENNETE DÖNÜŞÜ

R. Yehudah şöyle dedi, “Ne mutludur o sâdıklara! Kutsal Olan, O mübarektir, Ruah (ruh) cevherini onlara iade etmeyi ve o Ruah’ı içlerine çekmeyi murat ettiğinde; Şöyle öğrendik, Kutsal Olan, O mübarektir, bir Ruah’ı Kendisine döndürmeyi arzuladığı vakit, eğer o Ruah buna layıksa ne yazılmıştır, ‘Ve Ruah ruhu, onu vermiş olan Elohim’e dönecektir.’ (Vaiz xii, 7.) Şayet layık bulunmazsa, Vay o Ruah’ın hâline, yanan ateşte kendini temizlemeli ve arınmalıdır ki Kral’ın guf (beden) katına geri dönmeye hazır olsun, şayet orada hazırlanmamışsa, Vay o Ruah ruhuna, bir sapandan fırlatılan taş misali dönüp durmak zorundadır. Yazılmıştır ki, ‘Ve düşmanlarının Nefeş’ini bir sapanın ortasından fırlatır gibi fırlatıp atacaktır.’ (I. Sam. xxv, 29.) Şöyle öğrendik, O Ruah ruhu hak ettiğinde, öteki âlemde onun için nice hayırlar gizlenmiştir, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Senden başka, Kendisine umut bağlayan için neler hazırladığını hiçbir göz görmedi ey Elohim.’ (İş. lxiv, 4.) R. Yoseh şöyle dedi, ‘İnsanın günlerinin sonu yaklaştığında, üç gün önceden dünyada onun üzerine hüküm verilir, gökteki kuşlar (melekler) dahi onun için feryat eder ve şayet o layık ise, bu üç gün boyunca Gan Eden (Aden Bahçesi) içindeki sâdıkların önünde feryat ederler. Şöyle öğrendik, Bu üç günün tamamında Neşamah (ruh), her gece ondan çıkar, yükselir ve o âlemdeki makamını seyreder, insan ise daha önce yaptığı gibi bu üç gün boyunca Neşamah’ını bilmez, ona dikkat kesilmez ve ona hükmedemez. Yazılmıştır ki, ‘Ruah’ı alıkoymak için ruha hükmedecek hiçbir insan yoktur...’ (Vaiz viii, 8.) R. Yehudah şöyle dedi, Bu üç günün başladığı andan itibaren, insanın tselem (gölge sûret) varlığı kararır ve yeryüzünde üzerinde görülmüş olan tselemin d’yokna (gölge akis) tezahürü kendisinden çekilip alınır.”

Zohar ayrıca şöyle der, Neşamah, insanın hayatının son yedi gününde her gece insandan yükselir ve ttsulma (gölge) artık insanın üzerinde görünmez olur, ttsulma gölgesi uzaklaştığında ise Ruah da onunla birlikte gider.

“Şöyle öğrendik, İnsanın bu dünyadan göçme vakti yaklaştığında, dünyanın dört yanı çetin bir Hüküm içinde bulunur ve dünyanın dört yanından Hüküm uyanır, dört taraf kendi arasında çekişir ve her biri kendi cihetine ayrılmak ister [NOT: Beden ateş, su, hava ve toprak olan dört unsurdan meydana geldiği için ayrılacakları vakit aralarında çekişirler]. O âlemde, yani gelecek âlemde bir münadi çıkıp haykırır ve sesi 270 âlemde işitilir. Şayet insan layık ise, bütün âlemler onun önünde sevinç duyar, layık değilse, Vay o adama ve nasibine! Münadinin hükmü ilan ettiği o anda derhal Kuzey cihetinden bir alevin çıktığını ve girip Dinur nehrini (yani ateş nehrini) tutuşturduğunu, dünyanın dört bir yanına yayılarak suçluların ruhlarını yaktığını, o alevin ilerleyip dünyanın üzerine indiğini öğrendik...”

“Şöyle öğrendik, Neşamah ruhu insandan çıktığı vakit, o âlemdeki tüm hısımları ve dostları Neşamah ile birlikte gider, ona Safa Makamı’nı (Aden) ve Ceza Makamı’nı gösterirler. Şayet arı duru kalmışsa makamını görür, yükselir ve o âlemin yüce saadetinden pay alır, şayet arı duru kalmamışsa Neşamah ruhu, beden toprağa gizlenene kadar bu dünyada kalır, beden gizlendiğinde ise Hükmün birçok muhafızı (melekleri), Ölüm Meleği olan Dumah’a varıncaya dek ona musallat olur ve ardından onu... getirirler.”

RUHUN YÜKSELİŞİ

“Gel, Gör! Neşamah ruhu çıkar ve ayrılmış dağlar arasından yükselir, orada Ruah ruhu, Neşamah ruhu ile birleşir, ardından o (Ruah) aşağı iner ve Nefeş (can ruhu), Ruah ile birleşir, hepsi aşağı iner ve biri diğeriyle irtibat kurar. R. Yehudah şöyle dedi, Nefeş ile Ruah birbirinin içinde erir, Neşamah ise insanın tariki üzerinde karar kılar, gizli bir meskendendir ve makamı bilinmez.

İnsan arınmaya yöneldiğinde, Nişmata Kaddişa (Kutsal Ruh) tarafından tesir altına alınır, bu onu temizler, takdis eder ve ona kutsal denir.”

Zohar’dan, “Neşamah ruhu bu dünyadan çıktığı vakit, hangi yoldan yukarı çıkacağını bilemez, o vakit Yukarıya, Yüce Neşamot ruhlarının aydınlattığı, lakin bütün Neşamot’a bahşedilmemiş olan bir makama yükselen bir yol açılır.”

Midraş Ha-Ne’elam’dan, “R. Yehudah dedi ki, sâdık olanın ruhu çıkmaya razı olduğu vakit sevinç duyar, sâdık kişi mükâfatını alacağından emin olarak ölür.”

DİNDAR KİŞİNİN RUHUNUN KUTSAL ÖPÜCÜKLE ALINMASI

“R.

El’azar şöyle dedi, ‘Tevrat’ı canıgönülden çalışan kimse, Yetzer ha-rah kötü ruhunun ellerinde can vermez, zira o (ikincisi) Yılan’dır ve Ölüm Meleği’dir, bilakis onun (ilkinin) vefatı bir Öpücük iledir, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Beni ağzının öpücükleriyle öpsün.’ (Ezgiler Ezgisi i, 2.) Bu, YHVH’nin ağzıyla demektir, ve Nefeş canının gövdeye raptedilmesi olan Öpücük de budur. Ve Tevrat’ı çalışan kimse Hayat Ağacı’nda kuvvet bulur ve o (Ağaç) onu terk etmez.’

RUHUN YUKARIDA KUTSAL ÖPÜCÜKLE KABULÜ

O Sabah şöyle dedi, Göğün en sırlı ve en yüce katında Heyhal Ahaba, yani Sevgi Sarayı denen muayyen bir saray vardır ve orada derin sırlar gizlidir ve Naşikin di-Rehimuta, yani Kral’ın Sevgi Öpücükleri oradadır, ve Kral’ın dostlarının tüm ruhları oraya varır. Kral bu Saray’a yükseldiğinde, şöyle yazılmıştır, ‘Ve Yakup Rahel’i öptü.’ (Tekvin xxix, 11.) Ve Kutsal Olan, O Mübarek Zat, kutsal ruhu orada karşılar, O ilerler ve derhal onu öper, bağrına basar ve onu okşar, ‘Kızlara yapılan muameleye göre ona muamele edecektir’ (Mısır’dan Çıkış xxi, 9) diye yazıldığında kastedilen de budur. Bir babanın sevgili kızına olan adeti veçhile, onu öper, kucaklar ve ona hediyeler bahşeder. Kutsal Olan, O Mübarek Zat da her gün pak ruha aynen böyle muamele eder, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Muamele edecektir, vd.’

RUHUN VE CANIN MEVKİLERİ

‘Ruah, Nefeş üzerinde kaim olandır ve Nefeş’in Ruah haricinde hiçbir varlığı yoktur, ve bizzat bu Ruah, ateş ile su arasında karar kılar ve bu Nefeş buradan beslenir.’

‘Gel ve Gör! Üç derece vardır ve bunlar bir olarak bağlıdır, Nefeş, Ruah ve Neşama, ve bunların en yücesi Neşama’dır. R. Yoseh şöyle dedi, ‘Her insanda bir Nefeş vardır ve Nefeş üzerinde daha yüce bir Nefeş bulunur, ve şayet insan o Nefeş’e layık olursa, üzerine Ruah denen bir taç dökerler, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Üzerimize yüksekten Ruah ruhu dökülünceye kadar.’ (İşaya xxxii, 15.) [NOT: Metinde Is. xxii, 15 olarak dizilmiştir, doğrusu İşaya 32:15'tir.] İnsan Kutsal Kral’ın Kanunu’na nazar etmek üzere derhal ulviyette uyanır, şayet insan o Ruah ruhunda liyakat kesbederse, onu Neşama ruhu denen ve her üçünü de ihata eden kutlu ali taç ile taçlandırırlar, ve buna Neşama Elohay, yani Tanrı’nın Ruhu denir.’

Aşağıdaki pasaj, Nefeş’in mutlaka Ruah ile ittisal kurması gerektiğini göstermektedir, ‘Ve Ruah onun (Nefeş’in) üzerine yerleşmediğinde, onun Yukarı’dan hiçbir şeyle irtibatı olmaz ve o alemden zerre kadar bir şey bilmez, ve o bir hayvanın Nefeş’i gibidir. O, istirahati olmayan bir Nefeş’tir, bu yüzden gezinip uçar ve Cennet’in kapısından mesul o memuru (Dumah) ve hizmetkarlarını uyandırır, onlar da onu (o Nefeş’i) alıp Gan Eden’in (Aden Bahçesi, Cennet) bütün kapılarına çıkarırlar ve ona salihlerin İzzetini gösterirler, ve ona kendi Ruah ruhunu çağırırlar, o da (Nefeş) kendini onda (Ruah’ta) rabteder ve o (Ruah) bu kisve (Nefeş) içinde yürür, ve ancak o zaman o alemin şeylerini bilir. Ve o Ruah ruhu, Yukarı’daki o Ali Neşama’da taçlanmak üzere yukarı çıktığında, o Nefeş kendini o Ruah ruhuna bağlar ve aydan güneşin nur alması gibi ondan nurlanır, ve Ruah da kendini o Neşama’ya rapteder, ve o Neşama kendini Mahşaba Düşünce’nin (yani Düşünce’nin en deruni nihayetinin) en uç noktasına rabteder ki bu da Yukarı’daki Nefeş’in sırrıdır. Ve o Nefeş, o Ali Ruah’a bağlanır ve o Ruah, o Ali Neşama’ya bağlanır ve o Neşama, Ayn Sof’a (sonsuzluk) bağlanır, Ve işte o zaman her şeyin istirahati ve her şeyin birliği vaki olur, Yukarı’da ve Aşağı’da, hepsi tek bir sırda ve tek bir nevidendir, ve Aşağı’daki Nefeş’in istirahati de budur. Ve bunun üzerine şöyle yazılmıştır, ‘Efendimin Nefeş canı, Tanrın YHVH ile hayat bohçasına sarılmış olacaktır.’ (I. Samuel xxv, 29.) [NOT: Metinde Sam. xv, 29 dizilmiş, doğrusu 1. Samuel 25:29'dur.]’

NEŞAMA’NIN YOKLUĞU MURDARLIK HUSULE GETİRİR

‘Öğrenmiş bulunuyoruz ki Neşama ruhu insanoğlundan çıktığında, geride yalnızca kirlenmiş bedeni bırakır ve bu beden evi kirletir ve o (beden) kendisine yaklaşan her şeyi murdar kılar, bundan ötürü şöyle yazılmıştır, ‘Ölüye dokunan kimse, vd.’ (Sayılar xix, 11.) Ve bundan ötürü O, Neşama ruhunu alıp geride yalnızca murdar guf bedenini bıraktığında, derhal bütün murdar taraflara (ruhlara) onun üzerine yerleşmeleri için izin verir.

Ve Gel, Gör! Cümle cihan evlatları geceleyin yataklarında uyuduklarında ve Gece kanatlarını bütün cihan evlatlarının üzerine gerdiğinde, ölümün tadını hissederler. Bu ölüm tadından ötürü murdar Ruah Ruhu cihanın üzerinde süzülür ve onu murdar kılar, ve insanoğlunun elleri üzerine çöküp onları murdar eder.’

UYKU ÖLÜMÜN TADIDIR

‘Gel, Gör! İnsanoğlu geceleyin yatağına vardığı vakit, kamil bir yürekle Ali Melekut’un Boyunduruğunu üzerine almalı ve uyumadan evvel Nefeş canının emanetini O’na tevdi etmelidir, zira (o vakit) bütün cihan ölümün tadını tadar. O vakit Ölüm Ağacı cihanın üzerine çöker. Ve insanoğlunun bütün Ruah ruhları dışarı çıkar ve onun (yani Ölüm Ağacı’nın hükmünün) altına verilir, lakin canı O’na emanet etmiş olduklarından, hepsi mekanlarına geri döner.’

İnsanın Tanrısallığa (Thearkhia) Yalnızca Kalbinin Niyetiyle Yaklaşabileceği Üzerine

Gerek mukaddes gerekse diğer (şer) cenahtan olmak üzere, Yücelerden gelen etkenler sebebiyle âdemoğlu Rua’hı (ruhu) Yücelerden Aşağıya doğru celbedemez, O’na yalnızca huşu içinde, kalbinin niyetiyle ve kırık bir yürekle yaklaşabilir. Ancak o vakit Yücelerden Rua’h ruhunu ve buna gereken iradeyi Aşağıya celbeder.

Şayet kalbini ve iradesini, huşu içinde o Yüce tarafa yöneltmezse, iradesini oraya bağlayamaz.

Gizli Tora’nın efendileri, On Sefirot’tan müteşekkil olan Mukaddes Malkuta (Krallık) cânibinden Neşamot’u (ruhları) tevarüs eden vasıfların efendileridir. Buna malik olan ve bunu hak eden kimse, On Sefirot’u hiçbir tefrike düşmeksizin hak eder. On’dur, dokuz değil, zira tefrike düşülseydi yalnızca dokuz olurlardı, işte onda hiçbir ayrılık bulunmadığı içindir ki Sefer Yetsira’nın müellifi, “On’dur, dokuz değil” demiştir. On Sefirot bir ve bütün olarak mütalaa edilir, Telaffuz Edilemez İsim olan YHVH’nin muhtevasını teşkil eder.

Takva Ehlinin Mükâfatı

İnsan kendi cevherini (bedenini) şerden tenzih edip takdis ettiğinde, Yücelerden takdis olunur, kişi Rabb’inin Kudsiyetiyle kendini mukaddes kıldığında, O Mukaddes, Mübarek Olan ve İsrail Cemaati’nden tevarüs edilen Mukaddes Neşamah’ya bürünür, böylece her şeyi tevarüs eder. Onlara O Mukaddes ve Mübarek Olan’ın evlatları denir, nitekim şöyle yazılmıştır, “Sizler Tanrınız YHVH’nin çocuklarısınız!”

Yasak Meyvenin Yenilmesi

Şöyle yazılmıştır, “O (Havva) meyveden aldı.” Bundan öğrendik ki, o, üzümleri sıkarak ona (Âdem’e) verdi ve bütün dünyaya ölüm getirdi.

İşte bu Ağaç ki ölüler onda dinlenir, o Ağaç geceye hükmeder ve o hükmettiğinde, cihanın bütün evlatları ölümün tadını tadar.

Cismin Kudreti

Âdemoğlunun bedeninin inşası şöyledir, Rua’h ruhu, Rua’h Ha-Kodeş’ten (Kutsal Ruh) gelir, Neşamah canı, Hayat Ağacı’ndan neşet eder, diğer (şer) cihet ise eti verir, onun tarafından yalnızca et gelir, başka hiçbir şey değil.

Gel ve gör, cesedin sonu şu manaya gelir, onun (şer olanın) bütün iradesi yalnızca etin üzerindedir ve hükmettiği vakit guf (beden) üzerine hükmeder, Neşamah canına değil. Can kendi makamına gider, et ise o (şer) mekâna terk edilir.

Bu dünyanın zevklerine meyletmeyen salihlerin bedeni üzerinde murdar cihet hâkimiyet kuramaz. Onlar bu dünyada onlarla (habis ruhlarla) asla ihtilat etmedikleri cihetle, onların üzerinde zerre kadar kudretleri yoktur.

Ölümden Sonra İnsanın Gayrimaddi Mahiyeti

Beden, Ölüm Meleği Malah Ha-Mavet eliyle o Rua’h ruhu tarafından terk edilir edilmez, Rua’h gider ve Aden Bahçesi’ndeki o diğer bedene bürünür, (bu beden dünyaya geldiğinde üzerinden çıkardığı bedendir.

Bu kısım Cremona nüshasında yer almaz), Rua’h oradaki o beden haricinde hiçbir haz duymaz, bu dünyanın bedenini üzerinden sıyırıp attığına sevinir, o âlemdeki bir diğer kâmil libasa bürünür, onun içinde ikamet eder, bu dünyevi beden içinde görüp bilemediği Yüce Sırları bilmek üzere seyre dalar, Neşamah öteki âlemin bu libasına büründüğünde, orada ona ne büyük bir lezzet ve sürur hasıl olur. Fakat dünyada Rabb’ine layıkıyla tövbe etmemiş olan günahkârlar bu dünyaya çıplak geldikleri gibi oraya da çıplak dönerler, Neşamah hiçbir libası bulunmayan diğerlerinin arasına utanç içinde gider ve Yücelerden gelen o ateşle, yeryüzündeki Ge-Hinnom’da hesaba çekilirler.

Mukaddes Ruhun Ayrılışı

Rabi Hizkiya söze başlayıp dedi ki, “Güneş batarken Abram’ın üzerine derin bir uyku çöktü, ilh.” Gel ve gör, o gün insanı bu dünyadan çekip alan ağır hükümlerin günüdür. Şöyle öğrendik, insanın bu dünyadan göçtüğü gün, güneşi aydan perdeleyen büyük hüküm günüdür, nitekim şöyle yazılmıştır, “Güneş kararmadan evvel.” Bu, insanın bu dünyadan çıkışından 30 gün evvel kendisinden geri çekilen Mukaddes Neşamah canıdır ve bu, ondan esirgenip görünmez olan tselem (gölge suret) formudur. Bu gölge suret neden ondan esirgenir?

Çünkü Mukaddes can, insandan tecerrüt edip uruc eder ve artık görünmez olur.

Zannetmeyesin ki insan öldüğünde ve o Neşamah canı zayıf düştüğünde ondan ayrılır. Hayır, bilakis o hayattayken ve kuvveti yerindeyken Neşamah ondan çekilir, artık o Rua’hı tenvir etmez, Rua’h da artık o Nefeş’e nurlar saçmaz, derken tselem gölge sureti ondan uzaklaşır ve artık insanı aydınlatmaz. O günden itibaren herkes, semanın kuşları (melekler) dahi onun için feryat eder, zira Neşamah ondan uruc etmiştir, Rua’h artık Nefeş’e ziya vermez, öyle ki Nefeş dermansız kalır ve gufun, yani cismin bütün arzuları ondan zail olup gider.

“Gel, Gör, İnsandaki o kutsal tselem, yani hayalî suret, insan onun içinde yürür ve onun içinde serpilip büyür, o partzupha’dan, yani şekilsel benzerlikten gelir ve bir tselem’in gölgesi veya hayali olan d'yoog-nah’dan onun için bir başka tselem, yani hayalî suret vücuda getirilir ve bunlar bir olarak bağlanır. Bu iki tzelem, yani birleşmiş hayalî suretler insanda bulunduğu vakit, onu ve guf’unu, yani bedenini gözetirler ve Ruah ruhu da onun içinde dinlenir. Günlerinin sonu yaklaştığında bunlar insandan ayrılır ve insan bir koruyucudan mahrum kalır, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Gün ağarıp gölgeler [çoğul] kaçışıncaya dek.’ (Ezgiler Ezgisi ii, 17.)”

İnsandaki Maddesiz Olanın Giysileri “Öğrenmiş bulunuyoruz, Aden Bahçesi’nden her gün bin beş yüz koku yükselir ve insanın doğduğu günden itibaren taçlandırılan o dünyanın kıymetli giysilerini ıtırlandırır. R. Yehudah şöyle dedi, ‘Yaratıldığı günden itibaren taçlandırılan bu giysiler kaç tanedir?’ R. El’azar dedi ki, ‘Dünyanın dağları (dönemin büyük adamları) bu hususta ihtilaf üzeredir, lâkin üç tanedir, biri yeryüzündeki Aden Bahçesi’nde bulunan Ruah ruhunu giydirmek içindir, biri hepsinden daha kıymetlidir ki onda Neşamah, Yaşam Bağı’nda, Kral’ın melekleri arasında, Kral’ın purpeer-ah’sı, yani erguvanı içinde giydirilir,* ve bir de var olan ve var olmayan, görünen ve görünmeyen haricî bir giysi vardır. Bu giysinin içinde Nefeş giyinir

ve onun içinde dünyada bir o yana bir bu yana gider ve uçar.”

Işık Saçan Bir Kandile Teşbih Edilen Maddesiz Varlık “Nefeş Aşağı’dan gelen uyanıştır ve guf’a, yani bedene mesnettir, onu besler ve guf ona raptolur, o da guf ile birleşir, akabinde bu Nefeş biçimlenir ve Ruah’ın üzerine yerleşeceği bir taht kılınır, sonrasında her ikisi birden Neşamah’ı kabul etmek üzere biçimlenip hazırlanır ve Ruah, Neşamah’ın üzerine yerleşmesi için bir taht hâline getirilir; bu Neşamah ise Yukarı’dır, Her Şeyin Gizlisi, Bütün Gizlilerin En Gizlisidir. Gel, Gör, Nefeş bedene bağlanmak için Aşağı’daki uyanışındadır, tıpkı bir kandilin alevi gibi, siyah olan alt alev fitile yapışır ve ondan ayrılmaz, bilakis ona yapışık durur ve fitil olmaksızın var olamaz, fitil ile birleştiğinde ise siyah ışığın üzerine oturan beyaz üst ışığa bir taht vücuda getirir, her ikisi birden şekillendiğinde o beyaz ışık görünmeyen gizli ışığa bir taht yapılır ve o beyaz ışığın üzerinde neyin durduğu bilinmez, böylece o ışık kâmil olur. İnsan da her cihetten kâmil olduğunda böyledir ve o vakit ona mukaddes denir.”

* Purpeer-ah aynı zamanda bu renge bürünmüş bir melektir, zira bu renk Şekinah’tan doğan bir kıvılcımın rengidir.

Salihlerin Ruhları Oradaki Ruhlardan Bazılarını Çıkarmak İçin Şeol’e İner Gehinnom’a gitmeyenler dahi Şeol’e iner, ardından bütün insanlar, “Hakiki salihler dahi oraya iner, fakat derhâl yukarı çıkarlar, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘O Şeol’e indirir ve tekrar çıkarır,’ (I. Samuel ii, 6) asla tövbe etmemiş olan günahkârlar müstesnadır. Onlar iner ve yukarı çıkamazlar. Salihler (zahitler) oraya niçin iner? Çünkü oradan pek çok günahkârı alıp Yukarı’ya çıkaracaklardır ve bunlar tövbe etmek isteyip de buna fırsat bulamadan vefat edenlerdir, bu sebeple salihler onları oradan çıkarmak maksadıyla bizzat inerler.”

Gilgulim yahut Ruhların Devri Daimi Hakkında “Bütün ruhlar gilgulah’a, yani devirlere veya dönüşlere yükselir ve âdemoğulları Kutsal Olan’ın, O Mübarek’tir, yollarını bilmezler, O’nun âdemoğullarını her gün ve her daim nasıl yargıladığını, Neşamot ruhlarının bu dünyaya inmeden evvel hesaba çekilmek üzere nasıl yukarı çıktığını ve bu dünyadan ayrıldıktan sonra hüküm için nasıl yükseldiğini de bilmezler. Kutsal Olan, O Mübarek’tir, onlarla nice Gilgulim ve nice gizli işler icra eder. Kral’ın pargoda’sından, yani perdesinden içeri giremeyen o öteki dünyada nice çıplak can ve nice çıplak ruh gezinir. Ve onlarla birlikte nice âlemler döner, dünya böylesine gizli mucizeler içinde nasıl da deveran eder. Âdemoğulları ise sapanla fırlatılan bir taş misali ruhların nasıl devrettiğini bilmez ve idrak edemezler, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ve O, düşmanlarının canlarını bir sapanın yuvasından fırlatır gibi fırlatıp atacaktır.’ (I. Samuel xxv, 29.) Lâkin faş etmeye izin verilmişken, bunu izhar etmenin tam vaktidir ki, bütün Neşamot ruhları o ulu Ağaç’tan ve Aden’den nebean eden o kudretli Irmak’tan çıkar ve bütün Ruah ruhları o diğer küçük ağaçtan neşet eder. Neşamah ruhu Yukarı’dan, Ruah ruhu Aşağı’dan gelir ve tıpkı eril ile dişil gibi birbiriyle birleşir

ve hiçbir şey asla kaybolmaz.”

Ruah ruhu Cennet’e yükselir, Nefeş burada zuhur eder, burada var olur ve burada baki kalır, Neşamah ruhu ise Yüce Makam’a yükselir.

DİRİLİŞ BEDENİ

R. Pin’has şöyle dedi, "Kutsal Olan, O mübarektir, gelecekte doğru kimselerin bedenini, Âdem-i Evvel’in, yani ilk Âdem’in Gan Eden’e girdiği zamanki güzelliği gibi güzelleştirmeye hazırlanmıştır, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ve YHVH sana daima huzur verecek, canını parlaklıkla doyuracaktır.' R. Levi şöyle dedi, 'Neşamah (ruh) Yukarı’daki en yüce derecesinde bulunduğu vakit, Yukarı’dan gelen o Nûr ile beslenir ve onunla örtünür, gelecekte guf’a, yani bedene gireceği zaman da tastamam aynı nûr ile girecektir, işte o vakit guf beden, gökkubbenin haşmeti gibi parlayacaktır, zira şöyle yazılmıştır, 'Ve bilge olanlar gökkubbenin parlaklığı gibi ışıldayacaktır.'"

Yukarı’daki o haşmete yükselmeyi hak eden doğru kimsenin d'yoogna’sı (sureti), o kıymetli Taht’ta nakşedilmiştir, bütün doğru kimselerde durum böyledir, o Kutsal Neşamah ruhunu temin etmek adına onun Yukarı’daki d'yoogna’sı, Aşağı’da olmuş olduğu gibidir. Bedenin haşmeti ile o Yüce Makam’daki Neşamah ruhu, yeryüzünde sahip oldukları d'yoogna gibidir, bu d'yoogna Neşamah’ın sefasından beslenir ve gelecekte, yeryüzünde bırakılmış olan o maddeye bürünmeye hazırlanır.

Şekil 36, On Sefirot, Dört Âlem, Tetragrammaton ve sairenin okült bir temsili.

EVRENİN YAPISI. KARŞITLIKLARIN SEBATI. YUKARIDAKİ GİBİ OLAN AŞAĞIDAKİ ÂLEM. MAKROKOZMOS VE MİKROKOZMOS.

YUKARIDAKİ ÂDEM. BÜYÜK AĞAÇ VE İNSAN OLARAK MAKROKOZMOS.

ÂDEM VE HAVVA’NIN YARATILIŞI. DÜŞÜŞLERİNDEN ÖNCEKİ VE SONRAKİ HALLERİ. TANRISALLIĞI (THEARKHİA) GÖRMENİN DÖRT YOLU. SÖYLENEN KELAMLARIN EBEDİLİĞİ. SEVGİ VE KORKU. İNSAN DARLIKTA İKEN TÜM İTİMADIN TANRISALLIKTA OLMASI GEREKTİĞİ. CENNET VE CEHENNEM. SAMAEL VE LİLİTH, VE SAİRE. ÖLÜM MELEĞİ, VE SAİRE.

MESİH’İN GELİŞİ VE YÜCE TANRISALLIĞIN YERYÜZÜNDEKİ KRALLIĞI, VE SAİRE.

