Britanya Müzesi'nin Mısırbilimcisi E. A. Wallis Budge, kadim Mısır dininin en az bilinen yüzünü, büyü pratiklerini konu alan bu incelemede iki tür büyüyü birbirinden ayırır: ölüye ya da yaşayana yararı dokunmak için yapılan büyü, bir de başkasına felaket getirmek için kullanılan büyü. Aşağıdaki bölüm, Mısır büyücüsünün kendine has iddiasını, tanrıları buyruğu altına alma gücünü açıklar ve bunu Firavun Hufu'nun sarayında geçtiği anlatılan ünlü bir hikâyeyle, göl suyunun ortadan yarılıp kaybolan bir süs eşyasının bulunmasıyla örnekler.
Britanya Müzesi Mısırbilim bölümünün başında bulunan E. A. Wallis Budge, bu serinin ilk cildinde kadim Mısırlıların Tanrı, tanrılar, yargı, diriliş ve ölümsüzlük üzerine taşıdığı inançları okurun önüne sermeye çalışmıştı. Şimdi ele alınan konu ise, o dinin daha az görkemli ama en az onun kadar köklü öteki yüzüdür: büyü. Mısır dininin bir yandan bugünkü Hristiyanlığa şaşırtıcı ölçüde yakın durduğu, öte yandan ilk yüzyılların yarı Hristiyan yarı pagan mezheplerini andıran bir tarafı olduğu sıkça göz ardı edilir. Bu ikinci yüz, uygarlığın doruğuna ulaşmış bir halkın zihninde bile varlığını sürdüren, yarı vahşi bir çağdan kalma inançlar ve batıl itikatlar bütünüdür. Bunları çocukça ya da saçma bulabiliriz, ama onları taşıyanlar için son derece gerçek olduklarından kuşku duyulamaz; ne çocukça ne saçma bulunsun, bu inançlar Mısır dininin içine kök salmış, orada serpilmiş ve Hristiyanlığa geçen Kıptîler tarafından bile büyük ölçüde benimsenmiştir.
Mısırlıların büyüsü iki türlüydü: biri yaşayana ya da ölüye yarar sağlamak amacıyla, meşru bir amaçla kullanılan büyü; öteki ise kötü niyetli tasarıları ilerletmek, hedef alınan kişinin başına felaket getirmek için kullanılan büyüydü. Dinsel metinlerde büyünün dinin hizmetkârı kılındığını, en yüce ruhsal düşüncelerle omuz omuza yer aldığını görürüz; büyü kitaplarının ve törenlerinin başlıca amacının, onları kullanacak bilgiye erişmiş kişilere yararlı olmak olduğu kuşkusuzdur. Ne var ki Mısırlılar, ülkelerine gelen yabancılar tarafından çoğunlukla yanlış anlaşılmanın talihsizliğini yaşadı; bu yüzden dinleri hakkında abartılı ve çarpık fikirler komşu halklar arasında yayıldı, cenazelerde icra edilen büyüsel törenler cahiller tarafından ya saçma birer batıl inanç ya da 'kara sanat'ın hileleri olarak sunuldu. Oysa kadim Doğu'nun bütün öteki halklarının büyüsü tümüyle karanlık güçlere karşı yöneltilmişti; kötücül tasarıları bozguna uğratmak için iyicil varlıkları yardıma çağırırlardı. Mısırlı ise tam tersini hedefliyordu: kendi tanrılarına buyruk vermeyi, onları isteği doğrultusunda çalışmaya ve huzuruna gelmeye zorlamayı amaçlıyordu.