EVRENİN [okunamadı]. "R. Yehudah söze şöyle başladı, yazılmıştır ki, 'Elohim dedi, Suların ortasında bir gökkubbe olsun.' Gel, Gör, Kutsal Olan, O mübarektir, dünyayı yarattığı vakit Yukarı’da 7 gök yarattı. Aşağı’da 7 yer, 7 deniz, 7 gün, 7 nehir, 7 hafta, 7 yıl, 7 devir ve dünyanın var olduğu 7000 yıl yarattı. Kutsal Olan, O mübarektir, hepsinin yedincisindedir (milenyum). Yukarı’da 7 gök yarattı ve

her bir gökte hizmet etsinler diye yıldızlar, gezegenler, güneşler var etti, ve bütün

bu göklerde, Rablerinin Melkuta Krallığı boyunduruğunu üzerlerine alsınlar diye, hiyerarşi teşkil edecek surette birbirinden farklı ve birbiri üzerine kurulmuş arabalar [NOT: Merkavah mistisizmindeki ilahi taht taşıyıcıları kastedilmektedir] mevcuttur. Onlardan bazısının altı kanadı, bazısının dört kanadı vardır, bazısı dört yüzlü, bazısı iki yüzlü, bazısı ise tek yüzlüdür, bazısı alev alev yanan bir ateş, bazısı su, bazısı ise ru’ha havadır. Nitekim şöyle yazılmıştır, 'Meleklerini rüzgârlar, hizmetkârlarını alevli bir ateş kılar.' Ve bütün gökler, bir soğanın katmanları misali, birbiri üstünedir, bazısı Aşağı’da bazısı Yukarı’dadır, her bir gök Rablerinin korkusundan titrer, O’nun vasıtasıyla var olurlar ve O’nun vasıtasıyla ortadan kaldırılırlar. Her şeyin fevkinde, Kutsal Olan, O mübarektir, aşkınlık tahtında her şeyi Kendi kudretinde tutar, işte burada, Aşağı’da da 7 yeryüzü vardır, yukarıdakiler ve aşağıdakiler müstesna olmak üzere hepsinde meskûn olunmuştur. (Cremona Baskısı, yukarıdakinde de aşağıdakinde de, hepsinde meskûn olunduğunu belirtir.) Ve Güney’de ikamet eden yoldaşlarımız, İlk Kitap’ta ve Âdem’in Kitabı’nda görmüşlerdir ki (Cremona Baskısı İlk Kitap’ın Âdem’in Kitabı olduğunu iddia eder), Aşağı’daki bütün bu yerler tıpkı Yukarı’daki gökkubbeler gibidir, o onun üzerinde, bu bunun üzerindedir, her bir yerin arasında, birbirlerinin arasına serilmiş bir gök (gökkubbe) bulunur. Ve bu yerlerin her biri isimlerine göre yayılmıştır, aralarında Gan Eden ve Ge-hinnom yer alır, içlerinde Yukarı’dakiler gibi birbirinden farklı görünen mahluklar vardır, bazısı iki yüzlü, bazısı dört yüzlü, bazısı tek yüzlüdür ve suretleri birbirinden farklıdır, fakat dünyadaki bütün beşer evladının Âdem’den neşet ettiğini söyleyerek itiraz edecek olursanız, bu doğru değildir, Âdem-i Evvel bütün diyarlara inip çocuklar meydana getirmemiş ve bunca zevce edinmemiştir, bilakis Âdem bu dünyada katiyen bulunmamış, yalnızca hepsinin en yücesi olan, Tebel, yani semere veren meskûn küre olarak tesmiye edilen o Âlem’de bulunmuştur, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Onlara yeryüzünün Tebel’i üzerinde emreder.' Ve o Tebel, Yukarı’daki semaya (gökkubbeye) karışır ve Yüce İsim’de birleşir, işte bu sebeple şöyle yazılmıştır, 'Ve Tebel’i adaletle yargılayacaktır.' Muhakkak ki adaletle. Bu sebeple Tebel tesmiye edilen o Yüce Yer’de bulunan insan evladı, Yukarı’daki gibi hepsinin fevkindedir. Zira nasıl ki Yukarı’daki göklerde hepsinin fevkinde en yüce tek bir gök varsa ve Kutsal Olan’ın, O mübarektir, Tahtı Yukarı’da bulunuyorsa, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Gök Yakut taşının görünüşü gibi, ilah.' 'Bir Taht d'moot'u (benzerliği), ve Tahtın d'moot'u üzerinde, yukarıdan onun üstünde bir insan görünüşünün d'moot'u.' Tıpkı bunun gibi, burada dahi, bu Tebel içinde Bütünün Kralı bulunur. Peki o kimdir? Aşağı’dakilerin hiçbirinde bulunmayan Âdem’dir (İnsan). Ya Aşağı’daki yeryüzleri nereden neşet eder? Onlar yerin silsilesinden ve Yukarı’daki Gök’ten gelir. Ve oradan

birbirinden farklı mahluklar çıkar. Bazısı kisveler (deriler) içinde, bazısı yerin içinde bulunan solucanlar gibi kabuklar (K'lifot) içinde, bazısı kırmızı kabuklar içinde, bazısı ise

siyah, kimisi beyaz ve kimisi tüm renklerdendir. Tıpkı bunlar gibi, bütün yaratılanlar da böyledir.

AŞAĞIDAKİ ALEM YUKARIDAKİ GİBİDİR. İNSANIN YARATILIŞI.

“Ve O, bu alemi Yukarıdaki alemin karşısına koyarak varetti, ve Yukarıda olan her ne varsa Aşağıdakinin benzerindedir, ve Aşağıda olan her ne varsa, onun benzeri de denizdedir ve hepsi birdir. O, Yukarıda Malahim’i, yani melekleri yarattı, bu alemde ise insanoğullarını yarattı. Denizde Livyatan’ı yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Birlik olsun diye birbirine bağlamak için.’ Ve insan hakkında şöyle yazılmıştır, ‘Zira Elohim İnsanı Kendi suretinde yarattı.’ (Tekvin ix, 6.) Ve şöyle yazılmıştır, ‘Onu Elohim’den pek az eksik kıldın.’ (Mezmurlar viii, 5.) Şayet insanoğulları amellerinde dosdoğru olurlarsa, o vakit Yukarıdaki Bir Olan, onlara evlatlarım der, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Sizler Rabbiniz YHVH’nin (Tanrı) evlatlarısınız.’ (Tesniye xiv, 1.) O onlara ‘evlatlarım’ der, onlar da O’na ‘Babamız’ derler, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Sen bizim Babamızsın, vd.’ (İşaya lxiii, 16, lxiv, 8.) O beni seçti, ben de O’nu seçtim.”

ZITLIKLARIN SEBATI.

“Erkek ve dişiyi kendisinde bulamadığımız hiçbir d’yook-nah, yani bir tzelem’in [suretin] gölgesi yahut hayaleti, olması gerektiği veçhile Yukarıdaki D’yook-nah’da bulunmaz, ve bizler talimimizin sırlarında meseleyi bu surette mütalaa ettik. Gel, Gör! Erkeğin ve dişinin bir arada bulunmadığı hiçbir mahalde Kutsal Olan, O Mübarek Zat, meskenini kılmamıştır ve orada bereket bulunmaz, bereket ancak erkek ve dişinin bir arada bulunduğu mahalde mevcuttur. Şöyle yazılmıştır, ‘Onları mübarek kıldı ve yaratıldıkları gün onların adını Adem koydu.’ (Tekvin v, 2.) Ve ‘Onu mübarek kıldı ve onun adını Adem koydu’ diye yazılmamıştır. Erkek ve dişi tek bir vücutta birleşmedikçe, Adem dahi Adem adıyla anılmaz.”

Kabala dört Adem’in, daha doğrusu Yukarıdaki Semavi Adem’in birbirini takip eden üç tecellisinin varlığına işaret eder. I. Atsilut Alemi’nin, yani Sudur Alemi’nin Kusursuz Yukarı Semavi Ademi. Bu Adem erdişidir (androjenik) ve o alemin yegane sakinidir. O, İlahi D’yook-nah içerisindeki tanrısallığın (thearkhia) bir tezahürü yahut beden içindeki fani insanın asla müşahede etmediği Tzelem’in gayrimuayyen bir hayali gölgesi olarak tasavvur edilir. O, ikinci ve müteakip Ademler için Kusursuz bir Tzur, yani İlk-örnektir. Bu Yukarı Semavi İnsan’da kutsal Nepheş, Ruah, Neşamah, Hayah ve Yehidah kemal mertebesinde birleşmiş, terkip edilmiş halde, fakat sanki müstakilmiş gibi mevcuttur. Yukarıdaki On Sefirot’un muhtevası da buradadır. O, Fikri Olana, yani Dimağa tekabül eder ve Yukarıdaki İç Sudur Seması’ndadır. Aynı zamanda Mukaddes Yukarı Neşamah Canı’na tekabül eder.

İkinci Adem, Beriah Alemi’nin, yani Yaratılış Alemi’nin yegane sakinidir. Kisse Ha-Kavod, yani İzzet Tahtı bu Alem’dedir. Bu Adem dahi erdişidir, insan benzerliğindedir, lakin her bakımdan daha kusursuzdur. O, Arzi Adem’in protoplastik Ademi, yani Makrokozmosudur, ve Tekvin i’de bahsi geçen Adem’dir. O, Birinci Adem’in Tzelem adı verilen hayal Suretidir, ve Birinci Adem’in D’yook-nah’ı ile D’mut’una sahiptir, lakin daha aşağı ve çok daha uzak bir derecededir.

Metatron ile tecanüs halindedir. Bu Adem, Birinci Adem’in Nepheş, Ruah, Neşamah, Hayah ve Yehidah’ına haizdir, fakat pek ziyade daha noksan bir mertebededir. Üçüncü Adem için bir Tzur mesabesindedir. Yılan’ın, yani Şeytan veya Samael’in başını ezecek olan onun topuğu, Malhut’tur, yani Cemaat yahut İnananlar Topluluğudur. (Tekvin iii, 15, 16.) O, Kalbe ve Ahlaki Olana, aynı zamanda Ruah Ruhuna tekabül eder.

Üçüncü Adem, ‘topraktan’ yaratılmış ve Aden Bahçesi’ne yahut Cennet’e yerleştirilmiş olan Arzi Adem’dir. Bu Adem de bir erdişi idi.

Kendinden önceki Ademlerin D’yook-nah, Tzelem ve D’mut’unda yaratılmıştı, lakin her ikisinden de çok daha uzaktı. İlk yaratıldığında, meleklerin ve ruhlarınkine benzer şanlı bir simulakruma [görünüşe], yani nurani bir bedene sahipti, ve Yetsirah Alemi’ne, yani Melekler Alemi’ne tekabül eder. O aynı zamanda Nefese ve Nepheş Hayvani Canı’na tekabül eder.

Dördüncü Adem ise, Düşüş’ten sonraki haliyle Üçüncü Adem idi. Deri, et, sinirler ve saire ile teçhiz olunduğu zamanki halidir. Bu hal, Aşağı Nepheş ile birleşmiş olan Guf’a, yani bedene tekabül eder. Onda Tenasül ve nevin idamesi kabilinden hayvani bir kudret mevcuttur, ve o aynı zamanda Asiyah Alemi’ne, yani Kabuklar Alemi’ne tekabül eder, lakin kendisinden öncekilerin hepsinin nurundan bir miktar onda da mevcuttur. Hepsi birlikte Büyük Evrensel İnsan’ı vücuda getirirler.

Kabala keza sudur etmiş yahut yaratılmış Üç asli mıntıkanın varlığını tasdik eder, iki Sema ve bir Arz. Yukarı Semaya İç olan tesmiye edilir. Burada Kabala’nın İç, yani Panim (Yüz) ve Dış, yani Ahor hakkındaki doktrinlerini de zikrediyoruz, ki bu bütün fanilerce hürmet, haşyet ve titremeyle yaklaşılması icap eden bir mefhumdur, Zira Ahor dahi Panim’dir, nitekim Tanrı için hiçbir tahdit yoktur, ve zahiri bir menfiliğin ikrarı dahi neticede müspet olanın tasdikidir. En yüksek dışsallığı tavsif edebilmek için Kabala, Nekudah, D’yook-nah, Tzelem, Mahşavah, D’mut ve saire gibi ıstılahları istimal etmeye mecbur kalmıştır.

Kabala insanı yaratılışın gayesi olarak adlandırır ve ilk merhale, Yüce Âdem yahut Semavi İnsan’dır. Bu fikir, Hezekiel’in rüyetinde, Savaş Arabası Tahtı yahut Merkaba’nın üzerinde ve fevkindeki insan suretinin mevcudiyeti iddiasında yer alır. Kabala Dört Âlem fikrini bu rüyet üzerine bina eder. Atzilut, Âdem-i A‘lâ yahut Âdem Kadmon’un meskenidir, Beriah Yaratılış Âlemi olup Metatron ve Taht’a aittir, Yetzirah melekler olan Malahim’in ve Yaşayan Varlıklar olan Hayot’un, Asiyah ise Ofanim ve Klipot’un âlemidir. Bu son âlem Galgalim, yani Felekler Âlemi olarak da tesmiye edilir. İnsan sureti, Kadîm-i Akdem’in (Atika D’Atikin) Kendi sureti kılmak üzere seçtiği surettir. Sefirot Âlemi’nin üç kısmı, insandaki üç manevi ilkeye tekabül eder, bunlar Aklî Âlem olan Neşama, Ahlakî Âlem olan Ruah ve Tabii Âlem olan Nefeş’tir. Bunların her biri üçer kısma ayrılır, yekûnu dokuz eder ve bu da insanın bütün muhtevasıyla birlikte On’u teşkil eder.

Kendisinden münezzeh ve mukaddes olan O Zat’a mahsus üç âlem vardır ki, onları Kendi zatında gizlemiştir. İlk Âlem (Atzilut Âlemi), her şeyin fevkinde olan, herkesten gizlenen âlemdir, onda gizlenmiş olandan maada hiçbir kimse tarafından müşahede edilemez, idrak olunamaz ve bilinemez. Fevkteki o âlem ile irtibatlı olan ikinci Âlem (Beriah Âlemi), Kendisinden münezzeh ve mukaddes olan O Zat’ın, Kendi zatını kendisinden bildirdiği âlemdir, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Bana adalet kapılarını açın.’ ‘Bu, Rabbin (YHVH) kapısıdır.’ Ve ikinci Âlem budur. Üçüncü Âlem (Yetzirah Âlemi) ise diğerinden daha aşağıda bulunan âlemdir, onda tefrika bulunur ve bu âlem, Yüce Melekler hiyerarşisinin istirahat ettiği ve Kendisinden münezzeh ve mukaddes olan O Zat’ın hem mevcud hem gayrimevcud olduğu âlemdir. O mevcuttur, lâkin onlar O’nu idrak etmeyi ve bilmeyi arzuladıklarında, onlardan gayba yükselir ve cümle mahlukat, ‘O’nun Celalinin Makamı nerededir?’ diye sorup sual eyleyinceye dek görünmez. Ve diğerleri cevap verir, ‘Rabbin celali Kendi Makamından mübarek olsun.’ Ve bu âlem, bekası daim olmayan âlemdir. Buna muvazî olarak şöyle denilmiştir, ‘Ve Elohim Âdem’i Kendi gölge suretinde (Tzelem) yarattı.’ Âdem’in de üç âlemi vardır, Birinci Âlem, alma de-piruda, yani ayrılık âlemi tesmiye olunan âlemdir ve insan onda hem mevcud hem gayrimevcuttur, ona bakmayı arzuladıklarında ise onlardan kaybolur ve görünmez. İkinci Âlem, Fevkteki Âlem’e rabtolunmuş âlemdir ve bu, bir başka Yüce Âlem’e raptedilmiş olan yeryüzündeki Aden Bahçesi’dir, nitekim o diğer Âlem buradan bilinir ve idrak olunur.

Üçüncü Âlem ise gizlenmiş, açığa vurulmamış Yüce ve Müstetir bir Âlemdir ve o Âlem’i kimse bilemez, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ey Elohim, Kendisine intizar eden kimse için hazırladığın şeyleri Senden gayrı hiçbir göz görmemiştir.’

Makrokosmos

Ve dahi şöyle yazılmıştır, ‘Ve Rab dedi, Yarattığım İnsan’ı yeryüzünün üzerinden sileceğim.’ Âdem-i A‘lâ, yani Yüce İnsan ile Âdem-i Esfel, yani Aşağıdaki İnsan arasında bir tefrik bulunmalıdır, ve şayet İnsan olmasaydı âlem vücud bulamazdı, zira biri diğeri olmaksızın baki kalamaz. İnsan’ın sureti olmasaydı âlem vücud bulamazdı. Şöyle yazılmış olanın manası budur, ‘Rab, hikmet ile yerin temelini attı.’ Ve yine yazılmıştır, ‘Ve Nuh (ebced hesabı ile 58) Rabbin gözünde lütuf (ebced hesabı ile 58) buldu.’ Ve dahi öğrendik ki, bütün dimağlar o Dimağ’a (Hikmet) tabidir ve Hikmet Her Şeyi muhittir. Ve kendi içinde zatî bir kuvvete malik olan bu Gizli Hikmet, Her Şeyi kendi nizamına vazetmek üzere İnsan’ın suretini tesis etmiştir. Her biri kendi makamındadır, zira şöyle yazılmıştır, ‘Hikmet, hikmetliyi şehirdeki on hâkimden daha kudretli kılar.’ Ki bu hâkimler İnsan’ın kâmil suretidir.

Ve her şeydeki imanın kemali İnsan’ın o suretinde mündemiçtir, her şey Taht’a istinat eder, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ve onun benzeyişi, fevkinden onun üzerindeki İnsan görünüşü gibiydi.’ Ve yine yazılmıştır, ‘Ve gördüm ki, göğün bulutlarıyla insanoğluna benzer biri geldi ve Eyyam Kadîmi’ne (Atik Yomin) vasıl oldu, O’nun huzuruna takdim edildi.’ Buraya kadar kelam gizlidir.

Zira İnsan’ın gölge Suretinin (Tzelem) Hayaleti (Diyukna), onda mündemiç olan Fevk ve Tahttır (Rabi Şimon bar Yohay böyle demiştir), ve mademki o Hayalet Fevk ve Tahtı ihtiva eder, O Zat Kendi sureti olarak Mukaddes Kadîm’i (Atika Kadişa) ve o Hayalet ile suret dahilinde Zeir Anpin’in suretini tesis buyurmuştur.

Beriah Mertebesindeki Âdem Hakkında

Şöyle yazılmıştır, ‘O’nun ismi nedir ve O’nun Oğlunun ismi nedir?’ Bilmek murad ettiğinde, ‘Orduların Rabbi (YHVH Tzevaot) O’nun İsmidir.’ ‘Oğlunun ismi nedir?’ İsrail’dir onun ismi, nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Benim ilk doğan Oğlum İsrail’dir.’ Ve o İsrail ki, Hakikatin (İmanın) cümle anahtarları ona mütealliktir, o da kendi nefsini sena ederek şöyle der, ‘Rab bana, Sen Benim Oğlumsun, dedi.’ Ve filhakika böyledir. Zira Abba ve İmma onu taçlandırır, sayısız bereketle takdis eder ve herkese emrederek şöyle der, ‘Oğulu öpün.’

O Oğul’un elini öpün. Bu hal, sanki Kutsal Olan, O mübarektir, herkes ona hizmet etsin diye her şeyin üzerindeki kudreti ona bahşetmiş gibidir. "Öfkelenmesin diye", zira onu Hüküm ve Merhamet ile taçlandırdılar. Hükmü hak edene Hüküm verilir, Merhameti hak edene ise o Merhamet gösterir. Yukarıdan ve Aşağıdan gelen bütün bereketler o Oğul’a yükselir ve taçlanırlar, o Oğul’dan bereketi esirgeyen kimse ise Kutsal Kral’ın (yahut Kutsal Anne’nin) huzuruna günahı yaymış olur.

BÜYÜK AĞAÇ OLARAK MAKROKOZM

Eril olan, devraldığı miras uyarınca Sağa ve Sola doğru yayılır. Fakat ne vakit bir araya gelseler, buna Tif’eret, yani Güzellik denir ve bütün beden teşekkül ederek güçlü, ulu ve güzel Büyük Ağaç haline gelir. Kırın hayvanları (insanlar) onun gölgesine sığındı, göğün kuşları (melekler) dallarında barındı ve hepsi onunla beslendi. Kolları Sağ ve Sol’dur. Sağda Hayat ve Hesed (Lütuf), Solda ise Ölüm ve Gevurah (Hüküm) bulunur. Keza şimdi yeryüzünde Ilanah Kaddişa, yani Kutsal Ağaç, tıpkı Yukarıdaki gibi kemale erdirildi, daha önce mevcut olmayan on iki sınır (gövde) ve yetmiş dal (ulus) halinde, bundan ötürü ikincisi kâmildir ve ilki kâmil değildir, bu sebeple vurgu aralarına düşer.

Kabala’ya göre, Âdem’de bulunan can kıvılcımları, onun üç oğluna tekabül eden üç ana sınıfa ayrılmıştır, bunlar Hesed için Habil, Gevurah için Kabil ve Rahamim için Şit’tir. Bu üçü 12’ye, bu on iki ise [okunamadı] başlıca kökleri olarak adlandırılan 70 türe ayrılmıştır.

MAKROKOZM VE MİKROKOZM OLARAK İNSAN

Beni deri ve et ile giydirdin. Eğer durum böyleyse, insan nedir? Yalnızca deri, et, kemik ve sinirden mi ibarettir? Asla öyle değildir! Hakiki insan bu sayılanlar değil, Neşamah (ruh) canıdır, deri, et, kemik ve sinir olarak zikredilenlerin tamamı ise yalnızca insanın giysisidir, insanın kendisi değildir. İnsan bu hayattan göçtüğünde, kendisini bürüyen giysiyi çıkarıp atar. Yine de bütün bu kemikler ve sinirler, Yukarıdaki Hikmet’in gizemi içindedir. Tıpkı Yukarıdaki gibi. Deri bir gökkubbedir, nitekim şöyle öğrenmiş bulunuyoruz, Gökleri bir perde gibi geren. Kırmızı boyalı koç derileri ve bunların üzerine porsuk derisinden bir örtü. Bunlar, giysileri örten Yukarıdan gelme libaslardır. Gökler gerildiğinde, bunlar dış giysilerdir. Perde ise iç giysidir ve eti örten örtü de budur. Kemikler ve sinirler, Göksel Savaş Arabası’nı ve onun yüce hizmetkârları olan kadim kuvvetlerini teşkil eder. İç kısımdaki tüm bu giysiler ise onun batını olan Âdem-i Âlâ’nın, yani Yüce Âdem’in gizemidir. Dolayısıyla burada, Aşağıda bir sır mevcuttur. İnsan, batının da batınıdır. Giysisi, Yukarıdaki gibidir. Kemikleri ve sinirleri, zikrettiğimiz üzere Göksel Savaş Arabası ve onun ordularıdır, et ise orduları ve Arabaları örten kısımdır ve dışarıda kalır. Aşağıdaki tüm gizem, Yukarıdaki gibidir, bu sebeple, Elohim İnsanı (Âdem’i) Kendi Suretinde, yani gölge Suretinde yarattı. Elohim’in Suretinde. Burada iki Elohim mevcuttur, biri eril için, diğeri dişil için, nitekim Aşağıdaki insanın gizemi, Yukarıdaki İnsanın gizemi gibidir. Yukarıda her şeyi örten o semada, yıldızlar ve gezegenler tarafından teşkil edilen muhtelif şekiller görürüz, bunlar gizli şeyleri ve derin sırları ihtiva ederler ve bunlar dışarıdakilerin işaretleridir, tıpkı bunun gibi, insanın dış örtüsü olan ve her şeyi örten bir sema mesabesindeki deride de işaretler ve çizgiler bulunur, bunlar semavi derinin yıldızları ve gezegenleri gibidir. Bütün bu işaretler gizli bir mana taşır ve insanın çehresini okumayı bilen bilgeler için birer dikkat konusudur.

Gelin, Görün! Kutsal Olan, O mübarektir, Âdem’i (insanı) yarattığında, Kutsal Makam’dan toprak aldı ve bütün yönler ona kuvvet versin diye bedenini âlemin dört bir yanından (unsurlarından) inşa etti. Akabinde, yazılmış olduğu üzere üzerine bir hayat Ruhu bahşetti, Burun deliklerine Neşmat Hayim, yani Hayat Canı üfledi. Bundan sonra insan vücut buldu, hem Yukarıdan hem de Aşağıdan olduğunu idrak etti, böylece Yüce Hikmet’i bildi. İşte bunun gibi, dünyadaki bütün insanlar Yukarıdan ve Aşağıdan mürekkeptir.

İNSANIN YARATILIŞI

Ve YHVH Elohim, Âdem’i, yani İnsanı şekillendirdi, bu sebeple eksiksiz İsim ile, kâmil olduğunu ve her şeyi ihtiva ettiğini beyan ettiğimiz üzere, YHVH Elohim Âdem’i yarattı diye yazılmıştır. Şöyle öğrenmiş bulunuyoruz, Kise, yani Taht kemale erdiği ve Kise Taht olarak tesmiye edildiği vakit, altıncı günde İnsan yaratıldı, nitekim şöyle yazılmıştır, Tahtın altı basamağı vardı, bundan ötürü İnsan altıncı günde yaratılmıştır, zira o bu Taht’a oturmaya lâyıktır.

Ve yine öğrendik ki, İnsan yaratıldığında her şey yerli yerine oturdu, Yukarıda ve Aşağıda olan her şey düzene girdi ve hepsi İnsan’da toplandı.

Nesilleri var ettikten hemen sonra ona Âdem (insan) adını verdi, zira şöyle yazılmıştır, Bunlar Âdem’in (insanın) nesilleridir. Sözleri Yukarıdaki o gizli ve yüce makama ifşa ettikten sonra, Aşağıdaki insanı yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, Elohim’in Âdem’i yarattığı gün, onu Elohim’in benzeyişinde, yani suretinde yaptı.

Âdem ile Havva’nın Yaratılışı

R. Şim-on şöyle dedi, Yazılmıştır ki, “Ve yeryüzünde henüz hiçbir kır fidanı yokken ve hiçbir kır otu henüz bitmemişken, zira YHVH Elohim yeryüzüne yağmur yağdırmamıştı, ilh.” “Ve hiçbir kır fidanı”, bunlar başlangıçta küçük olup sonradan dikilen ulu ağaçlardır. Gel ve gör, Âdem ile Havva bir beden diğerinin yanında (yani sırt sırta veya yan yana) yaratılmışlardı. Neden yüz yüze yaratılmadılar? Çünkü yazılmıştır, YHVH “yeryüzüne yağmur yağdırmamıştı” ve çift olması gerektiği nizam üzere bulunmamıştı, fakat ne vakit ki Aşağıda şekillendirildiler ve yüz yüze geldiler, o vakit Yukarıda da öylece var oldular. Biz bunu nereden bilmekteyiz? Mişkan’dan, yani Kutsal Çadır’dan, Yazılmıştır ki, “Ve Musa Mişkan’ı, Çadır’ı dikti”, çünkü onunla birlikte başka bir Çadır daha kurulmuştu ve Aşağıdaki kurulmadıkça Yukarıdaki var olamazdı, işte burada da böyledir (Âdem olan insana dair), Aşağıdaki (Aşağı Âdem) kurulmadan önce Yukarıdaki (Yukarı Âdem) var olamazdı ve bu sebeple şimdiye dek Yukarıdaki teessüs etmemiştir. Onlar yüz yüze yaratılmamışlardı ve bu ayet bunu göstermektedir, zira şöyle yazılmıştır, “Zira YHVH Elohim yeryüzüne yağmur yağdırmamıştı.” Ve binaenaleyh, “İnsan yoktu” denmesinin manası, insanın kendi yetkin sûretinde tanzim edilmemiş olmasıdır, fakat ne vakit ki Havva kemâle erdirildi, o vakit Âdem de kemâle erdi, lakin bundan önce kâmil değildi. (Ve yeryüzünde hiçbir iş görülmemişti, zira YHVH yeryüzüne yağmur yağdırmamıştı.) Lakin sonrasında ne yazılmıştır, “Fakat yerden bir buğu yükseldi.” Bunun manası, dişinin erkeğe duyduğu arzudur. (Aşağıdan Yukarıya yönelen temayül.) Yağmur yağdırmayışının diğer bir izahı ise şudur, Zira yeryüzünden yukarı yükselecek yetkin sûret henüz mevcut değildi (insan Aşağıdaki yeryüzünde kemâle erdikten sonra), böylelikle bu Aşağıdaki yeryüzünden Yukarıdaki amel uyanmış oldu. Gel ve gör, öğrendik ki, evvela yeryüzünden yükseldi ve bir bulut uyandı, hepsi birbirine bağlandı.

R. Yitshak şöyle der, Âdem iki yüzlü olarak yaratıldı. “Kaburgalarından birini aldı”, Kutsal Olan, O mübarektir, onu ayırdı ve Doğu ile Batı’dan iki varlık kıldı. “Beni arkadan ve önden kuşattın.” Arkası Batı, önü ise Doğu’dur. R. Hiya dedi ki, Kutsal Olan, O mübarektir, ne yaptı? O dişiyi şekillendirdi, üzerine baştan aşağı güzellik akıttı ve onu Âdem’e getirdi, ve yazılmıştır, “Kaburgalarından birini aldı”, yani onun yan tarafından.

Âdem ve Havva’nın Günahtan Önceki ve Sonraki Hali

Gel ve gör, Âdem günah işlemeden evvel, Yukarıdaki aydınlanmış hikmete yükseldi ve orada kaldı, Yaşam Ağacı’ndan ayrılmadı. Lakin bilme ve Aşağıya inme arzusuna boyun eğdiğinde, Yaşam Ağacı’ndan kopana dek onların (Aşağıdakilerin) ardınca gitti, yalnızca kötüyü bildi ve iyiyi terk etti, buna dair şöyle yazılmıştır, “Çünkü Sen kötülükten hoşlanan bir Tanrı değilsin, kötülük Senin yanında barınamaz.” Kötülüğün peşinden gidenin Yaşam Ağacı ile hiçbir bağı ve meskeni olamaz. Günah işlemeden evvel Yukarıdan gelen bir Sesi işitirler ve Yukarıdaki hikmeti bilirlerdi (ve Yukarıdaki İhtişamlarını muhafaza ederlerdi) ve titremez veya korkmazlardı, lakin günah işledikten sonra Aşağıdan gelen Sese dahi dayanamaz hale geldiler.

Ve gel, gör, Âdem Rişon, yani İlk Âdem, Gan Eden’de, yani Aden Bahçesi’nde bulunduğu vakit, Yukarıdakine benzer bir libasa bürünmüştü ve bu libas, Yukarıdaki İhtişam’ın kaftanıydı. Fakat Aden Bahçesi’nden kovulduğunda ve bu dünyadakilere layık olan elbiseye muhtaç kaldığında ne yazıldı? “Ve YHVH Elohim Âdem ve karısı için deriden içlikler yaptı ve onları giydirdi.” Evvela bunlar Işığın libaslarıydı. Işık, Gan Eden’de, Aden Bahçesi’nde onlara hizmet eden o Yukarıdaki Nur idi, çünkü bu Aden Bahçesi’nde orayı aydınlatan En Yüce Nur’a onun vasıtasıyla hizmet edilir. Bu sebeple Âdem Kadmon bahçeye girdiğinde, Kutsal Olan, O mübarektir, onu bu Işığın libasıyla giydirdi ve içeri aldı, eğer evvela bu Işık ile kuşanmamış olsaydı içeri giremezdi. Fakat oradan uzaklaştırıldığında başka bir libasa muhtaç oldu, binaenaleyh, “YHVH Elohim Âdem ve karısına deriden kaftan yaptı.” Böylece ayan oldu ki, Âdemoğlunun bu dünyada işlediği iyi ameller, Yukarıdaki o Nurani İhtişam’dan bir libas çeker ve bu libas, Kutsal Olan’ın, O mübarektir, huzuruna çıkmak üzere o âleme girmeye hazırlık teşkil eder. Ve giyindiği bu kisve içinde nurlu aynanın ışığını müşahede eder ve bundan zevk alır [NOT: Kutsal tecellileri yansıtan aydınlık mertebe kastedilmektedir], nitekim şöyle yazılmıştır, “YHVH’nin cemalini seyretmek ve O’nun mabedinde araştırmak için.” Böylece can, her iki âlemde de giyinmiş olur, ta ki Aşağıdaki bu dünyada ve Yukarıdaki âlemde her cihetten kemâle ersin.

Tanrısallığı Görmenin Dört Yolu

Kral'ın İradesi (Ahenk, Houram-nutha D’malkah) üç renkte görünür, birinci renk Yukarı'dan, pek uzaktan görülür ve hiçbir göz onu saflığı içinde algılayamaz, zira uzaktadır, ancak o (insan) göz kapaklarını kırparak kısıp az gördüğünde algılayabilir [NOT: Açık bir günde güneşe bakarcasına.]. Ve buna dair şöyle yazılmıştır, "YHVH bana uzaktan göründü." İkinci renk bir göz kapalıyken görülür ve bu renk, diğer göz az görmek için kapatılıp kırpıştırılmadıkça o gözle görülemezdi, aksi takdirde o (ışığın) berraklığına dayanamazdı, bu yüzden gözünü kapattı ve kırpıştırarak biraz açtı ki bu rengi görebilsin, bu renk ancak gözün bu şekilde kırpıştırılmasıyla algılanabilirdi, buna dair şöyle yazılmıştır, "Ne görüyorsun?" Üçüncü renk ise o zohar aspaq’lar-yah, yani parlak nurani aynadır ki göz kapakları tamamen kapalıyken ve göz yuvalarında dönerken, gözlerin (gözbebeklerinin) dönmesi haricinde ona katiyen bakılamazdı ve bu dönme esnasında aspaq’lar-yah d’nehar-ah, yani nurani aynanın ışığı görülebilirdi, bu renk, gözleri kapalıyken o ışığın parıltısını görenden başkası tarafından idrak edilemezdi [NOT: Yani Ma’hshabah'ta, yani Düşünce'de, zira gözler kapandığında tefekkür daha da yoğunlaşır.], bundan ötürü şöyle yazılmıştır, "YHVH'nin eli üzerimdeydi," keza "YHVH'nin eli üzerimde güçlüydü." Ve bütün bunlar, hakiki peygamberler tarafından dahi görülemezdi, yalnızca Musa müstesnadır, zira Musa başkalarının göremediğini görebilirdi.

Bu dördü tefekküre, rüyete, cezbe haline ve aydınlanmaya tekabül eder ki bu dördüne bütün Mistiklerde rastlarız. Kadimler de kendi tabirleriyle dört tür "Furor"a inanırlardı. Kabalistler, Tanrı ile "ağızdan ağıza" konuşan peygamber Musa'yı diğer bütün peygamberlerin fevkinde görürlerdi.

İbrahim'e Görünen Üç Melek

Şöyle yazılmıştır, "Ve üç adam, vb." Bunlar esîr ile giyinmiş ve bu dünyaya inmiş olan üç melektir (elçidir) ve suretleri bir âdemoğlu gibi görünmüştür. Ve Yukarı'daki gibi üç tane idiler, zira gökkuşağı yalnızca üç renkte görünür, beyaz, kırmızı ve yeşil. Ve muhakkak ki öyledir!

Ve bu üç adam, üç renktir, yani beyaz renk, kırmızı renk ve yeşil renk. Beyaz renk Mikha-el'dir, zira o Sağ taraftır, kırmızı renk Gabri-el'dir, zira o Sol taraftır ve yeşil renk Rapha-el'dir, bu üç renk gökkuşağının renkleridir, zira gökkuşağı bunlar olmaksızın asla görülmez, bundan ötürü şöyle yazılmıştır, "Ve YHVH ona göründü, vb." Yani Şekinah kendini bu üç renkte ifşa etmiştir. "Ve bilge olanlar (anlayışlılar, muallimler) gökkubbenin Zohar'ı, yani haşmeti gibi parlayacaklardır." Onlar, bir haşmeti aydınlatarak parıldayan bir parıltıyla parlayacaklardır, vesaire. Gizlenmiş olan o parlak Işık, bütün Kıvılcımların ve Bütün Işıkların Kıvılcımı, onun içinde görünmez ve gizlidir, gizli ve aşikârdır, görünen ve görünmeyendir. Bu parıldayan Işık, Yüce Aydınlık Kuyu'dan çıktı, gündüz vakti çıktı ve geceleyin gizlendi, ve görünen yegâne şey budur, bütün renkler onun içinde gizlenmiştir ve o YHVH İsmiyle çağrılır. Yukarı'daki üç renkten, Aşağı'da üç renk görülmüştür.

İnsanın Telaffuz Ettiği Bütün Kelimelerin Bekası ve Yukarıya Yükselişi

Gel, Gör! Aşağı'da, yani bu dünyada iyi ameller işlendiğinde ve insan Kutsal Kral'ın hizmetinde, burada, Aşağı'da vücuda getirdiği o kelimeyi tefekkür ettiğinde, ondan Yukarı'da bir nefes hâsıl olur, yükselip taçlanmayan bir sesi olmayan hiçbir nefes yoktur Yukarı'da, ve Kutsal Olan'ın, O Mübarek'tir, huzurunda ondan bir şefaatçi kılınır! Ve bir insanın Kutsal Olan'ın, O Mübarek'tir, hizmetine matuf olmaksızın işlediği bütün amellerden, vücuda getirdiği o kelimeden bir nefes yaratılır, çekip gider ve dünyanın etrafında uçar, neşamah (ruh) o (son zikredilen) insandan çıktığı vakit, o nefes sapandan fırlatılan bir taş misali dünyada döner durur, nitekim yazıldığı üzeredir, vb.

Sevgiden veya Korkudan Doğan İbadet

O (R. Şim-on) söze başlayıp dedi, Şöyle yazılmıştır, "Tanrın YHVH'den korkacaksın, O'na kulluk edeceksin," ve yine yazılmıştır, "Tanrından korkacaksın." Bu ayetlerin şu şekilde söylenmesi icap ederdi, Tanrından korkacaksın, zira "Tanrın YHVH'den korkacaksın" diye yazılmıştır. Fakat "Tanrından ötürü kork" ne demektir? Bu sır m’Eloha-hu kelimesinden, yani Tanrından ötürü ifadesinden ileri gelir. Korku Sevgiye sevk eder, Sevgi ile kulluk eden kimse kendini Yukarı'daki Yüce makama ve gelecek dünyanın kutsiyetine rapteder, lakin O'na Korku cihetinden kulluk etmenin kulluk sayılmayacağı zannedilmemelidir. Korkudan neşet eden böylesi bir kulluk pek kıymetlidir, ancak o (böyle bir insan) kendini Yukarı'ya raptetmek üzere yükselemez, oysa Sevgi ile kulluk ettiğinde, yükselir ve taçlanır Yukarı'da ve kendini gelecek dünyaya rapteder. Sevgide Sağ'ın sırrı (’Hesed, Lütuf yahut İnayet) ve Birlik sırrı mevcuttur ki bu sır gelecek dünyada Kutsal Olan'ın, O Mübarek'tir, İsmini bir kılmak, Yukarı'dan ve Aşağı'dan bütün farklı mertebeleri birleştirmek ve hepsini Birlik makamına getirmek için onlara elzemdir, ve yazılmış olan sır işte budur, "Dinle ey İsrail, Tanrımız YHVH, YHVH Birdir!"

Sıkıntı Anında Tanrısallığa (Thearkhia) İtimat

Şöyle yazılmıştır, "Eğer sıkıntı gününde gevşersen (ümidini yitirirsen), kuvvetin daralır." (Özd. 24, 10.) "Kuvvetin" anlamına gelen *kohekha*, kişinin elini Tora'dan çekmesi (gevşetmesi) demektir (Cremona Baskısı, "Kutsal Olan, O Mübarek Olsun!" der). "Sıkıntı gününde" ifadesi, kişi "gevşediğinde" böylece "kuvvetinin daralması" manasına gelir. "Kuvvetin daralması" ne demektir, bu, *Koah* [NOT: İbrani harfleriyle gücü ve aynı zamanda İzzet Tahtı'nı simgeleyen ifade] demektir, o vakit şer dışarı sürülür, öyle ki insana yaklaşamaz ve onu itham edemez. Fakat insan Tora'dan saptığında ve ondan gevşediğinde, o vakit bu kuvvet sol elin kuvveti hâline gelir, zira Sol cihet olan o şer insana hükmeder ve diğer kuvveti, yani İzzet Tahtı'nı uzağa fırlatır.

Kutsal Olan, O Mübarek Olsun'un İzzet Tahtı daima O'nun Sağındadır.

Tanrısallık (Thearkhia) Kötülere Kurtuluş Getirir

"Yüreğinin yolunda pervasızca yürüdü." (İş. 57, 17.) Çünkü *Yetzer ha-ra* (kötü eğilim) onda galebe çalmıştır, bu sebepten pervasızlaşır ve tövbe etmek istemez.

Kutsal Olan, O Mübarek Olsun, onun yürüdüğü yolu, o şer yolunu görür ve şöyle buyurur, "Onu kollarının altından tutup kuvvetlendirmeliyim." Yazılmış olan da budur, "Yollarını gördüm" (İş. 57, 18), yani onların karanlıkta yürüdüğünü gördüm, ona bir hekim vermem icap eder. Bu yüzden şöyle yazılmıştır, "Onu iyileştireceğim." (İş. 57, 18.) Yani Kutsal Olan, O Mübarek Olsun, insanın kalbine Tövbe yolunu koyar ve yazıldığı üzere, "Git, kavmi sevk et" (Çık. 32, 34) denilerek onun vasıtasıyla *Neşama* ruhunu sağaltır. Kutsal Olan, O Mübarek Olsun, bir kimsenin başka birinin elinden tutup onu karanlıktan çıkarması gibi, insanı doğru bir yolda sevk eder. Ve ayrıca şöyle yazılmıştır, "Ona yol göstereceğim, ona ve onun için yas tutanlara teselliler bahşedeceğim." (İş. 57, 18.) Bu demektir ki Kutsal Olan, O Mübarek Olsun, insanlara iyilik eder. On üç yaşından itibaren, onu gözetmeleri için emrine biri Sağda, diğeri Solda iki melek tayin eder, insan doğru yolda (müstakim tarik) yürüdüğünde melekler onunla sevinir, mesut olur ve feryat edip derler, "Kralın suretine (*D'yugna*) hürmet edin", fakat insan eğri yolda (sapık tarik) yürüdüğünde melekler ondan uzaklaşırken arkasından yas tutarlar.

(Cremona Baskısı şöyle der, O vakit melekler ondan uzaklaşırlar.) Fakat sonra, Kutsal Olan, O Mübarek Olsun onu takviye edip yeniden doğru yola (müstakim tarik) ilettiğinde, o vakit insan Tövbe eder, ve onun için yas tutmuş, onu terk etmiş olan bu melekler şimdi ona geri dönerler, onunla sevinirler ve artık o muhakkak surette diridir, her cihetten diridir ve Hayat Ağacı'nda birleşmiştir, Hayat Ağacı'nda birleştiğinde ise ona *Baal Teşuva*, yani Tövbekâr İnsan denir.

Samael ve İlk Günah

Zohar 1, 354, Brody Baskısı, Cremona Baskısı 1, varak 28a, sütun 110, Sefer ha-Bahir. "Şöyle yazılmıştır, 'Yılan, kır hayvanlarının hepsinden daha hilekârdı.' (Yar. 3, 1.) 'Ve Yılan.' Rabbi Yitshak dedi, 'O, *Yetzer ha-ra*dır.' Rabbi Yehuda dedi, 'O, hakiki bir yılandır.' Rabbi Şimon'un (ben Yohai) huzuruna çıktıklarında, onlara şöyle dedi, 'Muhakkak ki hepsi birdir, o Samael idi ve bir Yılan üzerinde göründü, onun gölge sureti (*tselem*) ve Yılan, Şeytan'dır ve hepsi birdir.' Öğrenmiş bulunuyoruz ki, Samael bu Yılan'a binmiş olarak gökten indiğinde ve sureti aşikâr olduğunda, bütün mahlukat onun suretini gördü ve ondan kaçtı, o ise tatlı sözlerle o kadına yanaştı ve tüm dünyaya ölümü getirdi, muhakkak ki bilgelikle (hilekârlıkla) dünyaya lanetler yağdırdı ve Kutsal Olan, O Mübarek Olsun'un dünyada yarattığı İlk Ağaç'ı (Âdem) helak etti."

Sefer ha-Bahir'den, Brody Baskısı Zohar 1, 126 zeyli.

Yukarıda zikredilen sayfanın devamında Cremona Baskısı'nda şöyle geçer, "Erkeğin *Neşama* ruhu Eril olandan, kadının *Neşama* ruhu ise Dişil olandan gelir, Yılan'ın Havva'nın peşine düşmesinin sebebi de budur, kendi kendine şöyle demiştir, 'Onun ruhu Kuzey'den (Sol yahut Şer ciheti) olduğu için onu çarçabuk kandırabilirim.' Kandırma ise kadının üzerine çökmesiyle vuku bulmuştur. Talebeler sordu, 'Bunu nasıl yaptı?' Onlara şöyle dedi, 'Şerir Samael, Efendisine karşı Yukarıdaki bütün ordularla ittifak kurdu, zira Kutsal Olan, O Mübarek Olsun (Âdem'e) şöyle buyurmuştu, Denizdeki balıklara ve göklerin kuşlarına hükmedeceksin, vesaire.' Samael dedi ki, 'Âdem'i O'nun huzurunda nasıl günaha sevk edebilirim ki O'nun huzurundan sürülsün', böylece bütün ordularıyla aşağı indi, yeryüzünde kendine benzer bir yoldaş aradı ve deveye benzer bir heyeti (*d'mut*) olan Yılan'ı buldu, ona bindi ve o kadına geldi. Kadına sordu, 'Elohim, Bahçe'deki ağaçların hiçbirinden yemeyeceksiniz demedi mi?' Kadın cevap verdi, 'Bize yalnızca Bahçe'nin ortasında bulunan Bilgi Ağacı yasaklandı, yalnızca onun hakkında Elohim şöyle buyurdu, Ondan yemeyeceksiniz ve ona dokunmayacaksınız, yoksa ölürsünüz.' Şerir Samael o vakit ne yaptı, Ağaç'a dokundu ve Ağaç feryat etti (*tzuvah*), Samael kadına dedi ki, 'Bak, Ağaç'a dokundum ama ölmedim, sen de dokunursan ölmeyeceksin.' Kadın [okunamadı]

"Balıklar" kötü ruhlar, "kuşlar" ise meleklerdir.

Ağaca dokundu ve Malah ha-Mavet'in, yani Ölüm Meleği'nin kendisine yaklaştığını gördü ve şöyle dedi, "Muhakkak ki şimdi öleceğim ve Kutsal Olan, O mübarektir, başka bir kadın yaratıp Âdem'e verecek, lakin ben şöyle yapacağım, 'Onun da benimle yemesini sağlayacağım, böylece ölürsek ikimiz birlikte öleceğiz, yaşarsak da ikimiz birlikte yaşayacağız.'" Böylece ağacın meyvesinden alıp kocasına verdi. Bunun üzerine Kutsal Olan, O mübarektir, kadına şöyle dedi, "Günah işlediğin yetmezmiş gibi Âdem'i de günaha sürükledin." Kadın O'nun huzurunda dedi ki, "Âlemlerin Rabbi, Yılan beni ayarttı ki Senin huzurunda günah işleyeyim." Böylece Kutsal Olan, O mübarektir, Üçünü de huzuruna çıkardı, onları dokuz lanet ve ölümle cezalandırdı, Sami-el ile tabilerini Gökteki Kutsallık Makamlarından aşağı attı, Yılan'ın ayaklarını kesti, onu bütün vahşi hayvanlardan ve ehlî hayvanlardan daha fazla lanetledi ve her yedi yılda bir derisini dökmesini emretti.

ÂDEM'İN GÜNAHI ÖLÜMÜN TADILMASINA SEBEP OLUR

"Gel, Gör! Şayet Âdem günah işlememiş olsaydı, hiç kimse Yukarı Âlem'e yükselmeden önce ölümün tadını tatmayacaktı, fakat o günah işlediği için öte âleme yükselmeden önce ölümün tadını tattı ve Ruah ruhu (Âdem'in ruhu), guftan, yani bedenden ayrılıp bu dünyada kaldı, bu ruh cezasını çekmek üzere Dinur nehrinde (Dan. vii, 10) arınmak zorundadır, ardından o (Ruah), yeryüzündeki Gan Eden'e, yani Aden Bahçesi'ne çıkar ve orada kendisi için, bu dünyadaki gufun, yani bedenin partsufu, yani sureti gibi ışıktan başka giysiler hazırlanır, o (Ruah) buna bürünür ve meskeni daima orası olur."

CENNET VE CEHENNEM HAKKINDA

"R. Yitshak dedi ki, Kutsal Olan, O mübarektir, yeryüzünde bir Gan Eden (Cennet) yarattığı gibi yeryüzünde bir Gey-Hinnom da yarattı, Yukarıda bir Gan Eden, yani Aden Bahçesi yarattığı gibi Yukarıda bir Gey-Hinnom da yarattı. Aşağıda, yeryüzünde bir Gan Eden yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ve Yehova Elohim, Aden'de bir Bahçe dikti.' (Tekv. ii, 8.) Yeryüzünde bir Gey-Hinnom yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Karanlığın ta kendisi gibi, koyu karanlık bir diyar.' (Eyüp x, 22.) Yukarıda Gan Eden yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Fakat efendimin Nefeşi, yani hayvani canı, Tanrın Yehova'nın nezdinde hayat bağına bağlı olacaktır.' (I Sam. xxv, 29.) Ve şöyle yazılmıştır, 'Ruah ruhu ise Elohim'e dönecektir.' (Vaiz xii, 7.) Yukarıda Gey-Hinnom'u da yarattı, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Düşmanlarının Nefeşini, yani hayvani canını ise sapanın ortasından fırlatır gibi fırlatıp atacaktır.' (Aynı yerde)"

SAMA-EL YAHUT ŞEYTAN VE LİLİTH HAKKINDA

"Sami-el'in dişisi (Lilith), Matronita'nın cariyesiydi. Ve Sami-el, diğer el (tanrı), Kutsal Olan'ın, O mübarektir, bir hizmetkârıydı, bilahare Aşağıdaki sebepler (insanlar), onları birer elohim haline getirdi ve Kutsal Olan, O mübarektir, onları dünyadan uzaklaştırmaya ve bütünüyle helak etmeye hazırdır.

LİLİTH VE SAMA-EL

"İnsan Hakikat'e, yani Tora'ya bağlandığında, babasının sınandığı yerde sınanması gerekir ki kemale ermiş olarak yükselsin ve kemale ermiş olarak geri dönsün.

Âdem yükseldi lakin nefsine hâkim olamadı, onun tarafından ayartıldı ve Eşet Z’nunim, yani Fahişe (Lilith) ile günah işledi, ki o İlk Yılan'dır, yani Nahaş Kadmon'dur. Şöyle yazılmıştır, 'Ve Yakub Beer-şeba'dan çıkıp Haran'a doğru gitti.' (Tekv. xxviii, 10.) 'Ve Haran'a doğru gitti.' Bu, bir sır olan Eşet Z’nunim'in, yani fahişenin tarafıdır. 'Yitshak'ın kudretinden', yani hükmün (Din) kudretinden, eski şarabın tortusundan eril ve dişiyi ihtiva eden bir kıvılcım çıktı ve pek çok yöne ve yola yayıldı, erile Sama-el denir ve dişi her zaman onun içinde mündemiçtir, Kutsal tarafta olduğu gibi Kötü tarafta da eril ve dişi birbirine karışmıştır. Sami-el'in dişisi olan Nahaş'a, yani Yılan'a, Eşet Z’nunim denir."

"Sama-el bir Öküzün dyuknasına (çatal tırnakların kaynağı budur), Lilith ise bir Katırın (ki kısırdır) dyuknasına bürünmüştü. Lakin her ikisi bir olarak birleşmiştir."

"Kötü ve hiddetli cariye (ki bu Lilith'tir), dünyanın viranesidir ve o, suçluları vurmak (cezalandırmak) için Kutsal Olan'ın, O mübarektir, elindeki kırbaçtır."

"Lilith, Şedim'in ve Mazikim'in, yani tuzak kuranların anasıdır."

Naamah (Haz, Zevk), Şedim'in anasıdır. Bney Elohim'in önde gelenleri olan iki ulu melek Uzza ve Azael'i gökten aşağı indiren çok güzel bir kadın olarak kabul edilir. Çok güzel bir kadın suretine bürünme kudretine sahiptir. (Zohar i, 94, 55a, Brody Baskısı) Agrath da ulu bir dişi cindir. O, marazlara sebebiyet veren dişi cin Mahlat'ın kızıdır.

Dört Âlem'in Dört Aşağı Karşıtı şunlardır, I. Kalbin Kötülüğe meyli, Atsilut'un karşıtı. II. Ruah'taki bilfiil Kötülük düşüncesi, Beriah'ın karşıtı. III. Kötü sözlerin kullanımı, Yetsirah'ın karşıtı. IV. Asiyah'ın karşıtına tekabül eden Zahiri Kötü Amel.

İnsan kalbini Tanrısallıktan (thearkhia) çevirirse, O da daha yüce olan Âli Çehresini öteye çevirir, Şekinah (She-kheen-ah) ayrılır ve D’yoog-nah onun Neşamah'ından (Veshamah) geri çekilir. İnsanın günahı sürer ve kalbi katılaşırsa, Şeytan onun içindeki İlahi Suret (Zzelem) üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurar, karanlık ve ruhani ölüm ona hükmeder ve o bu hayatta Ge-Hinnom'a duçar olur.

BÜYÜK VE DAHA KÜÇÜK İBLİSLER

Şöyle denmiştir, "Elohim bizimle konuşmasın, yoksa ölürüz." Onlar, yanlarında (İsrailoğulları ile birlikte) bulunan cahiller (karışık halk) idi ve O'nun tarafından kendisi hakkında, "Bütün hayvanların arasında en lanetlisi sen olacaksın" denilen o Şer Yılanı'nın tarafından oldukları için böyleydi. Ve pek çok karışım vardır, lâkin Yılan'ın tarafından olan karışımlar vardır ve aynı zamanda Mazikim'in, yani suçluların ruhları olan o güçlü, zararlı iblislerin tarafından olan karışımlar da vardır, onlar dünyanın hakiki Mazikim'idir.

Ve ayrıca Şedim'in, yani harici yıkıcı iblislerin, Ruḥin'in, yani yine zararlı ruhların ve Zin'in, yani Lilit'in çocuklarının da bir karışımı vardır ve bunların hepsi İsrail'e karışmıştır, lâkin hiçbiri bizatihi Şer Yılanı, yani başka tanrı olan Amalek kadar şerir değildir [NOT: İbranice harf değerleri toplamı, gematria hesabı]. O, dünyadaki bütün utanç verici ve şer şeyleri ifşa eden olmuştur, o bir katildir ve onun diğer yarısı Sam Mavet Az, yani Ölümün Sert Zehridir, hepsi Samael'dir, lâkin o Samael ve Samel'dir ve hepsi bir değildir, ancak Yılan'ın bu tarafı (İlk Yılan) lanettir ve hepsinin en kötüsüdür.

"Gel, Gör! O Murdar Ruh (Samel) olan makama, Kutsal Olan, O Mübarek Zat, dünyada pek çok cihetten hükmetmesi için iktidar verdi, o zarar verebilir ve bizim onunla alay etmeye iznimiz yoktur, bilakis kutsiyetimiz içinde bizi suçlamasın diye ondan sakınmalıyız."

"İnsan Şeytan'a karşı asla ağzını açmamalıdır, zira o daima insanın yanındadır, dolayısıyla o sözleri alacak ve Yukarıda ve Aşağıda bizi onlarla itham edecektir."

"Gel, Gör! O şer türlerde üç derece vardır, biri diğerinin fevkindedir. Bu üç derecenin en üstteki havada asılı durur, en alttaki derecesi ise insanlara gülen ve rüyalarında onlara eziyet edenlerdir, zira köpekler gibi arsızdırlar. Ve onların üzerinde, Yukarıdan ve Aşağıdan olan daha yüksek bir derece vardır ki insana bazen doğru bazen doğru olmayan şeyleri bildirirler ve doğru olan şeyler gelecekte vuku bulur."

Bu hakiki Lilit'tir, bütün şer ruhların anasıdır.

ÖLÜM MELEĞİ VE DİĞERLERİ

Malak Ha-Mavet, yani Ölüm Meleği, aynı zamanda Aldatıcı, Şeytan ve Suçlayıcıdır, yaptığı şey Kutsal Olan'ın, O Mübarek Zat'ın İradesidir. Aldatmaması gerekse de bunu yapar, zira Kutsal Olan, O Mübarek Zat, çocuklarına olan sevgisinden ötürü bunu emreder. Bu, biricik bir oğlu olan ve onu pek çok seven, sevgisinden ötürü ona şer kadınlara yaklaşmamasını söyleyen bir krala benzer, zira böyleleriyle düşüp kalkan biri kralın sarayına girmeye layık değildir ve oğlu ona buyruklarını yerine getireceğine söz verir.