Bu büyük sonuçlara, doğru bir sesle ve gerekli yetkinliğe sahip bir kişi tarafından söylenmesi koşuluyla etkili olan belirli sözlerle ulaşılırdı; bu sözler papirüs veya değerli taşlar gibi bir madde üzerine yazılıp üzerinde taşınabilir, böylece etkileri uzağa da ulaştırılabilirdi. Mısır'da gücü yetenin neredeyse her kadın, erkek ve çocuğu böyle bir muska ya da tılsım taşıdığına göre, Mısırlıların çok erken bir dönemde büyücüler ve sihirbazlar ulusu sayılmasına şaşmamak gerekir. İbrani, Yunan ve Roma yazarları onlardan gizli bilimlerin ustaları olarak söz eder, insana göre iyilik de kötülük de getirebilecek güçlerin sahipleri sayardı.
İbranilerden, dolaylı da olsa, Mısırlı büyücünün gücü hakkında önemli bilgiler edinilir. Kutsal Kitap'ta Aziz Stefanos, büyük yasa koyucu Musa'nın 'Mısırlıların bütün hikmetiyle eğitilmiş' olduğunu ve 'sözde ve işte güçlü' bulunduğunu söyler; bu adamın yaşamında Mısır büyüsünün pratiklerine aşina olduğunu gösteren pek çok iz vardır. 'Sözde güçlü' ifadesi, tıpkı 'dili güçlü' tanrıça İsis gibi, bildiği güç sözlerini doğru telaffuzla, kekelemeden ve eksiksiz bir buyruk ve söyleyişle dile getirdiği anlamına gelir büyük olasılıkla. Bir yılanı cansız görünen tahta bir değneğe, ardından değneği yeniden kıvrılan bir yılana dönüştürmek, Doğu'da en kadim çağlardan beri sergilenmiş bir marifetti; zehirli sürüngenlerin hareketini denetleyip yönlendirme gücü, piramitlerin inşa edildiği dönemde bile Mısırlının en gurur duyduğu ve en usta olduğu şeylerdendi. Musa'nın Mısır büyüsüne vâkıf olduğunun tek kanıtı bu değildir: bilge Aba-aner ile kral Nektanebus ve ezelden beri Mısır'ın bütün öteki büyücüleri gibi, o ve Harun da mucizelerini gerçekleştirdikleri olağanüstü bir asaya sahipti. Ne var ki Musa ile birlikte yaşadığı Mısırlıların büyüsü arasında büyük bir ayrım gözetilmelidir: onunki İbranilerin Tanrısı'nın buyruğuyla, ötekiki ise insanın buyruğuyla Mısır'ın tanrıları eliyle işlerdi.
Yunanlar ve Romalılar arasında da Mısırlıların yalnız 'hikmeti' değil, sahip olduklarına inanılan büyü güçleri de büyük saygı görüyordu. Mısır'ı ziyaret eden Yunan gezginler, ülkenin dini ve uygarlığı üzerine memleketlerine bolca bilgi taşıdı; gördükleri ve duyduklarının çoğunu yanlış anlamış olsalar da, Yunanların en büyük düşünürlerinden bazıları o ülkeyi yalnız bilginin yuvası ve uygarlığın kaynağı değil, 'beyaz büyü' ile 'kara sanat' denen şeyin de kaynağı sayardı.
Firavun Hufu'nun (Keops) sarayında geçtiği anlatılan ve Westcar Papirüsü'nde korunan bir hikâye, Mısırlı büyücünün bu iddiasını çarpıcı biçimde örnekler. Bir gün kral Seneferu canı sıkkın, sarayının soylularına danışır; hiçbiri onun gönlünü ferahlatacak bir çare bulamaz. Bunun üzerine kral, kitap yazıcısı ve rahip Tchatcha-em-ankh'ı huzuruna çağırtır. Bilge, kralın sarayın yanındaki göle gidip, kraliyet eşyasıyla döşenmiş bir kayıkla gezinmesini öğütler: 'Majesteleri o güzel çalılıkları, o hoş kıyıları ve o güzelim tarlaları görüp o yöne bu yöne süzülürken yüreği ferahlayacak ve sevinecektir' der. Ardından, yolculuğu kendisinin düzenlemesine izin verilmesini ister: altınla kakma yirmi abanoz kürek, güzel saçlı ve endamlı yirmi genç kız, bu kızların kendi giysileri yerine bürünecekleri yirmi ağ ister. Kız kürekçiler kralın önünde kürek çekip şarkı söyleyecektir.