(Sarayın) Dışında güzel lâkin şerir bir kadın vardı. Kral, oğlunun iradesini sınamak istedi, bu yüzden bu kadını çağırtıp ona şöyle dedi, "Git ve oğlumu baştan çıkar!" Kadın kralın oğlunu ayarttı, onu okşadı ve pek çok tatlı sözle onunla konuştu. Şayet o oğul iyi olsaydı ve babasının sözlerine itaat etseydi, onu geri çevirirdi ve babası olan kral çok sevinir, onu saraya alır, ödüllendirir ve ona büyük bir itibar bahşederdi. Lâkin şimdi bütün bu itibara kim sebep olmuş olurdu, bütün bu itibara o şerir kadın sebep olmuş olurdu ve oğula verilen mükafatlar sebebiyle kadın da bundan ötürü övülürdü, Ölüm Meleği ile olan durum da böyledir, zira onun vasıtasıyla salihler, şayet Malak Ha-Mavet'e uymazlarsa, Yukarıdaki bütün gizli şeylere varis olurlar ve o olmasaydı, (iradelerini hayır için kullanamaz ve) bütün bu itibara sahip olamazlardı.

"Yukarıda, Hayat Ağacı'nda hiçbir yabancı Klipot (Q’lippoth) bulunmaz, zira 'Senin katında şerre yer yoktur' (Mezmurlar v, 5) denmiştir, lâkin Aşağıdaki Ağaç'ta yabancı Klipot mevcuttur." "Yukarıda hiçbir Klipot yoktur, zira Kralın Kapısından kaba (yabancı) bir libasla kimse giremez, lâkin Klipot Aşağıdadır."

HAYIR DUALARI VE KEM GÖZ

Bütün hayır dualarının neşet ettiği o makam gizlidir ve bu sebeple insanın gizli olan her şeyinin üzerine hayır duaları konar ve aşikâr olan bütün şeyler ise hükmün tecelli ettiği yerdir ve o yerin üzerine konana Ra Ayin, yani Kem Göz denir.

Şunu söylemiştik, Kutsiyet cihetinin tecelli ettiği her yerde, sayım mukaddes taraftan geldiğinde, hayır duası daima onun üzerine konar ve onu asla terk etmez. Bunu nereden biliyoruz, Maaser'den, yani Öşürden, zira bu kutsiyete yapılan sayımdır, dolayısıyla hayır duası onun üzerinde bulunur, lâkin dünyadaki mukaddes taraftan gelmeyen diğer hiçbir şey sayıldığında üzerine hayır duası konamaz, zira Sitra Ahra, yani diğer taraf, ki o Rah Ayin, Kem Göz'dür, ona hükmedebilir. Ve sayım mukaddes olsa dahi aşikâr kılındığında, ondan da purgona, yani kefaret verilmesi gerekir.

"Kutsal Olan, O Mübarek Zat, murdar Ruah'ı, yani ruhu dünyadan defetmeye hazırdır."

"Salihler, Yezer ha-Ra’yı [NOT: Kötülük Eğilimi] devasa bir dağ gibi görmeye hazır olacak, hayretle 'Böylesine ulu bir dağı nasıl aşabildik?' diyeceklerdir, kötü ruhlar ise onu kıl gibi ince görecek, hayretle 'Bunu nasıl aşamadık?' diyeceklerdir. Ve her ikisi de ağlayacaktır. İsmi Mübarek Olan Kutsal Olan, artık hüküm sürmesin diye o Kötü Ruh'u dünyadan yakıp yok edecektir."

Mesih’in Gelişi, O Zaman Yaşayanların Tümüyle Ölümü ve Yeni Melekût

"Şöyle yazılmıştır, 'Öldüren de dirilten de benim.' (Yasanın Tekrarı 32, 39.) Bunun manası şudur, Şimdiye dek ölüm Sitra Ahra'dan, yani öteki taraftan gelmekteydi, fakat bundan böyle 'Öldüren de dirilten de benim,' yani o vakit (Mesih geldiğinde), ölümün tadını henüz tatmamış olanların hepsi O'nun vasıtasıyla ölecek ve O, onları derhal yeniden diriltecektir. Bunun sebebi nedir? Çünkü dünyada o kirlilikten (günah kirliliğinden) hiçbir iz kalmayacaktır ve İsmi Mübarek Olan Kutsal Olan tarafından yaratılmış yeni bir dünya vücut bulacaktır."

"Klipot, yani Kabuklar ve Kötü Ruhlar, ölülerin kabirlerinden dirileceği Kıyamet Günü vaktine dek ayrılmayacaktır, işte o zaman Klipot parçalanacak ve içerideki Beyin'den neşet eden ışık dünyaya parlayacaktır."

Şimdi hitama erdiriyoruz, yer darlığından ötürü Zohar’ın fevkalade ilgi çekici pek çok pasajından yalnızca pek azını sunabildik. Şayet okuyucunun rağbeti bu teşebbüsümüzü haklı çıkarırsa, gelecekte din, teozofi ve felsefe tarihi açısından çok daha büyük kıymeti haiz birçok metni daha neşredeceğiz.

Şekil 37, Makrokozmos ve Mikrokozmos mefhumunun bir Hindu tasviri.

İbranilerin Kabala'sı şüphesiz kadim bir geçmişe sahiptir, Asya’nın kadim "Hikmet Dini"nin bir bakiyesidir, zira onun doktrinlerini tohum halinde kadim Budist, Sanskrit, Zend ve Çin metinlerinde, ayrıca kendine has tefsir tarzının misallerini de batıni bir kitap olan Tekvin’de ve Yeremya’da bulmaktayız. Kabalistlerin elindeki mevcut ders kitabı Sefer ha-Zohar, yani Aydınlanma yahut İhtişam Kitabı'dır. Bu eser, Tevrat veya Tora (Kanun) üzerine Sod, yani Gizli Doktrin esas alınarak yazılmış mistik, kesintisiz bir tefsirdir ve üslupları ile muhtevalarından da anlaşılacağı üzere, adeta içine gömülmüş çok sayıda diğer eski metni ihtiva eder. Bunlar arasında, miladi yaklaşık 110 ile 203 yılları arasında yaşamış bir inisiye olan Tanna Rabbi Şimon bar Yohay’dan sadır olduğu iddia edilen metinler de mevcuttur. Kendisi, Bar Kohba isyanına iştirak ettiği gerekçesiyle İmparator Hadrianus tarafından idam edilen büyük Kabalist Rabbi Akiva’nın talebesiydi. Bahsi geçen bu kitaplar Sifra Ditzniuta, yani Gizlilik (Gizem, Münzevilik yahut Tevazu) Kitabı, İdra Raba, yani Büyük Meclis (Harman Yeri Meclisi)'tir. Bu meclis tam ve mükemmel sayı olan on inisiyenin mevcudiyetini farz kılar, bu iki metnin devamı niteliğindeki İdra Zuta yahut Küçük Meclis ise, İdra Raba'nın tebliği esnasında üç kişinin vefat etmesi sebebiyle geriye kalan yedi kişiden teşekkül etmiştir. Talmud'dan anlaşıldığı üzere, bu Tannaitik zat vaktinin mühim bir kısmını daha seçkin kimselere mahsus bir mektepte tedrisata hasretmişti ve rivayete göre bu sebeple Sinagog’daki tüm dualara iştirak mecburiyetinden muaf tutulmuştu. Zohar ve Zohar külliyatı, inisiyelerin haricinde bir bütün halinde ilk defa, fakat perdeli bir lisanla, yaklaşık on üçüncü yüzyılın sonlarına doğru malum kılınmıştır, lakin içerisindeki Kabalistik doktrinlerin pek çoğu arkaiktir ve çok daha eski devirlere kadar izi sürülebilir. Bunların az veya çok izlerine Eski Ahit'te, Apokrifa'da, Hanok’un Kitabı'nda, Yeni Ahit'te, Mişna'da, erken dönem Kilise Babaları literatüründe, Philon’da, Josephus’ta ve Hermetik metinlerde, daha sonraları ise Yeni-Platoncu ekolde ve İskenderiye ekolünde rastlarız, ayrıca iki Talmud'da ve bilhassa Valentinus ile Marcus’un sistemleri başta olmak üzere Gnostisizmde izleri görülür. Keza Aziz Synesios’un Rüyaları'nda, Sahte-Dionysios Areopagites'in yazılarında, Saadia Gaon (M.S. 892-942), Şerira Gaon (M.S. 930-1000), damadı Rabbi Eliya ha-Zaken, biraderi Rabbi Yekutiel ve Şerira Gaon’un oğlu Hay Gaon’un (M.S. 969-1038) eserlerinde de mevcuttur. Hohmoth ha-Kabalah, yani Kabala Hikmeti tabirini ilk kullanan zatın Hay Gaon olduğu rivayet edilir, İbn Gabirol’un da bu tabiri ondan iktibas ederek Tikkun Midot ha-Nefeş, yani (Can) Ruhunun Sıfatlarının Islahı adlı eserinde kullandığı söylenmiştir. Hay Gaon, Rabbi Azariel b. gibi Sefirot'tan da bahsetmektedir.

İdra Raba'nın başından, kadim bir Kabalist Locası'nın açılışını takdim ediyoruz, bugünün mütebahhir inisiyeleri bunu takdirle karşılayacaktır, zira bu merasim biçimi miladi yaklaşık 150 yılına kadar uzanmakta, muhtemelen kadim Kildani diyarında çok daha evveliyatında da bulunmaktaydı. Nitekim Habur kıyılarında yazan Hezekiel peygamber, kadim devrin en büyük Kabalistlerinden biridir, bu durum onun bir rüyet olduğu öne sürülen, lakin hakikatte Kabalistik bir beyan mahiyetini haiz olan ve İşaya (6, 1-8) ile I. Tarihler’in (18, 18 ve devamı) bir inkişafı niteliğindeki metninden sarihçe anlaşılmaktadır. Ellerin yukarı kaldırılması ritüeli, tıpkı Teslis (Üçlü Birlik) mefhumu gibi, M.Ö. 2600'lerden itibaren birçok Kildani mühür taşında görülür. Bu husus, bugün Ebu Habba olarak tesmiye edilen Sippar’daki Güneş Tanrısı Mabedi’nde bulunan taş tablette ve Kral Uruh’un oğlu Babil Kralı Dungi’nin silindir mühründe hususiyetle aşikardır.

İdra Raba Kadişa şöyle buyurur, "Öğrenilmiştir ki, Rabbi..."

Zohar’dan Bir Bölüm

Şimon (ben Yohai) Yoldaşlara hitaben şöyle dedi, "Daha ne kadar neşeli bir meclis hâlinde oturup duracağız? Şöyle yazılmıştır, 'YHVH için iş görme vaktidir, zira onlar senin Tora'nı hükümsüz kıldılar!' Günler kısa ve Alacaklı sıkıştırmakta, münadi her gün feryat etmekte, tarlanın orakçıları ise pek az sayıdadır; bağın zeminindekiler (yani insanlık) umursamamakta ve gerektiği gibi nereye yöneleceklerini bilmemektedirler. Ey Yoldaşlar, göğüs zırhlarınız kuşanmış ve ellerinizde mızraklarınızla Harman Yeri'ne toplanın; hazırlıkta, meşverette, hikmette, idrakte, bilgide, dikkette, ellerde ve ayaklarda tez davranın, can ve ölüm üzerinde kudret sahibi olan Kral'ı kendi üzerinize hâkim kılın ki, Hakikat'in hükümlerini, yani Yukarı'daki Kutsal Olanlar'ın kulak kabarttığı, işitmekten ve bilmekten sevinç duyduğu sözleri tayin edebilesiniz."

Rabbi Şimon oturdu ve ağladı, ardından şöyle dedi, "İfşa edersem veyl hâlime! İfşa etmezsem veyl hâlime!" Orada bulunan Yoldaşlar sessiz kaldılar. Rabbi Abba ayağa kalktı ve ona şöyle dedi, "Üstadın ifşa etmesine müsaade var mıdır? 'YHVH'nin sırrı O'ndan korkanlarladır' ve doğrusu, burada toplanmış olan bu Yoldaşlar, Kutsal Olan'dan, O Kutlu Olan'dan korkmaktadırlar. Onlar Çadır Evi'nin meclisine henüz dâhil olmuşlardır; nitekim bazıları girmiş, bazıları ise çıkmıştır." Rabbi Şimon'un huzurundaki Yoldaşların sayıldığı ve şu kişilerin hazır bulunduğu öğrenilmiştir, oğlu Rabbi Eleazar, Rabbi Abba, Rabbi Yehuda, Yakob'un oğlu Rabbi Yose, Rabbi Yitshak, Rab'bin oğlu Rabbi Hizkiya, Rabbi Heya, Rabbi Yose, Rabbi Yesa. Ellerini Rabbi Şimon'a uzattılar ve parmaklarını yukarı kaldırdılar; sonra tarlaya girip ağaçların arasına oturdular. Rabbi Şimon ayağa kalkıp dua etti, ardından aralarına oturdu ve şöyle dedi, "Herkes ellerini kucağıma koysun." Ellerini koydular ve o da ellerini tuttu. Sonra söze başlayıp şöyle dedi, "Oyma veya dökme put yapıp gizli yere koyan kimse lanetli olsun; zanaatkâr elinin işidir o; ve bütün kavim cevap verip 'Âmin' dedi." Rabbi Şimon söze başlayıp dedi ki, "'YHVH için iş görme vaktidir.' Ne demektir 'YHVH için iş görme vakti'? Zira onlar senin Tora'nı (İsrailoğulları için kutsal metin veya bizatihi Kutsal Kitap olan Pentatök'ü) hükümsüz kıldılar. Ne demektir 'Senin Tora'nı hükümsüz kıldılar'? Eğer gereklerine göre icra edilmezse, Yukarı'dan olan Tora hükümsüz kılınacaktır. Bu durum neye yöneliktir? Kadim Günler'e (Atik Yomin), yani Aruh Anpin'e (Uzun Yüzler); zira şöyle yazılmıştır, 'Ne mutlusun, ey İsrail, senin gibisi var mı!' Ve yine şöyle yazılmıştır, 'İlahlar, yani kudretliler arasında senin gibisi var mı ya YHVH!' " Oğlu Rabbi Eleazar'ı çağırdı ve önüne (yani tam karşısına) oturmasını emretti; Rabbi Abba'yı da diğer tarafa (yani üstad Rabbi Şimon'un yanına) oturttu ve (Rabbi Şimon) şöyle dedi, "Bizler Bütün'ün timsalıyız; buraya kadar sütunlar tesis edilmiştir." Sustular, sesler işittiler ve dizleri birbirine çarptı. Ne sesleriydi bunlar? Yukarı'da bir araya toplanan Cemaat'in sesleriydi. (Salihlerin ruhları ile Şehina, yani tanrısallık (thearkhia) makamındaki İlahi Huzur.) Rabbi Şimon sevinç duydu ve şöyle dedi, "'YHVH, senin sözünü işittim ve korktum!' " Dedi ki, "Orada, bu korku yerindeydi; lakin bize gelince, her şey sevgiye bağlıdır, nitekim şöyle yazılmıştır, 'YHVH Elohim'ini, yani El'ini seveceksin,' ve şöyle yazılmıştır, 'YHVH sizi severken,' ve şöyle yazılmıştır, 'Sizi sevdim, der YHVH.'" Rabbi Şimon söze başladı ve dedi ki, "Dedikoducu olarak dolaşan..."

...dedikoducu sırrı açığa vurur,’ oysa ‘ruhu sadık olan meseleyi gizler.’ ‘Dedikoducu olarak yürüyen’ denildiğine göre, neden ‘yürür’ denmiştir, bir kimse için ‘dedikoducudur’ denmesi kâfi gelmez miydi? ‘Kimdir bu yürüyen?’ Ruhu ne sükûnet bulmuş ne de hakikate ermiş kimsedir, işittiği söz, su onu büsbütün sürükleyip götürene dek suyun üzerindeki kepek misali oradan oraya savrulur. Hangi sebepten ötürü? Zira onun ruhu baki bir ruh değildir, fakat kimin ruhu baki ise, onun hakkında şöyle yazılmıştır, ‘Ve ruh sözü gizler.’ ‘Ruhu sadık olan’ ifadesi, ‘Onu sağlam bir yere çivi gibi çakacağım’ dendiği üzere, ruhtaki sebatı ve metaneti belirtir. Mesele sır saklamaya dayanır. Nitekim şöyle yazılmıştır, ‘Ağzının bedenini günaha sokmasına izin verme.’ Ve dünya, sır mahiyetinde olan olmaksızın varlığını sürdüremezdi, şayet dünyevi işlerde dahi gizeme ihtiyaç varsa, [okunamadı] en yüksek meleklere dahi iletilmemiş en derin sırların bahsinde bu gereklilik kim bilir ne mertebe fazladır.” (Kabala mensuplarınca adiller veya salihler, meleklerden daha yüksek mertebede ve daha çok ilim sahibi kabul edilir.) Rabbi Şimon şöyle dedi, ‘‘Göklere dinleyin demeyeceğim, yeryüzüne kulak verin de demeyeceğim, zira hakikatte bizler şu anda âlemin sütunlarını, yani on Sefirot’u inşa etmekteyiz.’’*

*İlk Sefirah olan Taç (Kether), Efendi’yi temsil eder, altıncısı Güzellik (Tif’ereth), güneşi, sonuncusu Krallık (Malkuth) ise ayı temsil eder. Birincisi Makrokozmos’un başının en yüksek noktasına, ikincisi kalbe, üçüncüsü ise hayatı idame ettiren kuvvetlere yahut muhtemelen ayak tabanlarına tekabül eder. Bu minvalde şu ayete dikkat edilmelidir, “Ayak tabanlarımın yeri” [NOT: Hezekiel 43, 7’ye yapılan atıf]. Keza Budistler arasında Şakyamuni’nin ayak izlerine duyulan hürmet de bu kabildendir. Bütünlüğü içinde On Yüce Sefirot, Kabalistik Hayat Ağacı’dır ve Kadim İnsan (Adam Kadmon) yahut Doğu’nun Büyük İnsanı, İdeal ya da Semavi İnsan, Yüce Makrokozmos, Atzilut âlemine ait İnsan’dır. Metatron ise Beriah âlemine ait İnsan’dır, Tanrısallık (thearkhia) ile O’nun mahlûkatı arasındaki Aracı’dır.

Ve bu Makrokozmos’ta YHVH İsmi saklıdır, YHVH’nin (yani Rabbin) Krallığı şu yeryüzümüzde tesis edildiğinde, ‘‘YHVH bütün yeryüzünün kralı olacaktır, ve o gün YHVH Bir olacak, İsmi de Bir olacaktır.’’

Çin Kabalası’nın Özeti

Philadelphia Numismatik ve Antikite Cemiyeti’nin 2 Aralık 1886 tarihinde kendi binasında tertip ettiği toplantıda, ‘‘Çin Kabalası yahut Yih-King Adıyla Maruf Kitap’’ başlıklı bir tebliğ sundum, mezkûr tebliğin hülasası şöyledir,

Günümüzde Kabala tesmiye olunan ezoterik dini metafizik, Asya’nın ilim dünyasında gayet kadim bir devirde mevcudiyet gösterdiği anlaşılan pek eski bir ‘‘Hikmet Dini’’nin hatırasından ibarettir. Dolayısıyla onun nüvelerine Çin’in kadim kitaplarında tesadüf edilmesi şaşırtıcı değildir. Çinlilerin günümüze kadar ulaşan en eski kitabı, kuvvetle muhtemeldir ki M.Ö. 2850 senesinde Mezopotamya’nın Akad yahut Kara ırkının lehçesiyle ilk defa kaleme alındığı rivayet edilen Değişimler Kitabı, yani Yih King’dir. Çinlilerin tarihen en eski devri takriben M.Ö. 3400’de Fu-hsi ile, en alt devri ise Şakyamuni’nin vefatından birkaç sene evvel, Yahudilerin Babil’den son dönüşü zamanına denk düşen devirde Kung Usta (M.Ö. 551 doğumlu Konfüçyüs) ile başlar. Yih metninde Büyük Nihai (Taiji) O simgesiyle gösterilir, iki asli form ise eril, fail olan [çizgi] ile dişil, münfail olandır. Yih, Pisagor’un dörtlük ve onluk sistemlerini andıran bir sayı hiyerarşisine sahiptir. İlk devir Çin âlimleri şöyle demektedir, ‘‘Yih içinde Büyük Nihai mevcuttur. Yin (eril) ve Yang’dan (dişil) [NOT: Metinde kavramların cinsiyet eşleşmesi bu şekilde basılmıştır, geleneksel kabulün tersidir] bahsettiğimizde, Büyük Boşluk’ta temerküz eden esiri kastederiz. Sert ve Yumuşak’tan bahsettiğimizde ise bu esirin toplanıp töz haline gelişini kastederiz. Yih’in trigramları üç gücü ihtiva eder, bu üç güç birleşir ve bir olur.’’ Değişim amelesi, üretim ve yeniden üretimden ibarettir. Hayvani ruh olan Kwei, İbranicedeki Nefeş’e, fikri ruh olan Shan ise Neşamah’a benzer, göğün sembolü Khien pederdir, yeryüzünün sembolü Khwan maderdir, Kan ise Khien’in Khwan üzerindeki ilk tatbikini izhar ederek ilk erkeğin türeyişiyle neticelenir.

Binaenaleyh Kan en büyük oğul diye tesmiye olunur. ‘‘Tanrı üretici faaliyetini göstermek üzere Kan suretinde tecelli eder.’’ Bu durum Beriah âlemine mensup İnsan’a yahut Metatron’a, yani Makrokozmos’a açıkça denktir. Eril sayılar aydınlık daireler ve tek sayılardır, 1, 3, 5, 7, 9, dişil olanlar ise karanlık daireler ve çift sayılardır, 2, 4, 6, 8, 10. Aydınlık daireler Yang’dır, hayat bahşeden enerjidir, Büyük Aydınlık (Tai Yang), güneştir ve erildir, karanlık daireler ise Yin’dir, aydır, dişildir, şekil verilebilendir, Büyük Karanlık (Tai Yin) namıyla anılır. Manevi Nur [boş daire] ile, karanlık ise [dolu daire] ile temsil olunur. Göğe ait sayılar 5, yere ait sayılar 5 adettir. Üçlü erk yahut üç kudret Gök, İnsan ve Yer’dir. İnsan, İbrani Kabalası’nın Makrokozmos’una muvazi olan Büyük İnsan’dır. Ne var ki kadim Çin dinindeki Evrensel Büyük İnsan’ın mükemmel, külliyen faal bir doğa olması bakımından bir aşkınlık farkı arz eder. Mükemmel sayı 10’dur. Semaya, yani eril olana tekabül eden sayılar 3, 1, 6 = 9 şeklinde teşekkül eder.

Yeryüzü karedir, bir karenin çevresi eninin yahut boyunun dört katıdır, diğer bir ifadeyle birbirine eşit iki çift kenardan müteşekkildir. Yerin sayısı 2’dir. Gök Suret (Form) bahşeder, Yer ise canlanır ve Sureti kabul eder.

Hayat, Sureti muhafaza etmektir, memat ise Suretsizliğe rücu etmektir.

Bunlarda, tıpkı İbrani Kabala’sında olduğu gibi, ruhani olan ile maddi olan arasındaki ahenk mevcuttur. Görünmeyeni ancak görünen vasıtasıyla kavrayabileceğimiz ifade edilir. Çinliler, Tanrı’nın bizzat kendisinin görülemeyeceğini, O’nu ancak vücuda getirdiği şeylerde gördüğümüzü söylerler. Yi Jing ise şöyle der, Ruhtan söz ettiğimizde, her şeyin içindeki latif mevcudiyeti ve Tanrı’nın tasarrufunu kastederiz. Çinlilerin yeryüzü tasavvuru bir küptür, bir küpün altı yüzü vardır ve bütün boyutların, yani uzunluk, genişlik ve derinliğin muhtevasının sembolüdür, bunlar insan zihni tarafından ancak altıyı oluşturan müspet ve menfi kutupları vasıtasıyla idrak edilir, bu kutupların sükun noktasına yönelen ve oradan dönen enerjileriyle birlikte, merkezde sükun noktasını, hareketin durmasını veya Tekvin’in yedinci gününü buluruz. Khan, suyun çizgisel sembolüdür, bir yazı karakteri olarak anlamı bir çukur, bir geçittir, nitekim Kabala’da da Tanrısallık (thearkhia), şeylerin suretlerini uçurumda, derinliğin yüzünde yontmuş veya kazımıştır. Yi Jing, Üstün İnsan’ın geniş tabiatı ve erdemi uyarınca insanları ve eşyayı ayakta tuttuğunu belirtir. Khang-ze onun hakkında şöyle der, Yükseklerde mesken tutan, altındakilerden hiçbir şey almayan, bilakis onlara daha fazlasını veren Üstün İnsan, gayesini azametli bir mikyasta gerçekleştirir. Bu gaye başkalarının sahip olduklarını artırmaktır, o hayat verendir. Lin Hsi-yuan, Kendi şahsında gök kubbe altındaki her şeyin yükünü taşır, kuşlar, hayvanlar, sürüngenler ve diğerleri, mukadder varoluşlarının kemale ermesi için ona muhtaçtır der. Evren bir Makrokozmos, insanlık ise bir Mikrokozmostur. İnsan aklı, Evren’in aklıdır. Yi Jing’e göre bilge kişi, anima ile animus’un hususiyetlerini bilir. İkincisi, yani shen, genişler ve yükselir, onda hayvani canın özündeki hayat nefesi galebe çalar, oysa anima yahut kuei büzülür, ufalır, toprağa ve ademe rücu eder. Yi Jing her şeyin daima hareket halinde olduğunu, İbrani Kabala’sındaki Tzimtzum’a benzer biçimde genişleyip büzüldüğünü savunur. Yang gölgeli bir hat başlatır, Yin bu hattı cevherle doldurur. Burada, Siphra Dtzenioutha yahut Sırlar Kitabı’nda serdedilen Kabalacı Denge doktrini ile çok daha önceki devirlerin müellifi sahte Dionysios Areopagites’in sıklıkla mutabık kaldığı İbn Cebirol’ün felsefi sistemi mevcuttur. İbrani Kabala’sındaki Ayn Sof, yani Sonsuz fikri, Wang Bi (M.S. 226-249) tarafından Yi Jing Şerhi’nde ifade edilmiştir. Her şeyin aslı Âli Arzu, Hikmet, Akıl yahut Kelam gibi görünmektedir. İlk tecelli yahut yaratılışın bir nokta, Nekudah olduğu yönündeki İbrani Kabala fikri, Çin’in er-dişi yaratıcı Tanrılığı Shang-Ti’deki shang ile birdir. Hareketsiz ve şekillendirilebilir maddeyi temsil eden Yoni noktası, [okunamadı] ve Japonların alınlarına yerleştirilir. Çinlilerde fail haldeki yaratıcı Tanrılık ⊤ ile, gayrifail haldeyken ise ⊥ ile ifade edilir ve hendesi bir noktanın merkezinin riyazi olarak sonsuz küçük olduğunu biliriz. Üst Âlem ilk sembol ile gösterilir. Nokta, nüzul eden semavi parıltıya delalet eder.

İkinci sembol Alt Âlem’e aittir ve yükselen, geri dönen semavi parıltı gösterilir. Çinliler, Hinduların bhu, bhuvar ve svar olarak tesmiye ettiklerine tekabül eden üç gök yahut felek tasavvur ederler. Çinliler bu üç göğü ☰ ile sembolize eder, bunların Rabbini sembolize etmek istediklerinde ise üzerlerine dikey bir çizgi çekerek 𝌊 yaparlar. Bunun üzerine de en yüce Tanrılık için bir nokta koyarlar. Burada İbranilerin Menora’sı, yani yedi kollu şamdanı fikri mevcuttur. Göklerdeki üç nokta, Ahit Sandığı’nın Mukaddes Dengesi ile sembolize edilen mukaddes müsellesi vücuda getirmiştir, ortada ve yukarıda Şekina, aşağıda ise biri sağda, diğeri solda olmak üzere iki Kerubi yer alır. Bu, İlahi Teslis’i temsil etmekteydi.

Şekil 39, Brahman’ın (nötr) ilk androjin tezahürü olan Hindu Brahma Viraj.

AKKAD, KELDANİ VE BABİL EVRENİNİN İNŞASI

Diyagram VI, Eski Akkadlılar, Keldaniler, Babilliler, Asurlular, İbraniler ve en eski kavimlerin ekseriyeti ile Kopernik devrinden önce Avrupa’da Orta Çağ boyunca pek çok kimse tarafından evrenimizin haiz olduğu varsayılan, ters çevrilmiş çanak biçimindeki evrenin dikey olarak bölünmüş yarım kesitini temsil eder, kimi istisnalar bulunmakla birlikte.

Zodyak’ı temsil eder. Mekânda ve Büyük Semavi Umman’da idi. Bu Büyük Umman’a yahut Deniz’e Derinlik ve Uçurum denirdi. Bu Büyük Deniz’in Ulu Ejderhası T’hom, Ziamat veya Tiamat olarak da adlandırılırdı. Akkad dilinde af-su yahut ab-zu, yani bilginin meskeni olarak tesmiye edilirdi. Ayrıca feleğin üzerinde uzandığı kabul edilen Gök yahut Derinlik manasında zi-kum veya zi-gareem olarak da anılırdı, bu hakikatte hem göğün hem de yerin neşet ettiği ezeli Uçurum idi. Bilahare Bahu, yani Ulu Valide, daha evvel ise saf yaban düvesi olarak tesmiye edildi. Bu, İbrani Tekvin’indeki Bohu ve Fenikelilerin Baau’sudur.

Bahu, evrenin içinden oyulup çıkarıldığı şekillendirilebilir, latif ve kaotik mevcut madde, yani azoth yahut esir kütlesi, bir nevi Prima Materia (ilk madde) idi. Tohu ise,

etkin enerji, Bohu ise direnen enerjiydi. Zî veya Zî-kum, yani derinliklerin ruhu. A ile C arasında Yukarı kubbe yer almaktaydı, C'den E'ye kadar ise Aşağı kubbe uzanıyordu. E, dışbükey ve içi boş yer kabuğunu temsil eder. F F, yedi gezegenin yörüngelerine birer gölge gibi tekabül eden yedi mıntıkasıyla, içbükey ve oyuk yeraltı dünyasıdır. G, yeraltı dünyasının Nadir (veya Kök) denen kısmıydı, bu kelime sonradan İngilizceleştirilmiştir. "Hayat suları" burada bulunmaktaydı. Bunun altında, ifritlerin meskeni olan yirmi bir cehennem vardı. Bunların ötesinde, yukarıya ve çevreye doğru bilinmeyen bir mesafeye kadar uzanan Büyük Kristal Deniz bulunmaktaydı ki insana görünür olan evren, bundan ya da bunun içinde teşekkül etmiştir. Akadca B, sabit yıldızlar mıntıkası olan E-zara idi. A'dan B'ye kadar olan kısım, Samilerce Anu ve ayrıca Baal Şamayim olarak adlandırılan göklerin ruhu Ana veya Zî-ana'nın mıntıkasıydı. Anu Sanskritçede atom anlamına gelir ve muhtemelen bizim "annual" (yıllık) kelimemiz ile Latince daire manasına gelen "ānus" bu kelimeden türemiştir. B ile C arası, yukarı kubbenin alt kısmı olan ul-gana idi. Burası gezegenlerin, yani lubat yahut lu-bad'ların mıntıkasıydı, bunlara "yedi kılavuz koç" da denirdi. Bunlar "koyunlar", "gezginler" ve "gözcüler" idi. Şimşeklerin ve gök gürültülerinin mıntıkasıydı ve Bel yahut Baal tarafından yönetilirdi, alt kısmının ise Hikmet [NOT: Ea/Enki kastedilmektedir] Ea veya Hea ile ortaklaşa idare edildiği söylenirdi.

Asurca albâdu içindeki gezegenler, Kildanilerce tertip edilmişti.

Venüs, güneşin hemen yanına yerleştirilmiştir. Günümüzdeki haftanın günlerine ait gezegen isimlerinin yapay dizilimini meydana getirmek için bu tertip zorunludur. Bunların bize Arkaik Babil ahalisinden intikal ettiğinin delillerinden biri de budur. C'den E'ye kadar olan kısım atmosferin, rüzgârların, fırtınaların ve bulutların mıntıkası yahut kubbesiydi. Yağmur buradan ganul, yani oluklar vasıtasıyla boşalırdı. Bu mıntıka, dışbükey Yer kabuğu E'nin üzerine oturmaktaydı. Yer kabuğuna "ülkeler" denirdi. Ruhu ise zî-ki-a idi. F, F, Yer kabuğu E'nin altındaydı. Hayaletler âleminin kralı, ölüler kralı Mul-lil veya Mul-ge'nin hükümranlık alanıydı. Bir dönem, bilhassa Hikmet ilahı Ea veya Hea tarafından yönetildiği de düşünülmüştü. Yedi mıntıka ihtiva ettiği varsayılmaktaydı. Ölülerin, hayattayken işledikleri günahlara bağlı olarak farklı mıntıkalarda mevkilere layık görüldükleri söylenirdi, fakat bu husus Asurbilimciler arasında henüz kesinleşmemiştir. Ölen iyiler, derhal "Gümüş Gök Ülkesi"ne gitmiş olabilirler. F, F'ye Ge adı verilirdi, Gat-hinnom'un [NOT: Gehenna / Cehennem vadisi] Gad'ına dikkat ediniz, burası aynı zamanda Hî-im'in ve kralı Mul-ge yahut Mul-lil'in mekanıydı. Hea'nın veya Mul-ge'nin kraliçesi Min-ki-gal yahut Allat'ın hükümranlık sahasıydı. O, "Büyük Ülke"nin, "dönüşü olmayan ülkenin", "geri dönülmez diyarın", "kabrin", "mabedin" ve ekur-bat'ın, yani "ölüler mabedi"nin kraliçesiydi. Kimi açılardan İbranilerin Şeol'üne benzemekteydi. G, Nadir noktasıydı, bunun zıddı ise (zuz-ka) belki de Senit idi. Burası aynı zamanda "bütün evrenin temeli" idi ve Bahu yahut Kaos'un tahtı buradaydı, yakınında ise "hayat suları" akmaktaydı. I, Doğu'nun veya dünyanın dağı olan Harzak-kurra idi. Geminin onun üzerine oturduğu söylenirdi. Tıpkı Hindu tanrılarının Meru Dağı'nda, Grek ilahlarının Olimpos ve Atlas dağlarında yaşadığı gibi, tanrılar da bu dağın üzerinde yaşardı. Kubbeyi ayakta tutardı ve kimi metinlere göre, köklerinin Nadir'de olduğu düşünülebilirdi. Eski Ahit birkaç yerde Tanrı'nın Mukaddes Dağı'ndan bahseder. Çivi yazılı metinler, tıpkı Yakup'un Merdiveni gibi, tanrılar tarafından yukarı çıkıp aşağı inmek için kullanıldığını ima etmektedir. Zirvesinde genişlerdi ve tanrılar bunun üzerinde ikamet ederdi. Kutup yıldızına ve göklerin onun etrafındaki zahiri dönüşlerine bir atıf taşıyor olabilir. II, Yer kabuğunu çevreleyen ve belirsiz bir mesafeye kadar uzanan büyük, kaotik Billur Deniz, yani abzu-arra yahut nehir arra'dır. III, Vuz-ka, Dünya dağının tepesindeydi. Yıldızlı kubbenin eksen miliydi. IV, Allat'ın meskeni olan yeraltı dünyasına açılan, kapıcıların denetimindeki kapılar yahut girişlerdir. Ölülerin hayaletleri için bir mekân, aynı zamanda bir ceza yeriydi. İçinde, belki de Hayat Ağacı'nın bir benzeri olan "hayat suları" muhafaza edilirdi.

Mısırlıların ve İbranilerin bir tasavvuruna göre evren, bir soğanın katmanlarıyla tasvir edilirdi. (İlk dönemlerde Mısırlılar bu sebzeyi yenilemeyecek kadar kutsal sayarlardı.) Müslümanlar ve Ruslar da kutsal binalarının soğan biçimli kubbelerine bakılırsa bu sebzeye dair benzer bir fikre sahip görünmektedir. Babil ve Kildani'nin kadim kavimleri, güneşin gece yolculuğunun yeraltı dünyasının tekinsiz bölgelerinden geçerek vuku bulduğunu düşünürlerdi. Bütün yıldızlar, gezegenler ve sair cisimler, kökeni tarih öncesine dayanan Dünya Dağı Harzak-kurra'nın etrafında dönerdi. Bu, göklerin ve yerin etrafında inşa edildiği merkezi bir mildi, belki de etrafında Büyük Ayı'nın yüzüyor gibi göründüğü Kuzey Yıldızı'na atfedilmekteydi. Dünya dağının tepesi olan bu eksen noktası, başucu noktası (senit) olarak kabul edilmezdi, zira orası doğrudan Akad ülkesinin üzerindeydi, fakat kubbenin üzerinde döndüğü bir mil mahiyetindeki dağ, Akad ve Babil ahalisinin topraklarının Kuzeydoğusundaydı. Bu dağın ötesinde, altın bakımından zengin, kutlu ruhların ve tanrıların mesken tuttuğu Aralli ülkesi uzanırdı.

Ölüm ve hastalık ifritleri yeraltı dünyası F, F'den gelmekteydi, fakat bunlar semavi tanrıların denetimine tabiydi ve daha evvel belirttiğimiz üzere, Akadların ve arkaik Babillilerin F, F'yi insan ölülerinin ikamet ettiği yer olarak görüp görmedikleri kesin değildir, ölüler daha da aşağıdaki mekânlara yerleştirilmiş ve F F, Kötü Ruhlar, Gnomlar ve benzeri varlıklarca işgal edilen bir yer sayılmış olabilir.

Zohar’da da zikredilen Mazkim, yani tuzak kurucular, “Göklerin ortasından gelen emre, Uçurum’un derinliklerinden yükselen şer yazgıya” boyun eğerler. Çivi yazılı tabletlerden birinde şöyle denmektedir,

“Onlar cehennemî diyarların mahsulüdür, Yücelere keder getirirler, aşağıya ise kargaşa salarlar.”

“Kapılar onları durduramaz, Sürgüler onları engelleyemez, kapılardan yılanlar gibi süzülüp girerler.”

Bedenin her bir cüzüne musallat olan bir cin vardı, Zdpa humma idi, Namtar veba, Utug alnı tutardı, Alal göğsü, Gigim bağırsakları, Telal ise eli zaptederdi.

Tıpkı kadim İbraniler ile eski ve modern Hindular gibi, bu halkın da karanlığa karşı muazzam bir korkusu vardı.

Ruhların suretleri muska ve tılsım vazifesi görür, taşa kazınarak boyna asılırdı, sihirli düğümler ve bağlar, efsunlu sular, bilhassa yedi başta olmak üzere tılsımlı sayılar ve yalnızca Ea tarafından bilinen o en yüce, dile gelmez isim müstesna bir kutsiyete sahipti. Saray kapılarına yerleştirilen insan başlı kanatlı boğa figürleri, Sed, Alap yahut Kirud (kerubi), tasvirleri orada kaldığı müddetçe kapı sövelerine bağlı olduğuna inanılan görünmez cinleri barındıran tılsımlardı, Yahudiler de bu güne değin evlerinin kapı sövelerine Mezuza muskalarını yerleştirir ve tefilin kullanırlar. Cinlerin kimisi, örneğin Nergal, insan başlı bir aslan bedenine, bazen de aslan başlı bir insan bedenine sahipti, Naşug bir kartal başına, Ustar ise insan suretine malikti. Silindir mühürlerin üzerinde iyilik ile kötülüğün, aydınlık ile karanlığın, bir güneş miti ile kaos ve nizam yoksunluğunun ruhunun vuruştuğu sahneler tasvir edilmiştir. Bu mühürler yalnızca birer tılsım olmakla kalmaz, intaglio (oyma baskı) izinin, mühürlenen nesneleri şer ruhların tesirinden muhafaza ettiğine de inanılırdı. İştar’ın Cehenneme İnişi manzumesinde cehennemî diyarlar, Zohar’dakilere benzeyen ve Dante’nin şiiriyle koşutluk arz eden tabakalara ayrılmıştır, sihir tabletleri ise kapıcılar tarafından denetlenen “dünyanın yedi kapısı ve yedi sürgüsünden” bahseder.

Yeraltı Dünyası’nın ana girişi Batı’da, Batı (yahut Güneybatı) Dağı’nın civarındaydı. Bu kapının “büyük kapıcısı”, “dünyanın kapıcısı” olan Negab idi, bu kapı, tanrıların ve kutluların makamı olan Doğu yahut Kuzeydoğu Dağı’nın tam karşısında bulunmaktaydı. Batı’da güneş, Ulu Okyanus’un sularının ardında gözden kaybolurdu. Bu kapının iki yanında birer tane olmak üzere insan başlı iki boğa yahut cin tarafından korunduğu, içeride ise tunç muhafazayı ayakta tutan tunçtan on iki tanrının bulunduğu rivayet edilirdi. Yeraltı Dünyası’nda, “ateşler içinde ikamet eden cehennemî diyarların efendisinin oğulları, yedi tanrı, Eni-meşarra yahut Nin-a-zu, Karanlık” yer almaktaydı. Tunç muhafazanın dahilinde ise bir başka cin yardıma çağrılırdı. Maraz cinleri “Cehennem’den çıkıp gelirlerdi” ve “kabrin mahsulüydüler”. Veba, yani Namtar, cinlerin kralı Mul-lil yahut Mul-ge’nin kraliçesi Nin-ki-gal’den olan gözde oğluydu. Mul-ge, Göğe ve Ay’a karşı cenk eden yedi şer ruhun babasıydı. Gece Güneşi Nin-dara onun evladıydı, cinlere ve vebalara karşı savaşır, Keldanilerden gizlendiğinde ise tıpkı yaratılışın ilk gününde yaptığı rivayet edildiği gibi Karanlıkla, yani cin Tiamat ile cenk ettiği düşünülürdü. Doğuşuyla da muzaffer olurdu. Cinler bilhassa çöl sakinleriydi, lakin insana nüfuz edip onu zapteder ve hastalandırırlardı. Bir de dehşet verici hayaletler vardı, İnin, bir gulyabani olan Uruku ve larva, yani ölmeyen kurtçuk. Alal, Gigim, Telal, Mazkim (Maziqim?), Hayal, Tayf, Vampir ve Lilith. Son ikisi insana bizzat hücum eder, bunlardan evvel sayılan ikisi ise yalnızca onu korkuturdu. Sonra İncubus, Succubus ve Kabus gelirdi. Bunlar, Mezopotamya, Keldani ve Babil’in kadim Sami ahalisinin, Turani kavim olan Akadlardan tevarüs ettikleri o dehşetengiz mitolojinin ürkütücü mahsullerinden yalnızca birkaçıydı.

Keldanilerin büyücülüğü iki kısımdı, biri, cinlerin amelini zapturapt altına alan tanrıların kudretinden neşet ederdi ki bu bir dinin hususiyetlerini taşır ve Ak Büyü olarak tesmiye edilebilir, diğeri ise cinleri hoşnut etmeye gayret ederdi. Bu ikincisi cadılık ve şeytana tapınmadır, nekromansi yahut negromansidir, yani Kara Büyü’dür. Tanrıların rahipleriyle birlikte cadılar ve büyücüler de yasal çerçevede muazzam bir vüsatle serpilip gelişti. Onlardan hem korkulur hem de nefret edilirdi. Onların en büyük hasmı ışıktı, güneşti, bu sebeple büyülerini gecenin karanlığında hazırlarlardı. Efsun yahut tılsım, “faal olan, şer olan, şiddetli olan” idi. Büyücünün formülüne “Amel”, okunan efsuna “Kelam”, Aşk İksirine ise “Fani Şey” denirdi. Büyücü “Nazar”a, “Uğursuz kelam”a sebebiyet verir, cinler onun hükmü altına girer ve o da bunları insanların ve memleketlerin üzerine salardı. Dilerse can dahi alabilirdi, bunu da sonraları Avrupa’nın Orta Çağ büyücülerinin tatbik ettiği gibi balmumundan ve benzeri maddelerden suretler yaparak icra ederdi. Büyücü nezdinde en tesirli suret “Lânet” idi, bunun vasıtasıyla ferdin koruyucu ruhu üzerinde hâkimiyet kurduğuna inanılırdı. Bunların ve âlemin kabuğunun fevkinde melekler, yani semavi olan İgigi sınıfı yer alırdı, kabuğun dahilinde ise yeraltı cüceleri olan Anunnaki ve arzi ruhlar bulunurdu. Uçurum’un başmeleği ise Anzinna-ge idi.

Zohar Kitabı’nın Siphrah D’Tznioothah, Idrah Rabbah ve Idrah Zootah bölümlerindeki kozmosu incelemeye koyulduğumuzda, Zohar adı verilen bu derlemenin en eski kitaplarında Keldani kozmosunu göstermeye meyleden kayda değer bir benzerlikle karşılaşırız. AB, BC, CE ve EG basamaklarında Dört Âlem ile benzerlikler buluruz. Üç büyük sema, Üst Üç Sefirot’a tekabül eder, I. Peder’in, yani Abba’nın yahut Kether’in (Taç) seması, sonradan Ama olan Anu’ya, yani esirin veya en yüksek, süblimleşmiş havanın yahut atmosferin makamına denk gelir. II. Oğul, yani Bel, El yahut Baal, süblimleşmiş ateş olup Hokhmah’a, yani Hikmet’e tekabül eder. III. Valide, yani Immah, süblimleşmiş su olan Ea’ya ve idrak eden Akıl olan Binah’a karşılık gelir.

Bütün bunların fevkinde, insanın kavrayışına göre Sonsuz olan Hiç-Şey’e, yani Ayn Sof’a paralellik arz eden meçhul ideal uluhiyet Anu, Ilu yahut El yer alır. Bu meçhul ideal uluhiyet, Keldani Mitolojisi’nde en yüce makamı işgal etmekteydi.

Bunların altında, yedi yörüngelerinde yahut feleklerinde bulunan yedi seyyare yer alırdı, ki bunlar muhtemelen Sefirot fikrinin yahut En Yüce ile En Aşağı âlemler arasındaki vasıtaların nüvesini teşkil etmekteydi. Borsippa Kulesi (Babil?), Hinduların Meru Dağı’na paralellik gösterir, Sir Henry Rawlinson’ın keşfedip üzerine yazdığı veçhile, bu kulenin yedi katının her biri bir seyyareye, bir madene ve bir renge vakfedilmişti.

On Sefirot ile seyyarelerin yörüngeleri arasındaki irtibat, sekiz yüz yılı aşkın süredir ulemanın zihnini kurcalayan muammanın halli olabilir ve Süleyman Mabedi’nin yedi katlı kulesinin, Meru Dağı’nın, Borsippa Kulesi’nin, Yakub’un Merdiveni’nin ve Mukaddes Dağ’ın (Hezekiel xxviii, 14, xx, 40; Mezmurlar lxxxvii, 1; İşaya xi, 9, lvii, 13, lxv, 11) kendi aralarında büyük bir benzerlik taşıdığını, yedi katlı seyyare kulelerine işaret ettiğini ve böylelikle Yedi Aşağı Sefirot ile irtibatlı olduğunu gösterebilir. Arikh Anpin’in, yani Uzun Çehreliler’in ve Zeir Anpin’in, yani Küçük Çehreliler’in şimdiye dek izah edilememiş o garip kafatasları yahut kafa kemikleri, Keldani evreninin kısımlarının kafatası biçimine benzerlik arz edecektir. Zeir Anpin’in beyaz, kırmızı ve siyah olan gözleri, güneşin muhtelif evreleri olabilir, bu gözler, kapakları bulunmayan balık gözleri gibidir, Büyük Billur Deniz’in içerisindedirler, başın ve sakalın kılları, En Yüce Olan’dan fışkıran yahut taşan, “mevcudatı ayakta tutan ve ölüleri dirilten” “Hayat Şebnemi”ni aşağı indiren feyzlerdir. Bu Büyük Baş mahiyetindeki kâinat, işitmek, şahit olmak ve ses vermek için kulaklara, görmek ve güneşin şualarını fark etmek için gözlere maliktir, ağzı ise canlılık nefesini her şeyin üzerine üfler. Hanoh’un (Enoş) Kitabı’nda, zikrettiğimiz nizamı temel aldığı anlaşılan tasvirler mevcuttur. Keldani Evreni’nde doruğu semaya erişen Dağ, Hayat Suyu, güneşin batıda içine battığı ve şark cihetinden doğduğu Büyük Deniz yer alır, orada göçüp gitmiş ruhların makamı olan “Büyük Karanlık”, yani Şeol bulunur. “Yeryüzünün büyük köşe taşı”, “semavatın dört sütunu” misali tabirlerle Nadir noktası da zikredilir. Enoş’ta bekçiler, seyyarelerdir.

BÖLÜM I, KARANLIKTAKİ MEÇHUL ULUHİYETİN BİR TASVİRİ

FASIL 1. Bütün cevherlerin fevkindeki, tanrısallık (thearkhia) ve İyilik ötesi Üçleme, Hristiyanların İlahî Hikmet’e rehberi, bizi agnosia’nın, yani bilinemez olanın ötesine, en yüksek vuzuha ve aşkınlık arz eden yüceliğe sevk edendir, öyle ki teolojinin basit, mutlak ve değişmez sırları, sırların yolunu açan bir sükût vasıtasıyla, ziyadar karanlığın koynunda keşfedilecektir, öyle bir karanlık ki, en kesif zifir içinde en büyük haşmetle parıldar ve mutlak bir dokunulmazlık ve görünmezlik altında, aklın gözünü güzelliğin fevkindeki füsunlarla doldurup taşırır.

Sen dahi dostum Timoteos, duyulardan ve zihnî faaliyetlerden, bütünüyle hissi ve makul olandan, topyekûn varlık ve yokluktan uzaklaşarak, kendini mistik temaşada gevşemeksizin terbiye et ve agnosia (yani maddeden devşirilmemiş marifet) vasıtasıyla, elinden geldiğince, her türlü cevherin ve gnosis’in (yani maddi bilginin) fevkinde olanla vahdete yüksel.

Zira nefsinden ve her şeyden (maddiyattan) hariç, o hür, samimi ve saf cezbe vasıtasıyladır ki, bizzat bunlardan feragat edip hepsinden azade olarak, İlahî karanlığın cevher-ötesi haşmetine teali edeceksin.

FASIL 2. Bütün bunlara dair, avamın (kalabalıkların) fehmetmemesi iktiza eden hususları muhafaza et, yani bunları, maddiyata batmış olup onun fevkinde cevher-ötesi hiçbir şeyin bulunmadığını vehmeden ve Karanlığı Kendisine sığınak kılmış Olan’ı kendi bilgileriyle anladıklarını zanneden adamlardan sakla.

Şayet ilahî mistagoji onların takatini aşıyorsa, Her Şeyin aşkın Müsebbibi’ni mevcudatın en sefiliyle temsil eden, Uluhiyet’in kendi imalatları olan mülhid ve çok suretli vehimlerin fevkinde bir üstünlüğü bulunmadığını iddia eden o çok daha nâpak adamlar hakkında ne demeli?

Tanrısallık (thearkhia), HER ŞEYİN İlleti olduğundan, mevcudatın tüm terkibini O’nda mevcut sayarak tasdik etmekle ya da daha iyisi, Tanrısallık HER ŞEYİN fevkinde bir hâkim olduğundan bunların hepsini nefyetmekle O’na hakkını teslim etmemiz gerekir, zihnimizde bu nefiylerin o tasdiklerle çelişmediğini, bilakis Tanrısallığın, mahrumiyetlerin fevkindeki önceliğinin aşkınlığı (aşkınlık) sebebiyle, olduğu ölçüde, her türlü bölünme ve her türlü terkibin üzerinde bulunduğunu tutmalıyız.

BÖLÜM 3

İlahi Bartalmay’ın, teolojinin aynı anda hem geniş hem muhtasar olduğunu, İncil’in ise engin ve gelişkin olmasına rağmen yine de özlü bulunduğunu söylerken zihnindeki mana işte buydu.

Her Şeyin hayırlı İlletinin Kendini çok sözle, az sözle ve aynı zamanda sözsüz olarak ifade ettiği, O’nun için ne kelamın ne de aklî idrakin mevcut bulunduğu, zira O’nun töz-ötesi bir surette her şeyden (kelimelerden ve aklîlikten) üstün olduğu ve Tanrısallığın Kendini, açıklık ve hakikat dairesinde, yalnızca her türlü murdarlık ile paklığı aşıp geçenlere, en yüce kutsiyetin zirvesini atlayanlara ve bundan böyle tüm ilahi nurları, tüm sesleri ve tüm semavi kelamları bir kenara bırakanlara aşikâr kıldığı bana doğaüstü bir kavrayışla malum oldu, zira onlar böyle yaparak, kutsal metinlerin öğrettiği üzere, hakikatte (yaratılmış) Her Şeyin fevkinde olan Tanrısallığın bizzat içinde bulunduğu o karanlıkta adeta yutulup kaybolurlar. Tanrısallık saf fiildir, zatı gereği mevcuttur, bütün kemalatı en mutlak ve en yalın halleriyle zatında barındırır, yine de O’nu bağlayamaz veya sınırlandıramayız.

Demek ki ilahi Musa’nın ilk önce kendisini arındırması ve ardından murdar olandan tecrit etmesi emrini alması sebepsiz değildi, arınma tamamlandığında borazanların muhtelif seslerini anlayabilsin ve pek çok berrak şua saçan çoğalmış ateşi görebilsin diye böyle yapıldı, nitekim o, velhasıl, kalabalıktan ayrılarak seçilmiş kâhinleriyle birlikte İlahi urucların zirvesine kadar yükseldi. Bununla birlikte Musa, Tanrı ile herhangi bir muhaverede bulunmadı, Tanrı’yı algılayamadı da, zira Tanrı algılanamaz olandır, o yalnızca Tanrısallığın bulunduğu Yeri (Ma-gom) gördü. Bana göre bu, rüyetlerdeki veya aklî idraklerdeki en ilahi ve en yüce nesnelerin, her şeyi aşan Tanrısallığın sıfatlarının bir bakıma yalnızca ima yollu ifadeleri olduğunu gösterir, en mukaddes mekânların aklî zirvelerini aşarak O’nun mevcudiyetini her türlü aklî kavrayışın fevkinde bildiren ifadelerdir bunlar.

Ve ardından insan, görenden olduğu kadar görülenden de azade kılınmış olarak, cehaletin (agnosia) hakiki mistik müphemliğine ve karanlığına dalar, burada marifetin (gnosis) tüm tasavvurlarını terk eder, ta ki her türlü yakınlığı altında dokunulamaz ve görülemez olanda, tamamen her şeyin fevkindeki nesnede kendini bulsun, artık ne kendindedir ne de başkalarında, marifetin hareketsizliği vasıtasıyla mutlak cehaletle en mükemmel şekilde birleşmiştir ve Hiç-bir-şeyi kavramamak suretiyle, aklın fevkindeki her şeyi bilir.

İZNİK AMENTÜSÜ’NDEKİ DOGMALAR VE KABALA

Sunmuş olduğumuz üç Sefirot Şeması veya Kabalistik Ağacı’nda görülecektir ki, "Hokhmah" yani Hikmet veya Oğul, Grekçe Logos yahut Kelam, 2 Numara olarak doğrudan "Kether"den, yani Taç’tan, "Abba" veya Baba’dan tecelli eder ve "Binah" yani Akıl, Yüce Anne veya Kutsal Ruh ise 3 Numara olarak yerleştirilir. Logos’un Baba ile münasebeti meselesiyle alakadar olanlar, Yeni Ahit doktrinlerini Philon’un ve Roma Katolik ilahiyatçısı Hefele’nin bir özetini sunduğu İznik Konsili öncesi Erken Kilise Babaları’nın doktrinleriyle mukayese etmelidir.

Zohar’da 2 Numaranın "Binah" ve 3 Numaranın "Hokhmah" olması gerektiğini iddia etmeye dayanak mevcuttur, lâkin Şemaların çoğu Oğul’u doğrudan Abba’dan tecelli ettirir. Hefele’nin İngilizce neşrinde verildiği şekliyle İznik Konsili (M.S. 325) tarafından kabul edilen Amentü şöyledir:

"Görünen ve görünmeyen her şeyin Yaratıcısı, Kadir-i Mutlak Baba olan tek bir TANRI’ya ve TANRI’nın Oğlu, Baba’dan tek-doğan, yani Baba’nın cevherinden olan, Tanrı’dan Tanrı, nurdan nur, hakiki Tanrı’dan hakiki Tanrı olan, yaratılmayıp tevellüt eden, semadaki ve arzdaki her şeyin vasıtasıyla yaratıldığı Baba ile aynı cevherden olan, biz insanlar için ve kurtuluşumuz için semadan inen, tecessüm eden, insan olan, cefa çeken, üçüncü gün kıyam eden, semalara uruc eden ve dirileri ve ölüleri yargılamak üzere gelecek olan tek bir Rab İsa Mesih’e inanırız. Ve Kutsal Ruh’a da inanırız. 'O’nun olmadığı bir vakit vardı' ve 'Tevellüt etmeden evvel O yoktu' ve 'O yoktan var edildi [yaratıldı]' diyenleri yahut O’nun başka bir hipostazdan veya [Baba’dan] başka bir cevherden olduğunu, yahut Tanrı’nın Oğlu’nun yaratılmış olduğunu, değişken veya tebeddüle tâbi olduğunu söyleyenleri Katolik Kilisesi aforoz eder."