Kral bu öneriyi kabul eder; her şey hazır olduğunda kayığa biner, genç kızlar onu bir o yana bir bu yana kürek çekerek gezdirirken yüreği kaygıdan arınır. Ne var ki kürek çeken kızlardan biri saçına dolanır, üzerindeki 'yeni turkuvaz' süsü sudan düşüp batar; kız kürek çekmeyi bırakır, onunla birlikte ötekiler de durur. Kral, kızların çalışmayı bıraktığını görünce 'Neden kürek çekmiyorsunuz?' diye sorar; onlar da 'Başımızdaki kız kürek çekmeyi bıraktı' diye yanıt verir. Kral, süsünü düşüren kıza dönüp nedenini sorduğunda, kız olanı anlatır; kral da süsü kendisine geri getireceğine söz verir.
Ardından kral, Tchatcha-em-ankh'ın hemen huzuruna getirilmesini buyurur. Bilge geldiğinde kral ona der ki: 'Ey Tchatcha-em-ankh, kardeşim, senin sözlerine uydum, kızların kürek çekişini görünce yüreğim ferahladı. Ama şimdi, kürekçi kızlardan birinin yeni turkuvazdan süsü suya düştü; kız bu yüzden sustu, kürek çekmeyi bıraktı, arkadaşlarının kürek çekişini de bozdu. Ona sordum: neden kürek çekmiyorsun? O da dedi ki: bir süsüm, yeni turkuvazdan yapılma bir süsüm suya düştü. Ben de dedim ki: onu senin için geri getireceğim.' Bunun üzerine kitap yazıcısı ve rahip Tchatcha-em-ankh birtakım güç sözleri (hekâ) söyler; bu sözlerle gölün suyunun bir bölümünü ötekinin üzerine yığdırıp, süsü bir çömlek parçasının üzerinde bulur, alıp genç kıza verir. Suyun derinliği on iki arşındı; Tchatcha-em-ankh bir bölümünü ötekinin üstüne kaldırdığında, o bölüm yirmi dört arşına ulaşmıştı. Büyücü yeniden güç sözlerini söyler, göl suyu bölünmeden önceki haline döner; kral da bütün sarayı için bir şölen düzenler, Tchatcha-em-ankh'ı her türden armağanla ödüllendirir.
İşte, Dördüncü Hanedan'ın başında, İ.Ö. 3800 dolayında saltanat süren kral Hufu (Keops) döneminde bir büyücünün sahip olduğu güce dair anlatılan hikâye budur. Elimizdeki nüsha Musa'dan çok daha eski bir tarihe aittir; dolayısıyla bunda, denizin sularının sağda ve solda birer duvar gibi durduğu mucizenin çarpıtılmış bir yankısını görmek olanaksızdır. Ama tam tersi de düşünülebilir: Musa'nın mucizesi ile Tchatcha-em-ankh'ınki arasında bir bağ bulunması hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Bu metin neden önemli
Mısır büyüsünü Mezopotamya ve Yakın Doğu'nun geri kalanından ayıran temel fark burada açıkça ortaya konur: öteki kadim halklar büyüyü karanlık güçlere karşı iyicil varlıkları çağırmak için kullanırken, Mısırlı büyücü tanrıların kendisini emri altına almayı hedefler. Tchatcha-em-ankh'ın göl suyunu yarma hikâyesi ise, Mısır'da 'söz gücü'nün (hekâ) ne denli somut ve dokunulabilir bir kudret sayıldığını, Musa'nın Kızıldeniz'i yarma anlatısından bin yıllar önce, birebir aynı imgeyle gösterir.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
- Kaynak eser
- Egyptian Magic
- Neşir
- Kegan Paul, Trench, Trübner & Co., Londra, 1901
- Konum
- 1. Bölüm, "Antiquity of Magical Practices in Egypt"
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Internet Archive