Araştırmacı, İznik öncesi Patristik Edebiyatı ve İznik Amentüsü’nü Zohar’da mahfuz erken dönem dini felsefesiyle mukayese etmekte gayet celbedici fikirler bulacaktır.

İbrani sesli harf işaretlerinin kıdemi hakkındaki görüşlerimizi, yer darlığından ötürü tam olarak sunmamız kabil olmayacaktır.

Bu hususta Zohar etraflıca incelendiğinde, bazı yerlerde bunlardan bazılarının adlandırıldığı görülebilir, fakat bunların sayısı günümüz İbrani dilbilgisinde bulunanlar kadar çok değildir. Fenike ve erken İbrani alfabeleri birbirine oldukça benzerdir ve kuvvetle muhtemel her ikisi de ortak bir kaynaktan gelmektedir. Arapça muhtemelen onlar vasıtasıyla ortaya çıkmıştır; Grek ve Latin alfabeleri Ari kökenli olup Sanskrit temele dayansa da, bunlarda Fenike ve İbrani alfabeleriyle belirli benzerlikler mevcuttur. Okuyucu, bu bağlamda Alfabe üzerine Isaac Taylor ve François Lenormant’ın yazılarına müracaat etmelidir. Grekçede A alfa, E epsilon, H eta, I iyota, O omikron ve Y üpsilon harfleri sesli harf olarak kullanılmıştır. İbranicede sesli harf niteliğine en yakın harfler alef, he, yod ve ayin harfleridir.

Yahudiler tarafından Sinagoglarda kullanılan Tevrat Tomarları asla harekelenmez. Sora’lı Gaon Natrunai II b. Hilai (M.S. 859-869) şöyle demektedir, “Bana Tevrat’ı noktalamanın caiz olup olmadığını soruyorsunuz. Tevrat’ta hiçbir noktalama bulunmamaktadır ve noktalama Sina’da verilmemiştir, yalnızca bilge kişiler onu bir işaret olsun diye emretmişlerdir.”

Burada İbrani hareke sisteminin iki biçimi olduğunu belirtmeliyiz,

I. Günümüzde Asur sistemi olarak adlandırılan ve işaretlerin harflerin üzerine konulduğu Babil sistemi. II. İşaretlerin harflerin altına konulduğu Filistin ya da Tiberya Ekolü sistemi. Orta Çağ Yahudi bilginlerinin genel kanaati, harekelemenin Ezra’nın yazım çağına kadar geri gittiği yönündeydi, gerçi pek çok Yahudi bunun Musa’ya kadar uzandığını savunmaktaydı.

İlk görüş İbn Ezra’nın, Yehuda ha-Levi’nin, ayrıca Buxtorf’ların, Raimundus Martinus’un, Perez de Valentia’nın, Nicholas de Lyra’nın, Jean Calvin’in ve Martin Luther’in kanaatiydi, nitekim İsviçre Protestan Kilisesi Konsillerinden biri, İbrani Eski Ahit’in hareke işaretlerinin ilhamını bir İman Esası olarak ilan etmiştir. 16. yüzyılda, Yahudilerce Dilbilgisi Uzmanı olarak anılan Elias Levita’nın (d. 1469, ö. 1549) yazılarına dayanılarak karşıt bir görüş ortaya çıktı. Levita, Kardinal Egidio de Viterbo’nun, Sebastian Münster’in, Paul Fagius’un ve Rönesans’ın diğer şöhretli Hristiyan İbranicilerinin İbranice hocasıydı. Saumur’lü Louis Cappel (Cappellus, 1585-1658) 1624’te, Jean Morin 1669’da ve François Masclef 1716’da benzer görüşleri benimsediler. Hatta bu muhalefet öyle bir noktaya vardı ki, 1732-1733 yıllarında C. F. Houbigant ve takipçileri, yalnızca sesli harf işaretlemesinin çok yeni olduğunu değil, aynı zamanda dayandığı Kıraat Geleneği’nin de hiçbir temeli bulunmadığını ileri sürdüler. Üçüncü bir görüş ise uzlaşmacıydı, bu görüşe göre sesli harf işaretlerinin mevcut yazılı tayini pek eski değildi, fakat kadim telaffuzun kâfi derecede kesin ve kadim bir şifahi geleneğini temsil etmekteydi ve çok daha eski ve ilkel bir sistemin yerini almıştı. Günümüzde genel kabul gören görüş de budur. Bu görüş ilk olarak J. H. Hottinger (1620-1667) tarafından öne sürülmüş ve kendisini, bazı tadilatlarla, 1648’de John Prideaux, A. Schultens (1686-1750), ayrıca Michaelis ve Eichhorn takip etmiştir. François Lenormant, Ezra’nın Eski Ahit’i bugünkü kare karakterlerle değil, hahambaşılık yazısı denilen yazıya yaklaşan kadim Arami alfabesiyle yazdığını, bu kare karakterin M.Ö. 100 civarına kadar kullanımda olmadığını ve Ezra’nın sesli harfler için ayırt edici işaretler kullanmadığını savunur. Isaac Taylor da kare karakter hususunda onunla hemfikirdir.

Targumlar’da sesli harf işaretlemesinin ilk izlerini görürüz. Targumlar’ın çağı tartışmalıdır. Zohar, Onkelos’un metninin M.Ö. 60 civarında Babilli Hillel’in talebesinden kaldığını söyler. Metin şüphesiz 2. yüzyılda bilinmekteydi. Diğeri, yani Yonatan ben Uziel’in metni, zahiren Onkelos’unkinden sonradır. Targumlar’dakinden daha eski örneklerin mevcut olduğu söylenir. Talmudlar da belirli işaretlerden bahseder. Yahudi milliyeti ve şüphesiz kitaplar da Romalılar tarafından yok edildiğinde, âlim kâhinler Kutsal Yazıları okumaya dair kadim şifahi geleneğin kaybolacağından ve bunun da Tevrat’ın hakiki manasının yitirilmesine yol açacağından endişe ettiler, bu sebeple kendilerine intikal eden geleneksel telaffuzu bozulmamış halde ve adeta esnemez bir kalıp içinde tespit edip muhafaza etmeye gayret gösterdiler. Bunu, gizli şifahi sistemi yazılı bir sembolizm aracılığıyla ifşa ederek yaptılar ve böylece bir telaffuz işaretleme sistemi kurdular, fakat belirtmek gerekir ki Tiberya’da sabitlenen telaffuz, o mektep tarafından kullanılan telaffuzdu. Bu gaye, Pirkei Avot b. I, §1’deki şu kaide ile belirtilmiştir, “Tevrat’a bir çit çekiniz.” Nitekim Talmud’da da şöyle denmektedir, “Yahuda’nın evlatları dillerini ihtimamla işlemiş ve telaffuz işaretlerini harflerin altına koymuşlardır, böylece ellerindeki Tevrat’ı muhafaza etmişlerdir. Celile’nin evlatları dillerini ihtimamla işlememiş ve harflerin altına telaffuz işaretlerini koymamışlardır, bu yüzden Tevrat’ı ellerinin arasında koruyamamışlardır.” Yani Talmud, uygun hareke işaretlerinin bulunmayışı sebebiyle Celilelilerin dillerinin bozulmasını ve Tevrat’ın hakiki telaffuzunu unutmalarını, onların Musa şeriatına sadakatsizliklerine bağlar. Tiberya’nın Masoretik bilginleri dikkatlerini dilbilgisi tetkikinden ziyade metin tenkidine yöneltmişlerdi ve sesli harf işaretlerinin icadı, onların mesaisine tabii ya da zaruri olarak dahil olmamıştı. Yehuda ha-Levi’nin görüşü ise Masoretlerin yalnızca yazıya geçirdikleri ve bir biçim verdikleri yönündeydi

Ezra’nın yazıya geçirmeye cesaret edemediği, Sina’da bahşedilen Gizli Sözlü Gelenek biçimine bürünmüştür. Geleneksel harekeleme ve vurgulama işaretlerinin tek bir kişi tarafından yahut kısa bir zaman zarfında biçimlendirilmediğini, bunun uzun bir döneme yayıldığını ve farklı çağlardan pek çok âlimin emeğiyle ortaya çıktığını ileri sürmekteyiz. Zohar, Süleyman’ın Şarkısı üzerine bahsinde şöyle der, ‘‘Sesli harf noktaları, Kutsal Yazıları ilham eden aynı Kutsal Ruh’tan neşet etmiştir ve Kâtiplerin bu noktaları kendilerinin koyduğu düşüncesi akıllardan uzak olsun, zira tüm peygamberler Tevrat’ı doğrudan Sina’dan alan Musa kadar azametli olsalardı dahi, tüm Kitab-ı Mukaddes’teki en ehemmiyetsiz kısım olsa bile tek bir harfteki en küçük noktayı değiştirme yetkisine sahip olamazlardı.’’ Masoretler kendi dönemlerinde mevcut bulunan sesli harf noktalarını Tiberya Okulundaki telaffuza göre uygulamış, yazıya geçirmiş ve yaymışlardır, bunları bizzat kendileri icat etmemişlerdir.

Orta Çağ’da kimi âlimler, daha evvel belirttiğimiz üzere, bugün sahip olduğumuz sesli harf noktalarının ihdasını Âdem’e, Musa’ya yahut en azından Ezra’ya kadar geri götürmüştür.

Yunanlı Phaleronlu Demetrios’a atfedilen bir yazmada şöyle denmektedir, ‘‘Mısır’da rahipler, tanrıların övgülerini ardı ardına tekrarladıkları yedi sesli harfle terennüm ederler.’’ Aralarında İbn Ezra’nın da bulunduğu ilk İbrani Dilbilgisi Uzmanları da benzer şekilde yedi sesli harfi benimsemişlerdir. Bunlar, belirli bir tarzda gruplandırıldığında YeHoVaH kelimesinin yedi harfine bir nebze benzerlik göstermekteydi, lakin bunların yedi ilahi tarzını yahut yedi litürjik formülü temsil etmiş olması da muhtemeldir. Bununla birlikte, burada Josephus’un YHVH İsmi hakkında onun sesli harflerle yazılmış olduğunu söylediğini belirtmeliyiz.

Eusebius, bir Yunan kaynağından Tanrı’nın İsmine dair şu beyitleri aktarır, ‘‘Yedi sesli harf över Beni, Ben ki zeval bulmaz Tanrıyım, cümle Varlıkların yorulmak bilmez Pederiyim.’’

Karaylar sesli harf işaretlerinin kutsal metnin ayrılmaz bir parçasını teşkil ettiğine inanırlar ve Yehuda Hadassi de şüphesiz seleflerinin adına bunları, Âdem’in vaktinden beri mevcut olanın Sina’daki bir vahyi olarak değerlendirmiştir.

İbranice, Süryanice, Aramice ve Arapça gibi yalnızca sessiz harflerle yazılan tüm diller sesli harflerin eklenmesiyle canlandırılmaya muhtaçtır, aksi takdirde sessiz harfler ölü sembollerden ibaret kalır. Yazılı sesli harf noktalarının mevcudiyetine dair en erken tarihi deliller Süryanicede bulunmaktadır.

Süryaniler A, E, H, O, Y Yunan sesli harflerini kendi yazı dillerine uyarlamaya gayret etmiş, bunları kısaltarak ve hafifçe değiştirerek sesli harf işaretleri haline getirmişlerdir. Bu ilk işaretleri bugün İbranice ve Arapçada bulduğumuz isimlerle hemen hemen aynı şekilde adlandırmışlar, fakat Süryanice telaffuza uyacak şekilde dönüştürmüşlerdir, bunlar İbrani harfleri Kof, Bet, Vav ve Tsade’nin muadilleriydi. Bu harflerin, kadim İbrani dilbilgisi uzmanları arasında ‘‘Ana sesliler’’ olarak bilinen Alef, Vav ve Yod’dan çok daha önce teşekkül ettiğini eklemek yerinde olur. Arapların yazılı sesli harf sistemlerini Süryanilerden aldıkları anlaşılmaktadır, bu sebeple Arapça, İbranice ve Süryanicedeki sesli harf isimleri birbirine son derece benzerdir. Buxtorf, bugün sahip olduğumuz şekliyle İbranice sesli harf noktalarının Masoretik bilginlerden daha eski ve İbrani dili kadar kadim olduğunu savunmuştur, her ne kadar görüşlerine Cappelus tarafından şiddetle karşı çıkılmış olsa da Buxtorf’un takipçileri olmuştur, bunlar arasında bu hususta bir eser kaleme almış olan İngiliz Baptist din adamı Muhterem John Gill zikredilebilir. Masoretler sesli harf noktalarının, dageşin, mappik’in ve vurguların kullanımındaki hususiyetleri kaydetmişlerdir ki Buxtorf bunun, seslileri ve vurguları gösteren bu ayırt edici işaretleri Masoretlerin icat etmediğinin bir kanıtı olduğunu iddia eder, zira şayet mucitleri onlar olsaydı, usulsüzlükleri ve hataları not etmek yerine bunları düzeltir yahut ortadan kaldırırlardı. Olsa olsa,

VI. yüzyılda orada mevcut olduğu haliyle Tiberya Okulunun telaffuzunu kaydetmişlerdir. Bu telaffuz, İskenderiye’de yapılan Septuaginta tercümesi dönemindekinden ve büyük ihtimalle bugün Asur olarak adlandırılan Babil Okullarında kullanılandan, belki de kadim İbranilerinkinden çok daha farklıydı ki bu sonuncusu muhtemelen artık tamamen kaybolmuştur.

Schultens’i takip eden diğer âlimler, bugün kullanılan noktaların sonradan ihdas edildiğine inanmakla birlikte, İbranilerin her devirde sesli harfleri ayırt eden belirli işaretlere sahip olduğunu, fakat bu işaretlerin bugün elimizdekilerden farklı bulunduğunu ve Masoretik bilginlerin daha kadim olanların yerine bu sonrakileri ikame ettiğini öne sürmüşlerdir. Bütün diller gibi daimi bir değişim meylinde olan ve tamamen sessiz harflerle yazılan bir lisanda, okuma esnasında kelimelerin yahut tabirlerin kesin bir telaffuzunu ve manasını tespit edebilmek adına sesli harflerin vazgeçilmez bir zaruret olması sebebiyle bu görüşü savunmuşlardır.

Belki de noktaların Milattan Sonra VI. yüzyılda ortaya çıktığını düşünenler, İbranilere Mektup’un yazarının Tekvin xlvii, 21’den iktibas ettiği metni, Tiberya usulü noktalanmış ve vurgulanmış İbranice metinde bulunandan son derece farklı biçimde yorumladığı İbraniler xi, 21’i izah edebilirler.

Noktalarla metin şöyle okunur, ‘‘Ve İsrail yatağın başı üzerine eğildi,’’ fakat İbranilere Mektup’un yazarı, ‘‘mita’’ [yatak] yerine ‘‘mate’’ [asa] okuyarak, Yakup ‘‘asasının ucuna yaslanarak ibadet etti’’ şeklinde okur ki bu ihtilaf, tamamen bir sesli harf noktasının kullanımından kaynaklanmaktadır.

Yakup’un ölümünden bir sonraki bölüme kadar bahsedilmez, binaenaleyh Risale’deki nüsha çok daha muhtemeldir. Matta v, 18 de İsa’nın zamanında Tevrat’ın kare karakterlerle yazıldığını göstermek üzere zikredilmiştir, zira kadim İbrani alfabesindeki Yod harfi en az Alef harfi kadar büyüktür. “Zerre” yahut unvan muhtemelen tag-in’e, yani son harflere eklenen taçlara işaret etmektedir. Aziz Hieronymus ile Talmud’un her ikisi de bunlardan bahseder.

Süryanicede Milattan Sonra 3. yüzyıl gibi erken bir tarihte dahi Kutsal Yazıların tercümesi üzerinde bir Masora’nın izlerine rastlanmaktadır. Rahip Martin, Süryani Masorası ve harekelemesi üzerine kaleme aldığı vukufiyet dolu eserinde, Aziz Ephraim dönemindeki (ölümü takriben 378) Süryani edebiyatında yer alan erken fonetik noktalardan bahsetmekte ve bunların izini Milattan Sonra 6. yüzyıla kadar sürmektedir. Büyük Alman Kitab-ı Mukaddes bilgini H. A. Ewald da aynı mevzu üzerine yazmıştır. Kendisi, gerek Süryani gerekse İbrani harekeleme sistemlerinin müşterek, lakin aynı zamanda yegane ve benzersiz bir kaynaktan neşet ettiği, her ikisinin tek bir sistemin farklı ve müstakil inkişafları olarak kabul edilebileceği ve bunun en az karmaşık hususiyetlerinin Süryani yazısında bulunduğu kanaatindedir. Öyle anlaşılıyor ki ilk Noktalayıcılar ile Masoretler arasında bir tefrik yapılmalıdır.

İbrani filolojisine yazılı noktaları kazandıran Yahudi bilginleri, Süryani harekelemesini yahut en nihayetinde müşterek bir menbaı kendilerine örnek almışlardır, bunlar Filistin’den ziyade Babil’de ikamet etmekteydiler ve Masoretler olarak değil, Saboraim olarak adlandırılan kimseler oldukları görülmektedir. Aziz Ephraim (ölümü 378) zamanındaki Süryani alimleri arasında bir sesli harf noktaları sisteminin mevcudiyetini, ki esasen kabul etmek icap eder, ikrar edecek olursak, bunlar Masoretlerden evvel gelmektedir. M. de Vogüé, Milattan Sonra 2. yüzyılda Palmira yazısında Reş ve Dalet harflerine noktalar konulduğunu göstermiştir. Sikkeler üzerindeki Pehlevi yazısında da noktalar tatbik edilmiştir.

Urfa Piskoposu Yakup’un, sesli harfleri kamil ve kusursuz bir surette işaretlemeye mahsus ilk Süryani usulünü icat etmesinden yahut belki de yalnızca kayda geçirmesinden önceki devirde, hemşehrileri sesli harfleri kaydetmek için a, o ve u seslilerini kısa kılmak maksadıyla sessiz harflerin üzerine, e, i ve u seslilerini uzun kılmak maksadıyla da harflerin altına bir nokta koymaktan ibaret olan bir usulü zaten tatbik etmekteydiler.

İbranice Filistin halkı tarafından umumen konuşulan ve yazılan bir lisan iken, son derece muhtemeldir ki yalnızca telaffuz unsurlarını, yani sessiz harfleri göstermek kafidir ve her kelimeye münasip sesli harfleri tayin etmek için bakmak kafi gelmekteydi, fakat İbranice konuşulmayan, ölü bir lisan olma temayülü gösterdiğinde, alimler sesleri yahut sesli harfleri mümkün mertebe silinmez bir biçimde tespit edecek semboller ve durakları belirtecek, her lisanın durmaksızın maruz kaldığı o tebeddülü manileyecek işaretler ihdas etmenin elzem olduğunu düşündüler. Nitekim terennüm ve teganninin de musiki notasından evvel geldiği söylenir. Kadim İbranilerin kitapları, tıpkı bugün birçoğunun olduğu gibi, harekesiz neşredilmekteydi, nitekim bu adet günümüze dek sinagogda kullanılmak üzere deri üzerine istinsah edilen Tomarlarda da muhafaza edilmiştir. Kendilerine gelince, noktasız okuma şeklindeki kadim teamülü şifahi rivayet vasıtasıyla muhafaza ettiklerini iddia ederler. Okuma usulü şöyledir, kıraat edecek şahıs, bilahare Sinagogda okunacak kısmı evinde dikkatle mütalaa eder, akabinde okunacak kısım Sinagogda, okuyucunun her iki yanında birer kişi olmak üzere iki adamın nezaretinde okunur ve okuyucu, ucunda işaret parmağı uzatılmış küçük bir el bulunan ufak bir çubuk vasıtasıyla takibini yapar. Tomarlar, okuyucunun dikkatini celbetmek gayesini taşıdığı anlaşılan ve bizdeki italik harflerin vazifesini gören bazı esrarengiz üst noktalar müstesna, hiçbir imla işareti ihtiva etmez. Milattan Sonra 1. yüzyılda ilk Midraşların tahrir edildiği devre kadar uzanan bir rivayet, Tomarlarda şüpheli addedilen bazı harflerin üzerine konulan Masoretik noktaları Ezra’ya atfeder. Midraş Bamidbar Rabba, bâb iii’te, Ezra’ya atfedilen şu calib-i dikkat kelamlar yer alır, “Şayet İlyas (Eliyahu) Peygamber bana gelip ‘Bu harfleri ne diye yazdın?’ diyecek olursa, ona bunları noktalar ile evvelemirde kaydettiğimi söylerim, ve şayet ‘Yazıyı pek ala tertip etmişsin’ derse, sadece noktaları silerim.” Bunlar yalnızca, okuyucu söz konusu harfleri telaffuz ederken bir tereddüt yahut kısmi bir duraksama göstermesi gerektiğini bildirmek maksadıyla kullanılmaktaydı.

Birçoklarının kanaatine nazaran noktalar alelade kitaplardan iktibas edilmiştir, kadim nahivciler, der Derenbourg, bu dünyevi teamülü mukaddes metne tatbik etmek üzere ödünç almadan evvel, “noktalama sistemlerini ilk defa Targumlara tatbik etmişlerdir.” Talmudlar, tamamen istimal edilen kadim ve mükemmel bir sesli harf vurguları yahut ta’amim sistemi sergilemektedir.

Milattan Sonra takriben 610 senesinde Philoponos, Yunancaya harf harf aktarırken, Tekvin’den bir ayeti (i, 26) bugünkü telaffuzu tastamam aksettirecek surette iktibas eder. 8. yüzyılda, Babil Medreselerinin Yahudileri ile Filistin Yahudileri arasında farklı bir telaffuz vücuda getiren harekeleme farkları müşahede edilebilir. 10. yüzyılda Fayyumlu Saadiah Gaon’un tercümesi ile Venedik’teki San Marco Kütüphanesi’nde mahfuz, Septuaginta haricindeki Yunanca tercümeler, telaffuzu hemen hemen birbirine benzeyen bir metinden yapılmıştır, Kutsal Yazıların günümüze ulaşmış en kadim harekeli İbranice el yazması için de vaziyet böyledir. Bu nüsha evvelce Odessa’da bulunmaktaydı, fakat halihazırda St. Petersburg’dadır ve Milattan Sonra 916 senesine tekabül eden bir tarih taşımaktadır. Noktalar artık Babil harekelemesinde mutad olduğu veçhile harflerin üzerine değil, altına konulmaktadır.

Zohar kadim bir Gizli Gelenek muhteviyatını barındırdığından, harekeleme üzerine Gizli Geleneğin erken dönem bilgisini ihtiva etmesi şaşırtıcı değildir. Yahudilikte sesli harf noktalamalarının modern bir icat olduğu görüşünün büyük savunucusu Elias Levita’nın şu garip kelimeleri kullanmış olması hayli dikkat çekicidir, "Şayet herhangi biri, sarih delillerle görüşümün aziz hatıralı Hahamlarımızın görüşüne zıt düştüğünü yahut Zohar’ın hakiki Kabala’sına aykırı olduğunu ispat ederse, derhal ona boyun eğer ve görüşümün hükümsüz olduğunu ilan ederim." Bu husus ilk olarak Mantovalı Azzariah Min ha-Adomin yahut dei Rossi (d. 1513, ö. 1577) tarafından Sepher M’ohr Enajim, yani Gözlerin Aydınlanması adlı eserinde fark edilmiştir. Dei Rossi, sesli harf noktalarının Babil Talmudu’nun Nedarim risalesi 37b kısmında, Yeruşalmi Gemara’daki muadil pasajda, Midraş Be’reşit Rabba’da, Bahir ve Zohar kitaplarında işaret edildiğini savunur. Akraba diller olan Süryanice, Keldanice, Arapça ve Farsçanın tümü sesli harf işaretlerine sahiptir ve İbrani dilinin dehası ile ruhu, umumi dolaşım amacıyla hazırlanan kitaplarda noktaların kadim mevcudiyetini kati surette önceden varsayar.

Modern icat nazariyesine inananlar, Aziz Jerome’un Evagrius’a yazdığı, Salim yakınındaki Enon’dan bahsettiği mektubuna müracaat ederler; Jerome burada şöyle der, "İster Salem ister Salim densin fark etmez, zira İbraniler orta kısımda sesli harfleri nadiren kullanırlar ve okuyucuların keyfine ve memleketlerin muhtelifliğine göre aynı kelimeler farklı sesler ve vurgularla telaffuz edilir." Bu durum yalnızca, Aziz Jerome’un haham olan mualliminin, muhtemelen Yahudi ruhban sınıfının elinde bulunan İbrani Gizli Tomarlarında kayıtlı olan gizli noktalama usulünü ona ifşa etmediğini göstermeye yarar. Buxtorf ailesi Levita’nın bu kaydını ona karşı kullanmıştır. Dikkate alınması gereken bir diğer husus, sesli harf noktalarının ve bilhassa tonlama vurgularının isimlerinin İbranice değil Keldanice oluşudur, menşeleri İbrani olsa dahi harici biçimleri en azından Keldani yahut Süryani-Keldanidir. Dolayısıyla bu isimler, İbrani dilinin saf haline aşina olmayan ve ona yalnızca Talmud ile onu takip eden dönemin lisanına benzer barbarca kelimeler karışımı üzerinden vâkıf olan kimselerce tertip edilmiştir.

Zohar şöyle der, "Yazılmıştır, ‘Bilgeler parlayacak.’ (Dan. xii, 3.) Bu, harfler ve noktalardır, ‘Parlaklık gibi.’ Bu, vurguların tegannileridir. ‘Bilgeler parlayacak’, vurguların hareketi gibi (vurguların tegannilerinin makamında) ve onların tonunda athvoun, yani harfler ve nekkudot, yani noktalar, krallarının arkasından giden bir ordu misali onların ardından hareket ederler. (Bkz. Tikkunim 24.) Harfler bedendir ve noktalar ru’hin, yani ruhlardır, Tümü (harfler ve noktalar) onların arkasından (bu ton aracılığıyla) hareket eder, fakat onlar durduğunda hareket etmez, ayakta kalırlar. Ve ‘Bilgeler parlayacak’ (yol gösterecek), harflere ve noktalara, vurgu tonlarının terennümünün ışığı gibi. ‘Ve birçoğunu doğruluğa iletenler.’ Bu, vurgunun durması demektir, yani sözlerinde dururlar (duraklama yaparlar), ta ki kelimeleri anlaşılsın." Ayrıca bkz. Vulgata, Tesniye xxxi, 19, Nehemya (ii, Esdras) viii, 8, 9, aynı eser xiii, 24. King James versiyonu, aynı yer. O dönemde âlimler için dahi neredeyse ölmüş olan bir lisanın mutlak surette yok olmasını engelleyen, yazılı sesli harf noktalarının ihdası idi ve bunlar yalnızca lisanın yeniden canlanmasının vasıtası olmakla kalmamış, Yahudiliğin sonraki fikri ve ahlaki inkişafının da müessir vasıtaları olmuşlardır. Aşağıdakiler, ünsüz harfleri tamamen aynı olan ve hakiki mananın verilmesi için harekelenmesi zaruri bulunan kelimelerden verilebilecek pek az misaldir.

Abbah, Haham, Zohar’dan, Babil Yahudisi, R.’nin öğretilerini yazmak üzere.

İbrahim, Kendisine görünen üç melek.

Abraham Ha-gaon, Siphrah D’Tznioothah üzerine tefsiri.

Viterbolu Aegidius, Kardinal, İbrani Kabalası’ndan büyük ölçüde etkilenmiştir, YHVH.

Agrippa, Henry Cornelius, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunur.

Kadimlerin Kadimi, Bütün Kadimlerin Kadimi’nden ayırt edilmelidir, Bkz. At-tee’k-ah D’At-tee’keen ve At-teekah D’Kol At-tee’keen.

Arap felsefesi, Müellifleri Arap değildir.

Zohar’da Araplar, Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşüne inanmazlardı.

Aristoteles’in De Mundo eseri, Dünyanın Dönüşü fikrine karşı çıkar.

Aşer, R. Be’hai b. Aşer, Zohar’ın kadimliğini savunur.

Asur dili ve İbrani dili, sesli harf noktalama usulleri.

Babil Yahudileri, Babil Yahudilerinde Kabala, ezoterik felsefe, Mağribiler tarafından esir alınan Hahamlar, Talmud, Bkz. Talmud ve Talmudim, Mabet Kuleleri.

Bacon, Sir Francis, Gül-Haçlı ve Kabalist Dr. Robert Fludd’ın yazılarını incelemiştir.

Kadim Dinlerin çoğunun temel unsuru.

Basnage de Beauval, Jacques, İbrani Kabalası’nın doktrinlerini Mısırlılara atfeder.

Beer, Dr. B., Zohar’daki kuyruklu yıldız üzerine.

Be’hai’nin R. Tevrat Şerhi.

Be’nai Edom, Hristiyanlar anlamına gelir, Bkz. Edom, Roma, İsmailoğulları.

Benamozegh, Elia, Hâlihazırda yaşayan en büyük Kabalistlerden biri, İbrani Kabalası’nın ve Zohar’ın kadimliğini savunur.

Berger, Paul, İbrani Kabalası’nın menşeini Keldanilere atfeder.

Be’tzaleel, Göğün ve [okunamadı] meydana getirildiği harf terkiplerini bildiği söylenir.

Göğün Mavisi ve Tallith’in mavisi.

İnsanın Bedeni yalnızca bir Kisvedir.

İbrani Kabalası’ndan büyük ölçüde etkilenmiştir.

Bretschneider, C. G., İbrani Kabalası’nın Persler menşeli olduğunu düşünmüştür.

Brucker, Johann Jakob, İbrani Kabalası’nın kadimliği üzerine yazıları bu mevzu hakkında pek az vukufiyet sergiler.

Buddeeus, Rahip John Francis, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunur.

Buda, Bo, Fo, vb., ve Sephiroth Ağacı, kıvırcık saçlı vb. tasvirleri.

Burgonovensis, Archangelus, Kabala’nın kadimliğini savunmuştur.

Carmoly, Eliacin, Zohar’ın kadimliği üzerine.

Bütün Sebeplerin Sebebi, [NOT: Zohar’da bu ibare ekseriyetle Bütün Mukadderatların Mukadderatı olarak tercüme edilir], İlk Fail, İptidai Sebep, kadim devirlerde.

Semavi Âdem, Bakınız, Âdem, ayrıca, İnsan. Yeni Ahit’te Âdem, On Sefirot benzeri hiyerarşi.

Keldani Silindirleri, Mühürleri vb., Bunların üzerinde gösterilen elleri tutma usulü, Düşüncesi, Yahudiler üzerindeki tesiri, Âlemi. Tasviri.

Uçurum. Hakiki olan ile Gayrihakiki arasındaki.

Mesih eril, dişil olan ise Gelin, yani Kilise, Kaftanının sembolik rengi.

Hristiyan Kabalası, Roma Katolik Kilisesi’nin bir Hristiyan Kabalasına malik olma iddiaları.

İmanın, ilk olan tarafından, refakatçileri.

Kilise Babalarının Ayin yahut Hiç-Şey hakkındaki fikri.

Horoz. Üç kez ötüşü, bir sır.

Zohar’da Kuyrukluyıldız, Zohar’daki kuyrukluyıldıza dair beyanlar, gayrisahih.

Emirler. On Emir ve Rabb’in Duası.

Yoldaşlar, Kabalacı inisiyelerin birbirlerine verdikleri isim, R. Şimon ben Yohay’ın yoldaşlarının isimleri.

Pusula. Azriel’de pusula yönleri, Zohar’da pusulanın dört yönü.

Yaratılış. Rivayeti, Âdem ile Havva’nın yaratılışı, Asur yaratılış rivayeti, Asur rivayetinde şimdikinden evvel bir diğer yaratılışın vuku bulduğu.

Crollius. Oswald, büyük ölçüde İbrani Kabalasının tesirinde kalmıştır.

Haçlı Seferleri, Zohar’da zikredildiği rivayet edilir, lakin bu şüphelidir, Seferlerin vuku bulduğu devir.

Küp. Çinlilerin yeryüzünü küp şeklinde tasavvuru.

Çivi Yazılı Tabletler, muhtevası ve İbrani Kabalası.

Cusanus (Cusani). Kardinal Nicolas, büyük ölçüde İbrani Kabalasının tesirinde kalmıştır.

Dante. Eserlerinde İbrani Kabalacılığı.

Kız Evlat. Kabalacılarda Kilise yahut İsrail Cemaati.

Davud ve Süleyman Kabala hususunda engin bilgiye sahiptiler.

De Leon. R. Moses Şem-Tov, Zohar’ın müellifi olduğu iddia edilmiştir, telif ettiği eserler, İbn Gebirol’un, De Leon’un yaşadığı devirden 250 sene evvel Zohar felsefesine dair vukufiyeti.

Dei Rossi’nin sesli harf işaretlerinin kadimliğine dair kanaati.

Tanrısallık (thearkhia), ancak insanın kalbindeki Niyet vasıtasıyla Kendisine Yaklaşılabilir, kime Kıyas edebilirsiniz, Tarif olunamaz, darlık anında O’na duyulan itimat, bir Sureti vardır lakin yine de Suretsizdir, Dört zaviyeden mütalaa edilebilir, Varlığı, O’nu görmenin Dört yolu, Hayır ve Şerri yaratır, En Yüce zatı bakımından tavsif olunamaz, O’na dair mükemmel Fikirler beşer aklıyla ihata edilemez, Her şeyde mündemiçtir, idrak olunamazlığı, İbrani telakkisinde eril-dişil, O’na dair Bilgimiz. Bakınız Zeyl, Dionysios’un Mistik Teolojisi, günah işlediğinde insanı terk eder, insan beden içindeyken O’nu göremez. Bakınız Giriş. Cordovalı Musa ve Maymonides’in O’nun Zatına dair görüşleri, Maddeden münezzehtir, İsimleri, Kabalacı Sembolizme göre Tanrısallık Kendisini bir Yod vasıtasıyla izhar eder, Nötr Tanrısallık, Biçimlenişlerine dair, günahkârlara Kurtuluş getirir, Sefirot’tan ayrıdır, Sefirot’un mecmuu Tanrısallığın kendisi değildir, daima Kendi Şekinah’ı yahut İzzeti ile örtülüdür, yalnızca O mutlak Basitliktir, Yüce Tanrısallık, Mutlak Fikir, Düşünce yahut Mükemmel Paradigmatik Suret vasıtasıyla var eder, Yüce Tanrısallık yegâne Hakiki ve Gerçektir, Yüce Tanrısallık. Bütün Âlem O’nun Muhtevası değildir, Kabalacı Sembolizme göre Yaratılışı bir Örtü üzerindeymişçesine izhar eder. Bakınız, Maya, İsim, İsimler.

Disciplina Arcana. Kadim olan.

İlahi Yardım, talep ettiği takdirde İnsana bahşedilir, Sevgi, Muhtemelen Kabala’da Hikmet sefirası, Kelam yahut Bilgelik ile remzedilen Şefaatçi, Aziz Jerome’da İlahi İsimler. Ayrıca bakınız, İsim, İtelaffuz Edilemez İsim, vb., Kudret. Nasıl zayıflar, Kabalacı İsim, Kim?

Duretus. Claude, İbrani Kabalasının kadimliğini müdafaa eder.

Yuhanna, Hava sembolü, muhtemelen eter, Ruhani eter yahut hava olan Tiferet sefirasının sembolü.

bundan ötürü ibadette ses ve seda, kartal başlı ilah.

Yeryüzü, Dönüşüne dair Kabalacı, Keldani, Çin ve Mısır tasavvurları, Bir Yeryüzü, Kendi ekseni etrafında dönüşüne bazı Yunan filozoflarınca inanıldığı, Kadim bir Hindu olan Arya-bhata’nın yeryüzünün dönüşüne dair fikirleri, Zohar’da Yeryüzünün Dönüşü.

Mısırlılar. Kadim Mısırlıların Görüşleri, Mısırlılar tarafından istimal edilen İtelaffuz Edilemez İsimler. Bakınız, Levhaların Tasviri.

Ellenberger. Heinrich, Zohar’ın Kadimliği üzerine.

Elohim, İbranice Tanrı, Tabiat içindeki Tanrısallık, Benay Elohim, bazı İbrani müelliflere göre enerjiler yahut melekler manasına gelen elohim demektir, İngilizce Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı olarak tercüme edilmiştir. Bakınız, Şekinah.

Hadım. Yeni Ahit’te zikredildiği şekliyle Hadım kelimesinin Zohar’daki izahı.

Hadımlar. Zohar’da Hakîmlerin Talebelerine Hadımlar denir.

Şer melekler, Yeni Ahit’te ve Zohar’da, Bakınız, İblisler.

Şer, Tanrı’nın hikmetli gayeleri icabı mevcuttur, ve Hayır, Tanrısallık tarafından yaratılmıştır, Meyil, yani Yetzer hara, Hayır için Zaruridir, Ruhlar yahut Klipot.

Bakınız, Merkaba. Hezekiel’in Rüyetleri ile İşaya ve Daniel’in rüyetleri, büyük bir Kabalacı, Rüyeti.

Bakınız Rüyet, Rüyeti ile Aziz Yuhanna’nın Vahiy Kitabı.

Ezra, Ahd-i Atik’i Aramice alfabe ile yeniden kaleme almıştır.

Baba. Kabala’da Keter ile sembolize edilir. Bakınız, Abba.

Ficinus. Marsilio, büyük ölçüde İbrani Kabalasının tesirinde kalmıştır.

Beden. Şer cihetinden gelen, Zohar’a göre Musa’nın bedeni kırmızı renkteydi. Bakınız, Musa. Bedenin kudreti.

Erken Hristiyanlıkta Dört mahluk, Kıyamet’teki Merkaba mahlukları, Yenmesi, Bakınız, Üzümler, ayrıca, İlk

Franck. Prof. Adolphe, İbrani Kabalasının menşeinin Persler olduğunu düşünmüştür, Zohar tercümelerindeki hatalar.

Hiçten hiçbir şey çıkmaz. Kabala bu kaideye muhaliftir.

Meyve. Yasak Meyve, ne olduğu. Bakınız Üzümler.

Gabalas. Kont Gabalis, Alex. Pope’un Bukleye Tecavüz manzumesine esas teşkil etmiştir.

Galatinus. Peter, İbrani Kabalasının kadimliğini müdafaa eder.

Gale. Theophilus, büyük ölçüde İbrani Kabalasının tesirinde kalmıştır.

Gebirol. İbn Gebirol. Yaratılmış her şeye bir nevi madde atfetmiştir, Tanrısallığın her şeyde mündemiç olduğunu savunmuştur, Neşama, yani Ruh vb. üzerine, İbn Gebirol ve felsefesine dair kanaatler.

yazıları, 161, Âli ve Sâfil Âlemler arasındaki tesirler üzerine, 189, felsefi sistemi Zohar’ınkine benzemekle birlikte yöntemi bakımından ayrılır.

Gedal-yah İbn Yachia b. Don Yosef, Zohar’ın kadimliği üzerine, 61, 62.

Geiger, Dr. Abraham, İbrani Kabbala’sının, bilhassa Zohar’ın kadimliğine karşı çıkar, 172.

Gil’gool’‘em, cisimsiz olanın deveranı, lâkin tenasüh değildir, 198, 330. Bkz. Deveran.

Ginsburg, Dr. Christian D., 10, Zohar’ın kadimliğine karşı çıkar, itirazları, 65 vd., Sefer Yu’hasin’deki ifade üzerine, 56, itirazlarına verilen cevaplar, 65 vd.

Tanrı, İbranice İsmi Elohim’dir, 129, Sevgisi ve merhameti insanlığın terakkisinde tecelli eder, 180, Tanrı’yı rüyet, 226, 427.

Tanrılar, Babil, birçoğunun mukaddes sayısı, 238, Zohar’a göre putperestlerin tanrılarına sövülmemelidir, ayrıca bkz. Kur’an, 93.

Hayır ve Şer, Keldani diyarında, 242, Hayır ve Şer, Uluhiyet tarafından halk edilmiştir, 126, Hayır ve Şer, Kabbala nezdinde iki müstakil kudret olarak telakki edilmeyip her ikisi de Yüce Uluhiyet’in tahtındadır, 184, meyil yahut Ye’tzer ha-tob, 348 not.

Lütuf yahut Sevgi, sefirasının, bkz. ’Hes-ed.

Graetz, Dr. Hirsch, İbrani Kabbala’sının ve bilhassa Zohar’ın kadimliğine karşı çıkar, 10, 37, 56, 172, Kabbala’nın kadimliği aleyhindeki varsayımı, 39.

Habal D’Garmin, yani Kıyamet Bedeni, 392. Bkz. Kıyamet.

Hamburger, J., Zohar’ın kadimliğini savunur, 64 not.

Kuyruğunu ağzına almış Yılan,

Ha-Levi, Abraham b., İbn Cebirol’ün eserlerine hücum eder, 161.

Göklerin Göğü, En Yüce İdeal Âlem, 277.

Semavi Aile, kadim Samiler nezdinde, 246. Bkz. Giriş xiii, Görünür Olanın İdeali, Eski ve Yeni Ahit’te, 189.

İbrani Alfabesi, menşei, 460, Kadim, telaffuzu muhtemelen kaybolmuştur, 465, Eski Ahit, tabiatçılığı, Yeni Ahit’in Grek idealleştirmesi içinde erir, Giriş, xi, Kare Karakter, kadimliği, 461, Kare Karakter, Ezra tarafından Eski Ahit’i yeniden yazarken kullanılmamıştır, 461, İsa devrinde kullanılan Kare Alfabe Karakterleri, 465, ve Süryanice harekeleme, aynı kaynaktan neşet etmiştir, 466, sesli harfler, 460, hareke noktaları, 66, 460. Bkz. Sesli Harfler, ayrıca, Hareke Noktaları.

Hegel, Georg Wilhelm Friedrich, İbrani Kabbala’sının doktrinlerinden etkilenmiştir, 171, Uluhiyet hakkındaki görüşleri, 255, Hayır ve Şer’in mevcudiyeti üzerine reyi, 184.

Cehennem ve Cennet, 432 vd. Bkz. Gayhinnom ve Aden.

Cehennem yahut Yeraltı Âlemi, Keldani vesaire, 450.

Helmont, Franz Mercurius van, İbrani Kabbala’sının kadimliğini savunur, 171.

Hindu uluhiyeti asla göz kırpmaz, 214, cennetleri, 447, Yok-olmayışa dair Tasavvur, 124 not, Arş Tahtı Figürlerinin tasvirleri, 45 not, Yeryüzünün Deveranına itikat, 140, Dört Âlemin Sembolleri, 320, 334.

Bkz. Levhaların İzahı, Sembolizm, 127 not, Veda’lar ve Kabbala, Giriş, xiii, 324 vd., Hezekiel’in Rüyetindeki Dört Figürün tasviri, 45 not.

Kudretler Kudsi [NOT: Çoğu dilde Kutsalların Kutsalı denilen en mukaddes mihrap], Babil’in kadim mabetlerinde, 240, 241.

Ruhu’l-Kudüs, 260, 336, Kabbalistler nazarında Validedir, Kilise ise Kerimedir, 117.

İnsan Çehresi, Aziz Matta’nın sembolü, 45 not.

İnsanlık, Kabbala’da Büyük Evrensel Kardeşlik olarak telakki edilir, 181.

İbn Falakera, Şem Tob, İbn Cebirol’ün Me’kor Hayim adlı eserinin Kadim İlimleri ihtiva ettiğini ifade eder, 161, Şem Tob, İbn Cebirol’ün eserlerini takdir etmiştir, 161.

İbn Cebirol, Solomon b. Yehudah, Hayatı ve Eserleri, 1 vd., Nefis üzerine, kaleme alan, 4, İrade üzerine, kaleme alan, 4, Makrokosmos ve Mikrokosmos üzerine, 4, Şiirleri, 4, Grameri, kaleme alan, 4, Seçkin İnciler, kaleme alan, 4, Tiqoon Middoth ha-Nephesh, kaleme alan, 4, felsefi eserlerinin nisyana terk edilmesinin sebebi, 161, Orta Çağ’da bir Arap zannedilmiştir, 163, bir Hristiyan zannedilmiştir, 163, eserlerinin skolastik felsefe üzerindeki tesiri, 162, Avrupa’da Arap filozofu addedilen ilk şahıs, 164, fikirleri Orta Çağ Mistiklerini etkilemiştir, 163, Musa b. Meymun kendisinden bahsetmez, 164, Kabbalist felsefenin hâkim tesiri görülür, 219, 32 Yol üzerine manzumesi, 218, eserleri ile Zohar arasındaki benzerlikler, 188, yazıları Zoharik metinlerle benzerlikler taşır, 188, Me’kor Hayim eseri, 142 vd.

Fikirler, ilk mütefekkirlerin, 113, kadim tefekkür âleminde, 276 vd.

İdrah Rabbah, baş tarafından tercüme, 440 vd.

İnsanın İlk İllet ile olan münasebetlerinin tetkik edilmesinin ehemmiyeti, 174.

Görünmeyen olanın yalnızca görünen vasıtasıyla idrak edilebilmesi, Giriş xi, Kusursuz Görünmeyen ile Kusurlu Görünen mefhumu, beşeriyetin İptidai fikirleri arasında, 111, görünen vasıtasıyla erişilen, 114, 174, 189.

İshak yahut Akkalı Yitz-’haq, Ameli bir Kabbalist, 58, Sefer Yu’hasin adlı eserinden alıntılar, Dr. tarafından iddia edilen.

İşaya, Göğe Yükseliş ve Rüyet Kitabı, 167.

Jellinek, Muhterem Dr. Adolph, 10, Prof. Adolphe Franck’ın La Kabbale adlı eserinin Almanca neşrine Giriş, 11, Kabbala’nın kadimliğine dair müspet mütalaaları, 39, Kuyruklu Yıldız üzerine mütalaası, Zohar’da, 80 vd., başlangıçta İbrani Kabbala’sının ve Zohar’ın kadimliğine muarız idi, buna mukabil alıntıları bunların kadimliğini destekler mahiyettedir, 172, Zohar’a muarızlığı, 38.

Hieronymus, Aziz, Marcella’ya On İlahi İsim’den bahsettiği mektubu, tercüme edilmiştir, 168 not. Bkz. Aziz Hieronymus.

İsa, Doğum vakti, 87 ve not, 88, Yeni Ahit’teki Üç İsa tasavvuru, 119, dini, 230, Şema’yı kullanır, 371 not.

Yahudi Kilisesi, Zohar’da YHVH’nin Kızı tesmiye edilir, 94, Uluhiyet, eril-dişil, 175, 247, 342 vd., Disciplina Arcana, Kıymeti, Giriş viii, Keldani diyarından tevarüs eden malumat, 228. Bkz. Tefekkür, ve, Gizli Doktrin, 174.

Joel, Muhterem Dr. [okunamadı], 11, Zohar’ın kadimliği, 64.

Jost, Dr. I. M., İbrani Kabbala’sının kadimliğini tasvip eder, 172, Kabbala ve Zohar üzerine, 11, 61, 65, Giriş.

Hüküm, İlahi Kudreti, 126, ve Merhamet, Âlem mevcudiyetini bununla sürdürür, 402, 446 not, Hüküm Direği yahut Sütunu, 282, Hüküm Mahalli, Hayatta Olanların ve.

Kepler, İsa’nın zuhurundaki Burçlar üzerine, 87.

Kuzari yahut Cosri, Bu risaledeki fikirler, Me’kor Hayim’dekilerle müşabihtir, 161.

Khunrath, Henry, büyük ölçüde İbrani Kabbala’sının tesirinde kalmıştır, 171.

Melekût, Salihlerin yeryüzünde kurulacak Melekûtuna dair muazzam metin, 202. Mukayese ediniz 437, Zulmet Melekûtu, Kadim ananeye halel getirmiştir, 180, İdeal Kusursuz Melekût, 201, 202.

Kircher, Muhterem Athanasius, 11, 65, İbrani Kabbala’sının birçok doktrinini Mısırlılara atfeder, 65, 171, İbrani Kabbala’sının kadimliğini tasvip eder, 171, eserlerinden, bir Pan yahut Zeus Lykaios figürü, 325.

Kiseh ha-Kabod, yani İzzet Tahtı, 418. Bkz. İzzet Tahtı.

Dizin

Öpücük, Kutsal, Dindar kimsenin Ruhunun bununla kabzedilmesi.

Ko-a’h Kis-eh, yani, İzzet Tahtı. Bakınız, İzzet Tahtı.

Konitz, Moses b. Me’na-a’hem Mendel, İbrani Kabala’sının kadimliğini savunarak yazmıştır.

Kozmik Gizem, On İki Havarinin Öğretisi adlı kitapta.

Kozmos, Kabalistlere göre, Zohar’ın ve Keldani geleneğinin kozmosu. Bakınız, Evren, ayrıca, Makrokozmos.

Lactantius, Yer’in Dönüşü üzerine.

Lange, Joachim, İbrani Kabala’sının kökenini Yahudi olmayan felsefeye dayandırır.

Laozi, Felsefesi, Tao-te-Ching eseri, ona atfedilen metinlerdeki bir Kabala.

Hukuk, Teamül Hukuku, Kabala’nın bir nev’i.

Leibniz, Baron, Baron Knorr von Rosenroth vasıtasıyla İbrani Kabala’sı tetkikine ilgi duymuştur, Diferansiyel Hesap tasarısını gizlemiştir.

Leon, R. Moses b. Shem-Tob de, Zohar’ın müellifi değildir.

Levi, Eliphas (Rahip Alphonse Louis Constant), Kabalistik Tanrısallık (thearkhia) fikri üzerine.

İbn Cebirol’un üzerine yazdığı metinler, Ruhun büründüğü kisve.

Aslan, ateşin remzi, Kuvvetin, Enerjinin, Ateşin ve dahi Ruhani Ateş olan Ge’boor-ah’ın remzi.

Yaşayanlar, Mesih’in zuhurunda cümlenin ölmesi ve derhal yeniden diriltilmesi.

Rab, İngilizce Kitab-ı Mukaddes’te YHVH yahut Adonai karşılığı olarak verilir.

Rabbin Duası, Duânın hitamı, Kabalistik mahiyettedir, Kısımları ve On Emir.

Löw, Dr. Leopold, İbrani Kabala’sının kadimliğini müdafaa etmiştir.

Lullus, Raymond, İbrani Kabalistlerle hemfikirdir.

Luria yahut Luriah, David, Zohar’ın kadimliği lehine yazdığı kitabının tahlili, İbrani Kabala’sının kadimliğini destekler mahiyette yazmıştır.

Lyralı Nicholas, Eski Ahit’in dört Yahudi tefsir usulünü benimsemiştir.

Büyü, Ak ve Kara, Kadim devirlerdeki manasının Orta Çağ’dakinden farklılığı.

Maimonides, bir Aristotelesçidir, Yer’in yuvarlak olduğunu ve döndüğünü kabul eder, İbn Cebirol’un İsmini zikretmez, Nazari Kabala’ya meyillidir, İbn Cebirol’un Eserlerindeki felsefi fikirlere meyilli değildir.

Eril ve Dişil ilkeler, Her şey bunlar vasıtasıyla mevcuttur, Süleyman Mabedi’ndeki ilkeler, Ezelden beri var olan durumdaki Ruhlar. Bakınız, Ezeliyet.

İnsan, Erdişi, Meleksi, Krallık ve Ruhani Yer olan Malkut Sefirasının remzi, dolayısıyla Yer’in Mahsulleri olan Şarap ve Ekmek, Zodyak’taki Kova burcu olarak, Bedendeki insan Perdeyi mutlak surette kaldıramaz, İnsanın husule gelişi. Bakınız, Âdem. Yükü Olan İnsan, Semavi İnsan. Bakınız, Âdem. Kabala’da Otonom kabul edilmez, İnsanın Yaratılışı, İnsanın yaratılışı, safiyeti ve günah işlemesi, Yaratıcı kudreti, Etrafını kuşatan Murdar Ruhların insana getirdiği Tehlike, Tanrısallığa (thearkhia) yalnızca Kalp Niyetiyle yaklaşabilir, bedende iken daima Çözülmeye ve Ölüme tabidir, Dünyevi İnsan, Başlangıçta cümle Hayvanların ondan korkması, zayi ettiği Saadete tek başına kendi kuvvetiyle erişemez, Bedende iken Tanrısallığı Yüz Yüze göremez, Bedende iken Tanrısallığın yalnızca Arkasını, yani Görünür Evreni görebilir, İnsanın Sureti, İnsandaki Gayricismani olanın Kisveleri, Büyük İnsan. Bakınız, Makrokozmos. Vefatından sonra İnsandaki Gayricismani olan, İçsel insan, Kalpten gelen bir İbadet arzular, İnsanın Gizemi, Günümüz insanı, ümitleri ve korkuları, Hakiki İnsan, dıştaki değil İçsel Ruhani olandır, Hayır ve Şer olmak üzere iki zıt Bölgeden pay alır, Maneviyatından bir hisseyi Eserlerine bahşeder, Günümüz insanı, kendisinden evvelki bütün beşeri hayatın Varlık halinin yalnızca bir Silsilesidir, Yüce İnsan, Yüce olandaki Her şey, Hezekiel’in rüyetindeki insan, İnsanın tekellüm ettiği cümle Kelimeler, istikbalde baki kalır. Bakınız, Âdem, Makrokozmos, Mikrokozmos.

Masora, Milattan Sonra 3. asırda Süryani Masorası.

Masoretik Âlimler, Sesli Harflerin daha kadim remizleri yerine yalnızca daha modern olanını ikame etmiştir.

Materyalizm ve Şekilcilik, Tehlikeleri.

Matter, Jacques, İbrani Kabala’sının menşeinin Persler olduğunu düşünmüştür.

İnsanlar, Zohar, insanların tamamının aynı soydan gelmediğini beyan eder.

Merhamet, Merhamet Sütunu, Şiddeti yahut Sertliği mutedil kılar, Bazen Merhamet tesmiye edilen Hesed Sefirası.

Mezopotamya, Kadim medeniyeti, terakkisi, Kadim nüfusu.

Başmelek Mikail, Hermas’ın Çobanı metninde Mesih ile bir tutulur.

Müslümanlar, Tanrı’nın Yarattığı ilk şeyin kalem olduğunu söylerler, Zohar’da behemehal zikredilmezler.

Molitor, Franz Joseph, Zohar’ın kadimliğini savunur.

Ay, Yahudi Aylarının isimleri, Babil menşelidir.

More, Dr. Henry, İbrani Kabala’sının kadimliğini savunur.

Musa, Musa’nın Göğe Alınışı Kitabı, Mısırlı bir Kumandan, Zohar’da Musa ve İlyas, Yüzü güneşin çehresi gibi kırmızıdır, Babası Amram idi, Tanrısallığın (thearkhia) İzzetini görmeyi talep eder, Kabala vukufu, İsminin Babil güneş tanrısının ismiyle irtibatı vardır, Hikmet Dağı olan Nebo Dağı’na defnedilmiştir.

Munk, Salomon, İbrani Kabala’sının kadimliğini müdafaa etmiştir.

Mistikler, En büyükleri, Kabala’dakine benzer fikirlerin tesirinde kalmıştır.

Mistisizm, Kabala’nın Âli Mistisizmi, Kudret tesmiye edilir.

İsim, İsm-i Azam. Bakınız, Tetragrammaton, ayrıca, Telaffuz Edilemez İsim.

Tanrısallığın (thearkhia) İsimleri, İlahi, Gizli, Aziz Jerome’da İlahi İsimler, Büyük İsimler, Kabalistik formülü, Babilliler, Mısırlılar ve sair kavimlerde Telaffuz Edilemez İsimler. Keldani Evreninin İnşası.

Ne’hunyah, Dindar olan, Zohar’dan haberdardı.

Yeni Platoncular, İtalya’dakiler, İbn Cebirol’un felsefi eserlerinden iktibaslar yapar.

Newton, Sir Isaac, Jacob Böhme’nin metinlerini tetkik etmiştir, İbrani Kabala’sının tesirinde kalmıştır, Sonsuz Seriler keşfini gizlemiştir.

Yeni Ahit, Apokrif olanı, ve Gizli Doktrin, İbrani ve Grek tefekkürünün bir imtizacıdır.

İznik Amentüsü, Dogmaları ve Kabala.

Dizin

Hiçlik, Yokluktan yaratılış, Zohar’a göre hiçbir şeyin asla kaybolmadığı, hiçlikten hiçbir şeyin gelemeyeceği.

Hiç-Varlık, Mutlak, Hiç-Varlık, ayrıca bkz. Ayin ve Ain Soph, Büyük Kilise Babalarının buna dair fikirleri, Kabalistik görüş, Evrenin bundan yaratılışı.

Sayılar, Çin, Gök ve Yer sayıları, Eril ve Dişil, Evrenle bağlantılı olarak sayılara dair görüşler.

Karşıtlıklar, erilde ve dişilde karşıtlıkların istikrarı, Dört Âleme karşıtlıklar.

Origenes, Eski Ahit sözcüklerinin altında bulunacak Gizli anlamlar üzerine, eserlerindeki Kabalistik fikirler.

Osiander, Andreas, İbrani Kabalası’nın kadimliği hususunda Kleuker ile hemfikirdir.

Otto, Julius Conrad, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunur.

Saray, Sephiroth’un farklı genişleme derecelerini belirtmek için kullanılır, Yüce Gölgelik yahut Örtü manasında kullanılır.

Pan, Grek Pan’ı, benekli bir post kuşanmış surette tasviri.

Paracelsus, genellikle Philippus Aureolus Theophrastus Bombast von Hohenheim olarak bilinen, büyük ölçüde İbrani Kabalası’nın tesirinde kalmıştır.

Cennet yahut Aden, Cennet ile Aden Bahçesi, aralarındaki tefrik, İbn Gabirol’ün bu konudaki izahı, ve Cehennem, Ruhun oraya dönüşü, oradaki Ruhlar, bkz. Aden, Aden Bahçesi, Ruhlar, Tinsel Varlıklar, Gai-hinnom.

Patristik Edebiyat ve Hiç-Varlık üzerine Fikirler, Patristik Edebiyat ve Kabala.

Pentatök Tomarları, Sesli Harf İmleriyle harekelenmemiştir.

Pfeiffer, Augustus, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunmuştur.

Ferisiler, İbrani Kutsal Metinlerinin Batıni Maneviyatını tahrif etmişlerdir.

Felsefe ile Din, birbirinden ayrılmamalıdır.

Filakterler yahut T’filin, Kadimliği, eski zamanlarda Yahudilerce daimi surette takılışı.

Domuzlar ve Sürüngenler, kadim Babil’de murdar sayılmıştır.

Orta Sütun, Sağdaki Merhamet Sütunu, Soldaki Hüküm Sütunu, bkz. Şemalar.

Gezegenler, Çarşamba günü yaratılışları, her birine nezaret eden bir meleğin var sayıldığı, Keldani ve Babil geleneğinde renkleri, metalleri ve sembolleri, Gezegenler Âlemi.

Şiir, Orta Çağ’da Yahudi Şiiri.

Nokta, Çin Noktası, ilk nokta Sephirah Kether’dir, yani Taç, ilk nokta, ne’kudah kadmo’ah olarak adlandırılan, Evrenin buradan zuhuru (emanation).

Noktalar, Pehlevi sikkeleri üzerindeki, Milattan Sonra II. yüzyılda Reş ve Dalet harflerindeki noktalar.

Zehir, Zehir Meleği, bkz. Samael, Lilith.

Papa IV. Sixtus, Büyük ölçüde İbrani Kabalası’nın tesirinde kalmıştır.

Porphyrios Ağacı, Sephiroth Ağacı gibi.

Postel, Guillaume de, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunmuştur.

Ameli Kabala, Babil Yahudileri arasında, bkz. Kabala.

Dua, Rabb’in Duası, Duânın sonu, ve On Emir.

Dualar, Sefarad Yahudilerinin günlük ibadetindeki İki Kabalistik dua.

Kahinler ve Peygamberler, İbranilerin Kadim Din Adamları.

Kahinler, esasen ayrı bir zümre teşkil etmezken Musa’nın onları Levi Oğulları ile tahdit edişi, Akadlar ve benzerlerinde kahinlik sınıfları.

İlkeler, Eril ve Dişil İlkeler, bkz. Eril ve Dişil İlkeler, Âdem, İnsan, Edom Kralları.

Telaffuz, kadim İbranicenin telaffuzunun muhtemelen kaybolduğu.

Peygamberler, Madszuz yahut Nebi olarak anılanlar, Son peygamber, esasen ayrı bir sınıf olmayıp Musa’nın bunu inisiyelere hasredişi, Samuel devrinde belirgin surette öne çıkışları, bir meslek olarak hitam bulduğu vakit, Prototip, Prototip olarak Elohim, Rabbi Moses Cordovero’nun buna dair görüşü, bkz. Tzur, Tzurath.

Prototip, Birinci Âlemdeki, bkz. Âdem, ayrıca Makrokozmos.

İnayet, Evrenin sevk ve idaresinde kesintisiz bir tanrısallık (thearkhia) ve inayet.

Günahkârların Cezalandırılması, tövbe etmeyenlerin cezası, Purpeer-ah, bir melek.

Pythagoras, Pythagoras’ın Tetrad’ı, Evrenin Sayıların nispetleriyle var edildiğine inanışı.

Kabala, Kadim doktrinleri, Bunları havi Kitaplar, Kabala’nın kadimliği, Apokrifa’da, Yeni Ahit’te ve sair metinlerde, ve Asuroloji, Budistler ile Hindistan’ın Dravid ırkları arasında, Hristiyan Kabalası, Teamül Hukukunda, Çivi Yazılı Metinlerde, Tetkikinin müşküllüğü, Dogmatik yahut Müsbet Kabala, ‘Hen yani İnayet/Lütuf diye adlandırılışı, İbrani Kabalası, menşei, İbrani Kabalası, çözmeye çalıştığı meseleler, İbrani Nazari Kabalası, İbrani Kabalası, kendisini İbrani Kutsal Metinlerine dayandırışı, İbrani Ameli Kabalası, İbrani Kabalası, temel doktrinleri, ve Hindu Ari düşüncesi, Kabala tetkikatının bu Asrın müelliflerince neredeyse bütünüyle ihmal edilişi, Kabalacılara göre bilgisinin Mısırlılarca nasıl iktisap edildiği, İnsanlığı Evrensel bir Kardeşlik olarak telakki edişi, ve Masora, Luriah ve Cordovero’nun Tanrılığın Tabiat’taki potansiyel faaliyetine dair Modern görüşleri, Eski Yazmalarda, Menşei, Ameli Kabala, Kadim Babil’de Ameli Kabala, Hindistan’da, Kabala’nın erken devirde bir İlim olarak tesmiye edilişi, Sır Doktrini’nin bir temadisi oluşu, İbrani Kutsal Metinlerinin Septuagint Tercümesinde, Nazari yahut Metafizik Kabala, Şimon bar Yohai devrine değin yazıya geçirilmediği, Sembolik Kabala, Teorik Kabala, Kabala Teorileri, en alttan en tepeye hiyerarşi takip ederek yükselir, Babil’deki Yahudi Akademilerine değin izi sürülüşü, Tetkikinin kıymeti, Hakiki manevi ve batıni insan için kıymeti, Vedalarda, bilhassa Upanişadlarda, Hay Gaon ve İbn Gabirol tarafından zikredilen Kabala Hikmeti, Zend metinlerinde.

Kabalistik Formül, İsimlerin formülleri vesaire, Sephiroth’un İlahi İsimlerle teçhiz edilmiş Hayat Ağacı.

Kabalacılar ve İbn Gabirol, aynı kaynaktan beslenmişlerdir, Kadim Kabalacıların isimleri.

Tövbe, insanın günahlarının affedilmesi için lüzumu, Dünyadan evvel yaratılışı.

Kutsal Metinlerin tashih edilmiş nüshaları.

Yerin Dönüşü, Zohar’da, Yerin dönüşü, Kilise Babaları Lactantius ve Augustinus’a göre bir yanılgı, ayrıca bkz. Yer, Ruhların Dönüşü yahut Tekâmül Döngüsü, bkz. Galgalim.

Rhenford yahut Rhenferdius, Johann, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunur.

Ricci, Paul, İbrani Kabalası’nın kadimliğini savunur.

Salihler, Salihlerin ruhları meleklerden üstündür, bkz. Müttakiler, ayrıca Adiller.

Ruhun Yükselişi, ölülerin ruhunun aşkınlık ve kıyamı.

Rittangel, John Stephen, Kabala’nın kadimliğini savunur.

Sinagog Tomarları, Bunları Okuma Usulü. Bakınız, Sesli Harf Noktaları.

Roma Katolik Kilisesi ve onun hiyerarşisi, bir Hristiyan Kabalası'nın sahibi olduğunu iddia eder.

Gül, Gülün Romanı, İbrani Kabalizmi bu şiirin bütününe nüfuz etmiştir.

Rosenroth, Baron Christian Knorr von, Zohar'ın kadimliğini savunur.

Gül-Haç Cemiyeti, büyük ölçüde İbrani Kabalası'nın tesirinde kalmıştır.

Rossi, R. Azzaryah Min Ha-adomim dei, Zohar'ın kadimliğine inanmıştır.

Sachs, Dr. Michael, İbrani Kabalası'nın, bilhassa Zohar'ın kadimliğine karşı çıkar.

Kurtuluş, Kötülerin Kurtuluşu, Tanrısallıktan (thearkhia) gelir.

Şeytan, Suçlayıcı, fakat Tanrısallığın bir meleği, Lanetlenmemesi gerekir, Bir Zaruriyet. Bakınız, Talmud.

Satanow, J., Zohar'ın kadimliğini savunur.

Sebt Günü, muhtemelen bizim Pazar günümüz, kadim Akadlar ve diğerlerince tutulurdu.

Schelling, F. W. J. von, İbrani Kabalası ve Zohar'ın ehemmiyetine dair kendisinden iktibas yapılmıştır, İbrani Kabalası'nın doktrinlerinin tesirinde kalmıştır.

Schiller-Szinessy, D., İbrani Kabalası'nın Kadimliğini savunur, Zohar'ın kadimliğine müspet yaklaşır, Kendisi tarafından yapılan bir Zohar pasajı tercümesi.

Schopenhauer, Arthur, İbrani Kabalası'nın tesirinde kalmıştır.

Deniz, Vahiy Kitabı'ndaki Büyük Kristal, Sefirot'un teşekkülünde Denizin Sembolizmi.

Kadim bilgelerce Gizlilik. Sefira, Sefirot, İsa'nın Manası, yahut Talmudlarda bulunmayan İlim, Sithrai Torah, Sodot ha-Torah, Hohma, Pardes, yani Cennet vesaire olarak tesmiye edilmiştir, Gizliliğin Sebebi, Tekvin'e dair, İlim, Yeni Ahit'teki İlim, Talmudim'de zikredilen İlim, İlim, Buradaki Öğretiler, Torah'ın ve Eski Ahit'in kelimelerinde mündemiç manalar, İlim, Babil'deki Yahudiler arasında İlim veya Kabala, Hikmet.

Sefirot, İnşa Sefirot'u, Tanrısallığa dair ve kendi aralarında, Ptolemaiosçu gezegen sistemininkiler gibi tasvirleri, bakınız, Levha, Adam Kadmon'u teşkil ederler, Bunlara dair formülasyonlar, İbn Gabirol'un bunlara dair fikri, Hay Gaon tarafından bilinmekteydi, Semavi küreler, Meryem'in Doğumu adlı Apokrif İncil'deki Fikri, İşaya'daki Fikri, Maz-zol, Zohar'daki isimleri, Olam ha-, Fikrinin Menşei, bir saray inşa etmek isteyen kimseninki gibi olan Fikri, Philon'da, bakınız, Philon, Bunlara dair Talmud'dan iktibaslar, Saadyah Gaon tarafından bilinmekteydi, Yedi Aşağı Sefirot, Küreler yahut yörüngeler, Teşekküllerinin sembolik tavsifi, On Sefirot, On Sefirot, faaliyeti, İbn Gabirol'de On, On Sefirot, hep birlikte Adam Kadmon'u meydana getirir ve İfade Edilemez İsim'in muhteviyatıdır, Dionysios Areopagites (Aziz Denis) ve Âdem'in Vasiyeti'ndeki hiyerarşilerde muhtemelen On Sefirot mevcuttur, On Sefirot, üçlü yapıdadır, Akadlar ve Kildanilerde Sefirot Ağacı, İşitilmeyip Görülen Sesler.

Zohar'ın kadimliği, Şaar ha-, Daireler halinde Sefirotik Diyagram, Dünya, Ebediyet Dünyası, Şer, Şer, Bakınız Samael, Büyük Yılan, Yedi başlıdır, Büyük; Gökleri ve Yeri bir arada tuttuğuna inanılan bağ, Büyük Denizin Yılanı, pek büyük Letafeti ve bunun sebebi. Bakınız, Leviathan, ayrıca, Samael.

Samilerin tanrılarında Cinsiyet.

Gölge, Yaratılan, Tanrısallığın Nuru'nun D'yoog-nah'ından, yani Gölgesi'nden yaratılmıştır.

Simon, Richard, İbrani Kabalası'nın menşeini Kildanilere atfeder.

Sixtus IV, Papa, Kabala'nın tesirinde kalmıştır.

Süleyman Mabedinin duvarlarına eril ve dişil ilkelerin suretlerini nakşetmiştir, Mezmurlar Kitabı, Süleyman'ın Mabedi, Kitabı.

Tanrı Oğlu, bir melek, Düşünceler.

Ruh, Yeryüzündeki ikameti bir terbiye ve imtihan vasıtasıdır, Hayvani Ruh, Bakınız, Nefeş, Tanrısallığın sinesine uruc [NOT: Ruhun ilahi kaynağa yükselişi], bedene duhûlü, İbn Gabirol'e göre saflık yahut murdarlık bakımından tesiri, büründüğü Nur, mukaddes olanın hurucu, gözlerin nuru vasıtasıyla. Ulvi Ruh için Neşamah'a, Hayvani yahut Hayati Ruh için Nefeş'e bakınız. Ruh, Müttakilerin Ruhu, Taçlandırılması, Ezeliyeti, Prototipik Yüce Ruh, Ruhtaki Hatırlayış, Cennete Dönüşü, Sefirot'un içinden geçer, ve Tin, Bunların mevkileri, Kısımlarına dair Risaleler.

Ruhlar, Yukarıdaki ruhlar, Ruhların Nüzulü, Müttakilerin ruhlarının, içinde bulunan ruhları çıkarmak için Şeol'e nüzulü, başlangıçta hepsi İlahi Fikir'de mevcuttu, Ruhların Kısımları, Sudûr Edenler ve bunların önsel bilgisi, Ruhların Sağ ve Sol cenahtan Sudûru, Teşekkülü, Bakınız, Neşamah, Ruah, Nefeş ve Ruh, Cennette, Ezeliyeti Doktrini, Ezelî durumunda, Devr-i Daimi.

Bakınız, Gilgulam, Devr-i Daimi yahut Dönüşü, Salihlerin Ruhları, meleklerden üstündür, Üç Ruh, Ruhlar Hazinesi, Kötülerin Ruhları, Bu Dünyaya Nüzulü.

Kıvılcım, Bulutsu Olanın sudûru. Bakınız, Nokta, ayrıca, Nekuda.

Spinoza, Baruh yahut Benedict, İbrani Kabalası'nın tesirinde kalmıştır.

Tin, Şer Tini. Bakınız, Yetzer ha-ra ve Samael. Ruhü'l-Kudüs, Kabala tarafından Sefira Binah'ta addedilir. Bakınız, Ruah.

Aziz Augustinus, Arz'ın kendi ekseni etrafında Dönüşüne inanmamıştır.

Aziz Pavlus, Semavi Âdem'e atıfta bulunur, Tanrı'da yaşar ve hareket ederiz der, Görünenin Görünmeyeni beyan ettiğini savunur. Bakınız, Giriş xi.

Steiger, İbrani Kabalası'nın tetkik edilmesinin ehemmiyetini itiraf eder.

Steinschneider, Dr. Moritz, İbrani Kabalası'nın hakiki tarihinin henüz yazılmadığını ifade eder.

Stern, Ignatz, İbrani Kabalası'nın Kadimliğini savunur.

Güneş, Zohar'da ve Keter Malhut'ta Güneş Tutulması, Gece Güneşi, İbn Gabirol tarafından Güneş nurunun teşbihi.

Üst ve Alt, Eril ve Dişil olarak.

Kirene’li Synesios Kabbala bilgisi sergiler. Bkz. Aziz.

Süryanice ve İbranice sesli harf işaretleri aynı kaynaktandır, MS III. yüzyılda Masora, Sesli harf işaretlemesi.

Talmud, İlk adı, Şeytan’a lanet edilmesine karşı çıkar, nerede ve ne zaman tahrir edildiği ve muhtevası.

Talmiday Hahamim veya Hikmet Ehlinin Talebeleri.

Muallim ve Talebe, Kadim dünyada ve günümüz Hindistan’ında.

On İki Havari’nin Öğretisi’nden iktibas, Kozmik Sırra dair tuhaf beyan.

Şükran günleri, Kadim Babil ahalisinde mevcuttu.

Tholuck, Augustus, İbrani Kabbalası’nın, bilhassa Zohar’ın kadimliğine karşı çıkar.

Kadim Babil’de inisiyasyonun Üç Derecesi, Erken Hristiyan Kilisesi’nde İnisiyasyonun Üç Derecesi, üç Boyut. Bkz. Boyutlar, Birdir, Bir olan Ateşin Cüzleri, Üst Sefirot YHV’yi teşkil eder.

Taberiye, Mektep ve sesli harf işaretleri.

Tritheim, Başrahip Johannes, büyük ölçüde İbrani Kabbalası’nın tesirinde kalmıştır.

Bkz. Hermes. Darlık, İnsan darlığa düştüğünde Tanrısallığa istinat etmelidir.

Hakikat, Mühür, Âlemin temellerinden biri.

Âlem, Akad, Keldani ve Babil tasavvurunda Âlemin inşası, Âlemin sudûru, Tanrı’nın Libası olarak adlandırılması, Orta Çağ’da Âlemin Şemaları, Bölünemez bir Noktadan teşekkül etmesi, Âlemin inşasına dair Kabbalistik fikirler, Yaratılışından evvel Fikir halinde Kutsal Olan’ın huzurunda Mevcut bulunması, Tanrısallık (thearkhia) ve O’nun Şehina’sı tarafından yaratılması, İrade’den sâdır olması.

Üst ve Alt, İkisi arasındaki irtibat, Akadların dini nizamında Üst Tanrısallık ve Alt Tanrısallık, Üst Aile, Kendisiyle meşveret edilmesine dair, Kabbala’nın Üst ve Alt Tanrısallığı, Üst ve Alt Âlemler, Üst İnsan yahut Âdem, Alt âlemin bir kopyası olduğu Üst Âlem.

Van Helmontlar, Bu iki zat büyük ölçüde İbrani Kabbalası’nın tesirinde kalmıştır.

Perde, Madde âleminde kaldırılamaz, Üzerinde Yaratılışın

Bkz. Maya yahut İllüzyon ve Levhaların İzahı.

Venüs, Gezegen, Mercury (cıva) yerine Güneş’in yanına yerleştirilmiştir.

Villars, Rahip de, Comte de Gabalis’in müellifi.

Rüyetler, Hezekiel’in, Daniel’in, İşaya’nın Rüyetleri.

Sesli Harf İşaretlemesi, Kadim olduğuna dair iddialar, Sesli harf işaretlemesinin kadimliğini gösteren bir misal, Bir defada vazedilmemiştir, Süryanice ve İbranice işaretler aynı kaynaktandır.

MS 610 senesinde Sesli Harf İşaretleri, Asur ve Filistin işaretleri, Masoretlerden değil Babil Saboraim’inden neşet etmiştir, Buxtorf bunların kadim olduğuna inanıyordu, MS VIII. Yüzyılda, X. Yüzyılda, Dr. John Gill sesli harf işaretlerinin kadimliği üzerine, İşaretlerin tespit edilip kesin surette bilinir kılınmasının Yahudilik için taşıdığı büyük kıymet, İbranice işaretler.

Bkz. İbranice sesli harf işaretleri. İbranicede ilk olarak yalnızca alelade kitaplarda tatbik edilmiştir, İşaretlerin isimleri İbranice değildir, Karay Yahudilerinin işaretler hakkındaki kanaati, Yalnızca VI. yüzyılda Taberiye Mektebi’nde mevcut olan telaffuzu verir, Bilinir kılınmalarının sebebi, İbrani Sinagog Tomarlarında bulunmaz, Aziz Hieronymus’un işaretlere dair bilgisi, Süryanicede işaretleme, Süryanice işaretlere dair en erken tarihi malumatı verir, Süryanice, Keldanice, Arapça ve Farsçada, Edessa Piskoposu James devrinde Süryanicedeki işaretlerin tam kemale ermiş olması, MS 350 senesinde Süryaniler arasındaki işaretleme Nizamı, Sesli harf işaretlerinin daha kalıcı ve malum bir Nizamının vazedilmesinin sebepleri, İşaretlerin kıymetini gösteren kelimeler, Zohar’da.

Sesli Harfler, Ari dillerinde, İbranilerin her daim sesli harflere malik olduğunun iddia edilmesi, İbrani yazmalarında sesli harf işaretlerinin lüzumu, Yedi Sesli Harf, Mısır’da Yedi, Grekler arasında Yedi, İbraniler arasında Yedi, Sami dillerinde yazılı sesli harflerin bulunmayışı.

Wachter, John George, İbrani Kabbalası’nın menşeini Gayriyahudi felsefesine atfeder.

Çarşamba, Nebo’nun günü, aynı zamanda Buda’nın ve Mercury’nin günü.

Hafta, Haftanın günlerinin adları.

Weigel, Valentine, Büyük ölçüde İbrani Kabbalası’nın tesirinde kalmıştır.

Buğday, Zohar’dan buğdaya dair mesel.

Wieseler, İsa’nın Doğumu esnasındaki Kuyruklu Yıldız üzerine.

Kanatlar, Ruhani olanın kadim bir timsali.

Wolff, Muhterem John Christopher, İbrani Kabbalası’nın menşeini Gayriyahudi Felsefesine bağlar.

Kadın, İğvanın vasıtası telakki edilmiştir, Pencereden Dışarı Bakan Kadın, Zohar’dan bir mesel, Şerir Kadın. Bkz. Lilit, Havva, Naama, İlk Günah.

Yün, Beyaz ve Pak, Hikmet ve Hayatiyet feyzinin Şarki bir sembolü.

Kelimeler, İnsan tarafından telaffuz edilenlerin tamamı baki kalır ve urûc eder, Mücerret İlimlerdeki kelimeler yalnızca kısmen muayyen bir mana taşır, On Kelam yahut Kelime ile Yaratılış, On Kelime. Bkz. Logos, Hikmet, Kelam, On.

Ksenophon’un görünmez Tanrı fikri, Yabetz. Bkz. Yaakov b. Tsevi ve Zohar, YaH, Âlemin yaratıldığı zikredilen.

İsmaililer, Bedevi Araplar, İsmail’in Evlatları, bunların behemehal Muhammediler olması icap etmez.

Bkz. Levhaların İzahı. Hezekiel’in rüyetindeki Burçlar ve Hayvanlar, Burçlar, Akrep, Başak ve Terazi. Bkz. Levhaların İzahı.

Zohar, R. Abraham Gaon Zohar üzerine, Zohar metinlerinin dökümü, Fez’deki Kadim nüsha, Meleklere dair,

Zohar’da, Zohar’ın Kadimliği, Hadım tarifinden hareketle Zohar’ın kadimliği, Zohar’daki Aramice dil, R. Moses de Leon tarafından uydurulduğu iddiası, Zohar’ın Muhtevası, Çivi yazılı pişmiş toprak tabletler ve Zohar, R. Şimon’un Zohar’ın tahririne dair talimatları, Zohar’daki İlahi ve mistik veçhe gizlidir ve yalnızca şifahi olarak öğrenilmelidir, Zohar’ın erken dönemde kabul görmesi, Zohar’ın Tabkı, Zohar’dan Parçalar, Dr. Ginsburg Zohar’ın Kadimliğine karşı çıkar, Dr. Graetz Zohar’ın Kadimliğine karşı çıkar lakin R. Şimon b. Yohay’ın Sırları’nın erken devirde mevcut olduğunu kabul eder.

Dizin ve Düzeltmeler

Yo’hai, Talmudların tahririnden önceki fikirler, aydınlanması, Cremona baskısına giriş, Jellinek’in Girişi, Konitz’in kadimliğini destekleyen kitabının tahlili, Mesih üzerine, Morin’in muhalefeti, isimleri, R. tarafından yazılmadığı.

Dr. Jellinek’in muhalefeti, aslında bir deve yükü olduğu, içindeki kehanetler, alıntılanışı, Yabetz’in muhalefetinin cerhi, iki Âlemi delillendiren YHVH YHVH tekrarı üzerine, Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşünü ortaya koyuşu, Üst ve Alt Âlemler üzerine, İlk İlke olarak Düşünce üzerine, David Luriah’a göre telif zamanı, Kadim Gizli Geleneği ve dolayısıyla sesli harf noktalarını ihtiva ettiği, Kâinatın bir cevize teşbihi, Çekirdek ve Kabuk olarak Kâinat üzerine, sesli harf noktalarına dair alıntı, Yabetz’in Zohar’ı takdirle anması, Emdenli R. Yaqob b. Z’vee (Yabetz), muhalefeti, Ye’rushalmi olarak adlandırılışı, Yishmaél’in Evlatlarına dair alıntı.

Zohar Fikriyatı, Tanrısallığın (thearkhia) Tabiat’a muayyen kanunlar bahşettiği ve Tabiat’ın bunları takip ettiği, Meseller, Felsefesi ve Keldani sistemleri, Yazıları, fikir bakımından kimi zaman azametli, kimi zaman çocukça.

Zuckermann, Zohar’daki Kuyruklu Yıldız üzerine.

Zunz, Dr. Leopold, İbrani Kabalası’nın, bilhassa Zohar’ın kadimliğine muhaliftir.

Ehemmiyetsiz ve kolayca fark edilebilecek hatalar, basiretli okuyucunun tashihine bırakılmıştır.

Hay-yim veya ’Hayyim yerine daima ’Haj-yim okuyunuz, Hesed yerine ’Hes-ed okuyunuz, Pirkeh veya Pirkey Avoth yerine Pirqé Aboth okuyunuz, She’keen-ah yerine She’kheen-ah okuyunuz, K’lippoth yerine Q’lippoth okuyunuz, Vits-’haq veya Yitz-haq yerine Vitz-’haq okuyunuz, Ezekiel yerine Ezeqiel okuyunuz, Ya-kob veya Jacob yerine Ya-qob okuyunuz, Akeebah yerine A’qee-bah okuyunuz.

Halz yerine Had okuyunuz, Qametz okuyunuz.

Mareh yerine Mamreh okuyunuz.

Sephiroth yerine Tora’nın harfleri okuyunuz.

Risho-nah okuyunuz, “Kadimlerin Kadimi” ifadesini çıkartınız.

“has” yerine have okuyunuz, dipnotta Âlemler okuyunuz.

Gökteki Âdem'in içerdiği her şey yeryüzü insanında da vardır, ama eksik bir derecede.

Bu metin neden önemli

Bu bölüm, mikrokozmos fikrinin Kabala'daki en yalın ifadesini verir. Adam Kadmon, Ain Soph'a göre mikrokozmos, yaratılmış olan her şeye göre ise makrokozmostur; yani konumu sabit değil ilişkiseldir. Başı yaratılmış en yüksek gökte, ayakları en aşağı maddenin üzerindedir. Yeryüzü insanı ise bu figürün eksik bir kopyasıdır: Gökteki Âdem'in içerdiği her şey yeryüzü insanında da vardır, ama eksik bir derecede. Agrippa'nın insan bedenine dağıttığı gezegenler ve Fludd'un Macrocosmus ile Microcosmus halkaları aynı varsayımın Hristiyan Rönesansındaki karşılığıdır; Myer'in metni ise o varsayımın Yahudi kaynağını gösterir. Kitabın ön levhası, sefirot'un doğrudan insan bedenine yerleştirildiği şemayı çizer.

Bu eser Kabala Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Qabbalah: The Philosophical Writings of Solomon Ben Yehudah Ibn Gebirol or Avicebron, Isaac Myer
Neşir
Philadelphia: yazarın kendi baskısı, 1888
Konum
Eserin tamamı — Ibn Gabirol'un felsefesi, Sefirot öğretisi ve Kabalistik kaynaklar
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (Myer 1888)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Gökteki Âdem ve Mikrokozmos. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/myer-qabbalah-gokteki-adem-mikrokozmos
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön